|
a) CUMHURİYETÇİLİK
Atatürkçülük siyasal yönelim biçimi olarak "Cumhuriyet"i benimsemiştir. Türkiye için yasal olarak tanıdığı tek
yönetim biçimi Cumhuriyettir. Siyasal "Otorite" bu yönetim biçiminde oluşturulacak, yasallığını ulusun kayıtsız, koşulsuz egemenliğinden, bu egemenliği uygulayabilmesinden alacaktır. Siyasal otorite kaynağını, gücünü ulusta, halkta arayacaktır. Daha Cumhuriyet ilan edilmeden, 13 Ağustos 1923'te, Atatürk'ün bu doğrultuda söylediği sözler anlamlı
dır: "Yeni Türkiye Devleti bir halk devletidir, halkın devletidir. Geçmişteki yönetim ise bir kişi devleti, kişilerin devleti biçimindedir.
Cumhuriyet "eşitlik" doğrultusunda değişimi de sağlamıştır. Cumhuriyet, siyasal yönetim biçiminin uluslaşması, halklaşmasıdır. Öyleyse gereken Cumhuriyettir. Bu yönetim biçiminin daha çağdaş bir yapıya kavuşması us'u, bilimi ilke edinen laik düzenin kurulması ile olanaklıdır. Laiklik doğrultusundaki devrimin atılımları, özellikte 1924 Anayasasının 1928 yılında laikleştirilmesi Cumhuriyet'in çağdaş özelliğe kavuşmasını sağlamıştır. Siyasal "otorite" tümüyle laikleşmiştir
Cumhuriyetçilik devlet yaşamında, yönetim, bu yönelimin işleyişinde Türk ulusunun istencinin egemen kılınmasıdır. Günü ve geleceği için karar verme, yazgısını belirleme ve saptama hakkı ulusundur. Ulusun, devletin, toplumun yönetimi sınıfların, ailelerin toplumsal grupların eline, tekeline bırakılamaz. Ulusun tüm bireyleri yönetime etken olarak katılmalıdırlar. Toplum, içme kapanık, olayların, karar oluşturma, karar verme sürecinin dışında kapalı toplum olarak bırakılamaz, bırakılmamalıdır. Toplum açık ve katılan
toplum olmalıdır.
Atatürkçülükte cumhuriyetçilik anlayışı sıraladığımız bu yönleriyle ulusçu, demokratik, özgürlükçü, çoğulculuğa açık bir ilkedir, Atatürk Devrim modelinde 'otorite" cumhuriyetçi, laik ve ulusçudur. Laik, ulusçu ve eşitliğe yönelik özellikleriyle cumhuriyetçilik Atatürk Devrim modeli'nde "otorite"nin oluşturduğu temel nitelikleri içerir ve yansıtır.
Türk Devrim sürecinde 29 Ekim 1923'ün, Cumhuriyetin kuruluşunun özel bir yeri ve anlamı vardır.
1 Kasım 1922de Saltanat kaldırılmış, 29 Ekim 1923 de Cumhuriyet ilan olunmuştur. Saltanatın kaldırılması yüz yıllık yönetim biçiminin, kişisel istenç geleneğinin yasal olarak sona erdirilişi; Cumhuriyetin ilanı da yeni yönetim ulusal istence oturtma düşüncesinin yasallaştırılmasıdır
Anadolu ulusal eyleminin, 19 Mayıs 1919'la başlayıp gelişme süreci, bu süreç içindeki örgütleşme evresi,kongreler, ulusal meclis dönemleri ve bu dönemlerdeki uygula ma hep ulusal istence yönelik, ulusal istenç doğrultusunda gelişmiş ulusal istenç kişisel istence yeğ tutulmuştur.Ana dolu, eylemini, kurtuluş savaşımının gücü, etkinliği ve sürekliliği de eylemin ulusallığından, ulusal istence dayatılmasından kaynaklanmıştır. Ulusal eylemin, başından açıkça söylenmemesine karşın amaçlanan, ağları düşünce ve örgüt yapısı, oluşturulan yeni ve çağdaş Türk devletidir. Ama bundan toplumun tümü, ulusal yönetici kadrosu içindeki öncülerin pek çoğu habersizdir Anadolu ulusal eylemi adına yayınlanan bildirilerde, konuşmalarda ülkenin düşmandan kurtarılmasında "padişahın kurtarılması" da öngörülmektedir. bilen, gidilecek yolun, benimsenecek, uygulanacak yönetim biçiminin, düzenin ne olacağını ayrıntılarıyla belirleyen sal eylemin önderi Mustafa Kemal ve birkaç yakınıdır. Fakat ulusal önder yapılacakları, uygulamayacak düşünceleri "ulusal bir giz" olarak kafasında ve de yaşatmakta, saklı tutmakta, günü zamanı geldikçe, koşullar elverdikçe açıklamaktadır. Gerçi çağdaş gelişme sürecini bilenlerin, olayları uygulamayı yorumlayabilenlerin nereye, nasıl bir yönetime yönelindiğini anlamaları, sezmeleri için önbilici olmalarına gerek yoktur. "Ulusal istenci egemen kılma"nın başka anlamı olmamak gerekir. Bu, oyuna, ulusal istence dayalı bir yönetim biçiminin, "Cumhuriyetin ad söylenmeyen tanımıdır. Ama çoğu kişiler ulusal savaşın saltanatın da, halifeliğin de kurtulacağına, yaşayacağına, yaşatılacağına inanmaktadır. Olsa olsa bir padişah değişikliği, bunun doğal sonucu bir hafife değişikliği söz konusu olabilir, sezisidir.
Osmanlı dönemi anlayışında, "padişah", "halife" yerleşik bir düşünce, değişmez bir "buyurganlık" kaildir. Toplum padişahlarının görevden alınmasına, düşürülmesine, şehzadelerin, sadrazamların öldürülmesine alışkındır Bunlar "padişahsal" yönetimin olağan geçişleri, olayları görülmektedir. Sürekli olan "padişahlık" ve "halifelik'tir. Osmanlı toplumu "hanedan değişikliği" ne de alışkın değildir.
Bu gelenek ve alışkanlık içinde ulusal eylem başlatılmış, sürdürülmüş, İstanbul'daki padişaha, halifeye, onun hükümetine karşın Ankara'da ulusal bir Meclis açılmış, o Meclisin başkanı seçilmiş, hükümeti kurulmuştur. Bu, gerçekte yeni bir devletin, yeni bir yönetimin ve düzenin başlangıcıdır.
1 Kasım 1922de Saltanat da kaldırılmıştı:. Ortada sadece Osmanlı hanedanından gelen bir "halife" vardır. Ve çatışma bu noktada hızlanmış, ulusal Meclis'te, padişahçı, hilafetçi kesim ve onların destekçisi İstanbul'un çoğu basın organları devlet başkanlığı sorununu ortaya atarak, artık belirginleşen, "Cumhuriyet" olgusunu önleyebilmenin çabasına koyulmuştur. Ulusal Meclis'in, Meclis başkanının ve hükümetin üstünde halife'nin kişiliğinde yeni bir güç, yüce bir kat yaratmak islenmektedir.
Mustafa Kemal bu ortam içinde 28 Ekim 1923 gecesi "Arkadaşlar yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz" diyerek sorunu temelden çözmek istemiştir.
Balkan savaşları, onu izleyen 1. Dünya Savaşı Osmanlı imparatorluğu'nu devlet olarak yenik düşürmüştür. Yabancılara ayrıcalıklar tanıyan kapitülasyonlar, dış borçlar devleti güçsüz, yabancılar karşısında boynu bükük, devlet olmanın gereğini yapamaz duruma getirmiştir. Türk toplumu yerleşik, güçlü bir devlet geleneğine karşın Batı'daki çağdaş gelişme karşısında yönetenlerin ve toplumsal güçlerin bu gelişmeye ters düşen direnişleri, umursamazlıkları nedeniyle geleneksel toplum düzeyindedir. Devletin adı "hasta adam"a çıkmıştır. İmparatorluğun gerileme dönemiyle birlikte başlayan yenileşme çabaları yüzeyselliğin, biçimşefliğin ötesinde köklü bîr değişime yönelememiştir. Ve konu, sömürgeci devletlerin Anadolu'yu da aralarında paylaşarak devleti tarih sahnesinden silme bahtsızlığına gelip dayanmış, bunu belgeleyen Sevr'i imparatorluğun yöneticileri kabullenmişlerdir. Buna karşı çıkan güç Anadolu ulusal eylemini başlatan, bu eylemi örgütleyen, halkın gücünü eyleme, dirence, savaşıma iten, ulusal önder Mustafa Kemal'dir. Bu, Türk devrimi için hem bir uğur, hem de bir kara yazgıdır. Uğurdur; ulusal savaşım başarı ite sonuçlanırsa devrimin, önderin önü açılacak, çağdaşlaşma süreci hızlandırılacak, köklü değişmeye yönelik devrim başlatılacaktır. Kara yazgıdır; Ulusal savaşımdan yenik çıkılırsa, ülke parçalanacak, paylaşılacak; Türk toplumu ne kadar süreceği bilinmez bir kara yaşamın içine düşecektir. Ama devrimciler için orta yol yoktur ve bunu Mustafa Kemal "ya bağımsızlık, ya ölüm" tümcesiyle simgeleştirmiştir.
Bağımsızlık kavramı hem devletin, hem toplumun, hem de kişinin bağımsızlığım içerir. Bunun içindeki yönetim biçimi, halkın istencini egemen kılan, halk egemenliğini öngören "Cumhuriyet"tir.
Mustafa Kemal, bir "padişah", bir "halife" özlemcisi değildi. Yeni bir hanedanlığın başlatıcısı da olmak istememiştir. Mustafa Kemal, siyasal tarihi iyi bilen, çağdaş gelişmeyi iyi yorumlayan bir önderdi. Onun için "cumhuriyet" demiştir. Cumhuriyet. Türk Devrimi'nin en güçlü ve en yol açıcı ilk büyük adımıdır. Bugünün Türkiye'sinde çoğulcu demokratik düzenin uygulanması, bu uygulama içinde zaman zaman ortaya çıkan açmazlara, direnmelere karşın gelişmenin, çağdaşlaşmanın durdurulamaması, toplumun dinamizmi yeni Türk Devletinin "cumhuriyet" temeli üzerine oturtulmasından kaynaklanmaktadır.
|
|
ç) DEVLETÇİLİK
Devletin ekonomik yaşamda etkinliği Cumhuriyet'in başından beri var olan bir gerçekti, fakat devletçilik resmi bir siyasa olarak 1931 "de benimsenmiştir. Özel girişime 19231930 yıllarında atılım yapması için olanaklar tanınmıştır.Ancak özel girişim ekonomik kalkınmada güçlü ve yeterli bir etken olabilecek durumda değildi. Özel anamal kıtlığı, teknik bilgi noksanlığı ve deneyimli Türk işadamlarının bulunmaması gibi nedenlerle özel girişim, o yıllarda, ekonomik kalkınmada bir güç oluşturamamıştır. Oysa devletçiliğin resmi tanımlanmasına göre ekonomik çalışmaların genel gereksinimim devlet düzenleyecek, özet girişimin ilgilenmediği ya da başarılı olmadığı alanlarda, ya da kamu yararıyla ilgili alanlarda doğrudan doğruya ekonomik girişimde bulunacaktır
"Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler"ekonomi siyasasının katkısı19291930 dünya ekonomik bunalımı ile doruk noktasına çıkmış, bu durumun devletçilik ilkesinin güçlenmesinde rolü olmuştur. Devletçi bir siyasa güdülerek ekonomik bağımsızlığın daha çabuk, daha kolay sağlana cağı belirginleşmiştir. Denetin, bürokrasinin elinde olmak üzere bir ekonomik kalkınma atılımına girişilmiştir. Bu karışmacı, güdümlü bir ekonomi anlayışıdır. Ancak, şimdiler de, gözlemleneceği gibi tüm ekonomiler az ya da çok karışmacıdır. Devletçilik ilkesinin uygulanmasında devlet ekonomik alanda başlıca sorumluluğu üstlenmiştir.
Yeni Türkiye'de usçuluk tüm alanlarda egemen yaklaşım yolu olmuş, "akıncı, asker devlet, iktisadi devlet olmalıdır" görüşü güç kazanmıştır. Planlı ekonomi, ülkenin kendi kaynaklarını işletmeye geçirmede, ulusal ekonomiyi kurmada başlıca etken olacağı nedeniyle benimsenmiştir. 1 Kasım 1937'de yaptığı bir konuşmada, Atatürk sanayileşme ve planlı ekonomiyle ilgili görüşlerini Meclis'e şöyle açıklamıştır:
"Sanayileşmek, en büyük ulusal sorunlarımız arasında yer atmaktadır. Çalışması ve yaşaması için ekonomik elemanian ülkemizde var olan büyük, küçük her çeşit sanayi kuracağız vs işleteceğiz. En taşta yurt savunması olmak üzere, ürünlerimizi değerlendirmek ve en kısa yoldan, en ileri ve gönençti Türkiye ülküsüne ulaşabilmek için bu, bir zorunluluktur
Bu kanıyla, beş yıllık ilk sanayi planının geri kalan ve bütün hazırlıkları bitirilmiş olan birkaç fabrikasını da, hızla başarmak ve yeni plan için hazırlanmak gereklidir
Ekonomik kalkınma; Türkiye'nin özgür, bağımsız, her zaman daha güçtü, her zaman daha gönençti Türkiye ülkü" sünün, belkemiğidir?*
Atatürk ekonomik kalkınmanın hızlanması için planlı çalışmayı benimsemiş; böylece daha hızlı, daha gönençli bir Türkiye yaratılarak herkesin daha yüksek bir yaşam düzeyine kavuşması ve ulusal gelirden adaletli ölçülerde emeğinin karşılığını alması konularıyla ilgilenmiştir Ancak, Atatürk Devrim modelinde toplumsalekonomik yapının bir yumrukla değiştirilmesi yöntemi de uygulanmamıştır. Fakat toplumsal ekonomik yaşamın simgesel yönlen hızlı, köktenci bir değişim geçirmiştir: Uluslararası takvim, saat, rakamlar ve onlu sistemin kabulü, geleneksel ad ve sanların kaldırılıp soyadı yasasının benimsenmesi gibi. Öte yandan hukuk alanındaki devrim atılımları, özellikleri medeni hukuk, ceza, ticaret alanındaki yeni yasalar, kadınların oy hakkına kavuşması, eğitim sisteminin laik, çağdaş ilkeler doğrultusunda düzenlenmesi, kırsal bölgelerin kalkınması için bu bölgelerde eğitime verilen önem sonucu Koy Enstitülerinin kurulması gibi atılımlar ekonomik altyapıda değişiklikler sağlayacak yeni kuşakların yetişmesine olanak vermiştir.
Köklü ekonomik değişmeleri sağlama konusunda ise daha aşamalı bir yöntem kullanılmıştır. Devletçilik ilkesi böyle aşamalı bîr değişimin ilkesi olmuştur. İlk beş yıllık izlence de bu doğrultuda bir uygulamadır. Çok geniş kapsamlı, olağanüstü çabuk ve köklü toplumsal ekonomik değişmeler erktekelci (totaliter) bir yönteme özgü olan yıldırı ve yeğinliği gerektirir. Atatürk ve kadrosu böyle bir yöntemi yeğlememişler, kalkınmanın "bedeli" üzerinde durmuşlardır. Kuşkusuz, Türk siyasal ekininin bîr özelliği olan ılımlılık burada da etken bir öğe olmuştur.
Aşamalı, barışçı bir ekonomik kalkınma yöntemi izlenmiş, ağalık düzeni de yıkılmamıştır. Böyle aşamalı bir yöntem çerçevesi içinde bile köye yönelik daha olumlu sonuçlar alınabilirdi. Örneğin, köy kalkınmasında önemli bir işlevi olan, köyün ve kentin her yönde "diyalog"unu arttıracak, köyün kente ulaşmasına yardımcı olarak etkin bir yol izlencesi oluşturulamamıştır. Ancak Atatürk Devrimi'nin başlattığı atılımlarla köy daha sonraki yıllardaki gelişmelerinin de sonucu olarak, ulusal yasamdan uzak değildir. Köy artık ulusal yaşamın bir parçası durumuna gelmiştir. Çağdaş olmanın önemli bîr koşulu, tüm halkın ulusal yaşama katılmasının sağlanmasıdır. Türkiye'de bu, büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Toplumsal ekonomik yarar, kamu yararı istek ve sorunların ortaya çıkması ve bunların açıkça söylenir olması Türkiye için yeni ve önemli gelişmelerdir. Bu günkü Türkiye'de örgütleşme doğrultusundaki Seri adımlar, örgütlerin kurumlaşması ve bunların çıkar ve yararları toparlaması işlevini de üstlenmeleri Türkiye için önemli atılımlardır. Ancak, halâ kırsal bölgelerde örgütleşme durumu güçsüzdür.*1
Devletçilik, salt anamalcı ve salt Marksist model dışında bir ekonomik kalkınma yöntemi aramanın ve bunun gereğine inanmanın ürünüdür 1929 yılından başlayarak bir yandan anamalcı dünyanın en derin bunalımlarından birini yaşaması, öte yandan Sovyet modeli'nin ulusallığı yadsıması halkçılık ilkesine ters düşmesi, aşırı yeğinlik yöntemine başvurması Türkiye'yi, bu dönemde devletçilik, ilkesi yoluyla kendi ulusal ekonomik kalkınma modelini oluşturma çabasına itmiştir. Bu kalkınma modelinin oluşumuna Kadro dergisinin düşünürleri katkıda bulunmak, Atatürkçülük (Kemalizm) ideolojisini daha sistemleştirerek bir altyapı devrimini de bütün boyutlarıyla sağlayabilecek bir İçeriğe kavuşturmak için çalışmalar yapmış, yazılar yazmış, çaba göstermişlerdir. Kadrocular Türkiye'nin bağımsız toplum ekonomisini yaratarak sömürgecilikten kurtuluş savaşımı veren tüm uluslar için, Sovyet ve anamalcı modeller dışında, bir somut kalkınma örneği oluşturmasını amaçlamışlardır. Ancak bu doğrultudaki Önerileri bazı çevrelerce aşın toplumculuk olarak değerlendirilmiş ve suçlanmıştır. Tüm bu olumsuz tepkilere karşın devletçilik ilkesi, bu düşün akımının da etkisi ve katkısıyla ilk planlı ekonomik döneme girişi sağlamıştır. Çağdaş Türk sanayiinin kurulması bu donemde başlamıştır. Sovyet Rusya ile kurulan ekonomik işbirliğininde de bu aşamada desteği olmuştur. Ancak Atatürk salt anamalcı ya da salt Marksist sistemle kalkınma yolunu benimsememiştir Atatürkçülük kuram olarak uygulamada toplumsal devlet" kavramını içeren ulusal bir ekonomik kalkınma modeli oluşturmaya ve bunu devletçi bir siyasa ile uygulamaya çatışmıştır.
Ulusal Kurtuluş Savaşandan utku ile çıkanlar, Anadolu ulusal eylemini başarıya kavuşturanlar gerçek bir bağımsızlığın sağlanabilmesi ve bu bağımsızlığın sürekli olabilmesi için ekonomik bağımsızlığı temel ilke olarak görmüşlerdir. Ekonomik bağımsızlık bir ülkenin, bir ulusun kendi kendine yeter duruma gelmesi; yaşaması, gelişmesi için başkalarına el açmaktan kurtulmasıdır bir kapitülasyon döneminden, bu dönemin ülkeyi her şeyi ile sömüren, tüm varlığını, yeraltı, yerüstü kaynaklarını dışa akıtan uygulamasından sonra yeni Türkiye için ulusal bir ekonomiye yönelmek kaçınılmaz, zorunlu, onurlu yaşamanın önkoşulu sayılmıştır. Daha Cumhuriyet ilan edilmeden 17 Şubat 1923te İzmir'de toplanan Türkiye İktisat Kongresi" bu anlayışın sonucu olarak yapılması gerekenleri her kesimden, her uğraş alanından temsilcilerin görüşleri alınarak saptamıştır. Bu kongreye Mustafa Kemal de katılmış ve burada uzun bir konuşma yaparak Türk ulusunun niçin, nasıl ve hangi nedenlerle yoksullaştığını, Anadolu toprakları üzerinde onurlu biçimde yaşayabilmesi için nelerin yapılması gerektiğini anlatmış, ekonomik konulara değinerek “yeni Türkiye’mizi kendine yaraşan yüksek düzeye ulaştırabilmek için kesinlikle ekonomimize birinci derecede ve en çok önem vermek zorundayız. Zamanımız bir ekonomi çağından başka bir şey değildir" demiştir.
Ulusal kurtuluş eylemi anamalcı, sömürgeci devletlere karşı verilmiş, utku ile sonuçlanmış bir savaştır. Bu savaş boyunca gerek Mustafa Kemal'in söylev ve demeçlerinde. gerekse onunla birlikte çalışan arkadaşlarının konuşmalarında anamalcılığı, sömürgeciliği yeren, iten, sözler vardır "Sömürgecilik ve yayılmacılık yeryüzünde yok olacak ve yerlerine uluslar arasında hiçbir renk,din, soy farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır"; "tam bağımsızlık doğal olarak siyasal, yargısal, parasal, askersel, ekinsel ve ekonomik ve benzeri konularda, her konuda tam bağımsızlık, tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımızın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk ulus ve ülkenin, gerçek anlamıyla bağımsızlığından yoksunluğu demektir" sözlerini Mustafa Kemal söylemiştir. Fakat. Cumhuriyetin başlangıç yıllarında birazda devletin gelirinin nedeniyle anamalcılığa daha ılımlı bir tutum içine girilmiş, özel girişimi destekleyici bir siyasa izlenmiştir. 1929'daki dünya ekonomik bunalımının Türkiye'yi etkilemesi ve bu etkileme içinde halkın yakınmalarının çoğalması sonucu 1932dedevletin ekonomik alana, kalınma çabasına kesin olarak katılması zorunlumu duyulmuş ve hazırlanan beş yıllık plan 1933'te uygulamaya konulmuştur. Bu dönemde güdümlü bir ekonomi, devlet girişimciliğe kalkınma için öngörülen uygulanan yöntem olmuştur Gerçekten de Türkiye'nin ilk büyük sanayi yatırımları bu ilk beş yıllık plan döneminde yapılmış, bunlardan verimli sonuçlar alınmıştır. Atatürk Devrimi'nin halkçı, toplumcu, devrimci içeriği devletçi bir ekonominin geliştirilmesine uygun düşmekledir. Buna karşın Mustafa Kemal, onun yakın çalışma arkadaşları Cumhuriyet dönemi boyunca özel girişimi itmemiş, özel girişimcileri devletin, ulusal ekonominin olanaklarımdan yoksun bırakmamıştır. Böylece Türkiye'de yeni bir ticaret kesimi, anamalcı kesim, işadamları kesimi devletin her yönden sağladığı olanaklarla gelişmeye başlamış, giderek zenginleşerek çok partili siyasal yaşamda etkinliğini arttırmıştır.
Kooperatifler, banka kredileri, tarım araç ve gereçleriyle desteklenen tarım; Sümerbank, Etibank gibi devlet sanayi ve maden kuruluşlar, kağıt, çimento, şeker, demirçelik fabrikaları, cam sanayii, demiryollarının yabancılardan satın alınarak geliştirilmesi, deniz taşımacılığının ulusallaştırılması, Cumhuriyetin başlangıç yıllarında ve Atatürk'ün sağlığında gerçekleştirilmiş ileri ekonomik atılımlardır. Bu dönemin ekonomiye bir başka katkısı Cumhuriyetin ilk yıllarında yokluğu çekilen yetişmiş, eğitim görmüş, yüksek düzeyde teknik elemanların açılan okullarda eğitilip, ekonomik yaşama geçirilmesidir. Bu hem devlet işletmelerinin, hem de özel girişim elindeki işletmelerin verimli biçimde çalıştırılmasına olanak sağlamıştır. Cumhuriyet dönemi başlangıç yıllarında önemli bir kadro sorunu ile karşılaştığı için bir yandan ekonomik gelişmeyi başlatmak zorunluluğunu duyarken, bir yandan da gerekli kadroyu yetiştirmek durumunda kalmış ve bunu da büyük ölçüde başarmıştır.
Devletçilik, Atatürkçülüğün devlet, ülke, ulus olanaklarının kullanımında, işletilmesinde, kalkınmada, gelişmede, çağdaşlaşmada devletin ekonomik işlevine yün veren ilkesidir. Tüm toplumların ve özellikle Türk toplumunun geleneğinde, anlayışında, ekininde beklentiler devlete yöneliktir. Bunun böyle olması da doğaldır. Devletin ortaya çıkışının, devlet olmanın, devlet olarak yaşamanın nedeni ve gereği de budur. Kişilerin, bir ulusun bireylerinin içinde yaşadıkları ülkeye, topluma karşı görevleri vardır, ama kişileri, bireyleri yönlendirmek, ulusun olanaklarını, ülkenin varlıklarını ulus yararına, halk yararına kullanmak, geliştirmek, kalkınmayı gerçekleştirmek, ulusu tüm bireyleriyle muttu kılmak, ülkeyi bayındırlaştırmak, gönendirmek devletin birinci görevidir. Ülke içinde olduğu gibi ülke dışında da başka devletlere karşı ulusu bağımsız, güçlü, çağdaş kılmak ezilmekleri, sömürülmekten, bağımsızlıktan kurtarmak devletin birinci yükümlülüğüdür.
Cumhuriyetçilik ilkesi toplumum demokratik, özgürlükçü, çoğulcu bir düzende katılan loptum haline dönüştürmek istemektedir; halkçılık ilkesi tüm işleyişte halkın gerçekten etkin olmasını önermektedir; fakat bu nasıl olacaktır? Halk aslında yoksuldur, emeğiyle geçinebilmektedir, güçlülere karşı, yönetenlere karşı nasıl olacak da gerçekten yasaların verdiği hakkını geçerli biçimde kullanabilecek, etkinlik kazanacaktır? Kalkınmanın veriminden, ulusal gelirden, yaratılan değerlerden; devlet olanaklarının kişiler ve bölgelerarası dağılımından nasıl yararlanacaktır'7.Bu sorular ve amaç edinilen çağdaşlaşma devletçilik ilkesini yaratmıştır O halde ekonomi Batı'daki anamalcı düzenin özel girişimcilik, bu yolla kalkınma örneğindeki düzenlemeye bırakılamaz. Üstelik Türk toplumu her yönüyle geri kalmış bir yapıdadır İmparatorluk giderek zayıflayan, dışa bağımlı hale gelen, borçlan, kapitülasyonlar», ülke içindeki demiryolu, liman,ulaşımı, haberleşme örgütü. madeni, enerji kaynakları, vergileri, her şeyiyle sömürgeci, yayılmacı devletlerin, onların sanayicilerinin, bankerlerinin, ticaret adamlarının eline geçen ekonomisiyle güçsüzleşmiş ve sonunda tamamen çökmüştür.Bu görüntünün üzerinde bir ulusal kurtuluş, bağımsızlık savaşı verilmiş, savaştan yengi ile çıkılmış ve yeni Türkiye Devleti yanmış, yıkılmış, çalışabilecek insanı kalmamış bir ülke, yoksul bir ulusla, imparatorluktan kalan büyük borcu da ödemek yükümlülüğüyle e yola koyulmuştur. Hem ülke yeniden derlenip toparlanacak, ulus yoksulluktan kurtarılacak, borçlar ödenecek, yabancıların elindeki işletmeler satın alınarak ulusallaştırılacak, hem de amaç edinilen çağdaş uygarlık düzeyine çıkılacaktır. Üstelik ülkede özel girişimci, anamalcı bir kesim de yoktur. Devletçilik bu ortamda ve 1929Ydaki dünya ekonomik bunalımdan sonra eylemli ve zorunlu olarak başlamış, uygulamaya konulmuştur.
Devletçilik, devletin ekonomide, sanayide, işletmecilikte ulus ve toplum yararına görev üstlenecek, ulusal ekonominin ana kaynaklarını, bağımsızlığın gerektirdiği ana kesimleri yaratacak, kuracak, bunları işletecek, yarattığı değerleri gene ulus ve halk yararına işlerde değerlendirerek kullanarak Atatürkçülüğün tüm ilkelerine işlevlik kazandıracaktır.
Devletçilik ilkesi özel girişimciliği reddetmez. Tüm üretim araçlarının devletin elinde toplanmasını öngörmez, İyelik hakkına saygılıdır, fakat iyelik hakkının toplumun, ulusun yararlarına aykırı biçimde kullanılmasına da izin vermez. Devletçilik, ekonomide devleti hem düzenleyici, tasarlayıcı güdümleyici hem de işletmeci, girişimci olarak görür.
Atatürk Devrimi'nin ekonomik sorunları çözemediği, ekonomik kalkınmayı gerçekleştiremediği savı oldukça sık rastlanan bir görüş, bir eleştiridir. Kuşkusuz bu eleştiride gerçeklik payı vardır. Ancak, Atatürk döneminde ekonomik kalkınma konusu değerlendirilirken bazı hususların göz önünde tutulması gerekir:
1 Batı ülkeleri ekonomik kalkınmalarını uzun bir süreç sonunda sağlayabilmişlerdir 19231938 gibi kısa bir dönemde geniş kapsamlı ve derinine bir altyapı devrimi beklemek gerçekçi bir tutum olmasa gerektir.
2 Atatürk Devrim modelinde toplumsal ekonomik yapıyı bir yumrukla değiştirme yöntemi kullanılmamış, kalkınmanın "bedeli" üzerinde durulmuştur.
3 Türkiye'nin Osmanlı Devletinden devraldığı ekonomik "miras" bir yan sömürge ekonomisidir.
4 O dönemde özel sektör güçsüzdür.
5 Öte yandan dünya "konjonktür'ü o yıllarda olumsuz bir durumdadır.
Bütün bu sıraladığımız sınırlayıcı koşullara karşın, Atatürk Türkiyesi aşağıdaki tabloda gözlenebileceği gibi kendi çabasına dayanarak sağlıklı olumlu bir sanayileşme siyasası gütmüş güdebilmiştir.
Türkiye ve Dünyada Sanayi üretim İndeksleri
(1929 = 100)
Yıl Türkiye Dünya
1929 100 100
1930 106 86
1931 112 76
1932 118 65
1933 131 75
1934 141 80
1935 141 92
1936 149 102
1937 165 110
1938 174 96
1939 196 119
O yıllarda sanayileşmede yalnız Sovyet Rusya 1933'ten sonra, Japonya da 19341en sonra Türkiye'den daha hızlı bir büyüme oranı sağlamıştır. 19291939 yılları arasında dünya sanayi üretimi artış hızının, Türkiye'dekinden çok daha düşük olduğu gözlemlenebilir. Bu dönemde dünya sanayi üretimi artış oranı %19 olmasına karşın Türkiye'de bu alandaki artış oranı %96'dır.
Balkanlar'da ise Türk sanayiinin büyüme hızının toplam dünya üretimine yüzde olarak katkısı değerlendirildiğinde Türkiye'de çok hızlı bir kalkınma sürecinin başlamış olduğu görülmektedir
Yıl Türkiye Yunanistan Bulgaristan Romanya
1929 0.14 0.11 0.08 0.4
1939 0.23 0.16 0.11 05
Aşağıdaki tablodan gözlemlenebileceği üzere sanayileşme süreci başladıktan sonra Türkiye'de kişi başına düşen gelirde oldukça hızlı bir artış olmuştur.
Ulusal Gelir Nüfus
Yıl (Milyon TL) (Milyon) Kişi Başına Ulusal Gelir (TL)
1927 1000 13.6 73
1929 1147 14.2 80
1935 1315 16.2 82
1938 1589 172 92 (yaklaşık 75 dolar)
1939 1625 17.5 95
Lozan Antlaşması'nın getirdiği sınırlamalar (gümrüklere egemen olamama) ve Osmanlı döneminden devralınan "mirasın niteliği nedenleriyle 19231929 döneminde güdülen ekonomik siyasa bir zorunluluk olarak belirmektedir.
19291938 döneminin örnek olabilecek en betti basit özellikleri ise şöyle özetlenebilir:
İç anamal birikiminin son derece zayıf olduğu, genel olarak çok geri bir ekonomik yapıya sahip bir ülkede, üstelik büyük dünya bunalım gibi dünya ekonomisinin de en olumsuz biçimde geliştiği bir ortamda Türkiye, hiçbir anlamlı dış yardım ve iç borçlanmaya başvurmadan, sağlıklı bir sanayileşme siyasası güdebilmiştir. Sanayileşme s iyasasının sağlıklı olarak nitelendirilebilmesinin başlıca nedeni, gerek ağır, gerekse tüketim maddeleri sanayileri yatırımlarına, üstelik o zamana göre, çağdaş teknoloji ile başlanabilmesidir. Ayrıca söz konusu sanayileşmede, gerek enerji kaynakları, gerekse diğer hammaddeler açısından kaynaklara dayanılması, bağımsız ekonomik gelişmeyi pekiştirici nitelikte olmuştur. Eğer söz konusu sanayileşme stratejisi daha sonraki yıllarda da sürdürülebilmekteydi durumun bugünkünden çok farklı olacağı rahatlıkla söylenebilir.
e) DEVRİMCİLİK
Çağdaşlaşma bilinçli olarak yeniliğe yönelmektedir. Atatürkçülük çağdaşlaştırıcı bir ideoloji olarak yeniliğe açık olmuş, yeniliğe sürekli olarak yönelmeyi ilke edinmiştir. Bu ilke devrimcilik ilkesidir.
Atatürkçülük ideolojisi devrimcilik ilkesiyle çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma çabasında hem geçerliliğini, yaralılığını sürdüren devrimci uygulamalara sahip çıkılmasını, onların korunmasını, geliştirilmesini; hem de yeni gereksinmeler karşısında yeni devrimci uygulama ve çözümlere gidilmesini öngörmektedir.
Devrimcilik kalıplaşmayı, durağanlığı, köhneleşmeyi, işlevini kaybetmeyi, toplumun çağın gerisinde kalmasını önlemek, dinamik bîr devrim anlayışını sağlamak ve sürdürmek için konmuştur. Toynbee'nin de vurguladığı gibi “eski”yle değil "ileri"yle, "gelecek”le ilgilenmek, Atatürk eyleminin özyapısal niteliğidir."
Atatürk, Türkiye'nin geri kalmışlığının tüm sorumluluğunun sadece yayılmacı güçlere değil, kötü Osmanlı yönetimine, Türk ulusunun Batı'daki gelişmeler dışında kalmasına ve yeterince çalışmamasına bağlamıştır, Dodd da aynı görüşü vurgulayarak şöyle demektedir: Devrimcilik ilkesiyle ilgili olarak denilebilir ki, Atatürk Türkiye'nin geri kalmışlığının büyük sorumluluğunu yayılmacılığa değil, Türklerin kendilerine yüklemiştir.
Yalnız çağdaşlaşmanın sağlanması için değil, çağdaş olmanın, çağdaş yaşamanın sürekliliğinin sağlanması için de toplumun, siyasal sistemin ve siyasal ekinin değişime bağlı, değişime açık olmaları gerekir. Bu durumu Atatürk Devrim eylemi ve özellikte devrimcilik ilkesî sağlamıştır.
Atatürkçü devrimcilik ilkesinin önemle üzerinde durulması gereken bir başka özelliği de vardır. Atatürkçü devrimcilik yeğinlik, yıldırı sistemini benimsemez. Atatürkçülük'te barışçı ve demokratik devrimcilik özlemi ve inancı vardır.
Devrimcilik ilkesi, Türkiye'nin devrim atılımlarını gerçekleştirerek ülkenin gelişmesine engel olan eski kurumların ve düşünce sisteminin yerine yeni kurumların ve düşünce sisteminin getirildiği; Türkiye'nin ilerlemesini bilinçli ve kararlılıkla sürdüreceği anlamını taşımaktadır. Atatürk Devrimi'nin amacı Türkiye'yi yalnız çağdaş, demokratik bir toplum durumuna dönüştürmek değildir. Aynı zamanda sürekli olarak bu yönde gelişmesini sağlamaktır. Atatürkçülük durağan bir ideoloji değildir. Devrimcilik ilkesi Türkiye'nin bağımsızlığı, çağdaşlaşması, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü ve açık toplum temellerinden uzaklaşmadan zamanla gelişebilmesi için Atatürkçülüğe gereken esnekliği sağlamaktadır.
Devrimcilik Atatürkçülüğü, Türk devrimini, devrim ilkelerini dogma olmaktan kurtaran; onu yaşayan, çağın, çağların, geleceğin yeni oluşumları, gelişmeleri, değişmeleri karşısında sürekli kılan ilkedir. Çağdaşlaşmanın en büyük engeli devrimleri dogmalaştırmak, ilkeleri yeni gelişmeler karşısında yeni isterlere yanıt veremez hale dönüştürmekti!. Yaşayan, yaşayacak olan devrimler sürekliliği öngören devrimlerdir. Toplum yaşayan bir varlıktır; değişmek, gelişmek zorundadır. Durağanlık çağdaş düşüncenin, anlayışının kapsamı dışındadır. Atatürkçülük dinamik bir ulusal ideolojidir. Onu durağanlıktan, dogmacılıktan kurtaran, yaşayan, yaşatacak olan, çağın gerisinde bırakmayacak olan devrimcilik ilkesidir.
Devrimcilik hem gerçekleştirilen devrime bağlılığı, onu korumayı, yaşatmayı; hem de bu devrimin gerçekleştirilen, uygulanan atılımlarıyla yetinmeyip çağdaş uygarlık düzeyine çıkmayı gerektirecek; gelişen, değişen, yenileşen evrende toplumlar arasında çağdaş kalmasını sağlayacak başka yenilikleri ele gerçekleştirmektir, özellikle "eşitlik"in gelişen, değişen toplumda sağlanması, korunması devrimcilik ilkesinin dinamik içerik ve amacıyla desteklenmektedir.
Devrimcilik ilkesinin sonuncu ilke olarak benimsemesinin de bir anlamı, bir yorumu olmak gerekir.Devrimcilikten önceki her ilke ve bu ilkelerin isterleri, önermeleri çağın gelişimi içinde, devrimcilik ilkesi doğrultusunda yeni yorumlarla, yeni yönlendirmelerle işlerlik kazanacak,yaşayan,yeni gereksinmelere yanıt veren ilkeler olacaktır.
f) CUMHURİYETÇİLİK
Cumhuriyetçilik, devletin siyasi rejimi olarak Cumhuriyeti benimseme, Cumhuriyeti fazilet rejimi olarak tanımlama ve değirlendirme demektir. Cumhuriyetçilik siyasi rejim olarak Cumhuriyetten hareket eder Cumhuriyeti savunur.
Cumhuriyet kelimesi arapça “cumhur” kelimesinden gelmiştir. Halk, ahali, büyük kalabalık anlamına gelir.
Cumhuriyet kelimesinin Fransızca karşılığı “La republiqune”. İngilizce karşılığı ise “the republic”dir. Kelime latince kökenlidir ve “Res publica” kamuya ait şey, kamu anlamına gelir. “Res publica” deyimi, siyasi ve tarihi gelişimin etkisi altında, demokratik bir rejimde kamu ve halk hizmetlerinin görüldüğü bir devlet yönetimini belirlemek için kullanılmıştır.
Cumhuriyette esas kural seçimdir. Cumhuriyet en büyüğünden en küçüğüne kadar devletin hizmetlerinin hepsinde veraset usulü kesin olarak reddeder, bu usul yerine seçim ve tayin usulüne koyar.
Cumhuriyet, devlet reisliğinde yalnız veraseti değil, kayd-ı hayat şartını da reddeder. İktidara seçimle gelmiş olsa bile devlet reisinin bütün ömrü boyunca devlet başkanlığı makamında kalması şartı cumhuriyeti rejiminin mantığı ile bağdaşmaz.
Cumhuriyet dar ve geniş anlamda kullanılır. Geniş anlamda cumhuriyet, egemenlik topluluğun bütününe, millete aittir. Dar anlamda cumhuriyette ise sadece devlet başkanının doğrudan doğruya veya dolaylı olarak halk tarafından belirli bir süre için seçilmesi anlaşılır.
Cumhuriyet bir devlet veya hükümet şekli olarak da ifade edilir. 1921 Anayasamızın 29Ekim 1923’de yapılan değişikliğinde “Cumhuriyet” bir devlet şekli olarak belirlenmiştir.
Devlet şekli olarak cumhuriyette egemenlik dar ve geniş bir kitleye aittir ve devlet başkanı da topluluk içinden seçilir. Egemenlik sahibi topluluk muayyen bir sınıf ise, bu tür cumhuriyetlere aristokratik cumhuriyet veya başka bir deyimle seçkinler cumhuriyeti denir. Kitle egemenliğe sahip topluluk ise buna da demokratik cumhuriyet adı verilir.
Cumhuriyette esas kural, devlet başkanının ve kamu hizmeti görevlilerinin seçimle belirli süreler için iş başına gelmesi veya tayinle hizmete alınmasıdır.
Demokrasi ile cumhuriyetin yakın ilgisi vardır. Her demokratik rejim cumhuriyet olmamakla beraber, demokrasinin en gelişmiş şekli, en ileri hüviyeti ile görünümü cumhuriyetle sağlanır. Demokrasi, devletin en yüksek organından en aşağı basamaklarına kadar halk iradesinin egemenliğine dayanır. Cumhuriyeti yaşatacak ve ayakta tutacak tek kuvvet ise yurttaşın siyasi olgunluğa ve ahlaki değerine dayanan kamu yararı düşüncesidir. Bu yönü ile cumhuriyet bir kişi veya zümre yararına değil kamu yararına göre yönetilen devlet şeklidir.
Atatürk İnkılâbı’nda Cumhuriyetçilik ana ilke ve esas değerdir. Çünkü Cumhuriyet, Atatürk İnkılâbı’nın bütün verimlerini temsil eden bir devlet ve hükümet şekli olarak değiştirilemez bir cevherdir. Bu ilke yeni Türkiye Devleti’nin temelidir. Bu yüzden 1924 ’lerden itibaren Türkiye Cumhuriyeti anayasamızda, meclislerde değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek bir ana kuruluş değeri ile korunmuş ve yerleşmişdir. Bu niteliği ile Cumhuriyet devlet düzen ve yönetiminde şahsilik ve keyfiliğin hakim olmasını önleyen en sağlam teminatıdır. Ayrıca Türkiye’de siyasal iktidarların el değiştirilmesi ve dağılması bakımından sosyal yapı üzerine en kuvvetli şekli etki yapan Atatürk ilkelerinden Cumhuriyetçilik yeni Türk devletini yaratan Türk İnkılâbı’nıon siyasal görüşüdür.
Temelde ekonomik olmaktan çok siyasal ve ideolojik olarak başlayan Türk İnkılâbı çok siyasal mekanizmalar yönünden Cumhuriyetçiliği tüm atılımların itici gücü yapmışdır. Bu nedenle Cumhuriyetçilik bütün Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının temel ilkesi ve ana değeri olmuştur. Cumhuriyetçilik devlet düzeninde ve yönetiminde millet iradesinin egemen olmasıdır. Bu açıdan devlet hayatında kişisel otorite ve keyfiliği öneminin güvencesi olmuştur. Atatürk’ün de ifade ettiği gibi hürriyet, eşitlik ve adaletin dayanağı milli egemenliktir.
O millet ve ülke adına tek başvuru mercii T.B.M.M. kabul etmiş bu meşru milli ve doğal hakkın hiçbir kişi ve kurula devredilemeyeceğini belirtmiştir. Cumhuriyetçilik siyasal bir düzen olarak doğmuş daha sonra beraberinde ekonomik sosyal ve kültürel düzenlemelerine de beraberinde birlikte getirmiştir. Cumhuriyet düzeninde ekonominin halkın yararına düzenlenmesi refahın yayılması ve kültürün geliştirilmesi esastır. Cumhuriyet rejimi vatandaşların kendilerini geliştirebilmeleri için gerekli tüm şartları hazırlamakta yükümlüdür.
Klasik devlet nazariyecileri, her devlet şeklini, kendisini uygun bir davranış ilkesine, bir prebsibe dayandığını, bu ilkeye uyulmadığı taktirde devletin bozulacağını ve çöküntüye gideceğini ileri sürmüşlerdir. Bu prensiplere çağdaş siyasal bilim terminolojisine uygun olarak, bir siyasi rejimin dayandığı temel siyasi değerler sistemi adı verilir. Bu konuda derin gözlemlerde bulunmuş olan ünlü Fransız düşünürü Montesquieu’ye göre despotizmin prensibi korku, monarşinin prensibi şeref, demokrisinin prensibi ise fazilettir.
Türkiye’de cumhuriyet batılı anlamda modern cumhuriyet olmanın niteliğine taşıyabilecek nitelikte gelişmiştir. Cumhuriyet ırk, din, dil ve cinsiyet farkı gözetmeksizin bütün vatandaşların paylaştıkları ve yararlandıkları siyasi rejimin adı olmuştur. Eşitlik ilkesi herkesin kanun önünde eşitliği Türkiye Cumhuriyeti’nin bir özelliğini teşkil etmiştir. Nüfusun yarısını teşkil eden kadınlarımıza toplum hayatında eşit haklar sağlama seçme ve seçilme hakkında eşit şertlarla kullanma Türkiye Cumhuriyeti’nin özelliğidir.
Türkiye’de cumhuriyet istikrarlı bir siyasi rejimin yerleşmesine neden olmuş barış ve güvenlik devlet politikasının esasını teşkil etmiştir. “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” parolası, bir devlet politikası olduğu kadar cumhuriyet siyasi rejiminin bir niteliği olmuştur. Amerika’da yayınlanan The Washington Post” gazetesi 7 Ekim 1923 tarihli Editorial Society – Second Part, kasmında, yakında Türkiye’de cumhuriyetin ilan edeceği haberini vermekte ve bu kararı sağduyunun bir zaferi olarak değerlendirmektedir. Aynı yazıda Türk örneğinin diğer Avrupa ülkelerince de izlenmesini dilemektedir. Aynı gazete 1 Kasım 1923 tarihli sayısında, “Türkiye’deki cumhuriyetin ilanı Avrupa’daki politik gelişmelere ters düşüyor. Türkiye’de diktatörlükten demokrasiye gidiliyor” diye övgüde bulunmuştur.
Cumhuriyetçiliğin en başta gelen niteliği Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesinde yansır. Çünkü; çağdaş Türk Devleti’nin dayandığı temel prensiplerden biri olan ilkenin en iyi korunduğu ve gözetildiği yönetim cumhuriyet yönetimidir.
Millet tarafından millet adına devleti idareye memur edilenler için, gerektiğinde millete hesap verme zorunluluğu, laubalilik ve keyfi hareketle bağdaşmaz. Halbuki kuvvetin ve yetkisinin Allah’tan geldiğini ve yalnız O’na karşı ahirette hesap verebileceğini varsayan devleti, ülkeyi miras kalma mal, mülk gibi kabul eden hükümdarlar şekli demokrasiye milli egemenlik prensibine uygun değildir. Hükümetin belirli insanların, sınıfların elinde bulunması bile millet varlığının asla kabul edemeyeceği husustur.
Atatürk üstün sezgisi ile cumhuriyetin dayandığı ahlaki prensibin “fazilet” olduğunu şu sözleriyle ifade etmiştir: “Cumhuriyet nedir ve sultanlıktan farkı nedir?
Cumhuriyet, fazileti ahlakiyeye müstenit bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık korku ve tehdide müstenit bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuskar insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide, müstenit olduğu için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bundan ibarettir.
Cumhuriyet ve monarşi arasındaki temel değer ve zihniyet farklarından biri de cumhuriyetin “vatandaşlık”, monarşinin ise “uyrukluk” kavranmalarına dayanmasıdır. Ne kadar sınırlandırılmış ve anayasalaşmış olursa olsun her monarşide geçmişten kalan ve çağdaş eşitlik anlayışıyla bağdaşmayan bir takım ayrıcalık kalıntıları vardır. Mesela monarşilerde hükümdarın şahsi kutsal ve sorumsuz sayılır. Hükümdarın suç işleyemeyeceği ve hata yapmayacağı varsayılır. Demokratik rejimin beşiği İngiltere’de bile bu ilke “Kral hata yapamaz” vecizesiyle ifade edilir. Cumhuriyet ise bütün vatandaşların eşitliği ve devlet yönetimine eşit olarak katılmaları temeline dayanır.
|
|
|
b) ULUSÇULUK
80. yüzyılın başında Türkiye'de ulusçuluk kavramı henüz bir yenilikti. Onun tüm toplum katlarınca benimsenmesi Atatürk Devrimi'nin bir başarısıdır."
Ulusçuluk anlayışı geleneksel Türk toplumunun "ümmet" olarak yaşama inancın» reddeder ve çağdaşlaşmanın en önemli öğeleri olan "ulus" ve "yurttaş" olarak yaşama gereğini ve gerçeğini benimser. Atatürk "ulus" olarak yaşamanın, çağdaş topluma dönüşmenin en önemli ve zorunlu bir gereği olduğunu bitiyordu. Bu koruyu söylev ve demeçlerinde birkaç kere işlemiştir. Örneğin. Bursa'da öğretmenlere 27 Ekim 1922'de yaptığı konuşmada bu konuya değinmiş ve Türklerin ancak Ulusa) Savaşım döneminde bir ulus olarak yaşamaya başladıklarına işaret etmiştir.
Çocuklarımıza ve gençlerimize uygulayacağıma öğretimin giz'i ne olursa olsun, onları:
1 Ulusuna,
2 Türkiye devletine,
3 Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne düşman olanlarla savaşabilecek bilgiler ve araçlarla silahlandıracağız.
Özgürlüğünü ve bağımsızlığını korumak yolunda savaş vermeyi bilmeyen uluslar için yaşama hakkı yoktur. Bu uğurda savaş gerekir.
Açıkça söyleyelim ki biz üç buçuk yıl öncesine değin topluluk halinde (ulusal bağları olmayan rastgele, başka iğreti bağlarla bir araya gelivermiş olan bir topluluk halinde yaşıyorduk. Bizi istedikleri gün' yönetiyorlardı. Dünya biz temsilcimiz ve yöneticimiz olanlara göre tanıyor ve değerlendiriyordu. Üç buçuk yıldır, ulus olarak yaşıyoruz.
Ordularımızın kazandığı utku eğilin ordularımızın utku suna yer açtı. yol hazırladı. Gerçek utkuyu siz kazanacak siz koruyup sürdüreceksiniz, bunu başaracağınızdan kuş kum yok Sarsılmaz, bir imanla ban ve bütün arkadaşlarımız sizi gözeteceğiz, sizin karşılaştığınız bütün engelleri kıra cağız.™
Osmanlı imparatorluğu'nda iktidarın kaynağı halk değildi. Atatürk, Osmanlı imparatorluğu'nun dinsel yapısının "ümmetçilik”in ve bunları yaşatan düşünce ve kurumlarının yerlerine ulusun varlığını, ulusal istenç ve ulusal egemenlik ilkelerini koyarken çağdaş. laik, demokratik bir toplum; dönüşmemizin temellerini atmış oluyordu.
Atatürkçülük'te "birlik" ulusal devletle sağlanmış ve ulusçuluk bu birliği pekiştiren en önemli öğe olarak görülmüştür. Ulusçuluk, ulusun tüm bireyleriyle amaçta, ülküde yazgıda, inançta, dilde, ekinde ulusal kimlik bilincine var ması, "ben Türküm" diyebilmenin; tasada, kıvançta, olanakların dağılımında birleşebilmenin mutluluğuna ulaşması; ülke ve ulus bütünlüğü için, devletin ve ulusun geleceği için birlikte çalışma, eyleme geçebilme erdemini, özverisin göstermesi; yönetimde, ekonomide, siyasada, ekinde bağımsızlık doğrultusunda gelişmeye, çağdaşlaşmaya katkıda bulunmasıdır.
Ulusçuluk, ulusal devlet kurma, ulusal bir siyasa gütme çağdaşlaşmanın temelidir. Batı ülkeleri de çağdaşlaşma çabalarında, geleneksel toplumdan çağdaş topluma geçerken uluslaşma, ulusal devlet kurma çabasına girişmişlerdir. Ulusçuluk akımının Batı tarihindeki evrimi, orada da bu akımın çağdaşlaşma çabalarıyla koşut bir düzeyde başlayıp geliştiğini göstermektedir. Batı'da ulusçuluk, bilinen olgulardan, engellerden kurtularak, bîr gelişme süreci izlemiştir.
Ortaçağda Batı'nın özellikle siyasal, ekinsel, toplumsal, ekonomik yapısı ulusçuluk akımının doğmasına uygun olmayan nitelikler taşıyordu. Batı toplumunda dini birliği vardr, eğitim ve ekin birliği ise, kilisenin tekelinde bulunduğu için, kilise taralından sağlanıyordu; fakat geleneksel kavram ve öğelerden oluşmuştu. Siyasal yapı parçalanmış, küçük bölgelerde egemenliklerini sürdüren beyliklerden, feodal düzenden oluşmuştur. Ekonomik yapı ise, bu feodal sistemin doğal sonucu olarak toprağa bağlı, içe dönük, kapalı ekonomi türünün öğelerine sahipti.
Siyasal, ekonomik, toplumsal ve ekinsel açıdan feodal yapının sürdüğü bu dönemde ulusçuluk anlayışı yoktur. Birbirinden ayrı yaşayan, ayrıcalıktan ağır basan toplulukta" vardır. Din konusunda birlik, feodal sistemi destekleyen, yararını ve çıkarını geleneksel düzeninin sürdürülmesinde gören dinsel örgüt, kilise tarafından sağlanmaktadır. Halk siyasal bilince kavuşmamış, geleneksel kurum, kavram ve değer yargılarına bağlıdır. Kiliseye, dine. feodal bey'e bağlılık, halkın çevresiyle kurabildiği ilişkilerin temelini oluşturmaktadır.
Parçalı, küçük egemenliklere, beyliklere sahip feodal bir düzende din, hukuk, eğitim ve ekin alanında, bir ölçüde kilise taralından sağlanabilen ve geleneksel kavram ve kurumlardan oluşan bir birlik... İşte, Ortaçağ'ın Batı'sı budur... Sonraki çağların "Doğu'sunu andıran din dogmatizmine, feodaliteye, kapalı ekonomiye bağlı geri kalmış bir Batı!... Batı'da ilk uyanış bu dönemin sonlarında başlamıştır. Bu uyanış ulusçuluk akımının başlangıcı, ulusal birliğe yönetişin belirtisidir. Feodal beyler ve kilise, toplum içinde yerlerini güçlendirmek isteyen ticaret burjuvazisine, merke zileşmeyi, merkezi güç yaratmayı amaçlayan güçlü krallara karşıdırlar. Ticaret burjuvazisi sistemin merkezileşmesi, güçlü kraterin egemenliklerinin yaygınlaşması ve bundan doğacak birlik içinde daha rahat çalışma, daha iyi ticaret yapma, daha çok kazanma fırsatı bulacaktır Bu amaçla güçlenmek isteyen kralları desteklemektedir. Kralların da bu desteğe gereksinmeleri vardır. Fakat krallar güçlendikçe, birlik sağlandıkça, kilise ve soyluların durumu zayıflayacak, toplumda etkinlikleri azalacaktır. Krallarla kilise arasında çatışma bundan doğmuştur. Merkezi birliğin doğmasını amaçlayan krallar, kendilerine bağlı bir ordu ve bürokrasiyi kurmayı, bunları yetiştirecek eğitim kurumlarını açmayı zorunlu görmüştür.
Batı'da ulusal devletin kurulduğu bu donemde burjuva için önemli olan yönetim biçiminin niteliği değil, kendilerine daha büyük olanaklar sağlayacak oları ekonomik düzendir. Bu nedenle de o dönemde burjuva krallarla işbirliğine girmiş, "saltçılık"ın destekçisi olmuştur. Bu desteğin amacı, düşman saydığı kilise ve soyluların gücünü zayıflatmaktır.
Saltçı krallar döneminde, ulusal devletin ilk yerleşme ve gelişme süreci içinde ulusal duygu, ulus'a değil, kral'a olan bağlılıkla Ölçülmüş, "her şey kral için" yapılmıştır. Ulusçuluğun Batı'da bir fikir, bir anlayış, bir inanç olarak tanımlanması ve benimsenmesi Fransız Devrimi'nden sonra başlar. Ancak bu dönemde de ulusçuluk ulusal devletin, toplumun tüm bireylerince benimsenen bir anlayış olmaktan uzaktır. Daha çok toplumda etkinliği o!an, ekonomik, toplumsal, siyasal haklardan geniş ölçüde yararlanan kesimlerin anlayışı olmuştur. Henüz "kitle ulusçuluğu", ulusçuluğun kitleler tarafından da benimsenmesi dönemine ulaşmamıştır. Çünkü bu donemde Batıda kitleler hâlâ siyasal katılmadan uzaktır, ekonomik haklara, toplumsal güvenceye kavuşmamıştır; eğitimden genellikle yoksundur. Büyük kitle 19. yüzyıl içinde sanayileşmenin doğurduğu kentleşme ortamında, siyasal bilinçlenme aşamasına ulaşmış, haklarım arama. özgürlüklerini isteme bilincine varmıştır.
Ulusçuluk akımı Türkiye'yi olduğu kadar özellikte gelişmekte olan tüm ülkeleri de ilgilendiren bir konudur; Çağdaş ulusçuluğun, çağdaşlaşma eylemlerine koşul bir gelişme eğilimi gösterdiği de binmektedir.
Çağdaşlaşma, bağımsızlığını sağlamış toplumların başlatıp geliştirdiği bir süreçtir. Ulusçuluk akanının ilk amacı sömürge durumuna düşen ya da sömürüleri toplumlar! bağımsızlığa yöneltmek, ülkelerin bağımsızlığını sağlamaktır. Çağdaş toplumlar, bağımsızlıklarını koruyan tüm olanaklara çağdaşlaşmayı gerçekleştirerek kavuştukları için, ulusçuluk akımı çağdaşlaşma özlemini içermekte ve onu gerçekleştirme doğrultusunda gelişmektedir. Çağdaş ulusçuluk anlayışı, tüm ulusun ve bireylerinin mutluluğunu sağlamak; devletin, toplumun, bireyin bağımsızlığını gerçekleştirecek önlemleri atmak ister. Bunun için çağdaş ulusçuluk ilericidir, devrimcidir, durağanlığı reddeder.
Atatürk ulusçuluğu Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını korumayı ve aynı zamanda Türk toplumunu çağdaşlaştırmayı amaç edinmiştir. Bu ulusçuluk öbür devletlerin bağımsızlığına saygı gösteren bu ulusçuluktur, irredentist değildir. Atatürk ulusçuluğu her türlü yayılmacılığa karşıdır. Atatürk ulusçuluğu herhangi bir kişi, hanedan, kurum ve sınıf egemenliğine karşı olmakla kendine özgü halkçılık anlayışını da yansıtır. Atatürk ulusçuluğu aynı zamanda laik bir ulusçuluktur. Türk yurttaşlığının yüksek değeri üzerinde durur. Atatürk ulusçuluğu yurttaşının Türklüğünü, anasoycu açıdan değil, Türk ulusunun ulusal ülkü ve amaçlarına bağlılığıyla Türk devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü savunmasıyla ve Türk toplumunun çağdaşlaşma çabasını benimsemesiyle ölçer. Bu bakımdan bir yabancı yazarın dediği gibi Atatürk ulusçuluğu ayırıcı değil, birleştiricidir. bütünleştiricidir; çağrı olumlu ve sağlıklıdır
Atatürk ulusçuluğu ilerici, usçu ve olgul (pozitif) bilimdir. Türklerin ulusal birlik ve beraberlik içinde çalışmalara çaba göstermeleri koşuluyla ülkeyi en ileri bir düzeye getirecek yeteneklere sahip oldukları inancındadır.
Atatürk ulusçuluğu kapalı bir toplum anlayışını reddeder ve gerektiği durumlarda başka ülkelerin deneyimlerinden de yararlanmayı önerir. Ancak, bütün bu yararlanmanın Türkiye bağımsız kararının sonucu olması üstünde durur, Ulusçuluk çağdaş olabilmenin, çağdaşlaşmaya yön ve vazgeçilmez aşamasıdır.
Ulusçuluk girişimlerinin çağdaşlaşma eylemleri ile yakın ilişkileri vardır. Doğal olarak burada ele alınan ulusçuluk saldırgan, yayılmacı emeller güden ulusçuluk değil güven verici, yaratıcı ve ulusal devlet kurma olanaklarına kesin katkılarda bulunan ulusçuluktur. Şöyle ki çağdaş ulusal devletin ortaya çıkmasıyla siyasanın, bazı kesin ve belirgin gereklerini yerine getirme zorunluluğu doğmuştur Bir toplum eğer çağdaş bir devlet olarak yaşamak istiyorsa, onun si yasal kurumları ve çalışmaları bu gereklere uymak zorundadır. Tarihsel imparatorlukların, kabilelerin ve toplulukların güttükleri siyasa yerini etken bir ulusal devlet olma olanaklarını yaratacak siyasaya bırakmak zorundadır.Çağdaşlaşma, biçimsel yönden, ulusal devlet durumuna gelen toplumların gerçekten ulusal devlet durumuna dönüşmeleridir. Çağdaşlaşma süreci özellikle, bazı kamu düzenini koruma olanaklarına sahip olmayı belirli toplumsal işlerin gereklerini yapmak için o ülkenin kaynaklarını devinime geçirmeyi, etken olarak uluslararası üstlenmelere girişmeyi ve bunları yerine getirme yeteneklerini geliştirmeyi gerektirir. Çağdaşlaşmış olmanın ölçütü ilk önce bîr ulusal devletin temel yapısını oluşturan belirli kamu kuruluşlarının kurulmuş bulunması, ikinci olarak da siyasal yaşamda ulusçuluk olayının bilinçli ve denetli nitelikte belirmiş olmasıdır. Demek oluyor ki gelişme, çağdaşlaşma devlet kurumları çerçevesi içinde ulusçu bir siyasanın güdülmesidir. Hemen önemle belirtilmesi gerekir ki ulusçuluk çağdaşlaşmanın gerekli, fakat yeterli olmaktan uzak bir koşuludur Gelişme, dağınık ve örgütlenmemiş ulusçuluk duygularının yurttaşlık bilincine ve duygusuna dönüşmesini, aynı zamanda yurttaştık emel, özlem ve isteklerinin izlencelerde yer almasını ve gerçekleşmesini sağlayacak devlet kurumlarının yaratılmasını gerektirir. Özetle denilebilir ki, çağdaşlaşmak gerçekten bir ulusal devlet kurmak ve onu geliştirmektir."
Atatürk Devrim atılımlarının geniş çerçevesi içinde Atatürk ulusçuluğunu incelersek Türk ulusal devletini kurma ve geliştirme sürecinde, yukarıda öne sürülen, tüm çalışma ve çabalara girişildiğini gözlemleyebiliriz. Atatürk ulusçuluğu ülkenin tüm çağdaşlaşmasına yönelmiş bir ulusçuluktur. Atatürk Türkiye'sinde ülkede "birlik"in çağdaş bir öğe olan ulusçuluk etrafında sağlanması doğrultusunda ve ulusa!, ulusçu bir siyasa güdülerek çağdaşlaşmayı gerçekleştirme konusunda olağanüstü bir çaba gösterilmiştir. Çağdaşlaştırıcı ulusçuluk Atatürk Devrimî'nin odağı olmuş; devrim modeli'nin özellikle "birlik" ve "eşitlik" doğrultusundaki aşamalarında en önemli itici ve düşünsel gücünü oluşturmuştur "Otorite"nin kaynağı, yasallığı ulus'a, halk'a dayatılmıştır.
Atatürk ulusçuluğu başka uluslara saygı duyar, dünyadaki ulusal kurtuluş eylemlerini dış siyasasında destekler. Ulusal sınırlar içinde yaşayan ve Türk ulusunun, Türk ülkesinin bütünlüğü, bugünü, yarını için yazgı birliğinde olan helkesi Türk sayar. Ulusu sayar. Ulusu dinsel, mezhepsel, budunsal ayrılıklara, bölünmelere itecek her davranışın, her eylemin, her düşüncenin karşısında yer alır. Bu bütünlüğü sağlayıcı siyasal, ekinsel; yönetsel, ekonomik, toplumsal tüm önlemlerin alınmasını, ayrılıklara neden olacak, ayrıcalıklar yaratacak geleneksel, dinsel, mezhepsel, toplumcul, ekonomik engelleri, birikimleri ortadan kaldırmayı öngörür. Atatürk ulusçuluğu toplumsal, siyasal, ekinsel içeriği yanında ekonomik içeriği de olan bir ilkedir. Ulusun, devletin yeraltı, yerüstü varlıklarının işletilmesinde, sanayinin kurulup geliştirilmesinde, iç ve dış ticarette ulusallığı öngörür ve bu doğrultuda çalışılmasını, karar alınmasını, eyleme geçirilmesini ister.
Atatürk ulusçuluğu, çağdaş ve çağdaşlaştırıcı bir ulusçuluktur. Çağdaş ulusçuluk, çağdaş toplum anlayışı. çağdaş toplumda yaşayan bireylerin ortak inancıdır. Çağdaş ulusçuluk laik, ulusal, ilerici bir eğitimin yaygın olduğu bir toplumda gelişir.
Çağdaş ulusçuluk, laik bir toplum düzeninde toplumun bütün kesimlerinin, özellikle halk kitlesinin siyasal yaşama, yönetime katılmasını, yaratılan ekonomik değerden payını almasını, siyasal, toplumsal, ekinsel, ekonomik yaşamda etken olmasını ister. Bir toplumun yapısı, bir devletin yönelim biçimi, bir ekonomik sistemin işleyişi toplumun büyük kitlesine, halk kitlesine sağladığı haklar, olanaklar, özgürlükler, fırsatlar ve etkenlikler oranında güç kazanır ve toplumunun bireyleri, büyük kitlesi devletine, toplumuna, yönelim biçimine, ekonomik sistemine sahip çıkar; onu savunur. Yoksa halkın, büyük kitlenin bunlardan yoksun olduğu toplumlarda, tüm olanakları ellerinde bulunduran azınlıktaki üst toplum katlarının varlığı fazla bir anlam taşımaz. Azınlığın sahip çıktığı, savunduğu sistemler halkın, kitlenin yararına isteyen sistemler değil, azınlığa haklar, olanaklar sağlayan sistemlerdir.
Bunun için de halkın, kitlenin desteğinden yoksun kalmış ve yıkılmışlardır. Kurtuluş, bağımsızlık savaştan, hep bu azınlığın tekelindeki sistemlerin yöneticilerine ve bunla rın işbirliği halinde bulundukları yayılmacı, elkoyucu güçlere karşı verilmiştir.
Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğunun başta gelen yöneticilerinin ve özellikle Osmanlı hanedanının son temsilcilerinin yayılmacı güçlerle iş birliğine girmesine karşılık, Mustafa Kemal'in önderliğinde Anadolu halkının başlattığı bağımsızlık ve Kurtuluş Savaşı aynı zamanda ulusal Türk devletinin kuruluşunun da savaşıdır. Savaş tüm "mazlum uluslar"a örnek olacak bir başarı ile sona ermiş, fakat biçimsel bağımsız devlet olma çağdaş ulusal devlet olmaya yetmediği için. ulusçuluğun bütün gerekleriyle Türk toplumun ortak inancı, ülkü ve ilkesi haline getirilmesi amacıyla devrim atılımları başlatılmıştır.
Atatürk'ün ulusçuluk anlayışında devlet tam bağımsızdır. Devletin ülkesi, doğal kaynakları, varlığı, bireyleri sömürülmemelidir. Bu anlayış her türlü sömürüye karşıdır. Atatürk ulusçuluğu dine saygılıdır; ancak toplum ve devleti dinin tekelinde bırakmaz. "Ümmetçilik"e karşıdır: çağdaş, laik bir ulusçuluktur. Atatürk ulusçuluğu devleti, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün sayar. Bu ulusçuluk toplumun her kesiminde, kişisinde ulusal kimlik bilincini canlı, geçerli bir inanç olarak yaratmak ve yaşatmak ister. Çağdaş ulusçuluk toplumsal ve ekonomik sorunlarının aşıldığı halkın gelirden, devletin olanaklarından daha adil ölçüler içinde payını aldığı oranda güç kazanır. Çağdaş ulusçuluk yalnızca siyasal ve ekinsel değil, toplumsal ve ekonomik içeriği olan bir ulusçuluktur. Ulusçuluk ilkesi, öbür Atatürk ilkele rinde de belirgin olduğu gibi. dogmatik ve gizemci (mistik) değildir; gerçekçidir, usçudur.
Geleneksel toplumdan çağdaş topluma geçişte ulusal ekine yönelik temel bir aşamadır. Mustafa Kemal böyle bir aşamanın önemini daha Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarında şu sözlerle dile getirmiştir.
Şimdiye kadar sürüp gelen okuma ve yetiştirme yanlışlıklarının ulusumuzun gerilemesinde en önemli nedenler den biri olduğu kanısındayım. Onun için bir ulusal yetiştirme programından söz açarken, eski çağdaki asılsız uydurmalardan, yaradılışımıza hiç de uymayan yabancı düşüncelerden, Doğu'dan ve Batı'dan aşırma bütün etkilerden büsbütün uzak, ulusal ve tarihsel doğamıza uygun bir ekini öne sürmüş oluyorum. Çünkü Türk yönetiminin gerçek gelişmesi ancak böyle bir ekinle sağlanabilecektir. Rastgele bir yabancı ekini kabullenmek şimdiye kadar uygulanıp duran yabancı ekinlerin yıkıcı sonuçlarını yinelemekten başka işe yaramaz. Ekinin, bu düşünce ekininin verimi, ekildiği yerin elverişliliği ile orantılıdır. Bu yer de milletin öz yapısıdır. Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken; onlara, varlıkları, hakları, birlikleri ile zıtlaşan bütün yabancı öğelerle savaşma gerekliliği ve ulusal inanları bütün coşkunluğu ile her zıt düşünceye karşı şiddetle savunma zorunluluğu aşılanmış olmalıdır. Yeni kuşağın bütün iç dün yasında bu duyuşların, bu davranışların sürdürülmesi büyük önem taşır. Bilmez, tükenmez korkunç bir savaş halinde belirip duran uluslar yaşamının felsefesi, bağımsız ve mutlu kalmak isteyen her ulus için bu duyuşları, bu davranışlar) bütün yeğinliği ile şart koşmaktadır."
Çağdaşlaşma çabasına girişmiş her yeni devlet, kendine özgü siyasal ekini getirir ve bunu geliştirmeye çalışır. Aynı zamanda her yeni devlet, siyasal toplumsallaştırma yoluyla bu ekinin tüm toplum "katlarınca benimsenmesi için çaba gösterir. Türk dil devrimi, yeni tarih anlayışı ulusal Türk devletinin yeni siyasal ekininin benimsenmesi yolunda gerçekleştirilen önemli atılımlardır. Bunun yanı sıra 1932'de kurulan Halkevlerinin de yeni siyasal ekinin benimsenmesi ve yaygınlaşması konusunda önemli çalışmaları olmuştur. Ulusal bilinçlenme örgütlenmiş çabalarla daha yaygınlaşır, daha güçlenir. Bu doğrultuda Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Halkevlerinin önemli katkıları olmuştur.
Atatürk ulusçuluğu birleştirici ve bütünleştiricidir. Bağnaz bir ulusçuluk değildir. Ulusal devlet kurmaya ve onu geliştirmeye yönelik bir ulusçuluktur. Ulus gerçeğine bağlı, ulusal kimlik bilincini geliştiren, yayılmacılığı ve "ümmetçilik"i reddeden, laik bir ulusçuluktur. Bu nedenlerle Atatürk ulusçuluğu köktenci (radikal)dir. Genelde dinsel bir kökene oturtulmuş Arap ulusçuluğu ise geleneksellik özellikleri taşır. Atatürkçülükle toplumsal birliği sağlamada temel işlev ulusçuluk ilkesinde, bu doğrultudaki devrim atılımlarında dır. Kitleleri eyleme geçirmede, ulusal birliği sağlamada ulusçuluk ilkesinden yararlanılmıştır. Mısır'da Nasır deneyiminin açıkça ortaya koyduğu, Libya ve İran örneklerinde şimdilerde gözlemlediğimiz gibi laik bir ulusçuluk anlayışı o ülkelere özgü ekinsel. tarihsel, yapısal nedenlerle toplumsal etken durumunda değildir. Oralarda toplumsal devingenlik ve birlik dinsel, İslamcı bir ulusçulukla sağlanmaktadır.
Atatürkçülük'te yayılmacılığa karşıtlık temel görüştür. Atatürkçülük ne Doğu. ne Batı, ne de herhangi bir ulus düşmanlığına dayanmıştır. Bağımsızlığı savunan, özde ve amaçta barışçı, kişi ve ulus onuruna dayalı, ulusal kurtuluş hareketlerine yol gösterici, insancıl bir ideolojidir
Sıgmund. çağdaşlaştırıcı ulusçuluğun amaçtaki şöyle sıralamaktadır: Ulusal bağımsızlık, hızlı ekonomik kalkınma, ulusal devletin yaratılması, bu devletin yönetim biçiminin halkçı bir kimliğe dayatılması ve uluslararası ilişkilerde yansızlık. Bu sıralamalar arasında çoğulcu demokrasiye
yer verilmemiştir. Genelde, Avrupa ve Kuzey Amerika'da var olan anayasa kuramları ve uygulamalarının fazla önemsenmediği gözlemlenebilir. Gelişmekte olan ülkeler de devlet ve toplum ite ilgili düşünceler bütününe çağdaşlaştırıcı ulusçuluk demek yerinde olur,
Türk ulusuna, Türk devletine, yeniliğe bağlılık; değişikliğe açıklık; ulusal birliğin sağlanması; kısacası, çağdaşlaştırıcı bir ulusçuluk Atatürk Devrim atılımlarının çıkış noktasını oluşturmuştur.
"Bu devlet nasıl kurtulur?" sorusuna Atatürk Devrim eyleminin yanıtı "ulusal sınırlar içinde, ulusal çağdaşlaştırıcı bir siyasa gütmekle", olmuştur. Atatürk Devrim eylemi ulusçudur, çağdaşlaştırıcıdır. Atatürk "Dünya Devrim"i ile değil, kendi ulusal devrimiyle ilgilenmiştir. Ulusal bir siyasa gütmenin, bir öfkenin varlığını korumada en önemli etkenlerden biri olduğu inanç ve görüşünü Atatürk şu sözlerle dile getirmiştir:
Baylar, dış siyasanın en çok ilgili bulunduğu ve dayandığı temel, devletin iç örgütüdür. Dış siyasanın, iç örgütle ve ülküsü başka başka ve birbirleriyle bağdaşamayan topluluktan tek sınır içine almış bir devletin iç örgütü kuskusuz temelsiz ve çürük olur. Bu durumda dış siyasası da köklü ve sağlam olamaz. Böyle bir devletin, özettikle iç örgütü ulusal olmaktan uzak olduğu gibi, siyasal yöntemi de ulu saf olamaz. Buna göre Osmanlı Devleti'nin siyasası ulusal değil, ancak, kişisel bulanık ve kararsız idi.
Değişik ulusları ortak ve genel bir ad altında toplamak ve bu değişik ulus topluluklarım eşit haklar ve koşullar altında bulundurarak güçlü bir devlet kurmak. parlak ve çekici bir siyasal görüştür, ama aldatıcıdır. Danası, hiç bir sınır tanımayarak dünyadaki bütün Türkleri de bir devlet olarak birleştirmek, ulaşılamayacak bir amaçtır. Bu, yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı olaylar ile ortaya koyduğu bir gerçektir.
İslamcılık ve Turancılık siyasasının başarı kazandığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte rastlanamamaktadır. Soy ayrımı gözetmeksizin, bütün insanlığı kapsayan tek bir dünya devleti kurma tutkularının sonuçlar da tarihte yazılıdır. "Baskıncı ve yağmacı" olmak hevesleri konumuzun dışındadır. İnsanlara her türlü özel duygularını ve bağlantılarını unutturup, onları kardeşlik ve lam eşitlik içinde birleştirerek, insancıl bir devlet meydana getirme kuramının da kentline özgü koşutları vardır.
Bizim aydınlık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal
yöntem, "ulusal siyasa"dır. Dünyanın bugünkü genel koşulları ve yüzyılların kafalarda ve duyunçlarda yerleştirdiği gerçekler karşısında ,düşçü almak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin dediği budur; bilimin, us'un, mantığın dediği böyledir.
Ulusumuzun güçlü, mutlu ve sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için devletin bütünü ile ulusal bir siyasa gütmesi ve bu siyasanın iç örgütlerimize tam uyumlu ve daya lı olması gereklidir. Ulusal siyasa demekte anlatmak istediğim şudur: Ulusal sınıflarımız içinde her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup ulusun ve yurdun gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel, ulaşılamayacak istekler peşinde ulusu uğraştırmamak ve zarara sokmamak; uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir" Ulusal kimlik bilincinin yaygınlaşması girişiminde kitle iletişim araçlarından, eğitim kurumlarından, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Halkevlerinin çatışmalarından; özettikle ekin alanındaki devrim atılımlarından yararlanılmıştır. Bu çabalarda ulusal kimlik bilincinin pekiştirilmesine ulusal güven ve gururun çoğalmasına yönelik bir ulusçuluk benimsenmiştir. Çağdaşlaşmanın yükü, sorumluluğu dış yardıma, dışa değil, ulusun kararlılığına, çalışkanlığın ulusun kendisine bağlanmıştır. Gerçekte sorunların çözümünü ulusa vermek, ulusta aramak, o doğrultuda toplum çalışmaya yöneltmek temel bir Atatürkçü görüştür. Örneğin, yurdun bağımsızlığa kavuşmasının ancak ulusal istenç ve ulusun kararlılığı ve özverisiyle gerçekleşeceği düşüncesi ulusal savaşım döneminin egemen bir görüşüdür.
Öte yandan, ulusu, ulusal kaynaklan devinime geçirmede hükümetin önemli işlevleri vardır. Hükümet, çağda taşma sürecinin itici gücü olarak görülmüştür ve etkili hükümete olumlu bir yaklaşım vardır. Etkisiz hükümet anlayışına yer verilmemiştir.
Her siyasal sistem sürekliliğini sağlamak için ulusun, özetme gençliğin, o siyasal yönetim biçiminin dayandığı temel değerler ve inançları kabul etmesini ister. Ayrıca ta değerler ve inançlar bütününün ulusça, halkça nasıl benimsendiği de siyasal yaklaşımın işleyişini, işleyiş biçimini etkiler.
Greenberg'e göre, siyasal toplumsallaştırma genelde kişinin üyesi bulunduğu siyasal sistemle ilgili inanç ve değerlerle, kişinin o siyasal sistem içinde yurttaş olarak oynadığı rol ile ilintilidir.
Ekinsel çağdaşlaşmada temel ilkeler ulusçuluk ve laikliktir. Atatürk Devrimiyle eğitimöğretim birliği sağlanmış ve eğitim ulusal, laik bir temele oturtulmuştur. Ayrıca, eğitim bir toplumsallaştırma aracı olarak yeni siyasal yönetim biçiminin benimsenmesinde ve yaygınlaşmasında önemli bir araç olarak kullanılmıştır. Özellikle eğitim kurumlan, halkevleri, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu'nun çalışmaları ulus oluşturulması doğrultusundaki atılımlara yönelik olmuştur.
Atatürk Devrim modeli'nde ulus oluşturmaya yönelik atılımlar öncelikle göze çarpmakladır. Kuşkusuz, her devrimci önder gibi Atatürk de ulus oluşturulmasında eğitimin çok önemli bir işlevi olduğunun bilincindedir. Bu yalnızca kurumsal, yapısal bir konu değildir. Ayrıca bir içerik, bir davranış konusudur. Eğitim konusunda olduğu gibi, öbür devrim atılımları da yalnız kurumsal değişikliği değil, davranış, görüş, değerler değişikliklerini içermektedirler.
Atatürk ulusal, laik ve ilerici bir eğitim yönteminin ve bu eğilimden herkesin yararlanma olanağının gerçekleşmesiyle yeni Türk devletinin kimliğine, cumhuriyete ve onun sürekti yenileşmesine bağlılığın artacağına inanmıştır. AtaAtatürk'ün gerek eğitim ve gerekse ekin alanlarında yaptığı devrim atılımlarının, çağdaş bir ulus olarak yaşamımızı sağlayacak bilgi ve ekinin yaygınlaşması amacı yanında halkçı yönü de önemlidir. Atatürk aydını, geniş halk kitlesini, köylüyü ve kentliyi birbirine yakınlaştırmada; toplumsal değişmenin ve ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesin de ulusal ve çağdaş bir eğitimin tüm yurt düzeyine yayılmasının önemini çok iyi biliyordu. Onun için sürekli olarak eğitim konusu üzerinde durmuş, bu konuya özet bir ilgi göstermiştir. Köy enstitülerinin kuruluşu da böyle halkçı bir eğilim siyasasının ürünüdür. Köyde bir eğitim devrimi gerçekleştirerek köyün ulusla bütünleşmesi öngörülmüştür. Bütün bu devrim atılımları ulus oluşturulması doğrultusunda önemli aşamalardır.
|
|
d) LAİKLİK
Atatürkçülük'te laiklik ilkesi devlet ve dinin ayrılığı, devletin dinsel kurallara dayanmamasıyla tam açıklanamaz. Laiklik ilkesi aynı zamanda kişiye din konusunda özgürlük tanıması ve bu özgürlüğün korunmasıdır. Dinsel inancından ötürü kişinin ayrıcalıklı davranışlarla karşılaşmamasıdır. Yasalar önünde kişilerin dinsel farklılıklar güdülmeksizin eşit olmasıdır. Bu açıdan laiklik, din konusunda kişinin özgürlüğünün öbür kişiler, toplum ve devlet tarafından tanınması, saygı gösterilmesi ve yaptırımlarla Korunmasıdır.
Çağdaş olma, toplum ve devlet yaşamını us'a, bilime dayatma, ancak ve ancak laiklik ilkesinin eğitimde, siyasada, devlet ve toplum yönetiminde ve örgütlemelerinde eksiksiz uygulanmasıyla gerçekleşir. Atatürk'ün kurmuş olduğu Cumhuriyet yönetiminin başlıca nitelikleri laik ve ulusal oluşudur. Birçok devrim atılımı laik bir toplum aratmak amacıyla yapılmış, öbürleri ise böyle bir ilkenin benimsenmesiyle yürürlüğe konma olanağı bulmuştur.
Yavuz Sultan Selim'in 1517'de halife unvanını almasın dan başlayarak Osmanlı padişahına imparatorluğun sınırları içinde dünyasal konulardaki yetkilerinin yanı sıra din konusunda dünyadaki tüm Müslüman önderliğini yapma olanağı sağlanmıştır. Teokratik" bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğunda din devletle iç içe girmiş, her alanda egemen olacak ya da etki yapacak duruma gelmiştir.
Batı'da papazların etki alanlarını genişletme istek ve çabalarına, krateri destekleyen çevrelerin gittikçe artan bir hız ve yeğinlikle karşı koymalarına karşılık. Osmanlı İmparatorluğu'nda devlet ve din işlerindeki önderliğin saltanat odağında birleşmesi uzun süre böyle bir savaşıma olanak vermemiştir.
Osmanlı döneminde "örfi" alandaki işlemlerin din kurallarına aykırı olup olmadıklarını saptama yetkisi ilmiye sınıfınındı. İlmiye sınıfa bu alana da karışabiliyordu. Rönesans'tan bu yana hızla gelişen bir Batı'ya karşı, böyle geniş yetkilere sahip ilmiye sınıfı, durağan bir anlayışla Osmanlı toplumunun sorunlarını çözmeye çalışıyordu. "Mutlakıyet” yönetiminin korunmasında kendi yetkilerinin ve çıkarlarının sürekliliğini görüyordu. Özellikle 18. yüzyıldan başlayarak ileri görüşlü padişahların, devlet adamlarının, aydınların uyguladığı düzeltimlere ilmiye sınıfı karşı koymuştu. Durağanlığın sürekliliği için padişahların öldürülmesini ve birçok isyanların hazırlanmasını sağlayacak kadar güçlü olan bu sınıf, etki ve yetkilerini aynı yeğinlikle yeniliklerin gelmesi doğrultusunda kullansaydı kuşkusuz düzeltim eylemlerinin başarı oranı daha geniş kapsamlı olurdu. Aydın bir padişah olan Mahmut II'nin İlmiye sınıfı ile anlaşması sonucu kaldırılan Yeniçeri Ocağı bu sınıfta yapılacak işbirliğinin neler sağlayabileceğinin en açık bir örneğidir. Bu kadar geniş yetkilere sahip bir sınıf uzun yıllar boyunca kendisini sınırlayabilecek bir güçle karşılaşmamış, sınırlayıcı gücü kendinde bulması nedeniyle değişen dünyaya ayak uydurmak, kendi düşüncesinde reform yapmak ve üzere gitmek gereğini duymamış, direnerek Osmanlı toplumunu yeniklerden uzak tutmak istemiştir. Kısa deyimiyle değişen dünyayı değişmeyen bir anlayışla yorumlamak istemiş, sınırsız kalan her gücün nasıl soysuzlaşabileceğinin tipik örneğini vermiştir. Bu sınıftaki yerleşik anlayış egemen oldukları eğitim ve adalet gibi alanlarda da bozukluk ve gerilemeler yaratmıştır. İlmiye sınıfı düzeltim yanlısı olan gruplara karşı hoşgörü içinde olmamış, onlarla birlikte yaşamayı benimsememiştir. İlmiye sınıfı yalnızca dinsel konularla ilgilenmekle yetinmemiş, her konuda söz ve yetki sahibi olmak isteğinden vazgeçmemiştir. Düzeltim yanlısı güçler ilmiye sınıfını sürekli karşılarında bulmuştur Yapılan yenilikler onlarla beraber değil, onlara karşın olabilmişti. Bunun sonucu Cumhuriyet dönemine kadar yapılan düzeltim uygulamaları, Yeniçeri ordusunun yerine yeni bir ordunun kurulması dışında, hiçbir alanda tam başarılı olamamış ve ilmiye sınıfının karşı koyma istek ve eylemleriyle savaşım vermek zorunda kalınmıştır.
Laiklik ilkesi, devletle dinin birbirinden ayrı olmasından çok daha geniş bir anlam taşımaktadır. Lord Acton'un "Özgürlük" adlı yazısında belirttiği gibi çağdaş demokratik devlet, Ortaçağ kilisesinden ya da devletinden değil, ikisinin arasındaki çatışmalardan doğmuştur. Papanın gerek devleti ve gerekse toplum üzerinde mutlak egemenlik savını başarıyla sınırlamış olan Batı toplumu, daha sonra sınırsız yetkilerle güçlenmiş hükümdarların aynı biçimdeki savlarına karşı hazırlıktı olmuştur. Batı'nın eriştiği bu başarı sonucu yalnızca devletle din ayrılmamış, fakat toplumu tam denetim altına almak isteyen herhangi bir kişi ya da grubun savlarım, girişimlerini önleyici sistem ve hukuk düzeni geliştirilmiştir
Osmanlı İmparatorluğundaki düzeltim uygulamalarına dinsel güçlerin karşı koyması, III. Selim'in öldürülmesi, 1909 gericilik eylemi. Ulusal Savaşım döneminde Padişah Halife'nin, başta Şeyhülislâm olmak üzere dinsel resmi örgütün, Kurtuluş Savaşı'na ve onun önderlerine karşı çıkması gibi olaylar ve bunların birikimi, ulusal devrimcileri, daha ilk başta, dinsel güçleri çağdaşlaşmanın en önemli bir engeli olarak görmeye itmiştir. Bu nedenlerle laiklik yalnız devlet ve din ayrılığı olarak değil, dini devletin denetlemesi biçiminde görülmüş ve uygulanmıştır
Osmanlı hanedanlığının sona erdirilmesi, Saltanat'ın Hilâfetin, fesin kaldırılması, eğilim ve öğretimin birleştirilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Anayasa'nın laikleştirilmesi gibi atılımlar laikliğin gerçekleşmesi doğrultusunda önemli değişikliklerdir,
Atatürk İslâm dünyasında ilk laik devleti kurmuş, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olmasını istemiş, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşamamamızın önemli bir nedenini devlet yapısının dinsel kurallara bağlı olmasında görmüştür. Hukuk ve eğitim alanlarındaki devrim atılımları dinsel değil, ulusal bir anlayışın ürünleridir. Atatürk laikliği hiçbir zaman dinsizlik olarak anlamamıştır. "Dine saygılıyız" derken, duyunçlarda yaşayan gerçek dinden söz etmek istemiştir. Atatürkçü laiklik ilkesi dini yadsımaz, dinsizliği kışkırtmaz; dini. çağdaş bir toplumda kendisine örgü sorunlarla ilgilenmeye çağırır. Dinin geleneksel toplumdaki işlevlerinden uzaklaşıp, çağdaş Türk toplumunda gerçek yerini bulmasını önerir. Dinin toplumu tekeli allına alma isteğine, din perdesi arkasına gizlenerek gerici düşünceyi topluma egemen kılmaya çalışan ve geleneksel toplumu sürdürmek isteyenlere karşı koyar.
Laikliğin gerçekleşmesi doğrultusundaki çabalar. Türk toplumuna, onu açık toplum olmaya yöneltecek düşünlerin daha geniş çapta girmesini sağlamıştır. Bu nedenle açık Türk toplumunun, çoğulcu düzeni, anayasal yönetimi tam anlamıyla gerçekleştirecek görüş ve davranışlarının güçlenmesine olanak sağlanmış; yayılma eğilimindeki kurum ve düşün akımlarına karşı koyabilecek ortam yaratılmıştır. Böylece Atatürkçü laiktik ilkesi, çağdaş, demokratik toplumun kurulması ve yaşaması için önkoşul olan usçu ve insancıl düşün sistemini Türk toplumuna getirmiştir
Atatürk devrim atılımları, toplumu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma amacını güderken tutucu, kalıplaştırılmış. boş ve dayanıksız inançların temsilcisi durumuna getirilmiş bir din anlayışının yandaşlarıyla, din perdesi arkasına gizlenerek gerici görüşleri topluma egemen kılmak isteyen gruplarla savaşım verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de düzeltim eylemlerine aynı çevreler karşı koyduklarından, Atatürk Türkiye’sinde laiklik uygulanırken tarihsel deneyimlerin etkisi olmuştur. Bu nedenlerle Atatürk döneminde devletdin ayrılmış, fakat din devlet tarafından denetlenmiştir, inanç ve Tanrı'ya tapma konularında kişi özgürdür. Ancak dinin devlet ve toplum yönetimine karışmasını önlemek için Türk Ceza Yasası aracılığıyla bazı önlemler alınmıştır.
Devrimin önderi Atatürk'ün. İslâm dini ile ilgisi olmayan boş inanç ve bağnazlıklardan sıyrılmak us'a, bilime, dayalı bir gelişmeye yönelmekle ilgili sözleri, devrimin, toplum yaşamına dönük anlayışını açıklığa kavuşturacak niteliktedir.
Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkım tamamen, çağdaş ve bunun anlam ve biçimi ile uygar bir toptum hatme ulaştırmaktır. Devrimimizin temel ilkesi budur. Bu gerçeği kabul edemeyen düşünüşleri yok etme zorunludur. Şimdiye kadar ulusun beynini paslandıran, uyuşturan bu düşünüşte bulunanlar olmuştur. Herhalde düşüncelerde yer alan boş inançlar tamamen atılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyine gerçeğin ışıklarını yerleştirmek olanaksızdır.
Ölülerden medet ummak, uygar bir toplum için ayıptır.
Baylar ve ey Ulus, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensup (tarikata bağlılar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır.
Tarikat başkanları, bu dediğim gerçeği bütün açıklığıyla anlayacak ve kendiliklerinden hemen tekkelerini kapatacak; mürittir artık "rüşt" (ehliyet)e kavuştuklarını elbette kabul edeceklerdir.
Biz uygarlıktan, bilim ve fenden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımıyoruz. Tekkelerin amacı halkın ussal dengesini yitirmek ve aptal yapmaktır. Halbuki halk, ussal dengesini yitirmemeye ve aptal olmamaya karar vermiştir."
Devrimin önderinin bu anlayışı bitime, laik düşünceye, us'a yönetme toplumu bu yönde değiştirmeye zorlamadır. Laiklik, yönetimi, siyasayı, eğitimi, devlet ve toplum yaşamının gerekli kıldığı görevleri dinin, dinsel kuralların etkisinden, tekelinden kurtarmak, devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırmak us'u ve bitimi devlet ve toptum yaşamında egemen kılmaktır. Kişiler dinsel inançlarında özgürdürler devlet, dinsel inançlarından ötürü kişilere ayrıcalık yapamaz. Kişiler de kendi aralarında inançları ne olursa olsun birbirine karşı saygılı olmak zorundadır. Din toplumsal bir kurumdur, bir tinsel inanca düşüncesidir; ama devlet ve toplum yaşamında, bu yaşamın yönlendirilmesinde, işlevinde geçerli olamaz. Evrensel ve yaşamsal düzenlemelerde egemen olması gereken us ve bilimdir. Söylendiği bazılarınca inandırılmak istendiği gibi laiklik din düşmanlığı değildir. Başka ulusların ve Türk ulusunun tarihinde dinsel kurumların, kişilerin, anlayışların egemen olduğu dönemlerde toplumların neler çektiği, ne savaşlarla, çatışmalarla karşı karşıya kaldığı, nice acılarla karşılaştığı yazılıdır. Batı'nın dinde reformu gerçekleştirdikten sonraki gelişmeleri karşısında Osmanlı İmparatorluğunun giderek zayıflamasında teknoloji alanındaki yeniliklere inatçı bir bağnazlıkla "ulema"nın, dinsel ağırlıktı kesimlerin karşı koyuşunun büyük etkisini yadsımak olanaksızdır. Toplum, ulus, devlet bilimle, usla yönetilecek, yönlendirilecektir. Çağdaşlaşmaya yönelik, çağdaşlaşmayı amaç edinen Türk devriminin zorunlu ve gerekli ilkesi laikliktir. Mustafa Kemal Atatürk, "yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir" sözü ile laikliğin önemine değinmiştir. Laiklik ilkesi aynı zamanda obur ilkelerin uygulamasında da us"u, bilimi egemen kılmayı gerektirir.
Atatürkçü ideoloji, ulusal devlet'i benimser ve ulusal devletin amaçlarına yaşadık kazandırmayı amaçlar İslâm siyasal içerikli ve amaçlı bir din olarak kendi üstünde ve denetimi dışında bir siyasal yapıyı kabul etmez. Egemenliğin halka, ulusa ait olduğunu savunan Atatürkçü görüş ile gerçek yasal otoritenin Tanrı istencini yansıtan otorite olduğunu savlayan İslamcı görüş çelişkili durumdadır. Atatürkçülük'te laik Cumhuriyetin "otorite"si yasaldır. İslâm "cemaat"i "ümmeti temel olarak görür. Atatürkçü görüş ise ulus'a, ulus egemenliğine dayanır. İslamcı düşünce dinsel devlet otoritesine boyun eğilmesini ister. Atatürkçü görüş ise kaynağını ulus egemenliğinden alan laik Cumhuriyet otoritesini yasal sayar İslamcı düşün dinsel "birlik" üzerinde durur Atatürkçü görüş ulusal "birlik"i vurgular.
Laiklik konusunu incelerken geleneklerle, geleneksellik arasında bir ayrım yapmamız da gerekir. Gelenekler bir ulusun ekininin birer öğesi olarak yer yer, zaman zaman çeşitli toplumlarda değişikliği sağlayabilen, yapıcı bir işlev görebilir, Türklüğün unutulmuş büyük uygar niteliğine 10. Yıl Söylevi'nde değinen Atatürk "Türk geleneklerini, “Türk ekini” ni canlandırmak özlemini vurgulamak istemiştir. Geleneksellik ise yeniliğe, yapıcılığa kapalı bir işlev görür. Atatürkçü laik görüş ile siyasal amaçlı İslam arasındaki çelişkiler nedeniyle laiklik gerçekleştirilirken bu çelişkileri yaratan İslamcı kurumlar ortadan kaldırılmıştır. Gerçekte Atatürkçü laiklik ilkesinde dinîn "ulusallaşması'na bîr çağrı vardır. Demokratik düzenin işleyişinde önemli bir gereklilik olan ve Osmanlı toplumunda önceki yüzyıllarda var olan hoşgörü konusunu laiklik yeniden gündeme getirmiştir.
Atatürk Devrimi ve Atatürkçü laiklik anlayışı ülkenin geçmişi ve geleceğinde yazgının değil, kişinin ve devlet siyasasının önemli ve sorumlu olduğunu vurgulamış, yazgıcılığı reddetmiştir,
Türk siyasal yaşamındaki gelişmeler ve çağdaş düşün akımlarının, ideolojilerin yaygınlaşması sonucu 'din"in Türk siyasal yaşamında etkisi ve önemi azalmıştır. Kuşkusuz gerek seçimlerde, gerekse toplumsal birliğin sağlanmasında dinin hâlâ geçerli bir işlevi vardır.
|
|