|
TÜRK-İŞ SINIFIN İÇİNDE SERMAYE'NİN 5.KOLU OLARAK KURULDU
TÜRK-İŞ 31 Temmuz 1952 yılında kuruldu. Kurulduğundan bugüne tamı tamına 52 yıl geçti. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra sendikalar üzerindeki baskı ve yasaklar uzun yıllar sürdüğü ve kapitalizm gerektiği kadar gelişmediği için sendikalaşma çalışmaları ister istemez ya güdük kaldı ya da engellenerek gelişimin önün tıkandı. İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında dünyada esen demokrasi rüzgarlarının etkisi ile ülkemizde de hem sosyalist partiler hem de sendika kuruluşları gerçekleştirildi. 1946 yılında birdenbire artan sendikal ve siyasi örgütlenmeler siyasi erki ürküttüğü için kısa zamanda kapatılarak varlıklarına son verildi. Bununla birlikte durdurulması olanaksız görünen bir gelişme de alttan alta yasak kabuğunu zorlamaya başladı. İşte egemen erk bu nedenle, kendi yönlendiriciliğinde sendikalar kurulmasının daha iyi olacağını düşündü ve Amerika'da beyin yıkamasından geçirilen kimselerle TÜRK-İŞ'i kurdurtarak Türkiye işçi sınıfının önüne koydu. Bu nedenle TÜRK-İŞ, 52 yıldır işçi sınıfını hiçe sayarak, devlet tarafından önüne konulan sarı sendikacılığı canla başla yerine getirmekte kusur etmedi.
TÜRK-İŞ'in sendikal yaşamı, işçi sınıfı açısından pek bir şey ifade etmezken, sermaye açısından çok şey ifade etmektedir. Bir başka deyişle sendikal yaşamı sınıfı Türkiye işçi sınıfını sermayeye satmakla geçmiştir. Yönetimi elinde tutanlara baktığımız zaman gerçekleri çok daha iyi görmemiz olasıdır. Yönetim, sınıf çıkarlarından uzak, sermayenin memuru haline gelmiş, bürokrat ve para içinde yüzen, gerektiğinde en karanlık dönemlerde bile devlet yönetim kademelerinde görevli kılınan ve hatta Şevket Yılmaz, Sadık Şide gibi MİT ajanı olmaktan şaibeli kimselerden oluşmuştur. Yöneticilerin çoğu sermaye partilerinde milletvekilliği, bakanlık ve başka yöneticilikler kaparak rüştlerini kanıtlamış kimselerdir. Cepleri para ile dolu olup, sendikacıdan çok birer patrondurlar.
TÜRK-İŞ'e dair söylediklerimiz onlara çamur atmak değil, kanıtlarıyla ortada duran bir gerçekliktir. TÜRK-İŞ, sendikal yaşamı boyunca ve şu an bu söylediklerimizin kat kat fazlasını hak etmiş bir yapıdır. İçinde kimi ilerici, emekten yana tutum ve davranışlar olsa bile, ortada sonucu değiştirecek bir durum yoktur. TÜRK-İŞ sınıfın ekonomik, demokratik, sosyal her türlü hak ve özgürlüklerini savunan bir sendika değildir. Sınıfa ihanet içinde olması ve sarı sendikacılığı onun kuruluşu ve yapısıyla ilintilidir. En zor dönemlerde sınıfa karşı sermayenin yanında yer almasının da maddi gerçekliğini buralarda aramak gerekir.
TÜRK-İŞ, sistem eliyle kurulmuş, onun bataklığından beslenmiş olduğu için, sınıfın içinde ister istemez sermayenin 5. kolu görevini üstlenmiş ve sistemle tam anlamıyla örtüşen bir çizgi izlemiştir. Sınıfın içinde sermaye öğretisinin yaygınlık kazanmasında taşıyıcılık görevi üstlenerek, ülke çıkarları safsatasıyla yıllarca sınıf uyanışının önüne bir engel oluşturmuştur. Bugünlerde kimi çıkışlar yapıyor olması sınıf çıkarları kaygısıyla değil, örgütlenme alanlarını kendisi gibi gerici sendikalara kaptırıyor olmasındandır.
TÜRK-İŞ 12 Mart Faşizmini De, 12 Eylül Faşizmini De Desteklemiştir
TÜRK-İŞ, sermaye erkinin çıkarlarını desteklemek açısından ayna gibi tertemizdir.
15-16 Haziran 1970'lerde sendikal hakların ortadan kaldırılması için yasa çıkarmak isteyen sermayeye karşı DİSK'in başlattığı eylem, sermaye çevrelerinden önce TÜRK-İŞ tarafından kesilmek istenmiştir. TÜRK-İŞ'in bu tutumuna karşın binlerce TÜRK-İŞ üyesi işçi, sınıf kardeşleriyle birlikte davranarak DİSK'in eyleminin yanında yer almaktan çekinmemiştir. 12 Mart 1971 faşist darbesi yine TÜRK-İŞ tarafından desteklenmiş, işçi karşıtı çıkarılan yasalara karşı bir yaptırıma gidilmemiştir. TÜRK-İŞ'in marifeti bu kadarla da sınırlı değildir. 1970'li yıllar devrimci savaşımın yükseldiği yıllar olduğu için, kimi TÜRK-İŞ sendika yöneticileri karanlık faşist çetelerle ilişkiler kurarak daha da çeteleşmişlerdir. Mustafa ÖZBEK gibi Türk Metal-İş Sendikası'nı MHP'lilerin hizmetine sokan onlarca sendikacı vardır TÜRK-İŞ'in içinde.TÜRK-İŞ, 12 Eylül 1980 faşizmini de destekleyerek kimseyi şaşırmamıştır. Emekçi kitlelerin canına okuyan 24 Ocak Kararları'nın TÜRK-İŞ tarafından desteklenmiş olması içler acısı bir durumdur. 12 Eylül faşizmini TÜRK-İŞ Başkanı İbrahim Denizcier övücü sözlerle karşılamış ve desteklediklerini anlatan bir konuşma yapmıştır. Konuşmasında; faşist cuntanın işçi haklarının geriye gitmeyeceğini bir asker sözüyle ifade ettiğini söyleyerek şöyle demiştir: ...Biz buna son derece riayet, itibar ve saygı duymaktayız. Biz bugünkü yönetime yardımcı olmak düşüncesi içerisinde bulunmaktayız ve çalışmalarımızı bu şekilde tamamlayacağız. Gerçekten öyle de yapıldı. TÜRK-İŞ Genel Sekreteri Sadık Şide, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olarak faşist cuntanın hükümetinde yer aldı.
12 Eylül 1980 faşizmi pek çok sendikacıyı tutular cezaevlerine atarken TÜRK-İŞ yöneticilerine dokunmamıştır. Başta DİSK olmak üzere en ağır kovuşturmalara uğratılırken TÜRK-İŞ bir nazar boncuğu gibi bir örnek olarak ortada kalmıştır. Sendikal hak ve özgürlükler yasaklanır, işçiler örgütsüz bırakılır ve yaşam koşulları daha da kötüleşirken kılını kıpırdatmayan TÜRK-İŞ, faşist cunta ile can ciğer kuzu sarmasıdır ve geniş emekçi yığınlara karşı saldırılarda pay ve imza sahibidir. Üstüne üstlük TÜRK-İŞ faşist öğretinin işçiler arasında yaygınlık kazanmasına aracılık etmekten de geri durmayarak bir utanç tablosu yaratmıştır.
Kim Kime Borcunu Ödüyor
Sermaye, sistemi en az kendisi kadar savunan, çeteleşmiş TÜRK-İŞ yöneticilerine çok şey borçludur. Geçmişten günümüze kendisine verilen görevi eksiksiz yerine getirmenin yanında, yeni sermaye saldırılarını da kolaylaştıran bir işlev görmüşlerdir. Yapılan özelleştirmeler, çıkarılan emeklilik yasası bu kadar kolay gerçekleştirilebiliyorsa bunda TÜRK-İŞ'in payının büyüklüğü unutulmamalıdır. Oysa özelleştirilen alanlara baktığımız zaman buralarda TÜRK-İŞ'in örgütlü olduğu görülecektir. Binlerce işçi, işsiz ve aç olarak sokağa atılmış, kamu malları talan edilmiştir. Bu saldırılar karşısında bir yaptırımı olmayan TÜRK-İŞ'in durumunu açıklamak için fazla bir çabaya gereksinim yoktur. TÜRK-İŞ, işçinin işten atılmasına göz yummakla kalmayıp, direnişe geçen işçileri de yalnız bırakarak sermayeye yem etmektedir. Oysa yöneticilerinin bir dizi olanakları kendileri için kullanmaktan çekinmediklerini bütün çıplaklığı ile görüyoruz. İzledikleri yol, aslında kendilerini de bitiren yoldur. Öyle anlaşılıyor ki, ihanet edenlerin çürümüşlükleri gözlerini de kör ederek onları doğru bir tutum almaktan uzaklaştırmıştır.
Diğer Sendikalar
Bu konunun başına HAK-İŞ'i almalıyız. HAK-İŞ, sendikacılık yapmayı, AKP hükümetinin desteğinde örgütlü olmadığı alanları ele geçirmek ve sermaye ile iç içe kardeşçe yaşamak sanıyor. Sınıfı her tür gerici ve yoz öğretilerle kör etmeye kalkışan bu yobaz sürülerini yeni tanıyor değiliz. Onlar, sınıfı her alanda olduğu gibi sendikal alanda da bölmeyi önlerine koymuş sermayenin bir başka uzantılarıdırlar. Sırtını hükümete dayayarak sendikacılık yapacaklarını sanmaktadırlar. Geçmişte TÜRK-İŞ'in yaptığını, şimdi de HAK-İŞ'in üstlendiği görülmektedir. Özellikle, belediye işkolunda işverenle birlikte çalışarak işçileri sindirme ve işten atma girişimlerine tanık olmaktayız. Kısacası TÜRK-İŞ'in dışında da dişe dokunur bir sendikacılık yapıldığı söylenemez. Eğer yapılmış olsaydı, sermayenin saldırılarının bu kadar kolaylıkla yaptırıma dönüşmesi yaşam bulmazdı.
DİSK ve kimi iş kollarında örgütlü olan sendikaların da bir şeyler yaptıklarını söylemek o kadar kolay değildir. Örgütlenmelere, eylemlere, sendikal ilke ve tutumlara baktığımız zaman bizim savımızı destekleyen onlarca örnek bulmak olasıdır. DİSK'in ve kamu alanında memur örgütlenmesini gerçekleştiren KESK'in sermaye erkine karşı TÜRK-İŞ'ten ve HAK-İŞ'ten farklı olarak yaptıkları bir şey var mıdır? Kimilerinin sandığı gibi konuyu eşelersek bir fark bulabilmemiz olası mıdır? Ortada dönen sözleri bir kenara bırakırsak DİSK'i ve KESK'i diğer gerici sendikalardan eylemli olarak ayırt etmek olanağı var mıdır? Çıkarılan yasaları engellemek için nasıl bir çaba içine girmişlerdir? Asgari ücret konusunda ne yapılmıştır? Dayatılan sözleşmelerde sıfır zammın üstüne çıkmayan sermayeye karşı hangi eylemlilikleriyle gündeme gelmişlerdir? İşten atılan işçileri sahiplenebilmekteler midir yoksa yaşanılanları bir suskunlukla geçirerek durumu idare etmeyi mi yeğlemektedirler?
İşyerlerinde öne çıkan ileri işçiler birer birer kapı önüne konulurken ne adına, neyin korunması için susulmaktadır? Gerçekte sendikal yaşamda olması gereken sendikal içi demokrasiden, üyelerin eğitilmesine kadar yapılan bir şey var da biz mi göremiyoruz? Gücümüzü, varlık nedenimizi tehlikeye sokacak tehditler karşısında devreye sokmuyorsak, hangi durumlarda sokacağız?
Nasıl Bir Örgütlenme
Nasıl Bir Çıkış Yolu
Uzun zamandır sendikacılık farklı bir anlayışla yapılıyor. Sınıf ve kitle sendikacılığının yerini çağdaş sendikacılık aldı. Sınıfın öğretisi sosyalizmden işçiler emekçiler iyice uzaklaştırıldılar. Bu doğrultuda sendikacılık yapmak isteyenlere iyi gözle bakılmaz oldu. Yeri geldiğinde sosyalizan sözler etmeyi kimseye bırakmayanlar duruma göre bu yola başvurur oldular. Yoksa alanın da,satanın da memnun olduğu bir durum var ortada.
TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ için sınıfa ihanetleri ile ilgili olarak yüzlerce kanıt sunmak olasıdır. Biz rahatsız olduğumuz bir şeyden söz ediyoruz. SEÇENEKSİZLİK. Bugün, DİSK'İ de bir seçenek olarak göstermek oldukça zorlaşmış bulunmaktadır. Ne gerektiği kadar sendikal örgütlenme yapılmakta ne de sınıf ve kitle sendikacılığının gereği yerine getirilerek, bağlı sendikalara bir eylemlilik getirilmek istenmektedir. Durum ortadadır. DİSK!i daha ileri götürmek ve sorunların üstesinden gelmek için de bir çabaya tanık olunmamaktadır. Durumu değiştirmek içtenliği ile yola çıkan kimi ileri unsurlarsa yalnızlaştırılarak sermayeye yem edilmektedir. Görünen odur ki, var olan durum geçici bir durum da değildir. İşin başında olanlar postu nereye kadar sürükleyebilirlerse oraya kadar sürüklemek hesabı içindedirler. Sonuç almak için dipten gelecek olan dalgayı beklemekte devrimci bir tutum olarak görülemez, görülmemelidir de...
Öyle görünüyor ki, köktenci bir değişime gereksinim vardır ve sınıfın içinde bu kararlı tutumu öne çıkarmak gerekmektedir. Politik kararlılık ve deneylerle yaşamın içinde olunmadan değişmenin ve değiştirmenin olanağı yoktur. Türkiye Sosyalist İşçi Partisi olarak, bizi bağlayan tek şey; sağlam bir sınıf öğretisi ile sınıfı ayağa kaldırmaktır.
TSİP DİYOR Kİ;
TSİP PARTİ PROĞRAMI:
İşçiler İçin:
a) Her işçinin dilediği yerde ve işte çalışması sağlanacaktır.
b) İşyerinin denetimi ve yönetimi işçiler tarafından gerçekleştirilecek, son söz Demokratik Halk Erki'nin amaçları doğrultusunda işçilerde olacaktır.
c) İşçi sınıfının birliği ilkesi uyarınca tüm işçilerin tek sendikada olmaları özendirilecek, sendikaların gürbüzlüğünün ve yetkinliğinin kalıcılaştırılması için her türlü olanak tanınacaktır.
ç) İşçi sınıfı, Demokratik Halk Erki'nin sosyalist niteliğinin biricik güvencesidir. Bu anlamda işçilerin, her geçen gün kamu yönetimine etkin bir biçimde katılmaları sağlanarak, bilinç kültür ve yönetme yeteneklerinin gelişmesi için bütün olanaklar kullanılacaktır.
d) Her işçi emeğinin karşılığı olan ücreti alacaktır.
BİR KEZ DAHA SENDİKALAR ÜZERİNE
Sendikalar ciddi bir yozlaşmaya uğramakla kalmadılar, aynı zamanda örgütsel ve öğretisel olarak devletin ve sömürü düzeninin bir parçası haline geldiler. Bunun nedeni kuşku yok ki,ülkemizde güçlü bir sınıf savaşımının var olmayışıdır. Eğer güçlü bir sınıf ve kitle sendikacılığı geleneği söz konusu olsaydı bir takım sendikacılar tepede işverenle canciğer kuzu sarması iş götüremezlerdi. Süreç içinde iyice bürokratlaşan sendikacılar giderek iyice gericileştikleri için düzenin ayakta kalmasının bir aracı haline gelirler. Burjuvazinin egemenliğini salt zora dayalı olarak sürdürmesi olası değildir. Sistemi asıl ayakta tutan yığınların gönüllü olarak içselleştirdikleri başeğme durumudur. Bu sonuçta sistemin öğretisel koşullandırmasıyla sağlanıyor. Günümüzde sendikal eylemliliği zenginleştirmeksizin sistemle başetmenin olanağı da oldukça zayıflamıştır. Geçmişte burjuvazi büyük ölçüde kendi ulusal sınırları içindeki işçileri sömürürken günümüzde bu uluslar arası hale gelmiştir. Bu durum çok önemlidir. İşçi sınıfının gelecek için enternasyonal dayanışmasını sağlayacak bir eylemlilik oluşturmaksızın gerçekten de sisteme karşı savaşımın başarısı sınırlı kalacaktır. Önümüzdeki yıllar siyaseten sosyalizm savaşımının yükseldiği ve işçilerin uluslar arası dayanıştığı yıllar olmalıdır.
Kapitalist toplumda işçiler ücretli köle konumundadırlar. İşçiler, yaşamlarını sürdürebilmek için bir ücret karşılığı emeklerini satarlar ve ancak kazançları ile zor güç bir yaşam sürdürebilirler. İşçiler yaşamlarını sürdürebilmek için üretim araçlarına sahip olmadıkları için çalışmadıkları ve üretmedikleri zaman açtırlar. İşçiler üretim araçlarına sahip olmadıklarından yaşamlarını sürdürebilmek için üretim araçlarına sahip olan kapitalistlere bağımlı hale gelirler. İşçiler, emeklerinden başka hiçbir şeyleri olmayan bir sınıftır. Kapitalistlere emeğini satması bile her zaman bir güvence altında değildir. Kapitalizmin doğası gereği zaman zaman emeğe olan istemi artsa bile, her zaman bu durum geçerli değildir. Bir başka deyişle işsizlik her zaman için işçilerin en önemli sorunudur.
Kapitalistlerin, işsizliğin var olması işlerine gelir. Çünkü ücretleri arttırmamak için ellerinde bir baskı gibi kullanacakları işsizler ordusunun bulunması ücretleri en aşağıda tutmak için bir sigortadır. İşçilerin örgütlü bir güç olmaları ve haklarını örgütlü olarak aramaları öyle kolay gerçekleşmedi. Başlangıçta kötülüklerin sorumlusu olarak görülen makineler, aletler, fabrika binaları daha sonra sınıf bilincinin gelişmesiyle birlikte sistemden yani kapitalizmden kaynaklandığı anlaşıldı ve sisteme yönelik savaşımlar gündeme geldi.
SENDİKALAR
İşçi örgütleri ilk başlarda savunma ve yardımlaşma sandıkları olarak ortaya çıktı. Başlangıçta salt o fabrika ile sınırlı olan bu tür örgütlenmeler zamanla iş kolu düzeyine sıçradı ve süreç içinde sendikalar doğdu. Büyük işçi konfederasyonları kuruldu. Savaşım içinde işçiler, sendika ve toplu sözleşme haklarını elde ettiler. Böylelikle ücretlerin belirlenmesinde etkili bir güce dönüştüler. Ücreti artan işçiler zamanla sisteme daha yakın durmaya başladılar ve sendika yöneticileri ise işçilerden koparak bürokratlaştılar. Bir anlamda ekonomik savaşım veren işçiler kazanırken kaybettiler. Artık kapitalizmle savaşmaktan ve politikadan uzak bir konuma geldiler. Bir başka deyişle kendilerine yabancılaşarak birer meslek örgütüne dönüştüler.
Oysa, burjuvazi kendisini sağlama aldığında işçilere seçme ve seçilme, sendikal örgütlenme, toplu sözleşme hakkı gibi şeyleri genellikle işçiler tehlike olmaktan çıktıkları dönemlerde tanıdı. Bu gerçeklik altı çizilmesi gereken bir durum olarak sınıfın bilincinde her zaman için bulanıklaşmamalıdır. Sendikalar, kendilerini ekonomik örgüt olarak gördükleri için siyasetten iyice uzaklaştılar ve giderek bürokratlaşıp hantal bir yapıya dönüştüler. Kendilerine sosyalist veya komünist diyen partileri de aynı son işlevsiz bir hale getirdi ve kapitalizm için tehlike olmaktan çıkararak düzenin bir parçası haline dönüştürdü. Sendikaların dar çıkarlar için konum değiştirmeleri onları sistemin bir parçası haline getirdi. Artık işçiler yeni bir dünya kurma düşlerinden hızla uzaklaştılar. Siyasal olarak savaşım veren işçi sınıfı partileri ise enternasyonal bir parti konumundan çıkarak, burjuvazinin bilinç karartmasının etkisiyle anlaşılmaz bir ulusalcılık seline kapılıp gereksizleştiler.
Emperyalizmin uluslar arası saldırıları işçilerin sonuna kadar enternasyonalist dayanışmaları ile püskürtülmesi gerekirken, neredeyse bütün dünyada bu bağ koptu. Eğer bu bağ gerektiği kadar güçlü olmuş olsaydı ABD emperyalistlerinin saldırılarına Amerikan işçi sınıfı izin verir miydi diye bir soru ile konuya açıklık getirmemiz olasıdır.
Daha önce değindiğimiz gibi bürokratlaşan ve gericileşen yapılar ister istemez sistemin koruyuculuğuna soyunuyorlar ve kapitalistlerin rahat bir nefes almalarını sağlıyorlar. Unutulmamalıdır ki, sistem salt zor kullanarak kendisini ayakta tutamaz. Sistemi ayakta tutan en önemli şeyin gönüllü kölelik olduğunu ve bu durumun daima sistem için sigorta görevi gördüğünü biliyor olmamız gerekir.
TÜRKİYE'DE SENDİKALAR
Türkiye'de sendikalar süreç içinde gericileşip birer sarı sendika haline gelmiş değildirler. Sendikalar, daha başlangıçta devlet eliyle kurdurulmuş olup, devletin bir kurumu gibi ortaya çıkmışlardır. Bu yüzden de öğretisel ve örgütsel olarak sistemin bir parçası gibi bir işleve sahiptirler. Ülkemizde sendikacılar ta başından beri Amerikalara gönderilerek devlet eliyle yetiştirildiler ve kendilerine iyice güven duyulduğunda da sendikacılık serbest bırakıldı. Ödentiler kaynağından kesildiği için iyice güçlenen sendika yöneticileri tam anlamıyla devletin bir memuruna dönüştüler. Ülkemizde sendikalara grev ve toplu sözleşme hakkı 1963 tarihinde tanındı. Oysa sendikacıların yetiştirilmesi için 1940'ların sonundan beri bir uğraş söz konusudur.
Başlangıçta TÜRK-İŞ'ten farklı bir konuma sahip olan DİSK ve 1990'larda kurulan KESK ve diğer memur ve işçi sendikaları da bürokratlaşıp sistemin bir parçası olmaktan kurtulamadılar. Kaldı ki ülkemizde sendikalar bir sendika işlevine de sahip değildirler. Hak elde etmek için grev ve toplu sözleşme hakkı dahil, pek çok konuda üyeleri için bir şey yapmaktan yoksundurlar. Yasalar ellerini kollarını bağladığı gibi, sendikalar kendi özgüçleriyle de istediklerini elde etmekten oldukça uzaktırlar.
Tıpkı işçi sendikalarında olduğu gibi memur sendikalarında da benzer bir süreç yaşanmış olup, ödentilerde merkezi olarak kesildiği için yönetime gelenlerin işi iyice kolaylaşmıştır. Bir başka deyişle sendika bürokrasileri yerlerine oturmuş, iş yönetime kimin geleceği ile ilgili bir çekişme noktasına getirilip oturtulmuştur. Süreç öyle işleyecektir ki, devlet artık sisteme tam olarak bağlı olduklarına inandığı zaman bunlara gerektiği gibi kullandırmasa da grevli toplu sözleşmeli sendika hakkını verecektir.
Bugün bu yapılar onca eylemlilik sürdürmesine karşın çalışanlar lehine sayılabilecek bir kazanım elde edememektedirler. Bir başka deyişle sendika yönetimine oturan bu kişiler konumlarını korumak için eylemlilik içindeymiş gibi görünerek sistemin birer parçasına dönüşmüşlerdir. Yapılması gereken şey bunların kirli çamaşırlarını ortaya dökmekle sınırlı olmamalıdır. Bu sonuçta fazla bir etki bırakmadan unutulup gidecektir. Yapılması gereken şey ya bunları yerlerinden söküp atmak ve düzenle aralarındaki köprüleri atmış olanları yönetime getirmektir, (ki bu durum çok zordur) ya da işçilerin ve emekçilerin karşısına yeni bir seçenekle çıkarak sınıf ve kitle sendikacılığı yolunda bir adım atmaktır. Bunu yapmak için bugünün koşullarında nesnelliğimiz elvermese de bu yolda eylemli bir çalışma yürüterek düşüncelerimizi hızla işçi ve emekçilerin içinde yaygınlaştırmalıyız.
Memur sendikaları içinde KESK’in dışındaki sendikalar zaten sistemin öğretisel ve örgütsel tam anlamıyla bir parçası konumundadır. Durum işçi sendikaları için de farklı değildir. İşçi ve memur sendikalarının ayrı ayrı örgütlenmeleri ise işin bir başka büyük tuzağıdır. Emekçileri böl, parçala, yönet anlayışına hizmet etmektir.
Geçmişin pratiğinden önemli dersler çıkararak yeni yol ve yöntemlerle ancak yolumuza devam edebiliriz. Geçmiş isteyenler için yığınla derslerle doludur. Ülkemizde işçi sınıfı ve emekçileri geri öğretilerden kurtarıp sonuna kadar enternasyonalist bir anlayışla donatmak ve dayanışmaları uluslararasılaştırmak için her türlü özveri gösterilmelidir.
Sonuç olarak savaşım çok yönlü ve bir bütünlük içinde verilmelidir. Burjuvazinin işçi ve emekçiler arasında her türlü bilinç karartma operasyonlarına izin verilmemeli ve burjuvazinin öğretisel saldırılarını boşa çıkarmak için siyaseten bıkmaz yorulmaz bir savaşım yürütülmelidir. En genel sınıf ilkelerini terkedip küçük burjuva bir anlayışla yükselen değerler üzerinden devrimcilik adına politikalar yürütmenin bugüne kadar işçi ve emekçilere bir yararı dokunmamıştır bugünden sonra da dokunmayacaktır. İşçilerin çıkarlarını savunmaktan bir adım bile geri durmayan sendikacılar yine sendikacılık yapanlarca tasfiye edilmektedir. Kısaca sistem, cehennemin yolunun iyi niyet taşlarıyla örülü olduğunu bize kez daha göstermiş bulunmaktadır.
tsip@tsip1974.com
Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın
|