alisahin37edebiyat2005.sitemynet.com
http://site.mynet.com/alisahin37/alsah/id2.htm

AlsahBlog/
**

AlsahBlog/
**


________________________________________________

2006 YILINDA İLK BASIMI YAPILAN TÜRK ROMANLARI
_______________________________________________

2006R Enver Aysever: Bir An Bin Parça

2006R Ferhan Şaylıman: Zaman Geriye Dönmez

2006R A. Didem Uslu: Zamanın Ötesinde Buluşma

2006R Ali Süha Uyar - Orhan Teoman Özdemir: İlk Mektup ve Kutsal Mezar

2006R Erdal Balcı: Harun

2006R Hakan Yel: Lokanta

2006R Ceyda Kılınç: Denize Doğru

2006R Çağan Dikenelli: Yüreksöken Cinayetleri

2006R Osman Necmi Gürmen: Râna

2006R Hüseyin Kıran: Resul

2006R Aslı Tohumcu: Yok Bana Sensiz Hayat

2006R Günhan Kuşkanat: Kıyısız Gemiler

2006 Sadık Yemni: Muhabbet Evi

2006R Faruk Duman: Kırk

2006R Mehmet Coral: Tımarhane Adası

________________________________________________

________________________________________________

2006 yılında yakın dönem tarihi
A. Ömer TÜRKEŞ
______________________________________________

Ahmet Aziz...Triumvira
Attila İlhan...Gazi Paşa
Ayten Aygen...Nart'ın Prensleri
Elif Şafak...Baba ve Piç
Ergin Atlıhan...Hayta
Esmehan Aykol...Savrulanlar
Gürkan Hacir...Efe Başvekil
İpek Arman...Gesi Bağları'nda Bir Sabah
Kemal Yalçın...Sarı Gelin, Seninle Güler Yüreğim
Mehmet Coral...Tımarhane Adası
Mustafa F. Usta...Kızılırmak'ta Gülbiçen
Nermin Bezmen...Sır
Nurten Ertul...Kimlik
O. Necmi Güner...Rana
Reha Çamuroğlu...Kalem Efendisi
Selçuk Erez...Garo Dayı
Şevki İşbilen...Hz. Davud'un Yıldızı
Tansu Bele...Gerçeğin Şarkısı
Veysel Dikmen...Büyük Ölüler Meydanı
Yüksel Ayaydın...Sırlar Gömülmeyi Reddeder

________________________________________________

Sema Kaygusuz: Yere Düşen Dualar
Bir roman ne anlatır?
SEMİH GÜMÜŞ
______________________________________________________

'Yere Düşen Dualar'ın dili, sözcüklerin yaratıcı söz yaratmakta ne denli hünerli olabileceklerini ve hayal gücünü yazarın elinden alıp nasıl dışavurabileceklerini gösteriyor

Belli ve tam bir karşılığı olmamasına karşın, vazgeçemediğimiz sorulardan: İnsan bir romandan neler bekler? Somut beklentiler, her zaman, önce romanın ne anlattığıyla; duygusal, düşünsel beklentilerse, yazınsal yazının insanların bilişsel dünyalarına yaptığı tanımlanması güç etkilerle ilgilidir.
Bu soruyu Sema Kaygusuz'un Yere Düşen Dualar romanını okumayı sürdürürken yalnızca kendimi ilgilendiren sınırlar içinde tutmaya özen göstererek soruyorum. Yere Düşen Dualar'ı ne bekleyerek okudum? Bir ölçü olmaz elbette ve öyle almak da çoğun doğru sayılmaz belki ama: hiçbir şey.
Sema Kaygusuz, edebiyatın bir dil içinde yaratılıp bütün anlamın orada kaynayarak öyküye ve romana dönüştüğünün en çok bilincinde olan yeni kuşak yazarlardan. Dili, edebiyatta böyle bilmeyen var mı, denirse, elbette var. Öyle görmeyenlerin yanı sıra, öyle gördüğünü sananların da bulunduğu yerde ve edebiyatı bam telinden anlatanların yüksek perdeyle akordu kolayca bozdukları şimdilerde, Yere Düşen Dualar gerçekten de sıra dışı bir roman olarak edebiyatımıza bir gurur tacı gibi kondu.

Öyküsü ağır dili hızlı
Yere Düşen Dualar'ın dili, sözcüklerin yaratıcı söz yaratmakta ne denli hünerli olabileceklerini ve hayal gücünü yazarın elinden alıp nasıl dışavurabileceklerini gösteriyor. Türkçenin bitik sözcüklerle çoğaltılmaya gereksinim duymadan da nasıl büyük bir gizilgücü, zengin bir dağarı olduğunu tanıtlıyor.
Yere Düşen Dualar'ın öyküsü ağır, dili hızlı. Sözcüklerin birbirlerine eklenirken ne denli dolaylı, düşündürücü, anlam taşkını oluşları yanında, bunu üstelik uzun ve dolambaçlı olmayan tümceler içinde ortaya koyma biçimlerine bakarak, Sema Kaygusuz'un son yıllarda yazılmış en güzel roman dilini kurduğunu da düşünüyorum.
Özel bir arama çabasına girmeden, rastgele açtığım bir sayfadan hiç güçlük çekmeden kolayca seçtiğim bir bölümü almak istiyorum ki, yukardaki savsözüme güçlü bir dayanak tutabileyim: "Yılankavi sokaklarda şuursuzca yürüyordum. İçimde bir uzak özlemi, ezbere bildiğim taş kaldırımlarda kendime göre bir uzaklık biçiyordum. Uzak neydi? Annemdi elbette... Başka? Canfes dut yaprağındaki sarmal! Ve yerlerin birbirine benzerliğini bulmaktı sarmalda... Peki ya bir dağ ne demek, bir nehir, kenti saran sur, kente sokulan sukemeri, bir köprü ne demek ve daha bilmediğim şeyler... Bir baktım çorbacının önündeyim. Ağustosun yirmi dokuzu. Akşam ışığında gölgeler geri çekilmiş."


Roman kendini anlatır
Yere Düşen Dualar'ı herhangi bir sayfasını açıp böyle okuyabilirsiniz; özellikle "Üzüm" adlı ilk bölümünden rasgele bir sayfa: Bir başka benzerini bulmakta hiç güçlük çekmeyeceksiniz ve özellikle aradığınızda gene pek çok sayıda benim burada aldığımdan daha ustalıklı, zengin çağrışımlı, çokanlamlı, etkileyici, çarpıcı bölümler, tümceler, sözler, sözcükler bulacaksınız ki, bu yazılmadan önce düşünülüp bulunmuş, yazılırken incelikle dokunmuş dilin gerçek bir edebiyat yapıtına dönüşme becerisinden aldığınız duygunun yanı sıra, unutulması olanaksız bir tadı da belleğinize işleyeceksiniz.
"Bir roman ne anlatır?" sorusuyla başlamıştım söze; yanıtını kendim için verdiğim bu soruyu herkesin sorması gerektiğinden kuşkum yok. Bunun bir hayat, bir durum, sarsıcı kişiler, ilişkiler, sorunlar ve düşündürücü somut anlamlar aramak için sorulmuş bir soru olduğunu düşünüyorsanız hemen, buradaki eleştiri anlayışına uzak kaldığınızı söylemem gerekebilir; çünkü bir romanın önce kendini anlattığından söz açmak için Yere Düşen Dualar düpedüz olağandışı bir fırsat yaratıyor; ondan sonra da kendini en iyi anlatmanın yollarında uğradığı hayatlardan söz açılabilir.
Rasgele seçilmiş bölümlerin hep benzer nitelikte, aynı düzeyde olduğu söylenebilir, ama sürekli pırıltılar saçan bir dile ya da yazınsal dili süsleyip gevşeten bir tutuma da Yere Düşen Dualar'da rastlanmıyor. Tutarlı, sanki kırk yıl düşünülüp kotarılmış bir dil, anlamını da doğal halinde dile getiriyor. Bir adanın ve halkının ne kadar olabilirse o kadar renkli, daha doğrusu yalın ve hep bilinen biçimler içinde süren hayatının daha çok insanı sıkıştıran, gitgide yalnızlaştırıp dilsizleştiren sıkıntısından bu denli zengin bir dil çıkarmak da var ki, işte bunu Sema Kaygusuz son zamanlarda daha hünerlisine rastlamadığım bir düzeyde başarıyor.


Hayatlar ve ayrıntılar
Yazınsal dilin kendini bu zengin biçimlendirme ve Türkçenin olanaklarını son kertede kullanma kararlılığı içinde sınırlı hayatları anlatmak, o hayatları bu kez bütün ayrıntılarına işleyen, dipsularına kadar ne var ne yok bulup çıkaran bir derinlik kazandırıyor metne. Yere Düşen Dualar, okyanus suyunun derinliği ve arılığında bir anlam yoğunluğuna sahip oluşuyla da benzerlerini son yıllarda çok az okuduğumuz romanlardan.
Leylan, ada romanlarında pek az rastlanan kadın kahramanlardan biri olarak yaşarken adayı, yazarının ada romanlarına özgün bir yorum getirmesinin de yollarını açar. Onu anlamayan ada halkından uzak yalnızlığına çekilmesini sağlayan kütüphanesi, sığındığı kitap koleksiyonu ve babası, seviştiği genç adam, üzüm bağı, gelecek düşleri içinde sıradan bir adalı olmanın çok ötesindeki hayal gücü ve sağlam kişiliğiyle Leylan, ada içinde adayı dışardaki dünya gibi yaşayamamanın da sıkıntıları içindedir. Çevresinde onun düşünsel ve duygusal dünyasını sarsacak kertede bir karmaşa yoktur, ama bir adalı gibi olmadığı için de yaşadığı sınırlı ilişkileri çok yoğun yaşamaktadır.


Kendisine sürgün durmak
Onun gene de adada bir yabancı gibi olduğunu söylemek yerine, kendine sürgün duruşundan söz edilebilir. Bile isteye seçilmiş iç dünyasında yaşarken bir dış dünya olamayan adanın iç karartıcı ruhuna özdeş bir ruh durumu da edinmiştir Leylan. O aynı zamanda "Üzüm" bölümünün tek anlatıcısı; anlatıcı olmanın kazandırdığı özgüven sanki kurtarıcısı olmuştur ve daha yoğun sıkıntılar içinde bırakmak yerine kahramanını, Sema Kaygusuz'un anlatım olanaklarını zenginleştirir.
Yere Düşen Dualar üstüne okumalarda "Üzüm" bölümünde romanın yakaladığı başarı özellikle vurgulanırken, "Altın" bölümünün aynı etkiyi bırakmadığı sıklıkla belirtildi. Romanın ilk yarısını oluşturan bölümün ikinci bölümde sürüp tamamlanması beklenirken umulmadık bir masal dünyasında yalnızca ilk bölümün bir alegori içinde izinin sürülmesi, sanırım okuru yormuştur.
Gene de "Altın" bölümünün "Üzüm"den kopuk olmadığı üstünde durulmalı. Neredeyse kusursuzca yaratılmış, etkileyici ve tastamam ilk bölümden sonra gelen ikinci bölümün romana eklenemediği için sanki ikinci bir roman gibi okunması gerektiği biçimindeki eleştiri de yerinde sayılamaz. "Altın", "Üzüm"ün alegorisi gibi yazılıp yaşanmaktadır ve ilk bölümün gerçekliği içinde yazarın doğrudan anlatmak istemediği hayat, bir karabasan gibi yazarının ve okurunun üstüne çökerken roman kişileri yazınsal düzeyde özgürleşir.


İç karartıcı bir roman
Yere Düşen Dualar iç karartıcı bir roman, kara, hiç de iyicil olmayan duyguların taşıyıcısı; hayatın önce bir adada, sonra Leylan'ın, babası Kutsi Karaca'nın, yokannesi Ecmel'in, Yâşur masalının adada yaşayamadıkları hayatı ancak bir alegori olarak yaşatabileceğini gören Sema Kaygusuz'un edebiyatı yüceltecek kerteye çıkarıp şimdiki zamanlara temiz bir sayfa açılmasını sağladığı bir roman.
Sema Kaygusuz, sanki sahicilikten uzak benzerleri gibi bir söz içinde, "İnsanlara ruhuna baktırmaya yeltenen ve insanın ruhuna dokunmak isteyen biri olarak, kalbi en yukarı koyup göğsümden düşünerek yazdım bu romanı," diyor, ama yazdığıyla sözü en çok örtüşen yazar olarak hayatımıza öyle giriyor ki, buraya kadar yazdıklarımı adamakıllı eksiltiyor. Sonra "Üzüm" bölümünde Leylan'ı, Kutsi Karaca'nın yaşamasız bir adam olarak varlık nedenini, "Altın" ile "Üzüm" arasındaki bağları, Ecmel ile kocası arasındaki tuhaf ilişkiyi, bir başına etkisinden kurtulamadan okuduğum dilini, bu romanın edebiyatımızın bugününde nereden çıkıp nereyi gösterdiğini... bütün bunları ayrı başlıklar altında çözümlemek zorunda olduğumuzu ve bunun kesinkes yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Radikal Kitap, 21.04.2006

Har/ Murat Uyurkulak
Aysel SAĞIR
_____________________________________________________

Kendi monotonluklarından bunalmış, durağan hayat ritimlerine sıkıntısının hızını vermeye çalışan insanların nafile çabalarının beş para etmediği bir ortamdan çok, bir yangın yerini göz önüne getirin. İlk aklınıza gelen kaçışan, panikleyenler insanlar mı olacaktır? Ya da yanan ateşi bilinçli çabalarla söndürmeye çabalayanlar mı? Kıyamet günü daha çok dini ritüeller tarafından tasvir edilir, her şeyin sonudur artık. İnsanın yaşarken yapıp ettikleri, günahlar-sevaplar olarak işlem görürken, mükafat ve ceza da bu iki durumundan ağır basanına göre belirlenecektir. Bu anlamda, insanüstü bir gücün bizim yapamadıklarımızı yapıp, soramadığımız hesabı soracağı söylenir öteden beri. İçinde bulunduğumuz dünyadan tümüyle bağımsız bir çağrışım yaratan bu durumu, gündelik yaşama uyarladığımızda ne olur peki (?) Kendi canlı tasvirimizi yapıp edemediklerimizde görürken, asıl hesaplaşmayı da yaşarken yaparız.

MELEKLER, CİNLER...

Murat Uyurkulak, Har adlı romanında hesaplaşmaları derhal hayat tarafından ödetiyor. İsimlerini 'öbür dünya' ve hayattaki rollerinden alan melekler, cinler, Numune, Otuzbeş, Onüç, Yamuklar, Tefail ve Büyük A'yla tanışmadan önce, adına aile denilen, anne-baba ve çocuklardan oluşan bir eve uğruyoruz; "Babam, annem, ben, kardeşim erkek... Âlem yaygarasına karşı teksesli ve kederli bir kuartet.... O mutlak kayıtsızlığın kucağına oturmama dair bir milat belirleyemiyordum. Üzerinden zehir gibi yoksulluk tüten bir çocuk olarak zengin aile evlatlarının okuduğu bir kolejin müfredatına yalvar sümük alınan burslarla tabi kılınışımın bu kopuşta bir etkisi vardı sanırım." Kahramanların neredeyse birer simge haline getirilip, söz konusu simgelerin ise olayları daha bir güçlendirildiği roman, bir anlatıcı tarafından yönlendirilir. Biz ise bu anlatıcının tanıştığımız ailenin büyük oğlu Numune olduğunu biliriz. Kardeş ölmüştür. Ölen kardeş, tutunamamışlığın, yenilginin, başarısızlığın, kirlenmişliğin bir karşıtı gibidir. Ailenin, -çıkarsamalarımız sonucu- toplumun da kurtarıcısı olacaktır adeta. Bir insandan çok "bir melek" gibidir ama bütün umutları boşa çıkaracaktır; "Kardeşimin ölmesine hiç şaşırmamıştım, resmen savaş vardı, ciddi ciddi muharebe ediyorduk, terörist Xırbolar'ın elindeki silahlar bayağı gerçekti, üstelik tuhaf bir saplantı halinde basıp duruyorlardı." Ölen "melek" kardeş imgesi gibi daha bir çoğunun yer aldığı yaşadığımız topluma özgü mitlerin anlamlandırma işlevini gördüğü Har'da, "iyi olanlar yaşamaz" anlayışı, yerini giderek insanın melek ve şeytanı içinde barındırdığı biraz da şartların ürünü olduğu bilgisine bırakır; "Son yüzlüğü de şu ayı Numune'nin kardeşi sayesinde hallettim... Kanına girmek zor oldu çocuğun ama başardım... Beni bile solladı kerata kötülükte... Şu sizin yamuklardan beş numaraya Cile Kasabı kim diye bi sor bakalım... O teröristlerin seni neden vurmak istediğini bi düşün..."


Roman kahramanlarının yazgılarını Georg Lukacs'ın da tanımladığı gibi dış gerçeklik belirlemektedir; "Trajedi yüksek dünyaların hiyerarşisini yıkar; onda ne bir Tanrı ne de bir daimon vardır, çünkü dış dünya ruhun kendisini bulmasının, kahramanın kahraman olmasının vesilesinden başka bir şey değildir." Har'ın anlatımında hâkim olan ironiyle anlatılan dış dünyada, kahramanların ruhlarını bulup bulmadığı tam olarak anlaşılmasa da, Adorno'nun ifadesiyle "yanlış olan bir hayat doğru yaşanmaz". Yamuk(lar) adını alanları yamultan yine hayattır. Her bir yamuk hikâyesini anlatır; "Mübadele zamanları... dedemin elinde tasfiye talepnamesi yok... Bi aile var gemide, zengin mi zengin, dedem onları tanıyo. Kardeşine, yani büyük amcama planını anlatıyo... Bi gece, herkes uyurken, çöküyolar adamın boğazına, talepnameyi istiyolar, tehdit ediyolar...Adam direniyo, ne yapsalar olmuyo, sonunda adamı boğup alıyolar elinden talepnameyi... Karısı ve üç çocuğu yaygarayı basınca onları da atıveriyolar denize... Körşehir'e gelip mala mülke konuyolar, lakin o çocukların yüzü büyük amcamın rüyalarından gitmiyo bi türlü..."


Romanın gizli kahramanları yamukların talihsiz hikâyeleri aracılığıyla; savaş (iç savaş), yoksulluk, gecikmişlik, deprem, mübadele gibi temel nedenlere de gönderme yapılır; "Biz Cileli'yiz, bülbülümüz ve eşkıyamız meşhurdur... Cile'ye en uzak köy bizimki...Bizim bildiğimiz başka, unutmayalım diye adını yazmışız küçük bir kâğıda, kağıt duruyo kilitli bi sandıkta...Haritadaki adı Yeşilsaray...Ne saray ama, kodunsa bul yeşili, kel bi tepenin eteğinde, sefilin sefili... Savaş var üstelik... Bizimkiler geliyo, zılgıt çekip nutuk atıyo, öbürleri geliyo, fırça kayıp dayak atıyo... Ama ne dayak, mosmor geziyo ortalıkta ahali iri patlıcanlar misali...Yeni tayin bi genç subay var, bela kesilmiş başımıza... İlk bakışta çocuk sanıyo insan, öyle temiz yüzlü, ufak tefek...Yok merhameti fakat, ne zaman uğrasa, köy meydanını toza kesiyo kötekten ve mora...Bi gün çıkıp geliyo yine, topluyo herkesi meydanda, çıkarın diyo kimlikleri, zabıt tutucaz, içeri tıkacaz hepinizi, yardım yataklıktan..."

ALENİ AĞLAMAK VATANA TERS

Her bir kahramanla sonu trajik biten hayatlara dokunan yazar, karanlık sona doğru hızla giden hikâyeleri anlatırken okuyucuyu şaşırtmıyor. İnsanların kaderini belirleyen gerçeklikleri biraz da ti'ye alan bir dil kullanarak, gizlenmiş soruları açığa çıkarıyor; "Mademki yoksuldun, ne diye çocuğunu kahramanlık namına abidesi dikilsin diye be anam babam. O da gider iki yıl sonra astsubay olur... Altındaki asker de üstündeki komutan da astsubaylığını her gün kafana kakar... Biz hangi sınıfa aidiz, ha, nereye aidiz?"


Çok parlak olmasa da ailelerin yazgısından daha iyi bir gelecek umuduyla yola çıkardığı roman kahramanlarını ağ gibi örülmüş engellerin tuzağına düşürüp, tökezleten yazar, bireylerin kaderini belirleyen bir ülke gerçeğiyle ilgili güçlü ironiler yapıyor Har'da; "Rahattım artık, hatta sanırım biraz fazla rahatlamıştım, aklıma kötü kötü şeyler geliyordu. Yine nafile operasyondan dönerken, yaklaşan kışı da ilk yağmur şeklinde idrak etmiştik. Sınır ötesi operasyonlara ara verileceğinin, ülkeye geri dönüleceğinin habercisiydi yağmur. Birliğimize, dört ay öncesine göre elli sekiz eksikle dönecektik. Kahramanlığın ve dalyanlığın ölüme mâni olmadığını biliyorduk artık. Onları düşünmemeye çalıştıkça gülmeleri daha beter geliyordu aklımıza. Öyle zamanlarda ücraya çekiliyorduk gizli gizli ağlamak için. Zira aleni ağlamak vatana tersti ve delikanlıyı bozuyordu."


Konu başlıklarının bölümlere ayrılıp, her bir bölümün Anadolu ağıtlarından alıntıyla başladığı romanda, aslında anlatılanların da birer ağıt olduğunu hissediyor okuyucu. Her ne kadar bir kuşağın yaşadıklarını, bir başka kuşağın, okumaktan çok, 'kulağa çalıntı' şeklinde öğrenmesi gibi bir gerçeklik içinde olunsa da, çok zaman önce yaşanılanların bile bugünün bireyinin yazgısını belirlediğini belli belirsiz anlıyor. Son yirmi yıldır yaşananlardan önemli denilecek bir kesiti bir yangın yerine benzeterek anlatan yazar, edebiyatın yaşanılan gerçeklerden alakasız bir şey olmadığını kanıtlıyor.


HAR/ Murat Uyurkulak/ Metis Yayınevi/ 2006/ 249 s.



Sıradana Övgü
Onur Zafer CEYLAN
__________________________________________________

"Denemeler, 'Kendini tanı' ilkesinin bütün bir yaşama uygulanmasıdır. Bu bakımdan Montaigne, Sokrates'i Platon'dan daha iyi anlamış sayılabilir" der Andre Maurois. Bu görüş tartışılır da olsa, deneme türünü felsefeyle kıyaslandırmak için ve diğer edebi türler arasındaki önemini belirtmede dikkate değer olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten de bütün güçlü yazarlar ya iyi bir deneme yazarı ya da sadık bir deneme okurudur.


Melih Cevdet Anday, ki en az ozanlığı kadar güçlü bir deneme yazarıdır, denemeyi, insanı ve doğayı özgürce tanımak, toplumsal önyargılardan, dogmalardan bağımsızca, kendini pek yürekle ele almak, aklın ışığından başka yol gösterici bilmemek olarak tanımlarken 'denemenin kendine insanlardan biri diye bakmayı, alçakgönüllülüğü, kişioğlunun hangi durumda olursa olsun bir hamurdan yapıldığı inancına dayanan bir insancıllığı' gerektirdiğini de ekler.

'YAŞAMIŞ, YAŞAYAN VE YAŞAYACAK...'

Daha önce iki umut saçan öykü kitabıyla edebiyat dünyamıza adım atan Toprak Işık, Melih Cevdet'in bu sözlerini duyup kendine ilke edinmişçesine hazırladığı deneme kitabıyla yeniden karşımızda. 'Sırabaşı' ve 'Halat Gösterisi' adlı öykü kitaplarında ve yayın kurulunda bulunduğu 'Patika' dergisinde edindiği deneyimi yazarın özel yazın dünyası ve gözlemleriyle buluyoruz 'Sıradana Övgü' adıyla bizlerle paylaştığı denemelerinde. Kitaba böyle bir başlık seçmesinin nedenini 'Yaşamış, yaşayan ve yaşayacak milyarlarca biri olmanın' bizde doğurduğu kaçınmaya bir tepki olarak gösteriyor:


"Edebiyatın ortalama insanı anlatmaktaki gönülsüzlüğünün bir nedeni de ona tepeden bakmasıdır. Katillere, hırsızlara gösterilen şefkat, haftanın beş günü evinden işine işinden evine giden adamdan esirgenir."


Denemeler, günümüzün kimi gözde yazarlarının(!) yığınlar halindeki okuyucuyu edebi niteliği olmayan kitaplarla nasıl kandırdığı sorusuna yanıt aramakla başlıyor. Toprak Işık, yazarların okurun yaşamındaki tekdüzeliğe fantezi kıvamında kurtuluş senaryoları üreterek işi kotardığını düşünüyor. Okur, kafasında kocaman soru işaretleriyle dolaşınca kitapların edebi niteliği göz ardı ediyor. Önemli de bir değinmede bulunuyor Işık. Yazara göre, bu insanlar büyük bir tehlike içinde yaşıyorlar. Sevgiliye nasıl davranılacağını, yaşamı boyunca hiç mutlu aşk yaşamamış bir yazardan öğrenme tehlikesi.


Toprak Işık, 'Sıradana Övgü'de günümüz edebiyatında okur-yazar, okur-eser ilişkisinde belki de en önemli soruna değiniyor. Okurun anlaşılması güç hatta anlamsız metinleri, ne dediği açık olanlardan üstün tutması konusuna. Çünkü diyor Işık,

YAZARLIĞIN AHLAKİ BOYUTU

"Okur özgür değerlendirme yapmaz. Kültürümüzde bol bulunan aşağılık kompleksinin biçimlendirdiği okurun, otoritelerce işaret edilen bir kitabı okuduktan sonra 'ben bunu sevmedim' demekten ödü kopar... Okurun bağımsızlığını ilan etmesi edebiyatı besleyecek bir devrimdir."


'Sıradana Övgü' yazarlığın ahlaki boyutlarına sıkça göndermelerde bulunan bir yapıt. Dostoyevski'den Sir Arthur'a, Balzac'tan Necip Mahfuz'a dek edebiyatı kuran yazarların yazıyla ilişkileri ele alınarak, bir anlamda 'yazarlığın ilkeleri' veriliyor bu denemeler toplamında. Bu bakımdan genç yazar adayları için bir başucu kitabı, bir rehber özelliği taşıyor. Onlara değerli öğütler veriyor yazar. "Kalemini Napolyon'un kılıcıyla kıyaslayanlar, Balzac bile olsalar, mutsuz ölmekten kurtulamazlar." "Devrim yapmak için değil, çiçeklerin kokusunu sevdiğimizden muhtacız sanata." Ya da bir başka özlü sözünde, "Edebiyatın yazara en büyük iyiliği onun akıl sağlığını korumasıdır" diyor. Kuşkusuz bu sözlerden anlaşılacağı üzere yalnızca yazar adaylarına değil yazar olsun olmasın 'yazma' eylemine girişen herkesi ilgilendiriyor kitabın içeriği.


Batı felsefesi deneyden bilgi türetmenin yollarını -tümevarım yöntemini- daha 1620 yılında Francis Bacon'ın 'Novum Organum' adlı yapıtında sistemli olarak incelemiş. Toprak Işık'ın deneme biçemi(üslubu) Bacon'ınkine tümevarımı kullanmasıyla yöntemsel, dilin işleyişi bakımından kurgusal olarak büyük benzerlikler gösteriyor. Sindire sindire okunacak yapıtta, yazarın konuya örümceğin ağlarını sarışı gibi yavaş adımlar ve sıkı ilmeklerle hazırlandığına tanık oluyorsunuz.


Yazarın eksikleri de yok değil. Kimi denemelerde yeterince özgün benzetme ve örnekler kullanılmış değil. Yine, konu yontulurken edebiyat dünyasından alışık olduğumuz düşüncelerle karşılaşmıyor değiliz. Ancak yazarımızın bu eksiklerini hoş görürsek ikinci deneme kitabıyla Türk edebiyatının kalıcı bir deneme yazarı edindiğini görebiliriz. Çünkü daha ilkinde olgun düşünceler ve oturmuş, edebi bir dille kendini kanıtlamış.


'Anadil ve Kültür' başlıklı deneme konuya ilişkin son dönemde yazılan en bilinçli ve tutarlı yaklaşımlardan biri. İngilizce'yi toplumun bilgiye ve teknolojiye gelişme kapılarını açabilmesi için bir zorunluluk olarak görüyor Işık. Anadilimizden kopmak anlamına gelmiyor elbette bu:


"Dönüşü olmaz bir yoldur anadil ve bebek beynimizin yumuşacık hücrelerine sertçe basılmış bir mühürdür. Onu kazıyıp üstüne başka bir kültürünkini vurmaya kalkmanın bedeli, insanın sağlayacağı kazançla asla karşılanamayacak kadar yüksektir."


İlgi çekici bir başka denemesinde Tolstoy'un, genç Gorki'ye yazdığı öykü için "Fırının durması gereken yerde değil" dediğini aktarıyor. Gorki bu uyarıyla fırın alevinin, işçilerin yüzlerini kendisinin anlattığı gibi aydınlatamayacağını fark ediyor. Bu örneği verdikten sonra, en güzel sözcükleri seçip en iyi biçimde dizmek değildir yazmak, diyor Toprak Işık, "İki boyutlu sayfalar üzerinde üç boyutlu bir dünya yaratır sanatçı. Güneş, satırların ardında kaybolurken gökyüzündeki kızıllığı görebilmeli okur. Sayfalara yazılı bir çiçeğin kokusunu da alabilmeli."


Bu denemeler toplamı üç boyutlu dünyanın kapılarını aralayan bir el gibi. Sizi yazıya, öyküye, sanata, kültüre, dile götüren uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Her deneme yapıtında olduğu gibi soruyor, tartışıyor, yanıtlar arıyor ve buluyor da. Türk edebiyatının tam da bu zamanda iyi bir deneme kitabına gereksinimi vardı. Ve Toprak Işık, 'Sıradana Övgü'yle bu istemi başarıyla karşılıyor.


Sıradana Övgü/ Toprak Işık/ Kül Sanat Yay./ 158 s.


Mustafa Şerif ONARAN / Dergilerden
Türk Dil Kurumu ne olacak?
_____________________________________________________

Türkçe, gelişen bir süreç içinde yaşamaktadır. Kişisel anlayışlar o akışın yönünü değiştiremez.

Türk Dil Kurumu'nun şimdiki durumunu ele aldığım yazıda (Cumhuriyet KİTAP, 6 Nisan 2006), daha önce de CHP'nin Kurum'u mahkemeye verdiğine değinerek şöyle demiştim:"CHP ile Kurumlar arasındaki yargı sorunu çok daha eskilere dayanır. Kurumlar özerk kimliğine kavuşmadan bu sorunlara sağlıklı bir çözüm getirileceğini sanmıyorum.


O yargı aşamalarına ayrıca değinmek gerekecek."


Kimi meraklı okurlarım telefon ederek, mektup yazarak bu konuyu anlatmamı istiyor.Önce bilinmesi gereken şudur:


Atatürk, 5 Eylül 1938'de vasiyetnamesini düzenlerken, İş Bankası paylarına düşen gelirlerin, kimi ödemeler yapıldıktan sona, yarı yarıya, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu'na verilmesini istemişti. Atatürk'ün banka paylarının "kuru mülkeyeti"ni elinde bulunduran CHP bu payların gelirinden yararlanamıyor, Kurumların hakkını korumak için banka yönetim kuruluna üç üye gönderiyordu.


CHP neler yapması gerekirken, CHP neler yapıyordu?


CHP'nin yaptıklarını Ömer Asım Aksoy'un yazısından anımsayalım:


"Cumhuriyet Halk Partisi, 1969'dan beri Türk Dil ve Tarih Kurumlarını rahatsız etmektedir. Buna, "Kurumları çalışamaz duruma getirmek çabası içindedir" demek daha doğru olur. Ne var ki adaletin koruyucu eli, o çabaların bir "girişim" olmaktan öteye geçmesini engellemektedir.


CHP'nin tutumundan, kuşkusuz, Atatürk'ün ruhu da "muazzep"tir. Çünkü O'nun kendi eliyle kurarak ulusal görevler verdiği kuruluşlardan biri, ötekileri ortadan kaldırmayı tasarlamaktadır.


CHP, Atatürk'ün vasiyetnamesini, -Türk Dil ve Tarih Kurumlarını karşısına alarak- iki kez dava konusu yapmıştır. Birincisi 1969'da başlayıp 1971'de bitmiş; ikincisi 1974'te başlayıp 1977'de sonuçlanmıştır. Her ikisinde de davayı CHP yitirmiştir.


Birinci dava sonunda yayımladığımız "Türkiye'de Hâkimler Var" başlıklı yazı ile çatışmanın nasıl başladığını, ne gibi evreler geçirdiğini uzun uzadıya anlatmış, Asliye Mahkemesi'nin ve Yargıtay'ın kararlarını özetlemiştik. Şu yazımızla da yeni sonuçlanmış olan ikinci dava üzerine bilgi vermek istiyoruz. Ancak önce birinci davayı kısaca gözden geçirmenin gerekli olduğunu sanıyoruz" (TÜRK DİLİ, Adalet Son Sözünü Söyledi, Ocak 1978).


Birinci yargılama sırasında Bülent Ecevit'le Turan Güneş Türk Dil Kurumu'na gelmişlerdi.Bülent Ecevit saygılı, kendinin gerisinde duran bir alçakgönüllülükle diyordu ki:


"Biz hukuksal bir durumun açıklık kazanmasını istiyoruz. Yoksa hükümetimiz Türk Dil Kurumu'na gereken yardımı her zaman yapacaktır."


Turan Güneş'in davranışı biraz daha yukardan bakar gibiydi:


"Siz dilcisiniz, hukuk işlerinden anlamazsınız. Yargı bizim haklılığımızı gösterecektir."


Üstümüze bir ölü sessizliği sinmişti. Denetleme Kurulu üyesi Sabahattin Teoman, incelikli, ama sözünü esirgemeyen bir ozandı.


"Atatürk, vasiyetnamesinde Kurumlara gelir bırakırken, hükümetlere gereksinim duymamasını, özerk kalmasını istemişti" demeyi göze almıştı.

KURUMLARIN BATMASI CHP'Yİ İLGİLENDİRMİYOR MUYDU?

CHP'nin istediği neydi?


İş Bankası 5 milyon lira anamalla kurulduğuna göre, Atatürk'ün kurucu payları bellidir. Daha sonra parasız paylarla artan anamal, artık Atatürk'ü ilgilendirmez. O paylar CHP'nindir. Gene de CHP atan payların bütün gelirini istemiyor, gelir üçe bölünsün, üçte biri de CHP'ye düşsün, diye düşünüyor.


CHP'nin bu anlayışla açtığı dava kazanılmış olsaydı, ilerde, parasız anamal artırımıyla çoğalan payların gelirinden Kurumlar yararlanamayacak, kapanmak durumunda kalacaktı.CHP "Pay Davası"nı yitirince; "Kurumlar Atatürk'ün istediği anlayışla mı çalışıyor?" diye "Tesbit Davası" açmak gereğini duydu. CHP'nin böyle bir dava açmaya hakkı var mıydı? Yargı kuruluşları böyle bir davayı kabul etmeli miydi?CHP bu davayı da yitirdi.


Ama 1960'dan 1977'ye kadar, Atatürk'ün İş Bankası'ndaki paylarının geliri Kurumlara ödenemediği için, 8 yıl, Kurumlar çok zor durumda kaldı.CHP, bir biçimine getirip Kurumları kapatmak, Atatürk'ün İş Bankası'ndaki paylarının "kuru mülkiyeti"ne gelirleri de katıp parti çıkarlarını geliştirmek mi istiyordu? Atatürk, Kurumların haklarını gözetmesi için görev vermemiş miydi CHP'ye?

KURUMLAR ÖZERK KİMLİĞİNİ KAZANAMAZ MIYDI?

"82 Anayasası"ndan sonra CHP'nin elinde, karma hükümetlerle bile olsa, ülkeyi yönetmek olanakları geçti. Nice konularda uzlaşma sağlanarak Anayasa değişikliğine de gidildi. Ama hiçbir zaman kurumların özerk kimliğini kazanması için Anayasa değişikliğine sıra gelmedi, uyumlu bir çalışmaya girişilemedi.


Neden?


Atatürk'ün kendi çocukları sayıp, kalıtını bağışladığı Kurumların özerk kimliğine önem verilmediği için mi? Yoksa işlevini yitirdiği savıyla, Atatürk'ün Kurumları olma özelliğinden çıkmasını göz yumup, İş Bankası paylarını "kuru mülkiyeti"ni partiye gelir sağlama olanağı için kullanmak amacıyla mı?


Bilinç altında nelerin yattığını bilmek kolay deği. Ancak bir CHP Genel Başkanı düşünün ki, AKP Genel Başkanı'nın siyasete girmesini sağlamak amacıya Anayasal engellerin kaldırılması için işbirliğine girişiyor da, böyle bir anayasa değişikliğinde Kurumların özerk kimliğini kazanma sorununu pazarlık konusu yapmıyor. "Demokrasi havarisi" görünmek soylu bir davranıştır. Ama Atatürk'ün kurumlarına özerk kimliğini kazandırmak, daha soylu bir davranış olacaktı.


Şimdiki Kurumlara karşı "tesbit davası" açılırken bilinç altında yatan gerçek amaç neydi? CHP "tesbit davası"nı kazanıp Kurumlar tüzel kişiliklerini yitirseydi, İş Bankası paylarının "kuru mülkiyeti" partiye gelir sağlayan bir değer mi kazanacaktı?


Kendi içinde bir uzlaşmaya varamayan, devleti yönetmektense, parti içi yönetimini ele geçirmeyi yeğleyen bir anlayıştan, Atatürk'ün Kurumlarını özerk kimliğine kavuşturması umudu beklenebilir mi?

ÇOK YÖNLÜ BİR KÜLTÜR ANLAYIŞINA DOĞRU

Dilin özbenliğini bulması özgür düşüncenin gücünü gösterir. Bütün yönetimler özerk kuruluşların kendi güdümünde olmasını özler. Böylece daha güçlü olacaklarına inanırlar. Oysa bir yönetimin gerçek gücü özerk kuruluşlarla uyum içinde çalışmasına, o kuruluşların gelişmesine destek vermesine bağlıdır.


Kültürü dar bir anlayış içinde yorumlamak, başka açılımları görmezden gelerek, toplumun gerilemesine yol açar. Çoğulcu demokrasimizde, hoşgörü ortamında, değişik anlayışların gelişmesine destek olmak, hem toplumu daha özgür kılacak, hem demokrasinin güçlenmesini sağlayacaktır.


CHP'nin elinde kullanmasını bilemediği bu olanak var.


CHP, İş Bankası'ndaki etkinliğini, nice kültür izlencelerine destek olması için kullanmalıdır. Böylece tek yönlü gizemci bir kültürün yanında; çok yönlü çağdaş bir kültürün varlığı, dilin gelişmesine, düşünce özgürlüğüne yol açacaktır.


İçine düştüğü kısırdöngüden, kargaşa ortamından toplumun kurtulması için; çok yönlü kültür anlayışının yaşatılmasına gereksinim vardı. CHP'nin bunu sağlaması, en azından kendi varlığını koruması anlamına gelebilir.


Yoksa, kirli bir toplumun varlığını sürdürmesine destek oluyor görünümünden kurtulamaz.

ŞİMDİKİ TÜRK DİL KURUMU

Sözü şimdiki Türk Dil Kurumu'na getirecek olursak, yargı yolunun onları yaşatıyor görünmesi hiç önemli değil. "Yazım Kılavuzu"na 24. Baskı demeleri, eski Türk Dil Kurumu'nun süreği oldukları anlamına gelmez. Yıllar yılı yüzlerce aydın insanın Türk Dil Kurumu'nun gelişmesi için nasıl bir özveri ile çalıştıklarını, o birikimi kullandıklarını yadsıyarak dile egemen olduklarına inanmaları, onları yanlış çalışmalara yöneltecektir.


Türkçe, gelişen bir süreç içinde yaşamaktadır. Kişisel anlayışlar o akışın yönünü değiştiremez. Şimdiki Kurumcular, o eski birikimi görmezden gelerek, küçümsemeye çalışarak kendilerini kanıtlamak isterlerse; böylece siyasetçilere yaranacaklarını sanırlarsa, dile kötülük ederler.


Unutmamak gerekir ki yönetimi ele geçiren siyasetçiler, tam olarak güdümünde tutacakları dilcilere, sanatçılara gereksinim duyarlar. Varlıklarını ancak böyle sürdüreceklerine inanırlar.Devlet dairesi durumuna sokulan bir Türk Dil Kurumu, yönetim erkini elinde tutanların anlayışına uymak zorunda kalacak, gene de yaranamayacaktır.


Nasıl bir yarın olacağı bugünden belli değil mi?

Cumhuriyet Kitap, 20. 04. 2006

________________________________________________

2006 YILINDA İLK BASIMI YAPILAN TÜRK ROMANLARI
_______________________________________________


2006R Sema Kaygusuz: Yere Düşen Dualar

2006R Atilla Akar: Kamikaze Operasyonu

2006R Osman Necmi Gürmen: Râna

2006R Nur İçözü: Yüreğimin Kıyısında


anasayfaya dön

anasiteye dön