alicocetin.sitemynet.com

ANASAYFA ALİÇO
Bož Sayfa
İNGİIZCE
BENİM SİİR
Ramazan 11 ay
HABER
SPASTİK NE_?
resim komik 2
komik resim yeni1
BEBEK RESİM
YAZ RESİM
ENGELLİER YASASI
TV: GAZETSİ
KİTAPLAR: OKUYORUM
HABARLAR
KONYA YEMEK
GÜLLAR
ENGELLİYİM RESİMLAR

HABARLAR


HABAR

6up20.jpg

RÖPORTAJLAR
Barış Akarsu
Adını ilk kez Akademi Türkiye yarışmasında duyduk, ardından 2 albüm yaptı ama asıl çıkışı başrolünde oynadığı Yalancı Yarim adlı dizi ile oldu. Rock müziğin sevilen isimlerinden Barış Akarsu ile keyifli bir sohbette bir araya geldik.
- Kendinizden söz eder misiniz? Kimdir Barış Akarsu?
29 Haziran 1979’da Zonguldak’ta doğdum. İlkokul, ortaokul ve liseyi ve gençliğimi Amasra denilen ...

Adını ilk kez Akademi Türkiye yarışmasında duyduk, ardından 2 albüm yaptı ama asıl çıkışı başrolünde oynadığı Yalancı Yarim adlı dizi ile oldu. Rock müziğin sevilen isimlerinden Barış Akarsu ile keyifli bir sohbette bir araya geldik.
- Kendinizden söz eder misiniz? Kimdir Barış Akarsu?
29 Haziran 1979’da Zonguldak’ta doğdum. İlkokul, ortaokul ve liseyi ve gençliğimi Amasra denilen küçük bir sahil kasabasında geçirdim. Okul bittikten sonra bulunduğum mekandan çıktım, Ankara’ya çalışmaya gittim. iki sene Ankara’da çalıştıktan sonra tekrar Amasra’ya döndüm, dershaneye yazıldım. Bir ay süren bir çabadan sonra tekrar Amasra’dan ayrıldım. Karadeniz Ereğlisi’ne gittim ve canlı müzik yapmaya başladım. Sonra tekrar Karadeniz Ereğlisi’nden ayrıldım Antalya’ya gittim. İki sene Antalya’da animatörlük yaptım. Ondan sonra tekrar Karadeniz Ereğlisi’ne döndüm, ve çuzun bir süre, beş seneye yakın bir süre grubumla beraber müzik yaptım. Oradan da ‘Akademi Türkiye’ yarışmasına katıldım.
- Genç yaşta flütle başlayan müzik yaşamınız, mızıka ve kumsalda gitar çalarak devam etti. Sonrasını sizden dinleyelim.
Ben müzik yaşantıma blok flütle başladım, müziği çok seviyordum, müzik dinlemeyi çok seviyordum. Dinlediğim müziği de artık yapmak istedim, flütle başladım, sonra mızıka çalmaya başladım. Evde bir yerlerde bulmuştum. Sonra da saz çalmaya başladım.
- Saz ! Ne alaka?
Tarza göre işte. Hayatımda uzun süre Zülfü Livaneli’ler, Pir Sultan Abdal’lar, özellikle Ruhi Su’lar, Rahmi Saltuker, Ahmet Kaya, Cem Karaca ile büyüdüğüm için saz merakı başladı. Özellikle Zülfü Livaneli ile. Sonra klavyeye döndü olay. En sonunda da kendimi buldum. Sahil kasabasında yetiştiğim için artık genç bir yapıya sahip olduk ve baktık ki kumsalda çalınabilecek en güzel şey gitar, romantik bir alet. Ve gitarla benim her şeyim değişti. Tarzım değişti, yaşantım değişti, müziğe bakış açım daha farklı olmaya başladı.
- ‘Akademi Türkiye’ yarışmasının, hedeflerinize ulaşmanız yolunda lokomotif olduğunu söyleyebilir miyiz?
Tabi, tabi. Bir araçtı benim için. Ben her zaman söylüyorum. ‘Akademi Türkiye’ye iyi ki katılmışım. En iyi kararlarımdan bir tanesidir ve ‘Akademi Türkiye’ hayatımın dönüm noktasıdır.
- Nasıl karar verdiniz bu yarışmaya katılmaya ve o süreçte neler yaşandı?
Birdenbire oldu. Evde oturuyordum, baktım televizyonda ‘Akademi Türkiye’ diye fragmanlar dönmeye başladı, çocuklar dans ediyorlar falan. Sonra eğitim verileceğini öğrendim. “Birinci olan yurt dışına çıkacaktır, tekrar yarışacak, Türkiye’yi temsil edecektir” denildi. Tabi ben bu olayın sadece eğitim bölümünde kaldım. Şansımı deneyeyim dedim. Zarar da olmayacak benim için, aksine öğrendiklerim yanıma kâr kalacak. Hiçbir şey olmasa, 1-2 ay bile kalsam eğitim almış olurum diye düşündüm. Ve öyle girdim yarışmaya.
- Hangi albümleri çıkardınız şimdiye kadar?
İki albüm çıkardım. Birincisi “Islak Islak” albümü, ikincisi de “Düşmeden Bulutlarda Koşmam Gerek” albümü. Yakında üçüncü albüm çıkacak kısmetse.
- Albümlerden beklediğinizi alabildiniz mi?
Aldım tabi. İkisinden de beklediğim ilgiyi aldım. Çünkü Türkiye’de gerçekten şu anda albüm yapıp satmak çok zor.
- Peki neden rock?
Benim yaşam standardımı oluşturduğu için. Yaşamımı oluşturdu aslında açıkçası. Ben rock’çı olayım, rock yapayım diye başlamadım buna. Bu benim yaşamımda geçtiğim süreç içerisinde oluşan bir şey, içimden gelen bir şey. O yapıya sahibim. Rock müzik yapan insanların yapısına sahibim, ya da o düşünceye sahip olan insanların yapısına sahibim. Rock müziği içimden gelerek yapıyorum. O müziğin ritmi çok hoşuma gidiyor, anlattığı şeyler hoşuma gidiyor. Sonuçta hayata karşı bir bakış açım var ve bu bakış açısını en iyi gösteren müzik, rock müzik. Sahnedeyken de sahne tansiyonum tamamen gitara bağlı, sert seviyorum. Ve çok hareketli bir adamım, başka türlü müzik beni kaldırmıyor. Hepsi hafif kalıyor, rock tansiyonumu gösteriyor. Kalbim o şekilde atıyor.
- Dizi oyunculuğu nasıl başladı?
İkinci albümden sonra ‘Yalancı Yarim’ için teklif geldi. Akademi Türkiye’den çıktıktan sonra da sevilen bir çok dizi için teklif gelmişti ama hiç birini kabul etmemiştim. Çünkü öncelikle yapmam gereken işin müzik olduğunu düşündüm. Eğer önce diziye başlasaydım albümlerimi yapamayacaktım. Sonuçta ben müzik yapmayı, şarkı söylemeyi, sahneyi çok seven bir insanım. Onun için ilk başta müziği öngördüm, hatta diziyi hiç düşünmüyordum, hep müzikle gitmeyi düşünüyordum. Ama Türkiye’de bu çok zor. Hele şu anki piyasa o kadar zor ki müzik yapmak için. Çünkü önüne gelen müzik yapıyor. Herkes bir şey çalıyor, herkes albüm yapıyor, herkes şarkı söylüyor. Onun için bu döneme kendimi daha çok tanıtabilmek, kanıtlayabilmek için ikinci aracın dizi olduğunu düşündüm.
- Dizi oyunculuğunuzun müzisyenliğinizin önüne geçebileceğini düşünmediniz mi?
Hayatta geçemez. Şöyle bir olay vardır. Şu anda beni hep televizyonda dizide görüyorsunuz. Ama ben bunu yanı sıra arka planda müziğimi yapıyorum. Ben şu anda birçok konser veriyorum. Hem diziyi hem konserleri bir arada yürütüyorum. En son Eskişehir’deydim, Van’daydım. Önümde Trabzon konserim var, Artvin konserim var, Aydın konserim var. Yani bunları sağlayan dizi oldu. İnsanlar beni daha görüyorlar, daha çok seviyorlar, daha çok ilgi gösteriyorlar. Ve ben müziğimi, rock’ı daha çok insana yaymış oluyorum.
- Ama dizi sayesinde daha çok hatırlıyor insanlar sizi?
Dizide de hatırlıyorlar, sonuçta ben her şeyi müzik için yapıyorum. Bu sadece bir işlev. İşliyorum sadece, oyayı işliyorum ben şu anda. Ama ana karakter müzik olacak.
- Gelecek için ne gibi tasarımlarınız var?
İyi bir müzisyen olmak, kalıcı olabilmek. İlerde insanların beni çok iyi hatırlamasını istiyorum. Barış Akarsu diye bir adam vardı, adam gibi adamdı demelerini istiyorum.
- İdolünüz Cem Karaca mıdır?
İdol olarak değil, örnek aldığım insanlardan biridir. Ben cem Karaca’yı severek dinlerdim. Çocukluğum onun parçalarıyla geçti, Cem Karaca, Barış Manço, Moğollar, Erkin Koray. Bunlar işledi. Ama yanı sıra işte ne bilim ben çok yabancı müzik de dinlerim. Led Zeplin, Deep Pearpell vs.
- Engelli insanlar ve onların sorunlarıyla ilgili duygu ve düşüncelerinizi öğrenmek isterim..
(TESYEV broşüründeki sloganı göstererek) Yaşam Engel Tanımaz. Örnek, yaşam gerçekten engel tanımaz. Yaşam o kadar özel ve o kadar güzel bir şey ki. Yani yaşadığımız her güne, yataktan kalktığımız, nefes aldığımız her güne şükretmemiz gerekir. Ve bunu sağlam insanlar ve engelli insanlar olarak ayıramayız. Böyle bir ayrım yok bu dünyada. Engel nedir ki? Kafandaki engelleri kaldırman lâzım önce. Önemli olan odur. İlk önce beynin özgürlüğü, ilk önce beyninden kaldır engelleri. Önemli olan budur. Onları kaldırdığınız zaman zaten fiziksel engel de ortadan kalkıyor. İnsan o kadar farklı bir şey ki. İnsan o kadar özel bir olay ki. Verilen imkanları o kadar güzel kullanabiliyor ki.. Diyor ki benim bir kolum yoksa diğer kolum var, bir bacağım var. Senin iki kolunla yaptığını bir koluyla bir bacağıyla yapıyor. Bu azimdir. İnsanların hayata hâlâ ışıkla bakabilmesidir. Bence bir çok insanın böyle azimli insanları görerek örnek alması gerekir.

- Engellilere toplumun, devletin, yerel yönetimlerin olması gereken değeri verdiğini düşünüyor musunuz?
Düşünmüyorum, hiçbir zaman da düşünmedim. Devletin ya da yerel yönetimlerin bu insanlar hakkında ya da başka şeylerle ilgili çalıştıklarını düşünmüyorum. 27 yaşındayım ve 18 yaşından beri yani kendime geldiğimden, bir şeylere karşı çıkmaya başladığımdan beri düşünmüyorum. Ve ben hep şuna inanırım. İnsanlar hep kendi çabalarıyla bir şeyler yaptılar. Devlet engelliler özel bir şey yapmadı, bizim ülkemizde engelliler de var, onlar için de şunu yapalım demedi.
- Elinizde imkan olsa engelliler adına neyi nasıl değiştirirdiniz?
Öncelikle çalışma imkânları oluştururdum onlar için. Çünkü bir çok insan engelli diye bir çok yerde çalışamıyor.
- Engelli insanlarımıza vermek istediğiniz mesaj var mı?
Sevgi her şeyin çözümü, bütün kötülükler, olumsuz her şeyi ortadan kaldıran bir kuvvet. Bence engelli insanlarımızda kalplerindeki o sevgiyi kaybetmesinler ve onu bulmak için uğraşsınlar.
Röportaj: Arzu Cantürk


20 Haziran 2007 Çarşamba 10:46
Spastik engelli genç kız, 'Hayat Gülümsersen Gülümser Sana' adlı kitabını tanıtırken, hayata başlama hikâyesini anlattı.
Doğduktan sonra annesi tarafından hastanede terk edilip evlatlık verilen 19 yaşındaki spastik engelli Gözde Akkılıç, babasının kendisiyle ilgili yazdığı günlüğü kitaplaştırdı.
"Dünyaya gözlerimi açtıktan sadece üç gün sonra beni doğuran kişi hastanede bırakarak kaçmış, Çocuk Esirgeme Kurumu'nda başlayan günlerimde 10 aylık oluncaya kadar üç aile tarafından evlat alınmışım, ancak sağlık sorunlarımı öğrendiklerinde geri bırakmışlar beni. 10 aylıkken şimdiki ailem tarafından evlatlık alınmışım."
19 yaşındaki spastik engelli Gözde Akkılıç, 'Hayat Gülümsersen Gülümser Sana' adlı kitabını tanıtırken, hayata başlama hikâyesini böyle anlattı. Akkılıç ailesi, Çocuk Esirgeme Kurumu'nda Gözde'yi görür görmez sevmiş. Kurum yetkilileri, başta kızın sağlık durumundan bahsetmemiş. Yetkililer, 'Yüzde 92 engellidir' denilen raporunu görünce ailenin Gözde'yi isterse geri verebileceğini söylemiş, fakat küçük kıza bağlanan aile bu teklifi kabul etmemiş.
Baba İhsan Akkılıç, çocukluğundan itibaren pek çok ameliyat geçiren, 70 gün boyunca felç kalan Gözde'yi ilk aldıkları günden başlayarak, bütün tedavi sürecini, kızının iyileşmesini ve kendi duygularını anlattığı bir günlük tutmuş. Gözde, "Evimizi taşırken babama ait günlüğü buldum. Ben hayatlarına girdikten sonra yazılmaya başlanmıştı. Babam günlüğü 18 yaşıma gelince vereceğini, ancak bulduğum için okumamda sakınca görmediğini söyledi. Yaşadıklarımın kitap olması gerektiği fikri uyandı bende" diye anlatıyor.
'Koruyucu ailelik artmalı'
Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü öğrencisi olan ve Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde çalışan Akkılıç, ikinci kitabının da yolda olduğunu belirtiyor. Malatya'da 2005'te üzücü olayların yaşandığı Sevgi Çocuk Yuvası'nı da ziyaret ettiğini söyleyen Akkılıç, "Yuvada herhangi bir özrü olanın da olmayanın da en büyük eksikliği aile ortamı bulamamaları. Evlatlık almak büyük sorumluluk ancak, koruyucu ailelik bir an önce yaygınlaşmalı" diyor.

(Radikal)

28esa.jpg


4. Avrupa Paralimpik Gençlik Kampı
Vakfımız Tesyev'in Bedensel Engelliler Spor Federasyonu ile ortaklaşa düzenlediği bu yıl dördüncüsü gerçekleşecek olan Avrupa Paralimpik Gençlik Kampı, 27 Temmuz - 4 Ağustos 2007 tarihleri arasındadır.
Avusturya’nın Graz kentinde düzenlenecek 4. Uluslararası Gençlik Kampı’na, Türkiye, Almanya ve Avusturya’dan 50’ye yakın engelli sporcu ve Bedensel Engelliler Federasyonu'nu temsilen Ziyanur Sezen katılacaktır.
RÖPORTAJLAR

Emel Acar

Moda sektörüne adım atalı henüz 1 yıl olmasına rağmen yaptığı defilelerle başarısını kanıtlayan çiçeği burnunda modacı Emel Acar'la sizler için görüştük.
- Öncelikle Emel Yıldırım Acar’ı kendisinden dinleyelim. Kimdir Emel Acar?
1974 doğumluyum, İzmir’de okudum, sonra yarışma için İstanbul’a geldim, dereceye girdim, iki yıl mankenlik yaptım, çok güzel firmalarla çalıştım. 1995 yılında evlendim, iki çocuğum var. Bir sene önce moda sektörüne adım attım.
- Çocuklarınızla iletişiminiz nasıl, genç anne olmanın avantajlarını hangi anlamda yaşıyorsunuz?
Genç anne olmanın avantajları da var, dezavantajları da var. Avantajları; genç anne olunca ileride arkadaş gibi oluyorsun. Dezavantajı da çocuğunun çocukluğunu yaşayamıyorsun. Çünkü sen de gençsin. Ama tabi her zaman için genç anne olmak en güzeli.
- Geçen yıl 13 Eylül'de Çırağan'da düzenlediğiniz ilk defile ve 7 Haziran'da yine Çırağan'da TESYEV için düzenlediğiniz ikincisi hala dillerde... Bu başarıyı neye borçlusunuz?
Bu başarıyı içimdeki cevhere borçluyum. Çünkü ben her zaman, sırf modada değil, evimde de olsun, çocuklarımda da olsun, içimdeki sesi dinleyerek hayatımı sürdürüyorum. Modada da, şu kıyafeti dikmeliyim, sahne böyle olmalı, müzikler bunlar olmalı, saç bu olmalı gibi içimde düşünüyorum ve onu da hayata geçiriyorum. Sadece yaptığım şey bu. Ama iyi gördüğüme inanıyorum, görüş çok önemli çünkü. İyi tasarladığıma inanıyorum. Sevgi doluyum, içimdeki o sevgiyle işi farklı çıkarıyorum meydana. Herhalde başarının sebebi bu.
- Moda dünyasına adım atışınız nasıl oldu? Sizdeki yeteneği ne zaman nasıl keşfettiniz?
Aslında bu senelerdir düşündüğüm bir şeydi. Bunun eğitimini de almıştım. Ama çocuklarım çok küçüktü. İçimde çok iyi bir enerji var modaya karşı. Niçin değerlendirmeyeyim dedim. Hazır giyim mağazam da vardı. Geçen sene de Acarkent’te küçük bir atölye ile başladım. Ardından defileler. Ve işte bu yere kadar geldim, büyüdü.
- Başarılı bir sunum gerçekleştirmenin püf noktası nedir sizce?
Kalite. Eğer o kaliteyi elde ettiyseniz, bu kıyafetinizle, podyum seçiminizle, müzik seçiminizle doğru orantılı. Her şeyi doğru ve düzgün seçerseniz bence kalite zaten kendini getirir.
- Gösterişi seviyor musunuz? Defilelerinizde her konuyu, her şeyi ince düşünüyor, önceden titizlikle hesaplıyor olmalısınız.
Hayır gösterişi hiç sevmem. Her şeyi ince eleyip sık dokumam da burcumdan kaynaklanıyor, başak burcuyum.
- Engelli insanlarımız yararına TESYEV'le böyle bir organizasyon gerçekleştirmek nereden aklınıza geldi? Neden TESYEV?
Niçin TESYEV anlamında değil, TESYEV’le görüştük böyle bir şeyi ve TESYEV oldu. Ama tabi ben her zaman gücümün yettiği kadar yardım ederim. Sonuçta bunun geliri ihtiyacı olan birilerine gidiyor ve de bu beni çok mutlu ediyor. Belki ilerde TESYEV’le yine böyle bir organizasyon yaparız. Ben her zaman yardıma açık bir insanım ve yardım etmeyi çok seviyorum gücümün yettiği kadar.
- 7 Haziran'daki organizasyonun sonucundan memnun musunuz?
Memnunum. Çok güzel bir defileydi, çok ses getirdi. Bir de gecenin gelirinin doğru yere gitmesi daha da sevindirdi beni. Güzel bir geceydi, çok keyifliydi.
- Engelli insanlarımız hakkında neler düşünüyorsunuz? Elinizde imkan olsa onlara nasıl bir dünya sunmak isterdiniz?
Elimde olsa onlar için bir otel yaptırırım, hani çok çok elimde olsa. Diyebilirim ki gönül ister ki çok güzel şeyler yapmak onlar adına. Mesela bir tatil beldesinde engellilerin rahat hareket edebilecekleri, bütün ihtiyaçlarını kendi başlarına karşılayabilecekleri bir otel yaptırmak isterdim. Tabi hep iyi şeyler yapalım istiyoruz ama bu da beni aşar, imkanlar doğrultusunda.
- İleriye dönük plan ve projelerinizden söz edelim biraz da... Neler yapmayı planlıyorsunuz, kısa ve uzun vadede?
Ben aslında kaderciyim biraz. Kaderde ne varsa onu yaşayacağız. Sonuçta benim hiçbir zaman Çırağan’da iki tane çok güzel defile yapacağım ve bu kadar ses getireceği aklıma gelmezdi. Mesela 27 Temmuz'da da Antalya – Kemer’de bir defile düzenledik. Böyle bir teklif alacağım da aklıma gelmezdi. Veya moda dünyasına girdim, Nişantaşı’nda mağaza açtım, bunları düşünüyordum ama bu kadar kısa sürede olacağı hiç aklıma gelmezdi. Çok çabuk gelişti her şey. O yüzden, dediğim gibi ben kadere inanıyorum, her şey dama taşı gibi oturuyor yerine. Bundan sonraki projelerimde de güzel işlere imza atmak, güzel şeyler yapmak isterim. Gönül ister ki yurt dışında defile yapıp yurt dışından bir şarkıcıyı giydireyim.
- Engellilere toplumun, devletin, yerel yönetimlerin olması gereken değeri verdiğini düşünüyor musunuz?
Hayır düşünmüyorum. En basiti mimari yetersizlik. Ulaşımda taşıma araçları da çok yeterli değil. Engelliler için çok fazla şey yapılmıyor. Tv’lerde bir sürü yarışma düzenleniyor, ses yarışması, yetenek yarışması vs. Engellilerde de sesi çok güzel olan var, çok becerisi olan var. Engelliler adına bir yarışma düzenlenebilir. Bana göre onlar engelli de değil, engel her şeyden önce beyinde bitiyor. Eğer kafanda yarattığın bir engel yoksa zaten her şeyi başarırsın. Bir çok başarılı engelli görüyoruz, tv’lerde gazetelerde. Basketbol oynuyorlar, yüzüyorlar. Ki engelsiz insanlara bile fark atabiliyorlar. Ama bu görünmüyor maalesef.
- TESYEV aracılığıyla engelli insanlarımıza neler söylemek istersiniz?
Kendilerini hayattan koparmasınlar. Bir uzvu yoksa vücudunda bence o engel değildir. Hayata sarılsınlar, kendilerini sevsinler. Sonuçta nefes alabiliyoruz. Kötünün kötüsü var, bunu düşünmesi lazım. Kendilerine bir uğraş bulduklarında hayata daha sıkı bağlanırlar. Kendilerini hiçbir zaman hayattan koparmasınlar çünkü ne olursa olsun hayat yaşamaya değer.
Röportaj: Arzu Cantürk

selimkerim4.jpg

selimkerim6.jpg

yardımıyla kullanabildiğimiz için kitaplara ve mahkeme kararlarına ulaşmamız, kanun ve yönetmelikleri incelememiz kolaylaştı. Bu konularda gören bir kimse kadar kolay bilgiye ulaştığımızı söyleyebilirim. İnternet ve hukuk siteleri görmeyen avukatın da işine yarıyor. Ancak sonrasında mahkemelere, mahkeme kalemlerine ve icralara gitme işi var. Görmeyen avukat beyaz baston sayesinde her yere gidebiliyor, Belki görenlere oranla daha yavaş hareket edebiliyoruz ama sonuçta üzerimize aldığımız işi zamanında bitirebiliyoruz. Bu mesleği başarıyla sürdüren arkadaşlarımız var. Ancak biz şu anda avukatlık yapmıyoruz.

-İlk iş deneyiminiz ne zaman ve nasıl başladı?
-Kerim: Ben fakülteden mezun olduktan sonra aynı sınıfta okuduğumuz bir arkadaşın açtığı büroda ilk avukatlık deneyimlerimi yaşadım. 1987 yılında bu büroda çalışırken ilk davama çıktım. Sekiz ay bu büroda çalıştıktan sonra kardeşimle birlikte kendi ofisimizi açtık. Serbest avukatlığa orada devam ettik. Birkaç yıl sonra bir kamu kurumunda danışman olunca serbest avukatlığı bıraktık. Ama avukatlıktan önce ilk para kazanmam başka bir işe dayanıyor ondan da bahsedeyim. Fakülteyi bitirdikten sonra iş ararken müzik birikimimden yararlandım. Gazeteye ilan verip bulduğum öğrencilerime klasik gitar dersi verdim. Bu yolla 25 kadar öğrencim oldu. Hepsi gören kimselerdi. Onlara görenlerin kullandığı notayla yazılmış bir gitar metodundan ders veriyordum. Bu metodu ben daha önce kabartma yazıyla notaya çektiğim için onları çalıştırırken notaları ben de takip edebiliyordum.

-Selim: Benim ilk iş deneyimim kardeşimle açtığımız büroda oldu. Kerim daha önce bir arkadaşın bürosunda avukatlığa başlamıştı. O nedenle benden daha deneyimliydi. Kendi büromuzda birkaç yıl serbest avukatlık yaptık. Avukatlıktan önceyse birkaç kişiye İngilizce dersi verdim. Ayrıca kardeşimle birlikte müzik yaparak az da olsa bir şeyler kazandığımız oldu. Avukatlıktan sonra müziği bırakmadık. O da bizim için hem bir hobi hem de ikinci meslek gibi devam etti.

- Engelli bir birey olarak iş dünyasında karşılaştığınız zorluklar oldu mu? Bize kısaca anlatabilir misiniz?
-Kerim: Elbette oldu. Avukatlık mesleği güvene dayalı bir meslek. İnsanlar görmeyen bir avukata dürüstlük anlamında güvenebiliyorlar ama onun nasıl iş yapabileceğini düşünemedikleri için bu anlamda şüpheleri oluyor. Ancak zamanla ikna oluyorlar. Müzik ve ders verme işindeyse görmemek karşı tarafı o kadar etkilemiyor. Görmeyen müzisyen imajı tarihte çok eskilerden beri var zaten. Hatta görmeyenlere yakıştırılan bir numaralı iş, ilk akla gelen meslek genellikle müzik oluyor. Bir de santral görevlisi tabi. Artık bunlar aşıldı, İki yıl önce Amerika Birleşik Devletleri’ne gittik. Orada NFB adlı Amerika’nın en büyük kör örgütünün bir hafta süren toplantılarına katıldık. Körlerin yapabildiği değişik meslekleri ve bunları icra eden görme engellileri tanıdık. İş adamları, bal üreticileri, diş hekimi, Nasa görevlisi ve hatta pilotluk yapan görmezler var.
Selim: Bu konuda Kerim’in dediklerine katılıyorum. Ona ilaveten belirteyim ki, biz öğretmenliği görmeyen için çok önemli bir iş olarak kabul ediyoruz. Özellikle bazı alanlarda mesela bilgisayar eğitiminde görmeyen öğrencilere yine görmeyen bir öğretmenin ders vermesi gerekiyor. Çünkü körlerin kullandığı ekran okuyucu programı en iyi yine körler anlatabiliyor. Bu programın püf noktalarını keşfedebilmek için görmemek gerekiyor. Gören hoca fare kullanımına alışmış oluyor. Biz görmeyenler ise her şeyi klavyeden kısa yol tuşlarıyla yapıyoruz.



- Birçok konuda lider ve öncülük ettiğiniz çalışmalarınız var. Türkiye’nin görme engelli olarak satranç şampiyonusunuz ve başarılarınızı neye borçlusunuz?
-Kerim: Elbette düzenli çalışmaya borçluyuz. Bir de yaptığımız şeyi sevmeye. Örneğin kimse bizi satranç çalışmaya zorlamıyor ama içimizdeki istek bizi buna itiyor.

-Selim: Her şeyin başı düzenli çalışmak. Satrançta oldukça iddialıyız. Sonradan Türkiye şampiyonu olan bazı güçlü gören oyuncuları da yendiğimiz oldu. Hatta 1996 yılında ülkemize gelen dünya şampiyonu Anatoly Karpov ile ben özel bir simultane (çoğul gösteri) maçında berabere kaldım.

- Bize elde ettiğiniz başarılarınızdan ve aldığınız ödüllerden bahsedebilir misiniz?
-Kerim: Satrançta 1999 yılından beri düzenlenen görmezler arası turnuvalarda çok sayıda birinciliklerimiz var. Ev madalya ve kupa dolu. Sayısını söyleyemem ama onları koyabilecek yer bulmakta zorlandığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. En önemlileri Türkiye şampiyonluklarımızın yanı sıra, Balkan şampiyonası ve Florya’da yapılan uluslar arası turnuvada benim ve kardeşimin aldığımız ikincilik ve üçüncülük madalyalarımız. Bir de ben İspanya’da dünya şampiyonasında ilk 15’e girdim. Avrupa düzeyindeki bir şampiyonada ise Almanya’da onuncu oldum. Aslında madalyaların sayısından çok nitelikleri önemli. O kadar çok güzel turnuvaya katılmış olmamız bizi mutlu ediyor. Geçen yıllar içinde sayısız turnuva sayısız arkadaşlık ve tanışmalar anılar demek aynı zamanda. Alınan dereceler kadar bunlar da önemli. Bizim amacımız gittiğimiz turnuvalarda genç görmeyen arkadaşlara satrancı sevdirmek. Satranç görmeyenler için uygun bir spor, bir beyin sporu. Görmeyenlerin görenlerle birlikte yapabilecekleri ve yarışabilecekleri nadir spor dallarından da birisi. Çok zevkli ve yararlı. Bu nedenle biz görmeyen arkadaşlarımızın satrancı öğrenmesini çok istiyoruz. Yeri gelmişken ekleyeyim, bu amaçla ülkemizde ilk defa kabartma bir satranç kitabı hazırladık. Bir sivil toplum kuruluşu sponsor oldu ve kabartma olarak basılmasını üslendi. Bu günlerde onu tüm körler okullarına ve derneklere, görmezler spor kulüplerine ulaştırmaya çalışıyoruz. Bir de sesli CD hazırladık, Körlerin satranç eğitimi amacıyla, bunu da sesli kütüphanelere gönderiyoruz.

-Selim: Kerim satrançtan bahsetti ben de müzikten bahsedeyim. 1994 yılında Altınokta Körler Derneği’nde görmezlerden oluşan bir çok sesli koro kurduk. Bu ülkemizde sanırım ilkti. O koroyla birçok ödül kazandık. Özellikle Ankara’da yapılan Türkiye Korolar Şenliklerinde topluluğumuz bizim şefliğimizde her yıl farklı ödüller kazandı. Bunların hiç biri de görmediğimiz için verilmedi. Koronun başarılı performansı için verildi.
Ödül anlamında bir de üniversiteyi bitirirken aldığımız hediyeden bahsetmek isterim. 1985 yılında İ.Ü. Hukuk Fakültesini Kerim sınıf birincisi ben ise sınıf ikincisi olarak pekiyi dereceyle bitirmiştik. Mezuniyet töreninde diploma ve hediyelerimizi o zamanın İstanbul Valisi olan Sayın Nevzat Ayaz’ın elinden almıştık. Hediyeyi de söyleyeyim, bir adet walk-man. O günü hiç unutamam.



-Sizi görenler hep şaşırıyordur. Acaba Kerim mi? Yoksa Selim mi diye buna benzer yaşadığınız keyifli anlarınız var mı?
-Selim: Evet var. Mesela avukatlık yaparken her zaman Kerim’in gittiği bir mahkeme kalemine bir gün benim gitmem gerekmişti. Herkes hoş geldiniz Kerim Bey diye beni karşıladı. O gün de çok acelem vardı. “Hayır ben Kerim değilim, Selim’im onun ikiziyim siz karıştırıyorsunuz” diye uzun uzun açıklama yapacak vaktim yoktu. Mecburen o gün için Kerim oldum. Bozuntuya vermeden öylece memurlarla selamlaşıp işimi gördüm. Üniversitede de özellikle profesörler bizi çok karıştırırlardı. Sınıfta el kaldırdığımızda genellikle ayıramadıkları için “buyur Selim-Kerim” derler işin içinden çıkarlardı. Birçok kişinin aklına gelmiştir, biriniz diğerinin yerine sınava girdimi diye. Asla böyle bir şey olmadı. Çünkü her zaman aynı sınıfta okuduk ve aynı anda sınavlara girdik. Ayrıca ikimiz de hemen hemen aynı düzeyde puan alırdık. Notlarımız birbirine çok yakındı. Yani böyle bir şey yapmaya hiçbir zaman ihtiyaç olmadı.

- Çalışma hayatınızdaki prensip ve kurallarınız var mı? Bunlar neler anlatabilir misiniz?
-Kerim: Çalışma hayatında disiplin, dürüstlük ve düzenlilik asıl ilkemizdir.
Selim: Kerim’e aynen katılıyorum. Şu anda danışmanlık yaptığımız kamu kurumundan emekli olmuş durumdayız. Halen Bakırköy Halk Eğitim Merkezi’nin öğretmeni olarak görme engellilere sesli bilgisayar eğitimi kursu veriyoruz. Haftanın belli günleri sabahtan akşama kadar nefesimiz tükenip sesimiz kısılıncaya kadar ders anlatıyoruz. Bir görme engelli arkadaşımıza daha bilgisayarı ve onun bizim için sunduğu nimetleri öğretebilirsek bu bizim için en büyük mutluluk. Akşam eve yorgun geliyoruz ama o denli de huzurlu ve mutlu! İnsanın sevdiği işi yapması çok güzel.

- Kariyer ve İş dünyasında engellilere daha fazla fırsatlar sunulması için sizce neler yapılmalı?
-Kerim/Selim: Biz öncelikle kendi alanımızdan başlayalım, görme engellilerin artık yeni meslek alanları bulmaları gerekiyor. Eskisi gibi herkes hukuk okuyup avukat olmayı düşünmemeli. Çünkü bu alanda fazla yığılma oldu, örneğin İstanbul Barosu’na kayıtlı avukatların sayısı yirmi bini aştı. Serbest çalışıp para kazanmak görmeyenler için değil görenler için bile eskisine göre daha zor. Görmeyen hukukçuları ne yazık ki henüz kaymakam, hakim ya da savcı da yapmıyorlar ülkemizde. Öğretmenlik, işletmecilik, masörlük ve daha bir çok yeni alan bulunmalı, denenmeli. Diğer özürlüler mesela ortopedik engelliler bu alanda bizden daha şanslılar, onlar gördükleri için oturdukları yerde icra edilen sekreterlikten tutun da daha bir çok işi yapabilirler. Engellilerin yapabilecekleri mesleklerin bir fihristi çıkarılmalı. Eğitim buna göre yönlendirilmeli, mesleki rehabilitasyona ağırlık verilmeli. İşverenler bilinçlendirilmeli. Parça başı yapılan montaj işleri ve benzeri üretim alanlarında fabrikalara gidilip engellilerin istihdamı sağlanmalı.



-Avukat olduğunuz için hemen sormak istiyorum. Sizce engelliler yasası istihdama teşvik ve arttırıcı önlemler getiriyor mu? Ve sizce yasal olarak engellilerin hakları yeterli mi?
-Kerim/Selim: Engelliler yasası oldukça yeni ve faydalı hükümler getiriyor ama ek yönetmelikler devreye girmeden fazla bir işe yaramıyor. Ayrıca bir de toplumun bilinçlendirilmesi önem taşıyor. Yasa her şeyi çözmez, öncelikle insanların özürlüler konusunda bilinçlendirilmesi gerekiyor. Biz engellilerin de iş bulmak ya da başka bir şey talep etmek noktasında önce kendi donanımımızı artırmamız, sonra istememiz şeklinde bir felsefeyi benimsememiz gerekiyor. Kendi haklarımızı bile yeterince bilmiyoruz. Engelliler yasasıyla ilgili bir panel veya toplantı olduğunda salonlar dolmalı, neden kendi sorunumuza yeterince duyarlılık göstermiyoruz merak ediyoruz doğrusu. Biz geçtiğimiz dönemde İstanbul Barosu engelli hakları komisyonunda çalıştık. Engelliler yasası çıkmadan hemen önce bir panel düzenledik. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yapılan toplantıya üniversiteden öğretim üyeleri, engelli bir milletvekili, dernek yöneticileri katıldı. Engelliler yasası ve engelli haklarının her zaman gündemde olması gerekiyor.

- İstihdamda en büyük problem sizce nedir?
-Kerim/Selim: Kotalar filan önemli değil aslında, bizce önemli olan işverenlerin bilinçlendirilmesi, ayrıca engellilerin bir mesleği ya da işi iyi yapabilmesi gerekiyor. Engellinin işe alınıp çalıştırılmadan maaşının ödenmesi, evinde ya da iş yerinde boş boş oturması kötü bir şey.

-Aklıma gelmişken sormak istiyorum. Yaşamınızda iki kardeş hep bir bütün olarak görülüyorsunuz. Hep aynı yerde aynı işlerde mi birlikte oldunuz?
-Kerim/Selim: Evet, bizimki biraz özel bir durum. Her ikiz kardeş bizim kadar yakın olmayabiliyor. Biz tüm eğitim dönemimizde ve iş hayatımızda hep beraber olduk. Bunun önemli pratik yararları oldu tabi. Üniversitede ders notlarını tutma ve temize geçme gibi konularda hep birbirimizi tamamlıyorduk. Sınavlara çalışırken de böyle oluyordu. Avukatlığı ve şimdi öğretmenliği de birlikte yapmaktayız. Müzikte de aynı sahneyi paylaşıyoruz. Selim-Kerim ikilisi olarak anılıyoruz. Bundan genel olarak memnunuz. Ama zor ya da ilginç yanları da yok değil. Mesela bazı insanlar bizi tanıdıklarında “Biz sizi tek bir kişi sanıyorduk” filan diyorlar. Oysa ki biz iki ayrı insan ve şahsiyetiz. Gerçi pek de haksız sayılmazlar, baksanıza röportajın çoğu sorusunu yine birlikte cevapladık!
Selim: Hiç unutmuyorum… liseyi bitirdiğimizde hazırlanan yıllıkta, arkadaşlar bizi resmederken iki gövdede bir kafa çizmişlerdi.



- Uzun vadede başarılı ikizler olarak gelecekle ilgili planlarınız neler?
-Kerim/Selim: Bundan sonraki projelerimiz hep engellilerin eğitimi üzerine olacak. Çünkü her şeyin başı eğitim. Görmeyenlere bilgisayar öğretmenliği yapmayı sürdüreceğiz. Geçtiğimiz yıl bu alanda bir eğitim seti hazırladık. CD ortamındaki bu set tüm ülkedeki arkadaşlarımıza ulaşıyor. Satrancı daha çok arkadaşımıza öğretmeyi de istiyoruz. Şu anda bir kitap yazdık, kendi yaşam öykümüz. Doğumumuzdan itibaren yaşadığımız olayları, engelli olarak karşılaştığımız güçlükleri ve çözümlerimizi anlattık.. Kitabımızın engelli çocuğu olan ailelere ve toplumun diğer kesimine yani engeli en azından görünür engeli olmayanlara birçok mesajları var. Ayrıca iki yıl kadar önce Amerika’ya yaptığımız inceleme ve araştırma gezisinde aldığımız notlardan bir bölüm kitabın son kısmına girdi. Orada engelli felsefesinin ne olduğunu ve özellikle görmeyenler alanında kolaylık sağlayan son gelişmeleri ve yeni teknolojileri kendi bakışımızla yer verdik.. İlk kitabımız “KARANLIĞIN RENGİ BEYAZ” ismi ile 3 Kasım 2006 tarihinde Tüyap Kitap Fuarı’nda kitap severlerle buluştu.

- Son olarak Yaşadıkça aracılığı ile engellilere bir mesajınız var mı?
-Kerim/Selim: İşverenlere şunu söylemek istiyoruz; Engellilere güvenin, onlara bir şans tanıyın. Engelli insanlar biraz da kendilerini kanıtlama dürtüsü içinde genellikle daha çok çalışma ve başarı elde etme anlayışındadır. Onlara bu fırsatı verin. Engelli arkadaşlara ise özellikle genç yaşta kendilerini geliştirmelerini, çok kitap okumalarını, yabancı dil ve bilgisayar öğrenmelerini öneriyoruz. Ne öğrenilirse gençlikte öğreniliyor. Sonra fazla zaman bulamayabilirler. Dağarcıklarını doldursunlar. Donanımlı bir şekilde işverenlerin karşısına çıkmak her zaman iyidir.

Röportaj: Mehmet Kızıltaş

xwbnf.jpg


alico_19758@hotmail.com

alico_1975@yahoo.com.tr
e_mail