aloner1952.sitemynet.com

İŞÇİ SINIFI NEFERLERİNİN SİTESİNE HOŞ GELDİNİZ...
PARTİ PROĞRAMI
NEDEN TSİP?
SOSYALİST GENÇLİK BİRLİĞİ (SGB)
LİNKLER
12 EYLÜL DÖNEMİ VE FAŞİST CUNTA YARGILANMALIDIR
BİZİM FOTOĞRAFLARIMIZ
EKİN SANAT DERGİSİ
SENDİKALARDAN HABERLER
E-KİTAPLAR İNDİR VE OKU
KOMÜNİST PARTİ MANİFESTOSU
KOMÜNİZMİN İLKELERİ
CHE NİN KALEMİNDEN KÜBA DEVRİMİ
Boş Sayfa

EKİN SANAT DERGİSİ


dereki19.jpg



DÜŞÜNCENİN ŞİİRİ
Edip CANSEVER (Yeditepe, 16 Temmuz 1959)


Valery şiirin fikirlerle yapılamayacağını savunur. "Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır" sözü de oldukça ün kazanmıştır. John Ciardi'nin de bir sözü varmış, yeni öğrendim : "Şiir fikirlerden söz açmaz, onları bir aktör gibi temsil eder," diyor. Ben bu yargılardan şunu çıkarıyorum : Demek oluyor ki şair, en önce bir özümleyici; kendinde var olan bir şiir ortamına, ya da bir şair duygusallığına bazı düşünceler katmadan edemiyor; onlarsız yürütemiyor şiirini. Ayrıca, önce edindiği, sonra da şiirine ulaştırdığı bu düşünceler yok mu, onları gizleyip belli belirsiz bir hale getirmeyi de ustalık sayıyor. Okuyucuya gelince, onun durumu başka : O şairin düşüncelerinden çok, bu düşünceleri saklayan duygularla oyalanıyor. Şiir diye yüzeyde kalan bir görünüşü benimsiyor. Böylece duygulandırma dediğimiz, şiirin herhangi bir niteliği değil de, şartı olup çıkıyor.

Burada şöyle bir soru geliyor insanın aklına : İyi ama şair için düşünce bu kadar gerekliyse onu duygular haline getirmenin, daha doğrusu düşünceyi duygularla sindirmenin ne gereği var? Şair böylesi bir davranışla neyi savunmuş oluyor? Şiiri mi yoksa bir başka şiir türünü mü? Yani düşünceyi bunca gizlemek, şiir yazmanın ilkelerinden mi? Ya da şair ister istemez alışkanlıklarını mı sürdürüyor; belli bir şiir geleneğinin tutsağı olmaktan kurtulamıyor mu?

Bu soruları öyle bir iki cümleyle yanıtlamak kolay değil. Değil ya, gene de bir çıkar yol bulmak elimizde. O da şu : düşünceyi örtmek alışkanlığı yerine, onu açığa çıkarıp, şiirsel mutluluğa bu yoldan varmayı denemek. Yani düpedüz "düşüncenin şiiri" ni bulmak, onu yaratmak...

Bakıyoruz da, şiir ilkin düşünmekle başlıyor. Hatta şiir denen olayı, ancak bazı düşünce yöntemlerinin yardımıyla ortaya çıkarabiliyoruz. Üstelik bilimin, felsefenin sanatla bunca kaynaştığı günümüzde, düşünceyi eski bir şiir alışkanlığıyla örtmek elimizden gelmiyor. Yani "düşüncenin şiiri" önce bir zorunluluğun şiiri oluyor.

Bana kalırsa şair de başka türlü davranmak istemiyor zaten.
O da asıl düşüncelerini söylemeye , bildirisini ulaştırmaya çalışıyor. Ne var ki, bunu yapamadığı, ya da yapmak istemediği zamanlarda , bazı kuramlar çıkararak, işini hem güzel, hem de yüce göstermenin yolunu buluyor.

"Düşüncenin şiiri" deyimi, önce düşünürlüğü, yani şairi bir düşünür olarak bellemek gerektiğini çağrıştırıyor. Ama bunu özcülükle karıştırmamak gerekir. Çünkü her biçimli söz, aynı zamanda bir özü de kapsayabilir. Oysa düşünü şiiri, özcü dediğimiz şiiri de kapsayabilecek bir bütünlüğün, bir güçlülüğün şiiridir.

Divan edebiyatından bu yana özcü diyebileceğimiz birkaç şaire rastlıyoruz. Ne var ki onları yapıtlarıyla değil de, tutumlarından ötürü değerlendirebiliyoruz. Örneğin Tevfik Fikret, Namık Kemal gibi şairler, daha çok devrimci, gönülleri toplumsal savaşlara yatkın kişilerdir. Yapıtlarını toplumsal düzensizliklere çevirmişler, şiirlerini bu uğurda bir
araç olarak kullanmışlardır. Hatta kişilikleriyle, serüvenleriyle çağdaş Türkiye' de birer "myte" olarak anıla gelmektedirler. Özcülüğün bir akım olarak belirmesine gelince, bunu da Orhan Veli - Melih Cevdet - Oktay Rifat öncesinin şiirinde aramamız gerekir. İşte o süre içinde yazılan şiirler, özcü davranışın en bilinçli, en etkin şiirleri olmuştur. Etkin diyorum, çünkü bu başlangıç Orhan Veli ve arkadaşlarının şiirinden ayrı bir çizgide süregelmiştir.

Ama aynı özleri savunmak isteyen şairler, bu özleri belirleyen kelimeleri, deyimleri etkisiz birer simge haline getirmekte yarışmışlardır sanki. Orhan Veli bile - daha çok son şiirlerinde - bu akımdan payına düşeni almak istemiştir. Ne var ki yazdığı şiirlerde bir evrim değil de, alınmış bir karar egemen olmuştur. Giderek şunu da söyleyebiliriz : politik kaygılar, ama salt bu kaygılar yeni şiirin ustalarını sınırlamış bir bakıma iğdişlemiştir. Çünkü onlar özcülüğü bir aşama değil, amaç olarak bellemişlerdir. Böylece tek yanlı olmaktan kurtulamamışlar; yani politik anlayışlarını da kavrayacak bir bütünlüğe erişememişlerdir.

İşte bu birkaç davranışın dışındaki şiirimizse biçimciliğin, ya da aşırı biçimciliğin şiiri olmuştur. Kişilikler bile biçim değişimlerinin kişilikleridir. İşte ne Ahmet Muhip' e bakarak Cahit Sıtkı'yı yadırgayabiliyoruz., ne de Cahit Sıtkı'yı okuduktan sonra bir Sabahattin Kudret'i, Necati Cumalı'yı...Nedim'le Şeyh Galip'i, Yunus Emre'yle Karacaoğlan'ı bile hep böyle düşünmek gerekir. Bugün bile ilk kitaplarını yayımlamış bulunan Kemal Özer' in, Ece Ayhan' ın kendinden öncekilerle bir çatışmaları olduğu söylenemez. Bütün bu ufak tefek ayrımlar, bir biçim ayrımından, dolayısıyla kısa bir öz başkalığından öte nedir ki?.. Yurdumuzda düşünürlüğünden ötürü kişilik yapmış; biçim anlayışını, duygu fazlalığını bu yolda harcamış şair var mıdır, bilemiyorum.

Şimdilerde şiirde yenilik sevinci, ya da yenilik sözünün bunca edilir olması bütün bu sorunları bastırıyor. Kendi dünyalarımızı, kendi alışkanlıklarımızı kınayamıyoruz. Üstelik bu alışkanlıklar da, şiir geleneğimizden doğan alışkanlıklar. Yani bir sürü biçim formülleri, sonra da bu biçimlerden elde ettiğimiz yeni biçimler...Ionesco, bunu sahneye uygulayarak şöyle diyor : "Sahneye söz koymak..." Yani söze yüklenen duygular, düşünceler bir yana; sözü, sahne içinde nonfigüratif biçimler haline getirme çabası...Günümüz şiirini de bir sürü öğelerden soyarak, "sözlerle yeni biçimler kurmak" diye tanımlayabilir miyiz, bilmem. Tanımlasak da, böylesi bir kahramanlığa, sonu "çıkmaz yol" olan bu uğraşa kaç sanatçının gönlü yatar acaba? Ama biz ne dersek diyelim, şiirimizde bir aşırı biçimcilik dönemi başlamıştır. Sebepleri ne olursa olsun, bu gerçeği görmemezlikten gelemeyiz. Ne var ki, bu arada, belli belirsiz kıpırdanmalar da yok değil. Son günlerde "Değişik kişilikler" deyimlerinin söz konusu olması da bunu anlatıyor. Çünkü değişik şiir alanları, ancak değişik düşüncelerle, düşünme yöntemleriyle kurulur. Bu da bir düşünü şiirine geçme eğilimini gösterdiği gibi, "sözlerle biçimler koyma" nın bir iki şairden fazlasını kaldıramadığını da tanıtlar.

Ben ayrıca duygudan, biçimden düşünce adına yararlanmayı, kendi gerçeklerimize de uygun buluyorum. Hatta şunu da söyleyebilirim : Batının şiir dünyasında yeri olan, ya da Batı şiirine etkin bir Türk şiiri yaratmak istiyorsak seçeceğimiz yol bu olmalıdır. Orhan Veli ve arkadaşları "halkın şiir zevkini" bulmaya yöneldiler başardılar da. Bize gelince, bütün bu davranışları kapsayabilecek bir anlayışla yazmamız gerekiyor. Galiba "zor şiir" dediğimiz de bundan başkası değil.

"Batının şiir dünyasında yeri olan şiir" derken, şimdilik sadece Batıya özendiğimizi söylemek istiyorum. Oysa onların gerçekleri bambaşka. Şiirleri de çeşitlilik ve değerlilik bakımından yüklü. Salt toplumsal kaygılarla yazan şairleri bile, çeşitli görüşleri savunup tartışıyorlar. İşte bu çeşitlilik içindeki her davranış da toplum katında bir anlam kazanıyor. Örneğin "Gerçeküstücüler"in çıkışı, toplumsal yasaklara, baskılara bir başkaldırma olarak değerlendirilmedi miydi? Gene İkinci Dünya Savaşı'nda aşk şiirlerine düşen Fransız şairleri yanında; emperyalizme, insan haklarının çiğnenmesine kafa tutan şairler de yok muydu? Ama bu iki davranışın da tek bir simgesi vardı denilebilir: Dayatmak!..Biri aşkla, öteki kavgayla... Bize gelince , şiirimizi sarmış bulunan "aşırı biçimcilik" sadece" sadece Batıya öykünme diye yorumlanabilir. Hele son günlerde dergilerimizi kaplayan şiirler Batıyı iyi bilen bir avuç aydını bile doyurmaktan uzaktır. Batı şairlerinin tutumları, yöntemleri elbette önemlidir; ama sadece önemli... Rus şiirinin ekininin, önderlerinden olan Puşkin bile, Batıda, öteki Rus yazarlarından daha az sevilmiş, daha az yadırganmıştır. Çünkü Rusya'da, Puşkin kadar Batı zenginliğinden yararlanan bir yazar daha gösterilemez. Oysa bu yazar edindikleri, kendi toplumunun gerçekleriyle bağdaştırmasını da bilmiştir. Bizimse böyle bir sorunumuz yok! Melih Cevdet'in de bir yazısında belirttiği gibi,şiirimiz, Doğunun etkisinden kurtulmuş, bu kez de Batı şiirine sığınmıştır. Hem de nasıl; Batının şiir anlayışına vardıktan sonra,bundan kendi gerçeklerimize uygun bir sonuç çıkararak değil de, doğrudan doğruya bir şiir ithaline girişmekle...

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum : Evet, şiir biçimdir; değişik biçimler yaratma sanatıdır. Ama ben, şimdilik buna inanmak istemiyorum.

********************************************

Aladâr Komlos
ELEŞTİRİ BİLİM MİDİR?

Aladâr Konılös (1892): Yazın tarihçisi, yazar, ozan. Üniversiteyi Budapeşte'de bitirdi, İki savaş arasında öğretmenlik yaptı, yazarlığa başladı. Nyugatçıların ikinci kuşağına bağlıdır. 1930'larda başarılı iki roman yazdı, ama bu yola yönetmedi, deneme en sevdiği tür oldu, bunun yanı sıra şiir de yazıyordu. ilk basta modern şiirle ilgilendi ama ilgi alanı yazınsal yaşamın neredeyfe tüm önemli sorunlarını kapsayacak biçimde genişledi. Denemelerinde üstün mantıklı bir bilim adamının çözümlemeleri, yapıtın derinliklerine işleyen sanatçı bakış açısıyla güzel bir biçimde yoğrulur. 1945'lerden sonraki yazın tarihi çalışmalarının da karakteristik yanı budur. Başlıca araştırma alanı, Petöfi'den Ady'ye dek Macar şiiridir. Yapıtları: Voltam poela en is (Ben de Ozandım, şiirler. 1921); A nema örült arca (Dilsizin Çılgın Yüzü, şiirler, 1921); Him-nuss a mosolyhoz (Gülümsemeye övgü. şiirler, 1941). İncelemeleri: Ûj magyar lira (Yeni Macar Şiiri, 1928); Irök es elvek (Yazarlar ve İlkeler, 1937): Irodalmunk târsadalmi haltere (Yazınımızın Toplumsal Geri Plam, 1947); Vajda Jânos, (1947); Komjöthy jenö, (1954); Reviczky Gyula (1955): Tegnap es ma (Dün ve Bugün, 1956); Irodalmi ellenzeki moz-galmak a XIX. szazad masodik feleben (XIX. Yüzyılın îkinci Yarısında Yazınsal Muhalefet Hareketleri, 1956) ; A magyar szocialisztikus lira elözmenyei es kezdetei (Macar Toplumcu Şiirinin Öncülleri ve Başlangıcı, 1957); A magyar lira Petöfiöl Adyig (Petöfi'den Ady'ye dek Macar Şiiri; 1959); A lira mühelyeben (Şiirin Atelyesinde, 1961). Pek çok şiir ve düzyazı çevirisi vardır. Birkaç şiiri Fransızcaya da çevrildi.

İzlenimci eleştiriden bu yana bir savaş sürmektedir öznel ve nesnel eleştiri arasında. Bir yanda France, Lemaitre vb. eleştirinin yalnız kişisel görüşleri verebileceğini bildirirken, öte yanda Brunetiere, Paul Ernst vb. eleştiriyi kişisel etkinin üstüne çıkarmak ve katı yasalara bağlamak istemektedirler. Bugün de eleştiriyi - usaaykırılığa (İrrasyonal) duyulan güvensizlikten - eleştirmenin kişiliğinden, içgüdüsel duyguların dürtüsünden kurtarmaya ve doğa bilimleri gibi kişilikten bağımsız duruma getirmeye karşı güçlü bir eğilimimiz var.

İyi ama, bilimsel eleştiri olanağı var mıdır? Bu ad, ancak nesneden kopup sağın (exact) öncüllerden sağın sonuçlar çıkaran bir eleşti riye yaraşır. Bunun olanağına inananlar, eleştiri ve estetik kuramlarının kullanımını belki de toplumun nesnel olarak düşünülen görünümü karşılaştırılması diye düşünüyor olmalılar. Demek ki eleştirmenin bu kuramları Öğrenmesi ve ondan sonra da tartışılan yapıtın onlara uyup uymadığını yoklaması gerekir. Tıpkı tutucu eleştirinin antik şiir kurallarını temel alarak yaptığı gibi. Buna göre eleştiri öğrenilebilir olsaydı, olanaklı olsaydı, örneğin, kafası iyi, ama kütkulaklı bir insan iyi bir müzik eleştirmeni; bir renkkörü ise iyi bir görsel sanatlar eleştirmeni olurdu. Duyarlılık, yapıtı sezmek, gerekli değil de düpedüz zararlı olurdu: çünkü, değerlendirmeye bir yığın öznel öğe götürürdü. Zamanla, insan yüreğini ve beynini bir yana bırakıp sanat yapıtını değerlendirebilecek sibernetik makineler yapacaklardır belki de. Ama şimdilik ne estetik, ne de poetika bilimsel eleştiri olanağı sağlayan o yasa dizgesini bulamadı. Paris'te yalnızca, metre birimi olarak kullanılan platin çubuk korunmakta, eleştirinin düşünsel Ölçüsü bilinmiyor daha. İyi de, bunun bulunacağı beklenir mi? Çünkü sanat sürekli değişiyor, dahice her yapıt, artık kavramına göre, az ya da çok yeni bir kişiliği açığa seriyor ve doğal olarak da az ya da çok yeni bir biçim içinde; demek ki eski yasaların kullanılması yeni kişiliği anlamayı engelleyecektir; eğer pek genel olmayan ve böylece de çok az şey söyleyen yasalar olsaydı (örneğin, her yapıt belli bir düşünsel birim olsa). "Nesnel" eleştiri ise, eldeki kurallara dayanarak yargılıyor, demek ki tutucudur, yani karşısındaki özgün yapıtı anlamaması gerekir. Böy-lesini, yalnızca hazır kuralları unutabilen ve yapıtı Önyargısız sezebilen eleştirmen anlayabilir ve kabul edebilir. Sonsuz geçerliği olan bir estetik yasa kitabını yaratma olanağı, olsa olsa ancak sanat tarihi sona erdiği ve Özgün yapıtların doğması artık hesaba katılmadığı zaman ortaya çıkacaktır. O zamana değin yeni yapıtları eldeki estetikle Ölçe-meyiz, tersine eleştirinin yeni yapıtlara uyması gerekir. Şunu da ekleyeyim, çok yavaş da olsa estetik ilkeler de değişir: Gyulai2 için kutsal olan, Ady3 için artık değildir. Ve doğal olarak zamanda ve mekânda en çok sınırlandırılmış olan, birkaç politik istemdir. Bu yüzden de özellikle bunların kullanımında ince eleyip sık dokumak gerekir.

Şu gün için estetik kurumlar tarihini gözden geçirecek olursak bu bilim, saygınlığını yitirecektir, çünkü bir yanılgılar tarihi olduğunu görürüz. Şunu da görürüz ki, "bilimsel" eleştirmenler, içgüdülerini temel alan eleştirmenlerden daha çok ve daha büyük yanılgılara düşmüşlerdir; diyebiliriz ki bir eleştirmen, kuramını izlediği ölçüde yanılmıştır. Gerçekten de her eleştiri, bilimsel olmak istediği ölçüde dogmatik ya da kılı kırk yararcasına okulcu oldu; her iki durumda da ruhsuz.

Peki, bu yasaları tanımamız bir işe yarar mı acaba? Çünkü en yerinde ilkelerin bile doğru kullanılmadığında hiçbir değeri yoktur; ilkenin sanatta kullanımı ise kendine özgü bir duyarlılık yardımıyla olabilir. Örneğin, yaşanmış şiirin, tablonun ya da melodinin sanatlı olduğunu bilmem boşunadır, tartışılan yapıtın, yaşanmış olup olmadığını salt duyarlılığım belirleyebilir, dolayısıyla da öznelcilik yine de bir yana bırakılamaz.
Kuramın, doğru değerlendirmeyi engelleyebileceğini bile söylemeye cesaret buluyorum. Engelleyebilir, çünkü sanatlılığı birtakım belirli özellikler içinde görebileceğini sanır; hu Özelliklere ise doğal olarak aşın değer verir ve ötekileri göz ardı eder. Doğru yargı ise, eleştirmen, yapıtın tümünü herhangi bir özelliğe aşırı değer vermeksizin kavrarsa oluşur; buna da ancak tüm varlığımızı ona vermemiz olanak sağlar, yapıtın tümünün kuramcı tekyanlılık olmaksızın yaşanması. Hei-senberg'den bu yana, gözlemcinin kişiliğinin, fiziksel gözlemi bile etkilediği bilinmektedir - Öznelliğe seslenen sanatı kavramakta, öznelliğin bir kenara konması doğal olarak düşünülmesi daha güç bir olaydır. Ve buna şunu da ekleyebiliriz: Gözlemcinin varlığı bir yerde yanlış kaynağıdır ama öbür yerde değer yaratma gücü.

Sorun yalnızca bilimsel estetiğin olmaması değildir; olsaydı iyi mi olurdu, o da kuşkulu. Vardır desek onu izlemenin her türlü yanlışı önleyeceği duygusunu uyandırırdı; demek ki eleştirmen ya kendine fazla güvenmeye başlardı ya da yanılmaktan gereğinden çok korkardı, böylece de içgüdüleri dumura uğrardı.

Yeni anlayışa göre eleştiri, yapıtın toplumsal gerçeği olduğu gibi yansıtıp yansıtmadığını inceliyorsa nesnel olabilir. Ama, - bir sevi şiirinin ya da müzik yapıtının hiçbir gerçeklikle bağdaştırılmasının olanaksızlığı bir yana - her yazınsal yapıtın amacı toplumal gerçeği yansıtmak mıdır acaba? Şunu da kabul etmiyorum: Toplumsal gerçeklerden yaratılmış görünümümüz, neden yapıtın güzelliğinden edindiğimiz izlenimden daha nesnel olsun. Aslında Ön planda toplumsal ilişkilerin verilmesi romanlarda bile seyrek görülür; Savaş ve Barışta. in-insanı saran, karakterlerin, duyguların, davranışların doğru ve ince çizimidir, Baudelaire'in Yolculuk'unun son dörtlüklerinde de (O mort, vieux capitain- ) toplum geri planda bile yer almaz, yine de şaşırtıcı ve özgün perspektifinin büyüsüyle sarar.

Eleştiriyi bir bilim olarak işlemek isteyen, aslında hazırlamış olduğu insan ruhunu yargı bildirmekten ayırmak ve yerini araçla doldurmak ister. İyi ki eleştirmenin varlığına karşı çıkmıyorlar henüz. Daha doğrusu karşı çıkıyorlar: Çünkü öznelleştirmeye karşı çıkmak demek, eleştirmenin gereksiz olduğunu da söylemek demektir. Duyan insanın yerine ısıölçer koymak istiyorlar. Ama sanatı ölçecek ısıölçer yoktur, bunun için bir yerde terleyen, bir yerde üşüyen insana gerek vardır. Bilim dışardan, nesnel olarak tanır konusunu, eleştirmen yaşayarak ve onun içinde eriyip onunla kaynaşarak. Demek ki bilimsel eleştiri bir seraptır, tıpkı perpetuum moblile (sürekli devinen makine) gibi.

Ama bütün bunlardan eleştirinin sanat olduğu sonucu çıkmaz. Onunla yalnızca dış gözlemin yanı sıra, yaşamanın temel almışı bakımından akrabadır ve bir de kişiliğin kaçınılmaz, hatta değerli bir 10lü olması bakımından. Ama birbirlerinden ayrılırlar; çünkü eleştirmen yaşantılarını içinde kavramadığı gibi, ne doğal bilimlerin ne de sanatın vermediğini verir: Doğrulanmış değerlendirmeyi. Bilim ise değerlendirmez, sanat da yapmaz bunu kesinlikle. Eleştiri üçüncü tür bir işlemdir. Eleştirmenin akıllı olması gerekir, bilimsel olması değil. Âttila Joz-sef in4 şiir için söylediği "şiir mantıktır ama, bilim değildir" sözü eleştirmen için de geçerlidir. Gerçi bir sanat yaratısını iyi ya da kötü olduğunu bilmeksizin gerçekten tanıyamayız. Bir tablonun anlaşılmasında ışığın, işlemin bir parçası değil, vazgeçilmez bir öğesi olduğu gibidir değerlendirme. Eleştiri sanatı tam da değerlendirme edimiyle bütün Öbür düşünsel etkinliklerden ayrılır, onu eleştiri yapan budur (Kendisine komşu olan yazın tarihçiliğinden de bu yüzden ayrılır). Eleştirmen ilk başta yadsır ya da propaganda yapar ve yazınsal yaşamı yönlendirmeye çalışır; oysa geçmişe bir yön vermek artık olanaksızdır, bu nedenle yazın tarihçisi bir oldubitti (fail accompli) karşısın-dadır ve yalnızca canlandırır, anlamayı sağlar. Eğer içinde çok belirgin bir biçimde sanatsal ve insansal ülkü yaşasaydı, onu işinde engellerdi; onun daha çok, geniş ve esnek bir anlama yeteneğine gereksinimi vardır. Eleştirmen ise her şeyi anlayacak olsaydı, belirli bir ülküsü olsaydı güvenilemeyen değerlendirmeler yapardı. Eleştiride ilk kez karşılaşmanın ve yargıya varma riskinin coşkusu titreşir, yazın tarihçisi ise uzun bir birlikte yaşayışın verdiği güvenle iyeliğine alır yapıtı. Aralarındaki ilişki aşağı yukarı gazeteci ile tarihçi arasındaki gibidir. Eleştirmen yazın gazetecisidir. Yazının yenilenme dönemlerinde tabii ki yazın tarihi anlayışı da yenilenmenin hizmetinde olacak, savaşın ateşi onu da yakalayacak ve geçmişi değerlendirecektir.

1-Yazarın Költeszet es Biralat (Şiir ve Eleştiri) adlı yapılından alınmıştır. Budapeşte, 1973, a. 253-257.
2-Pal Gynlai (1826-1909) eleştirmen, ozan ve yazar.
3-Endre Ady (1877-1919) ozan.
4 Attîla Jözsef (1905-1937) ozan.
Çev. Vural Yıldırım


*******************************************

ŞİİRİN VAZGEÇİLMEZ
ÜÇ DÖNEMİ
Melih Cevdet ANDAY

Abdulhak Hamid, "En iyi şiirlerim yazmadıklarımdır," demiş ya, doğrusu "yazamadıklarım olmalı; öylesine derin ve güçlü duygular, heyecanlar yaşamış ki, salt bu yüzden onları bir türlü şiire getirememiş... Hamid' in, şiiri bir türlü gereğince anlamadığı bundan da belli. Şiirin en iyisi, en güçlü, en yüce duyguları, heyecanları anlatanı değildir ki... Daha da ileri gidebiliriz ve şiir duyguları, heyecanları anlatmaz, şiirin uyandırdığı duygu, heyecan, yaşamdaki duygu değildir, olsa olsa ona benzer, o kadar, diyebiliriz.

İşte bu yüzden de, "Şiirin kaynağı yaşam değildir, gene şiirdir," demişler. Ama "Şiirin kaynağı yaşam mıdır, yoksa gene şiir midir?" sorusu dar tutuldu mu, ortaya iki karşıt anlayış çıkıyor ki, bu iki anlayışın çatışması, verimli bir eylem doğuracağına, bir kısır döngüye gelip dayanmaktadır. Çünkü gerçekte yaşam ile şiir arasında böyle bir karşıtlık yoktur. Bir ozan, yaşadıklarını olduğu gibi, yaşamadıklarını da birer gereç olarak kullanabilir ve diyelim ki bunların çoğunu da yaşamdan değil, şiirden, şiirlerden öğrenir. Şiirin bu dönemi, biriktirme dönemi diye adlandırılabilir. İşte bundan sonradır ki şiirin kendi dönemine sıra gelir. Orada ozan, yaşamış olsun, yaşamamış olsun, elindeki duygulara, heyecanlara birer düşünce olarak, soğukkanlılıkla bakacak, nerede ise bir bilim adamı gibi çalışacaktır. Artık bu dönemde, "Elimde duygular, heyecanlar öylesine güçlü ve derin ki şiir yazmaktan beni alıkoyuyorlar," diye düşünmek ancak ozan olmamakla açıklanabilir bir durumdur.

İşte genel olarak şiir okurunun ister istemez yabancı olduğu, anlamadığı, belki de anlayamayacağı dönem bu dönemdir, uğraş dönemidir, herkese kapalıdır, giderek büyülü, gizlerle dolu bir çalışma sorunudur bu.. Ama bir ozan salt bu dönemin kendine özgü yapısına çokça kapılarak, şiirin okura bütün bütün yabancı olduğu kanısına çokça varırsa, bence yanılır. Çünkü böylece yalnız ilk dönemi görmezlikten gelmiş olmakla kalmaz, benim üçüncü dönem olarak adlandırmak istediğim, şiirin yeniden okura, yaşama dönüşü dönemini de yadsımış, yoksaymış olur. Gerçekte ozanın işi, bir bilim adamı gibi çalışıp yarattığı dönemde bitmiş değildir; şiirin tamamlanması, onun yeniden yaşama dönmesi ile olur. İşte artık bu dönemde, ya da bu dönem yüzünden ozan, toplumsal ödevinin bilinci sorunu ile karşı karşıya gelir.

Bunun gibi, şiirin kendine özgü tekniklerine, salt anlaşılmak için boş vermek, şiiri yaşanmış duygular ve heyecanlarla çırılçıplak bırakmak, kimi ozanlarca sanılıyor ki, okurla yakınlık kurmanın, tek yoludur. Oysa bir şiirin kolaylığı, aykırı görünse de, zorluğundan doğar; başka bir deyişle, okurun bilemeyeceği, bilmesi gerekli de olmayan birtakım uğraş güçlükleri, ancak ozanın ustalığı ile yenilebilir ve böylece şiir, neredeyse damıtılmış olarak okura sunulur. Ama bu güçlükler, ne küçümsenmeli, ne de gereğinden çok çapraşık sayılmalıdır. Bunun ölçüsünü, ozan, kendi başına bulacaktır.

*****************************************

SENECA'DAN MEKTUPLAR 3.

Seneca, Lucilius'cuğuna esenlikler diler.
Bana getirmesi için bir dostuna mektuplar vermişsin; böyle yazıyorsun: Arkasından da seninle ilgili her şeyi onunla konuşmayayım diye beni uyarıyorsun, nitekim sen kendin de oldum olası bu türlü davranırmışsın: Böylece bir tek mektupta onun bir yandan dostum okuduğunu, Öte yandan da dostun olmadığını söylemiş durumdasın. Bu nedenle, ona "dost" derken, bütün ak giysililere "sayın", yolda karşılaştıklarımıza, adları usumuza gelmiyorsa, "bay" dediğimiz gibi, sen de o sözcüğü ilkin herkesin kullandığı anlamda kullanmışsın, olmuş bitmiş. Ne var ki, kendine inandığın ölçüde inanmadığın birini dost sayıyorsan, yanılgı içindesin ve gerçek dostluğun anlamını yeterince bilmiyorsun. Sen her şeyde dostuna danış, ancak, önce kendisini tanı: Bir kere dostluk kurdun mu, güvenmek gerekir, dostluk kurmadan önce ise kişi üzerine yargıya varmak. Theophrastos'un ilkelerine aykırı olarak, bir insanı tanıdıktan sonra, sevenler değil de, sevdikten sonra, tanıyanlar, sırayı alt üst ederek işleri karmakarışık ederler. Birini dost edinip edinemeyeceğînî uzun uzun düşün. Uygun bulursan, ona bütün yüreğinle kucak aç: Onunla, kendi kendineymiş gibi, çekinmeden konuş. Yaşamını öyle düzenle ki, düşmanına bile bırakamayacağın şeyi kendine bırakma; ne var ki, birtakım şeylerin gizli kalması alışılageldiği için, dostunla bütün dertlerini, bütün düşüncelerini paylaş. Bakarsın ki, güvenilir kîşi, böyle yaparsın: Çünkü kimileri, aldatılmaktan korktukları için, aldatmayı öğrenmişlerdir, kimileri de kuşkulanmakla suç işleme hakkını vermişlerdir. Ne demek, ben ne diye dostumun önünde birtakım sözleri söylemekten çekinecekmişim ? Birtakım kimseler yalnız dostlarına söylenebilecek sözleri önlerine gelene anlatırlar., içlerini yakan ne varsa, kimin yanında olursa olsun, veryansın ederler: Kimileri ise en sevdiklerinin bu gibi şeyleri bilmesinden korkarlar, nerdeyse kendilerine bile güven duymazmış gibi, bütün gizlerini içlerine gömeıleı. Bunların hiçbiri yapılmamalıdır: Çünkü iki şey de, herkese inanmak gibi, ıiç kimseye inanmamak da kusurdur, ancak birincisine güzel bir kusur, ikincisine güvenli bir kusur derim. Öyleyse her ikisini de kınamalısın, hep tedirgin olanları da, hep dingin olanları da. Çünkü gürültü patırtıdan tat almak çaba göstermek değildir, dengesiz bir kafanın karışıklığıdır, her davranışı sıkıntı olarak yargılama dinginlik değil de, gevşeklik ve uyuşukluktur. Bunun İçin Pomponius'ta okuduğum şeyi belleğimize yazalım: "Birtakım kimseler gözlerden öylesine uzağa kaçmışlardır ki, aydınlıkta olan bir şeyi karanlıkta sanırlar." Etkenlikle durgunluk birbirini izlemelidir: Dinlenenin çalışması, çalışanın dinlenmesi gerekir. Evrenden ders al: O, sana gündüzün yanı sıra geceyi yarattığını söyleyecek. Esen kal.

***************************************

Sabahattin Eyüboğlu
Şiir başka dile çevrilebilir mi, çevrilmez mi? Bu soruyu ortaya atanların çoğu çevrilemez deyip keserler. Şiir sanatı üstüne eğilmiş en keskin zekalardan biri, Paul Valery, daha da ileri gidip şiiri çevrilmeyen, başka türlü söylenemeyen şey olarak tanımlar. Bir şiirin güzelliği söylediği kadar belki ondan da çok söyleyişinde, seslerin, seslere bağlı anlam ve çağrışımların belli bir düzene sokulmasından olduğuna göre onu bozup bir başka dilde yeniden kurmak olacak iş değildir. Bir insanı yeniden yaratmak gibi bir şey bu. Kendi dilinde bile kılına dokundunuz mu bozulan, şiirken nesir oluveren bir büyülü sözü bambaşka sesler ve kelimelerle nasıl verebilirsiniz? Bütün bunlar doğru, doğru ama insanoğlu şiiri öteden beri dilden dile çeviregelmiş, nice şairleri yalnız çevirilerden tanımış, sevmiş, Homeros, Vergilius, Hayyam, Hafız, Shakespeare gibi şairlerin kaba yanlışlarla dolu çevirileri bile nice insanları büyülemiş. Demek şiirin kendinde olduğu gibi çevirisinde de aklımızı, gündelik mantığımızı aşan bir taraf var. Demek şiirde seslerin, kelimelerin ötesinde öyle bir anlam var ki kolu kanadı kırılsa da insandan insana, dilden dile geçebiliyor. Tanrının sözü bile yetmiş iki dile çevrile çevrile yayılıyor. İncil'in Latince'den Fransızca'ya aktarılmış sözleriyle bir Fransız şairi beslenir, Yahudi bile İncil'deki şiirin tadına o şairin dilinden varabiliyor.
Bir garip gerçek de şu ki milletlerin şiir tarihlerinde en verimli devirler şiir çevirilerinin en çok yapıldığı devirler oluyor. Sözü uzatmamak için hemen kendi edebiyatımıza geçip yeni şiirimizin en bereketli yıllarına bakarsak çevirilerin ne büyük bir yer tuttuğunu görürüz. Kalburüstü şairlerimizin hemen hepsi, hatta Cahit Sıtkı gibi şiirin çevrilmezliğine inananlar bile sevdikleri şiirleri Türkçe ye çevirmezlik edemediler. Son yirmi yıl içinde Türkçe konuşmadık hangi dünya şairi kaldı? Aynı şiiri beş altı şairin çevirdiği bile oldu. Bu çevirilerin yeni şiir anlayışımızı ve zevkimizi yoğurmada ne büyük etkileri olduğunu da zamanla daha iyi göreceğiz. O kadar ki yeni şiir akımının kaynağında şiir çevirilerini görenler bile olacak. Ben şu kadarını söylemeye kalkışıyorum: 1957 yılında Türk şiirinin en önemli olaylarından biri, belki de en önemlisi Can Yücel'in "Her Boydan" adı altında toplayıp yayımladığı şiir çevirileridir. Bu yayım Türkçe'de şiir çevirisinin ulaşabildiği son basamağı gösterdiği kadar Yeni Türk şiirinin hangi sularda olduğunu da belirtecek değerdedir bence. Türk şiirinin bir yandan dünyaya açılırken bir yandan da ne kadar

öz benliğine, gün görmedik iç değerlerine gittiğini en iyi bu kitapta görebilirsiniz. Şiir bir bakıma en yaygın düşüncelerin en mahrem, en kendince söylenişi değil midir? Can Yücel'in çeviride yaptığı da bu işte: Dünya insanına seslenen şiirleri bizim Ali Veli'lerin diliyle söylüyor. Bir ucu Eluard'ın yüreğinde olan şiir kuşağının öbür ucunu Mehmetçik'in diline dayıyor. Mehmetçik ne anlar Eluard'dan diyecek şimdi bana bir mutlu aydın; sanki Mehmetçik anlamaz diye şairin Hacivat'ın diliyle konuşması gerekirmiş gibi. Herhangi bir Fransız Eluard'ı, herhangi bir İngiliz Shakespeare'i anlamaz ona bakarsanız, ama bu şairler yine de herhangilerin diliyle söylemişler bütün düşündüklerini, hem en çapraşıklarını. Şair çoğunluğun anlamadığını söyleyen kişi de olsa, çoğunluğun diliyle, yani asıl dille konuşmadan kendini de anlatamaz, insanca konuşamaz, parlak söz kalıpları döktürür olsa olsa, koşacak yerde şitaban, ağlayacak yerde gariban, gülecek yerde handan olur. Nice sapıtmalardan sonra nihayet Cumhuriyetle erdiğimiz bu gerçeği öylesine oturtmuş ki kitabına,bir daha zor sapıtır artık Türk şairi. Şiirde sokak sarayın hakkından geldi gayrı. Başladığımız yere, Yunus Emre'ye döndük şiir dilinde. Merhaba memleket ve merhaba dünya!
Can Yücel pek mi kendinden yana çekmiş çevirdiği şairleri? Hep bir ağızdan mı konuşturmuş değişik şairleri? Kaldırım, meyhane Türkçesi -ki tadına doyamaz oluşumuzun bir hikmeti vardır elbet bu yıllarda- fazla mı ağır basıyor yer yer? Kalem efendilerinin inadınalık, meleğe karşı çöpçüden, öğretmene karşı öğrenciden, padişaha karşı Keloğlan'dan, kasabın kendine karşı sokak kedisinden yanalık, sözün biberlisini, küfürün sunturlusunu tutarlık tutamıyor mu kendini bazı şiirlerde? Olabilir, olabilir ama bir başkasını ezecek olan bu aşırılılıklar Can Yücel'de uçurtmayı havalandıran rüzgar oluyor; dili varmıyor insanın bunlara dokunmaya. Neden derseniz Can Yücel en aşırı duygularını en soğukkanlı düzene sokmasını biliyor, düşünce coşkunluğunu biçimle, biçim düşkünlüğünü cana sesleniş, ciğere gidişle, dil sarkıntılığını kafa olgunluğuyla gideriveriyor. O kadar ki insan sonunda Can Yücel'in biçim ustalığını mı yoksa gönül cömertliğini, doğrudan yana dolu dizgin gidişini mi öveceğini şaşırıyor. Merhaba biçim ve merhaba düşünce!
Can Yücel, kendi şiirini söyler gibi çevirmiş bu "Her Boydan" şiirleri. Cömertçe canını komuş başkalarının söylediklerine. Ha sen söylemişsin ha ben der gibi. İnsanın insanla kaynaşması her zaman güzeldir, şairin şairle kaynaşmasında bir başka sıcaklık, bir başka aydınlık oluyor: bir dille iki dilin tadını almak, bir canla iki canın sevincini duymak gibi bir şey. Bu cömert kaynaşma, bu dünyanın türküsünü benimseme gücü yok mu -ki Can Yücel'de var o- şairi şair eden tılsımı onda aramalı. Dylan Thomas'ın demek istediği de bu belki Can Yücel'in Türkçesiyle:
"Didiniyorsam ben türkülerin ışığında
Be ne ikbal, ne ekmek parası için
Ne fildişi sahnelerde keramet tellallığı
Ne işin cakası için filan
Didindiğim hep gönüllerin en kapalı kapısından
Verilesi hayrata."
(Ozanlık Üstüne)
Bu hayrat gönül, bu pir aşkına didinme olmadı mı harika çocuk da olsan boşuna. Bezirganların enayilik saydığı, ya da arkasından kim bilir ne türlü çıkar gördüğü şair cömertliği yok mu -ki Can Yücel'de var
o- şu bizim topraklar onu bekliyor Yunus Emre'den, Kaygusuz Abdal'dan, Nesimi'den beri. Harika çocuk da olsan kırk yıl odun taşıyacaksın tekkeye, burnunu kırıp gözünü dört açacaksın dünyaya, şu bu beğendi diye asıl beğenmesi gerekene boş vermeyeceksin. Arapçaya Arapça, Latinceye Latince, İngilizceye İngilizce, adam olman için ne gerekse hepsini yeniden çocuk olasıya öğreneceksin ve... ve... dayatacaksın arsa al, bankaya para koy, kim kime dum duma, kim öle kim kala diyen dostlara uymak şöyle dursun, onları kendi yoluna imrendireceksin. Bütün bunları da niçin yapacaksın? Bir üstün güce yaranmak, bir başka dünyayı kazanmak için değil; sırf sahici insan olmak, küflenip paslanmadan yaşamak, dünyanın sabahlarına yakışmak için. Bir de tabii köyün kemençecisi olmanın tadı var: bir vuruşta köy halkını horona kaldıran kemençeci. Merhaba Can Yücel ve merhaba Her Boydan kemençecileri dünyamızın.

****************************************

ÖYKÜ
MAVİ KAR
İ. Güneş KOÇAK

Üç gündür gözlerine bir damla uyku girmemişti. Yatakta durmadan dönüp durmuş, erkenden kalkıp pencerenin önüne oturarak, uzak karlı dağlara dalıp gitmişti. Hemen yolun altındaki sitelerin arkasından başlayan çamların dallarını kar aşağıya sarkıtmış, akıllara durgunluk veren bir güzellik karşısında dalgınlığı bir kat daha artmıştı.
İki yıl önce telefonla kendisini arayarak Moskova'ya çağıran Sibel'i anımsadı. O gün de Ankara kar altındaydı bugün de. İçi hüzünle doldu. Boğazına düğümlenen acıyla kavruldu.
Önümüzdeki yılbaşında burada ol, Kızıl Meydan'da bir elektrik direğinin dibinden karın yağışını birlikte izleyelim demişti Sibel.
Ergün ise,olur, söz önümüzdeki yıl geleceğim diye yanıtlamıştı.
Sibel hastaydı. Sağlığı iyice bozulmuş, o küçücük kadın eriyip gitmişti sanki. Sibel'in ölümünü öğrendiği gün, bir tepeye oturmuş aşağılarda uzanan göle bakıyordu. Kendini tutamadı ve Allah kahretsin seni diyerek saatlerce gözyaşı döktü.
Ergün sözünü tutmak için yılbaşında Moskova'ya gitti. Tek başına bir elektrik direğinin altında karın yağışını izledi. Sanki Sibel yanındaymış gibi konuşa konuşa bir süre orada kaldı. Dondurucu soğuğa alışık olmadığı için daha fazla kalamayarak oteline döndü ve sarhoş oluncaya kadar içti.
Odasına nasıl çıktığını bile anımsamıyordu. Üstü başı giyinik öylece yatağa girip sızıp kalmıştı.
Bunları düşünürken gözkapakları ağırlaştı, bir süre sonra da tatlı bir uykuya daldı.
...
Anonsta adını duydu ve avukat görüşü için giyinip hazırlandı. Bir süre sonra ise askerler gelip kendisini koğuştan alarak, avukat görüşü için gidilen bir koridora soktular ve burada bekle diyerek gittiler. Koridorda kendisi gibi bekleyen uzun boylu, esmer biri daha vardı. Aralarında iki metre bir aralık ya vardı ya yoktu. Tam konuşmaya başladıkları sırada üç asker çıkıp geldi ve niye konuşuyorsunuz diyerek her ikisini de coplamaya başladılar. Askerlerin bir türlü hırsı geçmiyor ha bire vurmaya devam ediyorlardı. O sırada koridorun öbür ucundan bir astsubayın başını göstermesiyle vurmaktan vazgeçtiler ve her ikisine de adın ne senin diye bağırmaya başladılar. İsimlerini söylemelerine karşın askerler karışıklığı bir türlü çözemiyorlardı. Avukatı gelen Ergün müydü yoksa uzun boylu esmer adam mıydı bir türlü anlamamış gibi davranarak yeniden coplarına davranmışlardı.
Uzun boylu esmer adam ismini ve avukat görüşünün anons edildiğini söylemesine karşın bir türlü dayaktan kurtulamıyordu. Askerler coplarla vura vura adamı yere yıkmışlar elini yüzünü kan içinde bırakmışlardı. Ergün'e ise dokundukları yoktu. Adamı bir yandan dövüyorlar, bir yandan da geliş yoluna doğru sürüklüyorlardı. Koridoru tam dönerken adam, kahrolsun faşizm diye bağırmaya başladı. Adamın sesi bir süre koridorda çınladı ve kesildi.
Askerler burunlarından soluyarak yeniden Ergün'ün yanına dönmüşler ve Ergün'ün de adını sormaya başlamışlardı. Askerler hem tamam bunun avukatı var diyorlardı hem de niye geldiğini soruyorlardı Ergün'e. Bu eza cefa beş dakika kadar sürdü ve getirip avukat görüşünün önüne bıraktılar. Ergün, bir süre avukatı beklemek zorunda kalmıştı. Anlaşılan aynı zorluğu avukata da çıkartıyorlar diye geçirdi aklından. Avukatı görünce içine bir rahatlık geldi ve kısaca bilgi verdikten sonra görüşe bir daha gelmemesini söyleyerek yoksa bunlar beni görüşe getirirken öldürecekler dedi.
Hemen oradan bir asker, görüş bitti diye ünledi.
Bu kez daha çok asker koridora dolmuştu. Ergün'ü söker gibi görüş yerinden aldılar ve niye avukata öyle söylediğini sormaya başladılar. Ergün'ün her tarafına inen tekmeden coptan, yumruktan korunmasının olanağı yoktu. Arada sırada orasına burasına inen tekme ve yumruklardan nefesi kesiliyor sesi bile çıkmıyordu. Yere yığıldı ve avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Kahrolsun faşizm! Kahrolsun işkenceciler!
Ergün'ün sesi Mamak Askeri Cezaevi'nin koridorlarında çınladı. Bir süre sonra ise ortalık derin bir sessizliğe gömüldü.
Ergün bir tepeye oturmuş kuzuların yokuş aşağı analarına doğru akışını izliyordu. Ortalık koyun ve kuzu melemeleriyle çınlıyor, kadınlı kızlı herkes oradan oraya koşup duruyordu. Ergün bir süre oturduğu yerden bu görüntüyü izledi ve kalkıp ağıla doğru yürüdü. Tam davarların içine girecekken annesini gördü. Annesi deli keçiyi tutmaya çalışıyordu ki, ayağı birden bir taşa takılıp boylu boyunca yere yığıldı. Elindeki süt helkesi savruldu ve içindeki süt döküldü. Ergün koşarak geldi, annesini kucakladığı gibi ayağa kaldırdı, bir şeyi olup olmadığını sordu. Annesi yanıt vermiyor, dolu dolu gözlerle Ergün'e bakıyordu.
Ergün, annesinin üstünün başının tozunu toprağını silkeledi, elini yüzünü yıkaması için çeşmeye götürdü. Annesi elini yüzünü yıkadıktan sonra geriye çekilip bir taşın üstüne oturarak Ergün'ün su içişini izlemeye başladı. Ergün'ün bir türlü suya kandığı yoktu. Annesinin, yeter oğlum çatlayacaksın dediğini duyar duymaz geriye döndü ve kimsecikleri göremedi. Bağırmak istedi bağıramadı. Ne kadar kendini zorladıysa sesi çıkmıyordu...
Ciğerlerini söken yanık çaput kokusuyla ayılır gibi oldu. Her tarafından kan akıyordu. Askerlerin içeriye biri girip biri çıkıyordu. Ortalık ilaç kokusunu boğulmuştu. Cezaevi'nin revirinde olduğunu anladı. İki sıhhiye erinin ellerindeki pamukla kabaca yaralarını temizlemeleri canını öylesine yakıyordu ki bağırmamak için kendini zor tutuyor bir yerlerinde bir şey olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.
Yaralarını temizlediler ve yaraların üstünü sargı beziyle kapatıp dışarı çıktılar. Ergün, sedyenin üstünde kalakalmıştı. Kaburgalarının sol dış yanı ciğerlerine batacak gibi bir ağrı veriyordu. Zorlukla nefes alıp veriyor, zor kıpırdıyordu.
Biraz sonra bir doktor geldi ve orasına burasına bakıp bir şeyi olup olmadığını sordu. Ergün'ün kaburgalarında kırık olduğunu söylemesine aldırmadı bile.
Askerler Ergün'ü koğuşa bıraktıklarında yatağına zor düştü. Koğuş arkadaşları çevresine doluşup ne olup bittiğini sordular. Ergün'ün yanıt verecek hali bile yoktu. O gün koğuştakiler akşam yemeğini almayarak tavır koydular. Sayım için geldiklerinde sesleri fısıltı halinde çıktığı için saatlerce sayımı bitirmeyip ayakta bekletildiler. Sayımcılar baktılar olmayacak, koğuştakileri döverek içeri soktular. Bu direniş tam on gün sürdü ve koğuştakilerin hiç biri geri adım atmadı.
...
Ergün uyandı. Üstüne kızı bir battaniye atmış uyandırmamıştı. Mutfakta çaydanlığın kaynayan sesi duyuluyordu. Dışarısı kar altındaydı. Karlar buz mavisi bir renk almış, soluk bir güneşin altında milyonlarca kristal ışık saçarak parlayıp duruyordu.


****************************************

Celal Fil
Aranıza beni de alın


Mahpushaneye geç gelen gün ışıklarının
Avluya hüzme hüzme indiği vakitte
İç dünyamın, yalnızlık dolambacında;
Bir ses çağırdı beni
Döndüm geriye
Tutuşturdu elime bir mektupla iki resmi
İçinde uçsuz bucaksız okyanuslar
Aşılmaz dağlar ötesinden gelen
Sıcacık sevgi dolu sözleri
Ve resimlerde, çocukların aydınlık güleç yüzleri
Ve geleceğe bakan, ışık ışık gözleri
Yaşama sevinci verdiniz bana ciğerimin pareleri
Düşündüm bir an
Bunca acıya zulme direnmek niye?
Yanıtı basit aslında resimlerde
Çocuklara yarınlarından emin
Sömürüsüz, kavgasız bir dünya
Bırakmak değil mi yaşamın anlamı
Hey çocuklar gelin bir araya
El ele verin, bir halka oluşturun
Ekvator kuşağı gibi sarın dünyamızı
Halaylar çekin, horonlar tepin
Ve dileğimdir sizlerden,
Aranıza beni de alın, beni de alın

Malatya 1983


*****************************************


Turgut KOÇAK
TARİH KOMÜNİST ÖMÜR ZAMAN


Ay bir tümen arya dökerken kelepçeli ellerime
Güneşe yürüyordu işçiler
Terkedilmiş evlerde eşyalar üşüyordu
Bir tek ceketimi alıp çıkmıştım
Sürgün Donkişotlar ıtırlı elleriyle dokunuyorlardı ıslak caddelere
Duvar yazılarına
Ve akıp giden zamana

Utkular kazanmış utkucu
Gökyüzü bir pırtı gibi yırtılmış
Şarapların adıyla çağırmış sarhoşluğunu
Yüreği küle çeviren ateşin hükmüyle yenilmiş
Taş yürekli bir şiirin içinde felsefi bir acı takınıp
Yüzünü demiri eriten ateşe dönmüş
Yasını kırk kilitli bir giz gibi taşıyarak
Ay alışık sulara düşmüş ay
Kendini hançerlemiş Samuray


Gökyüzü yine gökyüzü
Yıldız yine yıldız kalmış
Issızlık büyümüş
Dağlar küçülmüş
Dar bir kafesteymişim de
Muştunun kamçısıyla çatlamış tohum
Yeşil ovaya inmiş
Tangocu kız eteklerini toplamış
Kıvılcım bir damla bengisu olmuş
Ellerimden akıp giderken mavi
Koşmaktan çatlamış bakır yürekler çok can eskimiş
Rüzgarımın üstüne estiği her gülün
Nar içi bir güzellik gelmiş üstüne

İşte yaşam
İçimdeki şair ve ressam
Köklerimden sürüklenmiştim
Gümüş yolculuklara çıktığım zaman
Gülüşlerim değmişti koltuklara resim sehpasına ve piyanoya
Kilitli kapıların acısıyla kaç yılım eskimişti
Kaç kez bölmüştü eylül sesimi
Makas değiştirmişti trenler GÜZELLİK(ler) gelmezdi
Tarihin içindeydim
Rüzgarım kitaplardan sürgün edilmiş bir komünistti
Buzul duvarların dibinde eskirdim
Binicisiz Asya atları geçerdi poyrazımdan
Gün boyu üşürdüm
Bir balığın bakışına takardım kayıklarımı
Yalnızlık yağarken deniz fenerlerine
Dağıtırdım yüreğimin toprağı saran sisini
Bulut tümenleri geçerdi beni acıtan şiirlerden
Ölüm solurdum
Ateşin ırmağında ölünmezdi
Ay kan gölüne düşerdi
En uzun geçerdi gece
Ateş hükmünde yenilirdim
Ama yenildiğimi kimse bilmezdi

Balkonlar karanfil sergisi olurdu
Serinliğini serperken yüzüme sokaklar
Tarih komünist
Ömür zaman
Aldanmazsak varız
Aldanırsak yok
Bir denizin üstünde ama bir sandalın içinde balıktık
Eylülün içine akarken ateş
En acıtan sesini duyardım
Yolum yokuş yukarı uzardı
Uzun kanatlı kuşlar ve dansçı kızlar karşıma dikilir
Hayret
Senfonik caz hüznüyle ağlardı

Bir sınır ötede
Damlara yıldız düşer geceyi ayaz büyütür
Kör olur uykular ıslak bir siperde
Küf kokulu günlerde geçer
Can yürekte atan sihirdir
Üzüm şırasına düşmüş çırpınan bir arıdır
Seni düşünürüm
Mektup yazsam adresin bile yok
Göğsüm yanar
Sulara da yürünmez artık
Tenimde çöl savrulur
Nereye gitsem evlerim tek kişiliktir
Kentlere de inilmez artık
Umudun kuşu Zümrüdü Anka'da yoktur
İz sürücüler iz sürer
Kollarımda dehşet bir tufan olur

Yüz adım ötemde ölüm vardı
Göğsümde yaram yoktu
Gün batarken bir gemi bekliyordum
İki dağ ötede uçan bir kuştum
Alnımı rüzgara vermiş
Bir kayanın ucuna oturmuş
Sulara ağ salıyordum
Gökyüzü açık
Poyraz esmektedir
Yarası göğsünde bir kara balık
Suların göğsünden her gece
Kurşun asker toplamaktadır


Komünist bildiğimden beri kendimi
Rüzgarım
Rüzgarım kaç kurşun yemiştir şu sokaklarda
Gri bakar geçmişin tarihi bana
Sevinçlerim sevilerim sokağa upuzun inmiş ateştir
İnat eder
Her köşe başında karşıma çıkar
Şarapla yıkanır Balkız
Kutu açılır gizler saçılır oraya buraya
Pandora baharat gezinmektedir

Geceleri esmerdi kale içleri

Trenler ateş solurken
Sözgelişi papatyalar
Sözgelişi akasya ve zeytin ağacı
Sıcaktan ve soğuktan üşüyen bir adam
Akşamları boş yanı çöl dolu yanı sevda yatmakta
Sabahları yoksul ve sarı uyanmaktadır


****************************************

Yannis RİTSOS
(Çeviren : Cevat ÇAPAN)

ÇIPLAK


Burada, karmakarışık odamda,
toz tutmuş kitaplarla
ölü ve dalgın bakışlar,
bu duraksayan gölgeler arasında,
bir ışık sızıntısı;
o gece durup
çırılçıplak soyunduğun yerde.



SON İSTEK

Şiire, aşka ve ölüme inanıyorum, diyor,
işte bu yüzden ölümsüzlüğe de inanıyorum.
Bir dize yazıyorum, dünyayı yazıyorum; ben varım; dünya var.
Bir ırmak akıyor serçe parmağının ucundan.
Yedi kere bu ırmak gökyüzünün mavisi. Yeniden ilk gerçek oluyor bu arılık, bu benim son dileğim.


*****************************************

Behçet Aysan
DAĞILAN GÜL

ne söylersen söyle bu aşk ikimizindi
İkimizindi bir zamanlar aynı gökyüzü
bir samanın tutuşması gibi olan şey
biraz Erzurumdu biraz Rize biraz Mardin
geniş, dingin sürekli bir yurt gibi

ne söylersen söyle ruhum bağırıyor
acı içinde bağırıyor her şeye
uzak kapıların ses verip çağırmadığı
mutsuzluk değil mi birazda şarkıdır
üzgün,kıvrık iri bir gül gibi kanayan

ne söylersen söyle bir gün yiteceğiz
çam seli halinde kalabalık bir orman
alıp götürecek bizi kuytu ölümlere
yaşamanın anlamını sorsam da söyleme
konuştukça bir gemi açılıyor kıyıdan.
**********************************************

GÜNEŞ ÜLKESİ
Orhan Hançerlioğlu - Düşünce Tarihi

İtalyan Giordano Bruno 1600 yılında Roma'da diri diri yakılırken Fransız Michel de Montaigne yaşamıyordu, öleli sekiz yıl olmuştu. Ama bir başka İtalyan, Tommaso Campanella, o sırada otuz iki yaşındaydı ve Bruno'nun diri diri yakılışını gördü. Oysa, onun da başına gelecekler vardı, diri diri yakılmayacaktı ama, İspanya egemenliğine karşı çıktığından ötürü ömrünün yirmi yedi yılını Napoli zindanlarında geçirecekti.
XVI. yüzyıldan XVII. yüzyıla geçiyor, XVIII. yüzyıla yöneliyoruz. Görüyorsunuz ki XII. yüzyılda öldüğü sanılan ortaçağ henüz gizli gizli yaşamakta, can çekişmektedir. Bu koca karanlık çağı öyle birkaç yüzyıl içinde temizleyivermek olacak iş değildi elbet.
Kendilerini mutlu kılacak devleti yeryüzünde bulamayan insanlar, onu masallarda tasarlıyorlar. İngiliz Thomas More'un Ütopya masal devletinden sonra, İtalyan papazı Tommaso Campanella'nın (1568-1639) Güneş Ülkesi masal devleti böylesine bir düşünce ürünüdür. Örnek, Platon'dan gelmiştir. Rönesans, yeni Platonlar yaratmaktadır. Aranılan, insan mutluluğudur. Tommaso Campanella da Platon'la Tomas More gibi, bu mutluluğun, düzenli bir devletle gerçekleşebileceği kanısındadır. Her üçüne göre de kişilerin mutluluğu için devlet gereklidir. Ancak bu devletin nasıl olması gerektiği yolunda birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Bununla beraber, kişiyi mutlu kılacak devletin toplumcu bir devlet olmasında birleşmektedirler.
Campanella'nın Güneş Ülkesi (Civitas Solis), Topraban adasındadır (Seylan). Ülke, yedi bölgeye ayrılmıştır ve her bölge bir yıldızın adını taşımaktadır. Tepedeki tapınağın içinde yedi şamdan yanıyor. Pythagoras'tan kalma sayı mistikliğinin Campanella'da da sürüp gittiği görülmektedir. Koyu dinci olan bu devletin başında büyük metafizikçi ya da sol adını taşıyan bir papaz vardır. Campanella, böylelikle, Mesih Monarşisi (Monarchia Messiae) adlı yapıtında savunduğu, bütün prenslerin papanın yönetimi altına girmeleri düşüncesini de gerçekleştirmektedir. Büyük metafizikçi işbaşına seçimle gelir, koltuğunu bilgeliğin gücüyle kazanmıştır. Daha açık bir deyişle, büyük metafizikçi, güneş ülkesinin en bilge kişisi olduğu için seçilir. Ömrünün sonuna kadar bu koltukta oturabilir. Ancak, kendisinden daha bilge bir kişi yetişirse büyük metafizikçiliği ona bırakmak zorundadır. Büyük metafizikçi ya da sol, memurlarını kendi seçer. Kesin ve karşı konulmaz yetkileri vardır. Kendisinden daha bilge bir kişi yetişmediği sürece bir çeşit diktatördür. Dinsel ve siyasal yönetim, tümüyle ona bırakılmıştır. Kendi seçtiği üç büyük bakan vardır. Pon (pouvoir, güç) adını taşıyan güç bakanıdır, askerlik ve savaş gibi güce dayanan bütün işleri o yönetir. Sin (sagesse, bilgelik) adını taşıyan bilgelik bakanıdır, dinsel ve eğitimsel bütün işleri o yönetir. Mor (amour, aşk) adını taşıyan aşk bakanıdır, sağlık işleriyle cinsel işleri o düzenler.,
Platon, özel mülkiyeti sadece yöneticiler için ve en iyi yönetmeyi sağlamak amacıyla yasaklıyordu. Thomas More, özel mülkiyeti eşitliği sağlamak ve kötülüklerin kökünü kurutmak amacıyla bütün vatandaşlara yasaklamıştır. Campanella bu konuda Thomas More'a katılmaktadır. Güneş ülkesinde de özel mülkiyet bütün vatandaşlar için kaldırılmıştır. Her şey devletindir. Güneş ülkeliler birlikte üretip birlikte tüketmektedirler. Thomas More'un yasakladığı lüks üretime Campanella izin vermektedir. Ona göre, kişilerin mutluluğu için lüks de gereklidir. Platon'un sekiz saat olarak yasalaştırdığı çalışma yükümü (mükellefiyet), Tomas More'da altı saat, Campanella'da dört saattir. Çalışma saatlerinin gittikçe azalmasının nedeni, planlı çalışmanın az emeği gerektirdiği düşüncesidir. Campanella'ya göre lüksü de içine alan bütün üretim için vatandaşların dört saatlik çalışmaları yetecektir. Böylelikle vatandaşlar eğlenmeye, güzel sanatlarla uğraşmaya, Tanrı'ya bağlanmaya daha çok vakit bulacaklar ve daha mutlu olacaklardır. Güneş ülkesinde tembellik suçtur ve cinsel birleşmeden yoksun bırakılmak cezasıyla cezalandırılmaktadır.
Platon, aileyi de özel mülkiyet gibi sadece yöneticiler için ve iyi yönetmeyi sağlamak amacıyla yasaklıyordu. Thomas More aileye dokunmamış, tersine, aileyi desteklemişti. Campanella bu alanda Platon'la birleşmektedir. Güneş ülkesinde aile yoktur, kadınlarla erkekler evlenmeden birbirleriyle birleşirler. Çocuklar, Platon'da olduğu gibi , toplumundur, ana babalarını tanımazlar. Devlet onları toplu olarak büyütür, eğitir ve iyi vatandaş yapar. Ancak, Thomas More özel mülkiyet yasağını Platon'a karşı nasıl bütün topluma yaymışsa, Tommaso Campanella'da aile kurmak yasağını Platon'a karşı bütün topluma yaymaktadır. Bir başka deyişle, Platon'da sınıflar vardır ve yasaklar bu sınıflar için ayrı ayrıdır; Thomas More'la Tommaso Campanella'da sınıflar yoktur, konulan yasaklar da bundan ötürü bütün toplum içindir. Güneş ülkesinde aile bulunmadığı halde cinsel birleşmeler pek o kadar kolay değildir, isteyen istediğiyle birleşemez. Kimin kiminle birleşeceğine memurlar karar verir. Bu yasa, aşk bakanının yürütmek zorunda bulunduğu başlıca görevlerden biridir. O kadar ki, aşk bakanı, sadece insanların yetkinliğiyle değil, hayvanların yetkinliğiyle de görevlidir. Bu açıdan üretim araçları olarak ele alınan insanlar ve hayvanlar, yetkin olmalıdırlar.
Aile konusunda Campanella'nın bir özelliği de, Thomas More'un özel mülkiyette bulduğu bütün kötülükleri ailede bulmasıdır. Thomas More bütün kötülüklerin (hırsızlık, kavga, öldürme, kıskançlık, yalan) kaynağını özel mülkiyetin varlığında bulmaktaydı. Tommaso Campanella da bütün bunların kaynağını ailenin varlığında bulmaktadır. Ona göre kötülüklerin tümü kadına ve çocuklara verilen değerden doğar. Bu değerler ortadan kalkarsa kötülükler çok azalacaktır. Bu noktada da More'la Campanella arasında bir ayrılık vardır. More, özel mülkiyetin kaldırılmasıyla kötülüklerin tümüyle ortadan kalkacağına inanıyordu. Campanella, ailenin kaldırılmasıyla kötülüklerin büsbütün ortadan kalkacağına inanmıyor, sadece azalacaklarını söylüyor. Bu düşüncesinin sonucu olarak da Güneş ülkesinde güçlü bir ceza hukuku ve ceza sistemi vardır.
Campanella'nın pratik etkileri, Platon'la More'a göre, çok geniş olmuştur. Öncelikle, pratik alanda hiçbir yankı uyandırmadıkları halde, Tommaso Campanella uzun bir süre gerçekleşmiştir. Kalabriya ayaklanması, Güneş ülkesinin gerçekleştirilmesi için yapılmıştır. Rinaldi adındaki bir sosyalist şefin yönetiminde yapılan ayaklanma, önceden haber alınıp bastırılmasaydı, Campanella'nın düşü, daha o yaşarken gerçekleşecekti. Bu ayaklanmaya otuz çektirmeyle Türkler de katılmışlardır.
Campanella'nın öldüğü yıl olan 1639'da, Cizvit papazları, onun düşünü Paraguay'da gerçekleştirdiler. İspanya'nın olayı önemsememesinden yararlanan papazlar, Paraguay yerlilerini Güneş ülkesi örneğine uygun olarak örgütlediler. Toprak mülkiyeti, Tanrı'ya (Paraguay yerlilerinin dilinde Tupanbak) bırakılmıştı. Ülke otuz köye ayrılmıştı. Üretim, Tanrı için yapılmaktaydı, tüketimse bütün vatandaşlar içindir. Her köyde iki Cizvit papazıyla bir yerli yardımcı, üretim ve tüketimi düzenliyordu. Ancak aileye dokunulmamış, aile cizvitlerce de, Thomas More'da olduğu gibi, desteklenmişti. Daha da ileri gidilerek, birtakım erdemsizlikler doğurduğundan ötürü bekarlık yasaklanmıştır. Evlenme zorunluluğuna karşı, çocuklar toplumundu. Çocuk, memeden kesilinceye kadar ansında bırakılıyor, memeden kesilince toplumsal eğitime veriliyordu. Çocuklara, aileye bağlılık yerine topluma bağlılık duygusu aşılanıyordu. Çocuklar, koyu bir Katolik eğitimiyle yetiştiriliyorlardı. Esir avcılarından kaçan bütün yerliler Güneş ülkesine sığınıyorlardı. 1765 yılında ülkenin nüfusu yüz elli bine çıkmıştı. Paraguay Güneş ülkesi 1773 yılına kadar, yüz otuz yıl yaşadı. 1767 yılında, dinsel nedenler yüzünden, İspanyollar Paraguay'dan Cizvit papazlarını kovdular. Yerliler, alıştıkları düzeni bir süre daha uyguladılarsa da sağdan soldan gelen baskılara dayanamıyarak dağılmak zorunda kaldılar. Tupanbak, topraklarını koruyamamıştı. Böylece, Tommaso Campanella'nın Katolik egemenliği ütopyası da tarihin derinliklerine karışmış oldu.













































tsip@tsip1974.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın