ahmetsarginn.sitemynet.com
bcm.jpg

Anasayfam
Yozgat Fotog.
Boş sayfa
Boş Sayfa
Boş Sayfa
Günlük Yazılar
Hayatı
Hak. Çıkanlar
Şiirleri
Mak. Yazıları
Foto Abum
Fest. Fotg.
Yoz.Şair Habr.
Fayd. Siteler
Köşe Yazıları

Mak. Yazıları


AHMET SARGIN' DAN HİKAYE VE MAKALE ÖRNEKLERİ !..

O GECE KORKUYORDUM!

Ahmet Sargın

Liseyi bitirince birden bire kendimi hayatta bir boşlukta buluvermiştim. Hayatı kazanmam, çalışmam ve iş bulmam gerekiyordu. Babamın da yardımıyla İlköğretim Müdürü Sayın Yılmaz Göksoy'un da katkılarıyla öğretmen vekili olarak Haydarbeyli köyüne tayin edildim. Bir bayan hoca hanımın doğum izni nedeniyle sadece onbeş günlük, bir geçici görevde kalacaktım... Ama bu görevimi bir öğretim yıl boyunca devam ettirdim.

Öğretmenliği seviyordum, öğretmen olmak istiyordum! Doya doya öğretmenlik yapmak isitiyordum. Garip bir anlayıştı bu!...Ne olmak istiyorsun? Diye soranlara: "Öğretmen olmak istiyorium!" derdim. Belli ki, İlkokul öğretmenlerimi sevdiğim için bu düşünceyi taşıyordum.

Haydarbeyli'ye gidip kendime kalacak bir yer aradım. Bir Hacı emminin eski tek gözlü odasında kalmaya başlamıştım. Burası eski bir köy odasıydı. Bir yorgan, bir yatak, bir yastık bir kaç minder, üç beş kap kacak... Tek odalı ve kücük bir sofalı bu haneye yerleştim. Bir valiz dolusu da kitabım vardı. Tek tesellim ve arkadaşlarım bu kitaplardı.

Yarı toprak dam yapı olan bu evin toprakları dökülüyor, buna canım çok sıkılıyordu. Duvarlarının tamamını gazeteleyerek kaplama bir gazete evine dönüştürdüm. Tavanına da naylon çektim. Kibar, temiz bir gazete odası haline geldi. Zaten yalnızlıkları ve karanlıkları seviyordum... Burası da öyle olmuştu. Hafta sonu Yozgat'a gider, güzel manzaralı duvar kagıtları alırım diye düşünüyordum.

Bir gece, uzun hayalleremin sonrası yatıp uyumak istedim. Gaz lambasını kısarak yatağıma girdim. Hayallerime yatakta devam edecektim. Ama nafile, bir çıtırtı ile uyandım. Çıtırtı değil haşırtıydı bu!...Lambayı açtım, etrafa göz attım , gözüken bir şey yoktu; tekrar yattım. Yine bir hışırtı, yahut bir çatırtı!.. Yeniden lambayı açtım, sağı solu iyice kontrol ettim; gerçekten bir şey yoktu. Bu olay bir kaç kez tekrar etti. Her neyse bu şey beni uyutmayacak dedim, kalktım; biraz oturdum; kitap karıştırdım...

Gece yarısı olmuştu, oturmakla sabah olamazdı. Tekrar yatmayı denedim. Ama nafile bu mel'un şey beni uyutmak istemiyordu. İşin garibi ışığı açınca ses kesiliyor, ışığı kısınca tekrar meydana çıkıyordu! Öfkeyle kalktım; beni rahatsız eden o mel'un şeyi aramaya başladım. Kulak veriyor sesin geldiği alanı arıyordum. Her ışığı kısıp açtıkca bir yer tesbit edip gazeteleri birer birer çıkarmaya başlamıştım. Beni rahatsız eden bir faredir diye düşünüyordum!...

Evin her tarafını bir bir aradım. Öfkelendim, kızdım ve ona karşı aşırı kinlendim. Elimde kos tavası ne bulsam, beynine vurup ezecek ve dışarı atacaktım. Gece yarısı olduğu için Haydarbeyli Köyü derin bir sessizliğe bürünmüştü. Ama ben halen ayaktaydım. Bunu kimselere anlatamazdım. Tuvalet bahçe içerisinde olduğu için tuvalete bile çıkamıyordum. Beni rahatsız eden o şeyi bulmak mecburiyetindeydim.

Duvardaki gazeteleri birer birer sökmeye başladım. Doğrusu onları raptiyelemk için çok büyük bir emek haracamıştım. Bir yandan da emeğime üzülüyordum. Aramadık, taramadık yer bırakmadım. Elimdeki kos tavaya daha fazla sarılmış, ne bulsam ezecek haldeydim... Ama karşıma çıkan o hain mahluk yoktu...

Uzunca bir arayışım oldu, kendi kendimle savaş halindeydim. Düşüncelerim karma karışıktı. Beklediğim fareyi bulamamış, ama çok yorulmuştum. Başka bir şey olabilir mi diye düşünmeye başladım. Ne olabilirdi ki acaba? Uyumam imkansız hale gelmişti. İçime bir kurt düştü. Böyle yatıp kalamazdım...Zaten saatlerdir ayaktaydım. Bulup öldürürsem rahat ederim diye düşünüyordum. Aramaya devam ettim...

Gazeteleri çıkarırken her an altından bir makluk çıkacak diye bekliyordum. Gazetelerin haşırtısı bile beni rahatsız etmeye başlamıştı. Kağıt hışırtılarına karışıp gittim. Bir gazeteyi daha kaldırdım!.. Gazetenin arasından kocaman bir böcek çıkıverdi.. Bir dom dom böceğiydi bu!... Durdum, bekledim, ışığı söndürdüm. Evet beni rahatsız eden bu sesti!. Kös tavasını kaldırıp beynine bir kaç kez vurdum. Ölmüş değil ezilmişti, hem de üzerinden kamyon geçmiş gibi!..

Ezilmiş halde bir gazeteye alıp altıverdim o mel'un şeyi kapı dışarı!... Yalnızlığımı, hayallerimi paylaşmasına asla müsaade edemezdim.. Yatıp uykuya daldım, dalmasına amma asıl macera işte bundan sonra başladı!... O gece ben korkuyordum...



TELEFONDAKİ ACI HABER!

Ahmet Sargın

Yıl 1975, aylardan mart ayı, Haydarbeyli'ye yağmur durmadan, dinlenmeden yağıyor! Günlerdir rahmet göz açtırmadan devam ediyor. Gökyüzü bardaktan boşanırcasına bir yas havasında ağlamaya devam ediyor!..

Haydarbeyli, içerisinden çıkılamayacak kadar çamur içerisinde... Sokaklar su göletlerinden geçilmiyor. Caddelerde sesleyirle avunduğum küçük çocuklar oynaşmıyor. Hergün yeni bir umutla güneş yeniden doğma yerine, hüzünlü ağıt yakmaya devam ediyor!... Her sabah:" Bugün bari şehire, Yozgat'a gidebilirim, umuduyla erken kalkmaya, seher vaktini geçirmemeye çalışıyorum.

Şubat ayı sona ermiş, mart ayının ilk haftasını yaşıyorduk. Günlerdir Yozgat'a gidememe düşüncesi içerisinde yalnızlıklarla dolu anılarıma ani gelen bir telefon haberi girmişti! Haydarbeyli Karakoluna babam telefon etmiş, bir not bırakmıştı: "Oğlum seni bekliyoruz, acele gel! " Bu telefon tüm hayallerimi alt üst etti. Karışık düşünceler beynime akıyor, adeta beni tüketiyordu. Yalnızlığımdan haberi olmayan bu telefon işime acelecilik katıvermişti.

Haydarbeyli'ye yağmur ise durmadan dinlenmeden yağıyordu. Düşündüklerini yapamayan bir çaresizin çırpınışları içerisnde her akşam umutsuz yatıyordum. Karanlık ve yalnız, beni hırpalayan o sahipsiz oda da!...Acele gel, diye çağıran o telefon ne olabilrdi ki?

Çok sevdiğim öğretmenlik mesleğine Haydarbeyli'de vekil öğretmen olarak başlamıştım. Fakat bu kapalı oda ve yalnız akşamlar umutsuzluklarımı artırmıştı. Akşam ezanına yakın iki öğretmen arkadaşım geldi. Bu iki öğretmen arkadışımız da o telefon haberine çok üzüldüler. "Acaba ne olabilir ki ?" diyorlardı.

Tek bir oda, bir yatak, bir yastık, üç dosta çok gelmişti bile. Hani ne derler: "İki gönül bir olunca samanlık seyran olur" misali!...Dostun çulunu post kabul eden arkadaşlarımla o geceyi hiç uyuumadan geçirdik. Ben de o geceyi düşüncelerimle kavga ederek geçirdim.

Zaman tükenmek bilmeyen asırlara bedel olmuştu. Ah o telefon yokmuydu !...Keşke duymasaydım, keşke öğrenmeseydim; diyordum. Düğüm oldu kafamda bilmeden duygularım!. Hemde çözülmeyen bir kör düğüm.

Sabahleyin bir araba kornasıyla uyanıyoruz. Belli ki, sabahın seher vaktinde uyuya kalmışız. Yağıştan ve çamurdan kaç gündür gözükmeyen arabalar bugün gelmeye başlamışlardı. Benim Kafamdaki düğümü çözmek üzere Yozgat'a bir an önce gitmem gerekiyordu. Öğretmen arkadaşlarımızla ilk işimiz arabada yerimizi almak oldu. Sabah çayını içmeyi bile düşünmeden koşmuştuk. Uykudan uyanan köylüler kısa sürede arabayı doldurdular. Ve belki de hiç bitmeyecek bir yolculuk başlamıştı. "Ömür biter yol bitmez!" diyenler galiba doğru söylemişlerdi.

Karmakarışık düşünceler içinde oturduğum koltuktan dünyalardan bi haber çamurlu yolları seyrediyorum. Baharla birlikte uyanmaya başlayan ağaçlar banyodan yeni çıkan bir genç kız gibi süslenmişler, taranmışlar ve baharın gelişini müjdeliyorlar. Öğretmen arkadaşları unutmuş oturduğum koltuğa yığılıp kalmıştım. Yanıma bir jandarma oturmuştu. Araba kıvrım kıvrım yolları dönüşe geçtiği anlarda yanımdaki jandarma "Hoca senin telefonu biliyorum, ama üzülürsün diye söylüyemiyorum!." deyince bir anda taş kesiliyorum ve başımdan kaynar sular dökülüyor! Benim üzüleceğim bir haber ancak bir ölüm haberi olabilir ki, ben bunu tahmin edebiliyorum artık...

Oturduğum koltukta derin düşüncelere daldığım vakit yanımdaki jandarmayı dahi unutuyorum. Konuşmasını şöyle tamamlıyor: "Hoca başın sağolsun! Herhalde anneniz vefat etmiş demişlerdi; ya da ben öyle anladım!"

O an beynim duruyor; Hayat duruyor, düşüncelerim duruyor! Gözlerim uzaklarda annemle yaşadığım tüm anıların bir filim şeridi gibi...Hüzünle seyrettiğim bu filim şeridi çileli bir hayatın trajedik öyküsü! "Dostlar sağ olsun, sizler sağ olun demek o kadar zor ki!.. Bunu zaten de diyemiyorum!...Konuşacaklarım boğazımda düğümleniyor, onun yerini bende ağıt ve hüzün alıyor. Artık koskoca otobüste kimseyi duymuyor, kimseleri göremiyorum! Yapa yalnızım yaşadığım dünyada...Hayallerim bir de ben varım bilemediğim bir mekanda!

Gözyaşlarımla suladığım otobüste Osman Hocanın yanıma oturup:" Allah aşkına, Allah'ını seversen kendine hakim ol, ne olur kendini bırakma!" Diye yalvarışlarını hayal meyal hatırlıyorum... Çalışkan, sevecen, gayet merhametli bir anayı unutabilmek? Bir kaç defa:" Oğluma haber salın gelsin, onu çok özledim !" diye haber saldığın söylemişlerdi. Ama ne yazık ki, gidememiştim.

Uzun bir yolculuktan sonrasını hatırlayamıyorum! Çünkü benim için zaman durmuştu, çünkü onun için hayat durmuştu... Filim orada kopmuştu ve köye nasıl ulaşabildiğimi ise hiç hatırlayamıyorum. Beni taze bir mezarın başına götürdüler: "Sana hasret gitti, selam söyledi, hasretini gider !" dediler... Ona sarılırcasına kucak açıp mezarını kucaklıyorum. Üzerinde yattığım toprak anamın mezarın toprağı!...Onun kalbi gibi tertemiz, Onun yumuşacık bağrı gibi sıcacık!.. Gözyaşlarımla ıslanan çamur yığını buz gibi alnıma dokunuyor. Kucakladığım toprak sevdiğim, özlediğim anamın taze toprağı!..

Mezarın üzerinden ne zaman kaldırılıp götürülmüşüm onu da hatırlayamıyorum.Kendime geldiğimde onun hatıralarıyla tekrar geçmişi yaşıyorum. Sayğıyla, hürmetle andığım insandı o!.."Cennet Anaların ayakları altındadır!" buyuran o yüce insan ne güzel söylemiş... Ana gibi yar vatan gibi diyar bulunmaz, diyenler gibi!..

Ahmet Sargın



GÜNLÜK GAZETE YAZILARI

(Günlük Gazete yazılarımdan Bir kaç örnek!)



NAZLIMA MEKTUP!...

Edalım, Nazlım, Sevdalım, Al Benim!

Çok Kıymetli can dostum, Kan kırmızım, Can kırmızım!..

Seni ne kadar çok sevdiğimi biliyor muydun? Doğrusunu istersen bunu ben de bilmiyordum. Bir an senden ayrılınca dünyam başıma yıkıldı sanki!... Gözlerim karardı, başım döndü, midem bulandı, bir hal oldu bana! Anladım ki, ben sensiz yaşayamam! Sen benim can damarımsın!. Özüme öz, canıma can katmışsın! Meğer bu canı ben sana adamışım!

Kıymatlım, Edalım, Sevdalım! Seninle ilk tanıştığımız günleri hatırlıyor musun? Hani bu sevda Malazgirt'te başlamıştı. Sultan Alparslan Han atına binmiş sevdiği Anadolu'ya adım atarken güzel bir nutuk çekmişti askerlerine... Günlerden mübarek gün cumaydı!.."Ben şehit olursam beyaz elbisemle defnedersiniz!" demişti. Bu sözleri duyan kahraman askerlerimiz kurşun gibi dalıvermişti düşman saflarına!...

Hani Çanakkaleyi bir düşün yedi düvel saldırmıştı, kudurmuşcasına!..Oluk oluk kan akıyordu... Al mı al, kan kırmızısı, can kırmızısı, şehit Mehmetciklerin kutsal kanı kaplamıştı dört bir yanı!...O kan ki"Çanakkale Geçilmez!" destanını yazdıran; o kan ki Haçlı saldırılarını durduran; yine o kan ki Müslüman Türk'e Anadolu'yu vatan kılan!...

Birden Çanakkale dağlarında o al renkli bayrağım göründü. Şehit Mehmetçiklere gülercesine!. Gülüyordu, çünkü vatan için şehit düşenlerin makamının Cennet olduğunu biliyordu. O bayrak ki hiç inmedi buruçlarımdan; o bayrak ki hiç mahzun olmadı yurdum da; o bayrak ki Mehmetçiğin kanıyla birlikte doğdu vatan ufkundan!...

Çanakkale, Anafartalar, Conkbayırı, Dumlupınar ve Sakarya'da akan kanlar kurtarmıştı vatanı! Oluk oluk akan bu kutlu kan, al bayrağıma renk olmuştu. Sonra onun üzerine zaferlerin timsali ay doğdu. İşte o gece seninle tanıştık! Seninle buluştuk!. Sanki el ele, göz göze gelmiştik hani!... Bir yanda acı, bir yanda feryat, bir yanda mutluluk payı!.. Ne seviuncmizi tam yaşamıştık, ne de acımızı paylaşabilmiştik!...

Hatırlar mısın Ulubatlı Hasanı? İstanbul surlarına bu al bayrağı dikmek, onurla dalgalanışını görmek için şehit düşmüştü. Onun bedeninden akan kanlar da senin renginden almıştı rengini!. Ulubatlı Hasan'da sana sevdalıydı hani?..

Nice sevgililer, nice yiğitler, nice dostlar gelip geçti bu sevda uğruna hep:"Vatan- Millet-Sakarya!" diyenler kazandı bu hayatı!... Senin onurlu, edalı, nazlı süzülüşünün ardından binlerce Mehmetcik şerefle yürüdü... Allah'a şükür hiç başımız önümüze eğik düşmedi; daima alnımız açık, başımız dik yürüdük cennet Anadolu' topraklarında!...

Edalım, Nazlım, Sevdalım, can dostum, kan kırmızım! Böyle günlerde tanışmıştık biz seninle... Böyle günlerde buluştuk hep!. O günler geldi yadıma. Bak işte yine ağlıyorum, yine kalbim çarpıyor, yine yerimde duramıyorum. İki damla göz yaşı katıyorum mektubuma!...Şehit Mehmetçiklerim geldi yadıma!

Nice günleri birlikte paylaşmadık mı? Nice mutlu günlere birlikte koşmadık mı? Nice şehitleri birlikte kucaklamadık mı? Hiç vefasız olduğuma şahit oldun mu? En kıymetli varlığım, bu canımı senin için adamadım mı? Hep birlikte ağlayıp, birlikte gülmedik mi?

Nazlım, Edalım, sadece acı günlerimizde birlikte olmadık seninle. Sevinçli, mutlu günlerde de , bayramlarda da, törenlerde de birlikte olduk. En çok ağladığım, duygulandığım gün seni şehit tabutunda gördüğüm andı!... Oysa ben hep seni göklerde dalgalanırken görüyor, bağımsız olduğumu haykırıyordum!.

Seni dostlarım görür gurur duyardı, seni düşmanlarımız görür, içini korku sarardı. Bir de baktı ki; Maraşlı Sütçü İmam, sen yoksun Maraş Kalesinde, birden beyni aktı, başı döndü; midesi bulandı:" Olamaz!" dedi. Anladı ki sen olmadan hürlük olmaz. Sen olmadan bağımsızım denmez. O Nazlımı Maraş kalesinde görünceye kadar ben esirim, dedi ve yiğit, onurlu bir mücadeleye girişti...

Mustafa Kemal'de sana hayrandı. O da senin sevgilin olmuştu. Alıp şanlı bayrağını vatan ufkunda dolaştı. Düşman İzmir'den denize dökülmedikçe bize ve sana gülmek haram olmuştu!. Pis hain düşmanın bile kirli elleri sana uzanmaya cesaret edemedi.Sana uzanan hain eller hep kırıldı anlayacağın. Sana kötü gözle bakan gözler kör edildi. Sana kafa tutan beyinsizlerin kafaları koparıldı bedenlerinden!...

Bir an seni unutuvermişim! İnsanlık hali biraz dalıp gitmişim!...İşte böyle bir günde sana hain bir el uzanmış?...Bu hal gururuma dokundu.Ağladım, sızlandım, birden uyandım. Dedem Fatih Mehmet Han karşıma geçti:" Emanetimize sahip ol! " diyordu. O an uykulu halimle dimdik ayağa kalktım...

Bu olaydan sonra senin resmini alıp tüm vatan burçlarına astım. Günlerce asılı kaldı resmin. Hasretini giderdim; Senden özür delidim; Şehitlerden özür diledim!...Bana asık suratla bakma öyle! Ben hayatta olduğum sürece senin boynun bükük kalmayacak! Allah için buna söz veriyorum!...

Sana şehit dedelerimden selam var, sana şehit yavrularımdan selam var, sana Mehmetçiklerden selam var, sana bütün Anadolu'dan selam var!... Hiç mahzun olma! "Tarihim, şerefim, şiiirim herşeyim. Yeryüzünde yer beğen ; nereye dikilmek istersen söyle seni oraya dikeyim!..."

Mektubum biraz gecikti, kusura bakma! Yine Hak yolundaydık canım! (Vatan, millet, Sakarya!) Elhamdüllah başka yolda olmadık. Allah bu yolda canımızı alsın!.. Birileri pek alınıyor bu sözlerden amma, yine de bizim için şeref: Vatan- Millet- Sakarya!...İnan gerisi hep angarya!.

Baki selamlar. Seni çok ama çok seven şehit Mehmetçiklerden sana selam!.. Bizler onların torunu: (Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin, Ali, Ayşe, Fatma, Hatice, Emine, Zehra!....) Ahmet SARGIN

(Yozgat Kürsü Dergisi: Sayı, 4 -Ağustos 1996)



SÜPÜRÜN GİTSİN !...

Efendim öyle garip şeyler oluyor ki, ülkemizde inanın beynimiz duruyor. Güzellikleri süpürmüşüz, çirkinlikler kalmış; İyilikleri süpürmüşüz, kötülükler kalmış; Doğruları süpürmüşüz yanlışlıklar kalmış! Alabildiğine karışık bir dünyada yaşıyoruz.

Gerçekleri öğrenmeniz bir alem Türkiye'de. Kim hain, kim kahraman kim vatanı satıyor, kim kucak açıyor!. Değer yargıları değişmiş, gözler şaşı, kulaklar sağır. Birinin kara dediğine diğeri ak, diğerinin ak dediğine öbürüsü kara diyebilyor!

Vel hasıl neyin doğru, neyin yanlış olduğunu seçebilene aşkolsun! Gören gözler kör, işiten kulaklar sağır, duyan gönüller taş bu ülkede!.. Yalanım varsa siz söyleyin doğruları; bunları öğrenebilyor musunuz? Emmisiz, dayısız bir iş bulabiliyor musunuz? Siyasetçinin kuyruğuna takılmadan hatırınız soruluyor mu? Hele hele adaleti bulup gerçeğe yaklaşabiliyor musunuz?

Bırakın Allah aşkına bıyık altından gülmeyi! Aba altından sopa gösterenlerden korktuğunuz için mi gerçeği söyle miyorsunuz?

Dün vatanı satanlar bugün kahraman; dün devletin düşmanları bugün kuzu postuna bürünmüş kuzu!. Neler sayalım size daha neler neler!...

İşin garibi ne biliyor musunuz? Tüm "Vatan- Millet- Sakarya" kavramlarını süpürdük, bir karın tokluğu uğruna yaşar olduk!. Nemize gerek namus; nemize gerek ahlak, dürüstlük, erdemlik duyguları?...Bakirelikmiş, kutsal değerlermiş, inaçmış, milli ve manevi değerlermiş!.. Daha neler neler? Bunlar kaç para eder sanki? Sonra kim alıp satıyor bunları?

İşte yine bizim Vatan- Millet -Sakarya damarlarımız kabardı, konuşuyoruz öylesine!. Kıbrıs elden gidiyormuş duymayız bile; Tüyü bitmedik yetimin hakkı yeniyormiuş; görmedik bile; kime ne bunlardan? "Devletin malı deniz yemeyen domuz!"

Bir bardak suda fırtınayı koparan zavallılar, okullara dini eğitim konulsun, halk dinini yetkili ağızlardan öğrensin denildi mi; gök kubbeyi başımıza yıkarlar.

Birilerinin derdi bulanık suda balık avlamaktır. Güneşten yarasa gibi kaçanlar vardır. Elifi görseler mertek sayarlar. Amma hiçte cahilliklerin belli etmezler. Çünkü en büyük din adamıdır; ya da çok kutsal insanlardır onlar.

Hasıla karmakarışık bir ülke şu Türkiye! Tohumlar bitti, fitne rüzgarları esiyor şimdi!.Cenaze marşı çalanlar çok ve cenaze istismarı yapanlar bol! Bölücülük damarlarına işlemiştir..."Rüzgar ekip, fırtına biçmek!" dir dertleri.

Ne demeli? onurlu insan, dürüst insan, şerefli insan; ayağa kalk!Geleceğin ve geçmişin doğrularını haykır! Aydınlansın ufkun.

Ve süpür gitsin çirkinlikleri, süpür gitsin pislikleri, süpür gitsin ahlaksızlığı; rüşveti, melaneti, adaletsizliği, kötülük ve yamuklukları!...Yanlış adına ne varsa süpür gitsin Allah aşkına!.

Sahte cambazları, sahte dalkavukları, sahte din tüccarlarını, sahte namus tacirlerini; insanlığı köle haline getiren hainleri süpür gitsin!...Küçük yaştaki sabi sübyan çocukların ırzına geçenleri, namuslu bacımın namusuna göz dikenleri, kara para ile insanlığı sömürenleri, paranın esiri olmuş zavallı maklukları süpür gitsin!...

Gökten akan sicim gibi yağmur, yerden fışkıran pınar birgün temizleycek sizler!. Kusulan kin, dökülen kan, kirlenen namus birgün sizllerden davacı olacak! İnsanca yaşama, onurluca ayakta kalma mücadelesi veren şerefli insanlara çamur atmaktan vezgeçin!...Diyoruz ki, insanlık adına gerçeğin dili olun ve hakka sahip çıkın, çıkın ki çirkinlikler bizi, sizi susturmasın!...Bulabildiğiniz tüm kötülükleri elinizin tersi ile siüpürün gitsin!...

Ahmet Sargın

29. Ocak. 1997- Yozgat İleri Gazetesi

KİMLİĞİMİZİ KAYBEDİYORUZ !

Yüzyıllardır süren bir kimlik bunalımına uğradık. Her geçen gün hızla kimlik kaybını yaşıyoruz. Düne göre bugün bir başka toplum olmuşuz. Dedelerimiz torunlarını beğenmiyorlardı, şimdi babalar oğullarını beğenmemeye başladı. Hızla yaşanan bir başkalaşım var. Avrupa trenine bindik inmeyiz diyenler bu yozlaşmaya ne tedbir aldılar, bilemiyorum. Erozyon kaybı gibi bir kültür erozyonu kaybımız var. Şimdi bambaşka bir toplum oluverdik.

Milli ruhu kimse önemsemiyor. Oysa her geçen gün mlli ruhun bir kaybıdır. Türk Milliyetçiliğini yaşatan ve devleti ayakta tutan bu milli kimlik zedelenmeye başladı. Çanakkale'de, İstiklal Harbin'de dimdik ayağa kalkan bu ruhu ne yazık ki, bugün koruyamaz olduk. Mustafa Kemal Atatürk'de var olan milli kimlik bizimle bugün kendini yok oluşa doğru sürüklüyor. Ömer Seyfettinlerle, Yahya Kemallerle, Mehmet Eminlerle, Mehmet Akiflerle haykıran ve İstiklal Savaşını kazandıran milli ruhu bugün, arasanız da bulamayacak haldesiniz!

"Çanakkale Geçilmez!" dedirten ruh, bugün her şeyi ile tartışılır hale gelmiştir. Çanakkale'de destanlaşan ve kanlarıyla bu vatanı koruyan, Milli Mücadele'nin vatanseverlik ruhu bizi bugünlere taşıdı. O ruh sayesinde bugün Anadolu'da huzur içinde yaşıyoruz.

Milli Mücadele'de şehit düşen Mehmetçiklerin kanı henüz kurumadan, bu vatanı dimdik ayakta tutan değerler malesef çok büyük yaralar aldı. Milli ve manevi değerleri tartışan, al aşağı eden bir nesil türedi. 1960'lı yıllardan 1980 'li yıllara kadar uyandırmaya çalışılan ruha da siyaset bulaştırıldı. Vatan bölme faaliyetlerine dönüştü.

1980 sonrası bu kardeş kavgaları durdurulunca gençlik bir bunalıma girdi. Milliyetçilik akımını durdururken, bunun yerine idame ettireceğimiz düşünceyi oluşturamadık.Vatan- Millet- Sakarya edebiyatını susturduk amma, onun yerini neyle dolduracaktık, bunu düşünemedik. İşte bu noktada milli kimliğin erozyonu başladı. Türk gençleri malesef kimlik kaybına uğradılar. Bu ruhu alevlendiremediğimiz sürece yozlaşma devam edecek ve nesiller arası bir zıtlaşma doğacaktır.

Bir grup televole gençliği ise, bu Çanakkale şehitlerinin kanları üzerinde zevk-ü sefaya daldı. Çanakkale ruhunu öldürmek için milli ve manevi değerleri ayaklar altına alarak çılğınlaştılar ve dünü inkara kalkıştılar. Hatta düne küfredenler bile türedi. Bu inkar bir noktada ihanet derecesine ulaştı. Kendini bilmez, atasını tanımaz olarak yetişen çılğın gençlik Avrupa hibbilerinin modasına kapılıp yozlaştıkça yozlaştı. Kutsal değerler adına hiçbir şey bırakmadan hepsini ayaklar altına aldılar. Bu başkalaşım toplu intihar noktasına geldi..

1960'lı yılların Türk Milliyetçiliğini savunan gençleri bugün 50-60 yaşlarında ve dünün hayalleri ile yaşıyorlar. Oyunların, istismarların ve siyasi çıkarların kurbanı olduklarına da pişman gözüküyorlar! Ama bedenlerindeki milli kimlik onları gururla dimdik ayakta yaşatmaya devam ediyor!. M.Kemal Atatrük'ün her gittiği yerde başladığı milli ruhu bir çokları görmemezlikten gelip bizi ve Atatürk'ü yanlış tanıtmaya bile yeltenmediler mi? Atatürk'deki milli ruhu ve uyanışı dahi istismar etmediler mi?

Bugün gençlerimiz, kızlarımız, oğullarımız milli kimliğini kaybetmeye başladı. Devleti ayakta tutan bu milli benlik yara aldıkça devlet bünyesi zayıfladı. Rüşvetin de, soygunu da, istismarın da kaynağı oldu. Güçlü devlet, güçlü politika, milli devlet kavramlarını tartışırken "Devlet Babanın" gücünü tartışır hale geldik.Oysa gençlerimize kazandıracağımız ruh bizi dimdik ayakta tutacak milli ruhdu!...

Kimliğimizi kaybedip kendimizi aramaya çıktığımız gün yok oluş kavramı başladı.

Bana göre milli uyanışın ve şahlanışın kaynağı bu milli ruhtur. Vatan- Millet kavramını, devlete sahip çıkma kavramını çocuklarımıza verebilseydik, kimse devletine, polisine ve askerine düşman olmaz onlara silah çkmezdi. Ve bu şanlı devlet dünyanın en güçlü devleti olurdu.

Cennet Anadolu'yu, tarihi hazine dolu Anadolu'muzu koruyablimenin tek şartı işte bu milli kimlik ruhudur. Milli kimliğinden yoksun gençlerle yarınlar kolay olmayacaktır, bunu unutmalayılım!...

Ahmet SARGIN

Yozgat İleri Gazetesi- 21 Mart 2002




sargin.jpg







ahmetsarginn@mynet.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın