alisahin_37.sitemynet.com
turkeydeb.jpg

AlsahBlog/
GÜNCEM'den
Albüm 1952-79
Albüm 1980-97
Albüm 1998-99
Albümler 2000-2005
Albüm 2000
Albüm 2001
Albüm 2002
Albüm 2003
Albüm 2004
Albüm 2005
@ İLETİŞİM

Albüm 1998-99


AlsahBlog/

kastamonuda_parfum_sanayii_kaynagi.jpg

(Önce geçici sonra kalıcı görevlerle Kastamonu yolculukları başlıyor... Ta ki Tokat günlerine dek... Tamı tamına 6 kısa yıl...)

GÜNLÜKTEN SAYFALAR/ Ali ŞAHİN (*)

1998/07/ "Cide ve Cide Festivali ile ilk tanışma...ailece... Rıfat Ilgaz Festivali /Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Cide Şubesi, bu şirin ilçede iki yıldır ''Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanat Festivali'' düzenliyor.//Geçen yıl Rıfat Ilgaz' ın doğduğu ve neredeyse harabeye dönen evinin müzeye dönüştürülmesi için girişimlerde bulunuldu.//Kültür Bakanı İstemihan Talay , öneriye sahip çıktı, ancak bütçede pay ayrılamadığı için ev bakanlıkça alınamadı.//Ancak, bu yıl düzenlenen ve Rıfat Ilgaz'ın Cideli dostu öğretmen Ali Şen 'in yönettiği, Öner Yağcı, Mehmet Saydur, Ceyhan Mumcu, Ramazan Tuğtepe 'nin konuştuğu panel, Ufuk Karakoç ve Grup Tanık 'ın dinletileri ile renklenen festivale Kültür Bakanlığı ekonomik katkı sağladı.//Halk Eğitim Merkezi'ndeki panel doldu taştı.//Festival yürüyüşü ve stadyumda yapılan şenlik görkemliydi.//Cideli kadınlar Rıfat Ilgaz sofrası için yaprak sardılar, mis gibi börekler açtılar.//Rıfat Ilgaz adının bulunduğu plaka doğduğu evin kapısına çakıldı.//Sıra geldi, evin satın alınmasına. ADD Cide Şubesi, ilçe dışındaki tüm Cideliler ile Rıfat Ilgaz'ın kitapları ile büyümüş tüm sanatseverleri değerli sanatçımızın evi için yardım kampanyasına çağırıyor.//Hesap numarası şöyle:''Ziraat Bankası Cide Şubesi, ADD Cide Hesap N //Cide esintisi//Önümüzde soluksuz dönüp dolanan yılankavi yol; arkamızda Amasra; sağımızda böğürtlenler, eğreltiotları, en dik kayalara tırmanan sarmaşıklar, fındıklıklar ve ağaçlar; solumuzda külrengi Karadeniz ve sonunda Cide.//Cide'de ''Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali'' var. Delikanlılar ter içinde bisiklet, kıkırdayan utangaç genç kızlar ''sarıyazma güzeli'' yarışmasında...//Sarıyazma sarısını, - ''barok'' da diyorlar- katırtırnağının ışıklı renginden alıyor. Üzerindeki motiflerdeki çiçekler de denizden sıyrılıp aniden yükselen Küre Dağları'ndan esen yelle uçup konmuşlar yazmalının başına...//Vala Kanyonu'nun, Loç bölgesinin, yorgun akan Kocaçay'ın, dağ başındaki yabanıl orkidenin fotoğrafını çekip serin geceyi saydam gösterisi ile aydınlatan öğretmen Recai Yılmaz aktardı bize sarıyazmanın manisini://''Sarıyazmanın eni / Nerede bulayım seni? / Orta boylu sevdiğim / Kime sorayım seni?''//Genç yaşlı, çoluk çocukla birlikte festivalin çoşkulu lokomotifliğini yapan ADD Cide Şube Başkanı Huriye Öztürkoğlu , Rıfat Ilgaz 'ın doğduğu evin kültür merkezine dönüşmesine gönül vermiş://''Evin büyük bölümünü ADD aldı. Kültür Bakanlığı da kamulaştırma işlemine başladı. Sanırım yaşadığımız ekonomik bunalım nedeniyle çalışmalara bir süre ara verildi. Sanat ve Rıfat Ilgaz dostlarının, koruma altına alınan evin Cide'ye ve Türkiye'ye kazandırılması için katkılarını esirgemeyeceklerine inanıyoruz.''//Cideliler her yıl temmuzda festival düzenliyor. Bu yıl konuk ettikleri şair Haydar Ünal 'ın bir dizesindeki gibi, çağrı yapıyorlar://''Martıların dağları özlediği yerde / Bekliyorum...''//Oradan da Halil'in kaptan şoförlüğünde kötü Murat 131 le Doğanyurt...İnebolu... ve Abana'ya Erdoğan Gündoğdu'nun yazlığına kapağı atıyoruz bir haftalığına".

devrekani_balikligol.jpg

kastamonu-myondan_4.jpg

drknadd_etknlk_178.jpg

02.02.1998 Kastamonu İl Milli Eğitimde tedvircilerden dördü, Ali- Coşkun (DEMİR),Teftiş Kurulu Başkanı İsmail TÜFEKÇİ (Çorumlu- ortada), Veli KANKO ve ben Ali ŞAHİN... Asım Tongal Beden Eğitimi Spordan sorumlu olduğundan bayramda görevli... Burda kareye giremedi...

drknadd_etknlk_177.jpg

Tedviren Alanya'da seminerdeyim... Okul Öncesi Eğitimi semineri... Yer Alanya Kalesi...

ogretmenevi02.jpg

Alanya'da Ökul Öncesi Eğitimi Semineri... Seminerciler Meslek Lisesinde kaldılar; ben bir kaç arkadaşla Alanya Öğretmenevi'nde Kaldım... Alanya Kalesi ve Öğretmenevi'nden Görüntüler... Tarih 1998 Mayısının 2. Haftası

altrestorant05.jpg

altrestorant03.jpg

arkabahce01.jpg

plaj01.jpg

plaj02.jpg

plaj03.jpg

ogretmenevi03.jpg

ge_mi_tenkalan_153.jpg

Benim ilk Cide ziyaretim, Temmuzun ilk haftası ve festival... Sevcan, Rıfat ILGAZ'ın evinin önünde...

300px-devrekani.jpg

22.10.2001 tarihinde Kaymakam Halil Serdar CEVHEROĞLU görevden ayrıldı. (Devrekani'de 27.09.1999'da aynı gün görevden ayrılan İlhami AKTAŞ'ın yerine göreve başlamıştı. - İlhami AKTAŞ, 01.09.1997/ 27.09.1999) Yeni Kaymakam Kadir Sertel OTCU, 26.10.2001'de göreve başladı.

dev9.jpg

devekusu.jpg

hayvanpazari.jpg

balikligol.jpg

kastamonu-myondan_1.jpg

Kastamonu Manzaraları... İldeki görevde pek gezemediğim bu dağları daha sonra 1999-2005 arası karış karış gezme olanağım oldu...

kastamonu-myondan_3.jpg

kastamonu-myondan.jpg

kastamonu-myondan_2.jpg

Belediyenin Kuruluşu
İlçe Oluş Tarihi
Kanun No
Muhtarlık Mahalle Sayısı
Muhtarlık Köy sayısı 1880
01.09.1944
4642
8
54


Belediye Başkanlığımız Emrinde;

Yazı İşleri Müdürlüğü, Fen İşleri Müdürlüğü, Hesap İşleri Müdürlüğü,
Sağlık İşleri Müdürlüğü ve İtfaiye Birimlerinden oluşmaktadır.


İLÇEMİZİN İLK BELEDİYE BAŞKANLARI

1880 Kulaksızoğlu Mehmet Ali Ağa (Hacı Osman’ın dedesi.)
1312-1317 Kulaksızoğlu Mehmet Efendi. (Hacı Osman’ın amcası)
Aliustaoğlu Hacı Mehmet Efendi.
1317-1328 Mühtüoğlu Mehmet Bey.
1328-1335 Silahşöroğlu Hüseyin Efendi.
1335-1340 Karagözoğlu Mustafa Bey.
1340-1343 Yunus Kulaksızoğlu.
1343-1347 Mehmet Mehdi Keskin.

1931 Yılı 10 Ekim tarihinde Belediye Feshedilmiş.

1944 de ilçelik yeniden verilmiş ve Mehmet Keskin Belediye Başkanı seçilmiş.

1960-1963 Mustafa Yeni (Kaymakam)
1963-1964 Mehmet Kitiroğlu (Belediye Başkanı)
1964-1968 Hasan Şen
1968-1977 Hüseyin Demirbilek.

1977-12 Eylül 1980 Cemal Türkmen

1 Ekim 1980 İhtilal. Emekli Jan. Yrb. Yüksel Topkaroğlu.

4 Nisan 1994 - 21 Nisan 1999 Dr.Müh. Hidayet İlgen.

22 Nisan 1999 -28 Mart 2004 Osman Kocadelioğlu.

28 Mart 2004 - Mümtaz Aliustaoğlu
http://www.toprakbilisim.net/www/devrekani

devrekanillogo.jpg

c040200.jpg

Devrekani

Mustafa Kaya Şenlik YİBO

Yatılı İlköğretim Bölge Okulları (YİBOLAR)
ŞENLİK YİBO

Yatılı bölge okulu öğrencileri, duyarlı öğretmenlerle güneşli bir geleceğe göz kırpmak istiyor

Anadolu'nun yatılı umutları

SUNUŞ

Duvarlarında şen çocuk kahkaları yerine, ağırbaşlı tebessümlerin öksürük sesleriyle yankılandığı yatılı ilköğretim bölge okulları.
Düşüncelerine erkenden ak düşmüş, geleceğe bakarken içlerindeki kaygıyı dindiremeyen çocukların eğitim yuvaları...
Parasız yatılı okullar...
Bazen bir mahkûmun, bazen simitçinin, bazen işçinin, kapıcının, çobanın, parçalanmış ailelerin kötü yazgılarına çalım atmak isteyen çocukları için umut kapısı...
Kaygıyla atan ürkek yüreklerine ve omuzlarına binen yoksulluğun olanca ağırlığına karşın okumak ve güneşli bir geleceğe göz kırpmak istiyorlar.
Kâh ders çalışıyor, kâh Mahsun Kırmızıgül, Emrah, Ceylan' ın şarkılarını yüreklerinde taşıdıkları acı ve aile özlemleriyle içselleştiriyorlar.
''Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar. Annesinin bir tanesini hor görmesinler'' şarkısıyla kederlerini gözyaşlarıyla damıtıyorlar.
''Görüş günleri olan cezaevlerinden daha yalnız hissettikleri okullarda'' , yol parasının maddi yükü nedeniyle ailelerinin cumartesi-pazar kendilerini ziyaret edememesinin hüznünü yaşıyorlar bazen de.
En çok sevdikleri öğretmenlerinin mesleklerine umut beslerken jandarma, polis, subay veya hemşire olmanın düşleriyle yaşıyorlar.
Hüzünle erken tanışanların, çocuklarına hüzün yaşatmamak üzere devletten uzanan eli tuttukları okullar.
Maddi yoksulluklarını içsel zenginlikleri ile geliştiren, gururlu, mağrur, buruk ve ürkek çocukların dünyası...
Kırsal kesimden yeni bir yaşama ilk adım. Tüm eksiklerine karşın yüklendiği misyonla fırsat eşitliğine dönük bir eğitim meşalesi.
Bakanlık kayıtlarında kısaca; YİBO.
Cumhuriyet , Anadolu'nun yatılı eğitim kurumlarını dolaştı.
Büyük kent ışıltılarına uzak bir dünyanın penceresini, öğrenci, öğretmen ve okul yöneticilerinin anlatımlarıyla aralıyoruz...

Küçük öğrencilerin ağzından okuldaki şiddet: "Öğretmenimiz bize tekme tokat girişiyor. Sanki bizi dövmek için bahane arıyorlar. Geç yatmak, banyoya izinsiz girmek yüzünden hep dayak yiyiyoruz. (Fotoğraf: SERDAR ÖZSOY) İnebolu Azize Ana Yatılı İlköğretim Bölge Okulu, öğrencilerini geleceğe güvenle taşıyor

* Kastamonu'nun Devrekani ilçesindeki Mustafa Kaya Şenlik bölge okulundaki öğrencilerin en belirgin özelliği, Türkçe öğretmeni olmak istemeleri. Genç Türkçe öğretmenlerine olan hayranlıklarını gizlemeyen öğrenciler, Türkçe ders saatlerini iple çekiyorlar.
*Hüzünlü öykülerini anlatarak içlerini dökmek için birbirleriyle kıyasıya yarışırken, üzerlerine çevrilen objektife karşı anında 'hazır ol'' durumuna geçiyorlar.'Ekmek elden su gölden, bir de dayak olmasa'
Kastamonu'nun 5 bin nüfuslu Devrekâni ilçesine bağlı 262 öğrencili Mustafa Kaya Şenlik Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO). İnebolu, Devrekani ve Küre'nin dağlık köylerinden gelen yoksulluğu tüm ağırlıklarıyla taşıyan çocuklardan oluşuyor. 1998- 1999 öğretim döneminde hizmete açılan okul, ilçeden 13 kilometre uzaklıkta bulunuyor.
108 kız öğrenci okuyor. Çok sayıda yoksul öğrenciye ''eğitim kapılarını'' aralıyor. Aile özlemiyle karışan korku yüzünden altına kaçıran çocukların gece saatlerinde nöbetçi öğretmenler tarafından tuvalete kaldırıldığı okulda, ikinci çözüm de altı muşamba serili yatakların bulunduğu ''harita odaları'' . İdrarın çarşafta harita izi bırakması nedeniyle ''harita odası'' adı verilen özel bölümlere alınan çocuklar ilaçlarla tedavi ediliyor.
Mustafa Kaya Şenlik YİBO'daki öğrencilerin en belirgin özelliği, Türkçe öğretmeni olmak istemeleri. Genç Türkçe öğretmenlerine olan hayranlıklarını gizlemeyen öğrenciler, Türkçe ders saatlerini iple çekiyorlar.
Hüzünlü öykülerini anlatarak içlerini dökmek için birbirleriyle kıyasıya yarışırken, üzerlerine çevrilen objektife karşı anında ''hazır ol'' durumuna geçiyorlar.
Müdür yardımcısının kendilerine yönelik hoşgörüsüzlüğünden yakınan öğrenciler, yaşadıkları acıları anlatırken adlarının açıklanmamasında da ısrar ediyorlar. Okul yöneticisinin, birkaç arkadaşlarının sırtında sopa kırdığını sırasıyla onaylarken şiddeti kendi tümceleriyle şöyle aktarıyorlar:
''Öğretmenimiz, bize tekme tokat girişiyor. Sanki dövmek için bahane arıyor. Geç yattığımızda, tuvaletleri, koğuşları iyi temizlemediğimizde, birisinin parası kaybolduğunda, banyoya izinsiz girdiğimizde, yemek saatinden 10 dakika önce yemekhaneye gittiğimizde bizi dövüyor, ellerimize poşet giydirerek tuvalet temizletiyor. Fırçalarla değil elimizle temizletiyor. Değnek gibi bir sopası var. Hafta sonlarımız zaten hep dayakla geçiyor. Ders anlatması da çok sinirli. Bize bir şey yazdırırken ayaklarını sıraya dayıyor. Yetişemediğimiz yeri tekrar sorduğumuzda, bizimle 'elma, armut' diye dalga geçiyor.''
Kâh kuşkulu bakışlarla ''ispiyoncu arkadaşlarını'' kolaçan edip, kâh uzaklara dalıp, her konuyu tek isteğe bağlıyorlar: ''Lütfen bizi Sadık öğretmenden kurtarın.''
'İmam olmak istemiyorum'
11 yaşındaki 5. sınıf öğrencisi Ömer Faruk Cebeci 'nin yatılı okulda okumaktan memnunluğu endişeyle örülü. Özetliyor günlerini:
''Ekmek elden su gölden! Burası köye göre çok daha rahat, bir de büyük öğrencilerden dayak yemesek.''
Babası köyde imam, ancak o ''doktorluk ya da öğretmenlik'' mesleğini istiyor. Babasının mesleğini istememesini çocuk saflığıyla anlatıyor:
''İmamlık çok zor iş. Bu konuda kendime güvenemiyorum. İmam olursan, çok sorumlu olman gerekiyor. Hadi, saat 05.00'te kalkamadım, sabah ezanını okumayı unuttum. O zaman ne olacak? Tabii ki çok kötü olur. Ben bu sorumluluğu alamam. Ezan okumayı unutmama konusunda kendime güvenemiyorum.''
Okula diğer kardeşiyle birlikte babası tarafından yazdırılmış. Ailesinin, para gönderememesine değil, ama ''yaşamın adaletsizliğine'' tepkisini gizleyemiyor:
''Büyük çocuklar bize küfrediyor, bizi dövüyor, onlara gücümüz yetmiyor. Yemeklerden de şikâyetimiz var. Canımız salata, yumurta, meyve çekiyor. Arkadaşlarımız sık sık kabakulak, grip oluyor.''
Yine de öncelikli isteğini bilgisayar ve televizyon olarak sıralıyor.
İnşaat işçiliği de düşlenir mi?
12 yaşındaki Selami Bakal 'ın en büyük düşü ''inşaat işçisi'' olmak. Annesine ilişkin bildikleri, büyükanne-büyükbabasının anlattıklarıyla resimlenmiş. Çocuk yüreğinde duyduklarıyla örmüş tepkisini de:
''Benim babamı annem öldürmüş. Bir gün babam, gece dedemin yanına uğrayınca annem Satılmış diye biriyle kaçmış. Daha sonra da babamı hayalarına vurararak öldürmüşler. Annem şimdi Kastamonu'da yaşıyor. Beni bu okuldan almak istedi, beni görmek istedi, ama onu görmek istemedim. Küçükken beni de öldürmek istedi. Beni küçükken tepedeki beşikten yuvarladı. Ondan nefret ediyorum. Bana amcalarım bakıyor.''
Bir amcası kız kaçırdığı için cezaevindeymiş. Umutlarının erken kırıldığını ele veriyor, ama amcasını mı daha çok seviyor, mesleğini mi, anlaşılamıyor:
''Aynı onun gibi inşaat işçisi olmak istiyorum. Hayattan fazlaca bir beklentim yok.''
Patlamış ayakkabısından dert yanarken okulu da es geçmiyor:
''Hep fasulye yiyoruz. Çarşafları hafta sonu ailemize götürüyoruz. Ama ben en son 15 tatilde köye gitmiştim. O zamandan beri çarşaflarım temizlenemedi. Ayrıca daha çok banyo yapmak istiyoruz.''
Annesi ve babası 7 yıl önce ayrılan Mustafa Oral , aile özleminin yanı sıra geçmişe duyduğu öfkeyi de büyütüyor. 7 yıldır annesinin onu hiç aramamasını aktarırken gözleri buğulanıyor, babasının işsizliğinin sona ermesi belki ilk umudu. 1 kardeşi burada, diğer 2 kardeşi de yetiştirme yurdunda. Ailesini göremediği geçmiş Şeker Bayramı'nda olduğu gibi bu bayram da onun için ''yalnızlığı'' perçinliyor.
Asmaloz köyünden gelen Dilek ve Melek Öztürk kardeşler de sisli bir geçmişi sıralıyorlar. Dilek 12, Melek 13 yaşında... Okumak istemeyen Melek, bu okula yazdırılan kardeşi nedeniyle 6. sınıfa kaydolmuş. Ailesinden ilk defa ayrılan Dilek, okulun ilk günlerinde bunalım geçirerek ''intihar edeceğini'' söyleyince, annesi diğer kardeşi Melek'i de okula göndererek olayı çözümlemiş. Evin geçimini sağlayan ağabeyinin İstanbul'da bir konfeksiyoncuda çalıştığını anlatıyor. Geleceğe yönelik hedeflerinde de çıtayı alçak tutuyor:
''Çocuklara iyi davranmayı ve Türkçe öğretmeni olmayı istiyorum.''
Trafik mağduru Mehmet
Sürekli fotoğrafının çekilmesini isteyen 6. sınıf öğrencisi 13 yaşındaki Mehmet Yılmaz , trafik mağduru. 2 yıl önce Kastamonu'da sarhoş bir kamyon şoförünün taksilerine çarpması sonucu bir gözünü kaybetmiş. Geçirdiği dört ameliyatla kapanan gözkapağı biraz kaldırılmış. Beşinci ameliyatı ise ''parasızlıktan'' olamamış. Babasının, İstanbul'da bir yufkacı dükkânında çalıştığını söylüyor. Soğuktan kanayarak çatlamış elleri, sökülmeye yüz tutmuş soluk renkli süveteri, üzerine küçük gelen buruşuk ceketiyle yoksulluğun resmini veriyor objektife.
Kaban, forma yardımından henüz yararlanamamasına kızıyor. Devletin kendisine verdiği bot yerine lastik ayakkabı giymeye devam etmesini ise ''Bot ağır geliyor, onu taşıyamıyorum'' diye afacan bir tutumla açıklayıveriyor.
''Zanaat sahibi olmak için buraya geldim'' diyen Yılmaz, babasıyla bayramlarda köyde görüşebildiğini, ailesini çok özlediğini söylüyor. Köy özlemini banyo anıları ile tazeliyor:
''Köyde izinsiz de banyo olabiliyordum. Sobadaki güğümde ısınan suyla yıkanmak çok hoşuma gidiyordu. Burada izinsiz banyo olamıyorum. Her gün de banyo olamıyorum. O yüzden köyümü özlüyorum. Ama burada okumaya da devam etmek istiyorum.''
Aynı köylülerin birbirlerine yönelik hemşeri dayanışması gözleniyor. Çaybükülü Mustafa Yazar , Mehmet Yılmaz'ın hem dert ortağı, hem yaveri. Henüz bot yardımı alamadığı için lastik ayakkabı giymek zorunda olduğunu söyleyen Yazar, diğer yandan da soğuktan çatlayan ellerini gizlemeye çalışıyor. Ekmek parası için İstanbul'a göç eden Yazar'ın babası simitçilik yaparak yaşam kavgası veriyor. Babasının ayda ancak 500 bin lira gönderebildiğini söylüyor ve tıpkı diğer öğrenciler gibi düşlerinde Türkçe öğretmeni olduğunu görüyor. 5 kardeşinden 2'si okumamış, köyünü özlese de okuması gerektiğine inanıyor. Televizyon bulunmadığı için dünya ve ülkedeki gelişmeleri kestiremiyor, ama çamaşır ve çarşaflarının görevlilerce yıkanması gerekirken kendilerine yüklendiğini fark ediyor.
Babası kamyoncu olan Salih Toplu ise geleceğini, köyde en çok ''itibar bulan'' imamlıkta görüyor.
Sürekli hastalandıkları için sağlık ocağı tarafından kendilerine verilen ilaçların müdür yardımcısının odasında tutulmasına anlam veremiyor. İlaçları yataklara dağıttıkları için müdür yardımcısı el koymuş, ama gece vakti gereksinim olduğunda ulaşamıyorlarmış. ''İlacı sakladığımızda da...'' diye başlıyor tümceye, ama bitirmemeyi yeğliyor.
Hâkim olmak isteyen 12 yaşındaki Yelda Yalman , diğer çocuklara göre daha şanslı. Annesi İstanbul'da konfeksiyon işçisi, babası temizlik işçisi, parçalanan ailesinin burukluğunu taşıyor. Ancak idealleriyle daha umutlu:
''Küçükken doktor olmayı istiyordum. Ama annem hâkim olmamı istedi. Ona sözüm var, mutlaka hâkim olacağım. Annemle babamın ayrılmasında dedemin de parmağı var. Başından beri babamı sevmedi. Beni bu okula babam yazdırdı. Bana 10 milyon lira para gönderdi. Onu çok seviyorum.''
Akmescitli Şerife Bilir 'in öyküsü yöredeki Kuran kurslarının etkinliğini ve geleneksel yapının ağırlığını yansıtıyor. Babası çiftçi olan Bilir'in ağabeyi liseyi bırakarak köye dönmüş, ablası ise okul yerine 2 yıl Kuran kursuna devam etmiş. Tüm isteğinin ''köy yaşamından'' kurtularak ''doktor çıkmak'' olduğunu söylüyor. Diğer öğrenciler gibi yurtta üst üste çıkan aynı yemeklerden şikâyetçi.
''Patron olmak'' isteyen Bülent Ünlü 'nün 3 kardeşi de yatılı okulda öğrenim görüyor. Tansiyon hastası babasının işsiz olduğunu, evin geçimini ağabeyinin sağladığını belirtiyor. Maddi olanaklarının elverdiği sürece okuyacak. Ama yaşamın adaletsiz dengesi onu da ürkütüyor; beyaz eşya mağazasında çalışan ağabeyi bu yıl askere gidince diğer ağabeyi okuldan ayrılacak.
Yatakhanelerdeki ağır kokuyu kimi kez ''gülsuyu dökerek'' temizlemeye çalışan öğrenciler, kendi buldukları afacan çözümlerle yurtlarındaki sorunlara çelme takmak istiyorlar... Eğitim tutkusunun kimi kez geçim sıkıntısı ile bölündüğü öğrenciler, YİBO'larla daha umutlu uzanıyorlar geleceğe.
Okul yöneticileri: Veliler ilgisiz
Müdür Necati Çiftçi de Milli Eğitim Bakanlığı'nca sağlanan araç kullanımının, kaymakam İlhami Aktaş tarafından ''izne bağlanmasından'' yakınıyor. Çocukların öncelikle rehber öğretmenlere gereksinim duyduğunu vurgulayan Çiftçi, okuldaki personel sıkıntısına dikkat çekiyor. ''Memurumuz, aşçımız yok, muhasebecimiz, sekreterimiz, kalorifercimiz yok'' diyen Çiftçi, sorunlarını şöyle özetliyor:
''Her türlü yazışma işini kendimiz yapıyoruz. Yeterli personel olmadığı için ihaleleri de zamanında yapamadık. Aşçı olmadığı için yemekleri hizmetliler yapıyor. Bu nedenle de beslenme değerleri dikkate alınmadan günlerce aynı yemek çıkabiliyor.'' Çiftçi, öğrencilerin çoğunlukla dağ köylerinden geldikleri için tuvalet ve banyo kültürleri olmadığını belirterek, nöbetçi öğretmenler gözetiminde öğrencilere sürekli bilgiler verildiğini, uyarılar yapıldığını kaydediyor. ''Öğrencilerin bir kısmı tuvalette iken kapıyı kapatmıyor, tuvaletten sonra ellerini yıkamıyor, tuvaletten çıktıktan sonra su dökmüyor, tuvaletin deliğine değil ucuna yapıyor'' gözlemlerini aktaran Çiftçi, başlarına bela olan ''bit sorunundan'' dert yanıyor. Müdür Çiftçi, öğretim yılı başında tüm öğrencilerin saçlarının ilçeden getirilen berber tarafından kesildiğini, bit belirlenenlerin özel şampuanlarla tedavi edildiğini ifade ederken karşılaştıkları zorlukları şöyle aktarıyor:
''Ancak, tedavi edilen çocuklar, cumartesi-pazar günleri gittikleri köylerinden tekrar bitlenerek dönebiliyor. Tek bir çocuğun bitlenmesi, yatılı okulda bit salgınının oluşması demek. Bu nedenle tatilde köylerden dönen çocukları sürekli denetliyoruz. İşimiz çok zor. Veliler oldukça ilgisiz. Veli toplantılarına gelmiyorlar bile. Çocuklarını okula verdikten sonra, devlet ne yaparsa yapsın anlayışındalar.'' Çocukların genelde geleceğe karşı karamsarlık beslediğini vurgulayan Çiftçi, birçok öğrencinin köyüne geri dönmek istediğini belirtiyor. 8 yıllık zorunlu temel eğitimin aileler üzerinde eğitim baskısı oluşturduğunu anlatan Çiftçi, ''Sayısız aile, çocuğunu baskılarımız sonucunda okula getirdi. Çocukların karamsarlıklarını gidermek, onları eğitime devam yönünde aydınlatmak istiyoruz'' diyor.
Çiftçi, öğrencilerin sağlık sorunlarının guatr ve üst solunum rahatsızlıklarında yoğunlaştığını da sözlerine ekliyor. Devrekâni İlçe Milli Eğitim Müdürü Ali Şahin ise müteahhit Metin Karabasakal 'ın inşaattaki yanlışlarından yakınıyor. Çamaşırhanelerin bozuk olduğunu belirten Şahin, günlerdir öğrenci çarşaflarının yıkanamadığına dikkat çekiyor. Müteahhidin bozuk çamaşır makinelerini tamir ettirmediğini söyleyen Şahin, bayan hizmetli gereksinimine dikkat çekiyor. Devrekani'ye yeni atanan ve Şenlik Sağlık Ocağı'nın yetersiz kaldığını kaydeden Şahin, YİBO'daki eksiklikleri bildiğini, bunları gidermek için azami güçle çalışacağını belirtti.

Yarın: İnebolu Azize Ana Yatılı İlköğretim Bölge Okulu

(Ebru TOKTAR, Cumhuriyet, 29 MART 1999 )

c040100.jpg

1999-03-30 İnebolu Azize Ana Yatılı İlköğretim Bölge Okulu, öğrencilerini geleceğe güvenle taşıyor

Eğitim tutkusunun öyküsü


Bir koleji andırıyor *Başarıyı paylaşma duygusunun müdür, öğretmen, öğrenci, tüm personeli sarmaladığı okul, koleji andıran yapısıyla özel okulları aratmıyor.''Azize Ana'' adıyla örtüşen eğitim kadrosu, öğretimde sürekliliği aşılarken, hüzün ve acıların da yalnızca bir deneyim olarak geçmişte bırakılmasını küçük beyinlere işlemeye çalışıyor.
Öğretmen ve öğrencileri birlikte kucaklayan eğitim tutkusu, okulun duvarlarını aşarak Kastamonu'ya kadar uzanıyor. Kenetlenen dostlukların tiyatro kulübünde somutlandığı, art arda gelen Kastamonu Voleybol Şampiyonluğu'nun birliktelik duygusunu tazelediği okulda, iş atölyelerinde yükselen yetiler sergi salonlarında görülüyor.
Başarıyı paylaşma duygusunun müdür, öğretmen, öğrenci, tüm personeli sarmaladığı okul, koleji andıran yapısıyla özel okulları aratmıyor. ''Azize Ana'' adıyla örtüşen eğitim kadrosu, öğretimde sürekliliği aşılarken, hüzün ve acıların da yalnızca bir deneyim olarak geçmişte bırakılmasını küçük beyinlere işlemeye çalışıyor.
120 yatılı, 60'ı taşımalı, 81 gündüzlü olmak üzere toplam 261 öğrencinin öğrenim gördüğü Azize Ana Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO), İnebolu'dan 5 kilometre uzaklıkta. Okulda lojman bulunmaması nedeniyle öğretmenlerin gece nöbetlerinin ardından ilçedeki öğretmen evine ulaşmaları için yaklaşık yarım saat süren riskli bir maratona girmesi gerekiyor. Geç saatlerde araç bulunmaması nedeniyle yürümek zorunda kalan öğretmenleri sokak köpeklerinin saldırıları bile yıldırmıyor.
En önemli sorunlarının lojman, spor salonu, sağlık personeli ve rehber öğretmen sıkıntısı olduğunu anlatan YİBO Müdürü Necmi Mankaloğlu , devletten gelen yardımlarla yetinmeyerek, sivil toplum örgütlerini de okula çekmeyi başaran bir eğitim savaşçısı. İstanbul'daki Köy Öğretmenleri Yardımlaşma Derneği ile bağlantı kurarak, okuluna büyük bir kütüphane kazandırmış. Hollanda'ya yerleşen Kastamonulular tarafından kurulan Hollanda Kastomonu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği ile düzenledikleri gecede de 1 milyar lira gelir elde etmeyi başarmış.
Dernek ile yapılan anlaşma sonucu kardeş okul projesi uygulanmış. Mankaloğlu, çalışmalarından her geçen yıl bir bir ürün alıyor ve bu yıl başarılı öğrencileri bir hafta Hollanda'ya göndererek ödüllendireceğini açıklıyor. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile yapılan görüşmeler sonucunda da okula çok amaçlı bir konferans salonu yapılarak, eğitim yelpazesini genişleteceklerini anlatıyor heyecanla.
Okulu kültür merkezine dönüştürerek, eğitim nabzının İnebolu'dan atmasını isteyen Mankaloğlu, öğrencilerin etrafındaki kuşku sisini de dağıtmayı amaçladıklarını vurguluyor. Yoksul köylü ailelerden gelen çocukların geçim sıkıntısı nedeniyle kısa yoldan yaşama atılmak istediğini aktarırken, gözlemlerini sıralıyor:
''Öğrenciler, geleceğe karşı oldukça kararsız. Bunda ailelerinin durumu da etken. Ailelerinin onları okutamayacağı düşüncesi ile kısa yoldan hayata atılmak istiyorlar. Biz bu düşüncelerini yavaş yavaş kırmaya başladık. Okula ilk başladıklarında topluluk karşısında rahat konuşamama, şiveli konuşma, çekingen ve içine kapanık olma gibi sorunları vardı. Tiyatro kulübünü, biraz da bu sorunlara derman olmak amacıyla kurduk. Buradan mezun olan birçok öğrencinin üniversiteyi kazanması, okulumuzun 3 yıl üst üste Kastamonu Voleybol Şampiyonu olması onlara güç verdi, moral doping etkisi yaptı. İş atölyesinde üretilen el işlerinin İstanbul'da bile satılması, onları çalışmak konusunda daha çok teşvik etti. İnebolu'daki hayırseverlerin okula yönelik bağışları, İstanbul'daki İneboluluların bilgisayar hibesi bizleri daha da yüreklendirdi. Artık, İnebolu'nun kalbi bizim okuldan atmaya başladı. Okulumuz, ilçeye de dinamizm getirdi.''
Devletin aktardığı büyük kaynaklarla yatılı okul öğrencilerinin eğitim, giyim, yemek, yatak tüm masraflarının karşılandığına dikkat çeken Mankaloğlu, ''YİBO'lar kırsal kesimden gelen öğrencilerin hayata kazandırılmasında çok önemli bir misyon üstleniyor'' diyor. Müdür Mankaloğlu, köylerdeki birleştirilmiş sınıf uygulamasının verimli olamamasına, kendilerine kaydolan 6. sınıf öğrencileri arasında okuma yazma bilmeyenlerin bulunmasını örnek gösteriyor.
Öğrencilerin YİBO'larda arkadaşlık ortamını genişlettiğine, kent havasını solumaya, geleneksel yaklaşımlarını kırmaya başladığına işaret ediyor:
''Köylerdeki birleştirilmiş sınıflardan bize gelen birçok öğrencinin okuma yazma bilmediğini ya da dört işlemden habersiz olduğunu belirledik. Bu öğrencileri özel yetiştirme kurslarına aldık. Yaşadığımız olay, YİBO'ların eğitime ne kadar ateşli meşale tuttuğunu, birleştirilmiş sınıfların da ne denli başarılı olduğunu gösteriyor.''
Çoğunun ilkokul mezunu bile olmadığını söylediği öğrenci velilerinin ilgisizliğinden yakınıyor müdür:
''Öğrenciler, kalabalık ailelerden geldikleri için anne babalarından da yeterli ilgi görmüyor. Tatilde köye gönderdiğimiz öğrencilerin bir kısmı tekrar bitlenerek dönüyor. Bu çocukların ailelerini sürekli uyarıyoruz. Çocuklar, ailelerinden görmedikleri sevgiyi bizden bekliyorlar. Biriyle özel olarak ilgilenseniz, diğer öğrenciler de sizi kuşatmaya başlıyor.''
Okuldaki öğretmenlerin özverili çalışmalarından övünç duyan Mankaloğlu, ders anlatış tekniğiyle müfettişlerin bile ilgisini çeken Fen Bilgisi Öğretmeni Engin Özbek 'in özel okullardan gelen önerileri geri çevirmesinin kendisini gururlandırdığını vurguluyor.
Matematik öğretmeni Pınar Şentürk , öğrencilerin genellikle ilk dönemde uyum, ikinci dönemde derslere alışma sorunu yaşadığını anlatıyor. Kimi öğrencilerin ailelerinin kendilerini aramaması nedeniyle derslerinde sendeleyebildiğini söyleyen Şentürk, sınıf mevcutlarının az olması nedeniyle öğrencilerle birebir ilgilenebilmelerini ise şans olarak görüyor.
Tarih öğretmeni Ramazan Kısa , ilgi açlığı çeken öğrencilerin ''aferinle ödüllendirildiklerinde'' çok mutlu olduklarını aktarırken, bazı velilerin ilgisizliğine de yaşadığı bir olayla örnek veriyor:
''Yatılı okuldaki bir çocuk hastalandı, hemen hastaneye kaldırdık ve ailesine haber verdik. Ancak ailesi hastaneye gelmek yerine bizim refakatçi olarak kalmamızı istedi.''
Yatılı okulda öğrencilerin rehber öğretmene kaçınılmaz gereksinim duyduğunu belirten Kısa, ''Bu çocuklar, ailelerindeki sorunları da beraberinde getiriyorlar. Onların uzağında olmaları da derslerindeki başarıları etkiliyor. O nedenle yatılı okullara mutlaka rehber öğretmenler verilmeli'' önerisinde bulunuyor.
Bölge müfettişi Fikret Pirahmetoğlu , YİBO'daki öğretmenlerin diğer öğretmenlere göre daha çok sorumluluk üstlendiklerini, gece nöbetleri tuttuklarını, etütlere girdiklerini vurguluyor. Önerileri, genel gözlemle doğrulanıyor:
''Yatılı okul öğretmenlerinin maddi olanakları arttırılmalı. Koşulları ağır olduğu için öğretmenler genelde burada görev yapmak istemiyorlar. O nedenle YİBO'lar, öğretmenler açısından çekici hale getirilmeli.''
Yatılı okullarda hemşire, aşçı, hizmetli, rehber öğretmen sıkıntısı yaşandığını anlatan Pirahmetoğlu, öğrencilerin de 3. sınıftan sonra YİBO'lara alınmasını istiyor. Ailelerinden küçük yaşlarda ayrılan çocukların okuma yazma bilmemelerinin etkisiyle büyük psikolojik sorunlar yaşayabildiğine işaret ederek, ''Bu çocuklar sürekli altına işiyor. Bu sorunları çözmek, öğretmenler için de çok zor oluyor. O nedenle YİBO'lara 3. sınıftan sonra öğrenci alınmalı. Bu okullarda, bayan müdür yardımcısı, psikolog ve rehber öğretmen mutlaka olmalı'' diyor.
Okuldaki bütünleşme ruhu
Azize Ana okulu çatısında bütünleşen öğrenciler, ''şımarık zengin çocukların okuduğunu'' söyledikleri yanlarında bulunan Çok Programlı Lise'ye karşı topyekûn cephe almışlar. Yatılı okullarından mezun olduktan sonra Çok Programlı Lise'ye devam etmeme konusunda kararlı olduklarını belirtirken günlük heyecanlarını anlatıyorlar:
''Bu okulda sigara var, öğrenciler bıçak, çakı taşıyorlar. Zaman zaman öğretmenleri bile dövüyorlar. O nedenle bahçede gruplar halinde dolaşıyoruz. Bizi sıkıştırdıklarında da hemen öğretmenlerimize söylüyoruz.''
Ergün ve Ersin Alagöz kardeşler, bir aile faciası sonrasında yazılmışlar okula. Anne ve babaları öldürülen kardeşler, katillerin yakalanamamasının da hüznünü taşıyorlar yüreklerinde. Evin geçimini Küre'deki köy kahvesinde çalışan diğer kardeşleri sağlıyor. Ergün doktor, Ersin ise ölen babası gibi ''şoför'' olmak istiyor.
Tanık olduğu ve ömrü boyunca gömemeyeceği acısıyla gözleri buğulanan Ergün, titrek sesiyle anlatıyor öyküsünü:
''Babam 1991'de öldürüldü. Bir kamyon firmasında çalışıyordu. Kara Kemal adlı bir patronu vardı. Babam, kamyonuna kazara çarptığı söylenen bir çöp arabası ile öldü. Ancak biz bunun kaza olmadığına inanıyorduk. Bu nedenle annem köyden İstanbul'a gitti. Kara Kemal'den babamın ehliyetini istedi. Ancak Kara Kemal'in adamları annemi orada dövmüşler. Annem, her şeye rağmen bu olayın peşini bırakmadı. Bunun üzerine Kara Kemal'in adamları annem İnebolu çarşısından köyümüze giderken onu sıkıştırdılar, zorla araca bindirdiler, daha sonra da tenha bir yerde ağzına ve başına vura vura tornavida ile onu öldürdüler. Sonra da su birikintisine attılar onu. Ben olayı uzaktan gördüm ve kaçtım. Babam ve annemin katillerinin bulunmasını istiyorum!''
Davanın devam ettiğini söyleyen Ergün, kimi zaman uzaklara dalıyor ve ıssız bakışlar yöneltiyor çevresine. Ailelerinden geriye sadece ağabeyleri kalan kardeşler, sıcak bir ev ortamının özlemini çekiyorlar. ''Okulda koltuk, halı istiyoruz'' diyen kardeşler, müdür ve öğretmenlerin özel ilgi gösterdiği öğrenciler arasında yer alıyor. Ergün, İstanbul'daki teyzelerinin kendilerine düzenli olarak para gönderdiğini vurgularken, ''Allah, devletimizden de öğretmenlerimizden de razı olsun. Her şeyimizi karşılıyorlar'' diyor minnetarlık duygusuyla. Okumak istediklerini anlatan Ergün, ''Bilgisayar istiyoruz, İngilizce dersini de çok seviyoruz. Ama bazılarına aklımız ermiyor. O zaman arkadaşlar yardımcı oluyor'' diye özetliyor derslerindeki başarı durumunu.
Suyla çalışan otomobil
Babası köyde sınıf öğretmeni olan Vedat İkizoğlu ise öğrencilerin ağırlıklı olarak imam, öğretmen, polis, jandarma olmak istediği okulda farklı bir portre çizerek, bilim adamı olmak istediğini vurguluyor. Fen bilgisi dersini ve öğretmenini çok sevdiğini söyleyen İkizoğlu, ''Burada okuyalı 3 yıl oldu. Çok memnunum. İnebolu'yu da çok seviyorum. Benim amacım, bilim adamı olmak. Yenilikleri çok seviyorum. Suyla çalışan bir otomobil yapmayı düşünüyorum'' diyor. Fen liselerine hazırlandığını belirten İkizoğlu, okullarına bilgisayar getirilmesini istiyor.
Okula yeni başlayan 10 yaşındaki Toker Ünal ise baba özlemi çekiyor. Annesi Bakırköy Akıl Hastanesi'ne kaldırılmış, ne zaman ailesiyle ilgili konu açılsa ağlamaya başlıyor. Ablası Kastamonu Kız Yetiştirme Yurdu'na gitmiş. Okuma yazmayı da kardeşinden öğrendiğini söylüyor. Yaşamın yükünü kaldıramayan annesinin sonradan ''akıldan hastalandığını'' , kendisini sürekli dövmeye başladığını anlatırken, sözcükler yeniden boğazında düğümlenmeye başlıyor:
''Babam onu Bakırköy'e yatırdı. Babamı çok seviyorum. Ama babam da fakir. Babamın işi yoktu. Bana verdiği parayla çikolata, bisküvi aldım. Bu okuldan memnunum, çünkü bizim evde televizyon yoktu, telefon da yoktu.''
13 yaşındaki Erdal Ustaoğlu ise imam olmak istiyor. 5 kardeşi olduğunu söyleyen Ustaoğlu, hiçbirinin okumadığını belirtiyor. Babası süreklilik taşıyan bir iş bulamamış, büyük ağabeyi de bacakları yandığı için çalışamıyor. Evin gelirini bu okulu bitiren su tesisatçısı diğer kardeşi sağlıyor.
Ağabeyinin ayda 500 bin lira gönderdiğini, çok programlı lisedeki imam-hatip bölümüne yazılmak istediğini yineliyor. Köyden sıkıldığını, burada okumaktan çok mutlu olduğunu söylüyor.
''Köyün havasını, suyunu sevdiği'' için köy imamı olmak isteyen Sinan Aydın , bu okula İnebolu'da devam ettiği Kuran kursu imamının önerisi ile yazıldığını aktarıyor. ''İslam dinini çok seviyorum'' diyen Aydın, devlete yararlı olmak istediğini vurguluyor.
Sağ ayağı, sol parmakları bulunmayan Hasan Arç , yatılı okul sayesinde öğrenim görebildiğini anlatırken, üniversite düşünün ''proteze bağlı olduğuna'' dikkat çekiyor.
''Dünyayı dolaşmak, röportajlar yapmak istediği için'' gazeteci olmak isteyen Tuncay Tirzik , babasının iş için İstanbul'da yaşadığını söylüyor. Babasının kerestecilik, annesinin köyde çiftçilik yaptığını anlatıyor ve özlemlerini dinlemek için soruya gerek bulunmuyor:
''İstanbul'da yaşamak istiyorum. Bu okuldan memnunum, bize takım elbise verdiler. Ama laboratuvarın genişletilmesi de gerekiyor. Köyde canım sıkıldığı için oraya gitmek istemiyorum. Ama tatillerde köy çok güzel oluyor. Burayı bitirdikten sonra düz liseye gideceğim. ''

Yarın: Boyabat Yaşar Topçu Yatılı İlköğretim Bölge Okulu

İnebolu Azize Ana Yatılı İlköğretim Bölge Okulu, eğitimi içselleştiren kimliğiyle öğrencileri özenle hayata hazırlıyor.
Öğrenciler yatılı okullarından mezun olduktan sonra Çok Programlı Lise'ye devam etmeme konusunda kararlı. Eğitim güneşi kızlara doğdu

2006-03-31 Boyabat Yatılı İlköğretim Bölge Okulu, 100'ü kız toplam 230 öğrenciden oluşuyor. İlçeden 5 kilometre uzaklıkta bulunan okul, çevre köylerden gelen yoksul öğrencilerden oluşuyor. Taşımalı eğitimden yararlanamayan pek çok öğrencinin 7 ay boyunca okula gidemediği bölgede yatılı okul hızla imdada yetişiyor. Öğrenci kayıtları hâlâ süren okulda kız öğrencilerin sayısı da gün geçtikçe artıyor.
8 yıllık kesintisiz temel eğitimin olumlu etkileri gözler önüne seriliyor, Boyabat Yaşar Topçu Yatılı İlköğretim Bölge Okulu'nda. Çoğu evlendirilmek üzere iken 8 yıla çıkarılan zorunlu eğitim ile yatılı okula alınan kız öğrenciler, yörenin üzerlerine çöken töresel pususundan kurtulma savaşımı veriyor...
Erkeklerle karma eğitim aldıkları için bir yandan ailelerinin geleneksel çekincelerini yıkmaya, diğer yandan erken evlilik yazgısından uzaklaşarak aydınlık günlere koşmaya çalışıyorlar. Yoksul ailelerinin kendilerini ziyaret edememesinin acısını, köylülerinin yollarını bekleyerek çıkarıyorlar. Köylerine giden yolun üzerinde bulunan okulda, ''haberci'' yerine koydukları köylüleri ile ailelerine selam yollamak için uzun soluklu bekleyiş sırasındaki yerlerini alıyorlar.
Aileleri tarafından gönderilen harçlıkları da, en sevdikleri günde harcayabilmek için yastık altında saklıyorlar...
Eski Bayındırlık ve İskân Bakanı adına yaptırılan Boyabat Yatılı İlköğretim Bölge Okulu, 100'ü kız toplam 230 öğrenciden oluşuyor. İlçeden 5 kilometre uzaklıkta bulunan okul, çevre köylerden gelen yoksul öğrencilerden oluşuyor. Taşımalı eğitimden yararlanamayan pek çok öğrencinin 7 ay boyunca okula gidemediği bölgede yatılı okul hızla imdada yetişiyor.
Sinop İl Milli Eğitim Müdürü Hayrettin Gürsoy , 9 YİBO'yu daha hizmete açarak, 2030 yılına kadar bölgenin tüm eğitim gereksinimini karşılayacaklarını anlatıyor. Giyim yardımı nedeniyle taşımalı eğitim gören çocukların da yatılı okullara yazılmak istediğini aktaran Gürsoy, Karadeniz'in dağlık konumu nedeniyle YİBO'ların çok önemli bir misyon üstlendiğini vurguluyor.
Yaşar Topçu Yatılı İlköğretim Bölge Okulu Müdürü Ali Şahin , tamamlanmadan açılan okul binasındaki donanım eksiklerine işaret ederken, 4 kadrolu öğretmenle hizmet vermeye çalıştıklarına da dikkat çekiyor. Okulun bu öğretim yılında hizmete açılması nedeniyle önemli sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını belirten Şahin, 6 öğretmenin görevlendirme sistemi ile çalıştığını, İngilizce öğretmeninin de ücret karşılığı dışarıdan getirildiğini belirtiyor.
Kurban Bayramı'nda ilçede okula bağış için kampanya başlatan Şahin, gelecek için programlı ilerliyor:
''Okulumuza, yakın zamanda bağış yoluyla 20 tane bilgisayar gelecek. Büyük ekran bir televizyon da bağış yoluyla geldi. Bu önemli bir fırsat. İlçe, çok kısa zamanda okulu benimsedi ve okula büyük destek verdi. Boyabat, muhafazakâr bir yerdir. Karma okul olduğu için önceleri velilerin endişeleri vardı. Ama daha sonra okuldaki yemekhane, yatakhane ve tuvaletlerin erkeklerle kızlar için ayrı olduğunu görünce çok rahatladılar. Bu da kız öğrencilerin kayıtlarını arttırdı. Velilere daha da güven vermek için taahhütname uygulamasını başlattık. Cumartesi-pazar evci çıkacak öğrencilerin kime teslim edileceği konusunda yazılı taahhütname aldık. Bu da bize olan güvenlerini pekiştirdi.''
Şahin, Karadeniz'in dağlık köylerinden gelen öğrencilerin ilk gördüğü büyük yerleşim merkezinin Boyabat olması nedeniyle bazı sorunlar yaşayabildiğine dikkat çekerek gözlemlerini aktarıyor:
''Öğrencilerin çoğu ilk kez köylerinden çıktıkları için trafik kurallarını bilmiyorlardı. İlçeye gidiş gelişlerinde kırmızı ışık-yeşil ışık kurallarından, karşıdan karşıya geçerken dikkat edilecek hususlardan habersizlerdi. Trafik bilgileri de aktarmaya başladık. Mağaza, dükkân ve alışverişe gittiklerinde de kimi sorunlar yaşıyorlardı. Bu nedenle öğrencilere nöbetçi öğretmen nezaretinde alışveriş yaptırıyoruz. Altına işeyen çocukları, gece saatlerinde nöbetçi öğretmen nezaretinde tuvalete çıkarıyoruz. Çocukların çoğunun saçı, geldiğinde bitliydi. O nedenle okul açılır açılmaz ilçeden bir berber getirerek tüm çocukların saçlarını kestirdik. Bit saptadıklarımızı tedavi ettik. Öğretim yılı başında öğretmenler, öğrencilerin bilgi düzeyini taramak için seviye sınavları yaptı. Sınavda birçok öğrencinin 6. sınıfta olmasına karşın okuma yazma bilmediğini, bu öğrencilerin birleştirilmiş sınıflardan geldiğini saptadık. Bazı öğrenciler de heceleyerek okuyabiliyordu. Bu nedenle seviye grupları oluşturularak, programdan geri kalan öğrenciler için etütler düzenledik.''
Öğrencilerin çoğunun okula başladığında lastik ayakkabıları olduğunu vurgulayan Şahin, giyim yardımının önemine dikkat çekiyor. Öğretim yılı başında kız öğrencilere forma, hırka, beyaz gömlek, ayakkabı ve çorap; erkeklere ceket, pantolon, gömlek, ayakkabı ve çorap verilmiş. Başlı başına bu giyim yardımı bile çok etkili olmuş. Müdür, birçok velinin, giyim yardımı nedeniyle çocuğunu yatılı okula yazdırmak isteğini belirtiyor.
Yatılı okulların 'eğitim ışığını en uzakta bulunan köylerin çocuklarına kadar götürdüğünü' söyleyen Şahin, önemli bir ölçüte dikkat çekiyor:
''YİBO'lar, 'eğitimde fırsat eşitliği' sloganını sözde kalmaktan kurtararak gerçeğe dönüştürdü. YİBO'larda sorunlar çok olabilir, ama bu sorunlar inançla aşılabilir.''
Hepsinin öyküsü var
Beden öğretmeni Mehmet Yener , yatılı okulun yalnızca öğrenciler için değil, öğretmenler için de ilginç bir deneyim olduğunu belirterek başlıyor sözlerine. ''Biz de okula yeni alışıyoruz'' diyen Yener, buradaki öğrencilerin en belirgin özelliğinin, köylülerinin yollarını beklemeleri olduğunu anlatıyor:
''Tüm köylerin yolu bu okuldan geçtiği için öğrenciler dersten çıktıktan sonra dışarı çıkıyor ve yoldan geçen köylülerin arabalarına el sallıyorlar. Aileleri genelde fakir olduğu için sürekli buraya gelemiyor. Buradaki öğrenciler kavgacı ve sorunlu öğrenciler değil. Hepsi ayrı bir hikâyeyle geliyor okula. Hepsine elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyoruz.''
Yener, köylerden gelen birçok öğrencinin tuvalet kültüründen yoksun olduğunu, hatta pisuvarları görünce ne olduğunu anlamakta uzun süre güçlük çektiklerini aktarıyor. Tuvaletteki sabunlar da sürekli yok oluyormuş. ''Ancak bunlar zamanla oturacak. Çocuklar 2 ayda oldukça mesafe kat etti'' diyerek anlatıyor genç dimağların yeniliğe açık olduğunu.
Babası 'namusunu temizlemek' için üvey annesini öldüren Dursun Bozkaya , Mahsun Kırmızıgül 'ün 'Yıkılmadım, ayaktayım' arabesk şarkısını seslendirmiyor, adeta ağıtla karışık haykırıyor. 24 yıl hapse mahkûm edilen babasının ardından parçalanan ailesinin hüznünü akıtıyor şarkılarına. Babasının üvey annesiyle kıydığı imam nikâhına içerliyor:
''Babamın üvey annemle evlenmesine başından beri karşı çıkmıştık. Ama bazıları babamın başını döndürmüşler, o da evlendi.'' 8 kardeşi olduğunu, üvey annesinden de bir kardeşi bulunduğunu söylüyor. Evin geçimini, tuğla fabrikasında çalışan ablası sağlıyor.
Ablasının ayda ancak 200 bin lira gönderebildiğini anlatıyor. En büyük amacı subaylık, ama bir seçenek daha var:
''Subay olamazsam ses sanatçısı olacağım.''
Röportajımızı önemsemesi, bakışlarını okulun önünden geçen araçlara kaydırmasını engellemeye yetmiyor.
17 yaşındaki Nurgül 'ün soyadı Yanarateş . Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için evlendirilmek üzereyken zorunlu eğitim ile kendisini yatılı okulda bulan öğrencilerden. Küçük kardeşiyle bu okula yazdırılmış, bebekleri çok sevdiği için hemşire olmak istiyor. Soyadının çağrıştırdığı azmi yaşam felsefesi yaptığını duyumsuyor ve yaşamındaki 'zorunlu' değişikliği dinliyoruz:
''Üvey babam beni eniştemin oğlu ile evlendirmek istiyordu. 5. sınıfı bitirince 'bu kızın başını bağlayalım' dediler. Ben de onlara 'Beni evlendirirseniz intihar ederim' dedim. İstanbul'a kaçmayı bile düşündüm. Kanun çıkınca beni mecburen buraya yazdırmak zorunda kaldılar. Ben evlenmek istemiyorum, gidebildiğim yere kadar okula devam etmek, iş güç sahibi olmak istiyorum.''
İyot eksikliği
Annesinin yaşadığı sıkıntılara geliyor sıra:
''Annem, bana hamileyken babamdan ayrılmış. Çünkü babaannem çok kötüymüş ve annemi sürekli tarlada çalıştırıyormuş. Bu nedenle annem 2 çocuğunu düşürmüş. Bana hamile kaldıktan sonra beni de düşürmemek için babamdan ayrılmış. Ama babam o zamandan beri beni hiç aramamış. Ona çok kızgınım. Annem, daha sonra üvey babamla evlenmiş. Ondan da iki çocuğu olmuş.''
Bölgedeki iyot eksikliğinden payını alan Aysel Köklü , annesi ve 8 kardeşiyle guatr hastalığına yakalanmış bir öğrenci. Annesi, babasının ikinci eşi. Köklü, ''Babamın ilk karısı ölünce annemle evlenmiş. Ondan 6 çocuğu olmuş. İki çocuğu da ilk karısından'' açıklamasını getiriveriyor. 4 kardeşinin evlendiğini, babasının da şeker hastalığına yakalandığı için evin geçimini konfeksiyon mağazasında çalışan ağabeyinin sağladığını anlatıyor. Okulda okumaktan mutlu olmasının nedenleri arasında 'et yiyebilmeyi' gösteriyor. Köyde 6 ayda bir et yiyebiliyorlarmış. Ancak beklentileri okul yönetimini aşıyor:
''Boyabat'ta büyük bir çarşı da var. Ben daha önce çarşı görmemiştim. Keşke okulumuz da çarşının içinde olsaydı. Orada gezmeyi çok seviyorum.''
Ancak parası olduğunda köyüne gidebildiğini, ailesinin de 'fakir olduğu için' onu görmeye gelemediğini anlatıyor Aysel. ''Ben öğretmen olursam her şey değişir'' tümcesiyle özetliyor en büyük umudunu.
Beden eğitimi dersi için istenen eşofman ve ayakkabı sıkıntısından dert yanan Nevin Ekşisoy , ailesine sorunu açtığında okuldan alınma korkusu yaşıyor:
''Zaten babam benim okumamı istemiyordu. Eşofman gerektiğini söylersem beni okuldan almak isteyebilir. Zaten okuldan almak için bahane arıyor.''
6 kardeş olduklarını söyleyen Ekşisoy, babasının, kalbi delik olan ablasını okutmadığına dikkat çekerken kanıksamış görünüyor yaşamın yükünü:
''İstanbul'da Haseki Hastanesi'nde ameliyat olması gerekiyordu. Ama parasızlıktan onu ameliyat yaptıramadık. Bazen ablamın ağzından kan geliyor. Böbrekleri de rahatsız.''
6 kardeşinden biri askerde, biri mermer fabrikasında, 2 kardeşi de köyde. Babasının sigortadan aldığı 22 milyon lira ile gereksinimlerini karşılamaya çalışıyorlar. ''Neden İngilizce öğretmeni olmak istiyorsun?'' sorusuna, sezdiğimiz yanıtı alıyoruz:
''İngilizce öğretmenimizi çok seviyorum. Çünkü o gülünce içim bir şekil alıyor, ablamı hatırlıyorum. Onu ablama benzettiğim için öyle ısındım ki... Aynı onun gibi İngilizce öğretmeni olmak istiyorum. Maddi gücümüz elverdiğince okuyacağım.''
Babaya yardım için
Böbrek nakli bekleyen babasının tedavi masraflarını karşılamak için yaz aylarında tuğla fabrikasında çalışan Hüseyin Bozkaya , bir yandan derslerine çalışıyor, bir yandan da en tasarruflu harcamaları nasıl yapacağının hesabını yapıyor. Yeşil kartla tedavi olan babasına ilaç paraları nedeniyle çok para harcandığını anlatan Bozkaya, bu nedenle iki ağabeyinin okulu bırakarak tuğla fabrikasında çalışmaya başladığını söylüyor. 7 kardeşinden 2'sinin de köyde olduğunu belirttikten sonra sözü yeniden babasına getiriyor:
''Babam iki yıldır böbrek nakli bekliyor, ama durumu giderek kötüye gidiyor. İlaç paraları çok tutuyor. Bu yatılı okul olmasaydı ben de tuğla fabrikasında çalışmak zorunda kalacaktım. Ben 3 yıldır yaz aylarında tuğla fabrikasında çalışıyor, kırılan tuğlaları temizliyorum. Gündelik 1 milyon lira yevmiye, ayda 30 milyon lira veriyorlar. Yemek parasını biz cebimizden veriyoruz. Aslında 18 yaşından küçükleri çalıştırmak yasak, ama ben kaçak olarak mecburen çalışıyorum. Babamın yalnızca Başkent Hastanesi'ne gitmesinin yol masrafları bile çok fazla.''
Annesi ve ağabeyinin, ''Tuğla fabrikasında sürüneceğine oku da adam ol'' öğüdü kulaklarında. Devam ediyor Hüseyin:
''Köyde yaşamak istemiyorum. Subay olmak, Apo gibileri yakalamak istiyorum. Burada okumaktan çok mutluyum. Köyümüze gittiğimizde benim giysilerimi görenler, 'keşke biz de oraya yazılsaydık' diyorlar. Her türlü masrafımızı devlet karşılıyor, Allah razı olsun.''
''Yatılı okul olmazsa okuyamazdık'' diye söze başlayan İsmail Akbey , köydeki okulda öğretmenlerin sürekli değiştiğini, burada ise 10 tane öğretmen olduğunu belirttikten sonra, benzer soruların yinelenmesine gerek duymadan yanıtları sıralıyor:
''Babam çiftçi. İki ağabeyim var. Onları okutmadı. Onlar da çiftçi oldu, şimdi hayvanlara bakıyorlar, köyde. Bu okulu duyunca çok sevindik, babam hemen yazdırdı. Çünkü bu okul olmasaydı okuyamayacaktım. Babam, diğer kardeşimi de buraya yazdıracak. Okumak ve sivil polis olmak istiyorum.''
İşsizliğin yoğun olduğu bölgede öğrencilerin tüm masrafları devlet tarafından karşılanıyor ve velilerin ilgisini daha çok çekmeye başlıyor.
Okulda kız öğrencilerin sayısı da gün geçtikçe artıyor.
Sürecek Şereflikoçhisar Yatılı İlköğretim Bölge Okulu
Kimsesiz öğrenciler sokaklarda...
187 dekar arazi üzerine kurulu Şereflikoçhisar Yatılı İlköğretim Bölge Okulu, Türkiye'nin en eski ve en büyük okullarından biri. 54 binadan oluşan okulda, 400'ü yatılı, 200'ü gündüzlü olmak üzere toplam 600 öğrenci bulunuyor.
Şereflikoçhisar İlçe Milli Eğitim Müdürü İleri Küçükkaya, okulun yerleşkesini daha derli toplu hale getirmek gerektiğini vurgulayarak ''Okulun etrafı duvarla çevrilmeli. Okulda yalnızca 2 tane bekçi var'' diyor.


Ailelerinden miras aldıkları cin-peri öyküleri ile gece yalnız kalmaktan korkan öğrenciler, kimi kez de korkunun şiddetiyle altlarını ıslatıyorlar. Anne-babalarını yitirmiş öğrenciler ise ''hiç bitmesini istemedikleri okullarının'' tatil olmasının ardından sokaklarda kurdukları naylon çadırlarla sabahı karşılıyorlar.
Tayt, askılı bluz, mini etek özlemi içinde olan kız öğrenciler ise yerleşkenin erkeklerden arındırılmasını düşlüyorlar.
Tuz Gölü yakınlarında bulunan okulda, suların çok tuzlu olması nedeniyle ellerinin çatlamasından, saçlarının kepeklenmesinden yakınıyor, bozuk sıcak su sistemi yüzünden bazen soğuk suyla banyo yapmaktan dert yanıyorlar.
187 dekar arazi üzerine kurulu Şereflikoçhisar Yatılı İlköğretim Bölge Okulu, Türkiye'nin en eski ve en büyük okullarından biri. 54 binadan oluşan okulda, 400'ü yatılı, 200'ü gündüzlü olmak üzere toplam 600 öğrenci bulunuyor.
Eski okul müdürünün ramazan ayındaki yemeklerde ''oruç tutmayan öğrencilere tatlı vermediği'' ve öğrencileri sürekli mescide yönlendirdiği öğreniliyor. Görevden alınan müdürün ardından işbaşına gelen yeni yönetim mescidi kapatırken, okuldaki eski binaların da tamirine başlamış.
Şereflikoçhisar İlçe Milli Eğitim Müdürü İleri Küçükkaya , okulun yerleşkesini daha derli toplu hale getirmek gerektiğini vurgulayarak ''Okulun etrafı duvarla çevrilmeli. Okulda yalnızca 2 tane bekçi var'' diyor. Yatılı okulda görevlendirilecek öğretmenlerin deneyimli, çocuk psikolojisinden anlayan, lisansüstü eğitim almış olanlardan seçilmesi gerektiğini söyleyen Küçükkaya, ''Çocuklarda aile özlemi çok fazla. Kimisinin ailesi bile yok. Çoğunun psikolojileri iyi değil. O nedenle bu okullarda bayan müdür yardımcısı ve rehber öğretmen bulunmalı. Ama öyle atamalar olmuş ki, sorunlu çocukların yer aldığı bu okulda sorunlu öğretmenler bulunmuş'' dedi.
Müdür Küçükkaya, yatılı okuldaki öğretmenlerin 3-5 yılda bir sirkülasyona bağlı tutulmasının çöreklenmiş kadroların temizlenmesi açısından çok önemli olduğunu anlattı. Küçükkaya, geçmiş dönemdeki kadrolaşmanın sonuçlarına dikkat çekiyor:
''Çocukların el becerilerini geliştirmek için kurulan Pratik Sanat Okulu, bugün pervazları, kapıları, pencereleri sökülmüş halde.''
Okulun yeni müdür vekili İbiş Alp , iyi niyetli çalışmalarına karşın okuldaki eksikliklerin giderilemediğini anlatıyor. Öğrencilerin yüzde 70'inin anne-babasının ayrıldığını, diğer bölümünün de yetim olduğunu aktaran Alp, şu bilgileri veriyor:
''Babaları genelde ya kahveci, ya çiftçi, ya çoban ya da işçi. Bazılarının anneleri de cezaevinde. Veliler genelde çok ilgisiz. Çocuklarını öğretim yılı başında teslim ediyor, sonra da çok nadiren arıyorlar. Çoğu, yoksulluk nedeniyle cumartesi-pazar günleri çocuklarını alamıyor. Genelde bir köy şoförü tüm çocuklar adına imza atar ve hepsini alarak köylerine götürür.''
Alp, derslerinde başarılı olan kız öğrencilerin yatılı Halide Edip Lisesi'ne, erkek öğrencilerin de Cumhuriyet Lisesi'ne gönderildiğini belirtiyor. Öğrencilerin okuma azmine de dikkat çeken Alp, sadece yüzde 1'inin okulu bıraktığını ifade ediyor. Alp, ''Kız öğrenciler öğretmen ya da hemşire, olmak istiyor, erkek öğrenciler de askeri okullarla polis kolejlerine devam etmek istiyor'' diyor. Okulun hemşiresi bulunduğunu söyleyen Alp, her gün genelde 5 öğrencinin viziteye çıktığını belirtiyor.
Alp, fizyolojik ve psikolojik gelişme sürecini yaşayan öğrenciler için rehber öğretmenin zorunlu olduğunu aktarıyor.
'Okulun bitmemesini isterim'
Anne-babasından yoksun Yunus Erçin , ''Herkes okulların bitmesini dört gözle bekler. Bense okulun bitmesini hiç istemiyorum. Çünkü okullar tatil olduğunda kalacak hiçbir yerim yok. Yazın, ağabeyimle birlikte naylondan yapılmış bir kulübede sokaklarda kalıyoruz'' diye başlıyor öyküsüne. Küçük yaşam kesitine bu kadar acının sığması şaşırtıyor:
''Üstüm başım, hiç kimsem yok. Canım sıkılınca intihar etmek istiyorum! Ağabeyim bu sene askere gidecek ve ben sokaklarda yalnız kalacağım. Ağabeyimle sokaklarda iken ya insanlardan para istiyorduk ya da bir şantiyede çalışıyorduk.''
Henüz 15 yaşındaki Yunus, evli ablasının evinde kalamamalarının nedenini de şöyle açıklıyor:
''Ablam evlendi. Ama kocasının maaşı da çok iyi olmadığı için kaynanasının evinde kalıyorlar. Eniştem bana, 'Yunus, anamın evinden bir ayrılayım, o zaman seni yanımıza alacağım' diyor. O nedenle de şimdilik onların yanında kalamıyorum.''
''Cinlerin kendini izlediğinden'' şüphelenen Hidayet Yiğit , hap tedavisine karşın hâlâ altını ıslattığını anlatıyor. 15 yaşındaki Yiğit, küçükken annesinin anlattığı cin öykülerinin etkisiyle yalnız kalmaktan çok korkuyor. ''Gece rüyama giren cinler, 'Şu anda tuvalettesin' diyorlar, ben de onlara uyarak çiş yapıyorum. Ama uyandığımda görüyorum ki tuvalette değil, yataktayım. Hemşire ilaç verdi, ama iyileşemedim. Lütfen beni kurtarın. İyileşmek istiyorum'' diyor.
Sinan Kaya , dedesinin yanında büyümüş. Mardin'de bulunan ailesinin yanına gitmemek için bir kere okuldan kaçmış.
Babası tarafından bulunarak, döve döve okula geri getirilmiş. Çok sevdiği özürlü hala ve amcasını iyileştirmek için doktor olmak istiyor.
Cinlerden korkan diğer öğrenci Ali Kılıç ise arkadaşlarının kendisiyle alay etmesinden yakınıyor. Bu sorun, ''Hep bana gülüyorlar, benimle dalga geçiyorlar'' derken onu ağlatacak kadar önemli.
13 yaşındaki Mahmut Devrim Dursun , maddi durumları iyi olmadığı için 2 yıl okula gidemediğini söylerken, üvey babasına duyduğu tepki yansıyor dudaklarına.
Hatice ve Ufuk Güçlü kardeşlerin anneleri cezaevinde. Hatice 8, Ufuk 7 yaşında. Hatice annesiyle, Ufuk ise babasıyla yaşamak istiyor.
Annesinin, babasını bıçakladığı için cezaevinde olduğunu anlatan Hatice, en çok sevdiği şarkıcının ''hep ağladığı için'' Ceylan olduğunu söylüyor.
Dayakla büyüyen kardeşler, gidip geldikleri çelişkili duyguların açmazına dalıyorlar kimi zaman. ''Anneler sever de döver de'' diyen Hatice, babasının içki içtikten sonra annesini dövmesinden söz ediyor, ''Annem sinir hastası. Ama babamı bıçaklamasını istemezdim'' diyor.
Kendisini balkondan aşağı atan annesine hâlâ kızgın olan Ufuk ise polis olmak istemesinin nedenlerini anlatıyor:
''Polisler, annem babamı bıçakladıktan sonra onu Doğu Beyazıt'ta yakaladılar. Sonra da Ağrı Cezaevi'ne götürdüler. Ben de polis olursam, annemi yakalayan polisleri yakalayacağım.''
Okuldan memnun olduğunu söyleyen Ufuk, ''Kendi evimde daha az banyo oluyordum. Burası iyi okul. Buradan ayrılmak istemiyorum'' diye ekliyor.
Kısa kollu elbise düşleri
12 yaşındaki Meral Çelik 'in en büyük özlemi ise kot giyebilmek. Babası Köy Hizmetleri'nde geçici işçi olarak çalışan Çelik, ailesini de betimliyor:
''Biz, Çorum'un Gökçedağ Köyü'ndeniz. Bizim oralarda kot giyenlere iyi gözle bakmazlar, onlara laf ederler. O yüzden babam da benim kot giymemi istemiyor. Babam bir ara evde saçımı kapatmamı da istiyordu. Ama şimdi vazgeçti. Ben hiçbir zaman saçımı kapatmak istemiyorum.''
Bu okula apartmanlarındaki bir profesör tarafından yazdırıldığını aktaran Meral, belinden ameliyat olduğunu söyledikten sonra aktarıyor:
''Belime platin takıldı. Kendimi korumak zorundayım. En büyük amacım doktor olmak. Hastaları, çocukları iyileştirmek istiyorum.''
6 kardeşi bulunan Ayşe Denizeroğlu , yerleşkenin sadece kızlardan oluşması isteminde. ''Body, tayt, askılı bluz, mini etek, boynu açık elbise giymek istiyoruz. Ama burada yasak olduğu için giyemiyoruz'' diyen Ayşe, kahvaltıdan memnun olmadıklarını aktarıyor:
''Kahvaltıda börek, çay, süt istiyoruz. Ama bir kişiye 2 zeytin düşüyor, doymuyoruz. Çaylar da çok açık. Bardaklar da iyi yıkanmıyor. Dipleri yeşil. Çay içmeye çok tiksiniyoruz.''
Öğretmenlerin ''daha çok sevgi vermesini isteyen'' Ayşe, öğretim yılı başında aldığı forma ve bot türü ayakkabının mutluluğundan da söz ediyor.
'Geceler boyu ağlıyoruz'
Diğer kız öğrenciler gibi kısa kollu bluz, askılı elbise, body özleminden bahseden Songül Mutlu da erkeksiz bir okulun düşünü kuruyor. ''Buradaki erkekler sizin oradaki erkeklere benzemez. Çoğu köyden gelmişler, dar görüşlüler, modern değiller. Kısa şeyler giyemiyoruz.
Okul da zaten böyle şeyleri yasaklıyor'' diyen Songül, 2 yıl önce kanserin yaşamdan aldığı annesini anlatırken hızla sıralayamıyor tümceleri, sözcükler boğazında düğümleniyor, içini dökmeye başlıyor:
''Annem öldükten sonra babam işsiz kaldı. Babam daha sonra babaannemlerin gecekondusuna taşındı. Görücüye çıktı, kız için. Biz onun evlenmesini istiyoruz. Çünkü biz meslek sahibi olunca, evlenince babam yalnız kalacak. Zaten yalnızlıktan kötüye gidiyor durumu. Ama hiç kimse kızını vermiyor babama. Çünkü biz fakiriz, babamın dairesi bile yok. Babama muska yazdırdık.''
Bir kardeşinin yoksulluktan okuyamadığını, diğer kardeşinin de evlenmek zorunda kaldığını anlatan Songül de ''En büyük korkum yuvasız kalmak. Evsiz kalmak istemiyoruz'' derken gözyaşlarını tutamıyor.
Songül'ün aynı okuldaki diğer kardeşi Çiğdem Mutlu , ablasının en büyük destekçisi. ''Beni Konya'daki bir öğretmen evlatlık olarak almak istedi. Onun hiç kızı olmamış. Ama babam beni vermeyi kabul etmedi. Yoksa ailemiz dağılacaktı'' diyor ve devam ediyor Çiğdem:
''Annem kanserken, bizim doktor olmamızı istiyordu. Biz de ona söz vermiştik. O yüzden mutlaka okuyacağız. En fakirlerden biri olduğumuz için para çalınsa hemen bizim üstümüze atıyorlar. O yüzden ablamla birbirimize sarılarak geceler boyu ağlıyoruz. Tek isteğimiz, ailemizin iyi olması.''
Gece korkusu
Anne ve babası ayrılan Serap Aybar , okulun duvarlarla çevrili olmaması yüzünden gece korkuyla yattıklarını anlatıyor:
''Burada yalnızca iki tane bekçi var. Ama yeterli değil. Gece çok korkuyoruz. Kadın personel olsun, yanımızda yatsın. Ayrıca sürekli hastalanıyoruz. Salgın hastalıklara karşı önlem alınsın. Birçok arkadaşımız sarılık olmuştu.''
Onun da en sevdiği şarkıcılar Emrah, Mahsun Kırmızıgül, Ebru Gündeş .
Bu yıl mezun olacak Gökhan Şahin , depoda duran bilgisayarların ve okuldaki terzihanenin kullanılmamasından yakınıyor. ''Öğretmenlerin daha iyi davranmasını istiyoruz'' diyen Gökhan, walkman yasağına anlam veremiyor.
Babalarını ''Alman bir kadına kaptıran'' Engin Ayhan , ailesine dayılarının baktığını vurguladıktan sonra, ''En büyük idealim dayımlar gibi asker olmak'' diyor. Babasının Almanya'ya gittikten sonra ''Alman bir kadınla daha evlenmesine'' içerleyen Engin, şöyle devam ediyor:
''7 yıldır babama ilgi duymam. O da zaten sadece bayramlarda arar bizi. En son geçen yıl gördüm onu. Bizi bıraktığı için gıcık kapıyorum ona. Annem köyde yalnız kaldı. 3 kardeşiz. Bir kardeşim de burada. Diğer kardeşim Kütahya'da.''
Üvey anne kurbanı Tuğçe Göçmen ise okula başladığı ilk günlerde ağır bir bunalım geçirmiş. Sürekli ağlayan ve öğretmenleri ısıran 6 yaşındaki Tuğçe'ye en büyük yardım, büyükler koğuşundaki kız öğrencilerden geliyor. Tuğçe'yi yanlarından eksik etmeyen öğrenciler, birbirlerinin acılarını algılayabilen dayanışmalarıyla daha da çok kenetleniyorlar okulda. Tuğçe anlatıyor:
''Beni buraya babam yazdırdı. Üvey annemin buraya geldiğimden de haberi yokmuş. Bunu babam söyledi. Üvey annem benim Konya'da olduğumu sanıyormuş. Babam yaşlı olduğu için bana bakamıyordu. O yüzden beni buraya yazdırdı. Sadece babamla yaşamak istiyorum. Babamın üvey annemden de bir çocuğu oldu. O, 2 yaşında. Olcay ablamın nerede olduğunu bilmiyorum. Oğuz ağabeyim askerde, Yavuz ağabeyim de evlendi. Babamı çok özlüyorum ve buradan gitmek istiyorum.''
Endişeler
Öğrenciler, en ufak hatalarında suratlarında patlayan tokatlardan ve tekme tokat dayaklardan yakınırken ''ispiyonculuklarından şüphe duydukları arkadaşlarının'' yanında konuşmaktan çekiniyorlar. Geçen yıl öğretmen dayağıyla bir arkadaşlarının ayağının kırıldığını, mezun olan Zihni Ünal 'ın ise bayıldığını aktaran öğrenciler, çok sevdikleri Yakup Karagöktaş , Osman Arslan , Esra Aydaş , Vesile Görgün , Bedia Deniz öğretmenlerini ise yere göğe sığdıramıyorlar.
Adlarının yazılmamasını yalvarırcasına isteyen bazı öğrenciler ise Milli Eğitim Bakanlığı'ndan yardım isterken, kendilerini aşağılayıcı hakaretlerde bulunan bazı öğretmenlerin dayak gerekçelerini sıralıyorlar:
''Elimiz cebimizde diye, etütte güldük diye, zayıf not aldık diye, ıslık çaldık diye, dayı dayı yürüyoruz diye.''
Bazı öğrenciler ise şikâyetçi oldukları hemşireden yakınıyorlar:
''Hep aynı ilacı veriyor. İlaçları elimize tutuşturuyor. Onun verdiği ilaçları çoğu zaman kullanmıyoruz bile. Bize bir şey olacak diye korkuyoruz. Zaten okulda da gündüzlü ve yatılı ayrımı var. Devlet hastanesine gittiğimizde bile gündüzlü öğrencilerle daha çok ilgileniyorlar.''
1963-1964 döneminde hizmete giren okulun öğrencileri, Nallıhan, Şereflikoçhisar, Bâlâ, Polatlı ve Kızılcahamam'dan gelen çocuklardan oluşuyor.

Bazı öğrenciler, görüş günleri olan cezaevlerindekilerden daha yalnız hissediyorlar kendilerini...
Arabesk şarkıcılarını, ''ağladıkları ve ağlattıkları için'' seviyorlar.

SÜRECEK

1999-04-01 Bolu Kıbrıscık Yatılı İlköğretim Bölge Okulu'nun yeni yaptırılan binası çürük çıktı

Umutlarını müteahhit çaldı


* İşsizliğin çok yoğun olduğu Bolu'nun Kıbrıscık ilçesinde kurulu Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO), sürekli göç veren bölgede renkli bir pencere açıyor.
Okul, tavukçuluk ve koyun çobanlığı mesleklerinin egemen olduğu bölgeye, eğitim hareketliliği getiriyor, yoksul aile çocuklarına eğitim şansı sunuyor.
1995 yılında yapılan 5 katlı sözde ''görkemli'' binanın içinde oluşan göçükler üzerine yeniden eski okula taşınan öğrenciler, olanakların sınırlı olmasına karşın başarı grafiklerini her yıl yükseltiyor. Mezun olan pek çok öğrencinin Anadolu ve öğretmen liselerini kazandığı okula en büyük destek yine öğretmen ve kaymakamdan geliyor.
Okul Müdürü Sadık Özbek , 439'u gündüzlü, 215'i yatılı öğrencinin öğrenim gördüğü okulun toplam bütçesinin 20 milyar lirayı bulduğunu belirtiyor. Koruma Derneği ve kaymakam desteğini de arkalarına aldıklarını vurgulayan Özbek, yeni okulun müteahhidi Kemal Mutlu 'dan yakınıyor. 1995'te devredilen okulun zamanla göçmeye başladığını anlatıyor:
''5 katlı okulda göçükler ve çatlaklar oluşunca hemen tahliye ettik. Eski okula taşındık yeniden. Öğrencilerin yaşamını riske atamazdık. Okulda yaklaşık 2 yıl kalmıştık. Kaymakamımız Ferhat Kurtoğlu da konunun üzerinde hassasiyetle durdu. Bayındırlık Bakanlığı'ndan mühendisleri çağırdı. Mühendisler, yaptıkları incelemeler sonucunda okula oturulamaz raporu verdi. Çimento ve demir eksikliği saptandı. Bakanlık, müteahhitle mahkemelik oldu. Sakarya Üniversitesi'nden uzmanlar getirildi. Konu şimdi Bolu Asliye Hukuk Mahkemesi'nde. Bu okulun yıkılması da büyük maliyet gerektiriyor. Milyarlarca lira havaya uçtu.'' Okullarının aşçı ve bulaşıkçıları olmadığını belirten Özbek, bu açıklarını koruma derneğinden tutulan kadınlarla gidermeye çalıştıklarını söylüyor. Öğrencilere öğretim yılı başında kaban, ceket, forma dağıtılmış, aylık 900 bin lira harçlık veriliyor. Diğer yatılı okullarda olduğu gibi altına işeyen çocukları ilaçla ya da nöbetçi öğretmenlerle tedavi etmeye çalıştıklarını aktaran Özbek, sorunlarını şöyle özetliyor:
''Eski okula taşınmak zorunda kaldığımızdan çocukları banyo için cumartesi-pazar evlerine yolluyoruz. Eski okulda duş sistemi yok. Bu da bazı sorunları gündeme getirdi. Geçen yıl birçok öğrencinin saçında sirke saptadık. Doktorlarla olaya müdahale ettik. Koğuşları dezenfekte ettik. Banyosunu yapmadan geleni yeniden evine gönderdik. Eski okulda mutfak da bulunmadığı için kendi olanaklarımızla bir yemekhane yaptık. Öğrencilerin yüzde 80'i cumartesi- pazar köylerine giderken soğuk algınlığı geçirdi. Bu sorun nedeniyle de hemşire tuttuk. Tabii bunlar maliyetimizi arttırıyor. Günde 20 öğrenci viziteye çıkıyor. Her öğrenci en az 2 milyonluk ilaç alıyor.''
Bilgisayar laboratuvarı sözü verilmesine karşın ilçenin alım listesinde yer almadıklarını aktaran Özbek, ''Bize verilen söz tutulmalı'' dedi. Müdür Sadık Özbek, diğer yatılı okullardan farklı olarak ilçelerindeki velilerin öğrencilerin durumuyla yakından ilgilendiğini söylüyor. Müdür, perşembe pazarı nedeniyle ilçeye uğrayan velilerin sürekli okula geldiklerini, çocuklarının okuması için her türlü fedakârlığı gösterdiklerini belirtiyor. Özbek'in anlatımları, bölgeler arasındaki görüş farklılıklarının eğitime etkisini gösteriyor.
Öğrenciler...
Kıbrıscık YİBO'daki öğrencilerin öyküleri diğer yatılı okul öğrencilerinden farklı değil. Köylerindeki birkaç kişiyi öldürdüğü için babası cezaevinde olan Reşat Öncel , devlet yardımından öncelikli yararlanan öğrencilerden. Öncel'e annesi ve komşuları bakıyor.
7. sınıfa giden
Fatma Kocataş da babası cezaevindeki diğer öğrencilerden biri. Babası, düğünde sarhoş iken kayınpederini öldürdüğü için 7 yıldır cezaevindeymiş.
Havva Akmaz , aile durumu iyi birkaç şanslı öğrenciden.
Anadolu liselerine hazırlanan Akmaz, beden eğitimi öğretmeni olmak istiyor. Babası çiftçi, annesi ev hanımı. Havva, okullarındaki eksiklikleri şöyle anlatıyor:
''Bilgisayar laboratuvarı istiyoruz. Bu yıl pek çok öğretmenimiz askere gidiyor. Matematik dersimiz bu nedenle boş geçecek. Dersleri yetiştiremeyeceğiz. İngilizce dersini, sınıf öğretmenimiz veriyor. İkinci dönem İngilizce öğrenmeye başladık. Burs imkânlarının arttırılmasını istiyoruz. Fen bilgisi laboratuvarımızda çok sayıda eksik var. Aslında İstanbul'da okumak istiyorum. Çünkü oradaki imkânlar daha iyi.'' 2 yıl yatılı okuduktan sonra gündüzlü eğitime geçen Yasemin Çeltik , temizlik sorunlarından şikâyetçi. Çeltik, hemşire olmayı ve Ankara'da yaşamak istediğini vurguladıktan sonra, artık yatılı okumadığı için mutlu olduğunu söylüyor.

Müteahhidin malzemeden çaldığı okulda göçükler oluşmaya başlayınca, öğrenciler yeniden eski okula alınmış. (Fotoğraf: SERDAR ÖZSOY)

BİTTİ


anasayfaya dön

anasiteye dön

top.jpg