akideokulu.sitemynet.com
ANASAYFA Hilafet Dergisi SİYASİ ANALİZ İKTİBAS HABER YORUM BASIN AÇIKLAMALARI BEYAN/BİLDİRİ FİKİR-İNCELEME HİZBUT-TAHRİR İSLAM ALEMİ İSLAM DAVASI DUA ÜMMETTEN RESİMLER KARTLAR SESLENİŞ KAVRAM KİTAPLAR YÜREĞİN KURŞUNLARI LİNKLER GÖRÜNTÜLER

FİKİR-İNCELEME

n4.jpg

İSLÂMÎ mücadeleyi, Islâm disi bir düzleme (mesela demokrasi düzlemine) yerlestirerek Islâmî bir hedefe varmak isteyenler, bu durumlariyla tuzaga yakalanmis olurlar, fakat tuzaga yakalandiklarini farketmezler; böyle bir tuzagi kabul de etmek istemezler. Tuzagi kabul etmedikleri, demokrasiyi tevil etmeye çalismalari noktasinda kendini gösteriyor. Çünkü onlara göre demokrasi, netice itibariyle bir amaç degil, bir araçtir .
Demokrasiye araç olma degeri izafe etmek, onu sübjektif bir çikarin ve gene sübjektif bir yararin isterleri dogrultusunda kullanma niyetini içinde tasir. Bu durumsa, böyle bir niyet tasiyan kimseyi kendi kisir döngüsünün içine düsürür. Çünkü sözkonusu çikar ve yarar faktörü hürriyeti baglayici rol oynar. Böylece insan sürekli biçimde, içinde bulundugu duruma bagli kalir.
Kaldi ki, sadece araç olma degeri izafe edilen bir kurumun (yani bir bakima süfli görülen bir seyin), amaç olarak deger yükledigin (yani bir bakima kutsal saydigin) bir hedefin hizmetine nasil kosulacagi ayri bir soru konusu teskil eder.
Kullanilan araç, ona nasil bir deger izafe ediliyorsa, onu kullanani ancak o degerin sinirlari içinde kalan bir yere götürebilir. Bu fikri söyle de ifade etmeyi deneyebiliriz: Yüksek deger izafe edilen bir amaca gene yüksek deger tasiyan bir araçla ulasilabilir. Böylece amaçla araç arasinda kurulabilecek bir mesruiyet iliskisini dile getirmis oluyoruz. Bu suretle de takiyyeli, muvazaali, firsatçi vb. her türlü kapkaççi, kurnazlik gerektiren, oportünist yöntemi dislamis oluyoruz. Ve kendimizi İslâmin kendi halis yöntemiyle basbasa birakmis oluyoruz.
Islâmî bir hedefe ulasmada demokrasinin araç olarak kullanilmasinda içine düsülen tuzagin farkedilmeyisinde, içinde bulunulan durumun hasil ettigi bilinç körlesmesinin payini da hesaba katmak gerekir. Bir defa demokrasi ile yola çikmaya karar verdikten sonra, demokrasinin gerektirdigi kurumlar karsisinda talepkâr olmak sonucu ortaya çikar. Islâmdisi düzen (yani küfür düzeni), cuma namazi vaktini, bayram günlerini kendi uyrugu olarak yasayan müslümanlara tatil olarak vermiyorsa, bu durumda, müslümanlarin lideri durumunda olanlar bu tatillerin arkasina düser Veya kanunlarda müslümanlar için kisitlayici baska hükümler varsa, bu hükümlerin kaldirilmasi çabasi içine girilir. Bu çabalar basariya ulassa bir türlü, akim kalsa baska bir türlü bilinç körlesmesine maruz kalinir. Basari elde edilirse, rejimin sahipleri, müslümanlara: Daha ne istiyorsunuz? Istediginiz her seyi elde etmediniz mi? itirazi ve defi ile karsi çikarlar. Basari elde edilemedigi zaman da, müslümanlarin hedefi, küfür düzeni içinde cuma namazi vakitlerinde tatil elde etmekten ibaretmis gibi görünen bir sonuca dönüsür. Her iki durumda da asil hedef gözden kaybolur; onun yerine düzmece hedefler geçer ve düzmece bir mücadele yürütülür. Böylece kendisini gerçek bir mücadelenin içinde sananlar aldanmalariyla basbasa kalirlar.

normal_ramadan_207.jpg

MUHAMMED (S.A.V )'İN GETİRDİĞİ İSLÂM

TÜM İNSANLAR İÇİNDİR


İslâm evrensel bir mesajdır. Irkları, cinsleri ve halkları farklı tüm insanlar içindir. Nitekim Allahu Teâla şöyle buyurmuştur:

"Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik." (Sebe: 28)

İslâm, mü'minleri kendisi ile bir tek ümmet yapar. Irkları, cinsleri, halkları, dilleri ne kadar farklı olursa olsun bu ümmet bir tek dine inanır, bir tek Rabbe kulluk eder, bir tek kıbleye yönelir. Bu ümmet içinde eşraftan birisinin sıradan birisine, beyazın siyaha, Arab'ın Arab olmayana takvadan başka bir üstünlüğü yoktur.

İslâm, Allahu Teâla'nın kulları için indirdiği risaletlerin/mesajların sonuncusudur. O, kendisinden önce indirilmiş olan yahudilik, hıristiyanlık ve diğer mesajların tamamını neshetmiştir/hükümsüz kılmıştır. Nitekim Allahu Teâla, daha önce gelen risaletlerin tabilerine, dinlerini terk etmeleri ve İslâm'a iman etmelerini farz kılmıştır. Allahu Teâla, beşere Allah'ın yeryüzü ve üstündekilere varis olasıya kadar kendisine kulluk yapmasını farz kılmıştır. Allahu Teâla, dünyada hiçbir insandan İslâm'dan başka bir dini benimsemesini kabul etmemektedir. Şöyle buyurmaktadır:

"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecektir ve o ahirette ziyan edenlerden olacaktır." (Âl-i İmran: 85)

n9.jpg

Amerika, İngiltere ve Diğer Küfür Devletlerinden Koruma Talep Etmek, Haramdır!


İslam topraklarındaki yöneticiler, herhangi bir cürümü işlemekten çekinmemektedirler. Onlar şeref ve itibar hakkında düşünmedikleri gibi, bunu başarmanın yolunu da araştırmamaktadırlar. Tüm bunlardan ziyade onlar, kendi zayıflıkları ile alçak ve rezil yönetimlerini -Amerika ve İngiltere gibi kafir bir devletten koruma talep etmeyi gerektirse de- herhangi bir fiyata nasıl koruyacaklarını düşünmektedirler. Yalan gerekçeler üretip, ortaya aldatıcı fetvalar sürmektedirler. Belki de onlar ve onlara fetvalar verenler, Allah Subhanehu ve Teala'nın şu ayeti gereğince; kafirlerden koruma talep etmenin haram olduğunu bilmektedirler:

Ve Allah müminler aleyhine kafirler için asla bir yol vermeyecektir. [Nisa 141]

Ve belki de eğer onları desteklerse ümmetin, kuvvet ve nüfuzlarının devam etmesine müsaade edeceğini zannediyorlar. Onlar kendi özlerine dönmedikçe, ümmet bunu yapmayacaktır. Fakat onlar kendilerini yönetici olarak dikenlerin özündedirler. Bunun için onların kafirlerin korumasını talep ettiklerini, onların menfaatlerinin bekçisi olduklarını ve onların bölünmelerinin ve zayıflıklarının sağlam bir şekilde yerleştirilmesine çalıştıklarının görülmesi şaşırtıcı değildir. Ümmet bilmelidir ki; bir İmam'ın arkasında birleşmediği sürece korkulardan ve güçsüzlükten kurtulamayacaktır. Aksi takdirde o, perişan ve utanç verici durumda kalmaya devam edecektir. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle dedi: Birlik rahmet, ayrılık ceza (azab)dır.

normal_senicokozluyoruz.jpg

BİZİM KARDEŞLİĞİMİZ GERÇEK, ONLARIN VATANDAŞLIĞI YALANDIR

Amerikalı müslümanlar, Amerikan vatandaşlarıdır. Anayasa onlara, hristiyanlara verdikleri hakların aynısını verir. Ve bundan dolayı onlar; özgür ve eşit olduklarını zannederler. Peki malum Salıdan (11 Eylülden) sonra, müslümanlar hala özgürlük içerisinde, düşüncelerini seslendirmeye devam edebilirler mi? Müslüman bir kadın, bir korku hissi olmaksızın, hala İslami giysisi ile dışarı çıkabilir mi? Müslümanlar Afganistan'a karşı yapılan saldırılar ile ilgili duygularını ortaya koyabildiler mi? Onlar nazile duasını okuyabilirler mi?: Ey Rabbim! Amerika ve onlarla işbirliği yapanları (ve yaptıklarını), Sana havale ediyoruz. Onlar minberlerden Ey Allah'ım! Senin kulların olan Mücahidlere yardım et! diyebilirler mi?

Amerika'nın kefaletleri, eşitlikleri ve özgürlükleri, tamamen sahte ve yalandır. Onların ideolojisi, asla insanları kaynaştıramaz. Bizim dinimize göre; ancak kardeşliğimiz gerçektir ve bunun sütunları tamamlanmıştır. Bizler Kureyş'li bir muhacirin, kendi kafir akrabasını öldürmekle, Allah'a yaklaştığı görmekteyiz. Bir Amerikalı, Amerikan vatandaşı olan bir müslümandan çok, İngiliz vatandaşı olan bir protestana güvenir. Öyleyse nerede bu kardeşlik bağı nerede?

Allah, sizlerden iman edip salih amellerde bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslam'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad etti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkar ederse, işte bunlar asıl fasıklardır. [Nur 55]

İmam Ahmed İbn Hanbel, Huzeyfe(ra)den Allah Rasulü (sav)in şöyle rivayet etti: Efendimiz (s.a.v.) şöyle: Peygamberlik Allah'ın dilediği zamana kadar aranızda kalacak, sonra Allah dilediğinde onu kaldıracak. Sonra Allah'ın dilediği zamana kadar aranızda, Peygamberlik metodu üzere bir Raşidi Hilafet olacak. (yani ilk dört Raşid Halife dönemi) Sonra Allah dilediğinde onu kaldıracak. Daha sonra Allah&'ın dilediği zamana kadar aranızda, ısırıcı krallık (liderlik) dönemi olacak. (yani Emevi, Abbasi ve Osmanlı hanedanlıkları). Sonra Allah dilediğinde onu da kaldıracak. Daha sonra Allah'ın dilediği zamana kadar aranızda, zorba diktatörlük olacak. (bugün müslümanların başındaki tüm küfür yönetimleri). Sonra Allah dilediğinde onu da kaldıracak. Daha sonra aranızda Peygamberlik metodu üzerinde, (yeniden) bir Raşidi Hilafet olacak dedi ve sustu. [İmam Ahmed, Musned, 4/273]

Peygamber (sav) Mescid-i Aksanın yahudilerden kurtuluşu hakkında da şöyle dedi:

İki Hicret olacak ve ikincisi babanız İbrahim (as)ın göç ettiği yere (yani Filistine) olacaktır.

Hicret, müslümanların küfür topraklarından, İslam Devletine göç etmeleriyle meydana gelir.

Bundan sonra hiç kimsenin, bu işin imkansız bir iş olduğunu, iddia etmesi mümkün olmaz. Zira Allah ve Rasulü, başarının sözünü vermişlerdir. Tüm bunlar; bu aziz çalışmayı yapmakta acele etmesi ve davayı sadakatle ümmete taşıması ve onlara kendi Dinlerinin anımsatılması için, müminlere bir hatırlatmadır.

İmam Ahmed, Müsnedinde (5/35) Rasul (s.a.v.)in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

eş-Şam (Filistin, Lübnan, Ürdün, Suriye) halkı, doğru yoldan saptığında; aranızda hiçbir iyilik kalmaz. Fakat bununla beraber, bir fırka (grup) ümmetim tarafından desteklenmeye devam edecektir ve Kıyamet Gününe kadar, sapanlar onlara zarar veremeyecektir.

Allah (Subhanehu ve Teala) kendi yurdunda (yeryüzünde) kendi Dinini yeniden ikame etmede, bizi desteklesin ve bizi bu gruptan bir parça kılsın İnşaAllah. -Amin-

hadis.jpg

İslam yalnızca dini bir devlet haline getirilmiş ve Laikliğe devletlerin ideolojisi olarak davet edilmiştir. Küffar, sistemimizi yani Hilafeti, hayatımızdan koparıp atmayı başarmıştır.

Bizler, müslümanların çocukları arasında, herhangi bir İslami birlik hakkındaki herhangi bir şeye bir son vermek zorundayız. Zaten Hilafeti bitirmeyi başardık, bundan sonra; ister kültürel isterse düşünce olarak müslümanların yeniden bir araya gelemeyeceklerinden emin olmak zorundayız.

İngiliz Dışişleri Bakanı, İkinci Dünya Savaşından önce İngiliz Başbakanına kısaca şöyle hitap ediyor:

Şu durumda Türkiye artık öldü ve tekrar asla doğmayacak. Çünkü biz onun ahlaki gücünü, Hilafeti ve İslamı yok ettik. İngiliz Başbakanı Lord Curzonun, 24 Temmuz 1924 Lozan Antlaşmasından sonra Lordlar Kamarası önündeki konuşmasından.

Bugün müslümanların kendi doğru yönetim sistemlerini bilmiyor olmaları şaşırtıcı değil midir? Ya onların kendi yeniden dirilişleriyle alakalı hiçbir tartışmada, Hilafet kelimesini dahi duymamış olmaları? İngilizler, bizi kendi sistemlerine yönelten ve dinimizden hızla uzaklaştıran boyuttaki bir eğitim vermeyi başardılar. Bu İslam için neden bu kadar hayatidir?

Bizim içerisinde İslamı yaşayabileceğimiz tek mekanizma, Hilafet Devletindeki yönetim sistemidir. Bu, Raşid Halifelerin tatbik ettikleri yönetim sistemi ve İngilizlerin sadık ajanı hain Mustafa Kemalin yıktığı, 3 Mart 1924 tarihine kadar varlığını sürdüren yönetim sistemi ile aynıdır. Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi:

İslamın düğümleri, her biri tek tek çözülünceye kadar, kopacaktır. Bu çözülen düğümlerin ilki Yönetim ve sonuncusu da Namaz olacaktır. [İmam Ahmed, Müsned]


Hilafet'in Farziyetinin Delilleri

bayrak.jpg

Allah Rasulü (sav) şöyle dedi: Allah (cc)'ın bulunmasını dilediği müddet, içinizde nübüvvet (peygamberlik) olacaktır. Onu kaldırmayı dilediğinde onu kaldırır. Sonra nübüvvet metodu üzere HİLÂFET olacaktır. Allah (cc)'ın dilediği kadar kalacak, dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra ısırıcı (zalim) yöneticiler olacaktır. Allah'ın bulunmasını dilediği kadar kalacak, kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra zorba yöneticiler olacaktır. Allah'ın bulunmasını dilediği kadar kalacak, kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. SONRA NÜBÜVVET METODU ÜZERE HİLÂFET OLACAKTIR. (Ahmed b. Hanbel, Müs. Kufiyyin, 17680)


hadis1.gif

İslâm, kendisinden önce gelen yahudilik, hıristiyanlık ve diğer dinlerden farklıdır. Allahu Teâla İslâm'ı, kendisinden bütün beşeri hayatın tüm problemlerine çözüm içeren bir nizamın çıktığı aklî bir akide üzerine kurulu bir ideoloji kılmıştır. Nitekim Allah, müslümanlara hayatlarının bütün işlerinde onunla yönetmelerini ve onu yönetime getirmelerini/hakim kılmalarını zorunlu ve farz kılmıştır. Hayatlarının herhangi bir işinde dahi olsa İslâm dışında bir şeyle yönetmelerini ya da yönetime getirmelerini de onlara haram kılmıştır. İslâm'dan başkası ile yöneten veya İslâm'dan başkasını yönetime getireni/hakem kılanı Kıyamet günü azaba müstehak kılmıştır. Bu, yani günahkâr olması, eğer o kişi, İslâm'dan başkasının İslâm'dan daha üstün olduğuna inanmıyorsa geçerlidir. Eğer o kişi, İslâm'dan başkasının İslâm'dan daha üstün olduğuna inanıyorsa o zaman kafir olur. Allahu Teâla şöyle buyurdu:

"Kim Allah'ın indirdiği ile yönetmezse, işte o kimseler kafirdirler." (Maide: 44)

Allah-u Tealaya iman, hayatla ilgili bilgimizi artırır. Çünkü, orada insanın aklının erişemediği çok konular vardır. Delille vakıaya uygun şekilde kesin tasdik hasıl olunca başka ifadeyle yakinen Allaha inanınca bu iman, bizim kendi sınırlı aklımızla kesinlikle ulaşılamayacak konularda bize ışık tutarak bilgi verir. Allahın bize bildirdiği kıyamet günü cennet ve cehennem ve diğer gaybi konularla ilgili bilgimiz gibidir. Yaratıcıya inanmayanların bilgileri kısır ve eksik olur. Müminler ise bu ilmi ve onunla beraber başka bilgiyi elde ederler. Böylece, Allaha inanmak, imanın zirvesi sayılır. Çünkü, Allah (cc) mutlak sıfatlara sahiptir, yaratıcı odur, rızk veren, dirilten, öldüren, daimi ve ezeli her şeyi bilen odur. Sonumuz ona ve bütün işler ona götürülür. Dönüşümüz ona dır. Bu nedenle, yüce Allaha iman, imanın en büyüğüdür.

Bu akli iman sayesinde ilk müminler hayat sahnesinde yükselip terakki etmişlerdi. Bunun sayesinde de insani kemale erişmek uğrunda verdikleri mücadelede onlar önde gidiyorlardı. Bu imanın varlığı ile faziletleri elde etmek için yarışıyorlardı. İzzetin, kuvvetin hak etmiş övgünün en yüksek derecesine erişmişlerdi. Onlar değerlilik, haysiyet ve yükseklik konularında bütün insanlık için güzel örnek oldular.

Halbuki asıl üstünlük, ancak Allah'ın, Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler. (Munâfıkûn 8)

Şaşılacak bir şey yoktur; Onların nefisleri bu imanla temiz oldu. Nitekim, Allah (cc) onları temize çıkarttı ve dosdoğru kıldıktan sonra onların ahlakları dosdoğru oldu. Onlar sadık, doğru, samimi, ihlaslı, sabırlı, takvalı, rahmetli, mütevazı, iffetli, cömert, Allah (cc) uğrunda mallarını harcayan, ve diğerlerini kendilerine tercih eden kimseler oldular.

Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kafirleri öfkelendirir. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vadetmiştir. (Fetih 29)

Yüce kudrete sahip olanlar, Allaha iman sayesinde, toplumları salih ve faziletli oldu ve o toplumda yalnız hak daveti ve hak sözü yükseliyordu. Fasıkların münafıkların ve kafirlerin hiç izzetleri kalmadı. İzzet yalnız Allaha Resulüne ve müminlere aittir. Bu imanla, yeryüzünde Allahın sözünü yükseltmek için onun uğrunda hakkıyla cihad etmişlerdi. Allah (cc) uğrunda canlarını ve mallarını harcayıp tüketmişlerdi. Doğudan Batıya İslam sancağını yükseltmişlerdi. Böylece, insanları kula kulluk etmekten kurtarıp; kulları yaratan Allaha (yalnızca O'na) kulluk etmeye getirdiler. Bu imanla da onlar, izzetli ve otorite sahibi oldular.

Müminler bir daha bu imanla, Amerika, İngiltere, Fransa ve diğer büyük devletleri kendilerine boyun eğdireceklerdir. Nitekim bu devletler, iman yokluğunda ve onunla ehli olan İslam ümmetinin yokluğunda yeryüzünde yükseldi. İslam ümmeti uykudadır. Bu uyku kısa sürecektir. Tekrar kendine gelecektir. Bu Allaha zor değildir. Allah (cc) emrine galip gelecektir.

Fakat, İnsanların çoğu bilmez.

Ayrıca imana bağlı ve Allah'ın sıfatlarıyla ilgili feri meseleler, insanın yaratıcısı olan Allah'la ilişkisine ve hayattaki hareketinin boyutlarına tahakküm eder. Misal olarak; Allah'ın diriltici ve vefat ettirici olmasıdır. İnsanın eceli yalnız Allah'ın elindedir. Rezzak yalnız Allah'ın olması konusu ayrı misaldir. Rızk verenin yalnız Allah olduğuna inanmaktır. İnsanın rızkını sınırlandırma konusunda hiç bir mahlukun rolü yoktur. Ayrıca, zafer veren ve yardımcı olan yalnız Allahtır. Buna göre, Allahtan başka hiç bir güçten yardım dilenmez ve yalnız ondan zaferin gerçekleşmesi talep edilir. Başkasından talep edilmez.

İslam akidesi odur ki; âlemlerin Rabbı olan Allah'ın tek ilah olduğuna, Kuran'ın Allah'ın vahyi ile Resulü olan Muhammed (sav)'e nazil olduğuna, kainat, insan ve hayatı yarattığına, kainatta ne varsa Onun iradesinin altında bulunduğuna, hayatın fani, insanların ahiret hayatında varacakları yerin ya cennet ya da cehennem olduğuna, rızk ve ecelin yalnız Onun elinde olduğuna kesin bir şekilde inanmaktır. Buna kim inanırsa, iman kuvveti kişinin de harekete geçmesinin sırrını oluşturur.

İslam akidesi; tevhid akidesi olup Arapları yepyeni bir hale dönüştüren, bambaşka insanlar seviyesine ulaştıran yegane akidedir. Tevhid çekirdeği halkın bünyesinde saf, tertemiz ve pürüzsüz bir şekilde bulunursa, o halkta öyle bir ruhani güç oluşur ki, onun gücünün derecesinin ne kadar yüksek olduğunu tasavvur etmekte insan aciz kalır.

Bu akidenin varlığı nedeniyle Ammar'ın babası Allah'ın uğrunda ölmeyi hoşça karşıladı. Annesi Sümeyye Allah uğrunda kalbinden yediği her darbeyi bir sevap sayarak İslam'ın ilk şehidi oldu. Bu akideyle Resulullah (sav), sahabelerine Kureyşten gelen işkenceye karşı dayanabilmesi için güç verdi. Yasiroğulları (Allah onlardan razı olsun) işkence gördüğü bir anda yanlarından geçerken onlara şöyle dedi:

"Ey Yasiroğulları sabredin, size cenneti vaat ediyorum."

Allah'u Teala bu dünyayı insanlar için imtihan yeri olarak yarattığını Kur'an'da şöyle bildiriyor:

"O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır."(Mülk 2)

Bu dünya hayatından sonra Cennet ve Cehennem olacaktır. Cennet ve Cehennem ise başlangıcı var olan ve sonu olmayan bir karargahtır. Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!" (Ankebut 64)

Bunun delilleri ve delaletleri kesindir. İnsan

buna inanırsa akide uğrunda karşılaşacağı her işkence ve eziyete karşı direnecektir. Bu akide üzerine sebatlık göstererek, her yerde yüksek ve insanlara egemen olsun diye mücadele eder. Eğer insan cennete ve içindeki daimi nimetlere, cehenneme ve içindeki daimi azaba inanırsa, bu imanın gerçeğini zihninde idrak ederek, tasavvur ederse bunun aşağısındaki yaratılmış olan beşerin azabı ve eziyeti ona çok basit gelir. Böylece mümin dağ gibi olup sarsılmaz hale gelir. Mücrimlerin kırbaçları, zalimlerin verecekleri hapis, toplumdan uzaklaştırma ve işkence cezaları kendisini asla etkilemez. Daha doğrusu, akidesi uğrunda çekeceği azabı tatlı görür.

Allah2ın kitabı ve Resulünün (sav) sünnetindeki delaleti kesin olan kati naslara dayanarak İslam akidesinin fikirlerini beyan ederken; Allah'ın ve Resulünün sevgilerini kalplerinde taşıyan o salih insanların (sahabelerin) akideye olan bağlılıklarını günümüz insanlarının araştırmalarını ve tekrar bu akideyi kendi şahsiyetlerinde diriltmelerini umuyoruz. Ki, böylece Allah (cc) İslam ümmetine fetihleri gerçekleştirsin ve vaat ettiği zafer gününü yaklaştırsın. Nitekim yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor:

"Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâdetti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkar ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır." (Nur 55)

İslam akidesi akli bir akidedir

İslam, insanın yaratıcısıyla, kendisiyle ve diğer insanlarla ilgili ilişkileri düzenlemek için Allah-u Tealanın Nebisi ve Resulü olan Muhammed (sav'e indirdiği dindir. Bu ise son semavi risalettir. Kim buna inanırsa kurtulmuş ve hidayete kavuşmuş olur. Kim de bunu inkar eder veya üstünü örterse sapmış ve helak olmuş olur. Allah-u Teala bu hususta buyurmuştur:

"Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir." (En'am 125)

İslam, evrensel bir ideoloji ve risalet olduğu gibi nizamın kendisinden fışkırdığı akli bir akidedir. Nitekim, bu ideoloji akla ve fıtrata uygundur. Komünizm gibi maddeciliğe ve kapitalizm gibi orta çözüme dayalı değildir. Tedbir sahibi olan Allah'ın varlığını, Resullere olan ihtiyacı, Kuran'ı Kerimin mucize oluşunu idrak ederek ve düşünerek akli yolla bulmayı esas almıştır. İnsanın bunlara iman edebilmesi için aklını kullanması gerekir.

Kuran'ı Kerimin mucizeliği ise; Allah (cc) yeryüzüne ve üzerinde bulunanlara varis oluncaya (kıyamete) kadar devam edecektir. Kıyamet gününe kadar insanlara ve cinlere onun meydan okuması devam edecektir.

İnsanın varlığının sebepleri, geleceği ve gayesi hakkındaki soruların cevabı büyük düğümü çözen İslam akidesidir. Öyleyse; bu fikir (İslam akidesi) temeli teşkil eder. Bu ise kendisinden bütün fikirlerin fışkırdığı ve onun üzerine fikirlerin tesis edildiği fikri kaidedir. Aynı anda fikri liderliktir. Dünya hayatında insana liderlik eder ve insan bu alternatifsiz fikirlere boyun eğer. Buna kesin tasdik insanı sağlam bir akide sahibi yapmış olur.

İslam akidesi ve kendisinden fışkıran fikirlerle kulların fiillerini tanzim ettiği gibi yasaları ve ahkamı kapsayan usulleri de tanzim eder. Usuller ve füruatlar birbirlerine o kadar sağlam şekilde bağlıdır ki, onları birbirlerinden ayırmak mümkün değildir. Hükümlerin akideye bağlılığı tabii olup meyvelerin ağaçlara veya neticelerin mukaddimelerine bağlılığı gibidir. Bundan dolayı amellerin yerine getirilmesinde esas bir çok muhkem ayette gösterildiği gibi Allah'a iman etmeye bağlandı. Allah (cc) şöyle buyuruyor:

"Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükâfatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz." (Nahl 97) Başka bir ayette ise;

"İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır." (Meryem 96) buyurmaktadır.

Allah'ın kullarından istediği iman öyle bir iman; ki aydın tefekkürle gerçekleşen kesin bir imandır. Bu İmanın, koca karı imanı diye adlandırdıkları imanla hiç bir ilgisi yoktur.

İmanın veya akidenin mefhumu incelenirken ona bağımlı bazı hususların da incelenmesi gerekir. Allah (cc) bu hususları şöyle beyan ediyor:

"Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman (da sebat) ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkar ederse tam manasıyla sapıtmıştır." (Nisa 136)

Buna göre Allah'u Tealanın varlığına delalet eden azameti, yüceliği, ilmi ve hikmetini kapsayan hususları da bilmek gerekir. Ayrıca Allah'ın gaybı bildiğine akli ikrarla inanmak gerekir. Meleklere, cinlerin ve şeytanların varlığına, peygamberlerine indirdiği kitaplara, kıyamet günü tekrara dirilişe, amellerimizden dolayı hesaba çekilme, günahlardan dolayı cehennemle cezalandırılma, sevapların karşılığı olarak ta cennete girme ve kaza ve kederle ile ilgili hususları en iyi şekilde öğrenip kesin şekilde tasdik etmek kaçınılmaz bir şeydir.

İslam akidesi tek bir bütündür ve kalıcıdır. Bu akide davranışları düzeltir, nefisleri temize çıkartır, insanı dürüst ve dosdoğru yapar. İmana ait olan bu mefhum, Allah'ın Resullerine gönderdiği risalet olup önceki ve sonraki insanlara tavsiye ettiği akidedir. Öyleyse, bu akide zaman ve mekanın, kavimler ve fertlerin değişmesiyle asla değişmez, sabittir. Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir." (Şura 13)

Bize iman etmemiz istenen tevhidi esas Resulleri ve nebileri yolu ile önceki kavimlerden de istenmiştir. Tevhidi dinlerin hepsinde imanî esaslar aynıdır. Ancak şeriatlarda ve teferruatlarda farklılıklar vardır. Çünkü yüce Allah (cc) her ümmete ayrı ayrı şeriat ve metot vahyetti

Buna göre öncekilere inen şeriatlar İslam geldikten sonra bağlayıcı değildir. İslam'ın gelmesiyle Ehli-i Kitap gibi milletler önceki şeriatlarını terk edip İslam'a girmekle emrolundular.

"Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır."(Al-i İmran 85)

Akide; ferdin, cemaatın ve ümmetin ruhu veya canıdır. Bu akide ne kadar açık net ve canlı olursa o derece hayat sahnesinde ümmette ve fertlerde faaliyet kazandırır. Allah (cc) bu konuda şöyle buyuruyor:

"Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu! İşte kafirlere yaptıkları böyle süslü gösterilmiştir." (Enam 122)

Bu akide, her güzel hissin kaynağıdır. Her hangi bir fazilet, güzellik ve iyilik varsa ancak ondan kaynaklanır ve ona ait olur. Zira, iyiliklerin öncüsü ve kaynağı bu akidedir. Diğer iyilikler ve güzellikler ondan fışkırır. O akide onların esası olur. Allah-u Teala şöyle buyurdu:

"İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!"(Bakara 177)

Allah-u Tealanın varlığının hakikatı

İslam, insandaki büyük düğümü akla kanaat veren, fıtrata uygun olan ve kalbe güven verici bir şekilde çözdü. Daha doğrusu, bu akideye inanmak ve İslam'a girmek için akla kanaat getirmeyi şart koşmuştur. Şöyle ki; tedbir sahibi olan bu yaratıcının varlığı gereklidir. Yaratıcı (Allah) ezeli olup bir şeye muhtaç değildir. Her şey ona muhtaçtır ve her şeyin varlığı ona dayanır. Nitekim, Allah-u Teâla'nın varlığını idrak etmek kolay ve herkesin gücü dahilindedir. Çünkü, onun varlığının idraki aklın ihsası altındadır. Fakat Allah'ın zatını akıl hissedemez ve idrak edemez. Zira akıl bundan acizdir. Çünkü, akıl sınırlı olduğu için Allah'ın zatını düşünemez. Sınırlı olanın gücü her ne kadar yüksek ve büyük olursa olsun sınırını aşamaz.. Bu nedenle, ötesine ulaşamaz ve malik olamayacağı gücün dışına da çıkamaz.Allah-u Teala şöyle buyuruyor:

"O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir." (Şura 11)

Aklın hissettiği sınırlar dahilinde, eşya düşünülerek Allah'ın varlığı idrak edilir. Allah'ın kelamı Kuranı Kerim, insanın etrafında bulunan bütün yaratıklara dikkati çekmiştir ki, insan bunları düşünsün, incelesin, araştırsın ve tefekkür ederek Allah-u Teâla'nın varlığına iman etsin. Allah (cc) şöyle buyuruyor:

"(İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?" (Gaşiye 17-20)

Kuranı Kerim insanı Allah'a inanma hususunda aklını kullanmaya davet ediyor. İnsanın dikkatini eşyalar üzerinde yoğunlaştırıyor. Allah (cc) şöyle buyuruyor;

"Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah kusurlardan münezzehtir." (Yasin 36)

Bütün bu deliller insanları bir yere getirip, bütün kapıları kapatarak, kaçınılmaz ve inkar edilmez bir gerçek karşısında teslimiyete sürüklemektedir. Allah (cc) şöyle buyurdu:

"Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır! Onlar bir türlü anlayıp inanmazlar." (Tur: 35-36)

"İnsanlardan bazısı, bir bilgisi, bir rehberi ve (vahye dayanan) aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde sırf, Allah yolundan saptırmak için yanını eğip bükerek (kibir ve azamet içinde) Allah hakkında tartışmaya kalkar. Onun için dünyada bir rezillik vardır; kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız" (Hac 8-9-10)

Bütün bunlardan sonra Kuranı Kerim şu kesin neticeyi ve ebedi gerçeği ortaya koymaktadır: Yaratıcı birdir, tektir ezelidir ve Ondan başka ilah yoktur. Değerli Resulüne şu ayetle hitap ediyor (bu ümmetine de hitaptır).

"Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. (Habibim!) Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir." (Muhammed 19)

Allah'ın zâtı asla idrak edilemez

Allah (cc) insana akıl nimetini verdi. Nitekim, sahabelerden rivayet edildiği gibi, Allah'ın yarattığı şeyler arasında en değerli şey akıldır. Çünkü araştırmak, algılamak ve fikir ortaya koymak için tek araç odur. Zira, Allah insana düşünürken irade ve seçme serbestisi vermiştir.

&O (Allah) takdir etti, yol gösterdi (Â-lâ 3)

Bundan dolayı, Allah2ın varlığı hakkında araştırma yapmak, insan için tabii ve kaçınılmazdır. Çünkü, tefekkür ve irade imkanına sahip olan tek canlı varlık insandır. İnsan kendini çevresindeki varlıkları inceleyebilir. Başka bir ifadeyle; kainatı, insanı ve hayatı düşünebilir. Bunların durumlarını, alakalarını ve bunlarla ilgili bütün hususları araştırabilir. Böylece, kendisinin en üstün varlık olmasına rağmen, araştırma ve inceleme neticesinde kendisinin de aciz, eksik, sınırlı ve muhtaç olduğunu görür. Ayrıca bu aydın bakışla akıl, düzen sahibi bir yaratıcının var olduğuna kesin olarak kanaat getirir.

Doğru neticeye varabilmek için aydın bakışla bakmak kaçınılmaz olur. Zira insanın kendine ve etrafındaki varlıklara yüzeysel bakışla bakması, hatta derin bakışla bakması yeterli değildir. Doğru gerçeklere ancak aydın şekilde bakarak ve düşünerek varılır.

Aydın veya münevver şekilde düşünmek ise; eşyalar ve olayları onların durumlarını ve onlarla ilgili her hususu derince düşünmekten geçer. Şöyle ki; insan yalnız eşyalara bakar fakat onların durumlarına ve onlarla ilgili hususlara bakmazsa düşüncesi ve araştırması üzerine bir ışık açmış sayılmaz. Varlıkların durumlarına ve onlarla ilgili hususların aciz, eksik ve muhtaç olduklarına bakış araştırma ve düşünme operasyonuna ışık verir. Böylece aydın şekilde düşünmüş olur. Bu düşünme yoluyla doğru neticelere varılır.

Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Ali imran 191)

İslam akidesiyle ilgili husus ise; düşünmek, öğrenmek ve sormaktır. Allah'ın zatını tartışmak ve cedelleşmek akıl sahiplerinin işi değildir. Çünkü onlar bilirler ki, Allah'ın zâtını anlamak aklın sınırı içerisinde olmadığı için imkansızdır. İnsanın kudretini ve ölçülerini geçer. Nitekim insanın düşüncesi ve ölçüleri sınırlıdır. Mademki ölçüler ve gücü belli bir orandadır öyleyse akıl mutlak olanın zatını idrak edemez. Akıl bunu idrak etmek ve tasavvur etmekten acziyet ve güçsüzlük gösterecektir. Buna göre İslam dini, zatı ilahıyla ilgili sahada aklın meşgul olmasını nehyediyor. Böylece hem akıl korunur hem de zatı ilahi için hakkıyla takdir ve icmali sağlanmış olur

Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de (Hac 73)

İslam akidesi, akla hitap ederken, aklın üzerinde duracağı sınırları da belirtmiştir. Gayb alemiyle ilgili hususlarda Müslüman akla başvurmaz. Ancak vahye baş vurur. Gaybla ilgili bilgiyi oradan alır. Vahyin bildirdiği ölçüde onunla yetinir.

Elif Lam Mim. O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.(Bakara 1-5)

Allah'ın zatı hakkında soru sormak, dönüşü olmayan derin sulara dalmak gibidir. İlahın zatından söz eden insanlar sapıklığa düşmüşlerdir. Onların bundan söz etmeleri, ayrı ayrı ihtilaflı guruplara bölünmelerine ve fitneye düşmelerine sebep oldu. Çünkü, bilemeyecekleri ve bilmek için hiç bir zaman bir güce sahip olmayacakları konu hakkında konuşmuşlardır. Bu nedenle Resulullah (sav) Allah'ın zatını düşünmeyi nehyetti:

Allah'ın yarattığı şeyleri düşünün fakat, Allah'ın zatını düşünmeyin yoksa helak olursunuz. Bu nehy (yasaklama) akla kilit vurmak için değil, aklı korumak içindir. Çünkü, akıl boş düşünce neticesinde helak olabilir. Zat-ı ilahiye yaratılmışlara asla benzetilemez ve Allah-u Teala kendisinin yaratığı bir şeyle vasıflanamaz. Fakat akıl Allah'ın var olduğunu idrak edebilir. Çünkü, bu konu kendi imkanına dahildir ve gücündedir. Fakat, yaratıcının zatını idrak etmekten acizdir. Çünkü, Allah'ın zat-ı aklın fevkindedir (üzerindedir).

Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.(Al-i imran 190)

De ki: "Göklerde ve yerde neler var, bakın (da ibret alın!)" Fakat inanmayan bir topluma deliller ve uyarılar fayda sağlamaz. (Yunus 101)

Allah'a iman Akidenin zirvesidir

Şüphesiz ki, yaratıcı ve tedbir sahibi olan Allah'a iman, İslam akidesinin en yüksek noktası ve zirvesidir. Akıl; kainat, hayat ve insan gibi aklın ihsası altında vuku bulan her şeyin idrak edilmesinden dolayı Allah'ın varlığı bilinir. Eşyanın varlığın aciz, eksik ve muhtaç olduklarını idrak edince düzen sahibi Allah2ın varlığını idrak eder.

Bundan dolayı, Allah-u Tealanın varlığı akıl tarafından idrak edilebilen bir gerçektir. Gayri müslimlerin inançlarına göre, o zihinlerde tasarlanan düşünce değildir. Genel olarak, mutlak şekilde imandan söz edilince Allah2a iman kast edilmektedir. Başka bir ifadeyle aklın son verdiği, kalbin üzerine istikrar bulduğu ve münakaşaların bittiği noktadır.

Hayatta insanın hareket etmesi hak olan yaratıcının varlığına delalet eder. Fakat, insanın hareketinin ciddi, kerimli ve hedefli olabilmesi için gaye edindiği meseleleri bulunmalıdır. İnsanın hayvanlar gibi sırf yemek içmek ve eğlenmek için yaşaması hiç doğru olmaz. İnandığı meseleler, insanın hareketinin yorgunluğunu atar ve sonuçlarının mesuliyetinin taşımasını hafifletir.

İSLAM AKİDESİ VE ETKİSİ

ismim@benimadresim.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın