|
AlsahBlog/
GÜNLÜKTEN SAYFALAR/ Ali ŞAHİN (*)
2001.09.26 B.S.G "Şer Cephesi" "Tehlikeli Oyun'una devam ediyor: İnternette bir haber hem de MEB WEB Sayfasında... Geri Zekalının biri çok .oktan bir anlatımla aklına ne estiyse yazmış B.S.G sahte imzası ile ne mi yazmış? Valla tek beni anası ile birlikte gördüğü eksik... Böyle bir yazıyı yazan öyle bir iftira daha neden atmadı bilemiyorum; aslında onu daha kolay ispatlardı annesini ve babasını da yalancı tanık göstererek... Ama bilemiyorum bir babası var mı O p..in? Bakanlık açtığım davada bu faili bulamayacak böyle bir yazının mesai saatleri dışında girildiğini durumun ayırtına varan görevlilerin sabah mesai saati başlayınca yazıyı sildiğini söyleyecektir..
*****************************************
"Alçaklığın Tarihi"ne katkı:
Abdülhamid döneminde bir jurnalci ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını. El yazısı kolayca tanınır diye..." Ya 2000'li yıllarda? Şimdilerde tuşu kırık antika daktilolar kullanılmaya başlandı artık, alçaklar tarihlerine sürekli katkıda bulunmakta her zaman... Ve muhbirler, malesef her dönemde "sayın muhbir vatandaş"...Kime mi bu taş? O, kendini çok iyi bilir...
2001-07.08 Pazar/ Cide.Haluk Levent, Ufuk Karakoç ve Anadolu Halk Ezgileri Topluluğu Konserindetiz, Cide Şehir Stadyumunda...
***
2001-07-12 tarihli ve 24 sayılı bir yazı geliyor adıma Devrekani Milli Eğitim Müdürü adına... Hafiyeler birşeylerin kanıtı olarak kullanmak için "içediyorlar " yazıyı... Özellikle soruşturuyorum kim renk vertcek bakalım diye.. Kaşarlanmış millet; tahmin ediyorum kimlerin yapyığını, bu işte kimlerin parmağı olduğunu ama elde kanıt yok ki...
Yazıda da bir şey yok sakına: "ADD Cide Şubesi başlıklı/ 12.07.2001 tarih ve 24 sayılı bir "teşekkür" yazısı "Adım ve Görev adresim altında "Derneğimizin düzenlemiş olduğu 6. Rıfat Ilgaz Sarıyazma kültür ve Sanat Festivaline göstermiş olduğunuz ilgi ve katkıdan dolayı teşekkürlerimizi sunarız. ADD Cide Şubesi (İmza ve Mühür)
2001.07.29 Pazar: Kastamonu Gazetesi: "Devrekani Güne Patlama Sesiyle Uyandı/ Öğretmenevinde Tüp Patladı" Kastamonu Gazetesi 30.07.2001
Ben Öğretmenevinde Odamda kalsam şimdi yaşamıyor olacaktım, "Devrekani Milli Eğitim Müdürü gazdan zehirlenerek öldü" de olacaktı haberde, bereket çoluk-çocuk Abana'da tatilde idi de ben de oradaydım günübirlik Devrekani- Abana arasında mekik dokuyordum... Orhan Velinin dediği gibi: "Bedava yaşıyoruz bedava!..."
2001.08.24 Şapka ve Kıyafet Devrimi
* KASTAMONU (Cumhuriyet) - Kastamonu'da 23 Ağustos Şapka ve Kıyafet Devrimi kutlamaları çerçevesinde ADD tarafından gerçekleştirilen panelde konuşan emekli Tümgeneral Dr. Sıtkı Aydınel, ''Atamız devrimlerini halkla birlikte, konuşarak ve anlatarak yapmıştır'' dedi. Yeni dünya düzeninin Türkiye'yi de etkilediğini kaydeden ADD kurucularından AÜ Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Anıl Çeçen, ''Bir taraftan Amerikan yaşam tarzı, bir yandan da türbanlı giyim Atatürk devrimlerinin en önemlilerinden biri olan kıyafet devrimine saldırıyor'' diye konuştu. Panelin yöneticisi ADD Genel Başkanı Halil İbrahim Şahin ise ''Her ülkenin kendine özgü destanı vardır. Bizim destanımız da Türk Kurtuluş Savaşı'dır'' dedi. Cumhuriyet,27 AĞUSTOS 2001
Tehlikeli oyunlar
O kısacık zaman diliminde ikimizin de hayatını değiştirecek olan bir tereddüt yaşadım.
Sonra yaşayacağım bağımlılıktan korktum.
Başımı çevirip uğultulu rüzgarın içine daldım.
Ama o küçük siyah kedicik ve bize genellikle bir oyun gibi gözüken o ‘karar anları’ aklıma takıldı.
Böyle serazat ve huzurlu yaşayıp giderken kaç karar anından geçiyorduk.
Hayatımızı değiştirebilecek anlardan...
Burnu dönünce rüzgar sertleşti. Beyaz köpüklerle çatlayan deniz geniş dalgalarla sahile vuruyor, arkasında yosun ve iyot kokusu bırakarak yeniden saldırmak için geri çekiliyordu.
Ağaçlar silkelenerek eğiliyorlardı.
Beni göğsümden geriye iten rüzgarın şiddetinden korunabilmek için hafif yan dönüp, yüzümü göğsüme doğru indirmiştim.
Ufak kediyi o sırada gördüm.
Simsiyahtı.
Bir ağacın dibindeki çapalanıp kabartılmış toprağın içine girmeye çalışır gibiydi.
Yavruluktan çıkmış ama henüz büyük kedi haline de gelememişti.
İlk kez karşılaştığı anlaşılan fırtınadan şaşırmıştı.
Bana mı öyle geldi bilmiyorum, yüzünde ürkmüş ama gene de kolayca teslim olmayacak öfkeli bir ifade vardı.
Çelimsiz vücuduyla o ifadesi birleşince insanda kucağına alıp okşama isteği yaratıyordu.
Kısacık bir an, onu kucaklayıp parkamın içine sokarak rüzgardan kurtarmayı düşündüm.
Onu daha önce hiç görmemiştim, onunla en küçük bir duygusal ilişkim yoktu, büyük bir ihtimalle bir daha da onu görmeyecektim.
Ama dokunduğum anda, ıslanmış yumuşak tüylerinin altından hissedeceğim incecik kemikleri, bulduğu sıcaklığa sığınması ve bir süre sonra bu sığınışı bana yaptığı büyük bir iyilikmiş gibi algılayacak olan sevimliliğiyle hayatıma sızacaktı.
Onun kaderi değişecekti.
Ömrünün geri kalan kısmını sıcak bir evde, onu seven bir adamla geçirecekti.
Ben ise yeni bir oyun gibi onunla eğlenecek, onu besleyecek, bakacak, onu yalnız bırakmamak için düzenimi değiştirecektim.
Bu oyun bir bağımlılığa dönüşecekti.
Ve, bir gün o gittiğinde ya da başına daha kötü bir şey geldiğinde çok üzülecektim.
O kısacık zaman diliminde ikimizin de hayatını değiştirecek olan bir tereddüt yaşadım.
Sonra yaşayacağım bağımlılıktan korktum.
Başımı çevirip uğultulu rüzgarın içine daldım.
Ama o küçük siyah kedicik ve bize genellikle bir oyun gibi gözüken o ‘karar anları’ aklıma takıldı.
Böyle serazat ve huzurlu yaşayıp giderken kaç karar anından geçiyorduk.
Hayatımızı değiştirebilecek anlardan...
Bir şey ya da biri o lodos fırtınasında büzüşmüş kedicik gibi ilgimizi çekiyordu.
Kendimizi o an o kadar rahat, güvenli, tehlikelerden uzak hissediyorduk ki biraz eğlenmek için durmaya karar verebiliyorduk.
Kararı verenin kendimiz olması, her an vazgeçebileceğimizi bilmemiz, denetimi kendi ellerimizde tuttuğumuza olan inancımız ilgimizi çekene rahatça yaklaşmamıza, ona dokunmamıza, onunla oynamaya başlamamıza gönül rahatlığıyla karar vermemizi sağlıyordu.
O kararı verene kadar her şey bizim irademize bağlı oluyordu.
Biz, kendi davranışımızla ilgili bir karar verirken aslında bir başkasıyla ilgili de bir karar verdiğimizi tam kestiremiyorduk.
Ve, ilk adımı atıyorduk.
İlgimizi çekenin yanına gidiyorduk.
Bir bakıma, hayatımızın en güzel anlarındandı hiçbir yük yüklenmeden biraz eğlenmek için o hareketi yaptığımız an.
Bir kediciği okşar gibi belki biraz da aldırmazca hatta bazen hafifçe de küçümseyerek yaklaşıyorduk.
O aldırmazlık ve küçümseme bizim özgürce davranmamızı sağlıyordu, bunu kendimize bile açıkça söylemiyorduk belki ama çok derinlerimizde biraz oynamak için yanına yaklaştığımızla rahatlıkla başa çıkabileceğimize inanıyorduk.
Sanırım işin bütün sırrı da bu inançta, o gizli, isimlendirilmemiş, adı konmamış güvende saklıydı.
Ve, biraz oynamak, eğlenmek için birine dokunduğumuz anda hiç beklemediğimiz, zihnimizin derinliklerinin asla ummadığı bir şey oluyor ve kendi hayatımızın içinde birden başka bir canlının iradesi beliriveriyordu.
Bu irade bizi daha ilk anda şaşırtacak kadar güçlü olursa hemen kaçabiliyorduk.
Zaten her an kaçabileceğimiz inancıyla yaklaştığımız için bu ilk kaçış da kolay oluyordu.
Ama eğer o başka canlıya ait irade bizi güçlü bir biçimde tedirgin etmezse, bizim oyun isteğimize, bu isteğe ‘boyun eğerek’ usulca cevap verirse oynamaya başlıyorduk.
Oyunun belki de en eğlenceli, en mutlu kısımları her şeyin bizim denetimimizde geliştiği bu zamanlardı.
Kendimize güveniyorduk.
Kendimize güvendikçe daha girift oyunlara girişiyorduk, oyunla ve oynadığımız canlıyla ilişkilerimizi daha derin ve daha karmaşık bir hale getiriyorduk.
Sonra bir gün, ya oyunun biçimini değiştirmek istediğimizde ya da yeni bir oyuna başlamak istediğimizde şaşırtıcı bir dirence ve güçlü bir iradeye çarpıyorduk, isteğimiz gerçekleşmiyordu.
Zihnimizde, bu ‘oyunun kurucusu ve yöneticisi’ olarak kendimize verdiğimiz değer bir sarsıntı geçiriyordu.
Bütün duygularımız, bir kış gecesi camları kırılan seradaki çiçekler gibi üşüyor, buruşuyor, eski güvenli sıcaklığını arıyordu.
Kaçamayacağımız kadar oyuna alışmıştık.
O eğlenceyi, o gülüşleri, o neşeyi, keskin tırnakları içine çekilmiş pençelerle birbirimize kanatmadan vurmayı sevmiştik.
Bir başka canlının iradesini kendi hayatına soktuktan sonra o iradenin gücüyle ilk kez karşılaştığında herkesin yaptığı gibi biz de önce karşımızdaki canlının iradesini kırmaya, onu yeniden kendi görkemli krallığımızın hakimiyet sınırları içine çekmeye, bu tuhaf ‘başkaldırıyı’ ezmeye ve o gücü evcilleştirmeye uğraşıyorduk.
Geçirdiğimiz bütün şaşkınlığa, ruhumuzda beliren o ürpertici çiğ damlacıklarına rağmen henüz çok derinden bir sarsılma, bütün zihnimizi esir alan bir dehşet yaşamıyorduk.
Hálá kaçabilecek vaktimiz ve gücümüz olduğunu söylüyordu içimizdeki bir ses.
Başkaldırıyı ezebilir, bizi eğlendiren oyuna yeniden istediğimiz gibi hükmederek geri dönebilirdik.
Pençelerimiz açılmış, kanatmaya hazır keskin tırnaklarımızın ucu görünmüştü ama kimsenin ölümcül bir yara almayacağı hatta belki de oynamanın ve kazanmanın daha heyecan kazandığı, iç ürpertilerinin daha da arttığı bir yerdeydik.
Oyun biraz vahşileşmesine rağmen hala sürüyordu.
Kendimize, çok açıkça itiraf etmeden bir zaman tanıyorduk, o zaman içinde oyunun kurallarını belirleyen olma gücünü yeniden ele geçirirsek devam etmeye, olmazsa kaçmaya karar veriyorduk.
Ama kaçarsak içimizde bir kırgınlık da taşıyacağımızı biliyorduk artık.
Oyunun gittikçe daha tehlikeli bir hal almaya başladığını da...
Oyunu başlatan kendimiz olduğumuz için, karşımızdakine ‘sen nasıl bir oyun istiyorsun’ diye sormayı da içimize sindiremiyorduk.
Bu oyun oynanacaksa nasıl oynanacağına biz karar verecektik.
Bunun aksi bizim oyunumuzun eğlencesini kaçıracaktı.
Gene gülüşlerle, şakalarla, eğlenceli konuşmalar, küçük fiskelemeler ve tatlı sitemlerle oyunu sürdürüyorduk.
Ama oyun git gide zorlaşıyordu.
Bir oyun, hafif bir eğlence olmaktan çıkıyor, iki iradenin birbirini zorlayarak kenetlendiği, geleceği şekillendirecek ciddi kararlara dönüştüğü, kuralları belirsiz, tehlikeli bir hale giriyordu.
Birçok insan, bir başkasının kendi hayatının içinde umduğundan fazla yer kaplamaya, oyunun ciddileşmeye başladığını gördüğü bu noktada kaçıyordu.
Bir kısmı da, ya o güne kadar oynanan oyunu çok sevdiği ya artık kaçamayacağı kadar alıştığı ya kendine meydan okuyan iradeyi evcilleştiremeden rahat edemeyeceği ya birlikte oynadığı canlıyı oynarken değişik yanlarıyla keşfedip sevdiği ya da bütün bunların hepsinden dolayı oyunu sürdürüyordu.
Oyun bir bağımlılığa dönüşüyordu.
Biraz eğlenmek için verilen bir kararla başlayan o tehlikeli oyun, zihnimizi ve ruhumuzu esir alıyor, varlığımızın temel parçalarından biri oluyor, oyunun eksikliği varlığımızı da eksiltecek duygusu yaratıyordu.
Bütün tutkular gibi bizi yoruyor, kopma, kaçma istekleri yaratıyor ama gene bütün tutkular gibi ‘onsuz’ bir hayat düşüncesine bile tahammül edemiyordu.
Oyun, hayatın ta kendisi oluyordu.
Öylesine eğlenceli ve öylesine acılı bir şekilde kavrıyordu ki insanı, bir başkasının ya da bir başka oyunun o güçte bir sevinç ve acı vermesi mümkün görünmediğinden, o oyunun dışındaki hiçbir şey de ilgi çekici gelmiyordu.
Rüzgarların arasından yürürken bütün bunları düşündüm.
Eski köşklerin arasındaki sakin bir girintiye vardığımda durdum.
Sonra ani bir kararla geri döndüm.
O küçük kediciği alacaktım.
Onu gördüğüm yere vardığımda, toprak yığını boş duruyordu.
Gitmişti.
Ahmet ALTAN
Hürriyet, 27 Kasım 2005
2001.10.08 Kastamonu Nasrullah/ Aydın HIZLICA (Cha),
2001.10.17 Devrekani PTT'sinden PTT Dağıtıcısı, Posta Memuru ADD Devrekani Şubesi Başkanlığına yazılı 12 adet mektunu bana teslim etmek istiyor; öyle ya mektuplar kaybolmasın!... Devrekani Milli Eğitim Müdürü Ali ŞAHİN adına gelen özel ve resmi yazılar kapanın elinde kalıyor oysa!.. Herkes kendi işine yarayacakları(!) ayırıp alıyor içediyor, rutin posta da bana geliyor.
Ben de ne kötü niyetliyim değil mi? O tarihte Yalova'da şeflik seminerinde olan Devrekani ADD Şube Başkanı Özden Neval Zenger, Devrekani İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünde memur, dernek telefon ve adresleri de doğal olarak Milli Eğitim Müdürlüğü ve ben de O'nun Müüdürü değil miyim? Elbette en yetkili kişiye teslim edilecek... Ben de Derneğin Doğal ve Fahri Başkanı sayılıyorum ya!... Zarfların üzerinde 1,2, 3 Ekim tarihleri basılı damga olarak; bugün ayın 17'si diyorum postacıya... Tıs yok , kıvırtma...Postacı ile bu minval üzere biraz gırgırdan sonra işi daha fazla uzatmayıp bir tutanakla teslim alıyorum mektupları ve telefonla başkana iletiyorum durumu... Millet "öküz altında buzağı arıyor zaten... Bakarsın n'olmaz, N'olmaz!..." Buzağıyı bulurlar ve bir de erkek çıkar, şeysinden yakalarlar!...
"TUTANAK
ADD Başkanlığına ait 12(Oniki)adet ADİ Mektubu ADD Başkanı Seminerde olduğundan dolayı mektupların alıcısı olmadığından bekletilmiş olup 17.10.2001 günü saat 14.00'te İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünde Memur olan Dernek Başkanına iletilmek üzere daire amiri Ali ŞAHİN'e teslim edilmiştir. 17.10.2001 Teslim Eden(İmza) Hasan TANTANOĞLU PTT Dağıtıcısı/ Teslim Alan (İmza) Ali ŞAHİN Devrekani İlçe Milli Eğitim Müdürüé
2001.11.08 Kastamonu Nasrullah: "(08.10.2001 tarihli haberle ilgili)Devrekani ADD'den Açıklama"...
2001.11.07 Kastamonu Nasrullah Gazetesi:
"KONGRE İLANI
ADD Devrekani Şubesi Başkanlığı'ndan Duyurulur
25.11.2001 Pazar günü saat 12.00'de dernek binamızda..... belirtilen günde çoğunluk sağlanamadığında ise 02.12.2001 günü aynı yer ve saatte...
GÜNDEM
1- Açılış ve yoklama
(...)
9- Kapanış"
Havada ihanet kokusu var
Kadın ya da erkek eşine ihanet ediyorsa, bu davranışlarına da yansır. Uzmanlara göre, bazı belirtiler aldatma olayına hızla girildiğini gösterir.
Bir kadın eğer ihanete uğruyorsa, bunu altıncı hissinin gücüyle mi anlar, yoksa kocası açıkça "Ben ihanet ediyorum" mesajı mı verir? Yapılan araştırmalara göre, ikinci şık daha sık görülür. Çünkü, kadın ya da erkek eşine ihanet ediyorsa, bu davranışlarına net bir şekilde yansır. Bakın, eşine ihanet eden kadınların ve erkeklerin tavırlarında ne değişimler yaşanır:
Erkeksi belirtiler
* "Dipteyim", "sondayım", "depresyondayım" diye ortalarda dolaşan sevgiliniz, bir gün kalkıp "Yaşamak ne güzel şey be kardeşim"diye iç çekerse.
* İş hayatında birdenbire yükselir, "Sana neler alacağım sevgilim" bak bu daha başlangıç deyiverirse.
* Cep telefonuna her mesaj gelişinde 'Turkcell Bilgi Hattı maç skoru yolluyor, yeter artık' diye şikayet ediyorsa.
* Telefon defterindeki erkek arkadaş numaralarında garip bir artış gözleniyorsa.
* "Bugüne kadar bileklerinin hiç bu kadar kalın olduğunu fark etmemiştim",
* "Göğüslerin de sanki ufalmış gibi geldi bana" gibi yorumlar yapmaya başladıysa.
* Size zırt pırt sarılıp 'Aman da ne şekermiş' gibi baba şefkati gösteriyorsa.
* Akşam eve geç geldiğinde "Bıktım bu toplantılardan artık" diyerek oflayıp pufluyor, "Gel seninle şöyle baş başa bir tatile çıkalım haftaya" diyor ve asla o tatil programı bir türlü gerçekleşemiyorsa.
* Kredi kartı ekstrelerinde en çok iç çamaşırı satılan mağazalardan yapılmış alışveriş harcamaları gözüküyorsa.
Kadınsı belirtiler
* Şimdiye kadar sarışın olan sevgiliniz ya da eşiniz, akşam eve kızıl gelirse.
* Düşünceli bir halleri, anlamlandıramadığınız tuhaf bir çekicilikleri varsa.
* Yatmadan önce 'Ballı süt ister misin?' diye soruyor, ya da sabah kalktığınızda almanız gereken vitaminleri elinize tutuşturuyorsa.
* Size, sizi aldattığı kişiden edindiği bilgileri anlatmaya ve yorum yapmaya başlarsa. Hiç anlamadığı borsadan, motor sporlarından söz açarsa.
* 'Seks yapmayalım, bu akşam sadece sana sarılıp uyumak istiyorum' diyorsa.
* Pamuklu pazar külotlarının yerini dantel g-stringler almaya başladıysa.
* Akşamları, "Hayatım arkadaşım intihar etmek üzere" diye evden aniden fırlıyorsa.
* Daha önce yapmamasına rağmen, orgazm ahkamları kesmeye başladıysa.
Kaynak: www.ekolay.net / kadin
22.10.2001 tarihinde Kaymakam Halil Serdar CEVHEROĞLU görevden ayrıldı.(Devrekani'de 27.09.1999'da aynı gün görevden ayrılan İlhami AKTAŞ'ın yerine göreve başlamıştı.- İlhami AKTAŞ, 01.09.1997/ 27.09.1999) Yeni Kaymakam Kadir Sertel OTCU, 26.10.2001'de göreve başladı.
2001 Mayıs'ı: Devrekani, Taşköprü ve Hanönü ADD Şubeleri, Sinop'ta Bölge Toplantısında
HAPİSHANE ŞARKISI -5-
Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül, aldırma
Ağladığın duyulmasın,
Aldırma gönül, aldırma
Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar;
Seni bu sesler oyalar,
Aldırma gönül, aldırma
Görmesen bile denizi,
Yukarıya çevir gözü:
Deniz gibidir gökyüzü;
Aldırma gönül, aldırma
Dertlerin kalkınca şaha
Bir küfür yolla Allaha
Görecek günler var daha;
Aldırma gönül, aldırma
Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter;
Ceza yata yata biter;
Aldırma gönül, aldırma
Sabahattin Ali
ADIMI UNUT
Nasılsa ayrılık bu aşkın sonu
Sen de eller gibi adımı unut
Kader ikimize çizmiş bu yolu
Sen de eller gibi adımı unut
Seninle bu aşkı yaşamadık say
Birlikte gülüp te ağlamadık say
Böylesi unutmak dahada kolay
Sen de eller gibi adımı unut
İstemem söyleme bir tek kelime
Sen de eller gibi adımı unut
Değmesin artık hiç elin elime
Sar yeni aşkını benim yerime
Sen de eller gibi adımı unut...
AHMET SELÇUK İLKAN
AHMET ABİ
Biz böyle olacak adam değildik Ahmet abi
Bu değildi hayattan beklediğimiz
Ne hayallerimiz vardı seninle
Gel gör ki beş para etmedi ümitlerimiz
Yıldırımlar düştü güvendiğimiz dağlara
Hep boş çıktı sarıldığımız eller
Hep taş çıktı inandığımız kalpler
Kaç kez sırtından vuruldu hayallerimiz
Kaç kez yıkılıp kaldık köşe başlarında
Kaç kez delik deşik oldu yüreğimiz
Görüyorsun ya Ahmet Abi
Görüyorsun ya
Bozuk para gibi harcandı gençliğimiz.
Kimbilir nerede senin o liseli
Kimbilir nerede benim o üniversiteli
Birimiz doktor olacaktık birimiz mühendis
Gel gör ki beş para etmedi ümitlerimiz
Oku adam ol derdin bana hatırlar mısn?
Oysa daha okumadan elimden aldılar kitaplarımı
Sayfa sayfa yırttılar umutlarımı...
İşte bu yüzden hala ıpıslak bakışlarım
İşte bu yüzden hala yumruk yumruk ellerim
İşte bu yüzden hep böyle çatıktır kaşlarım
Adam olamadımsa
Kendini adam sananlar utansın be Ahmet Abi!
Kendini adam sananlar utansın...
Bak bir türlü bitmedi hayat kavgamız
Hep başka bahara kaldı sevdamız
Kim vurduya gitti yarınlarımız
Yalan mı be Ahmet Abi? ..
Yalan mı be? ..
Sınırı olmayan bir dünya yok mu?
Kavgasız savaşsız bir hayat yok mu?
insanca yaşamak bu bize çok mu?
Konuşsana be Ahmet Abi..
Konuşsana be...
Elveda aşklara
Elveda yıllara
Bu nankör hayata
Yenildik be Ahmet Abi
Yenildik be...
İnsanın insanı ezdiği bu yerde
Bak bir ömür harcadık
Ve harcandık be Ahmet Abi
Harcandık be! ..
Ah Ahmet Abi ahh..
AHMET SELÇUK İLKAN
"Alçaklığın Tarihi"ne katkı:
Abdülhamid döneminde bir jurnalci ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını. El yazısı kolayca tanınır diye..." Ya 2000'li yıllarda? Şimdilerde tuşu kırık antika daktilolar kullanılmaya başlandı artık, alçaklar tarihlerine sürekli katkıda bulunmakta her zaman... Ve muhbirler, malesef her dönemde "sayın muhbir vatandaş"...Kime mi bu taş? O, kendini çok iyi bilir...
Taşköprü'den bir grup Devrekani ADD gecesinde... Bir tek sol baştaki Tosyalı: Erdoğan GÜNGOĞDU... Mustafa ÖZKAN, İsmail ÇİÇEK, Bayram ÜNAL ve Necdet ÖZDEMİR.
Devrekani ADD'nin 30.06.2001 tarihinde düzenlediği "Birlik Dayanışma Gecesi Yemeği"nde Devrekani Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu adına Dernek Şube Başkanı Özden Neval ZENGER'den plaket alırken...
PLAKET:
---------
"Sayın: Ali ŞAHİN
İLÇE MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜMÜZ
ŞUBEMİZİN KURULUŞ AŞAMASINDA VE TÜM ÇALIŞMALARINDAKİ ÖZVERİLİ KATKILARINIZ İÇİN TEŞEKKÜR EDİYOR SAYGI VE SEVGİLERİMİZİ SUNUYORUZ.
Özden Neval ZENGER
ADD DEVREKANİ ŞUBE
BAŞKANI"
|
|
"ADD DEVREKANİ şubesi, ÖZDEN NEVAL ZENGER, REŞADİYE CADDESİ 1. SOKAK NO. 2, DEVREKÂNİ
/KASTAMONU, 366- 638 17 99 6381047 6381908, 6381034. ...
www.addkadikoy.org/addsubelerd.htm"
Dernek Başkanının o zaman ilçe Milli Eğitim Müdürlüğünde görevli olması, İletişim için ev telefonları yanında dairenin telefon ve faksının adres gösterilmesi -başlangıçta derneğe telefon alamamıştık- dernek etkinliklerine bizzat katılmam... hele hele daha kuruluş aşamasında ortaya çıkan hizipleşmeye önce yansız kalırken sonradan "taraf" olmam bir takım rahatsızlıklara neden oldu ve "ŞİKAYETLER" BİR BİRİNİ KOVALADI... NE KULP TAKACAĞINI ŞAŞIRDI "ŞER CEPHESİ"" GENİŞ YELPAZELİ BİR CEPHE OLUŞTU...
Ne mi söylediler?... Ne söylemediler ki... Biri tutmazsa biri tutar diyerek akıllarına ne geldiyse, ne düşünüp ne hayal edebildilerse hepsini... Çamur at izi kalsın cinsinden... Tam 1 yıl mücadeladen sonra Tokat_ Pazar'a bir kararname çıkarttırabilmeyi de başardılar sonunda...
Durdur-uygula; durdur- uygula yöntemiyle yaz-boz tahtasına dönen kararnamem sonunda AKP iktidarınca fırsat bilinerek tekrar uygulamaya konuldu ve 10 Ocak 2003 tarihinde ayrıldım Devrekani'den Tokat Pazar'a gitmek üzere...
"Alçaklığın Tarihi"ne katkı:
Abdülhamid döneminde bir jurnalci ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını. El yazısı kolayca tanınır diye..." Ya 2000'li yıllarda? Şimdilerde tuşu kırık antika daktilolar kullanılmaya başlandı artık, alçaklar tarihlerine sürekli katkıda bulunmakta her zaman... Ve muhbirler, malesef her dönemde "sayın muhbir vatandaş"...Kime mi bu taş? O, kendini çok iyi bilir...
***
Hani hep bilirsiniz, meşhur fıkradır siyaset çevrelerinde hep anlatılır durur ve bizim sol çevrelere çok uyar -hala da değişen bir şey yoktur yıllar yılı:
"TURAN Güneş, bir seçim gezisinde köy kahvesinde kahve içerken, fincanın kulpunun kırık olduğunu görür, kahveciye döner:
"Sen bu fincanı al, Ankara'ya git, bizim genel merkeze uğra!"
Kahveci anlamaz:
"Hocam, bu fincanla sizin genel merkezin ilgisi ne?"
"Oğlum, bizim genel merkezde her şeye bir kulp takarlar, bakarsın senin kulpsuz fincanına da takarlar!"
İşte öyle birşeyler... Uzun hikaye...
***
|
|
|
2001-03-23 Şiirler... Şiirler... Şiirler
Duyguları anlatmakta en güzel araç değil mi? ... 56 yıl sonra da güncelliğini yitirmeyen... Hele yaşın da 49'a gelmişken... Her "Piraye"ye uyan şiirler!...
Piraye İçin Yazılmış : Saat 21-22 Şiirleri / Nazım Hikmet
Ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
Ne güzel şey hatırlamak seni :
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti :
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak
koyu bir karanlık...
Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...
Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...
Ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
20 Eylül 1945
Bu geç vakit
bu sonbahar gecesinde
kelimelerinle doluyum;
zaman gibi, madde gibi ebedî,
göz gibi çıplak,
el gibi ağır
ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
kelimeler.
Kelimelerin geldiler bana,
yüreğinden, kafandan, etindendiler.
Kelimelerin getirdiler seni,
onlar : ana,
onlar : kadın
ve yoldaş olan...
Mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
kelimelerin insandılar...
21 Eylül 1945
Oğlumuz hasta,
babası hapiste,
senin yorgun ellerinde ağır başın,
dünyanın hali gibi halimiz...
İnsanlar, daha güzel günlere insanları taşır,
oğlumuz iyileşir,
babası çıkar hapisten,
güler senin altın gözlerinin içi,
dünyanın hali gibi halimiz...
22 Eylül 1945
Kitap okurum :
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim :
içinde sen.
Oturdum ekmeğimi yerim :
karşımda sen oturursun,
çalışırım :
karşımda sen.
Sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,
konuşamayız seninle,
duyamayız sesini birbirimizin :
sen benim sekiz yıldır dul karımsın...
23 Eylül 1945
O şimdi ne yapıyor
şu anda şimdi, şimdi?
Evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
Kolunu kaldırmış olabilir,
— hey gülüm,
beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...—
O şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi, şimdi?
Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
okşuyor.
Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
— her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!...—
Ve ne düşünüyor
beni mi?
Yoksa
ne bileyim
fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
Yahut, insanların çoğunun
neden böyle bedbaht olduğunu mu?
O şimdi ne düşünüyor,
şu anda, şimdi, şimdi?...
24 Eylül 1945
En güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk :
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylememiş olduğum sözdür...
25 Eylül 1945
Saat 21.
Meydan yerinde kampana vurdu,
nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.
Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz :
8 yıl...
Yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim,
yaşamak :
seni sevmek gibi ciddî bir iştir...
26 Eylül 1945
Bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar :
beni duvarların içinde,
seni duvarların dışında.
Ufak iş bizimkisi.
Asıl en kötüsü :
bilerek, bilmeyerek
hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...
30 Eylül 1945
Seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...
1 Ekim 1945
Dağın üstünde :
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
Bugün de :
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
Birazdan açar
kırmızı kırmızı :
gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...
2 Ekim 1945
Rüzgâr akar gider,
aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.
Ağaçta kuşlar cıvıldaşır :
kanatlar uçmak ister.
Kapı kapalı :
zorlayıp açmak ister.
Ben seni isterim :
senin gibi güzel,
dost
ve sevgili olsun hayat...
Biliyorum henüz bitmedi
sefaletin ziyafeti...
Bitecek fakat...
5 Ekim 1945
İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğrettiler :
aç kalmayı, üşümeyi,
yorgunluğu ölesiye
ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.
İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğretebiliriz :
dövüşmeyi insanlarımız için
ve her gün biraz daha candan
biraz daha iyi
sevmeyi...
6 Ekim 1945
Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
Yürek kirpiklerin ucunda
uzayıp giden toprak uğurlanır.
Benim bağırasım gelir : — «P î r â y e ,
P î r â y e !...» — diye...
7 Ekim 1945
İnsan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri
rüzgâr-
-larla.
Dolaşmak tehlikeli hâlâ
geceleyin açık denizleri...
Altı yıldır sürülmedi bu tarla,
duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri.
Tank paletlerinin izleri
kapanır bu kış karla.
Ah, gözümün nuru, gözümün nuru,
yine yalan söylüyor antenler :
alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla.
Fakat Ezrailin sofrasından dönenler
döndüler verilmiş kararlarla...
8 Ekim 1945
Çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
Bir bakıyorsun ki
ana avrat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,
sonra bir de bakıyorsun ki
ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü
sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.
Ve beni çileden çıkartıyor büsbütün
kendime karşı duyduğum nefret
ve merhamet...
Çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
Yine her seferki gibi haksızım.
Sebep yok,
olması da imkânsız.
Bu yaptığım iş ayıp
rezalet.
Fakat elimde değil
seni kıskanıyorum
beni affet...
9 Ekim 1945
Dün gece rüyama girdin :
dizimin dibinde oturuyormuşun.
Başını kaldırdın, kocaman, sarı gözlerini bana çevirdin.
Bir şeyler soruyormuşun.
Islak dudakların kapanıp açılıyor,
sesini duymuyorum ama.
Gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.
Havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun.
Kırmızı kafesinde, kanaryamın : «Memo»mun türküsü,
sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı
ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.
Senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor
sesini duymuyorum ama...
Kahrederek uyandım.
Kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.
Düşünüyorum :
yoksa senin miydi bütün o sesler?
10 Ekim 1945
Gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...
Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...
18 Ekim 1945
Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre,
son defa dönüp baktığımızda şehre,
sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :
«— Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
çalıştık gücümüzün yettiği kadar
seni bahtiyar
kılalım diye.
Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
devam ediyor hayat.
İçimiz rahat,
gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,
gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
işte geldik gidiyoruz
şen olasın Halep şehri...»
27 Ekim 1945
Bir elmanın yarısı biz
yarısı bu koskoca dünya.
Bir elmanın yarısı biz
yarısı insanlarımız.
Bir elmanın yarısı sen
yarısı ben
ikimiz...
28 Ekim 1945
Itır saksısında artan koku,
denizlerde uğultular
ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar...
Sevgilim,
yaş kemâlini buldu.
Bana öyle gelir ki
belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.
Ama biz hâlâ
güneşin altında el ele yalnayak koşan
hayran gözlü çocuklarız...
5 Kasım 1945
Çiçekli badem ağaçlarını unut.
Değmez,
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
Islak saçlarını güneşte kurut :
olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
nemli, ağır kızıltılar...
Sevgilim, sevgilim,
mevsim
sonbahar...
8 Kasım 1945
Uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve Marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
Bu, üç dakikalık bir zamandı.
Sonra, telefon simsiyah kapandı...
12 Kasım 1945
Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
son lodoslar esmeye başladı.
Havayı dinliyorum :
nabız yavaşladı.
Uludağda, zirvede kar
ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
Ovada kavaklar soyunuyor.
İpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
sonbahar bitti bitecek,
nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
büyük öfkemizin içinde
ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...
13 Kasım 1945
Tarif kabul etmez, — diyorlar, — İstanbulun sefaleti,
milleti, — diyorlar, — kırıp geçirdi açlık,
verem illeti, — diyorlar, — diz boyu.
Şu kadarcık kız çocuklarını, — diyorlar, —
yangın yerlerinde, sinema localarında...
. . . . .
. . . . . . . . .
Kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden :
namuslu, çalışkan, fakir insanların şehri —
sahici İstanbulum,
sevgilim, senin mekânın olan
ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam
sırtımda, torbamın içinde götürdüğüm
ve evlât acısı gibi yüreğimde,
senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir...
20 Kasım 1945
Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da
ovada güz nadasları yapıldı çoktan,
tohum saçılıyor.
Ve zeytin devşirilmekte.
Bir yandan kışa girilmekte,
bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.
Bense hasretinle dolu
ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü
yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada...
1945 yılı Aralık ayının dördü
İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
giyin, kuşan,
benze bahar ağaçlarına...
Hapisten
mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
ne münasebet,
böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin
kadını...
5 Aralık 1945
Delindi sintine,
esirler parçalamakta pırangaları.
Yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak.
Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
taş çatlasa batacak.
Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
kuracağız Pirâyem...
6 Aralık 1945
Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
— çürüyen diş, dökülen et —,
bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...
7 Aralık 1945
Bursada havlucu Recebe,
Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman,
fakir-köylü Hatçe kadına,
ırgat Süleymana düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...
12 Aralık 1945
Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
pul pul altın
bakır
tunç ve tahta...
Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
Ve dağlar dumana batık
kurşunî, sırılsıklam...
Tamam,
sonbahar belki bugün bitti artık.
Yaban kazları hızla gelip geçti demin
herhal İznik gölüne gidiyorlar.
Havada serin
havada is kokusu gibi bir şey :
havada kar kokusu var...
Şimdi dışarda olmak,
dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
«— Ata binmesini de bilmezsin,» —- diyeceksin ama
şakayı bırak ve kıskanma,
yeni bir huy edindim hapiste :
seni sevdiğim kadar değilse de
hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
Ve ikiniz de uzaktasınız...
13 Aralık 1945
Gece kar birdenbire bastırmış.
Bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.
Göz alabildiğine Bursa ovasında kış :
başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.
Sevgilim,
değişti mevsim
çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.
Ve karın altında mağrur
hamarat
sürüp gidiyor hayat...
14 Aralık 1945
Hay aksi lânet, fena bastırdı kış...
Sen ve namuslu İstanbulum ne haldesiniz kim bilir?
Kömürün var mı?
Odun alabildin mi?
Camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.
Gece erkenden yatağa gir.
Evde de satılacak bir şey kalmamıştır.
Yarı aç, yarı tok üşümek :
dünyada, memleketimizde ve şehrimizde
bu işte de çoğunluk bizde...
SEN BENİM HİÇBİR ŞEYİMSİN
Sen benim hiçbir şeyimsin
Yazdıklarımdan çok daha az
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Lüzumundan fazla beyaz
Sen benim hiçbir şeyimsin
Varlığın yokluğun anlaşılmaz
Galiba eski liman üzerindesin
Nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
Dudaklarınla cama çizdiğin
En fazla sonbahar otellerinde
Üniversiteli bir kız uykusu bulmak
Yalnızlığı öldüresiye çirkin
Sabaha karşı öldüresiye korkak
Kulağı çabucak telefon zillerinde
Sen benim hiçbir şeyimsin
Hiçbir sevişmek yaşamışlığım
Henüz boş bir roman sahifesinde
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Ne çok çığlıkların silemediği
Zaten yok bir tren penceresinde
Sen benim hiçbir şeyimsin
Yabancı bir şarkı gibi yarım
Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Uykumun arasında çağırdığım
Çocukluk sesimle ağlayarak
Sen benim hiçbir şeyimsin
Attila İLHAN
BEN SANA MECBURUM
ben sana mecburum bilemezsin
üdını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum.
ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski İstanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun.
sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa kimi zaman
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
eski zamanlardan bir cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun.
belki haziran da mavi benekli çocuksun
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
kötü rüzgar saçlarını götürüyor
ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin.
Attila İLHAN
Ayrılık Sevdaya Dahil / Attila İlhan
açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın
rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan
ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili
telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle
sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız
L
A
L
E
D
E
V
R
İ
______________________________________________
Çok geç kalmışız canım
Vakit bu vakit değil
Eski radyolar gibi
Çatıya saklanmış aşk
Öyle sanmışız canım
Artık ölümsüz değil
Leylayla Mecnun gibi
Çoktan masal olmuş aşk
Lale devri çocuklarıyız biz
Zamanımız geçmiş
Aşk şarabından kimbilir en son
Hangi şanslı içmiş
Ben derim unutma iftihar et
Sevmeyenler utansın
Aşksızlığa mahkum edildiysek
Bu dünya yansın
Sezen Aksu
Şiirler
1
Adresim bilinmiyor
Gövdende oturalı
2
Karşı pencerede
Soyunuyorsun
Işığı açıp
3
Bakışın
Tenime değince
Çalan trampet
4
Bir toplu iğne
İçimde yürüyor
Adımlarınla
5
Islak saçlarınla
Yağmurdan çıkıp geldin
Bir Fransız şiirindeki gibi
6
Uykuda
Sarıldık birbirimize
Düşlerimiz karıştı
7
Yanına uzandım
İçindeki hayvanı
Uyandırmadan
8
Yanından kalkıp
Perdeyi açtım
Gün vurdu yüzüme
9
Sabaha karşı
Bir satir geçti parkın içinden
Dudakların uykuda kıpırdadı
10
Bana
Son bir kez daha sarıl
Ölmeden
Nedim GÜRSEL
Nokta Noktam
Dün bir dosttan, uzun bir mektup aldım
Beni anlatmış sana ve sen ona
"Unuttum artık onu" demişsin.
Hem bu sözü gülerek,
Medar-ı iftihar ile söylemişsin.
Unutamazsın Nokta Noktam
Unutamazsın!
Çünkü; unutmak için
önce unutulmak gerek
Oyasa ki sen,
Hala bende esen,
Eski kavak yelisin.
Unutamazsın...
Kan değil, tüküremezsin,
Ruj değil, silemezsin
Dişi dudaklarına, dişimle yazdığım
İki heceli erkek adımı
Unutamazsın Nokta Noktam
Unutamazsın!
Seninle biz, halâ bir kabukta
İki badem içi gibiyiz.
Baharsın; kokacaksın
Güneşsin; yakacaksın.
Sabah yatağım kadar rüyâ dolu
Sabah yatağım kadar sıcaksın
Unutamam
Unutamazsın!
Şimdilik bu kadar.
Öbür mektubuma daha diyeceklerim var
Darılma bana, gücenme sakın
Ankara günlerinin bembeyaz ufkundan
Binlerce selam sana.
Bahar başladı nokta noktam
Ankara'da bahar, veriminde toprak ana
Aylar var ki sana tek satır yazamadım
Oysa ki şimdi mevsim bahar
Ötüşlerde adın, kokuşlarda tadın var
Artık yazmalıyım.
Takvime baktım bu sabah,
ayrılalı beş ay olmuş.
Düşün ki Nokta Noktam
Beş ay denilen nesne tam yüz elli gün eder.
Bunca uzun ayrılıksa;
İnan bana Nokta Noktam
İnsanı, herşeye küskün eder.
İnan bana... Dargınlığım herkese
Ve tek hasretim sana
Düşünüyorum...
Aşıklar pazarına çıkan yolu düşünüyorum.
Bu yolun sağında yükselen
Her geçişinde penceresinden tebessümler gelen
Bahçesinde iri yedi veren,
kayısı gülleri açan evi düşünüyorum.
Bir türlü gelmiyor düşüncelerimin ardı
Ablan yanımda çorapsız gezerdi,
Baş örtüsüz annen.
Düşünüyorum... Bu mevsimde baban,
Her akşam bir yerine iki içerdi.
Miyoplaşınca gözleri "Şair, iç be oğlum
bahar dişidir doğurur" derdi.
Bahar başladı Nokta Noktam.
Ankara'da bahar,
Gönül ufkunda yağmur bulutları
Cennet olsa artik sevmiyorum
Sevmiyorum sensiz baharı...
Sen; ey yirmidört baharın en güzel süsü!
Sen; ey mutlu günlerimin mutlu türküsü!
Sen; ey ilk yaz akşamları kadar güzel çocuk!
Sen; ey altın gözlerinin hisli dünyası!
Ölümsüz bir yolculuk yaratan
Sen; ey çıplak bir hançer gibi!
Boylu boyunca gönlümde yatan
Sen; ey herşeyim olan herşey!
Son mektubunda söz verdin
Tut diyorsun, unuttum
Unut diyorsun, unutmak mı???
Güneş tekrar doğmayı unutabilir mi hiç?
Gönül ferman dinlemez sözü unutulabilir mi hiç?
Sen; ey mutlu günlerimin mutlu türküsü!
Sen; ey herşeyim olan herşey!
Bu gece Yılbaşı...
Başkent'de kar yağıyor Nokta Noktam
Başkentte kar ve tütüyor gözlerimde
Küllenmiş bir mangal gibi hatıralar
Başkent'de kar yağıyor, başkent'de kar...
Bu gece yılbaşı.
Bilirsin ki Nokta Noktam
Yılbaşında hesaplanır
Çoğu zaman insanların yaşı.
Bu gece yılbaşı...
Tokmaklarında yirmi dört hece
Eğilip üstüme sessizce
Şehrin kule saati
Bilir misin Nokta Noktam?
Bilir misin, bilir misin ne dedi?
"Şair, kutlu olsun, yaş otuz yedi."
Ve bir el saçlarımdan tutarak
Kalbimi sana kadar sürükledi.
Bu gece yılbaşı, başkent ayakta
Çalınan Tuna dalgaları komşu plâkta.
Ne de kıvrak bu vals havası
Başladı yine gönlümün
On yıl evvel ki kanaması
Ne günlerdi o günler cancağızım
Ne günlerdi...
Sen, on yedisinde sevgilerin sisinde
Başı duman duman bir kız.
Ben, yirmi üstünde
Gönlü gördüğü her güzelliğe nişanlı
Öylesiye bir şair, öylesiye bir delikanlı.
Ne çabuk geçti zaman.
Hey gidi Dünya hey...
Bu gece yılbaşı
Dışarıda kar yağıyor ve tütüyor gözlerimde
Küllenmiş bir mangal gibi eski hatıralar
Köşede bir kırlent, kırlentde bir resim.
Bartın'da bahar.
Elimle yapmışım
"asma köprüsünden" Kocanaz deresi
Sağda, orta okul
Okulda, çocukların sesi.
"Çakır beylerin" elma bahcesi.
Derede kayık, dümende ben.
Küreklerde sen.
Hava berrak, hava ılık
Hava temiz
Ve sularda sarmaşan gölgemiz
Bu gece yılbaşı, başkent ayakta
Çalınan Tuna dalgaları değil artık
komşu plâkta.
Gönlüm bu diyardan çok çok uzakta.
Dışarıda kar yağıyor.
Dışarıda kar ve tütüyor gözlerimde
Küllenmiş bir mangal gibi
Eski hatıralar...
Rıza Polat Akkoyunlu
KİMİ SEVSEM SENSİN
kimi sevsem sensin / hayret
sevgi hepsini nasıl değiştiriyor
gözleri maviyken yaprak yeşili
senin sesinle konuşuyor elbet
yarım bakışları o kadar tehlikeli
senin sigaranı senin gibi içiyor
kimi sevsem sensin / hayret
senden nedense vazgeçilemiyor
her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
sarışın başladığım esmer bitiyor
anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
dudakları keskin kırmızı jilet
bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
kimi sevsem sensin / hayret
kapıların kapalı girilemiyor
kimi sevsem sensin / senden ibaret
hepsini senin adınla çağırıyorum
arkamdan şımarık gülüşüyorlar
getirdikleri yağmur / sende unuttuğum
hani o sımsıcak iri çekirdekli
senin gibi vahşi öpüşüyorlar
kimi sevsem sensin / hayret
in misin cin misin anlamıyorum
ATTİLA İLHAN
Ayrılık Sevdaya Dahil
açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın
rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan
ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili
telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
ATTİLA İLHAN
yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle
sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız
ATTİLA İLHAN
Böyle Bir Sevmek
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
Azıcık okşasam sanki çocuktular
Bıraksam korkudan gözleri sislenir
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir
Hayır sanmayınk ki beni unuttular
Hala arasıra mektupları gelir
Gerçek değildiler birer umuttular
Eski bir şarkı belki bir şiir
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir
Yalnızlıklarımda elimden tuttular
Uzak fısıltıları içimi ürpertir
Sanki gökyüzünde bir buluttular
Nereye kayboldular şimdi kimbilir
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir...
Sen Benim Hiç Bir Şeyimsin / Attila İlhan
Sen benim hiçbirşeyimsin
Yazdıklarımdan çok daha az
Hiç kimse misin bilmemki nesin
Lüzumundan fazla beyaz
Sen benim hiçbirşeyimsin
Varlığın yokluğun anlaşılmaz
Galiba eski liman üzerindesin
Nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
Dudaklarınla cama çizdiğin
En fazla sonbahar otellerinde
Üniversiteli bir kız uykusu bulmak
Yalnızlığı öldüresiye çirkin
Sabaha karşı öldüresiye korkak
Kulağı çabucak telefon zillerinde
ATTİLA İLHAN
ARKADAŞ
Olmasın o ta içten
Gülen gözlerde yaş
Bir gün gelip ayrılsak da
Seninle arkadaş
Bir kıvılcım düşer önce
Büyür yavaş yavaş
Bir bakarsın volkan olmuş
Yanmışsın arkadaş
Dolduramaz boşluğunu
Ne ana ne kardaş
Bu en güzel bu en sıcak
Duygudur arkadaş
Ortak olmak her sevince
Her derde kedere
Ve yürümek ömür boyu
Beraberce el ele
Olmayacak o ta içten
Gülen gözlerde yaş
Bir gün gelir ayrılsak da
Seninle arkadaş
Yılmaz GÜNEY
|
|
|
|