|
________________________________________________
A. Ömer TÜRKEŞ'in Radikal Kitap Eki'ndeki Yukarıda listelenen 94 Yazısı >>>>>>
________________________________________________
Pîrî
Sevgi ÜNAL
Ayağında ferman, gagasında harflerle, ne olduydu ki bana da iç ferahlatan imbatına sırt çevirip İzmir'in, düştüydüm mahlukat-ı gariban şehrine doğru yola, İstanbul'a. O İstanbul ki; "Denizin yükselip gökyüzüne parmak uçlarıyla dokunuşuna benziyordu," ve ben İstanbul'u çok görmüştüm. Hayal miydi gerçek miydi, "İzmir'in insanı yoran sukûneti" mi düşürmüştü beni yollara?Kendi haritasını çizen mahlukatlardan biriydim de, yaşamak denen bu curcunada, haritama bir harf daha mı eklemek niyetindeydim yollara düşerken? "Tek bir sözcükten oluşan bir çağrıyı, çoğaltarak unutulmaz bir konuşmaya dönüştürmek," iştihasıyla mı peydahlandıydı bu telaşım?
HARİTAYI ARARKEN
İlla ki öyleydi, öyle olmalıydı. Yoksa mahlukat-ı gariban şehrinde, sersem sepelek dolaşıp Piri Reis'in haritasını ararken, bir yandan kendi haritama bir harf daha eklemek için göbek çatlatan hasbıhallerde bulunmaz, diğer yandan da beni bekleyen hevesli bir yolculuğun, harflerle inci gibi donatılmış bir kitap cismine bürünüp, beni imbat şehrinde beklediğine dair tuhaf bir hissiyatla menzilimi koruyarak ilerlemezdim. Aslında konuşmak yorucuydu. Tüketiyordu bu beni. Böyle zamanlarda, o tek bir sözcükten oluşan çağrıyı yapanın yanında olmayı, karşılıklı oturup, hiç konuşmadan birbirimizi anlamayı düşlüyor, "Sözü azaltıp sessizlikle ruhu yüceltmenin" hazzını yaşamayı bekliyordum. Mahlukat-ı gariban şehrinin en kalabalık, yedi düvelden insanın toplandığı malum caddesinde, bir ses sürekli dürtüp duruyordu beni. Birbirleriyle sürekli didişmelerine rağmen, nasıl oluyordu da, tükenmiyordu soyları? "Birbirlerini, hızla tükettikleri için, hızla çoğalmayı da akıl etmişler," diye yanıtladı kendi kendini gizemli ses. Bir aşağı bir yukarı akıp giden kalabalığın sebebi anlaşılıyordu.Tükenip tükenip tekrar çoğalabilen şehr-i İstanbul'da, Piri Reis'in haritasını ararken, kendi harflerimle oluşturduğum haritama; yeni kıvrımlar, başka başka yükseltiler, aniden çıkıveren kavisler eklemiştim bile. Çünkü, orada, "Kimi zaman, yani bütün bu birbirine geçmiş deniz kıvrımlarıyla cenk velvelesinin, tuhaf yaratıklarla kılavuz kuşların, kadim dostlarla esrarlı yabancıların arasında, tutup adına eğlence dediğimiz bu ölümün, şaşılası bir güzellikle ışıldadığını," gördüm. Bir virajda olduğumu böyle anladım.
İNCE ESPRİLER
İstanbul'dan döner dönmez, bu, kimi zaman insanı kıvrakça yakalayıveren huzura kaptırmak üzereydim ki kendimi, karanlıklar içinde sisle kaplı bir gökyüzü yakaladı ansızın beni. İlk etapta anlaşılmayan, daha sonraları gizemli bir gücün itkisine girdiğinizi size kuvvetle düşündüren durumlardan biri yaşandı ve "Pîrî" girdi hayatıma, okunmak için bekleyen kitaplarımın arasından sıyrılarak. "İnsanı sıradanlığa iterek, bunu elde edilmesi güç bir mutlulukmuş gibi göstermesini bilen huzurun arsız kelepçesine" yakalanmaktan böylelikle kurtulmuştum işte.Bir okuyucunun yüzünde gülümsemeyle bir kitabı baştan sona bir solukta okuması pek sık olmaz. Faruk Duman, o pek sevdiğim Piri Reis haritasından yola çıkarak öyle ahenkli, öyle akıcı bir metin kotarmış ki, tam yerinde kesmelere uğrattığı cümlelerle öyle anlamlı vurgular katmış, metni öyle ince esprilerle donatmış ki, kitabı ellerinin arasında tutan okur, ucunda kendisini neyin beklediğini bilmediği bir deryaya balıklama dalıp, tuza bulanan benliğiyle apak çıkıveriyor kitabın içinden. Ustaca kondurulmuş "kavis"lerle oluşan, şiir tadında, tragedya hazzındaki bu üslubu, nutku tutularak deneyimliyor okuma heveslisi. Kendi yaşam haritasına Piri'yi de ekliyor."Her sözün bir vakti vardır, söz oturup sırasını beklemeli," diyen bir ilk roman olmuş Piri. Sözü, fermanlara boyun eğmeyen bir hevesle tam zamanında açık etmiş Faruk Duman. Okuyucuya da oturup, bir kez değil birçok kez, haz alarak okumak kalmış bu inci gibi işlenmiş romanı. "Kim bilir, hevesinin birazını harflere vermiş olursun, bu eğlencenin getirdiği hazla... İçinde yer etmiş heves de nesneleşip başucunda durmalı senin... Yerine getirmem gereken emirler vardı gerçi. Ferman buyurulmuştu. Ama, hangi ferman bir hevese boyun eğdirebilir ki? Bu böyleyse, harfler mi, zavallı harfler, ete kemiğe bürünüp de. Çırpınmayacaklar hevesle?" Pîrî -Kayıp Denizler Üzerine Bir Anımsama-/ Faruk Duman/ Can Yayınları.sevgiunalhotmail.com
Cumhuriyet Kitap, 17.02.2005
**********************************************
Radikal Kitap
A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi) 94 yazı bulundu
_____________________________________________________
1- Denizler üstünde bir Don Kişot (09/12/2005)
Bu yazımda, son iki romanı arasında yirmi iki yıllık bir zaman farkı olan bir yazarın 70'li yıllarda kaleme aldığı, belki de türünün tek örneği olan bir romandan söz edeceğim; Yaman Koray'dan ve onun Büyük Orfoz'undan.
2- Dedektif Haritos Yunanistan tarihinin karanlık sayfalarında (02/12/2005)
İstanbul doğumlu Yunan yazar Petros Markaris, edebiyat dünyasına 1965 yılında yazdığı Ali Reco'nun Öyküsü ile adım attıysa da önceleri edebiyattan çok sahne sanatları ve sinema ile ilgilenmişti.
3- KAPAK (18/11/2005)
Ahmet Haşim, Suat Derviş'in korku türüne dahil edebileceğimiz Ne Bir Ses Ne Bir Nefes romanıyla ilgili 1924 tarihli makalesini "Her fazla rağbet bulan şey gibi korku edebiyatının usanç vermeğe başlayacağı zaman da uzak değildir" cümlesiyle noktalamıştı.
4- KAPAK (28/10/2005)
2000'de 110, 2001'de 126, 2002'de 181, 2003'de 179 ve 2004 yılında 279 yeni yerli roman yayımlanmış, görüldüğü gibi 2004 yılı bir roman patlamasına sahne olmuştu.
5- O sözler ki... Uğruna asılırız (14/10/2005)
Şiirleri, romanları, senaryoları, edebiyat/sinema eleştirileri, denemeleri, köşe yazıları, ama en çok da polemiği seven kişiliğiyle edebiyatımızın renkli simalarındandı Attilâ İlhan.
6- Bir kalpazanlık hikâyesi (14/10/2005)
İsmail Güzelsoy, ilk kitabı Seni Seziyorum'da (2000) yer alan son hikâyesinde polisiye ile post-modern edebiyatı çok iyi birleştirmiş, aynı yöntemi 2004 yılında yayımlanan ilk romanı Ruh Hastası'nda da kullanmıştı.
7- Bütün yollar Roma'ya çıkar (07/10/2005)
Akif Prinçci, romanlarını Almanca yazan bir Türk. 'Anadiline' ilk kez 1995'te Real Yayınevi tarafından çevrilmiş, Almanya'da iki milyonun üzerinde satan Felidae (1998) romanı...
8- 'Bir katliam hatırası' (30/09/2005)
Şiirleri, hikâyeleri ve romanlarıyla edebiyatımızın en büyük ustalarından Sabahattin Ali'nin parçalanmış cesedi, 16 Haziran 1948 Çarşamba sabahı, Bulgaristan sınırına yakın bir çatakta sürüsünü güden bir çoban tarafından bulunmuştu.
9- KAPAK (16/09/2005)
En Uzun Gece'nin ilk bölümünde, kuş uçmaz kervan geçmez Güneydoğu kırsalına bir kadın yolcu bırakan helikopter, ne yalan söyleyeyim, romanın 'Kürt sorunu' etrafında kurgulandığını düşündürmüştü bana.
10- KAPAK (02/09/2005)
Düş Kırgınları, Mehmet Eroğlu'nun dokuzuncu romanı. 1984-1994 yılları arasında yayımlanan ilk beş romanında ağırlıklı olarak 68 kuşağı devrimcilerinin savrulup giden hayatlarına ilişkin hikâyeler anlatmıştı.
11- Bencil entelektüele eleştiri (12/08/2005)
Thorvald Steen'in kapağında 'Bir Selahaddin Eyyubi Romanı' alt başlığıyla yayımlanan Tozkoporan'ını gördüğümde, yine bir ünlü tarihi şahsiyet biyografisi okuyacağımızı düşünmüştüm.
12- Zor oyunu bozar (29/07/2005)
Yerli romanlar yaz sıcaklarında da hız kesmediler. Geçen yıl olduğu gibi 2005'te de 'her mesai günü bir yeni roman' çıkıyor. Yılın ilk günlerinden bu yana, yetmiş ikisi 'ilk'lik niteliğine haiz yüz elli yedi roman, deyim uygun düşmese bile 'okuyucularla buluştu'.
13- KAPAK (15/07/2005)
11 Eylül'den bu yana çok sayıda 'belgelere' dayalı 'inceleme' kitabında, zıt siyasi ve ideolojik bağlanımlar ama benzer bir düşünme mekânizmasıyla giderek artan sayıda ve iştahla üretilen komplo teorilerinin aslında birer kurmaca anlatı olduğunu biliyoruz.
14- Eğitim şart! (08/07/2005)
Ayşe Kulin, ikinci romanı Adı: Aylin'le (1997) girmişti çok satanlar listelerine. Ancak sonraki romanlarında çok satarlığın teammüllerine uygun 'hafif' konularla yetinmediği gibi medyatik bir görünüm de sergilemedi.
15- Başka bir mekân, başka bir dünya (24/06/2005)
Daha önce Fransızca'dan yaptığı Nathalie Sarraute, Robert Pinget ve Jean Boisselier çevirileriyle tanıdığımız Feyza Zaim'in ilk romanı Altın Yaldızlı Adam, bir solukta okunacak dört (iç)monolog biçiminde kurgulanmış doksan dört sayfalık kısa bir roman.
16- Yazar gibi yazardı... (10/06/2005)
Geçen hafta içinde Vüs'at O. Bener'i kaybettik. Nerdeyse elli yıllık edebiyat yaşantısını görünmek, öne çıkmak, sevilmek, anlaşılmak, popüler olmak kaygılarından uzak geçiren bu büyük ustanın yapıtları gibi ölümü de sessizlikle kuşatıldı.
17- Goldberg Paşa'nın olağanüstü maceraları (03/06/2005)
Goldberg Paşa, 1881 yılında Rusya'da Yahudi bir doktorun oğlu olarak dünyaya gelmiş, ilk gençlik yıllarını Taşkent'te geçirmiş, paralı askerlik yaparken Goldberg Paşa'lığa yükselmiş, annesinin isteği üzerine Milli Mücadele'ye katılmış, Mustafa Kemal'le harp sohbetleri yapmış...
18- Hayvanların en yalnızı (27/05/2005)
Serdar Rifat Kırkoğlu, edebiyata kitap çevirileri ile girmiş, ardından dergilerde deneme, eleştiri, inceleme ve öykü türlerinde yazıları yayımlanmıştı.
19- KAPAK (13/05/2005)
Márquez'in İspanyolca ilk baskısı bir milyon adet yapılan son romanı Memoria de mis Putas Tristes, Benim Hüzülü Orospularım adıyla-ve beş bin adetlik ilk baskıyla-Türkçeleştirildi.
20- Mutsuz olan kim? (06/05/2005)
Kitabın adındaki her bir sözcüğün hem bağımsız bir hikâyeye hem de romanın bir bölümüne karşılık geldiği Sanki Seninle Uzun Zamandır Hiç Böylesine Çılgınlar Gibi Sevişmemiştik, çarpıcı insan tipleri, birbirinden 'sert' bölümleri, dili ve anlatım tarzıyla etkili bir uzun hikâyeydi.
21- Aklın, hayatın ve hayallerin tutulduğu yer (29/04/2005)
Az bilinen ilk romanı Gölgesiz Bir Kadın (1994), birkaç yıl sonra Susurluk'ta ortaya çıkacak Mafya-Polis-Siyasetçi işbirliğinin sanki erken yazılmış bir hikâyesiydi. Kısaca özetliyorum; bir intihar vakasını soruşturan cinayet masası detektifleri ve...
22- Yüzler ve maskeler (22/04/2005)
'Kanın gövdeyi götürdüğü' bir çatışma sahneyle açılan ilk romanı Dublörün Dilemması'nda, öğrenci gençlerden yeraltı dünyasının ürkütücü tiplerine, istihbarat servislerinin tuhaf elemanlarından iş aleminin mutsuz patronlarına kadar genişleyen şahıslar kadrosuyla rastlantılar üzerine kurulu absürd ve neşeli bir hikâye anlatıyor Murat Menteş.
23- Neşeli polisiyeler (15/04/2005)
2000 yılından bu yana yükselişe geçen polisiye yazımı 2005 yılında da hız kaybetmedi. Yılın ilk üç ayında doğrudan polisiye tür içinde değerlendirilecek on roman okuduk; bunlardan iki tanesi de Armağan Tunaboylu'nun kaleminden çıkan Metin Çakır serüvenleriydi.
24- Erkeklere bir hâller oluyor (25/03/2005)
Rıza Kıraç'ın dikkat çekici ve vaatkâr isimli son romanı Düşmüş Erkekler Masalı, iki erkek arasındaki diyaloglarla iki sayfada özetlenen başarısız bir intihar girişimi ile açılıyor.
25- KAPAK (11/03/2005)
Deneme tarzında kaleme aldığı Bu Maçı Alıcaz (1990), Cilalı İmaj Devri (1992), Pop Çağı Ateşi (1995), İnternet, Dolunay ve Cemaat (1997) ve Yeni Şehir Notları (2001) kitaplarından tanıdığımız Can Kozanoğlu, Acemi Eğitimi'nde kendi hayat hikâyesini anlatıyor.
26- Türkiyeli erkeklerin aşk ihtiyacı (04/03/2005)
1999 yılında yayımlanan İstanbul Bir Masaldı romanının ardından uzun bir sessizlik dönemine giren Mario Levi, altı yıllık bir aradan sonra yine bir romanla çıkıyor okuyucusunun karşına.
27- Teknik, asla teknik bir şey değildir (11/02/2005)
Uzmanlık alanına giren Şizofreni: En Uzak Ülke (1998) ve Depresyon: Hüzünden Melankoliye (1999) kitaplarının ardından Aşk Romanları Yazan Adam (2000), Terapi (2002) ve Büyücüler (2003) romanlarını yayımlayan Levent Mete, edebiyatla ilişkisini Rika'nın Beyninde ile sürdürüyor.
28- Anadolu sendromu (28/01/2005)
Bundan önceki iki romanında kadın erkek ilişkilerine, aşk ve cinselliğe yer vermiş, böylelikle çok satarlar kulvarına girmişti Hamdi Koç. Biraz da bu nedenle, onun Çiçeklerin Tanrısı romanı için yazdığım eleştiri yazısını 'Yeni Amerikan Sinema Topluluğu'nun 68'lerde kaleme...
29- Bir kadın(ın) romanı (14/01/2005)
Edebiyat dünyasına 1977 yılında dergilerde yayımlanan öyküleriyle girip 1979'da Ağda Zamanı adlı kitabında topladığı hikâyeleriyle 1980 Akademi Kitabevi İlk Kitap Öykü Başarı Ödülü'ne değer görülen İnci Aral, Kahramanmaraş olaylarını -özellikle mağdur kadınların-bakış açısından yansıtan ikinci kitabı Kıran Resimleri (1983) ile Nevzat Üstün Öykü Ödülü'nü almıştı.
30- Melih Cevdet'in romanları da vardı (17/12/2004)
Melih Cevdet Anday, şiirleri ve şairliği, biraz da oyunları ile tanınmıştır. Oysa güzel romanları da var Anday'ın. Ne var ki, edebiyat aleminde yaygın bir gelenektir; ya şair tarafınız öne çıkar ya yazarlığınız, yani ya şiirleriniz ya romanlarınız...
31- Yalnızlık karşısında çaresiz (10/12/2004)
Her yıl olduğu gibi 2004'ün son aylarına gelindiğinde bugünlerde de 'Edebiyat Nobeli'nin bizden birine verilip verilmeyeceği üzerinden kısa süreli bir heyecan yaşanıyor Türkiye'de. Nobel kazanmış yazarlar ve eserlerine olan meraksızlığımızı göz önüne alırsak eğer, meselenin edebi değerle ya da Nobel ödülüne verdiğimiz önemle bir ilgisi bulunmadığını, merakımızı asıl kamçılayanın Batı'nın bize karşı tavrı, kendimizi kabul ettirmek kaygısı olduğunu söyleyebiliriz.
32- Tragedya acısına fantastik neşesi (03/12/2004)
Sezgin Kaymaz, dört yıllık bir aradan sonra 'Zindankale' ile yeniden buluşuyor okuyucusuyla. Romanların yazılma sürelerinin kısaldığı, kimi yazarın değil yılda bir, birden fazla roman yayımladığı edebiyat dünyası için çok uzun sayılabilecek bu arayı iyi değerlendirmiş Kaymaz.
33- Bana isim verin, size tarih vereyim (05/11/2004)
Paranoyalara dayalı yerli/yabancı -tarihi ya da güncel- komplo teorilerine alışkınız hepimiz. Doğal afetlere, bireysel meselelere, mesela hakemlere ya da edebiyat eleştirmenlerine dayalı olanlar bu yazı özelinde konumuz dışı.
34- Nuriye Akman'dan mistik masal (22/10/2004)
Gazete yazıları ya da televizyon kanallarındaki haber programları ile tanıdığımız medya mensuplarının edebiyata ilgisi devam ediyor. Bu yıl içerisinde İlhan Uçkan, Nuriye Akman, Çiğdem Anad, Oray Eğin, Halim Bahadır, Yüce Yöney ve Cengiz Özakıncı da, artık basit bir ilgi olmaktan çıkıp gelenek hâlini alan eğilime -ilk romanlarıyla ayak uydurdular.
35- Entelektüel erkek rüyaları (08/10/2004)
İlk romanı 'Dün Gördüm Gece Bir Rüya' ile Gendaş Yayınları kurucusu Selahattin Kaya anısına düzenlenen 'Selahattin Kaya Roman Ödülü 2004'e değer görülen Bedirhan Toprak, orta yaşlı bir erkeğin hayatından bir günü anlatıyor.
36- Orta yaşlı erkek halleri (01/10/2004)
'Bizim Büyük Çaresizliğimiz'de orta yaşlarını süren iki arkadaşın aniden hayatlarına giren genç bir kıza duydukları çaresiz aşkı anlatıyor Bıçakçı. Ankara'da, aynı mahallede büyüyen Çetin ve Ender, üniversite yıllarını ayrı kentlerde geçirseler bile dostluklarını eskitmemişler...
37- Kıymeti bilinmemiş bir yazar (17/09/2004)
Kitap ilanlarında 'Yosmalar' romanını gördüğümde, yazdıklarının çoğu kaybolup gitmiş Salahaddin Enis'in eserlerinden birinin gün ışığına çıkarıldığını düşünüp sevinmiştim.
38- Az sayfada çok laf (03/09/2004)
İlk romanı 'Eksik Taşlar'da, 1980 sonrasından bugüne kadar uzanan yirmi yıllık bir zaman diliminde Türkiye sosyalist hareketi içerisinde yer alan insanların mücadelelerini, kendilerini ve siyasi pratiklerini sorgulayışlarını iki kuşak arasındaki çatışma içerisinde ele alırken bireyin yaşadığı kırılma anlarını sorgulamıştı Yiğit Bener.
39- Dosyası açılmayan bir cinayet (20/08/2004)
Yaşamını sanat ve edebiyatla geçirmiş, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde çeviri dersleri vermiş, 'Yeni Ufuklar' ve 'Varlık' dergilerinde yazmış, 'Yazko Çeviri'...
40- Kont-gerillanın izinde (13/08/2004)
'Geçmişin Ayak Sesleri' ile dilimize ilk kez çevriliyor Didier Daeninckx. Ancak polisiyeseverler onun senaryo ya da romanlarından uyarlanan TV dizilerinin TRT kanallarındaki gösterimlerini mutlaka izlemişlerdir.
41- KAPAK (23/07/2004)
Kitabevi raflarından fışkıran ürün bolluğu, entelektüel hayatın son yıllardaki ayırt edici özelliği olarak gösterilebilir. Baskı adetlerinden söz etmiyorum ama, tersine, baskı adetleriyle hiç uygun düşmeyen bir çeşit zenginliği yaşanıyor. En çok ilgiyi de yerlisiyle yabancısıyla öykü ve romanlar topluyorlar.
42- Hatırlamak için öldür (02/07/2004)
Temmuz ayına geldiğimiz bu günlerde yayımlanan yerli roman sayısı yüz otuzu buldu. Bu romanlar arasında altmışa yakını ise 'ilk'lik özelliği taşıyor. Cumhuriyet tarihinin bu en büyük yazım seferberliği içerisinde fantastik kurgulardan tarihsel fantezilere, polisiyelerden casusluk romanlarına kadar her türden eğilime rastlıyoruz.
43- Mehcureler'den Ayşegüller'e (18/06/2004)
Yazılış tarihleri arasında neredeyse bir asırlık zaman farkı olan iki romanı, Mehmet Vecihi'nin -yeni harflerle yayımlanması 2003'te gerçekleşen...
44- Tarihsel fantezilerin sonu (21/05/2004)
Artık hızını kaybetmişse de, romanın son yirmi yılına konusunu geçmişten alan romanlar vurdu damgasını. Ancak bu romanlardaki geçmiş, daha doğrusu tarih tasavvuru doğrusu fazlasıyla tartışmalıydı.
45- Bu müfettişe şapka çıkartılır (14/05/2004)
Günümüz polisiyesinde, ülkelerinin toplumsal yaşama bulaşmış suçlarını polisiyelere döken, birey ve toplum psikolojisini bir cinayet etrafında araştıran İtalyan, İspanyol ve Arjantin'li yazarların farklı bir yeri var.
46- Araftaki yalnızlar (23/04/2004)
Elif Şafak'ın neredeyse iki aydır süren tanıtım kampanyasıyla edebiyat dünyasında merak ve tartışma yaratan yeni romanı 'Araf', sonunda yayımlandı...
47- Gidilecek hiçbir yer yok... (16/04/2004)
Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'nun ilk romanı 'Hiçbiryer', birkaç kısa söyleşi dışında medyada fazla yer bulamadı belki, ama kitap kapaklarından...
48- Tarihi sevdiren adam (02/04/2004)
Hiçbir zaman 'yüksek edebiyat' içinde değerlendirilmeyen, eleştirmenlerin, hiç değilse tarihçilerin ilgisini çekmeyen Abdullah Ziya Kozanoğlu külliyatı...
49- Aşkın karanlık yüzü (26/03/2004)
'Yarın Yapayalnız', bir aşk romanı. Gazetelerde '2003 yılında en çok aşk romanları sattı' haberlerinin yer aldığı şu günlerde yeni bir aşk romanı daha yayımlanması kimseye şaşırtıcı gelmeyebilir.
50- Sır aydınlanırsa büyü bozulur (19/03/2004)
2004 yılının ilginç bir özelliği var. Bugüne kadar yayımlanan romanların büyük bir bölümü yazarların 'ilk' çalışmaları. Gaye Boralıoğlu'nun Manuel Çıtak'ın fotoğraflarıyla bütünleşen 'Meçhul'ü de bir ilk roman.
51- Suçlular aramızda (05/03/2004)
Bu yıl polisiyeseverleri memnun edecek bir seyir izliyor. Yılın ilk iki ayında yayımlanan Celil Oker'in 'Çıplak Ceset', Alper Canıgüz'ün 'Oğullar ve Rencide Ruhlar', Osman Aysu'nun 'Saklı Gerçek', Can Giray'ın 'Bor Büyüsü' ve Necati Göksel'in 'Hayat Askıda' romanlarında polisiye edebiyatın farklı eğilimleri sergilendi.
52- Hayatın yarısı yok (06/02/2004)
Okuduğumuz, sevdiğimiz, etkilendiğimiz bir metinden söz etmek, hele ki o metinle ilgili düşüncelerimizi yazılı hale getirmek istediğimizde bir dolu soru ve sorun çıkar karşımıza.
53- KAPAK (23/01/2004)
19. yüzyılın ortalarında, 'Morg Sokağı', 'Çalınan Mektup' ve 'Marie Roget'in Esrarı' hikâyelerinde E.A. Poe çözümleyici tip olarak Auguste Dupin'i yarattığında, polisiye yazımının dizi esprisi de başlamıştı.
54- Saba'nın İstanbul'unu seyretmek (09/01/2004)
Ziya Osman Saba'nın 'Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi' (1952) ve 'Değişen İstanbul' (1959) adlı kitaplarını -yine- 'Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi' adı altında bir araya getiren yeni edisyon, Orhan Pamuk'un 'İstanbul...
55- Varoşların isyankâr çocukları (02/01/2004)
1998 yılında 'Şehir İçi Öyküleri' adlı hikâye kitabı yayımlanan Niyazi Zorlu, yazarlık serüvenini sessiz sedasız sürdürenlerden.
56- Kaybedecek hiçbir şeyleri yok (12/12/2003)
Hakan Günday, ilk romanı 'Kinyas ve Kayra'da (2000), iki Türk gencinin Afrika'da başlayıp Amerika sıçrayan, oradan Türkiye'ye uzanan, doğrusunu...
57- Başkalarının hayatları (21/11/2003)
'Dünyanın en güzel hikâyesi' de olsa artık acı veren sevinçleri barındıran paylaşılması imkânsız hatıralarıyla başbaşa kalmaktan yorgun düşmüş yalnız...
58- KAPAK (17/10/2003)
Özel bir tanıtım kampanyası yapılmadan sessiz sedasız yayımlanan ilk romanı 'Git Kendini Çok Sevdirmeden'in okuyucudan gördüğü ilgiyle edebiyat çevrelerini şaşırtan Tuna Kiremitçi...
59- KAPAK (19/09/2003)
Kendisini 'uygar' ilan edenlerin Doğuya, yani 'barbarlara' ilişkin anlatılarının evveliyatı, yazılış amacını "insanoğlunun yaptıkları zamanla...
60- Şiddetin estetiği (29/08/2003)
Serüvenci bir ruhu olduğu kadar üzerinde yaşadığımız coğrafyanın doğusuna nasıl baktığımızı sergileyen, aslında kendimizi nasıl gördüğümüzü yansıtan...
61- Adalet; mümkün mü? (22/08/2003)
Kitap endüstrisinde ağırlıklı bir yer kaplıyor polisiyeler.
62- 'Korku'da yeni bir damar (20/06/2003)
Korku edebiyatı Türkiye'de nedense pek yaygın değil.
63- Memo'ların dramı (30/05/2003)
Ölümünün üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra Kemal Bilbaşar'ı 'Cemo' ve 'Memo' romanlarının yeniden basımı nedeniyle anıyoruz...
64- Çıkışı olmayan hayatlar (11/04/2003)
Haldun Çubukçu'nun yeni romanı 'Bütün Aşkların Gömüldüğü Yer', alışıldık kokuları, hamam böcekleri ve yıpranmış mefruşatıyla bir devlet hastahanesi...
65- KAPAK (28/03/2003)
Edebiyat ve sanatın insanları etkileme gücünün, daha doğrusu 'söz'ün büyüsünün yittiği bir zamanda ve mekanda yaşıyor ama roman sayısındaki...
66- Kıbrıs'ta siviller de varmış... (28/02/2003)
Neşe Yaşın'ın 'Üzgün Kızların Gizli Tarihi' romanını okuduğumda ilk hissettiğim şaşkınlık oldu. Kitabın dilinden, kurgusundan ya da diğer anlatım özelliklerinden söz etmiyorum; şaşırtıcılık, Kıbrıs'ta doğup büyümüş bir insanın iç ve dış dünyasını, savaşın, şiddetin ve düşmanca duyguların birey ve toplum üzerinde yarattığı travmaları sergileyen hikayesindeydi.
67- KAPAK (14/02/2003)
Tüm zamanların en komik, en anlamsız savaşı, savaşkarşıtlarının bütün uyarı ve uğraşılarına rağmen, öyle görünüyor ki Türkiye'nin de desteğini alarak başlamak üzere.
68- Muhafazakar bir feminist (07/02/2003)
Yayınevlerinin geçmişin önemli isim ve eserlerini zaman zaman yayın programlarına alması, artık unutulan değerleri yeniden hatırlamamıza vesile oluyor.
69- KAPAK (17/01/2003)
Son James Bond filmi 'Başka Bir Gün Öl' sinemalarda bugün gösterime giriyor, ama filmin senaryosundan uyarlanan Raymond Benson imzalı roman kitabevi raflarında yerini çoktan almıştı...
70- Bu kitabı kaldırıp atın! (10/01/2003)
Dünya edebiyatının en tuhaf metinlerinden biri olan 'Tristram Shandy', 1759-1767 yılları arasında bölüm bölüm yayımlanmıştı.
71- 2002 BİTERKEN (27/12/2002)
Türkçe yazılan romanlar rekor bir sayıya ulaştı bu yıl. Yılın ilk onbir ayında yüzkırkı bulan romanlardaki ağırlık 'kadın' temasındaydı.
72- Muhafazakar siyasi roman (13/12/2002)
Milli ve manevi değerlere bağlı bir yazardı Münevver Ayaşlı. Pertev Bey ailesini anlattığı birbirini tamamlayan -son baskısında tek ciltte toplanan- üç romanı da onun bu değerlerini eksiksiz yansıtıyor.
73- KAPAK (22/11/2002)
Sevgi Soysal'ı 1976 yılı 22 Kasım'ında kaybetmiştik. Henüz kırk yaşındaydı Sevgi; en güzel romanlarını yazmamıştı daha, en güzel hikâyeler sırada bekliyorlardı belki, ama şimdi yeniden yayımlanan kitaplarının...
74- KAPAK (01/11/2002)
Edebiyata 'Sesler' (1948) adlı şiir kitabı ile adım atan Erhan Bener'in ilk romanı 'Acemiler'in yayımlanmasının üzerinden tam elli dört yıl geçti.
75- Politik bir 'çocuk' romanı (18/10/2002)
Dünya üzerinde tanımayan var mıdır Robinson Crusoe ve sadık kölesi Cuma'yı? Belki kısaltılmış bir baskısı, belki çizgi romanı, belki de sinemaya veya TV'ye uyarlanmış biçimi ile her zaman ilgi çekmiştir onların hikâyesi.
76- Düş mü, gerçek mi? (20/09/2002)
'Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir'de ülkeler ve kitaplar arasında hiç bıkmadan dolaşan kahramanı Sina'nın yolculuğunu yeni romanında noktalıyor Selçuk Altun.
77- Sait Faik'in romanları da vardı (06/09/2002)
Yapı Kredi Yayınları'nın 'Bütün Yapıtları' dizisi ile yeniden gündeme gelen Sait Faik Abasıyanık, 1906 yılında Adapazarı'nda doğdu.
78- BBG evinde cinayet (30/08/2002)
"Bizi Kim Gözetliyor Evi"nde Cinayet', Türkiye'deki adıyla 'Biri Bizi Gözetliyor' yarışması etrafında kurduğu cinayet hikayesi üzerinden şov dünyasının ardındaki ilişkileri ele alan bir roman.
79- Sıradan bir cinayet nedeni (02/08/2002)
Ruth Rendell'ı önceki yıllarda Türkçeleştirilen 'Taştan Hüküm' ve 'Cam Hançer' romanları ile tanımış, ardından Barbara Vien müstearıyla yazdığı bir dizi polisiyesini severek okumuştuk.
80- KAPAK (12/07/2002)
İnsanlar yazı ve resimle ilk tanışıklık anlarında başlamışlardı korkularını ifade etmeye.
81- KAPAK (05/07/2002)
'İnsanlık Komedyası' bir kitap ismi değil, Fransa'nın Tours kentinde, 20 Mayıs 1799'da doğan Balzac'ın toplam 96 kitaptan oluşan...
82- Medyatik roman kahramanları (21/06/2002)
Türk aydınlarının yüklendiği kurucu ve kurtarıcı misyon gereği, romanlarda öğretmen, doktor...
83- Bireyin parçalanmış halleri (07/06/2002)
84- KAPAK (24/05/2002)
Julian Rathbone'un Türkiye'de geçen cinayet ve casusluk maceraları ile başlamıştı 'Türkiye Polisiyeleri'.
85- Seslerle yazılan tarih (03/05/2002)
"Haydi gelin, hep birlikte gelin ki, hep birlikte gidebilelim. Nehirlerin kenarına gidelim, zamanla yaşıt ağaçların gölgesine...
86- Orta sınıfın sıkıntılı halleri (29/03/2002)
Behçet Çelik, genç yaşta başladığı hikâyeciliğine iki kitap sığdırmış, Akademi Kitabevi 1989 Öykü Başarı Ödülü'nü kazanmış...
87- Boris Vian 68'i erken yaşadı (22/03/2002)
Fransız 'Kara Roman'ının öncülerinden Boris Vian, 1920'de doğdu.
88- Parçalanmış hayatlara ağıt (15/03/2002)
Herman Hesse, 1946 yılında verilen Nobel Ödülü'ne rağmen Avrupa'da çok tanınan bir yazar değildi, ama Nobel ödülünün kesinlikli...
89- Küller arasından bir şaheser (01/03/2002)
'Hepimiz Gogol'un Paltosundan Çıktık', Süreyyya Evren'in hikâye kitabı, ama Gogol'e yaptığı gönderme ile bu büyük yazarı yeniden hatırlattı bize.
90- Savaş çıktığında neredeydiniz? (28/12/2001)
'Salkım Hanım'ın Taneleri' filmi üzerinden tartışılan 'Varlık Vergisi'...
91- Doğu rüzgârı (07/12/2001)
Modern bir sınıf olarak burjuvazinin tarih sahnesine çıkışı ile roman yazımının aynı zamana denk düştüğü, modern romanın doğuşunu...
92- Saramago'nun gördükleri (23/11/2001)
1998 Nobel edebiyat ödülünü aldıktan sonra Türkçeleştirilen 'İsimler', 'Körlük', 'Umut Tarlaları', 'Yitik Adanın Öyküsü'...
93- Nerede o eski casuslar? (21/09/2001)
ABD'ye yönelen saldırının ilk akla getirdiği sorular, CIA gibi güçlü bir uluslararası istihbarat örgütününün saldırıdan habersiz kalmasına ve saldırının kaynağını tesbit edememesine ilişkindi.
94- KAPAK (10/08/2001)
Yayınevleri ve okuyucuların ilgisi yoğunlaştıkça 1980'lerden sonra yerli yazarların kaleminden çıkma polisiye sayısında da önemli bir artış oldu.
1- İyi başladı... (17/02/2006)
2000'li yıllar polisiye edebiyatın 1930'lu, 40'lı, 50'li yıllarda yaşadığı 'altın çağ'ını hatırlatıyor; 2006 yılının ilk iki ayında tam on yeni polisiye roman yayımlandı.
2- Sherlock Holmes'un rakibi Avni (03/02/2006)
Kemal Tahir'in F. M. İkinci müstearı ile yazdığı Mayk Hammer dizisinin neşriyatı geçen haftalarda başlamış ve -çok şükür- ilgi de görmüştü. Hemen ardından Peyami Sefa'nın Server Bedi müstearı ile...
3- Bir baba, bir oğul, bir ülke (27/01/2006)
Gizli Yazı, Hollanda'da yaşayan İranlı yazar Kader Abdolah'ın romanı. Yazarın, Türkçeye çevrilen ilk kitabı. Bu nedenle hayat hikâyesini aktarmakla başlayacağım; "Kader Abdolah, 1952 yılında İran'da doğdu.
4- Avrupa entelektüelinin kırılma noktası (30/12/2005)
Direnmenin Estetiği, ilk bakışta romandan çok ansiklopedi havası veren ürkütücü boyutlarıyla dikkat çekici bir kitap. 816 sayfalık hacmiyle roman olmasına roman, ama 19. yüzyılın ilk yarısının siyasi, ekonomik ve...
5- 2005'te keyifli romanlar (23/12/2005)
19 Aralık itibariyle 284 yeni roman tespit ettiğimiz 2005 yılı, sayısal anlamda 2004'ü yakaladı. Rakamlardan yola çıkan geniş bir incelemeyi daha önce yapmıştım.
6- Nuru Hayat kimdi? (16/12/2005)
Tekrarı bile anlamsız aslında; Aziz Nesin büyük bir mizah ustasıydı. Hikâye, roman, oyun, taşlama ve diğer türlerde yazdığı eserlerinin hemen hepsinde bu yanı ağır basar.
Oktay Akbal'ın öykücülüğü
_______________________________________________________________
Abdurrahman KOLCU
Oktay Akbal, cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı hakkında konuşur veya yazarken kendisinden ve eserlerinden sıkça söz etmemiz gereken önemli bir yazar. 60 yılı aşkın bir süredir yayımlayageldiği roman, öykü, deneme, inceleme, eleştiri, günce vb. türdeki eserleriyle bu çok yönlü edebiyat adamı; uzun ve istikrarlı yazı hayatı, kısa aralıklarla yayımladığı eserleri sayesinde okurun belleğindeki yerini daima sıcak tutmuştur.Akbal'ın çok yönlü edebi kişiliği, edebiyat araştırmacılarının onu çeşitli bakış açılarından ele alıp incelemesi için elverişli bir yapıya sahip. Atatürk Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Osman Gündüz'ün ''Düş ile Gerçek Arasında Oktay Akbal'ın Öykücülüğü''(1) adlı incelemesini bu doğrultuda yapılmış bir çalışma olarak görüyoruz. Gündüz, çalışmasının önsözünde, kendisinin Oktay Akbal'ın öyküleriyle tanışmasından, bu konuda bir araştırma yapma düşüncesinin olgunlaşmasından ve uyguladığı yöntemden söz ediyor. Akbal'ın öykü yazmaya başladığı yıllarda Türk öykücülüğünün genel görünümüne kısaca değinen Gündüz, kitabın bir sonraki bölümünde yazardan ve bazı eleştirmenlerden yaptığı alıntılarla yazarın öykücülüğü ile ilgili çeşitli görüşleri değerlendiriyor ve öykülerini 1946-58 ve 1967-98 olmak üzere iki döneme ayırıyor. Gündüz, bu sınıflandırmasını; ''İlk dönem öykülerinde yaşadığı zamana ve değişime 'tanıklık' etme düşüncesi ağır basarken, ikinci dönem öykülerinde anlatıcı kimliği ile anlatım biçimi öne çıkar."(2) şeklinde bir yargıyla temellendiriyor.
DÜŞLE GERÇEK
Çalışmanın Arayışlar Dönemi adını taşıyan bir sonraki bölümünde Gündüz, Akbal'ın yazı hayatına giriş serüvenini aktararak dili kullanma biçimini örneklerle değerlendiriyor. Yazarın öykücülüğünde en önemli kaynaklardan birinin kişisel yaşantıları olduğunu belirten Gündüz, öykülerde yazar anlatıcının anılarıyla, yazarın yaşamöyküsünün çoğu kez birbirine karıştığını belirtiyor: ''Hangisi anı, hangisi kurmaca... Bunları ayırt etmek oldukça güç. Yazarın kendisi de zaten böyle bilinmesini istiyor. Bir çeşit düşle gerçek arasında gidip gelme, bir rüya hali, ama uyanık görülen bir rüya. Tıpkı Tanpınar'ın, Proust'un zamanda gidip gelmeleri, rüya görmeleri gibi.''(3) Akbal'ın öykücülüğünün bu özelliği aynı zamanda bu çalışmanın adında da vurgulanmakta.
ÖYKÜ TEKNİĞİ
Akbal'ın öykücülüğünde Sabahattin Ali, Esendal, Fournier, Gorki, Duhamel, Radiquet, Gide, Maupassant gibi yazarlardan çeşitli etkiler olmakla birlikte asıl önemli ve kalıcı etkiyi Sait Faik ve Çehov'un yaptığını belirten Gündüz; varoluşçuluk, sezgicilik ve gerçeküstücülüğün öykülerin arkasında yer alan felsefi düşünceler olduğunu belirtiyor.Çalışmanın sonraki iki bölümünde yazarın iki dönem öykülerinin genel karakteristiği başlıklar altında inceleniyor. 'Öykü Tekniği' adını taşıyan kitabın uygulama ve değerlendirme bölümünde Akbal'ın öyküleri, anlatım tekniği, bakış açısı, tema, yapı, mekân ve zaman başlıkları altında, çoğu kez yazarın eserlerinden yapılan alıntılarla, ayrıntılarıyla inceleniyor. Gündüz, kitabının Sonuç kısmında Akbal'ın öykücülüğünü genel olarak şu tümcelerle değerlendiriyor: ''İçe dönük kişileriyle, bireyci tavrıyla, insana yönelişiyle alanında bir yer tutan Oktay Akbal'ın öykücülüğü için söyleyebileceğimiz son söz şu: Türün sınırlarını zorlayarak belki dışına çıkarak deneme tarzının rahatlığıyla sağlanan bu anlatım gücü, onun anadilini kullanmadaki ustalığını ve Türk öykücülüğündeki ayrıcalığını ortaya koyuyor, aynı zamanda çelişkilerini de...''(4)Doç. Dr. Osman Gündüz'ün çalışması, cumhuriyet dönemi Türk öyküsünün önde gelen bir temsilcisi olan Oktay Akbal'ın öykücülüğüne ışık tutuyor; uyguladığı yöntem, ayrıntı ve alıntılara verdiği önem açısından benzer çalışmalar için de iyi bir örnek oluşturuyor.n(*) Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Araştırma Görevlisi.(1) Osman Gündüz, Düş ile Gerçek Arasında Oktay Akbal'ın Öykücülüğü, Akçağ Yay., Ank., 2003.(2) Gündüz, s. 29.(3) Gündüz, s. 40.(4) Gündüz, s. 314.
CUMHURİYET KİTAP, 03.02.2005
Kitap
Tadı öyküde...
İLÜSTRASYON: HİCABİ DEMİRCİ
Necati Tosuner adı öyküden sonra Türkçeyi getirir. 'Elde Kitap'taki yazılarında genç yazarlarla arasındaki alışverişi önce Türkçe saygısı ve dil duygusu üstünden kurar
14/10/2005 (181 defa okundu)
SEMİH GÜMÜŞ (E-mektup | Arşivi)
Bazı yazar adları bazı sözcükleri hemen getirir. Necati Tosuner adını duyunca ilkin öykü gelir aklıma. Okuru hiç de çok sayıda olmayan bir yazardan söz ettiğimize göre, Necati Tosuner adıyla öykünün özdeşleştiği belki kolayca söylenemez. Adları ondan önce anılan yazarlarla öykünün belki daha sıkı birliği de vardır; gelgelelim, son zamanlarında romanı düpedüz öykünün de önüne geçirmesine karşın, önce öykücüdür o.
Bunun romanlarıyla ilgisi olmadığını hemen söylemeliyim; çünkü her yazarın yazdıklarına duyduğu kıskançlığı bilip de bir yanını ötekinin önüne çıkarmak tehlikeli olabilir. Necati Tosuner bizden önceki kuşaktan gelir ve o kuşağın sözüne en güvenilir arkadaşlarındandır, ama herkesin içinde kaynayan yazar duyarlığını da en hararetli yaşayanlardandır. Öykülerine verdiğim değeri bilir, ama romanları üstüne bugüne dek pek söz etmemişim ve birkaç yıl önce "geçen yılın kitapları"nı kısaca anarken onun son romanının adını atlamama, doğrusu içerlemişti.
Bunlar olur, ben de eleştiriyi unuttuğum yerde çevremdeki insanların duyarlıklarına verebileceğimin en çoğunu veririm, ama azı unutkanlıktansa, çoğu da benim Necati Tosuner'in öykücülüğünü değerli buluşumdandır. Sözü öyküden açınca Elde Kitap'a gelemedik; Necati Tosuner sonunda denemelerini Elde Kitap'ta topladı. Kestirmeden, gelecekte de okunabilir olmanın çarpıcı örneklerinden olan Memduh Şevket Esendal'a geleceğiz. Necati Tosuner, "insan yazar olmaya niyetlendiyse, kırkına varmadan kalıcı bir şeyler yapabilmeli," diyor. Esendal ne yazık ki kırkına kadar yazdıklarını istediği gibi öne çıkaramadı ve ancak siyasal ilişkilerinden kurtulduğunda çıktı cevheri toprağın üstüne.
Necati Tosuner bu yüzden kırkına gelmeden ne yazılacaksa yazılmalı demeye getiriyor, "Sabahattin Ali gibi kısa yaşamış olsaydı, bugün bir 'M. Ş. E.' olmayacaktı," diyor; asıl önemlisi de şu :
"Türkçenin geleceğinin tartışıldığı günümüzde, Esendal'ın dil bilinci, bir şeyi gösteriyor: Dilden geride kalmaya gelmiyor."
Dil, ne Esendal'ın, ne de Necati Tosuner'in getirdiği yerde duruyor ve ileri gitmek bir yana, üzücü olan şu ki, kimi yazarların zoruyla daha geriye itildi. Orada Türkçeyi varsıllaştırdığı öne sürülen söz ve sözcüklerle tatsız bir edebiyat dili kurulurken kimlerin kemikleri sızlıyordur. Elde Kitap'tan şu satırları aktarıp duygularımızın ortaklığını da anlatmış olayım :
"Diyelim 'halükâr' diye bir sözcük var mıdır? Bu bir yaratıcılıksa, bugün öykü dilinde buna yer var mıdır?
"Kafamı kesseler, 'biteviye' diye, 'hasbelkader' diye yazmam.
"Çok kullanılan sözcüklerden birini alalım. İlk öyküde tam on üç kez 'lâzım' deniyor.
"Böyle, bir de 'şapkalı'."
Düşünüyorum da, bunlar yazılıp söylenmese, öykü dilimiz de Vüs'at O. Bener'den, Nezihe Meriç, Tahsin Yücel, Ferit Edgü, Tomris Uyar ve sizin de bildiğiniz öteki dil ustalarından sonra nereye gelecek, Osmanlıca-Türkçe kırması dil "heveskârları"nın elinde.
Türkçe saygısı
Demem o ki, Necati Tosuner adı öyküden sonra Türkçeyi getirir, öykülerinin arı, yalın, güzel Türkçesini. Elde Kitap'taki yazılarında genç yazarlarla arasındaki alışverişi önce Türkçe saygısı ve dil duygusu üstünden kurar. Sonra da bütün okuduklarına ve gördüklerine eleştirel kaygılarla yaklaşır. Kısa değiniler, anlık saptamalar, vurucu sözlerle dokunmuş bu kısa denemeler başkalarının yazdıklarına elbette benzemez. Çoğun bir yazının içinde birkaç konu, sorun, kaygı daracık bir yere sıkıştırılmıştır. Birkaç nedeni var bunun: Biri, yazdıklarını öykülerinde olduğu gibi yoğunlaştırma çabası; öbürü övgüde ve yergide tutumlu davranmaya yatkın tavrıysa, edebiyat çevresine karşı kendini sakınan yanını da unutmayalım.
Necati Tosuner'in Elde Kitap'ı, öykü ve roman yazarının aynı zamanda edebiyatın sorunları üstüne düşünüp yazma kaygılarını anlatır ki, örneklerinin az olduğunu biliyoruz. Demek öykü ve roman yazarları da düşünebiliyor, öteki öykü ve roman yazarlarını okuyabiliyor, okuduklarını çözümleyebiliyor, beğenebiliyor, beğenmeyebiliyor, bunları yazabiliyor, paylaşabiliyor. Eleştiri, demek yalnızca "eleştirmen" adı verdiklerimizin değilmiş.
Üstelik bu arada karşılıklı konuşma fırsatı da buluyorsunuz yazarla ki, Elde Kitap bu tür yazılarla dolu. Oralarda da Necati Tosuner yukardan konuşmaz hiçbir zaman; dahası, sanki sizinle aynı düzeyde olmamak gibi bir çabası vardır da, aşağı eğilmiştir düşündüklerini söylerken. Sizin daha yakın ilgiyle dinlemenizi de mi sağlar böyle? Bir bildiği vardır.
Necati Tosuner bizden önceki kuşaktan, öykülerini bildiğim, yıllar sonra tanışıp dost olduğum, karşılıklı güvenimizi hep koruduğumuz, yazarlığına toz kondurmadığım yazarlardan. Öyküleri yanında, kurduğu Derinlik Yayınları'nın da izleyicisiydim. Bir yazarı, dergiyi izlersiniz de, yayınevini izlemek olur mu, olur. Derinlik Yayınları 1970'lerin ikinci yarısında, yirmili yaşlarımızın başlangıcında, ne yayımlasa alabileceğim bir yayıneviydi. Zamanının ötesinde baskı özeni, kapak tasarımları, en çok mavilerin göründüğü kitaplardı ki, Demir Özlü'nün Bir Uzun Sonbahar, Necati Tosuner'in Sancı... Sancı..., Hulki Aktunç'un Kurtarılmış Haziran kitapları da oradan çıkmıştı, unutamam. Elde Kitap unutmadığım öykülerin yazarının elinden çıkma, hızlı okunan bir deneme kitabı. Öyle okunmasını istemiştir, ama düşünen adamdır Necati Tosuner.
Çeviriden herkes konuşsun...
"'Müstehcen Neşriyat'ın Mucizeleri" yazısı en çok tepki alan yazılarımdan oldu. Biri olumsuz, ötekilerin tümü olumluydu tepkilerin. Demek çeviri bir konu olmaktan çıkmış da, acıklı bir soruna dönüşmüş. Klasikleri yağmalayan zihniyet erbabı yazara telif ödememe hakkıyla yetinmeyip çevirmene de ödemeden ucuza yayımlayıp ucuza satabileceği mala kavuşmuş, ama sorunun doğrudan ilgilileri olan yayınevleri, yayıncılar birliği, çevirmenler ve yazar örgütleri ses etmedikleri gibi, dümeni tutup akıntıya bırakmışlar kendilerini.
Bu yazıdan sonra arayan da oldu, soran da, yazan da. Cağaloğlu'nda ürkünç bir büroya götürülüp masaya yığılmış klasikleri üç kuruşa bozuşturması istenen genç düzeltmen de yazdı, yaşadıklarına öfkelenerek. Elektronik zamanlarda yüz yüze görüşme sıkıntısını yaşamadan, birbirlerine rahatça açılabiliyor insanlar, ama dedim ya, sorunun doğrudan muhatapları gene seslerini çıkarmadılar. Belki anlamadılar.
Bu arada istemeden ettiğim bir iki haksızlığı düzeltmek isterim ki, ilki Yaşar Avunç'a... Gerçekten meşru, yasal Küçük Prens'in çevirmeninin Fatih Erdoğan olduğunu belirtmiştim; kaynaklarım beni yanıltmış, kusuru işlemek bana kalmış. Fatih Erdoğan İngilizceden çevirdikten sonra, asıl yayıncı Gallimard Mavibulut'a Fransızcadan çeviri koşulu getirmiş, onu da Yaşar Avunç yapmış. Çeviri hizmetinin ilk aklıma gelen değerleri arasındadır Yaşar Avunç ve hiç değilse onu bu fırsatla anarak kusurumu bağışlatayım ve diyeyim ki, Küçük Prens'i yayımlarken Yaşar Avunç'un emeğine el koymayın.
Sonra da Engin Yayıncılık'tan bir "kınama" mektubu aldım. Onun içinden tam çıkamadım, ama çevirmenleri ve belli ki pek çok klasiğin çevirmeni olarak tanımamakla kusur ettiğim rahmetli Burhan Bolan ile ilgili beni bilgilendirdikleri için kendilerine bir gönül borcum doğmuş mudur? Engin Yayıncılık'a bundan sonra da klasiklerin iyi ve temiz çevirileriyle ilgili çabasını sürdürmesini bir okur olarak dilediğimi ve Türkçeye daha önce çevrilmemiş klasikleri kazandırma çabasının kendilerinden beklendiğini belirtirim. Onlar da şöyle diyorlar : "Son zamanlarda 30'a yakın klasik yapan yayınevi çıktı. Hiçbiri orjinal çeviri yapmıyor. Çoğu türkçeden türkçeye bizim kitaplarımızın kötü birer kopyası ve kısaltılmış hali." (Yayıncıya ikinci bir kusur etmek istemediğim için yazıldığı gibi aktardım.) Sonra da düşündüm : Burhan Bolan'ın öteki dillerden yaptığı çevirilerin yanı sıra, İngilizceden çevirdiği Dickens romanlarından İki Şehrin Hikâyesi'nin on beş, David Copperfield'in on beş, Büyük Umutlar'ın sekiz, Antikacı Dükkânı'nın iki farklı çevirisini saptayabildim ki, niceleri de vardır. Aralarından bazıları da demek Burhan Bolan'ın çevirilerinin yayıncının dediği gibi kopya edilmiş hâlleri... Bu tür çeviri kitapların içlerinde, "yayına hazırlayan", "hazırlayan", "düzenleyen" gibi sıfatlar da var ki, neyin hazırlanıp düzenlendiğini anlamak kolay olmuyor.
Bir iki yazı daha yazarsam bu konuda, artık klasik çevirilerinden kurtulup telif haklarındaki öteki saçmalıklarla ilgili de düşüncelerimi anlatmak isterim doğrusu. Neler ediliyor, telif haklarının yetmiş yıl korunmasının ardındaki anlamsızlıklar gibi, ama bütün bunlar da aslında benim işim değil...
Kitap
Sonrası kime kalır?
Telif hakları, yazarların ölümünden sonraki yetmiş yıl boyunca mirasçılarına bırakıldı. Mirası alanların emaneti nasıl kullandıklarına bakınca içinizin burkulmaması olanaksız
09/12/2005 (5 defa okundu)
SEMİH GÜMÜŞ (E-mektup | Arşivi)
Telif hakları çadırından çıkmak sanıldığınca kolay değil. Daha ne olduğu bile tam anlaşılamamış bir hakkı kullanma biçimleri elbette belirsiz kalmıştır. Yazarın yazdıklarından doğan hakkının ölümünden sonra yasalmirasçılarının eline geçmesinin yarattığı sorunlar, bana kalırsa acıklı sonuçlara yol açmaktadır.
Bugüne dek yayıncılıktan başka bir iş yapmamama karşın, telif hakkının yazarın ölümünden sonra yakınlarınca zapturapt altına alınmasını anlayabilmiş değilim. Karıkocanın kırk yıllık birlikteliğinden geriye ufak tefek kırgınlıklar kaldığında bile hayatta kalanın ölenin telif haklarına sahip oluşunu anlayamazken, bir de hayattayken yüzüne bakmadığı yakınının telif haklarına el koyup parasını çıtır edenleri anlamaya çalışmak, gerçekten yorucu.
Yıllar önce Nâzım Hikmet'in Bütün Yapıtları'nın Yapı Kredi Yayınları'nca yayımlanmaya başlaması üstüne, orta yerdeki yirmi sekiz kitabın bütün haklarının Nâzım Hikmet'in olmadığını; Nâzım'ın hayattayken yayımlanan kitaplarının telif hakları elbette kendine aitken, sonrakileri hazırlayan Memet Fuat ile Asım Bezirci'nin haklarını da unutmamak gerektiğini, onların da bir derleyicininki kadar hakları olduğunu yazmış, yirmi sekiz kitabın bütün haklarının Nâzım Hikmet'in kendindeymiş gibi kullanılmasının yanlış olduğunu savunmuştum. Koskoca ve aklı başında insanların yönettiği sanılan yayınevi bunu yazdığım için 'kuruma karşı suç işlediğim' sonucuna vardı ki, dertleri tartışmak değildi.
Babanın mirasçısı olan oğulun, yayımlanan yüz binlerce kitabın telif haklarına sahip olmasıysa, bugün anlatmaya çalıştığım tuhaflığın öteki çarpıcı yanıdır. Hayattayken babasını ret eden oğulun, ölen babanın telif ücretlerini alması hukuken uygun sayılır mı? Durum belki yasaldır yasal olmasına, ama etik ile hukuk arasında bu denli büyük açıklık olması kabul edilebilir mi?
Yazarın alın teri
Yayınevlerinin hâlâ büyük çoğunluğunun yük olarak gördüğü telif hakkını temel bir hak olarak saydırmak için bile epeyce zaman geçmesi gerekti. Gelgelelim, en doğru dürüst görünen yayınevlerinin çoğunluğunun yazar ve çevirmen haklarına yeterince saygı gösterdiğini söylemek hâlâ olanaksız. Türkiye'de yazarın hâli Paris'in arka sokaklarına parasız pulsuz savrulan zavallı Lucien de Rubemprè'ninkine ya da daha gerçek olanına, sözgelimi birkaç dolara gazetelerde öykülerini yayımlatmak için genç ömrünü tüketen Raymond Carver'ınkine benzemiyor elbette. Daha ne olduğunu bile bilmediklerimizden değil de, sağgörüsü edebiyat dışı olanla aşındırılmış olanların anlayamadığı büyük bir yazardan, Amerikan edebiyatının onsuz olamayacağı Raymond Carver'dan söz ediyoruz.
Sonunda telif hakları, yazarların ölümünden sonraki yetmiş yıl boyunca mirasçılarının kucağına bırakıldı. Alanların emaneti nasıl kullandıklarına bakınca, içinizin burkulmaması olanaksız. Yazarların telif haklarının bir on yıl yakınlarınca kullanılması gerektiğine aklı başında kimse karşı çıkmaz. 1990'larda Türkiye'de telif hakları yazarın ölümünden sonraki on yıl boyunca mirasçılarınca kullanılırken, daha sonra herkesin oluyordu. Daha dün gibidir o on yıllık günler. Sonra birdenbire uluslararası sözleşmeler yüzünden telif haklarının yetmiş yıl boyunca korunması kararları çıktı, ama yazarın yapıtlarını korumayı amaçlayan bu gereksizlik akılsız mirasçıların elinde kötü yollara düşürüldü.
Düşünün ki, ta Büyük Bunalım yıllarında ölmüş bir yazarın telif hakları, o yazarın yüzünü görmeyen çocukları ya da torunlarınca, 2000'lere kadar zapturapt altında tutulabilecek, bu arada hovardalık etmek için kullanılacaktır. Çoğu kez de böyle oldu, ama iyi olmadı. Mirasçılarının hovardalıklarına yetecek kadar para kazandıran, ama hiç sevilmemiş babalar, hayatlarında görseler inanamayacakları çokluktaki telif paralarının kimlere gittiğini bilselerdi...
Kısacası, yazarın alın teri, göz nuru, yaratıcılığı, on yıllar boyu biriktirdiği emeğinin sonucu olan telif haklarının, yetmiş yıl gibi, içine iki kuşağın sığdırılabileceği uzun bir süre boyunca birilerinin eline düşmesini külliyen yanlış buluyorum. O birileri yazarın yakınları olsa bile, yaratıcı yapıt için yabancıdır. O hakları birileri bir on yıl yayıncılık dünyasındaki kötü niyetlilere karşı korusun, ama kendi yaratmadıkları değeri neredeyse bir ömür boyu tekellerine almasın. Bir de yazarın yapıtları üstünde tasarruflarda bulunuluyor ki, akıllara seza.
Yakınları, yazarın bazı yazdıklarından hoşlanmamıştır, izin vermezler yayımlanamaz, oldu bitti! Şairin sevgilisine yazdığı şiiri ailesi gizlemeye çalışır, yayımlatmazlar. Siyasal, ideolojik zıtlıklar vardır, yayımlatmazlar. Bu arada yayımlatırlar, ama anlamadıkları işlere yaklaşma cesaretiyle neler ederek. Yazarın kitaplarına alınmasını kesinkes istemediği notlarını derleyip toplayıp kitaplara dönüştürürler. Yayıncılar ve editörleri yazarın özgün yapıtlarını yok edecek 'tarihsel belgeler' yaratmaya kalkışırlar. Yazar nasıl olsa yaşamadığı için, bütün bunları yapmaya yetecek koskoca bir yetmiş yıl vardır önlerinde.
Cansever'in görmek istemedikleri
Böylece mirasçılar ve onların yetki verdiği yayıncılar ve editörler kendilerine ait olmayanı sorumsuzca kullanırlar. Bu da bana pek ayıp gelir, sanki hırsızlık gibi ve ilginçtir, bütün bunları umursayan da çıkmaz. Demek şair, yazar, yayıncı, çevirmen, editör, her neyse, bizim bu küçük dünyamızı oluşturanların tümüne, telif haklarına birilerinin yetmiş yıl boyunca el koyması sıradan ya da doğru geliyor, ama bunu da benim aklım almıyor.
Edip Cansever'in 'Bütün Şiirleri' böyle tuhaflaştırılmadı mı? Şairin Sonrası Kalır adıyla 'yeniden düzenlenerek' yayımlanan iki kitaplık 'Bütün Şiirler'i üstüne yeterince konuşulmadı. Yayınevi, büyük bir şaire edilebilecek haksızlığın aşırı bir örneğini verirken yazarın ölümünden sonra yapılacak editörlük çalışmasının nasıl yapılmaması gerektiği konusunda da çok yararlı bir örnek vermiş oldu.
Söz konusu kişi şair olunca, sonuç daha da çarpıcı oldu. O nasıl bir editörlük çalışmasıydı ki, Edip Cansever'in 1984'te basılan 'Toplu Şiirler'e neden sonra yok saydığı için almadığı ilk kitabı İkindi Üstü'yü ve ikinci kitabı Dirlik Düzenlik'ten neden sonra dışarladığı şiirleri yeni yayınevinin 'Bütün Şiirler'ine topluca dolduruvermiş.
Edip Cansever'ın kitaplarında artık görmek istemediği şiirleri ölümünden yirmi yıl sonra yeniden kitaplarına almak edebiyatı gitgide sulandırmanın yanı sıra, 'piyasa aktörleri'nin yazının ahlâkını nasıl anladığını da göstermiş oldu.
Demek şairin yok saydığı ürünlerini yayımlamazsak, onu eksik tanıyacağız... Oysa o ürünlerin yaratıcısının kendi, asıl onları kitaplarına alınca yanlış tanınacağını söylemiş... Bunu belki siz duymadınız ya da duydunuz da, şairlerin ve yazarların ölümlerinden sonra açılan terekelerinde ne var ne yok yayımlanmasının edebiyat tarihi için zorunlu olduğunu düşünüyorsunuz. (Oysa yaratıcıları öyle düşünmüyordu.)
Şairin, yaptığı değişikliklerle şiirlerine verdiği son biçimleri yok sayan işbitirici yayıncılık pırıltılarının amacı gene edebiyat tarihini yazmak mıdır? (Şairi son hâlini vermiş, ama ille yeni yayıncılar ve editörler verecek öz hâlini.)
Şair, Şimdi iyi ki öyle basıldı, denenlerin tümünün öyle basılmasını istememiş; İyi ki okura yeniden sunuldu, denen şiirleri okura göstermek istememiş; heyecan verici bulunanların, heyecan verici olmadığını düşünmüş; 'ciddi bir ihtiyaç olarak' görülenlerin asla 'ihtiyaç' olmadığına karar vermiş; şimdikilerin yerinde gördüklerinin tümünü kendi şairliğine kastetmek olarak olarak görmüş.
Öyleyse, şairi adına bunca cüreti biz nasıl kendimizde buluyoruz?
Telif haklarını kullanarak. İşte bu tılsımlı hak, her türlü cahil cüretkârlığını yıkayıp kurutuyor.
Sorun elbette şuraya dayanıyor : Öyleyse kim kullanacak yazarın telif haklarını? Ölümünden belli bir süre sonra herkes, bilgisi ve becerisince. Daha on beş yıl önce telif haklarının herkese ait olduğu günleri yaşamış olanlar, o sırada şairlerin ve yazarların yapıtlarının yayımlanmasında kargaşa olmadığını da iyi hatırlar.
Bu kadar meraklıysanız yetmiş yıllık telif hakkı gaspına, sözgelimi yetmiş yıldan önce İspanyolca ya da İtalyanca yazılıp yetmiş yıl içinde İngilizce çevirisiyle yayımlanmış kitapların yayın haklarını alırken, İngilizceye çevirenin telif hakkını ödemekte de titizlik gösteriyor musunuz? Hangi yayınevi o İngilizce çevirmeninin telif hakkını ödüyor?..
24 yazı bulundu
1- Sonrası kime kalır? (09/12/2005)
Telif hakları çadırından çıkmak sanıldığınca kolay değil. Daha ne olduğu bile tam anlaşılamamış bir hakkı kullanma biçimleri elbette belirsiz kalmıştır.
2- Amat ne kadar gerçekse, bu roman da o kadar gerçek (25/11/2005)
Yalnızca yazma tutkusu ve bundan ötesinin nereye vardığını hiç de önemsemeyen yazarlık tutumu, arayıp da sık bulamadığımızdır. Onu, nerede görürsek sıkıca tutmalıyız ki, elimizdekinden olmayalım.
3- Orhan Pamuk ne yaptı? (11/11/2005)
Orhan Pamuk, edebiyat dünyamızın tartışılması en zor yazarı. Onun romanlarını ve aydın kimliğini birbirinden ayrı değerlendirmek de, bu iki yanını bir sepete koymak da neredeyse olanaksızlaşmış durumda.
4- Benzersiz kitaplar sahafı (28/10/2005)
"Yaşamak için okuyun," demiş Flaubert. İnsan, insan olmak için okur, demek belki daha da doğru. Kitapla yaşamak, niçin evin öteki eşyalarıyla, masayla, iskemleyle, koltukla yaşamaktan bambaşka görülür.
5- Tadı öyküde... (14/10/2005)
Bazı yazar adları bazı sözcükleri hemen getirir. Necati Tosuner adını duyunca ilkin öykü gelir aklıma. Okuru hiç de çok sayıda olmayan bir yazardan söz ettiğimize göre, Necati Tosuner adıyla öykünün özdeşleştiği belki kolayca söylenemez.
6- 'Müstehcen neşriyat'ın mucizeleri (30/09/2005)
Radikal Kitap'ın 9 Eylül tarihli sayısında görmedinizse dönüp bakmanızı önereceğim bir ilan yayımlandı. Oğlak Yayınları'nın, yayımladığı klasiklerden otuz altıncısı olan...
7- Tanımlanması olanaksız bir roman (23/09/2005)
Yaratıcı yazıyı kalıplara sığdırmayı edebiyata edilmiş büyük bir haksızlık olarak görmeye başladığımdan beri, okuduğu yapıtı Batı'dan aldığı akımlara, yöntemlere göre açıklamaya çalışan eleştiri anlayışından uzak durmayı da öğrendim.
8- Borges metaforu (12/08/2005)
Jorge Luis Borges, çevresinde pek çok tartışma yaratmış, sıradışı kişiliği ve kimliğiyle çoğunluğu şaşırtmış, bazen ne olduğuna karar verilememiş, nitelikli edebiyatın izinden gidenlerin sonunda yoluna düştüğü, çağımızın büyük yaratıcılardan biri olduğundan kuşku duyulmayan yazarlardan.
9- ELEŞTİRİNİN SAATİ (29/07/2005)
Cevat Çapan'ın şiirini Dön Güvercin Dön'den bu yana tanıyorum. Demek ki iyi yerden başlamışım, diye düşünürüm, ama herkes oradan başlamadı mı? Kimileri için 1985'in hemen öncesinde tek tek yayımlamaya başladığı şiirlerinden sonra...
10- Tarih öğretiminde büyük bir adım (15/07/2005)
Özellikle 1950'lerden sonra eğitim kültürünü ve müfredatı geriye götüren anlayışlar yüzünden öğrencilere hem hiçbir şey vermeyip hem de veriyormuş gibi yapan okul eğitimi, zamanla daha da yozlaştı.
11- Nereden gelip, nereye gidiyoruz (01/07/2005)
Dünyada Türk İmgesi'nde derlenmiş yazılar, tarihsel olanın anlamı üstüne düşünmeye bir kez daha çağırıyor. Geçmişte ya da günümüzün daha tarihsellik kazanamamış gerçekliği içinde, kendi tarihimizi içselleştirmenin önemini, yakın zamanlara dek bilmiyorduk.
12- Gracq ya da bilinmeyenin gizi ve gerçekliği (17/06/2005)
Julien Gracq'ın tarihle kurduğu kan bağı coğrafya tutkusundan mı gelir? Gracq'ın ikisini birden içselleştirme biçimindeki yaratıcılığa bakınca, bunun düpedüz anlamlı bir bağdaşma olduğu görünüyor.
13- 'Yalnızlık Burcu'nu Vüs'at O. Bener anlatsın (10/06/2005)
Kara Anlatı Yazarı'nı yazmaya başladığımda Vüs'at O. Bener'i tanımıyordum. Bay Muannit Sahtegi'nin Notları'ndan Buzul Çağının Virüsü'ne, o güne dek Ses ve Öfke'den sonra okuduğum en çetin iki metin içinde geçen bir yıldan sonra Kara Anlatı Yazarı adını alıp yayımlanmayı bekleyen kitaptan haberi olunca, merakla beklediğini iletmişti.
14- Zamanımızın aynaları (03/06/2005)
Kitapların arka kapaklarına içi boş sözleri yakıştırma kolaycılığımıza bakınca, Düşünen Söyleşiler'in arka kapak yazısındaki saptamanın anlamı çoğalıyor. Bu kez, Levent Yılmaz'ın yönlendirip zenginleştirdiği bir dizi söyleşiden oluşan Düşünen Söyleşiler'in...
15- Yaşandıkça uzar ömür (20/05/2005)
Her insanın ömrü aynı yükü tutmaz. Aynı hayatları yaşamadığımız gibi, aynı yerden de gelmiyoruz. Kimileri için yalnızca bir görüntüdür hayat, yüzeyde yaşanıp izlenimlerle alınıp verilir.
16- Latin Amerika'nın kesik damarlarından sızan hüner (13/05/2005)
Latin Amerika'nın bizim kuşağımız üstündeki etkilerini anlatmaya sözcükler yetmeyebilir. Bir de ruh özdeşliği işlemiştir ki içimize, bunun nedenlerini 1960'ların, 1970'lerin kaosu yaratmışsa, basamaklarını 1980'lerin edebiyatı kurmuştur.
17- Mehmed Uzun'un yazgısı (15/04/2005)
Mehmed Uzun'u bugüne dek anlayamamak, kendimize duyarsız kalmaya benzemiyor. Yanı başımızda durduğunu bildiğimiz, ama içselleştiremediğimiz bir gerçekliğin, sonunda dil içinde kimliğini aramaya kalkışıp yeni bir edebiyatın doğuşunu hazırlama çabası bizim edebiyatımızı düşündüremedi.
18- Dünyanın orta yerinden (25/03/2005)
Yazıyla yaşayan insan, yaşadıklarını ve düşündüklerini bazen kendiyle, bazen başkalarıyla paylaşırken yazmanın cüret etmek, hayatla karşı karşıya gelmek olduğunu unutmaz.
19- Şaşırtıcı bir yalınlık (05/11/2004)
Faruk Duman, yüzeyden okumayla başka türlü, derin okumayla başka türlü görünen, okundukça iç anlamlarını kat kat açan, son dönemlerde öykücülüğümüzün çevrenini sabırsızca genişleten kuşakdaşlarından bambaşka öyküler yazıyor.
20- Vüs'at O. Bener anlatısının ipuçları (04/06/2004)
Vüs'at O. Bener eleştirinin hep aradığı, çoğun kolay bulamadığı yazarlardandır. Romanları ve öyküleri eleştirinin yorumlama eğrisinin üstünde kalır ki, eleştiri de kendini yukarı itmek için gücünü buradan alır.
21- Şiir ülkesini ısıtan kitap (19/12/2003)
Şiirin buzülkesinde şair, yazar ve okurun birbirlerine sokulmak yerine birbirlerini itmeleri anlaşılır değil.
22- Gençliğimin öykücüsü (11/07/2003)
Tomris Uyar ilkgençlik yıllarımın yazarı. 'İpek ve Bakır'ın yayımlandığı günleri anımsıyorum. 'Ödeşmeler'in de, 'Dizboyu Papatyalar'ın da.
23- Yalansız öyküler (23/05/2003)
Uzunca süreden beri önce öyküye inanıyorum. Ötekiler sonra geliyor. Öykünün, bir özgürleşme alanı olarak yeri şiirin üstünde değil; ama romanın yalancı dünyaların edebiyatı oluşundan pek çoklarının hoşnut kaldığı şu yıllarda, yalnızca özgürlükten ve özgürleşmiş bireylerden beslenen tür oluşu, öykünün şimdilerde edebiyatımızın önüne koşulmasının başlıca nedeni.
24- Öyküye gençlik aşısı (28/03/2003)
Öykünün en çok tartışılan tür oluşu, edebiyatımızın son yıllarının iki belirgin özelliğinden biri. Öteki, çok-satılan romanların piyasa...
Semih GÜMÜŞ'ün Radikal Kitap Eki'ndeki Yukarıda listelenen 24 Yazısını Görmek için TIKLAYINIZ...
Kitap
Öykünün ince sesi
Yekta Kopan son öykü kitabı 'Kara Kedinin Gölgesi'nde, daha önce denediği kısa öykü biçimlerinde ne kadar ustalaştığını kanıtlıyor
09/12/2005 (6 defa okundu)
FATİH BALKIŞ (Arşivi)
Yekta Kopan, 90'lı yıllarda Türk Edebiyatı'nın avangard yönünü temsil eden Hayalet Gemi'nin kaptanlarından biriydi. Bu öncü güç daha önce denenmemiş biçim arayışları ve yeni içeriklerle edebiyatımızın dinamiklerinden biri olmuştu. İlk öykülerini burada yayımlayan ve şimdilerde hiper-metinler de üreten Kopan'ın biçemi böyle bir anlayıştan beslenir. Kaynaklarını Atay, Atılgan ve Sevim Burak'ta bulan ve alternatif biçim arayışlarını dil havuzunda doğuran Kopan'ın hemen bütün yapıtlarında ilgi alanlarının yoğunluğu dikkat çeker.
Yekta Kopan, yayımladığı dört öykü kitabı, bir romanı ve yapıtlarını taçlandırdığı Sait Faik ödülüyle yetenekli bir yazar olduğunu kanıtladı. Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri adını taşıyan öykü kitabı ve İçimde Kim Var adlı romanı, onun yazım anlayışının izinin sürülmesi için başlangıç noktaları olabilir. Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri, Kopan'ın temel izleklerini barındıran öykülerden oluşur. Sıradan yaşamını yazı aracılığıyla değiştiren bir muhasebecinin, yazmanın aynı zamanda acının kendisine dönüştüğünü anladığı nefis bir ayrılık öyküsüyle açılır kitap. Ardından Kopan'ın daha sonra İçimde Kim Var adlı romanında da karşılaştığımız baba ile hesaplaşma temasına dayanan bir öykü gelir. Kazanmanın ve kaybetmenin anlamını yitirdiği bir tavla partisinde, bütün pulların, kırıkların, kapıların ve zarların babasıyla arasındaki asıl duvarları oluşturduğunu anlayan bir kahramanın bilinç akışı yoluyla portresi çizilir bu öyküde. Diğer öykülerde de kahramanların 'yazı' ile kurdukları ilişki sonucu, onların kurmaca ve gerçek ikilemindeki sürgünlerini tanımlar. Kopan yazma ediminin kendisini konu ederken, anlatıcılarına bu yoldan bir özgürlük tanımayı, ama aynı zamanda onları kendi açmazlarıyla yüzleştirmeyi amaçlar. Eski bir fotoğrafın arkasına düşülmüş bir not ya da kendi yaşamını kurgulayan 'kenarda' bir gazeteci ve çocukluğunun günlüklerini bugüne taşımanın acısını duyumsayan bir kaybeden. Bütün bu temalar yazınsal bir tutumun nasıl oluştuğunun göstergeleridir.
İçimde Kim Var adlı romanı ise zamanın parçalanmışlığını kahramanların bakış açılarıyla birleştirmeye çalışan bir yazarın çabası olarak görülebilir. Orson Cezmi'nin yaşam içindeki yeri sanki sonsuzluğun bir parçasıymış gibi belirsizlikler içindedir. Tanıklıklar ve anılar bir insanı bütünüyle açıklamaktan bu kadar uzakken, bir babanın hayalinin peşindeki oğul ise kendi geçmişini yeniden kurmak zorundadır. Ama Kopan, kahramanına okuruna davrandığı gibi cömertçe davranmaz. Onu sezgileri ve geçmişten kalan kırık anılarıyla baş başa bırakır.
Lirik bir kent şarkısı
Kopan'ın son öykü kitabı Kara Kedinin Gölgesi ise daha önce denediği kısa öykü biçimlerinde ne kadar ustalaştığını kanıtlıyor. Kısa yazmak, yazdıklarına yoğunluk katmak her şeyden önce ince bir duyarlığın sonucudur. Belli bir tema, yazarın kafasında evrilip farklı biçimlerde kendini ifade etme alanları ararken, yazar bir aktarım aracı olur ve yaratılmakta olan dünyaya kendi nefesini üfler. Kara Kedinin Gölgesi'nde Kopan'ın yaşamın küçük anlarına nasıl hayat verdiğini gözlemleriz. Bu anlar uzun uzun betimlemelere, klasik anlatıların olmazsa olmazları olan düğümlere, idealize edilmiş yaşamlara ya da bunun tam tersi olarak varoluş sorunları içinde kendini yineleyen kahramanlara gereksinmez. Kendi ışıkları kadar, sayfalarda kendilerine buldukları yer kadar ve küçük nefeslerle yalnızca onları görebileceğimiz bir anda varolurlar. Sözgelimi kırmızı kapüşonlu kız ve sigaralı adam. İkisi de aradıkları sıcaklığı birbirlerinde, bir kahkahada bulurlar.
Bu metinlerde ortak özellikler aramak yanlış olur. Bazıları hayatın durduğu anlarda başlarken, bazıları anımsamanın keskin acılara kaynaklık ettiği o huzursuz saatlerde ortaya çıkarlar. Merkezsiz bir kentte geçer Kopan'ın öyküleri. Labirentlerden, bulmacaların içinden ve karmaşık patikalardan geçip, bir okur olarak ödevinizi tamamlamanız, bir öze ulaşmanız beklenmez. Sizi şaşırtan ve başlangıç noktasına geri döndüren o kaygılı, döngüsel metinlere hiç benzemez. Berrak bir dil ve açık bir zihinle yazılan bu yaşam parçaları, kimi zaman ezgiler eşliğinde kimi zaman sessizliğin kucağında çizilir.
Kopan'ın dünyasında sahne almak için sahne tozu yutmak ya da tiyatro gediklisi olmak gerekmez. Küçük bir umut, bir bakış, bir endişe, suretler ve yaşamın içine gizlenmiş her şey bu yakın dünyanın değerleridir. Bir sokağın dönemecinde ya da bir evin kapısında doğar bu öyküler. Doğuşlarını bu sıradanlıktan, yükselişlerini bu tesadüften alırlar. Günlük yaşamda zincirlerin koptuğu, yüreğin titrediği bir yerden gelirler. Öykülerin içine fırlatılmış biri, olsa olsa kendi Babil'ini yapar onlardan. Kopan kendi kentinde dolanan bir 'flaneur' gibi usulca, gördüklerinin izini sürerken, biz de gerilerden, lirik bir kent şarkısını, şiirin eşiğindeki 'düzyazının ince sesi'ni duyarız.
KARA KEDİNİN GÖLGESİ
Yekta Kopan, Can Yayınları, 2005, 85 sayfa, 5 YTL.
Kitap
'Hayatımın fragmanları bu kitapta'
Yekta Kopan: Bu kitaptaki metinler içimdeki yeni yetme yazarı gösteriyor.
09/12/2005 (2 defa okundu)
ASLI ÖRNEK (Arşivi)
Diğer kitaplarında durum nasıldı bilinmez ama bu kez çok heyecanlı görünüyor Yekta Kopan, "Yaramaz bir duygu var içimde" diyor... Kitaptaki öyküler, ressam Temür Köran'ın imzasını taşıyan desenlerle birlikte okura ulaşıyor.
Kimi öyküde kısa öyküye, kimisinde şiire göz kırpan Kopan, yeni kitabı Kara Kedinin Gölgesi için 'ruh hallerimi cımbızladığım yirmi altı metin' diyor.
Kara Kedinin Gölgesi ne kadar zamanlık bir çalışmanın ürünü?
Bunlar benim çalışma masamda olan metinlerdi. Bazıları çeşitli yerlerde yayımlandı. Örneğin Hayvan Dergisi'nde yayımlanan bir iki metin var, kitabın içerisinde. Bizim sayısal ortamdaki AltZine net dergimizde Yekta Kopan adıyla değil ama başka bir isimle 'Kara Kedinin Gölgesi' başlığı altında yayımladığım metinler var. Anlayacağınız bu kitap, benim kimi dönemlerimi, kimi ruh hâllerimi cımbızladığım yirmi altı metinden oluşuyor.
'Kara Kedi' olumsuz, karanlık bir metafor değil mi?
Kitabın adını Kara Kedinin Gölgesi koymamın nedeni kedilere olan tutkumdur. Kara kedi görünce ben çok seviniyorum. Herhangi bir batıl inancım da yok. İnsanları renklerine göre ayırmadığım gibi kedileri de renklerine göre ayırmam. 'Kara Kedinin Gölgesi' tabii ki bir metaforu çağrıştırıyor ve buna da okurun kendisi karar verecek.
Temür Koran'ın desenleme sürecinden bahseder misiniz?
Kimi zaman Kafka'nın kimi zaman Borges'in veya Thomas Bernhard'ın böylesi metinlerini okurken bazen gözümün önüne resimler gelirdi. O resimlerle metinlerin bütünleşmesi hâlinde nasıl bir sonuç çıkar diye hep hayal ederdim. Desenler için çekincelerim vardı başta. Kafamdaki resimlerin birer ilüstrasyon olmasından veya benim tarif edeceğim bir dünya olmasından korkuyordum. Bir ressam tarafından bu metinlerin nasıl yorumlanacağını da merak ediyordum. Merakımı okurlarla, resim izleyicileri ve kültür sanat takipçileriyle de paylaşmak istedim. Benim için keyifli bir çalışma oldu. Birincisi Temür Köran sevdiğim bir ressam, onun desenlerini kendi metnimin iz düşümleri olarak görmek de çok keyif verici bir şey. Ben Köran'ın desenleri üzerinden kendi metinlerimi tekrar okuma fırsatı yakaladım.
Metinlerin anlatıcısında geçmişle yüzleşme durumu var sanki...
Aslında buradaki metin parçacıkları benim edebiyatımın fragmanlarıdır. Böyle olduğunda da çocukluk, geçmiş, ölüm, öteki, hesaplaşma, yolculuk gibi çok sayıda tema benim kendi edebiyatıma dönüp baktığımda ya da yazdıklarımla ilgili çıkan kimi yazılarda yakalandığını gördüğüm temalar. Bu kitaptaki metinler içimdeki yeni yetme yazarı, içimdeki şairi, içimdeki öykücüyü, kimi zaman büyük sözler etmeyi seven heyecanlı genci kaşıyan yönleriyle bana çok samimi geliyor. Temür Koran'ın da desenleri de bu samimiyeti arttırdı.
Kitap
Tomris Uyar'ın gözünden...
Erhan Altan'ın, sağlığında Tomris Uyar'la yaptığı söyleşiler kitaplaştı. Tomris Uyar, Turgut Uyar'ı anlatıyor: Ben onun dünyaya açılan penceresi olmaktan da öte bir şeydim, bir parçası gibiydim
09/12/2005 (1 defa okundu)
SENNUR SEZER (Arşivi)
Usta ozan Turgut Uyar'ın hayatı (1927-1985), ölümünün yirminci yılında, oğlunun annesi, öykücü Tomris Uyar'ın bir söyleşisiyle kitaplaştı: Turgut Uyar Üzerine Tomris Uyar'la Söyleşi/Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım. Erhan Altan, kitabını şöyle tanıtıyor önsözünde "Bu çalışma, Turgut Uyar'ı tanıyan çok sayıda kişiyle yapılacak söyleşiler dizisi olarak başladı, doğal sonucu bir biyografi çalışması olmalıydı. Ancak yapılan birkaç söyleşinin yeterli malzemeyi sunmaması, Turgut Uyar'a yakınlığıyla tanınan birçok kişiye ulaşılamaması gibi nedenlerle bu girişim yarım kaldı. Okuduğunuz bu metin, ölümünden önce Tomris Uyar'la yaptığım üç görüşmeden oluştu ve yaşasaydı muhtemelen devam edecekti. Sonuçta Turgut Uyar'ın özel yaşamına dair bir söyleşi bu ancak, onu çok yakından tanısa da sadece bir kişinin, Tomris Uyar'ın gözünden aktarılan bir tarih..."
Bu kitap hazırlayıcısının tanımıyla "mutlaka eksik bir çalışma, ama yine de fazlaca ön plana çıkmamış birçok bilgiyi içeriyor." Bence İkinci Yeni'nin ustalarından bir ozanın ev içi manzaraları, insan ilişkileri ve çalışma koşulları kadar Türkiye'de bir ozanın yazgısını da yansıtıyor. Ayrıca kitabın aynasında Turgut Uyar'ın yaşam çizgileri ve kişiliği kadar net bir başka yaşam da beliriyor: Tomris Uyar'ın yaşamı ve yargıları.
Zor bir şair
Turgut Uyar bence Türk şiirinin değeri belirli çevreler dışında yeterince kavranmamış, önemli ozanlarından biridir. Nâzım Hikmet'in ses ve anlatımını anımsatmadan, onu yineler duruma düşmeden uzun öyküler anlatacak sesi bulması önemli özelliklerinden biridir. Tomris Uyar onun şirini zor bir şiir olarak tanımlıyor: "Turgut Uyar bana hep zor bir şair gibi gelmiştir. Yani ilk bakışta sevilmeyen, ancak üstüne çok düşüldükten sonra anlaşılıp yerli yerine oturtulabilecek biri gibi gelmiştir.(...) Çünkü aynen sizin gibi ben de onu insan olarak tanımanın gerekli olduğunu düşündüren bir şiir yazdığını düşünüyordum. Sanki bunun birtakım karşılıkları kendi özel hayatında varmış gibi geliyordu, yani birtakım imajlarının hesabı mutlaka bir yerde gizli gibi geliyordu; 'gizli' derken çok saklı değil ama her zaman örtülü olarak -ortada değil de- belki derinlerde bir yerlerde duruyor diye düşünmüştüm."
Tanıştığında, onun kişiliğinin de şiirine benzediğini, zor olduğunu düşünmüş: "Kendisini tanıdığımda ben evliydim, o da evliydi. Ankara'da tanıştık, Sanatseverler Derneği'nde- hiç unutmuyorum-. O bana herhalde bir arkadaşıyla, Ülkü Tamer'le evli, edebiyata düşkün, genç bir kız olarak ilgi gösterdi ama çok sıradan bir ilgi gösterdi. Ben de onun, sandığımdan çok daha -nasıl söylesem- daha derin demeyeyim de daha keşfedilmeye değer bir insan olduğunu düşündüm."
Tomris Uyar'ın Turgut Uyar ile evlenmelerine yol açacak kadar yakınlaşmasının nedeni şiir: "1966 yılında ben zaten Cemal Süreya'dan ayrılmak üzereydim. O da eşinden ayrılmıştı. İstanbul'a gelmişti çocuklarıyla. Burada tanıştık. Asıl tanışmamız herhalde o, çünkü o zaman daha bir yakın oturup konuşma fırsatını bulduk ve mektuplaşmaya başladık. Bu mektuplar önce sadece şiir üzerine mektuplardı. Hâlâ duruyor bende. Genellikle onun şiir üzerine düşünceleri, benim onun şiirleri üzerine düşüncelerim... Ve anladığım kadarıyla çok sıkışık bir dönem geçiriyordu. Yani evlilik hayatında bir süredir yaşadığı tedirginlik ve uyumsuzluk şiirini de etkilemişti, yedi yıldır şiir yazmıyordu. Esin periliği olarak ifade etmek istemiyorum ama herhalde çok konuştuğum, çok dürttüğüm, yazmasını çok rica ettiğim için diyeyim, yavaş yavaş şiir yazma isteği yeniden doğdu."
Turgut Uyar'ın kırgınlıkları
Turgut Uyar, önceleri Ankara'da yaşıyor. Askeri memurluktan ayrıldıktan sonra SEKA'nın Ankara'daki bürosunda çalışıyor. Emekli olup İstanbul'a geldiğinde yeniden iş arıyor. Bulamıyor. Tomris Uyar bu sıkıntılı durumu "İş bulmaya çalıştı. Bir ara takvim gibi saçma sapan bir iş verdiler. Yapardı, verilen işi yapardı. Fakat ne yazık ki, ona iş vermek çok güç geliyordu insanlara. (...) 'Şimdi Turgut Uyar'a bu teklif edilmez' diye bir alışkanlık vardı. O yüzden de tabii iş bulamadı pek, yani aradığı işi bulamadı. Sonra belki içkiye ve kabuğuna çekilmesi de bunun bir sonucu olarak olmuştur," diye özetliyor.
Zor koşulların, Tomris Uyar'ın tanımına göre "yaptığı haksızlığın içinde şu kadarcık haklılık olsa, onda ısrar eden", "çok kıskanç", sevdiklerine uzun süren şiddetli kızgınlıklar duyan zor bir insanda bunun etkileri ne olur? Turgut Uyar'ın yaşamını zehir eden kemik kırıklarının ardında kırgınlıklar mı vardı? Tomris Uyar'ın anlattıkları, sanki bu kırıkların bir tür dünyadan el etek çekme tavrı olduğunu gösteriyor:
"Fakat bazı şeyler sanıyorum Turgut Uyar'ı çok etkiledi, kırıklar. Bir kere kolunu kırdı, bir kere kalçasını kırdı, yani ciddi kırıklardı hepsi. Ve onlara gereğince bakmadı. Bunun nedenleri çok derinlerde olsa gerek. Ben şu anda pek tahlil edemiyorum doğrusu, belki işime de gelmiyor. Sık sık, dirseği kırılır, kolu kırılır... Hatta kemiklerine bile baktırdım, bir şeyi mi var, kalsiyum fazlası eksiği.... Hiçbir şeyi yok, Accident Prone, 'kazaya yatkın' diye anılan kişilerden." Tomris Uyar yaptığı araştırmalarda bu tür kişilerin iyi yaptıkları işlerin düzeyini yükseltemeyince ya da bir şeyle yüzleşmek istemediklerinde, biraz da bilmeden, bu tür kazalara uğradığını öğreniyor...
Anlatılanların ardında yalnızca bir dünyadan el etek çekme tavrı değil, yakınlarına da dünyadan el etek çektirme isteği seziliyor.
Bütün bir dönemden çizgiler
1963 doğumlu bir şair olan Erhan Altan, sorularla önce Turgut Uyar'ın geçmişinin görüntülerini saptıyor. Dar gelirli, İstanbullu bir ailenin askeri okula giden oğlu. Çok sevilen, kıskanılan albenili bir anne. Görücülükle bile olmayan, aile kararlı bir evlenme. On sekiz yaşında baba olma. Çok sevilen çocuklar... Tomris Uyar ile evliliği ve ilişkilerinin düzeyi.
Altan, Turgut Uyar'ın yalnız şiirini değil belli ki yaşamını da epey iyi bildiğini sorularıyla belli ediyor. Tomris Uyar da verdiği yanıtlarla yalnız Turgut Uyar'ı değil tanıdığı ozanları, şiirlerini ve bir dönemi anlatıp, irdeliyor. Örneğin, 1970'lerde daha önce Turgut Uyar'la yakın ilişkisi olan 1960 kuşağından kimi ozanların İkinci Yeni'yi irdeler, eleştirirken Turgut Uyar'ı da eleştirmeleri, bu eleştirilerin Uyar'da uyandırdığı duyguları açıklıyor.
Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım okunmadan önce ve sonra çalışılması gereken kitaplardan. Turgut Uyar'ın şiirleri (hatta Edip Cansever'in ve Cemal Süreya'nın şiirleri), Tomris Uyar'ın öyküleri dikkatle okunmalı.. Turgut Uyar'ın portrelerini çekmiş Şahin Kaygun'un kimliği araştırılmalı.
Sonra da Tomris Uyar'ın "Bir ara ben onun dünyaya açılan penceresi olmaktan da öte bir şeydim, bir parçası gibiydim. Ve kendimi bir parçası gibi hissettiğim için de sıkılıyordum tabii" cümlesini kavramaya çalışmalı.
BEN KOŞARIM AŞAĞLARA, KOŞARIM
Erhan Altan, Dünya Kitapları, 2005, 252 sayfa, 15 YTL.
GELİNCİKLER GECEYE DÜŞER
Kitabın Adı : GELİNCİKLER GECEYE DÜŞER
Yazarı : Sevgi Soylu Koyuncu
Yayınevi : Yom Yayınları
Istanbul/2005
(sf.0)
Gelincikler Geceye Düşer, Sevgi Soylu Koyuncu’nun yedi öyküsünden oluşan bir ilk kitap; öykülerden beşi Varlık, Yom Sanat, Ada, Düzyazı Defteri, Hece Öykü dergilerinde yayımlanmış. 1962 İstanbul doğumlu Koyuncu, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Resim-İş Bölümü’nü bitirip (1983), Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Grafik Bölümü’nde yüksek lisans yapmış (1988). Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitiüsü’nden sanatta yeterlilik aldıktan sonra (1992), Nottingham Pollytecnich Unversitiy’de alan çalışmasında bulunmuş (1992-93). 2004 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Başkanı ve aynı üniversitenin Güzel Sanatlar Enstitüsü Müdürü olmuş. Koyuncu, 1983’ten itibaren “Savaş ve Sonrası” konulu litografi baskısını, kültürel etkinliklerde sanat danışmanlığını, afiş, amblem ve broşür hazırlıklarını gerçeleştirmiş, çeşitli tarihlerde suluboya resim sergileri açmış, 2002 Mexico Bianeli’nde, 2003 International Triennal of Graphic Art Bitola, 2004 1.Uluslararası Isparta/Eğridir Taş Heykel Sempozyumu’nda yer almış. Çekirdekten sanatıçı olan Koyuncu, “el işi”i çalışmalarını, öykülerle “dil işi”ne dönüşmüş. Suluboya gelincik resimleriyle ünlenen Koyuncu, kitabını onlarla süslemekle kalmamış, hemen tamamı naif, narin, kırılgan, ürkek kişilerin hayatlarından oluşan öykülerini adeta “gelincik estetiği” üstüne kurmuş. Malumdur ki, üstündeki çiğ taneleri yıldırım etkisiyle Jale’ye dönüşen ve orta yeri (yine yıldırım etkisiyle) yanık siyahıyla bezeli olan gelincik, aşk vurgunundan gönlü yanmış aşığı/sevgiliyi simgelemektedir. Gelincikler Geceye Düşer öyküsünde, diğer altı öyküyü de belirleyen “gelincik estetiği”ni şu cümelerle vermiş Koyuncu: “Adındaki inceliğe, ürkek duruşuna, kokusunu getiren dağ yellerine, söz düğünleri kurulur. Arayışın idilini, özdeyişin suretini, acının rengini yapraklarındaki sevinçte saklar. Mümkünsüzlüğün buz tutmuş ırmağında yaşar. Taşralıdır gelincik. Tezgaha inmez, papatyalar gibi demet demet satılmaz; kırlarda iç çie yaşasalar bile, solmamak için kendi yüreklerine tutunmaktır yazgısı. Umudun renk kuşağında bin bir lisanla yazılan kası bir masaldır. Yaprakları dağınıktır. Birkaç gün içinde dökülür, ayrılır, hicrâna uğrar. Dünyası üç günlüktür. Hep suya uzak yaşar. Sert rüzgârlarda bile ayakta duran gelincik ufak bir dokunuşla dağılır. Çiçek olarak varlığı koparıldığı an biter. Her yaprağının acısı, kendince biriciktir. ‘Ömür: havada uçuşan gelincik tozları’na dönüşürken her yaprağın geçmişi, cenneti olur bir süre sonra.”
http://www.edebistan.com/index.asp?pg=ayinkitabi
|