|
ATATÜRK VE KADINLAR
"Türk kadını; dünyanın en aydın, en erdemli ve en vakur kadınıdır." diyen Ulu Önder Atatürk seçme ve seçilme hakkındaki fikrini ilk kez Ankara Kız Lisesi'ndeki liseli kız öğrencilerle birlikte oluşturmuştur.Onlara " bir vatandaşın en büyük hakkı seçilmektir." demiş ve eklemiştir; "Mebus olmak ister misiniz?"Liseli kız öğrencilerin coşkusuyla beraber orada bulunan herkes yeni bir inkılabın tarihi anını yaşadılarını anlamışlardır.
Böyle bir inkılabın arkasından Atatürk'ün özlemini çektiği meclis, hasretini çektiği meclis, içinde en az 40 bayan bulunduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi'ydi.
Pek az zaman içinde kadınların seçme ve seçilme hakkını öngören kanun kabul edildi.
Nene Hatun mermileri sırtlamıştı.... Onlar ise kültürü, sanatı, bilimi sırtladılar...Kara çarşafların altından çıkan kadınlar, geleceği, aydınlığı ve ilerlemeyi yakaladılar...
Süreyya adlı bir kadın...Cesur ve ilericiydi.Lise yıllarında arkadaşlarına cumhuriyet rejiminden söz ettiği için,"gavur" 'a çıktı adı.Babası Prof.Ahmet Ağaoğlu gibi hukukçu olmak istiyordu.Ancak o günlerde hukuk fakültesine kız öğrenci alınmıyordu.O, her şeye rağmen şansını denemek istedi ve fakültenin rektörü Selahattin Bey'i görmeye gitti.Selahattin Bey bu ısrarcı kızın haline gülerek,"hukuk fakültesine girmek ,isteyen üç kız daha getir, fakülteyi size açalım." dedi.Süreyya kendisi gibi üç kız öğrenci daha bularak hukuk fakültesine adımını attı.
Süreyya Ağaoğlu Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kadın avukat...
Yasaklı Tiyatro
Atatürk " Türk kadını tiyatro sahnesine çıkmazsa, tiyatro gelişmez " demişti.O güne kadar sadece Hristiyan kadınlarına açık olan tiyatro kapıları, ilk kez Türkiyeli kadınlara açıldı ve Afife Jale, Darül Bedai'ye adım attı.Ardından Bedia Muvahhit geçti bu kapıdan... Ve sonra onu yüzlerce kadın tiyatrocu izledi...
Afife Jale Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kadın tiyatro sanatçısı...
Resim de kadın da özgür...
16 yaşında Sanayii Nefise Mektebi resim bölümüne yazılarak, okulun ilk kız öğrencisi olmuştu...Bu nedenle adını heykeltraş olarak Cumhuriyet Tarihine yazdırdı...Tüm alanlarda olduğu gibi, plastik sanatlarda da Cumhuriyet çok şey kazandırdı kadına...
Sabiha Bengütaş Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kadın heykeltraş...
Aydınlık ve ileri...
İlk kadın doktor olarak tıp eğitimini Almanya'da görmüştü...Çünkü, sadece erkekler gidebiliyordu üniversiteye..Doktorluk kadınlara artık sadece bir ideal kadar uzak o ölçüde de yakın...
Safiye Ali Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kadın doktor...
İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir ki bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa zincirle bağlı kaldıkça öteki yarısı göklere yükselebilsin?...
Latife Uşşaki( 1898)- (1976)
1898 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Lisesini bitirdi, Paris ve Londra'da Hukuk okudu (1921). Türkiye'ye döndüğünde Kurtuluş Savaşı henüz bitmemişti. Türk Ordusunun İzmir'e girişinin ikinci günü Başkumandan Mustafa Kemal'in şehre geldiğini duydu (11 Eylül 1922). Bunun üzerine Latife Hanım Kumandanlık karargahına giderek Atatürk'ten güvenlik gerekçesiyle Göztepe'deki konaklarında kalmasını istedi. Atatürk bu çağrıyı memnunlukla karşıladı. Bu tanışma taraflar arasında devamlı haberleşmenin başlangıcı oldu. Mustafa Kemal 1923'te annesinin ölümü dolayısıyla gittiği İzmir'de Latife Hanım'la evlendi (29 Ocak 1923). 1925 yazında Doğu Anadolu gezisinde aralarında geçen tatsız bir tartışmadan sonra 5 Ağustos 1925 tarihinde boşandılar. Öldüğü 1976 yılına kadar İzmir'de ve İstanbul'da yaşayan Latife Hanım, tüm ısrarlara rağmen anılarını anlatmamıştır.
Atatürk'ün yaklaşık olarak iki yıl evli kaldığı Latife Hanım, Kuleli Köşk'ün hanımefendisiydi. Atatürk eşinden ayrıldıktan sonra bir süre daha eski köşkte kaldıktan sonra 1932 yılında yeni yapılan Çankaya Köşkü'ne taşındı. Latife Hanım, eski köşk girişindeki odayı Şam işi takımlarla kaplattı. Misafir salonuna mavi koltuklar yerleştirdi. Kısa süren evliliğin ardından kendi getirdiği eşyalarıyla İstanbul'a döndü.
Ata ya ve Köşk e hakim olmaya çalışan Latife Hanım bunda hiçbir zaman başarılı olamadı.
|
|
LATİFE HANIM ATANIN RESMİYLE ÖLDÜ
Atatürk'ten ayrılınca yalnızlığa gömülen Latife Hanım, bile bile ölüme gitti. Ölürken göğsünde O'nun resmini taşıyordu
Ama bir gün Mustafa Kemal Paşa, "Evine git" deyiverdi.
O korkunç, acı bir şey. O ayrılış şekli, evliliğin Atatürk tarafından görünüş şeklini ifade ediyordu bence...
Ayrıldıktan sonra pişman oldu mu Latife Hanım?
Halamı, hiçbir şeyden pişman olmuş olarak görmedim. Elbette hataları olmuştur. Ama Kemal Paşa'nın yok mudur? Halamda gençliğin verdiği bir fevrilik de var tabii...
Kanser olduğunu sakladı
Latife Hanım'ın Atatürk'ten ayrıldıktan sonraki dönemde paraya ihtiyacı var mıydı?
Hayır. Atatürk'ten bir şey kalmamıştı ama, aileden gelen serveti vardı. Ama çalışmak istiyordu. Tüm dünyadan konferans teklifleri geliyordu. Yazı yazmasını, üniversitede ders vermesini öneriyorlardı. Ama hiçbirini yaptırmadılar. Sadece ailesi ve dostlarıyla oldu. Yalnız bir hayat yani...
Nasıl öldü?
Ben intihar diyorum. Çünkü kanser olduğunu İsviçre'de öğreniyor ve bile bile senelerce saklıyor. Tedavi edilmek istemiyor. Oysa ailede doktorlar var. Ben ölmeden 2 gün önce hastanede gördüm kendisini. Göğsünde, üzerinde Atatürk'ün resmi bulunan bir kravat iğnesi vardı.
ATATÜRK ÜN BÜYÜK AŞKININ SIRRI
Atatürk'ün aşkı Fikriye'nin 82 yıllık 'mezar sırrı'nı Atatürk'ün yaveri Salih Bozok'un ailesinin dostu araştırmacı Eriş Ülger açıkladı: "Fikriye'nin mezarı Köşk'e çıkarken sol tarafta, bugünkü Kuğulu Park civarında, küçük bir mezarlıkta."
Fikriye Hanım'ın mezarı Çankaya'da
Atatürk'ün büyük aşkı Fikriye Hanım'ın sır mezarının Çankaya'da olduğu ortaya çıktı. Araştırmacı Eriş Ülger, Ata'nın yaveri Salih Bozok'un anılarına dayanarak mezar yerinin Kuğulu Park'ta olduğunu söyledi.
Daha önce hiç yayımlanmamış belge ve fotoğraflarıyla Atatürk'ün büyük aşkı Fikriye dosyası açıldı. Atatürk araştırmacısı ve Ata'nın yaveri Salih Bozok ailesinin yakını Eriş Ülger, Fikriye Hanım'ın bugüne kadar bir sır gibi saklanan mezarının, "Çankaya'da Başkent'in tam göbeğinde..." olduğunu söyledi.
Sır perdesi aralanıyor
Milli Mücadele boyunca Mustafa Kemal'in büyük aşkı Fikriye'yle ilgili sır
perdesi aralanıyor. Cumhuriyet'in resmi tarihi, "Gölge First Lady"si Fikriye'nin, Atatürk'ün İzmir'de Uşakizadelerin kızı Latife Hanım'la evlenmesi sonrasında derin bir hayal kırıklığı yaşayarak verem olduğunu, dönüşünde Ata'yı görmek için Çankaya köşkünün kapısına dayandığı, ancak içeri alınmayınca da faytonda intihar ettiğini yazar. Ancak tarihçilerin bir türlü bulamadığı, aşk acısıyla yanan Fikriye Hanım'ın mezarının nerede olduğuydu. Genelkurmay'dan İçişleri Bakanlığı'na kadar bir çok kuruma başvurularak Fikriye'nin yeri araştırıldı, uzun araştırmalar ve yazışmalar sonrasında Fikriye'nin mezarıyla ilgili Cumhuriyet tarihini sarsacak bir iddiayla karşı karşıya kalındı. Latife Gazi Mustafa Kemal' kitabının yazarı ve Atatürk'ün yaveri Salih Bozok ailesinin dostu Atatürk araştırmacısı Eriş Ülger, " FikriyeHanım Çankaya Köşk'ü civarında gömülüdür. O dönemdeki Çankaya sınırları içerisinde Köşk'ten aşağıya inerken sağ taraftadır" dedi. Fikriye ile ilgili yeni bir kitap hazırlayan Ülger, 82 yıllık 'mezar' sırrını sadece Atatürk'ün 'kara kutusu' olan yaveri ve en yakın arkadaşı Salih Bozok ile oğlu Cemil Salih Bozok ve Mustafa Kemal'in manevi kızı Sabiha Gökçen'in bildiğini söylüyor.
Kaynak yaveri
İstanbul'da yaşayan Ülger, mezar yerini Atatürk'ün yaveri ve en yakını Salih Bozok'un oğlu Cemil Salih Bozok'tan öğrenmiş. Mezarın yalnız Bozok'lar ve Ata'nın manevi kızı Sabiha Gökçen tarafından bilindiğini ve kendisine aktarıldığını söyleyen araştırmacı, faytondaki faciadan sonra Memleket Hastane'sinde hayata gözlerini yuman Fikriye'nin defin işlemi Salih Bozok tarafından yapıldığını söyledi. Baba Bozok'un ölmeden önce oğlu Cemil Bozok'a aktardığı bilgi ve belgeler, daha sonra Cemil Bozok tarafından yakın arkadaşı Ülger'& ecirc; aktarılıyor. Atatürk'le ilgili bu belgeleri arşivinde tutan Ülger, Cemil Bozok'un sözlerini de videoya kaydetmiş. Ülger, Bozok'tan aldığı bu bilgileri Sabiha Gökçen'e teyit ettirmiş.
Uzak akraba
Fikriye, Atatürk'ün üvey babası Ragıp Bey'in kız kardeşinin kızı. Doğum tarihi konusunda araştırmacılar arasında tam bir görüş birliği bulunmuyor. 1876 diyen de var, 1880'de. Eriş Ülger, iki tarihin de doğru olmadığını söylüyor. Ülger'e göre, Fikriye, Atatürk'ten sadece bir ya da iki yaş büyük. Zübeyde Hanımın ikinci evliliği, Mustafa Kemal'le Fikriye'nin yollarını kesiştiriyor. Mustafa Kemal yüzbaşı olduktan sonra arada sırada geldiği ailesinin evinde, Fikriye ile tanışıyor. Fikriye Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal'i yalnız bırakmıyor, Ankara'daki İstasyon Binası'nda birlikte kalıyorlar.
İntihar ettiği silah
Araştırmacı Eriş Ülger, Cumhuriyet'in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün büyük aşkı Fikriye Hanım'la ilgili önemli bir fotoğrafı da ilk kez ortaya çıkardı. Eriş Ülger, Fikriye'nin, nasıl öldüğünü anlatırken arşivinden, tarihe damgasını vuran Mustafa Kemal'in hediye ettiği ve Çankaya'nın kapısından geri dönmek zorunda kalınca kendisini vurduğu, üzerinde 'MK' yazan tabancanın da fotoğrafını ilk kez ortaya çıkardı.
Mezar yerinin talimatı Ata'dan
Ülger, Fikriye Hanım'ın nereye gömüleceği konusunda yer seçiminin bizzat Atatürk tarafından belirlendiğini öne sürüp Ankara'da Kuğulu Park civarını tarif ediyor: "Fikriye, Çankaya Köşk'üne çıkarken sol tarafta gömülmüştür. O dönemin Ankara'sını düşünürseniz, Atatürk'ün her gün önünden geçtiği yer. Ne Etnoğrafya Müzesi, ne Hacettepe ne başka bir yer. Mustafa Kemal'in emriyle Çankaya Köşk'üne çıkarken sol tarafta, Köşk'ten aşağıya inerken sağ tarafta, bugünkü Kuğulu Park ve civarındadır. Defin işlemini Salih Bozok yapmıştır." Eriş Ülger'e göre, Atatürk'ün ayrıldığı eşi Latife Hanım, Fikriye Hanım'ın Çankaya'ya gömülmesini dolaylı yollardan öğreniyor. Ülger, o günü şöyle anlatıyor: "Mustafa Kemal'in yanında Salih Bozok ve Kılıç Ali vardır. Latife balkonda beklemektedir. Latife Hanım da büyük bir değişiklik vardır. Hırçın ve kızgındır. Çünkü birkaç gün önce Fikriye'nin nerede gömülü olduğunu duymuştur." Bunu Mustafa Kemal'e de söyleyince tartışma çıkar. O gün, Latife Hanım'dan ayrılmaya karar verir. Yaverine "Yozgat'a gidiyoruz" der. Sonra, Latife Hanım'ı kastederek, "Yukarıdakini de İzmir'e gönder" talimatı verir.
ATATÜRK ÜN BULGAR SEVGİLİSİ
Atatürk'ün 1913-1914 yıllarında Sofya'da askeri ataşe olarak görev yaptığı sırada büyük bir aşk yaşadığı Bulgar sevgilisi Dimitrina Kovaçeva'nın (Miti) özel fotoğraflarını Hürriyet buldu.
Dönemin Bulgar Savunma Bakanı General Stilyan Kovaçev'in kızı olan ve İsviçre'de eğitim gören Miti ile Atatürk'ün aşkı, Bulgar kadın yazar Lilyana Serafimova tarafından roman haline getirildi.
|
|
|
ATATÜRK
VE ÇAĞDAŞ TÜRK KADINI
" Şuna inanmak lazımdır ki , dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir ".
K.Atatürk
Yunanlılar 20 temmuz 1921'de Eskişehir'den doğuya yani Sakarya istikametinde harekete geçmişlerdir.Bu dönem Atatürk içinde Türkiye içinde çok önemlidir. Atatürk, millet olarak maddi ve manevi nesi varsa ortaya dökmüştür.TBMM hareket halindedir.Muhalefet her gün daha da artmaktadır.Hükümet Merkezi'nin Kayseri'ye nakli hazırlıkları başlamıştır.
Ülke ve millet işte böyle karmaşık, cidden buhranlı bir dönem yaşarken sanki tamamen normal bir barış dönemi havası içindeymişcesine, Atatürk "Türkiye Muallimler Kongresi" ni toplar. Türk insanına verilecek "Milli Terbiye" nin esaslarını tespit eder. Böylece Türk kadınının gelecekte alacağı statü de ilk kez tayin edilmiştir.
Osmanlılardan kalma bir seçim kanunu vardır.Bu yasa ve ilk anayasamız yirmi bin erkek nüfusa bir mebus seçilmesini emreder. Erkeklerin çoğu cephede askerdir. İstenir ki kadınlar da "vatandaş" sayılsın, bu rakamın içine girmiş olsunlar. Millet Meclisi'ne kanun teklifi getirilir. Bolu mebusu Tunalı Hilmi Bey'in önerisi kızılca kıyameti koparır.Halbuki bu, "kadına seçim hakkı verilmesi" teklifi değildir.Sadece kadının "vatandaş sayılması hatta insan sayılması" önerisidir.
İşte böyle bir sosyal toplulukta ve de çok kısa bir zamanda Atatürk kadın reformu'nun doğuşu ilginçtir, değerlendirilmesi güç bir adımdır. Gün ışıdı ışıyacak... Ankara'da sabah oluyor neredeyse... Bu ışınlar ilk kez Anıtkabir'e vuruyor.Oradan yansıyıp yayılıyor dalga dalga görkemli şehrin üstüne... Moru sarıya, sarıyı beyaz sarıya götüren bu hayat veren ışıkların ilk düştüğü yerde, bir başka hayat veren yaşıyor... Tutsak edilmiş, sömürülmüş, insanlıktan uzak yaşama terk edilmiş bir ulusu silkeleyen, şerefli mazisine yakışır bir yaşam ortamına çeken, ona bağımsızlığın tadını tattıran, ona özgürlüğün kutsallığını öğreten, ona insan olmanın en yüce onurunu veren bir başka hayat veren yaşıyor.Güneş dediniz mi, ilikleriniz ısınır, ağaçlara su yürür, dallar baharlanır, cansızlar canlılaşır... Anıtkabir'de yatanın adını andınız mı da öyle olur işte.Atatürk dediniz mi, silkinirsiniz, uyanırsınız, uygarlığa doğru, aydınlık yarınlara doğru koşarak canlanırsınız...
Ne zaman güneşten yoksun kalsanız önce ürperir, sonra üşür, daha sonra sararıp solarsınız... Atatürk ilkelerinden uzaklaştıkça aynı toprakta yaşayan, aynı bayrağın kutsal sevincini taşıyanlar, binlerce, on binlerce, yüz binlerce şehit kanı ile sulanmış olan bu toprakların gerçek değerini bilmez olurlar.Ay yıldızlı al beyaz bayrağın kutsallığındaki lezzete varamaz, düşman kesilirler... Durur damarındaki asil kan; akmaz olur... Muhtaç olduğu kudret onu bu ihanetinden dolayı terk eder gider...
Bu gaflet ve dalalete düştükçe, görebileceğiniz manzaralar, duyabileceğiniz şeyler bunlardır işte... Evim diyeceğiniz eviniz, malım diyeceğiniz malınız, yurdum diyeceğiniz toprağınız, denizim diyeceğiniz deniziniz, bayrağım diyeceğiniz bayrağınız yoktur.Atatürk ilkelerinden yoksun bir dünyada Türk ulusu olarak yaşayamazsınız...
Bizim içerdeki yada dışardaki düşmanlarımız ne zaman başkaldıracak olsalar, önce Atatürk'e dil uzatırlar.Onu küçük düşürmeye yeryüzünde benzeri olmayan başarısını kötülemeye çalışırlar.Bunda başarıya ulaşsalar Türk'ü de silerler haritadan...
Ama böyle davranan dilleri koparacak, böyle düşünen talihsiz kafalara hak ettikleri dersi verecek kuşaklar yetişmiştir çok şükür... Onu rahat uyutan, onun cumhuriyeti emanet ettiği gençlerdir... Bu gençler bazen on sekizinde çıkar karşımıza bazen yetmişinde... Yaşları ne olursa olsun, yüreklerinde ve kafalarında Atatürk meş'alesi yandığı için gençtirler.
Gazi Paşa Türk kadınına çok güveniyor, onun dünyanın en yetenekli kadını olduğunu, ancak asırlardır kafes arkasında bırakılmanın ezikliği içinde olduğunu belirterek, bu çok büyük potansiyeli toplumun her kesiminde hizmete sokmaya çalıyordu. Ve gerçekten de iş hayatında kadınlar kısa zamanda erkekleri aratmaz, hatta bazı yerlerde onlardan bile üstün olabileceklerini ispat eder duruma gelmişlerdi.Kafes ve gericilik tutsağından kurtulan Türk kadını, batıdaki hemcinslerini gölgede bırakacak bir tempoda çalışıyor, onlarla her alanda boy ölçüşüyor, geleceğin aydınlık ve uygar Türkiyenin temellerini atıyordu:
"Biz batılı ülkelerden geri kalmamak için hemen her alanda gayret sarfediyor, yok bütçemizle, kendi yağımızla kavrularak silkinmeye, ayağa kalkmaya, kimseye boyun eğmeden yaşamaya yepyeni bir ulus olmaya çalışıyoruz... Bunu yaparken de ulusumuzun hamiyet duygularından bilinçli yardım duygularından yararlanmaya gayret ediyoruz... Dağ başlarında, köşe bucak mağaralarda kadınlı erkekli çalışıp mermi ve silah yapan bu ulus, dünya durdukça özgür yaşamaya hak kazanmıştır.Sırtlarında mermi taşıyan erkekleri kadar kahraman kadınlara sahip olan bu ulus için artık boyunduruk altında yaşamak mevzu bahis olamaz".
Atatürk, Türk kadınları ve Türk kızları hakkında neler düşünüyorsa, nelerin yapılmasını istiyorsa, bunları ilk önce manevi kızı Sabiha Gökçen üzerinde uyguluyordu. Onu her işte öncü yapıyor, o başardıkça Türk kadınlarına olan güveni daha da artıyordu.
"Yıl 1935. Aylardan temmuz... Yedi erkek arkadaşla birlikte Rusya'ya hareket ediyoruz... Türk Hava Kurumu adına Rusya'da eğitim görecek ve yurda öğretmen olarak döneceğiz... Okul müdürü, öğretmenler sanki öz kardeşleriymişiz gibi bizleri kucakladılar.Yedi erkek ve bir kız öğrenci... Nereden geliyordu bu öğrenciler? Onurlu bir ulusal kurtuluş savaşı vermiş, tek başına bütün irili ufaklı devletlere baş kaldırmış ve kutsal sınırları çizerek Cumhuriyet rejimini kurmuş bir ülkeden... Üçlerinde ne sakallı var, ne fesli, hatta kız olarak ne de peçeli ve çarşaflı... Hatta hatta diyebilirim ki, giyim ve kuşamımız onlardan daha iyi, daha itinalı ve daha üstümüze yakıştırılmış..."
Sabiha Gökçen, "Türk kızına, Türk kadınına her alanda güvenmelisiniz... Onlar anne olmasını, gerçek bir anne olmasını bildikleri kadar, medeni alemin her branşında da üstün yetenekleri ile birer uzman olmasını bilecek kadar çalışkandırlar; inançlıdırlar, gayretlidirler. Onları kara çarşafın içinden çıkartıp medeniyetin gereklerinin ortasına bıraktığımız zaman, dünyadaki kadınları gölgede bırakacak kadar süratle yeni yaşamlarının gereğini yapabilirler. Kadınımızın, kızımızın yeri medeniyetin emrettiği, medeniyetin getirdiği yeniliklerin yeridir..."
Atatürk,Sabiha Gökçen'in başarıyla yerine getirdiği bir çok görevden sonra Atatürk onun hakkında düşündüklerini artık hayata geçirebilecekti: Dünyada ilk askeri kadın pilot olacaksın.Şimdi seni derhal Eskişehir Askeri Tayyare Okulu'na göndereceğim.Orada özel bir eğitim göreceksin."
Atatürk, "O zamanlar genç kızlar askeri okullara alınmıyorlardı.Bu özel muamele benim şahsımda gelecek kuşaklar için bir deneme ve bir hazırlık mahiyetinde olacaktı anladığım kadarıyla.Yalnız çeşitli konuşmalarımda belirttiğim gibi Atatürk Türk kadının her alanda muvaffak olacağına inanıyor, onun savaş sırasında erkeği ile nasıl birlikte cepheden cepheye koştuğunu tekrarlayarak asker olabileceği düşüncesini de belli etmeye çalışıyordu. Bunu ispat edebilmesi için de eline güzel bir fırsat geçmişti.
Askeri okulda ne yapabilecektim? Bir tek genç kız, bu kadar delikanlının içinde onlarla her alanda nasıl yarışacak, sınavlardan nasıl başarı ile çıkacaktı? Bu hiç diğer görevlere benzemiyordu. Gitmek istemiyor muydum? Hayır, böyle bir şeyi aklımın ucundan bile geçirmiş değildim... Gidecektim.Bunu Atatürk emretmişti."
Atatürk Sabiha Gökçen'in cesaretini de kendi ölçmüştü. "Al bakalım şu tabancayı Gökçen" dedi.Sesi silahın kabzesi kadar soğuktu. Bunu şakağına daya ve tetiğe bas! Unutmaki beynine saplanacak bir kurşun artık seni benden alıp götürecektir..." Ciddiydi bunları söylerken.Silahı aldım.Şakağıma dayadım.Gözlerimi Atatürk'ün gözlerinden ayırmadan tetiğe bastım.Küçük bir "tık" sesi çıktı.Alnımdan terler boşanıyordu. Sınav bitmişti.Korku duvarını başarıyla aşmıştım. Atatürk yerinden kalkarak yanıma geldi. Silahı elimden aldı. İpek mendili ile terimi sildikten sonra "Gökçen, sen tam bir Türk kızısın"
Dedi. Dersim harekatı Sabiha Gökçen'in de katıldığı güçlükle ama başarıyla tamamlanan bir harekattı.Ve bir kez daha perçinlenerek Türk kızının yapabilecekleri gözler önüne serilmişti.
"Seninle yalnız ben değil bütün Türk ulusu iftihar ediyor... Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsem yeridir. Bilinmelidir ki, her hangi bir ayaklanma değil en büyük ayaklanmalar, en büyük istila planları memleketimizi ve ulusumuzu bölmeyecektir.Biz asker bir ulusuz... Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulus... Biz başkalarının topraklarında, başka insanların mutluluklarında gözü olan bir topluluk değiliz... Türkiye'ye uzanacak eller ister içerden gelsin ister dışardan, kırılmaya , kahrolmaya mahkumdur..."
Atatürk, Bütün bu başarıların ardından çok şeyler yazıldı, söylendi.Behçet Kemal Çağlar bir dergiye şunları yazmıştı: "Bir kadınımız, Avrupa'nın en ileri ilim şehirlerinden birinde yepyeni görüşler ve tezlerle büyük bir ilim aleminin alakasını çeken konferanslar verirken, bir kadınımız meclis kürsüsünden memleketin en büyük meseleleri etrafında birçok görüşler geliştirirken bir kadınımız da göklere Türk kadınının yüksekliğini götürmektedir.
Türk kadını, Atatürk'ün kendisine verdiği yeni hayat ve imkan fırsatını en güzel ve en doğru şekilde kullanmasını, şükranlarını hizmetleriyle ödemek yolunu tutmasını biliyor."
Büyük önder Atatürk'ün Türk kadını için çizdiği yolda artık aydın ufuklar, mutlu gelecekler açılmıştır. Savaşı kadın milletvekillerimiz toplumun çeşitli kesimlerinde kendi emekleri ile yaşamlarını kazanmaya başlayan, ekonomik bağımsızlıklarını kazanmış kadınlarımız yüklenmiş götürmektedirler. Geçmişe göz attığımızda, nerelerden nerelere geldiğimizi, her alanda Türk kadının, Türk kızının yücelen başarılarını görerek göğsüm o murassa madalyayı taktığım ankinden çok daha büyük bir hazla kabarıyor."
Atatürk'ün 1923'lerdeki şu konuşması son derece onurlandırıcıdır: "Belki erkeklerimiz memleketi ele geçiren düşmana karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında bulundular.Fakat erkeklerimizin meydana getirdiği ordunun yaşam kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir.Yurdun varoluş nedenlerini hazırlayan kadınlarımız olmuş ve kadınlarımız olacaktır.Kimse inkar edemez ki bu savaşta ve ondan önceki savaşlarda ulusun yaşam yeteneğini tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odun kesip getiren, ürünleri pazara götürerek paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren bütün bunlarla birlikte,sırtlarıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla,yağmur demeyip,kış demeyip, sıcak demeyip cephanenin savaş gereçlerini taşıyan hep onlar, hep o yüce, o esirgemez, o tanrısal Anadolu kadınları olmuştur."
Atatürk kadınların sadece ana olmalarını,sadece evlerinin kadını olmalarını yeterli görmüyordu.Onların tüm sosyal hayata karışmalarını, erkeklerle eşit haklara sahip olarak yarınların aydınlık Türkiye'sini hazırlamalarını istiyordu.Doktor olmalıydılar, avukat olmalıydılar, milletvekili olmalıydılar, muhtar olmalıydılar, gazeteci olmalıydılar, polis olmalıydılar... Aklınıza hangi meslek geliyorsa ondan olmalıydılar.Havacı olmalıydılar.Ya asker? Türk kadını esasen asker bir ulusun asker kızıydı.Bunu Atatürk'ün de belirttiği gibi kaç savaşta ispat etmemiş miydi? Hele hele ulusal kurtuluş savaşında... O halde elbette ki, cumhuriyet ordusunda onunda yeri vardı... Bu nedenle de, günün birinde kadınların mutlaka asker olmaları için yasa çıkarmayı tasarlıyordu.
Atatürk'ün kadının eğitimi konusunda konuşmalarına dört esas üzerinde durduğu görülmektedir: Kadın - erkek öğretim ve eğitimi eşit olmalıdır. Kadının en önemli vazifesi analıktır. Kadın toplum hayatının her yönünde yer almalıdır. K adın analık hizmetini ve toplumdaki görevini iyi yapabilmek için çok sağlam bilgilerle donatılmalı ve faziletli olmalıdır.
Atatürk her zaman yaptığı gibi evliliğiyle de Türk kadınlarına örnek olmak istiyordu. Belki de bu yüzden gönlünde olanı (?) Değil, aklına uyanı kendisine eş seçti. Bu yeni kadının adı Latife'ydi.Kültürlü ve zekiydi.Kendine güvenen bir havası vardı. Etkileyiciydi. Gazi bu mor çarşaflı, peçesiz, kahverengi gözlü genç kızda aradığı yeni Türk kadınını bulmuştu.O, bir simgeydi... Kabuğundan sıyrılan Latif Türk kadınının simgesi...
Orada bir ülke var,o benim ülkemdir! Orada bir ulus var, o benim ulusumdur! Onlara sahip çıkınız! Ben Mustafa Kemal'im! Atatürk'üm ben ! Ulusal kurtuluş savaşını birlikte yaptığım, kutsal çağdaş devrimleri birlikte başarıya ulaştırıp gerçekleştirdiğim insanlarımın kafalarında ve yüreklerinde yaşıyorum!.. Bayraklarımız özgür ve bağımsız dalgalanıyorsa biliniz ki ben yaşıyorum!
Siz gençler, siz aydınlar, siz yediden yetmişe bu toprağın sahipleri, ülkenize, insanlık onurunuza, bağımsızlığınıza, şeref ve haysiyetinize, devrimlerinize, tarihinize, kültürünüze sahip çıkınız !.. Ben buradayım ! İçinizde, kalbinizde, düşüncelerinizde, Eylemlerinizde, damarlarınızdaki asil kanda ! .. Ben Mustafa Kemal'im ! Ben Atatürk'üm !
|
|
|
|