alsah.sitemynet.com
Ali ŞAHİN (alsah)

AlsahBlog/
EdebiyatDünyası
2005 Arşivi
2006 Arşivi
İletişim

AlsahBlog/
EdebiyatDünyası


anasayfa2_1_.jpg

YILLIK DEĞERLENDİRME YAZILARI/ ÖZEL DOSYALAR

RIFAT ILGAZ, HABABAM SINIFI, CİDE 2004

SİNEMA 2004

EDEBİYAT 2004

TÜRK EDEBİYATI: ÖYKÜ 2004/ ALİ ŞAHİN

TÜRK EDEBİYATI: ROMAN 2004/ ALİ ŞAHİN

TÜRK EDEBİYATI: ŞİİR 2004/ ALİ ŞAHİN

Yayın Dünyasından 05.01.2006
Hazırlayan: Gamze AKDEMİR gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

'Edebiyatımızda Oğuz Atay' sempozyumu

13 Aralık 1977'de yitirdiğimiz Oğuz Atay'ın adını yaşatmak, gelecek nesillere tanıtmak amacıyla; 21 Nisan 2006 tarihinde Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksek Okulu'nda "Edebiyatımızda Oğuz Atay" konulu sempozyum düzenlenecek. Birey Dershanesi, Atatürkçü Düşünce Derneği ve Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksek Okulu'nun katkılarıyla düzenlenecek sempozyumda Nurdan Gürbilek, Enis Batur, Cevat Çapan, Vecdi Çıracıoğlu, Mustafa Şerif Onaran, Orhan Koçak, Jale Sancak, Eren Aysan, Ahmet Bozkurt bildirilerini sunacaklar. 21 Nisan'da gerçekleştirilecek sempozyum sonrası sunulan bildiriler basılıp kitap haline getirilecek. (Yürütme Kurulu: Prof. Dr. Bahri Gökçebay, Betül Tarıman, Zahide Tufanyazıcı, Mine Özgür, Funda Ölez, Muzaffer Bıyıklı).

Kastamonu Net (Blogcu)

2005'TEN 2004'E KUŞBAKIŞI...

2005'TEN 2004'E KUŞBAKIŞI.../ SİNEMA

ASUMAN KAFAOĞLU- BÜKE'DEN "2002 ŞİİR YILLIĞI" VE "2003'DE ROMANIMIZ'A BAKIŞ"

ASUMAN KAFAOĞLU- BÜKE'DEN "2004'TE ROMANIMIZ'A BAKIŞ"

Asuman Kafaoğlu-Büke Yazın Sanatı
2005 kitapları (1)
Asuman Kafaoğlu-Büke Yazın Sanatı
2005 kitapları (2)
Cumhuriyet Kitap; 22 Aralık 2005- 29 Aralık 2005

anadolu

saat ilk vakitler daha
çoktan yola çıkmış anadolu
yaz günlerinde kavrulur tenleri
elleri nasır kokan,tarla sesli kadınların.
yaşamları pamuk ipliğinde asılı.
oysa bir tas çorba,bir güveç bulgura
adanmış hayatları,
dere boyunca dizilmişler
önlerinde kavak kokusundan gölgeler,
kadınlar diyorum anadoluyu anımsatan,
ve anadolu diyorum kadınsız yapamayan.
cigaralarını yakmış herifler,
kahvede,o saray kahvesindeler
tarladaki geleceğe mahkum olmuşçasına
kala kalmışlar oracıkta,
hayatları bir cigara bir bardak çaydan ibaret oysa
oturmuşlar memleketi kurtarıyorlar.
çocukları görüyorum, ellerinde çelikten çomaktan bir gelecek
takılmışlar o tayın peşine oynaşıyorlar.
ve buram buram bir koku,
nasır kokan,feryat kokan,özlem kokan bir koku
anadolum herşeyim!!!
ve sen anadoludan kopan
tek sevdam anam.

Atılgan YILDIZ

dot_5_1_.gif

EMA... SİNEMA... SİNEMA... SİNEMA... SİNEMA... SİNEMA... SİN

babam_ve_oglum.jpg

c140500.jpg

Babam ve Oğlum/ Çağan IRMAK

Babam ve Oğlum rekora gidiyor

Genç yönetmen Çağan Irmak'ın, bir baba, bir oğul ve torunu etrafında 1980 ihtilalinde yaşananları ele aldığı filmi "Babam ve Oğlum" rekora koşuyor.

Seyirciyi fetheden duygusal çalışma, ilk haftasında 74 bin 406, bunu takip eden 3 gün ise 79 bin 30 seyirciyi sinema salonuna çekerek 10 günde 153 bin 436 izleyiciye ulaştı.

Senaryosunu da Çağan Irmak'ın kaleme aldığı "Babam ve Oğlum" adlı yapımda oğlu Fikret Kuşkan, babayı Çetin Tekindor, torunu Ege Tanman canlandırıyor.
Filmde, diğer rolleri Hümeyra, Şerif Sezer, Özge Özberk, Binnur Kaya ve Yetkin Dikinciler üstleniyor.
Yapımcılığını Şükrü Avşar'ın üstlendiği filmin öyküsü kısaca şöyle:

"1980 askeri müdahalesinde annesini kaybeden Deniz, 7 yıl sonra hiç görmediği dedesinin Ege'deki çiftliğine doğru bir yolculuğa çıkar. Deniz'in dedesini hiç görmemesinin nedeni dedesi ile babasının yıllardır dargın oluşudur. Hüseyin Efendi, okumak için gönderdiği oğlunun politik olaylara karıştığını öğrenince onu evlatlıktan silmiştir.
Sadık'ın her şeye rağmen baba evine geri dönüşünün nedeni Deniz'den ayrılmak zorunda oluşudur. Küçük oğlunu babasına emanet edecektir. Deniz, birdenbire kendini alışmadığı, ilginç bir ortamda bulurken, Sadık, terk ettiği sevgilisiyle ve kendiyle kasabada yüzleşirken, çocuk da dedesinin ve babasının arasındaki tüm buzları eritecektir..."

Cumhuriyet 07.08.2005
Çağan Irmak'ın çekimleri süren yeni filmi 'Babam ve Oğlum' kasım ayında gösterime girecek

Çocuk gözüyle 80 sonrası
'Hatırlarsanız 'Çemberimde Gül Oya' 1980 darbesiyle bitmişti. Bu film ise 80 darbesiyle başlıyor, bir zamanaşımıyla 1987 yılında geçiyor. Sadık'ın Ege'de bir çiftlikte yaşayan ailesi için bir anlamda Türkiye özeti demek iddialı olur. Ama kendi halinde yaşayan bir aileyi bile vurabilen ihtilal, filmin temel izleği.''
ECE BAKTIAYA

Ayvalık yakınlarında hummalı bir çalışma var şu sıralar... 2 yıl aradan sonra Çağan Irmak yeni bir sinema filmiyle izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Çekimleri süren filmin adı 'Babam ve Oğlum' ... Film 1980 darbesi sonrasını, ağır yaralı Türk insanının, sadece Sadık'ın ( Fikret Kuşkan ) özelinde sunuyor... Ve tabii ki Sadık'ın kalabalık ailesi de işin içinde. İmza attığı her yapımda farklı bir dönemi, sosyal yapıyı işleyen Çağan Irmak, ''Hatırlarsanız 'Çemberimde Gül Oya' 1980 darbesiyle bitmişti. Bu film ise 80 darbesiyle başlıyor, bir zamanaşımıyla 1987 yılında geçiyor. Sadık'ın Ege'de bir çiftlikte yaşayan ailesi için bir anlamda Türkiye özeti demek iddialı olur. Ama kendi halinde yaşayan bir aileyi bile vurabilen ihtilal, filmin temel izleği'' sözleriyle anlatıyor filmin geçtiği dönemi...


Küçük Deniz ve yaşadıkları


Film, 1980 darbesinde annesini kaybeden küçük Deniz (babası o dönemde birçok erkek çocuğa verilen ismi koymuş) yedi yıl sonra hiç görmediği dedesinin Ege'deki çiftliğine doğru bir yolculuğa çıkmasıyla başlıyor... Deniz'in dedesini hiç görmemesinin nedeni dedesiyle babasının yıllardır küs oluşu. Hüseyin Efendi ( Çetin Tekindor ) okumaya diye gönderdiği oğlunun politik olaylara karıştığını öğrenince onu evlatlıktan silmiştir çünkü. Sadık'ın her şeye rağmen baba evine geri dönüşünün nedeni Deniz'den ayrılmak zorunda oluşudur; küçük oğlunu babasına emanet eder. Kelimenin tam anlamıyla Deniz bu çiftlikte hafif tatlı kaçık bir ailenin ortasında bulur kendini. Evin yanaşmaları, küs teyze ( Şerif Sezer ), traktör kullanan ve telsizle konuşan müthiş bir babaanne ( Hümeyra ), bileğinden boğazına kadar bilezikle dolaşan gelin Hanife ( Binnur Kaya ) ve saf bir amca ( Yetkin Dikinciler )... Hepsi bağırarak ve hep bir ağızdan konuşuyor. Sadık, uğruna savaştığı bir Türkiye'ye ve terkettiği sevgilisiyle ve kendiyle kasabada yüzleşirken; çocuk, dedesinin ve babasının arasındaki tüm buzları eritiyor...

Bir çocuğun gözünden anlatılıyor hikâye... Zor olsa gerek diyoruz çocuk gözüyle, masumca yorumlamak o dönemi, yaşananları... ''Hiçbir zorluğu yok, aksine bu bir yönetmene daha naif ve daha kolay bir anlatım şekli sunuyor'' diyor usta yönetmen ve ekliyor: ''İçimizdeki çocuğu öldürmemek zırvalıkları dışında büyümüş ve olgunlaşma yolunda olan bir yönetmenin şu düşüncesiyle karşılaşıyorsunuz; en azından ben öyle düşünüyorum: '' Nihayet bir çocuk filmi yapabilecek kadar olgunlaştım ...''


'Oyuncu kirlenmemiş olmalı'


Yapımlarında konu, mekân ve dönemsel öğeler kadar seçtiği oyuncularla hep dikkat çekti yönetmen. Çoğu zaman aynı oyuncularla çalıştığına tanıklık ettik. 'Babam ve Oğlum' un oyuncu kadrosuna baktığımızda da karşılaşıyoruz aynı isimlerle... ''Oyuncu seçimi çok içsel bir şey. Bu, kelimelerle ifade edilemiyor. Gözlerine ve ruhuna inandığım tüm oyuncularla çalışabilirim, hiçbir kıstasım yok. Birinci ve tek kuralım oyuncunun kirlenmemiş olmasıdır. Ben sinemacı kimliğimi bir yolculuk olarak görüyorum, yanıma da beraber seyahat etmekten hoşlandığım arkadaşlarımı çağırıyorum. Hatta teknik ekip de buna dahil. İlk defa bir filmde bu denli rahat, bu denli istediğim olanaklarla çalışıyorum.. bunun için yapımcıma ve teknik ekibime teşekkür ediyorum.''

Çizdiği kara tablodan sonra yönetmenin ve eskilerin tabiriyle 'acıklı komedi' diyebileceğimiz filmin senaryosu da Çağan Irmak'a ait... ''Ben bir filme tamamen bir bütün gözüyle bakıyorum. Kimse kusura bakmasın ama bir sinema filminde yönetmenin senaryoyu kendisi yazması ya da yazımına katkıda bulunması gerektiğini düşünüyorum. Senaryoyu filmimden ayrı düşünmüyorum. Senaryo benim için söyleyebileceğim cümlenin kendisi ise yönetmenliğim de nokta koymak oluyor.''

004.jpg


İZLENCE

MEHMET HARMANCI

m.harmanci@40ikindi.com

"BABAM VE OĞLUM": Yüreğinizde filizlenecek...




I.

"Babalar ve oğulları" sanat için, edebiyat için her zaman "sıkı" bir konu olagelmiştir. Kılıcın ipekte sınandığı gibi kendini bu konuda sınayan sanatçı da az değildir. Sanki "babalar ve oğulları" konusu da yazının ipeğidir. Sınavın sonucu çabuk belirir. Eser, ipeğinde sınanınca... Beklemeye hacet kalmaz.

Belki Çağan Irmak'ın, "Babam ve Oğlum"u da, sonucu tez veren testlerden birisini başarıyla geçtiğini göstermek üzere herkesi şaşırtmayı seçti. Film ekibi, bu denli bir alakaya mazhar olacaklarını kestiremediklerinden az kopya ile gösterime girince, filmle izleyenleri "şaşırtırken", talebe cevap vermek noktasında da kendileri şaşırmış oldular Ama şaşırmak iyidir. Rutine batmış insanımızın şaşırtılması da her daim gerekmektedir.

Ne yazık ki, âli ve derin konulardan söz açması muhal bir kitle haline gelmekte olan insanımızın, yüce ve derinlikli açıklamaları algılamaya da pek mecali kalmamış gibi göründüğü şu demlerde onları en insani yanından yakalayıp şaşırtacak eserlere daha çok ihtiyaç var. Filmde de başarıyla anlatıldığı gibi, kendimizi nasıl tanımladığımız bir yana insan olarak acıyan yanlarımız ne kadar da ortak.

Acıyan yerlerimize dokunup, aslında hepimizin pek çok tepkisinin aynı noktadan doğduğunu gösterdiği için, babalar ve oğulların bu hikayesi alkışlanmalı! Anlatmak istediğini önceleyip, ne anlatacağını bilip, boş sloganlardan, haksız kargışlamalardan uzak durarak izleyicisini insan olmanın basit, kolay algılanabilir ve sarsıcı yanıyla yüzleştirdiği için de alkışlanmalı! Hepsinden öte yüreği nasır tutmak üzere olan biz "modern çağın tüketim canavarı (olmuş/olma yolcusu) insanı"nı göz yaşı tarlasına davet ettiği, çatlamış topraklara göz yaşı serptiği için alkışlanmalı!


II.

Ben bu filmi belki de izlemezdim, televizyon izlemeyenlere özellikle izlemeyenlere televizyon izlettiren adam Okan Bayülgen olmasaydı. Okan Bayülgen'in o programı olmasaydı. O programa yönetmen ve oyunculardan birkaçı konuk olmasaydı. O programda yayınlanan fragmanlar olmasaydı.

Aslında daha önce sinemada fragmanlarını, reklamını izlemiştim ama filmi izlemeye icbar edecek, ikna edecek bir şey bulamamıştım. Hatta bu filmden o fragmanlarda eser bile yoktu desem çok mu abartmış olurum?

Fragmanlar filmin bütününü anlatmıyordu, ancak bu, "pazarlama tekniği olarak reklamı başka kendisi başka türünden" bir tanıtım kurnazlığı, içi beni yakar dışı seni yakar durumu da, değildi. Bu durum sanırım doğrudan doğruya, "güzel olan hiçbirşey hülasa edilemez" görüşünün ispatıydı.

Filmi sonuna kadar izlemeden de bunu anlamam yine mümkün olmadı.


III.

Ben bu filmi öncelikle umuda bir fırsat daha verdiği bizi umuda inandırdığı, özendirdiği ve umudu yaşattığı için sevdim.

Ülkemizi ve insanımızı düşündükçe, dönen devranı anlamaya çalıştıkça üstümüze hücum eden karabasanları bir an olsun uzaklaştırmaya yarar umuduyla bu filmi sevdim.

Geçenlerde Sevgili ağabeyim İbrahim Demirci ile konuşurken, yürekleri katılaşan insanlarımızdan, nezaketini ve rikkatini yitiren toplumdan bahsettiğimde bana, "ne yapsak, insanları bir bir motosiklete mi bindirsek", diye yine bir filme gönderme yaparak cevap vermişti. Şimdi de ben daha iyi bir çözüm olarak İbrahim Bey'e, "motosiklet işi zor ama insanları 'Babam ve Oğlum'a götüremez miyiz hocam! diyerek, dönebilirim.

Her neyse... Sözü bağlamadan şunu da eklemeliyim: Yüreğinizde filizlenecek hiçbirşey kalmamışsa da bu filme gidin! Zira gönülden umut kesilmez! Çünkü gönül -ne olsa da- Hakk'ın nazargâhıdır...

Tarih: 01:52, Yedinci Sanat, 3/12/2005 Kategori: Film

banner_1_.gif

003.jpg

Cumhuriyet Kitap 08.12.2005 Sayısındaki yazılardan...
----------------------------------------------

Bir mizah dergisinin öyküsü

ÇARŞAF

Şaka Satıcıları, bir mizah dergisinin yaşamının ortaya konma çabası gibi görünse de, aynı zamanda, günümüzde basın içinde unutturulmak istenen mizahla muhalefete bir dikkat çekme çabası sayılabilir... Kitap ayrıca, dergide işlenen karikatürleri, farklı karakterlerdeki kahramanları, mizah yazılarını, dizileri anımsatarak zamanının siyasi ve sosyal yaşamına da ışık tutmakta...




Semih POROY

"Çarşaf" 50'li yaşlarını sürmekte olan mizahseverlerin hoşlukla anımsayacakları haftalık bir derginin adıydı. Gazetecilik mesleğine dikkat çekici bir karikatürcü olarak başlayan, gazetenin kurucusu Sedat Simavi(1898-1953) anısına Hürriyet grubu tarafından yayımlanıyordu. Çarşaf'ın yazar çizer kadrosunda Semih Balcıoğlu, Aziz Nesin, Bülent Arabacıoğlu, Hikmet Feridun Es, Nehar Tüblek, Çetin Altan, Bülent Düzgit, Ümit Yaşar Oğuzcan, Mahmut Karatoprak, Suavi Süalp, Öznur Kalender, Kandemir Konduk, Sinan Gürdağcık, Vedat Saygel, Ercan Akyol, Mesut Ekener gibi imzalar bulunuyordu. Sonraları kadroya Ateş Benice, Sunder Erdoğan, Zeki Beyner, Metin Üstündağ, Alp Tamer Ulukılıç ve daha genç kuşaktan birçok isim katılmıştı. Çarşaf'ın on üç yıllık yayın yaşamı (1975-88) şimdi bir kitaba konu olmuş bulunuyor: Şaka Satıcıları.Kitabın anlatı yöntemi ikili bir düzleme oturuyor. Gerçekle kurgu arasında gidiş gelişler, geriye dönüşler Şaka Satıcıları'na bir popüler roman tadı vermiş. Bu yöntem kitabın kolay okunurluğunu sağlıyor. Kitapta Çarşaf'ın birçok sayısının ayrıntılı dökümleri var. Bu yönüyle Şaka Satıcıları bir tür belgesel niteliği de taşıyor. Nurdoğan K. Gülen ve Ergin Gülen'in birlikte kaleme aldıkları Şaka Satıcıları hakkında kendileriyle konuştuk:



Asuman Kafaoğlu Büke bu hafta Abdülhak Şinasi Hisar'ın 'Ali Nizami Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği' adlı romanını tanıtıyor.


Stefan Zweig'in 'Amerigo'su dilimizde. Hikmet Temel Akarsu yazdı.


Tuna Kiretmitçi'den bu kez denemeler: A.Ş.K. neyin kısaltması? Erdem Öztop inceliyor.


Gürsel Aytaç'ın 'Edebiyat ve Kültür' adlı çalışmasının edebî tartışmalarımıza katkıları.

004.jpg

CUMHURİYET GAZETESİNİN 82. YILI VE 60. YUNUS NADİ (2006) ÖDÜLLERİ 1
______________________________________________

60. Yunus Nadi Ödülleri törenine sanat, basın, iş, spor ve siyaset dünyasından çok sayıda kişi katıldı

Kültürel yaşamı zenginleştirdi

İstanbul Haber Servisi - Bu yıl 60.'sı düzenlenen ''Yunus Nadi Ödülleri'' töreni, sanat, basın, iş, spor ve siyaset dünyasından çok sayıda kişiyi bir araya getirdi. Törende ödüllerini alan sanatçılar, Yunus Nadi Ödülleri'nin ''Türkiye'de bir ilk olarak, kültür-sanat hayatının zenginleşmesinde büyük rol oynadığına'' dikkat çektiler.

Sultanahmet'teki İbrahim Paşa Sarayı'nda önceki akşam düzenlenen ''Yunus Nadi 2006 Ödül Töreni'' ni, tiyatro sanatçısı Tilbe Saran sundu. Saran, bu yarışmanın, ulusal bağımsızlık savaşının başlangıcından bu yana Aydınlanma ışığını yurdun dört bir yanına taşımayı amaç edinmiş olan ''Cumhuriyet gazetesi'' nin sanata, felsefeye ve kültüre verdiği önemin bir göstergesi olduğunu söyledi. Saran, ''Yunus Nadi Ödülleri, bu alandaki girişim ve katkısını Cumhuriyetin yarınlarına da taşıyacaktır'' diye konuştu.


5 DALDA 6 SANATÇI ÖDÜLLERİNİ ALDI


Bu yılki Yunus Nadi Ödülleri, ''Roman'', ''Öykü'', ''Şiir'', ''Sosyal Bilimler Araştırması'' ve ''Karikatür'' olmak üzere 5 dalda, 6 sanatçıya verildi.

Sosyal Bilimler Araştırması Ödülü, Esra Yakut 'un ''Şeyhülislamlık-Yenileşme Döneminde Devlet ve Din'' adlı yapıtı ile Zeki Sarıhan 'ın ''Kurtuluş Savaşı Kadınları'' adlı yapıtları arasında paylaştırıldı. Yakut ve Sarıhan, ödüllerini Cumhuriyet Vakfı Başkan Yardımcısı Alev Coşkun 'dan aldılar. Yakut, Yunus Nadi Ödülü'nü almanın kendisi için çok büyük anlam taşıdığını belirterek ''Gazeteyi okumaya başladığım ilk yıllardan beri hep ödülleri alanları merak ederdim. Şimdi bu ödülü almak benim için çok önemli'' dedi.

Roman Ödülü ''Deniz Taşları'' adlı yapıtıyla Yiğit Okur 'a verildi. Okur, ödülünü Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül 'ün elinden aldı. Sarıgül, bağımsızlığın her zaman savunucuları olacaklarına dikkat çekerek ''Cumhuriyet'i yaşatmak için tüm çabamızı vermeliyiz'' diye konuştu.

Öykü Ödülü ise ''Tamiris'in Gece Kuşları'' adlı kitabıyla Sezer Ateş Ayvaz 'a verildi. Ayvaz'a ödülünü Çankaya Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz verdi.


'70 YAŞIN ARMAĞANI'

Şiir dalında ''Balkonda Akşamüstü'' adlı kitap dosyasıyla ödüle layık görülen Ruşen Hakkı, ödülünü, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Şevket Tokuş 'tan aldı. Hakkı, bu ödülün aynı zamanda 70 yaşına bir armağan olduğunu anımsatarak ''Bu ödül aynı zamanda yaşadığım taşraya, İzmit'e verildi. Her şeyi halkla paylaşmak çok güzel'' diye konuştu.

Karikatür dalındaki ödül ise Muammer Olcay 'a verildi. Ödülünü Cumhuriyet Vakfı Danışma Kurulu'ndan İnan Kıraç 'ın elinden alan Olcay, karikatürün ''eleştiri sanatı'' olduğunu vurgulayarak ''Karikatürler, insanların içinde var olan duyguları dışarı çıkaran bir eleştiri sanatıdır. Yaptığım karikatürlerde var olan değerlerin korunması için çalıştım'' ifadesini kullandı.

Ödül töreninin ardından Pınar Ertuğrul, Buket Ökten, Şule Çakar ve Burcu Oğuz Özden 'in keman dinletisi, konuklara muhteşem bir gece yaşattı.


MESAJLAR

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok gönderdiği mesajında ''Cumhuriyet gazetesinin kurucusu, örnek insan Yunus Nadi adına konmuş ve bu yıl 60.'sı dağıtılan Yunus Nadi Ödülleri'ne layık görülen seçkin kişileri yürekten kutlar, Cumhuriyet gazetesi camiası olarak da bu ilkeli, yurtsever ve vefalı olduğu kadar insanımızı ve kurumlarımızı aydınlık, modern ve çağdaş Türkiye hedeflerine odaklayan tutumunuzu takdirle karşıladığımı ifade ediyorum'' dedi.

Avcılar Belediye Başkanı Mustafa Değirmenci , ''Ülkemizin en saygın gazetelerinden biri olan Cumhuriyet gazetesinin 60. Yunus Nadi Ödülleri'ni kazanan tüm arkadaşları kutluyorum'' dedi.

Kültür ve Turizm Bakanı Attila Koç , Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu , MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli , CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen , CHP İstanbul Milletvekili Ali Rıza Gülçiçek , CHP Ankara Milletvekili Yılmaz Ateş , CHP Sinop Milletvekili Engin Altay , CHP Ankara Milletvekili Zekeriya Akıncı , CHP Diyarbakır Milletvekili Mesut Değer , CHP Genel Sekreteri İstanbul Milletvekili Bihlun Tamaylıgil , CHP Kadın Kolları Genel Başkanı ve CHP İstanbul Milletvekili Güldal Okuducu , CHP Genel Başkan Yardımcısı Mersin Milletvekili Mustafa Özyürek , CHP Genel Sekreteri Yardımcısı İzmir Milletvekili Prof. Dr. Oğuz Oyan , CHP İstanbul Milletvekili Ali Topuz , Çankaya Belediye Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Eryılmaz , TYSD Asbaşkanı İlyas Namoğlu , eski TFF yöneticisi Selami Özdemir , Galatasaray Spor Kulübü Başkanı Özhan Canaydın, Eyüp Belediye Başkanı Ahmet Genç , Türk-Metal Sendikası Başkanı Mustafa Özbek , Türkiye Ziraatçılar Derneği Genel Başkanı İbrahim Yetkin , eski Cezaevleri Genel Müdürü Avukat Veli Devecioğlu ...


ÇELENK GÖNDERENLER

DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , Çankaya Belediye Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Eryılmaz , Türkiye Spor Yazarları Derneği, Türkiye Jokey Kulübü Başkanı Umut Tamer , Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Spor Yazarları Derneği, İstanbul Barosu, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok , Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül , Ege Sanayicileri ve İş Adamları Derneği (ESİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Kasalı , Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu , Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Genel Sekreteri Lütfü Arıboğan , TESK Genel Sekreteri Derviş Eroğlu , İstanbul Ticaret Borsası Başkanı Nejat Ekrem Basmacı ve Ülker.

HABER: SİBEL BAHÇETEPE, FOTOĞRAFLAR: UĞUR DEMİR

Cumhuriyet 30.06.2006
************************
60. YIL YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ 2006
Yunus Nadi anısına 60. yılda 6 ödül
Bugün Cumhuriyetle
* 250 kişinin yapıtlarıyla katıldığı 2006 Yunus Nadi Yarışması'nı kazananların ödülleri 28 Haziran Çarşamba günü saat 19.00'da Sultanahmet'teki İbrahim Paşa Sarayı'nda düzenlenecek törenle verilecek.
Kültür Servisi - 2006 Yunus Nadi Ödülleri'ni kazananlar belirlendi. Bu yıl 60'ıncısı düzenlenen ve 5 dalda ödülün verildiği yarışmaya yapıtlarıyla 250 kişi katıldı.
''Roman'' dalında Ahmet Cemal, Konur Ertop, Tahsin Yücel, Jale Parla, Adnan Binyazar 'dan oluşan seçici kurul, ödülün ''Deniz Taşları'' adlı yapıtıyla Yiğit Okur 'a verilmesini kararlaştırdı.
''Öykü'' dalında Mehmet Başaran, Selim İleri, Tarık Dursun K., Sami Karaören ve Emin Özdemir 'den oluşan seçici kurul, ödülün ''Tamiris'in Gece Suçları'' adlı yapıtıyla Sezer Ateş Ayvaz 'a verilmesini benimsedi.
''Şiir'' dalında Ataol Behramoğlu, Prof. Dr. Cevat Çapan, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan ve Kemal Özer 'den oluşan seçici kurul, Ruşen Hakkı 'nın ''Balkonda Akşamüstü'' adlı yapıtını birinciliğe layık gördü.
''Sosyal Bilimler Araştırması'' dalında, Dr. Erdal Atabek, Prof. Dr. Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun, Prof. Dr. Emre Kongar, Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, Prof. Dr. Türkel Minibaş ve Prof. Dr. Ahmet Mumcu 'dan oluşan seçici kurul, ödülü Esra Yakut 'un ''Şeyhülislamlık - Yenileşme Döneminde Devlet ve Din'' adlı yapıtıyla, Zeki Sarıhan 'ın ''Kurtuluş Savaşı Kadınları'' adlı yapıtları arasında paylaştırdı.
''Karikatür'' dalında, Semih Balcıoğlu, Kâmil Masaracı, Tan Oral, Ferit Öngören ve Turhan Selçuk 'tan oluşan seçici kurul, ödülün Muammer Olcay 'ın yapıtına verilmesini kararlaştırdı. Ödüller, 28 Haziran Çarşamba günü saat 19.00'da Sultanahmet'teki İbrahim Paşa Sarayı'nda yapılacak törenle sahiplerine verilecek.

Cumhuriyet 22.06.2006

Yunus Nadi 2006 'Roman' Ödülü: Yiğit Okur
"Yazarlık alt kimliğim"
'Hulki Bey ve Arkadaşları', 'Topal Viktor'un Anıları', 'Piyano' gibi yapıtlarıyla tanınan Yiğit Okur, son romanı 'Deniz Taşları' ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü aldı. Unutulmaz bir aşk hikâyesini konu alan 'Deniz Taşları'nda Okur, imparatorluktan Cumhuriyet dönemine geçmiş bir konağın sahipleri ve onların çevresindekilerin hem kendi kendileriyle, hem de birbirleriyle süregelen çekişmelerini, yalın, akıcı bir dille anlatıyor.
Ayça TEZER
Son beş yılda altı roman,bir öykü kitabınız yayınlandı. Kolay mı yazıyorsunuz?
- Her yerde, her koşulda yazabiliyorum. Böyle bakılırsa kolay yazdığım sanılır. Ancak, gece yazdıklarımı, sabah yırttığım çok oluyor, bir paragrafı defalarca yazdığım da çok oluyor. Böyle bakılırsa, kolay yazdığım söylenemez. Temel çabam, en az sözcükle çok şey anlatabilmek. Önemsediğim bir köşe yazarı "Nerdeyse kelimesiz yazacak" demişti.
İş için yurtdışına gittiysem, uçaklarda, gittiğim kentlerde, işten sonra kalan zamanlarda otel odalarında, İstanbul'daysam, otel barlarında ya da evde ama gece. Kırk iki yıldır zor bir mesleği severek, hatta coşkuyla yürütüyorum. Avukatım. Türkiye'nin sayılı hukuk bürolarından birinin başındayım. Böyle bakılırsa gündüz saatlerinde yazacak zamanı bulmam olanaksız. Soluk alacak zaman bile bulamazken nasıl roman yazılabilir? Fakslar, e-mailler durduktan, telefonlar sustuktan sonraki zaman bana ait. Ondan önceki zaman benim değil. O parsellenmiş bir zamandır. Gece yazıyorum. Mesleğim avukatlık. Yazarlık benim alt kimliğim.
- Alt kimliğinizi uzun süre gizlemişe benziyorsunuz. Yazmaya çok geç başlamışsınız.
- Ben Haldun Taner'in çömeziydim. Aramızda yirmi yıl fark vardı. Bir gün bana şöyle dedi: "Şiirlerinizi okuyorum, Çok beğeniyorum". Bunu söylediğinde yirmi yaşındaydım. "Niye düz yazıyı denemiyorsun?" diye sorunca, rastgele bir yanıt bulmuştum: "Efendim, biriktiriyorum, bekliyorum" dedim. Haldun Bey'in yanıtı hızlı geldi: "Yaa! Beklemeye koyulduysanız, daha kırk yıl beklersiniz!" Kehanetmiş. Kırk yıl sonra yazmaya başladım. Geceleri ve evde.
- Şiir de mi yazıyorsunuz?
-Hayır. Artık değil. Yarım yüzyıl önce yazıyordum. Varlık, Yenilik, Mavi, Yeditepe gibi dergilerde yayınlanıyordu. Şiir kıskançtır. Kendinden başka uğraşıya tahammül edemez. Hukuk beni içine alınca, şiir beni terk etti.
HARMANLAMA YÖNTEMİ...
- Romanlarınızda kısa cümleler kullanıyorsunuz. Geriye dönüşlerle anlatımı canlandırıyorsunuz.
- Deniz Taşları'nda olduğu kadar, öbür romanlarımda da, öykülerimde de kısa cümleler kullandım. Hatta tek sözcükle yetindiğim oldu. Bu tarz hem okumayı kolaylaştırıyor, hem anlatımın temposunu yükseltiyor. Kurguya gelince, Deniz Taşları'nda yeğlediğim tarz bütün romanlarımda var. Anlatıyı, geriye dönüşler, ileri gidişlerle sürdürüyorum. Eski deyimiyle takdim-i tehirle. Filiz uçları bırakıp, aynı konuları, öykünün ilerleyen kısımlarında daha derinlemesine yeniden ele alıyorum. Belirgin bir olayı, kendini tüketene kadar, bu tür harmanlama yöntemiyle sürdürüyorum. Yazdığım bütün romanlarda önce öykünün sonunu yazdım. Son, benim için başlangıcın dinamiğini oluşturuyor. Öykü bitince, başta yazdığım sonu değiştirdiğim hiç olmadı. Elimden geldiğince Genç Türkçe'yle yazıyorum.
- Deniz Taşları'nda çıkış noktanız neydi?
- Romanın kahramanı Tarık gibi ben de cenazemi hep merak ederim. Dilerim ki, kalabalık olsun. Bütün sevdiklerim, beni sevenler gelsin. Keder olmasın. Cenazelerdeki yapmacık üzüntüyü, yapay duruşu benimseyemedim. Gerçekçi, inandırıcı değil. Hayat devam ediyor. Acıyı paylaşma çabasında olanları biraz irdeleyince ortaya komik tutumlar çıkar. Örneğin romandaki cenazede de durum farklı değil. İmam, cenazesi önünde dua ettiği kişinin adını bile bilmiyor. Yazmış, cebine koymuş. Derdi başka: Yeşil Döviz Büfesi'ne yirmi yıllık birikimini kaptırmış. Cenazeyi defnedip Fatih'e koşacak. Biri de telefonla ulaşamadığı kimseyi cenazede bulup sorununu halletmek için gelmiş.
- Romandaki kişiler çok canlı, hareketli, renkli. Sanki romandan fırlayıp günlük hayata karışacakmış gibiler. Bu karakterleri tanıdığınız kişilerden mi oluşturdunuz?
-Yayınlanmış altı romanımdaki kahramanların hiçbiri, tanıdığım herhangi bir kimsenin izdüşümü değil. Tanımadığım kimlikler. Ama bu insanlara her gün rastlıyoruz. Canlılıklarını, renkliliklerini, inandırıcı olmaları bundan geliyor.
- Altı romanda, herhalde yan ve alt kahramanlarla birlikte yüz değişik kişilik vardır.
-İki yüz de diyebilirsiniz.
- Peki, iki yüz olsun. Bu iki yüz kişiyi günlük yaşamınızda tanıdınız mı?
-Tanımaya ne gerek var. Ben varım ya! Gustave Flaubert'e sormuşlar: "Bu Madame Bovary kimdir" diye. "Madame Bovary, benim" demiş. Altı romanda kime rastlıyorsanız, hepsi benim. Tabii söylem biraz yadırgatıcı ama gerçek. Bana hiç benzemeyen bir kişiliği yazıyorsam, merkez gene (ben) oluyorum. Mesleğim gereği çok insan tanıdım. Belki çeşitli karakterleri kolayca bulup, bunları inandırıcı bir üslupla verme yeteneğine mesleğim yardımcı oldu.
- Diyaloglarınız da çok ustaca. Piyes yazmayı düşünmüyor musunuz?
- Roman, öykü, şiir yazıyorsanız, bunlar belirli bir düzeydeyse, yayınlayacak bir yayınevi bulabilirsiniz. Piyes yazıyorsanız, oynatacak tiyatro bulmak çok zor. Bir metin de oynanmadıkça tiyatro sayılmaz. Herkes de böyle düşündüğü için midir, tiyatro yazan çıkmıyor? Kendi tiyatrosu için yazıp, kendi oynayanlar hariç. Örneğin Ali Poyrazoğlu.
- O kadar ayrıntılı ve canlı tasvirler çiziyorsunuz ki romanınız sanki bir film karesi gibi belleğimizde canlanıyor.
- Ayrıntıya düşkünüm. Değindiğiniz canlılık, hareket., film kareleri gibi bellekte canlanması ayrıntının ürünü. Ayrıntı olmazsa "bütün" nefes alamaz.
- Bir de eşyalara verdiğiniz önem dikkat çekiyor.
- Eşya, hayatımızın bir parçası, hayatımızın ayrıntısı. Ne kadar da çok ıvır ızır girmiştir hayatımıza. Birikmiştir. Çoğu lüzumsuz şeylerdir, ama bir türlü elimiz varıp da atamayız.
RİSKLİ YATIRIM
- Deniz Taşları'nı filme uyarlamayı düşündünüz mü?
- Film yapmayı düşünüp düşünmediğime gelince, benden önce başkaları düşündü. Önce ilk romanım Hulki Bey ve Arkadaşları'nı filme almayı düşündüler. Sinopsis bile yazıldı, ama o kadar (!) Sonra Güvercinler için bir yönetmen çalışma yapıyormuş, ama o kadar (!) Deniz Taşları için henüz teklif yok (!) Ama sorunuza ciddi yanıt vermem gerekirse Deniz Taşları'ndan film yüksek maliyetli olur. Harcı borcunu ödemeyebilir. Hiç kimse bu kadar riskli bir yatırıma girişmek istemez.
- Romanınızda kökleri gençliklerine dayanan çok büyük bir aşk hikâyesini anlatıyorsunuz. Sizce günümüzde böyle aşklar hâlâ var mı?
- Aşkın takıntı haline geldiği az rastlanır bir durum değildir. Cinnete dönüştüğü ya da cinayetle bittiği de olur. Deniz Taşları'nda takıntı, dostluğa dönüşüyor. Nazan'ın evlenmesi de aşkın bir başka türü. Nazan kocasını sevmiyordu. Ama onun tarafından çılgınca sevilmeyi seviyordu. Aşka âşıktı. Teknoloji öylesine ilerledi ki, dünyamızda her şey baş döndüren bir hız kazandı. Sandık ki bunlardan yararlanacağız, boş zamanımız olacak. Aşk, bir bakıma boş zaman ister. Oysa aksi oldu. Eskiden bir mektup üç günde gider, yanıtı üç günde dönerdi. O mektuba ilişkin sorun altı gün tatil yapardı. Oysa şimdilerde birkaç saniyede elimize ulaşan bir faks metnini derinlemesine kavrayamadan, başka bir konuda bir mail masamıza geliyor. Gerginliklerin çoğalması, depresyonun nezleden de beter herkesi sarması bu hızın nedeni. Aşka gelince, o da bu hıza kurban gitti. Geçmiş yüzyılların aşkını artık yaşamak olası değil. Bir Cyrano, bir Romeo bu hıza dayanamaz. Ancak aşkın özü değişmedi. Biçimi değişti. Cinsellik için zaman kaybedilmiyor. Cinsellikten arta kalan bir duygu varsa buna aşk demeli. Bence bu daha sağlıklı.
BOZULAN MOZAİK
- Romanınızda 6-7 Eylül olaylarına da değinerek İstanbul kültür mozaiğinin en önemli parçalarından biri olan azınlık Türkleri'nin sorunlarına da yer veriyorsunuz.- Rumlar, Museviler, Ermeniler, hepsi bir dönem İstanbul'unun rengi, kokusu, sesiydi. 6-7 Eylül olaylarından sonra bu eşine rastlanmayacak mozaik bozuldu, daha sonra yavaş yavaş seyrelip, yok oldu. 6-7 Eylül olayları Cumhuriyet'in ikinci kırılma noktası olmuştur. Birincisi de 1950 seçimleridir. 6-7 Eylül olayları beni çok etkiledi. Bütün o yağmayı, yıkımı yaşadım. 6-7 Eylül, ilk romanımda, Hulki Bey ve Arkadaşları'nda yer aldı. Hızımı alamamış olmalıyım ki, ikinci romanım Güvercinler'in ikinci bölümünde de 6-7 Eylül olayları gene var. Ama değişik kanaviçede.
- Deniz Taşları'nda roman içinde romanlar yazmışsınız. Kalomira tek başına roman. Cavit Bey başka bir roman. Çoğu yazar bulabildiği tek konuyla roman yazıyor. Siz sürekli karakterler, kişilikler, olaylar üretiyorsunuz.
- Roman içinde romanlar yazdığıma birçok köşe yazarı, eleştirmen değindi. Yayınevi dosyayı okuduktan sonra, 'Kalomira'nın Tuhaf Öyküsü' bölümünü çıkartıp ayrı bir roman yapmamı söylemişti. Ama benim kişilik yaratmakta, konu bulmakta bir sıkıntım yok. Onun için yazarken cimrilik etmiyorum. Beş yüz elli sayfalık bir roman bitirdim, şimdi ne yazacağım şeklinde bir tedirginliğim de yok. Şu anda elimde bitmiş bir roman var: 'Büyücü'. Eylül'de yayımlanacak. Yıl sonunda anılarımı yayımlayacağım. 'Buralardan Geçerken'. Altbaşlığı 'Yaşam ve Oyun'. Bunu 1991 yılında bitirmiştim. Yayımlamaya zaman olmadı. Elimde on altı tane bitmiş öykü var. Üç uzun öyküden bir kitap yaptım. Adı, 'Tutuklanacaklar Listesi'. Gelecek Mayıs'ta yayımlanacak. Geriye kalan on üç öykü daha var. Bunlar çok kısa öyküler. Onları da tek dosyada topladım. Adı, 'Ciddi Hafiflikler'. Bu yaz, İsviçre'nin Bale kantonu Ağır Ceza Mahkemesi Arşivi'nde, bitmiş bir davanın dosyası üzerinde çalışacağım. Bu da 2008'in romanı olacak. Yürek kavurucu bir öykü. Ama okuyanlar kahkahalarla gülecekler.
YAŞAMIN ANLAMI
- Yazdıklarınızda en dramatik olaylar, kişilikler hep güldürüyor. Sürekli bir ironi içindesiniz.
- Yaşam size komik gelmiyor mu? Hangi açıdan baktığımıza göre yaşamın anlamı sürekli değişiyor. Doğmadan önce bize irademizi soran olmadı. Dünyaya gelmek istiyor muyuz? Hangi çağda gelmek istiyoruz? Hangi ülkenin vatandaşı olmak istiyoruz? Hayır. Kimse sormadı, doğduk. 'Günaydın dünya'. Şimdi öleceğimizi biliyoruz. Ama ne zaman, hangi koşullarda?.. Bunu bilmiyoruz. Doğumla ölüm arasında kalan sürece yaşam deniyor. Absürdle başlayıp absürdle biten mantıklı bir şey olamaz. Mantıksız şey de, ya komik olur, ya dramatik. Ahmaklığa, ya güleriz ya üzüntü duyarız. Kahkahayla üzüntü aynı anda üst üste olabilir. İşte benim yazdığım bu. Sözcük komiği, durum komiği, kişilik komiği, davranış komiği hep öne çıkıyor. Ama biraz kazırsanız altında baştan sona uzanan bir hüzün var.
- Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazandınız. Neler hissediyorsunuz?
- İki yıl önce Haldun Taner Öykü Ödülü'ne değer görüldüm. Bu yıl Yunus Nadi Roman Ödülü verildi. İnsanoğlu ödüllendirilince seviniyor. Ben sadece sevinmekle kalmadım, bu ödüller bana cesaret verdi.
Deniz Taşları/ Yiğit Okur/Can Yayınları/ 554 s.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006

Yunus Nadi 2006 'Öykü' Ödülü: Sezer Ateş Ayvaz
'Edebiyat; dünyayı, yaşananları anlamlandırmada, temel bir ifade biçimi benim için'
Sezer Ateş Ayvaz yazmaya, şiirle başladı, sonra öyküye yöneldi. Ardından, denemeler, eleştiri yazıları geldi. İlk yazısı, 'Kaşık Düşmanı' filmi için yazdığı bir sinema eleştirisiydi. 1986 Abdi İpekçi Film Eleştirisi Yarışması'nda, övgüye değer bulundu. Bir yıl sonra, Cumhuriyet gazetesinin, kültür- sanat sayfasında, 'Büyüklere Rocky, küçüklere He man' ve kitap tanıtma yazıları yayımlandı. Bu arada, öyküler yazıyordu, ilk öykü dosyası, 'Bütün Oteller İstanbul Palas' Akademi Kitabevi'nin ilk yapıtlar için verdiği öykü başarı ödülünü kazandı. 'Aynalarda Yaz', o dosyaya birkaç öykü eklenerek oluştu. İkinci öykü kitabı gecikti. Çünkü, zamanının çoğunu, 'Türk Romanında Değişen Bir Paradigma: Politik roman' konulu doktora tezine ayırmıştı. 'Yeryüzü Taksim', ikinci öykü kitabı. Son öykü kitabı 'Tamiris'in Gece Suçları' ile de Yunus Nadi 2006 Öylkü Ödülü'nü kazandı. Sezer Ateş Ayvaz ile yazarlığını ve öykülerini konuştuk.
Ece BAKTIAYA
Kasıl başladınız yazmaya? Sizi yazmaya iten nedenler nedir?
- İnsanı yazmaya yönelten pek çok neden var. Benim için de geçerlidir bu nedenler. Sanata ilgi duymak, bir var oluş biçimi olarak benimsemek, oldukça karmaşık bir süreç. Söyleyebileceğim tek şey; sözün, sözcüklerin, yazı evreninin, beni kendine çektiği. O evrenle aramızda, erken yaşlarımda başlayan bir bağın oluştuğu.
Şimdi de öyle; sözcüklerin, dünyanın bir ucundan diğer ucuna yürüyüp dokunduğu her şeye bir gerçeklik kazandırması büyülüyor beni. Sırtına gölgeler ilişmiş sözcüklerin, dünyaya karşı çıkışlarına bayılıyorum. Ama, zor bir ilişki bu, kimi zaman romantik, kimi zaman kederli, çoğu zaman da hırpalayıcı olabiliyor. Bu tuhaf bağın, yazmamı sağlayan esas neden olduğunu sanıyorum. Kimbilir? Belki de yanılıyorumdur.Edebiyat; dünyayı, yaşananları anlamlandırmada, her zaman temel bir ifade biçimi oldu, benim için.
Yazmaya, şiirle başladım, sonra öyküye yöneldim. Hemen ardından, denemeler, eleştiri yazıları geldi.
İlk yazım, ' Kaşık Düşmanı' filmi için yazdığım, bir sinema eleştirisiydi. 1986 Abdi İpekçi Film Eleştirisi yarışmasında, övgüye değer bulundu.
Bir yıl sonra, Cumhuriyet gazetesinin , kültür- sanat sayfasında, 'Büyüklere Rocky, küçüklere He man' başlıklı yazım ve kitap tanıtma yazılarım yayımlandı.
Bu arada, öyküler yazıyordum, ilk öykü dosyam, 'Bütün Oteller İstanbul Palas' Akademi Kitabevi'nin ilk yapıtlar için verdiği öykü başarı ödülünü kazandı. Aynalarda Yaz, o dosyaya birkaç öykü eklenerek oluştu.
İkinci öykü kitabı gecikti biraz. Çünkü, öykü yazmaya devam etmekle birlikte, zamanımın çoğunu, 'Türk romanında değişen bir paradigma: Politik roman' konulu doktora tezi çalışmasına ayırmıştım. Yeryüzü Taksim, gecikmiş bir ikinci kitap oldu böylece.
EN İYİ ANLATICI
- 'Aynalarda Yaz', 'Yeryüzü Taksim' ve son olarak da 'Tamiris'in Gecesuçları'... Üç kitabınızın da ortak noktası öykü olmaları. Tür olarak öyküyü seçmenizin nedeni nedir?
- Sanırım, öykünün, özgür, serüvenci yapısı çekiyor beni. Dünyanın bütünlük algısını yitirdiği bu zamanda, yaşananları duyulur kılmada, en olanaklı tür olarak görüyorum öyküyü. Klasik öykü sınırlarını aşan, sadece olay örgüsüne dayanmayan bir biçim geliştiriyor günümüzde. Roman, artık, ahlaksal, akılcı, açıklanmış bir dünya kurma endişesinden uzaklaşsa da, öykü kadar asi gelmiyor bana. Parçalanmış zamanın en iyi anlatıcılarından biri öykü, bana kalırsa. İmgelem gücüne dayanarak, sezdiren, soruları, estetik olarak çoğaltan, bir yapı geliştirebilir.
Her yazar, tür kısıtlamasına gitmeden, yazmak istediğine uygun, biçimi, kurguyu, kurmacayı seçer elbette. Ben öyküyü seçtim, bugüne dek.13 öyküden oluşuyor yeni kitabınız... Birbirinden bağımsız 13 öykü gibi algılansa da en başta, okudukça anlaşılan, ilginç ve okuru daha bir kitabın içine alan bir bağ var sanki aralarında... Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Haklısınız, kitapta yer alan 13 öykünün her biri bağımsız diğerlerinden. Gene de çok bağ var aralarında. Buluştukları birçok gönderme alanı, ortak temalar var. İlk aklıma gelen; öykü kişilerinin, gecenin bir yerinde suça tanıklık etmeleri. Gerçek ya da hayali suçları yaşayan, günümüzün trajik kişileri olmaları. Kalabalıklar içinde gezen, yaşayan, yalnızlaşan, düş kırıklığına uğrayan, görülmeyen ve görmeyen ama hayata yenik düşmemek isteyen, günümüzün trajik kişileri onlar. Kahraman sanıyorlar kendilerini.. Oysa, değiller...Kambur, mızıka, masal, söz, saç daha çok anlatıyor hayatlarını. Gecesuçlarına dönüşüyor... Gece trenleri o zaman geçiyor kentlerden, kapıları kilitleniyor evlerin, bir çocuk o zaman uyanıyor iç çekişlerle dolu uykusundan, meydanlarda düşsel sahneler kuruluyor, zırhlı araçların korkusu kuşatıyor İkinci'lerin yaşamını. Züleyha ve Yusuf, yıldızlara dek gidip, geri dönen sözlerle canlanıp söze ve suya dökülüyorlar...
Başka imgesel göndermeler ve anlam evrenleri de var; birbirini besleyen ya da yadsıyan... Ben bu kadarını söyleyeyim.
İNSANLIĞIN ORTAK İMGELERİ
- Tamiris, öykünüze adını veren bir kişi olarak algılanıyor. Oysa öyküyü okuyunca Tamiris'in bir metafor olduğu anlaşılıyor. Bu öykünüzden yola çıkarak, metaforların,simgelerin öykücülüğünüzdeki yerini anlatır mısınız?
- İmgelerle savaşan kör bilici; Tamiris, bir metafor evet. Bir öykü kişisi olarak da görülebilir ama. Gölgesi bütün öykülere düşmüştür, diye düşünüyorum. Onunla dolaştım çünkü, onunla soluk aldım satır aralarında. Kimi öykülerde benim yerime geçip, o baktı öykü kişilerine, kimi öykülerde ise ben, Tamiris oldum. Kapattım gözlerimi. Bize dayatılan medyatik imgelerin kuşatılmışlığından kurtulmak istiyordum çünkü. Dünyanın bu kaotik ortamında, bizi boyunduruk altına alan imgelere karşı, bizi bize anlatacak imgeleri aradım. Hem benim hem de insanlığın ortak imgelerini. Çünkü, kördü Tamiris, bu yüzden bulabilirdi kendi imgesini.
Ne kadar açıklayıcı olacak bilmiyorum ama, sürekli yer değiştiren bir gösterendi o.
Metaforlara neden gerek duyduğuma gelince: Bir öykü dünyası içinde devinirken arka plan yaratmada işlevsel olabilirler, ölçülü ve samimiyetle kullanıldığında, zenginlik katabilirler öyküye. Çok anlamlı, katmanlı bir yapı oluşturabilirler, diye düşündüm. Her öykünün kendi gerçeğini, tek ve biricik olduğu gerçeğini unutmamaya çalıştım ama. Hem kendine özgü, bağımsız, tekil dünyalarını korumak, hem de ortak anlam alanlarını güçlendirmek istedim. Her bir öykünün, kendisine ait imgesel bütünlüğünü bozmamaya çalıştım öte yandan . Böylece, birbirlerini sınayabilir, çoğaltabilir, bazen de inkâr edebilirler gibi geldi bana.
Simgelerin, öykülerin yapısına uygun olmaları gerekiyor, bana göre. Yoksa, inandırıcı olmaları, sahicilik taşımaları, yapaylık katmamaları çok zor, öyküye. Dil'le, kurguyla, kurmacayla, bütünleştiler sanıyorum, Tamiris'te... İkinci, Nora, Sefira, Yusuf ile Züleyha, Bahtiyar Kambur, Şehri gözetleme komitesi, Makas; öykü kişileri oldukları kadar, simgesel nitelik de kazandılar.
İnsanlar, devinimler, nesneler, zaman- öykü kişisi ¬ hatta- öykü anlatıcıları oldular; Tamiris'in Gecesuçları'nda.
- Öykülerinizde bir karamsarlık seziliyor sanki ve bir de her şeye rağmen umut... Kadın - erkek ilişkisindeki iniş çıkışlar çelişkiler de unutulmamış... Gerçek yaşamın izdüşümü gibi...
- Güne, günde yaşananlara karşı bir karamsarlık geliştirdiğim doğru. Toplumsal koşullanmışlıkların, insanı kuşatmışlığından hoşnut değilim çünkü. Tek duyunun, görme duyusunun egemenliği altında, bir tür körleşme yaşıyoruz. Önceden programlanmış, bize dayatılan bir imgeler sağanağı altında , zihinlerimiz, bilinçdışımız dolup taşıyor. İçselleştiriyoruz onları. Ezberlenmiş ezberlerden toz duman ortalık. Dünyada olup bitenleri, geçmişimizi en önemlisi de geleceğimizi görmemeye başlıyoruz. Kelimenin tam anlamıyla körleşme bu. Her gün biraz daha yenik düşen, hiçbir şeyi sorgulamayan, insan tekleri çoğalıyor, giderek. Hayatlarımızın öznesi olamıyor, gerçek bir özgürlük düşü bile kuramıyoruz böylece.
Yaşanan olguyu, bu kadar da mutlaklaştırmayayım, bir umuda çağrı yapan an'lar da var yazdıklarımda; içimizdeki renklere, seslere değen, mutluluk anları da var sanıyorum. Umut diyebilirsek, mücadeleyi yeşertmeye çalışan bir umut olabilir. Farkında olmanın, hayata ve bize dayatılanlara muhalif olabilmenin, zamana yenik düşmemenin, sözle, sözün büyüsüyle güzellikler yaratabilmenin umudu diyelim ona.
-Sizden izler de taşıyor mu yazdıklarınız?
- Yazarından, onun hayata bakış açısından, görüp yaşadıklarından, izler taşımayan bir sanat yapıtı olabilir mi? Sorduğunuz, öykü anlatıcıları ya da öykü kişileri ile olan ilişkim ise, benim seçtiğim kişiler onlar. Benimle çakışan, çatışan özellikleri, benden farklılaşan yönelişleri var. Hayattan yola çıkılarak yazılmış olsalar bile kendilerine ait özgül bir alan içinde deviniyorlar. Hayatın değil, sanatın gerçeğinin içindeler çünkü.
OKURA ÖZEL GÖNDERMELER
- Okurken fark edilen okura özel psikolojik çözümlemeler, göndermeler yer alıyor öykülerinizde... Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Okuru düşünmeye sevk etmek bir amaç mı sizin için?
- Okur da kendi serüvenini oluşturmalı elbette.. Anlık hazlara uyarlı, kolay tüketilen metinlere yönelmemeli yalnızca. Kendince üretebilmeli okuduğunu. Duyma, sezme, düşünme çabası geliştirebilmeli. Dil'le kurulan o gerçekliğin içinden, kendi gerçekliğini kurabilmeli. Katmanların ilkinde de kalabilir, diğerlerine de geçebilir, ihtiyaçlarına, isteklerine, çabasına, anlama yetisine bağlı okuyanın.
Edebiyatta anlamı yadsıyan, oyunlar kurup bozmayı amaçlayan bir hazcı anlayıştan uzağım ben. Okuru eğlendirmeye yönelik bir hüner oyunu olarak görmüyorum edebiyatı. Doğrusu budur da demiyorum, ben böyle düşünüyorum, diyorum. Hep vurguladığım bir şey var. Yazarın özgürlüğü bir palyaço özgürlüğü değildir. Ne olursa olsun, insanları eğlendirmeye, salt hazza yönelmelerine yarayacak şeyler yazmak zorunda değildir.
Eğlenme ihtiyacına, güzel duyuya karşı değilim, çok vurgu kazandığı, nerdeyse tek amaç, en önemli nitelik olarak görüldüğü için söylüyorum bunları. Edebiyat bile bir "seyirlik alan" olarak algılanmaya başlandı neredeyse.
Toplumsal bir arka plan olsun istiyorum yazdıklarımda, güne, günün değerlerine, hıza, yapıp etmelere, görünümlere aykırı bir bakışı, bir dil'i gerçekleştirmeye çalışıyorum. Sanat, insanın özgürleşme ihtiyacına denk düşmeli diye düşünüyorum, yarattığı insansal durumlarla, ona işaret edebilmeli. Görünen ve yaşanlara, geçerli değerlere, muhalif olabilmeli, kısacası. Bu yüzden, güne karşı bir eleştirel duruş, umudunu kaybetmek istemeyen bir hüzün var yazdıklarımda.
Ama bundan, estetik yapıyı önemsemediğim anlamı çıkmamalı. Tam tersine; güzel'in, dünyayı değiştirebilecek kadar güçlü olduğuna inanan, bir ütopik anlayışı yeşertiyorum kendi içimde. Bundan dolayı var kıldım; kırk diyarda dolaşıp söyleşen, açlık, yoksulluk bırakmayan, dünyanın bütün dillerini koruyup kollayan hikâye ustalarını... Bundan dolayı, kurutulmuş kan rengindeki dünyayı gezdi Sefira; sözün, sözcüklerin büyüsüyle hayatı değiştirebilmek için...
YAZARIN KENDİ DİL'İ...
- Yalın, akıcı ve şiirsel bir dille karşılaşıyoruz kitabı okurken... Dil öykücülüğünüz açısından ne ifade ediyor?
- Dil, öykü yazmada, nerdeyse her şey benim için. Her yazarın, kendi dil'ini bulabilmesi, başkalarından farklılaşabildiği o eşiği geçebilmesi gerekiyor. O eşiği geçebilmek için, eski, tamamlanmış ama görkemli dil'den bir ölçüde uzaklaşmaya çabalıyorum. Öykülerimi okuyanlar, yalın, akıcı bir dille yazıldıklarını söylüyor. Şiirselliğe gelince, her öyküde değil ama, bazı öykülerde, dilin düz anlamlarını bozmak gerekiyor. Aykırı bir gerçekliği, aykırı bir dille kurmak için. Ayrıca, her öykü, kendi dili'ni yaratır, bu dili oluştururken düzyazının olanakları, elverişli gelmeyebilir bazen. O zaman, dili kıracak, şiirsel yoğunlukta ¬ ille de lirik olması gerekmez- anlam katmanları amaçlanabilir. Unutmayalım ki; şiir, en yakın türdür kısa öyküye.-Tamiris'in Gecesuçları'nın Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü almasına ilişkin yorumlarınız neler? Ödüller öykücü kimliğinizi nasıl etkiliyor (mu)?
- Ödüller, yazarın kimliğini etkilemese de, yazarın, yazma çabasına, isteğine güç katabilir. Başka, önemli işlevleri de var ödüllerin. Yunus Nadi Ödülleri de, bu işlevleri yerine getirmeye çalışıyor yıllardır.
Bana da güç kattı, yazdıklarıma, yazacaklarıma olan inancımı pekiştirdi. Bu yüzden, teşekkür borçluyum 'Yunus Nadi Öykü Ödülü Seçici Kurulu' na...
Tamiris'in Gece Suçları/ Sezer Ateş Ayvaz/ Can Yayınları/112 s.
Sezer Ateş Ayvaz'dan "Tamiris'in Gecesuçları"
Göstergeler çağına öyküler
Tamiris'in Gecesuçları'nda yazar, kurumuş kan rengindeki insanlık durumlarını anlatır bize. Tamiris olarak, kimi kez de Tamiris'in gözlerinden. Burada anlatılan bir saptamadan ötedir. Bu, aynı zamanda yaşananlara karşı bir çıkıştır. İlişkilerimizde eksilip durmamıza karşı bir başkaldırıdır. Bu başkaldırıyı hepimiz adına yaparcasına şöyle seslenir anlatıcı/yazar:
" Tek sen kaldın. Sen! İkinci ol! Bul artık, belleğinde silinen izleri..."
Erkan TUNCAY
1/
Tamiris'in Gecesuçları'nda yabancı, ayrıksı dünyadan fotoğraflar çekip önümüze koyuyor Sezer Ateş Ayvaz. Savaştaki, ikili ilişkideki kanıksamanın (Raylarda Makas, Çıngıraklı Kapı), anne sevgisi yoksunluğunun (Su İle Her Şeye Hayat), tutkunun ölüme/öldürmeye yakınlığının (Tamiris'in Gözleri), yaşamın hızına yenik düşmenin (Açık Pembe Üçgen), elginlik anlarının (Bizim Denizimiz Değil), zamanın cımasızlığının (Soneşik, Kurumuş Kan Renginde), benlik yitiminin (İkinci, Karar Anı) kısacası yaşam içindeki savruluşların (Gecesuçları) ayrıksı anlarını anlatıyor yazar.
" Pencerenin önünde oturup, gözlerini dışarıya dikiyorsun, sana bütünüyle yabancı, ayrıksı bu dünyaya... Dingin, heyecansız... İçine korku salan güzelliğe bakıyorsun..."
2/
Yazar/anlatıcı öykülerde bazen bir iç sesle veriyor umutsuzluğu. Kitabın ilk öyküsü Raylarda Makas'ta, trenlerle taşınan bombalardan söz edilir. O vagonların taşıdığı ölümden. Öyle ki, kimse bunun bilincinde değildir. Çoğu kişinin kılı bile kıpırdamaz. Tepkisizdir. Savaş burada hem iç, hem de dış gerçeklik olarak ikili anlamıyla yer alır.
İç dünyadaki savaş, iç seslerle verilir. Bu sesler öyküye derinlik katıp, yeni anlam katmanlarının açılmasını sağlar. Raylarda Makas, kurguyla gerçekliğin iç içe geçip, sınırların belirsizleştiği bir öykü olarak karşımıza çıkar." (Savaş) kimi zaman açıkça, kimi zaman sinsice yayılarak, bir ur gibi kuşattı seni... sizi... Hayatın gizli yüzündeydi... Yanındaydı..." (s.16)
3/
Çıngıraklı Kapı, Su İle Her Şeye Hayat ve özellikle Soneşik'te yitirilip gidene (zaman, sevgi) karşı belirgin bir hüzün duyulur. Çıngıraklı Kapı'da yitip giden mutlu günlere, Su İle Her Şeye Hayat'ta anne sevgisi yoksunluğuna karşı yaşanır hüzün.
Soneşik'te iki farklı ortamın anlatımı vardır. Bu iki katmanlı anlatımda önce anlatıcı/yazarın annesi tarafından yıkandığı an vardır. Sonra da anlatıcının annesini yıkama anı. Bazen iç içe geçer bu ortamlar. Birbirine karışır. Bunlara paralel olarak bir çocukluk masalı öyküde yerini alır. Bu masal Asi Nehri kenarında geçmiş bir çocukluk zamanından kalmadır. Bu masalla birlikte anlatıya bir katman daha eklenir. Böylece bu çok katmanlı anlatımda duygu yoğunluğu artık doruğa yükselmiştir.
Hüzün çoğu öyküde geçmişe duyulan özlemden kaynaklanmaz. Hüzün burada, varlığın şimdiki zaman içindeki durumunu vermesi açısından önemlidir. Öykülerde hüzün belirgin bir duygu olsa da, özneyi bir anlamda silen, yabancılaştıran yaşama anlarına karşı açık bir isyan da yer alır.
4/
Su İle Her Şeye Hayat'ta Madam Suzan, annesinin kapıyı açmasını bekler. Kurumuş Kan Renginde adlı öyküde ise, anlatıcı/yazarın " içi(n)deki tüm duyguları silen, yerini bezginliğe bırakan kapı açılma töreni(yle)," karşılaşırız. Özcesi Sezer Ateş Ayvaz'ın öykülerinde kapının simgesel bir değeri vardır. Geçiş, yitiriş, anımsama, bekleyiş, zaman, yeni, kuşku, giz, umut... Kapı öykülerde bazen biri, bezen de tüm anlamları içinde barındırır.
5/
Kapı kadar, geceye de yoğun bir simgesel anlam yüklemiştir yazar. Gecesuçları deyişi, bitişik yazımı özellikle dikkatimize sunulur. Ertesinde okur bakışı gecenin kuytularında, ışıkları altında dolaşmaya başlar. Öykü zamanı olarak genellikle gece seçilmiştir. Çünkü gece, kimi zaman bir ayrılık, kopuş; kimi zaman da yaşama tutunma çabası, gri yaşama anları, yaşam içinde yitiş, maskesizlik anlamına gelmektedir.
6/
Öykülerin çoğunun parçalar, bölümler şeklinde yazılmış olması yazarın bilinçli bir seçimi olsa gerektir. Bu bölümler birer fotoğraf karesi gibidir. Yan yana dizili durur. Bazen karmakarışıktır. İç içe geçmiştir. Hem geçmişin silik/belirgin izlerini, hem de şimdiki zamanı gösterirler. Bu parçalı, bölümlü anlatım aynı zamanda öznenin günümüzdeki parçalanmışlığını vermesi açısından da dikkat çekicidir. Öykülerde insanın hem zihinsel olarak, hem de toplumsal bir varlık olarak parçalanmışlığı, dağılmışlığı yer almaktadır. O yüzden 'ben' günümüzde tepkisiz, kişilik olarak silik ve göstergeler çağının hızına yetişmeye çalışan bir yalnızdır. İşte o yalnızlık anlarının anlatımıdır biraz Tamiris'in Gecesuçları.
7/
Tamiris adıyla ilk kez dördüncü öyküde karşılaşıyoruz (Tamiris'in Gözleri). Son öyküde de (Kahve Rengi Öykü) Tamiris'in, " İmgelerle savaşıp yenik düşen kör bilici," (s.111) olduğunu öğreniyoruz. Tamiris, günümüz yazarının içinde bulunduğu umutsuz durumu temsil eder. Yazar da öznenin bu parçalanmışlığından payını alır. Yazarken, imgelerle savaşırken büyük bir ayrıksı dünyayla, gerçeklerle karşılaşır. Bu bir anlamda umutsuzluk içine atılmak anlamına da gelir. Bu yüzden Tamiris bazen anlatıcı/yazarın kendi iç sesi, vicdan oluyor. Bazen de apayrı bir öykü karakteri olarak karşımıza çıkıyor. Ne olursa olsun Tamiris'le simgelenen, sanatçı duyarlılığı ve onun beraberinde getirdiği mutsuzluk, yabancılaşmadır bir bakıma.
8/
Öykülerin çoğunda bir iç ses var. Öyle ki, kimi öykülerde anlatıyı bu iç sesler kuruyor. Bu iç sesler yer yer yazar, anlatıcı, vicdan, karakter iç sesi, ya da Tamiris, anne olabiliyor. Tüm bu sesler, söylemek istediğini bir çırpıda bağırarak söylemiyor. Okura düşünme alanları aça aça söyleyeceğini söylüyor. Seslerin bir başkaldırıya, bir çağrıya dönüştüğü anlar da oluyor. O zaman sorgulamaya, düşünmeye, seçmeye yöneltiliyor okur. Bu bize Sezer Ateş Ayvaz'ın öykülerinde felsefeyi nasıl da başarıyla yapılandırdığını gösteriyor. Çoğu öykü, düşünsel bir derinlik taşıyor. İşte böylesi bir düşünsel boyutta öyküyü kuran iç sesler, öykünün temini kurmada bir mihenk taşı oluyor.
" Kanıksadığın bir bedende sen ne hissettin?" (s.22)
" O kadını öldürecek olan şeyin kendi içindeki tutku olduğunu biliyordum." (s.38)
" İlerle, parçası ol akışın! Öyle ki, hız ol sen de! Durma!" (s.58)
9/
Tamiris'in Gecesuçları'nda yazar, kurumuş kan rengindeki insanlık durumlarını anlatır bize. Tamiris olarak, kimi kez de Tamiris'in gözlerinden. Burada anlatılan bir saptamadan ötedir. Bu, aynı zamanda yaşananlara karşı bir çıkıştır. İlişkilerimizde eksilip durmamıza karşı bir başkaldırıdır. Bu başkaldırıyı hepimiz adına yaparcasına şöyle seslenir anlatıcı/yazar:" Tek sen kaldın. Sen! İkinci ol! Bul artık, belleğinde silinen izleri..." (s.50)
10/
Kitabın üçüncü öyküsünde de ( Su İle Her Şeye Hayat) başat duygu hüzündür. Anne-kız ilişkisi bağlamında bize çeşitli sorular sordurtur bu öykü. Bunu da, ikisi arasında yitmiş olan sevgilere bakarak yapar.
Bu öyküyü okurken hüzün bir müziğe dönüşür sanki. Okurken size bir eski musiki sesi eşlik eder gibidir. Geri dönüşlerle, Suzan'ın zihnindeki o yitmiş zamanlara bakarız. Onunla soluklanıp, onunla yoruluruz. Bir adım daha... Yürürken sağda solda gördüğü yapılara, çeşmelere bakar Suzan. Gördüklerinin kendisinde yarattığı çağrışımları sese dönüştürür. Anlatır Suzan. Annesinin yıllar önce çocuklarını nasıl da bırakıp Paris'e gittiğini, bunu nasıl yapabildiğini. Artık Suzan da annesi gibi yaşlanmıştır. Ayrılığı, kopuşu, sevgisizliği sorgulamak için artık çok geçtir. Suzan annesi Madam Anie'ye öykü sonunda şöyle seslenir:
" Geç kaldın Madam Anie. Çok geç artık." (s.35)
Annesiyle buluştuğu pastanede çantası yere düşer Suzan'ın. Dağılır gürültüyle. Bu dağılma, tıpkı kendi yaşamındaki gibi sesli bir sessizlik içinde gerçekleşir.
11/
Tüm öyküler belirgin bir yaşanmışlıktan besleniyor. Taşıdıkları doğal, bir o kadar katmanlı anlatım onun için okuyucuyu içten sarıyor.
" Ne yana baksan; avuntusuz, kıstırılmış hayat..." (s.27) dese de anlatıcı/yazar, tüm bunları öyküleştirmek aslında yaşam karşısında direnç kazanmak değil midir?
Bu bağlamda Tamiris'in Gecesuçları; umutsuz, avuntusuz yaşama anlarını anlatsa da, aslında umudu büyüten öyküler olarak karşımıza çıkar. Çünkü belli bir noktadan sonra tüm öykülerde Sefira'dır yazar. " Dünyayı sözcüklerle değiştiren gezgin(dir.)" (s.111) Sözün insanı değiştiren gücüne inanır...

Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006

ana_menu_ovr_1_.jpg

gradient_tcat_1_.gif

ANASİTEMİZE GİREBİLMEK İÇİN TIKLAYINIZ...

ince_cizgi_1_.jpg

ALİ ŞAHİN'İN BLOKNOTU

edebiyatdunyasi.jpg

google_logo_25blk.gif

"GOOGLE"de "alsah.sitemynet.com" aramak için yalnızca tıklamanız yeterlidir

alisahin_kisses.gif

Elmanın Yarısı
----------------

Bir elmanın yarısı biz
Yarısı bu koskoca dünya
Bir elmanın yarısı biz
Yarısı insanlarımız
Bir elmanın yarısı sen
Yarısı ben

İkimiz....

Nâzım Hikmet

index_03_1_.gif

EDEBİYAT DÜNYASI/ ARALIK '05

SİTE İÇİNDEKİLER

RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU

10- 11 - 12 Mayıs 2006
KASTAMONU

Türk Edebiyatı'nın Koca Çınarı Rıfat Ilgaz adına Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksek Okulu, Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi ve Çınar Yayınları'nın işbirliği ile Rıfat Ilgaz Sempozyumu düzenleniyor. 10- 11- 12 Mayıs 2006 tarihlerinde Kastamonu'da düzenlenecek sempozyumun amacı şöyle açıklanıyor:

"Küreselleşme, Globalleşme söylemleri altında Yeni Dünya Düzeni dayatmaları ülkemizin yüzyıllık sorunu...

devamı için TIKLAYINIZ

25. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE KASTAMONU GAZETESİ İHSAN OZANOĞLU ÖZEL SAYFASI

Şehit Öğretmene Ağıt (*) / Cemal Türkmen _____________________________________________________

Karda kışta gitmek için işine
Veda ettin yaranına eşine
Yürüdün canını takıp dişine

Uyan hocam uyan kalk da yola düş
Dondurur insanı zalim karakış.

Sen gidende köy yolları kış idi
Yel vurdu da ciğerlerin üşüdü
Çocuklara ders vermesi hoş idi

Uyan hocam uyan yolunu gözler
Yollara dökülmüş minicik gözler.

Az ücretle çok vazife üstlendin
Halkına güvendin,halka yaslandın
Kar yüzüne vurdu vurdu ıslandın

Uyan hocam uyan üşümez misin?
Karanlığa ışık taşımaz mısın?

Bu nasıl duygudur cana kıyası
Memlekette tanıdıklar duyası
Ne bir tören ne şehitlik payesi

Uyan hocam uyan yollar da kış var
Sen bize gereksin,sen de çok iş var.

İlk kez değil karda kışta kaldığın
"Kargı"yollarında kayıp olduğun
Kimin umurunda donup öldüğün

Uyan hocam uyanamaz mısın?
Kitli kapılara dayanmaz mısın?

Eylemi destanlar anar dostları
Karlar ile örtülüdür üstleri
Meydanlara dikilmeli büstleri

Uyan hocam uyan boşluğa bakma
Zaten yaralıyım ciğerim yakma.

Cemal Türkmen ____________________________________________________
(*)Çorum'un Kargı ilçesinde tatil dönüşü köylerine gitmek üzere yaya olarak yola çıkan iki öğretmen,yolda donarak öldü - basın-

Öğretmenin Dedikleri

Sular
Geceden gündüze akar dedi öğretmen
Yoksa ben su muyum?
Çiçekler de
Uyurlar dedi öğretmen
Yoksa ben çiçek miyim?
Yeryüzünden gök yüzüne görür dedi öğretmen
Yoksa ben uçurtma mıyım?

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Çağdaş Türk Öykücülüğünün Oluşum Ve Gelişimine Yön Verenler/ Hazırlayan : Feridun Andaç 1- 2

Türk Öykücülüğünün Çehreleri
Öykünün Yüzyılı

Türk Öykücülüğünün Genel Çizgileri/ Hazırlayan : Selim İleri 1- 2- 3- 4- 5

öyküde kuşaklar arası ilişkiler
Yazar: A. Alper Akçam
December 2005
Gençler Ustalara, Ustalar Gençlere Ne Kadar Yakın?

Cumhuriyet 24.10.2005
HAYATIN ÖTE YAKASI FERİDUN ANDAÇ
Sesinin solgun göğünde
I./ Sesini Yakalamak

Türk Edebiyatının Dönemleri
-------------------------------

İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı
İslamiyetten Sonraki Türk Edebiyatı
Batı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı

ARİF DAMAR
Cumhuriyet 22.12.2005
PORTRE / AZER YARAN
AYIN ŞİİRİ: "Noktürn*

CEMAL SÜREYA/ ÖZEL BÖLÜM

BİR SİTE: ATILGANYILDIZ/ BİR SİTEDE BİR ŞAİR'İN- CEMAL SÜREYA- TÜM YÖNLERİ İLE NASIL TANITILABİLECEĞİNİ GÖRMEK İÇİN...

23. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE KEMAL BİLBAŞAR

Şapkam Dolu Çiçekle - Ahmet Arif/ Cemal Süreya

Folklor Şiire Düşman -Ahmet Arif/ Cemal
Süreya

Ahmed Arif Üzerine/ Gülten Akın

Ahmed Arif: YURDUM BENİM ŞAHDAMARIM/ Enver Topaloğlu

Ahmed Arif 'Haziran'da Ölmek Zor'/ HİCRİ İZGÖREN:

Yurdum Benim Şahdamarım

Ahmed Arif'in şiirleri, ezilmiş bir halka yaslanan, bu yüzden kendisi de son derece hırpalanmış bir insanın içten gelen haykırışları gibi karşılanıyor. Oysa, şiir söylemi, çok duyarlı bir mantığın ürünü gibi görünüyor. / MEHMET YALÇIN

**********************

Varlık Dergisinin Temmuz 2000 sayısı
Ahmet Arif'le/ Tahir Abacı

Sevdayla Direnen Şiirler
Zeynep Oral

Necatigil için başvuru zamanı

Behçet Necatigil anısına verilen Necatigil Şiir Ödülü'ne başvurular başladı. Seçici kurulu Füsun Akatlı, Cevat Çapan, Mehmet H. Doğan, Haydar Ergülen, Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz ve Tahsin Yücel'den oluşan ödüle aday olmak isteyenler için son başvuru tarihi 15 Mart. Adayların Mart 2005 ile Şubat 2006 arası yayımlanan şiir kitaplarından sekiz adedi, kısa özgeçmişleri, telefon numaraları ve adresleri ile birlikte Necatigil Şiir Ödülü Seçiciler Kurulu Sekreterliği, P.K. 109, 34349 Beşiktaş-İstanbul adresine göndermeleri gerekiyor. Ödül tutarı, 1500 YTL. Bilgi 0212 293 06 65 No'lu telefondan alınabilir.

dot_5_1_.gif

l1.jpg

DERGİLERDEN/ ARALIK '05

VİRGÜL 90, Aralık 2005

SÖYLEŞİ

Bu sayıda Selahattin Yıldırım , Ahmet Soysal ve Orhan Koçak 'ın Ömer Uluç 'la yaptığı uzun soluklu bir söyleşi yer alıyor.

Şebnem Atılgan da Canan Tan ile yeni yayımlanan romanı Eroinle Dans hakkında söyleşti.

EDEBİYAT
Behçet Çelik 'in yazısı, yakın zamanda kaybettiğimiz Vüs'at O. Bener 'in Dost- Yaşamasız kitabıyla ilgili.

Bu sayıda Orhan Pamuk 'un Kara Kitap 'ıyla ilgili iki yazı yer alıyor: A. Alper Akçam 'ın yazısının başlığı "Kara Kitap'a Karnavalesk Bakış" Leylâ İpekçi 'nin yazısının başlığı ise "Kendisinin En Sahici Taklidi: Kara Kitap (Ve Bin Birinci Okumadan Kalanlar"

Mine Özyurt Kılıç , "Özgürlüğün İfadesi" başlıklı yazısında Salman Rushdie 'nin yeni romanı Utanç 'ı ele alıyor.

Diğer edebiyat yazılarında Gülayşe Koçak , Mümtaz Mehmet Tütüncü 'nün Devletin Manevî Şahsiyeti ; Hamid Farazandeh , Paul Celan 'ın Neredeyse Yaşayacaktın ; Tuğba Benli Özenç , Patricia Highsmith 'in Derin Sular ; Hülya Soyşekerci , Cem Atbaşoğlu 'nun Ses isimli kitabını ele aldı.

Bâki Asiltürk de İbrahim Tenekeci 'nin hazırladığı Seçilmiş Şiirler Antolojisi , Osman Hakan A. 'nın Sarı Ekin ile Serkan Işın 'ın Hz. Hubble'ın Rüyaları isimli kitaplarını mercek altına aldı.

Mustafa Arslantunalı da "Geçerken" sayfalarında, kısa kısa, Graham Greene 'in Türkçeye İstanbul Treni ve Doğu Ekspresi olarak çevrilen romanına; Panos Karnezis 'in Günahlar Labirenti 'ne; Uwe Ommer 'in Benim Ailem 'i ile Klaus Kordon 'un Mucizeler Adasına Yolculuk 'una ve Linus Torvalds ile David Diamond 'un Yalnızca Eğlenmek İçin 'ine değindi. Arslantunalı, "dünyanın en büyük ansiklopedisi" olarak nitelediği "Wikipedia"dan da bahsediyor.

ARAŞTIRMA-İNCELEME
Enis Akın , Necmiye Alpay 'ın eleştiri yazılarını bir araya getirdiği kitabı Yaklaşma Çabası hakkında yazdı.

İnan Mayıs Aru 'nun yazısı, Lev Tolstoy 'un Tanrı'nın Egemenliği İçinizdedir kitabıyla ilgili.

Diğer yazılarda Necmi Sönmez , Babür Kuzucuoğlu 'nun Paris'te Türk Hareleri ; Ata Devrim , Janine Chasseguet-Smirgel 'in Ben İdeali ; Ahmet Eken , Jon Lee Anderson 'ın Che Guevara: Devrimci Bir Hayat ; Savaş Çoban , İrfan Palalı 'nın Tehcir Çocukları ; Şeyhmus Diken , İrfan Aktan 'ın Nazê: Bir "Göçüş Öyküsü" ; Bedriye Korkankorkmaz , Vecihi Timuroğlu 'nun Alevilik, Bektaşilik, Şiilik, Kızılbaşlık ; Zeki Arıkan , Eray Canberk ile Rüknü Özkök 'ün Ömür Biter İstanbul Bitmez ; Kemal Kurak , Necati Güngör 'ün Annem Babam Malatya isimli kitabını ele aldı.

Sadık Yalsızuçanlar yazısında, Handan Öztürk ve küçük İskender ile katıldığı, Avusturya'daki "İstanbullu Yazarlarla Türk Edebiyat Festivali" izlenimlerini aktarıyor.

VİTRİN
Vitrin sayfalarında, her zaman olduğu gibi, son ayların kitaplarından 26 tanesi ile ilgili kısa tanıtımlar yer alıyor.

MED-CEZİR
Med-Cezir sayfaları, önceki sayılarda olduğu gibi, yeni yayınlara, Türkiye'den ve dünyadan kitap haberlerine, yarışma ve ödül duyurularına ayrıldı.

dot_5_1_.gif

Bir yazı deneyi:
OuLiPo
Sayı: 89
Aralık 2005


EDİTÖR'DEN

RÜZGÂR GÜLÜ

Tuncer Erdem, Ali Görkem Userin, Arif Damar, İlhan Durusel, Cemil Eren, Berfe


ŞİİR / ÖYKÜ / DENEME


Lawrence Ferlinghetti - Yaşlı Denizciler, Bürüksel Garında

Bilgin Adalı - Bilge Karasu

Ahmet Ada - Kanto XI

Gültekin Emre - Kaptan

Şavkar Altınel - Kayıp

Lale Müldür - Aleksandre Loşluk, Sen Benim Noel Armağanımsın

Meltem Vardar, Seyhan Erözçelik - Dünyanın Son Günü

Melih Elhan - Sokağın Ağzı

İrfan Yıldız - Sana Günler Sakladım

Ömer Erdem - Kapaklar

Yücel Kayıran - Perş

Cem Uzungüneş - Bereket Duası

Hayriye Ersöz - Şiirler

Alphan Akgül - mış gibi divân ya da ‘after image’, mış gibi leylâ

Cengiz Şenol - ev korkusu

Ertan Yılmaz - Osmanlı

Canem Özyıldırım - Vapurda

Zeynel Çok - Okunaksız İhtiyar

Refik Algan - Anatomi Tiyatrosu

Saba Kırer - Jako’ya Mektuplar

Melida Tüzünoğlu - dekalog mutantan

Emin Özdemir - Taş ve Gül

Nedim Gürsel - Bir Varoluş Biçimi Olarak Yazı ya da Franz ile Felice

Ahmet Bozkurt - Şiir-Fragmanlar


SÖYLEŞİ: Cevat Çapan


DOSYA:
Bir yazı deneyi: OuLiPo

Saadet Özen - iPo’cular, Ou, Li ve Po’yu İleri Götürmek İçin Çalışırlar!

Marcel Bénabou, Jacques Roubaud - İşte OuLiPo (Ouvroir de Littérature Potentielle/ POTEDİŞ: Potansiyel Edebiyat İşliği) budur!

Jacques jouet - Queneau Soyundan Bir Aile

Bernard Magné - Perec ve OuLiPo

Marcel Bénabou - Calvino, Örnek Bir OuLiPo’cu

Harry Mathews - çeviri ve OuLiPo: Durmak Bilmeyen Maltız Vakası

Georges Perec - Oulipoyun


BABİL KULESİ

Mustafa Erdem Özler

İlyaz Bingül

Gültekin Emre

Ersin Yalçınkaya

Birsen Ferahlı


BULMACA

dot_5_1_.gif

CUMHURİYET GAZETESİNİN 82. YILI VE 60. YUNUS NADİ (2006) ÖDÜLLERİ 2
______________________________________________

Yunus Nadi 2006 'Şiir' Ödülü: Ruşen Hakkı
Şiir ne kadar yalınsa o kadar güzeldir
Şiir dalında verilen ödülün sahibi Ruşen Hakkı'nın Gerçek Sanat Yayınları'ndan çıkan 'Balkonda Akşamüstü' kitabı oldu. 'Balkonda Akşamüstü' Hakkı'nın onunucu şiir kitabı. Şairin ilk şiiri 1952'de, ilk şiir kitabı da 1962 yılında yayımlandı. Ruşen Hakkı, şiirin yanı sıra öykü, roman, günlük ve bir çocuk kitabı yazarı.
Nena ÇALİDİS
-53 yıldır yazım dünyasının içindesiniz fakat bu süre içinde olabildiğince az ve öz ürünler verdiniz. Bunun özel bir nedeni var mı?
-Evet, 1952 yılından beri yazıyorum. Şiir hep önde olsa da edebiyatın öbür dallarında da ürünler verdim. Bugüne kadar dört öykü, bir roman, üç günlük ve bir çocuk kitabım yayımlandı. Seçme şiirlerden oluşan ``Değirmen''i saymazsak, ``Balkonda Akşamüstü'' dokuzuncu şiir kitabım... Evet, az yazıyorum. Çünkü her dergiye şiir yetiştirmek gibi bir kaygım yok. Masal anlatmıyor, şiir yazıyorum. Türkçenin başını yarıp gözünü çıkarmadan yazıyorum... Bir de şu var; 1971 yılından beri ``Günce'' genel başlığı altında günlük köşe yazıları yazıyorum. Beş yıl öncesine kadar röportajlar da yapıyordum. Bir bakıma gazetecilik, edebiyatın yolunu kesiyor. Ne ki az yazmaktan şikâyetçi değilim; bir de taşralı yazar olmaktan...
- Sizin için `şiirin işçisi' sıfatı kullanılıyor bundan biraz söz eder misiniz?
-Şiir işçisi olmam, sözcük seçicisi olmamdan kaynaklanıyor. Şiirin her sözcüğü kaldırmayan bir dili vardır. Şiir, ukalalık istemez, süs istemez. Şiir ne kadar yalınsa o kadar güzeldir.
-Ödül kazanan kitabınızda geçmiş tarihlerde yayımlanan birkaç şiiriniz yer alıyor. `Balkonda Akşamüstü' kitabınızı şiir yaşamınızın hangi noktasına koyuyorsunuz?
-Kitabımda geçmiş tarihlerde yayımlanan bir şiirim var. ``Sendika'' 1969 yılında Soyut dergisinde yayımlanmış ve önceki kitaplarıma girmemişti. Çünkü unutmuştum. Eski dergilere göz atarken çarptı gözüme. Baktım, günümüze yakışan bir şiir. Onun için kitabıma aldım... Kitaplarımın hiçbiri bir önceki kitabımın altına düşmedi. ``Balkonda Akşamüstü'', 70 yaşıma yakışan bir kitap oldu.
- Kitabınızda İhsan Topçu, Sait Faik, Münir Nurettin, Yahya Kemal gibi isimlerin adları geçiyor, bu isimlerin yaşamınızdaki önemleri nelerdir?
- İhsan Topçu, Kocaeli Üniversitesi Şiir Etkinlikleri Birimi kurucusu, şiir emekçisi, 30 yıllık bir arkadaşım... Sait Faik, beni de çok etkileyen bir usta... Münir Nurettin, Yahya Kemal'in şiirlerini şarkılara döken bir başka usta.
-Şiirinizde duygusallığı sulandırmadan ve imge tuzaklarından uzak duruyorsunuz. Biraz bunu açar mısınız?
-Şiirde duygusallık kaçınılmazdı. Ne ki duygusallık abartılırsa ortaya gözü sulu bir şiir çıkar ve arabeskin kapısını çalar... İmge de öyle, çokça kullanıldığında, yerli yersiz şiire sokulduğunda, yazılanın ne olduğu, ne söylediği pek anlaşılmıyor.
- Yunus Nadi Ödülleri için ne düşünüyorsunuz?
-Yunus Nadi Ödülleri'ni çok önemli buluyorum. Ülkemizde pek çok ödül var ve neredeyse ödülendirilmeyen yazar ve şairler azınlıkta kaldı. Ödülleri önemli kılan bir şey de seçici kurul üyeleridir. Geçmiş yıllardan bu yana baktığımızda, Yunus Nadi Ödülleri seçici kurul üyelerinin hep saygın kişiler olduğunu görüyoruz.
Balkonda Akşamüstü/ Ruşen Hakkı/ Gerçek Sanat Yayınları/ 96 s.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
Yunus Nadi 2006 'Sosyal Bilimler' ödülü: Zeki Sarıhan
Kurtuluş Savaşı'nın kadın cephesi
Mustafa Kemal Atatürk'ün; "Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu kadınının üzerinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını 'Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret gösterdim' diyemez" sözleriyle tanımladığı Türk kadınının Kurtuluş Savaşı mücadelesi, Zeki Sarıhan tarafından kitaplaştırıldı. Ulusal Eğitim Derneği Başkanı Zeki Sarıhan, 'Yunus Nadi Ödülleri'nde bu yıl Sosyal Bilimler Dalı'nda birinciliği paylaştı.
Zeynep ŞAHİN
Çalışma nasıl oluştu?
- Kurtuluş Savaşı ile ilgili başka kitaplarım da var. Aşağı-yukarı 1973'den beri bu konu üzerinde çalışıyorum. Kurtuluş Savaşı'na katılmış çeşitli kesimlerin kitaplarını hazırlamak istiyordum, buna ilişkin bazı notlarım da vardı. Cumhuriyet Kadınları Derneği Başkanı Şenal Sarıhan da benden Kurtuluş Savaşı'nda kadın mücadelesini anlatan bir kitap hazırlamamı istedi. Dolayısıyla, bu çalışmayı öne aldım. Bu konuyla ilgili yazılan kitapları, o günlerin gazetelerini inceledim.
- Eserinizi kitapçılarda görmek olanaklı olamadı.
- Kitabı Çankaya Belediyesi bastı. Toplam 5 bin adetti, 4 binini aldı, binini de Cumhuriyet Kadınları Derneği'ne verdi. Kitap bu nedenle piyasaya çıkamadı. Çankaya Belediyesi nikâhlarda, çeşitli etkinliklerde özellikle kadınlara olmak üzere bu kitabı dağıtıyor. Onlarda da bitmek üzereymiş sanırım, bir hayli dağıttılar. Dernek ise yalnızca şubelerine belirli sayılarda gönderdi.
- Yeni baskı yapılması ya da bir yayıneviyle anlaşılması söz konusu olacak mı?
- Yeni baskı nerede yapılır bilmiyorum. Ama ödül aldığına göre belki taliplisi çıkar. Belki biz bir yayınevine götürebiliriz. Çünkü okuyucu kitabı görmek ve almak isteyecektir. Ancak, henüz bir netlik kazanmadı.
- Kitap 9 bölümden oluşuyor. Hem mücadele yıllarına hem de sonrasına yer veriliyor. Çalışmanızı biraz anlatır mısınız?
- İlk etapta, Kurtuluş Savaşı'nda mücadele eden kadınlarımızın bu gücünü nereden aldığına baktım. Bunun Balkan ve 1. Dünya Savaşları'ndan geldiğini gördüm. Ta o zamanlarda mücadeleye atılmışlar. Daha öncesinde yani Tanzimat Dönemi'nde saraylarda ve konaklarda batı etkisiyle romanlar okumaya başlıyorlar, piyano çalıyorlar, az-çok bir modernleşme var ama bu yurt savunmasıyla ve yeni bir düzenle ilgili bir hareket değil. Sonrasında, hangi alanlarda Kurtuluş Savaşı'na katıldıklarını inceledim. Bunlar arasında düşkünlere, yoksullara ve göçmenlere yardım faaliyetleri vardı. Hatta Sıvas Anadolu Kadınları Müdafa-i Vatan Cemiyeti'nin, bir toplantısında şöyle deniyor: "Annelerimizin bakımını da biz yapmaz mıyız? Vatan anamız da bugün hastadır, ona bakmak da bizim görevimizdir." Sonra kadınlarımız miting kürsülerine çıkıyor. İnanılmaz bir şey. İzmir'in işgali üzerine İstanbul'da yapılan mitinglerde konuşanların neredeyse yarısı kadın. Bu şu anda bile var olan bir şey değil. Bunun birçok anlamı var.
KADINLARIN ÇALIŞMA ALANLARI
Birincisi Türk kadınının vatan savunmasına, doğrudan doğruya savunmaya hazır olduğu ki; bunu kendileri ifade ediyorlar. Bir diğeri de Türkiye hakkında çok kötü izlenimleri olan batı kamuoyuna olumlu mesaj vermek. Erkeklerin ise kadınların kürsülere çıkmasını teşvik ettikleri anlaşılıyor. Kadınların çalışma alanlarından biri Hilali Ahmer. Yardım toplayarak cepheye çeşitli ihtiyaçları ulaştırıyorlar. Kız çocukları bile taktıkları yaka kartları ile yardım topluyorlar ve onu Hilali Ahmer'e bağışlıyorlar. O dönemde kadın hareketinin merkezi Sıvas. TBMM'nin açılması ve bazı İstanbul kadınlarıyla birlikte Halide Edip'in de Ankara'ya gelmesiyle faaliyetin merkezi Ankara'ya kayıyor. En zorlu işlerden biri cephane taşınması. Ulaştırma araçları çok az. Dolayısyla cephanenin kağnılarla ve sırtta taşınması gerekiyordu. Burada da Türkiye'nin kadın gücü harekete geçirildi. Özellikle İnebolu-Ankara ve Ankara'dan da Batı Cephesi'ne doğru olan hat boyunca kadınlarımız seferber oldu. Küçük çocuklarını emanet edecekleri kimse yok; herkes görevde... Zorlu yollarda yolculuk yaparak cephaneyi menzile ulaştırıyorlar. Buralarda çok göz yaşartıcı kahramanlıklar yaşandı. Yol yabancıların ve İstanbul'dan gelenlerin de geçiş güzergâhı olduğu için bunların tanığı çok. Fazıl Hüsnü Dağlarca da "Mustafa Kemal'in Kağnısı" adlı eserinde bu olaylardan birini şiire döktü. Bu olaylar çok yaşandı. Onun için Türkiye halkı kadınlarına büyük şükran duymuştur. Mücadelenin en zor tarafı ise cephede çarpışmaktı. Komutan kadınlarımız var. Erkekli, kadınlı birlikleri komuta ediyorlar. Özellikle köylere, kasabalara gidiyorlar ve insanları askere çağırıyorlar. Savaştan kaçanları ya da yurt savunmasını umursamayanları bir kadının askere çağırması daha etkili oluyordu heralde... Subaylığa kadar yükselenler oldu ve o dönemlerin gazetelerinin yazdıklarına göre dünya ordularında ilk defa Türk ordusunda bir kadın subaylığa yükselmiştir. Yaralananlar, şehit olanlar var... İsmi belli olan ya da olmayan bin kadar kadının askerlik yaptığını, silah kuşanarak çarpıştığını tahmin ediyorum.
- Savaşın kazanılmasıyla mücadele sona ermedi. Kadınlar, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması ve gerçekleştirilen devrimlerle birlikte birçok demokratik kazanım elde etti. Kitapta bu dönemden de bahsediliyor.
- Türkiye halkı, kadınlarının savaştaki özverisini hiç unutmadı. Heykele, resme, şiire konu etti. Bugün birçok kurumun önünde veya şehir meydanlarında heykel gruplarına bakarsanız, içinde kadın da vardır. Ya sırtında cephane ya omuzunda mermi vardır ya da kağnı başındadır. Bunlar şükran ifadesidir. Verdikleri mücadele, siyasal haklarının kazanılmasını ise hızlandırdı. En büyük kadın hakkı ise 1926 tarihli Medeni Yasa'dır. Medeni Yasa; evlenme, çok eşliliğin yasaklaması, miras hukuku gibi konularda getirdiği yeniliklerle kadınların en büyük kazanımı oldu. Sonra kadınlarımız belediye ve milletvekili seçimlerinde aday oldu. Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere, yönetimin de desteğiyle Meclis'e girdiler. Tevhid-i Tedrisat'tan en çok yararlanan da yine kadınlar oldu.
BİRLİKTE MÜCADELE ETMELİ...
- Kadınların, Cumhuriyet'le birlikte elde ettikleri kazanımlar bugün ne noktada?
- Kuşkusuz sorunlarından kurtulmuş değiller, alınacak çok mesafe var. Ama Cumhuriyet Devrimi boyunca çok mesafe alındığı söylenebilir. Bu mesafenin en önemli nedeni de Kurtuluş Savaşı'nın verilmesidir. Doğu ülkelerine nispetle kadınların iş yaşamına atılmaları, toplumda söz sahibi olmaları, öğrenim görmeleri gibi açılardan çok önemli aşamaya gelindi. Bunu çevremizdeki bazı ülkelerde göremeyiz. Türkiye hep batının demokratik devrimlerinden en önce etkilenen ülkeler arasında yer aldı. Batı ülkeleriyle kıyaslağımızda -ki birçokları karşılaştırmayı bu yönde yapıyorlar- durum daha farklı. Kadını iş yaşamına atan kapitalizmdir, onlar kapitalizme birkaç yüzyıl önce geçtiler. Bence, oraların toplumsal gelişmesi, üretim artışı, fabrikalar, kadının özgürleşmesi, iş yaşamına atılması bizden çok daha önce olduğu için batıyla karşılaştırmayalım. Kaldı ki; batıdaki kadın hareketi ile Türkiye'deki kadın hareketi farklıdır. Batı kadını bizim kadınlarımız gibi emperyalizmle mücadele etmiyor. Vietnam'daki savaşa olsa olsa çocukları orada öldürüldüğü için karşı çıkıyor. Ama bizim kadınımız, emperyalist bir müdahale söz konusu olduğu için buna karşı çıkıyor. Batının bugünkü feminist faaliyetlerinin taklitçileri maalesef Türkiye'de de var. Buna uygun faaliyet yürütüyorlar, hatta batı fonlarından para alıyorlar ve bunu marifet sayıyorlar. Bu yanlış. Türkiye'nin bağımsızlığı temel alınmalı ve kadın erkek birlikte mücadele edilmeli.
- Yunus Nadi Ödülü, Zeki Sarıhan için ne ifade ediyor?
- Çok ayrı bir yeri var tabii... Ben ödülümü, sadece bu kitabımın değil Kurtuluş Savaşı ile ilgili diğer çalışmalarımın da ödülü sayıyorum. Türkiye'nin en eski gazetesi, en saygın kuruluşu ve Yunus Nadi'nin adı... Seçkin bir seçici kurul var. Onların bu çalışmayı ödüle değer görmüş olması kuşkusuz mutluluk verici bir şey. Kurtuluş Savaşı Kadınları/ Zeki Sarıhan/ Cumhuriyet Kadınları Derneği/ 400 s.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006

Yunus Nadi 2006 'Sosyal Bilimler' Ödülü: Esra Yakut
'Yapacağım çalışmalar için bir teşvik bu ödül'
Anadolu Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Hukuk Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Esra Yakut, "Şeyhülislamlık-Yenileşme Döneminde Devlet ve Din" adlı kitabıyla bu yılki Yunus Nadi Ödülleri'nin Sosyal Bilimler Dalı'nda ödüle değer görüldü. Tarih, hukuk ve çeşitli makaleleri de bulunan Esra Yakut ile kendisine Yunus Nadi Ödülü getiren "Şeyhülislamlık-Yenileşme Döneminde Devlet ve Din" adlı kitabını konuştuk.
Gamze AKDEMİR
itabın düşün ve yazım sürecini anlatır mısınız?
- Kitabın düşünce bazında ortaya çıkışı, 1989 yılında Anadolu Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladığım döneme rastlıyor. Yüksek lisans tez konusu belirlemeye çalışırken, Osmanlı kurumları hakkında genel bir araştırma yaptım ve bu alanın ne kadar incelenmeye muhtaç durumda olduğunu gördüm. Kurumların içinden biri, "şeyhülislamlık" özellikle ilgimi çekti. Çünkü sadece bir kurum değil, dinin devlet içindeki konumunu da irdeleyebileceğim geniş bir alan vardı önümde. Doktora çalışmalarımı sürdürdüğüm yıllarda, konuyla ilgili araştırmalarıma devam ettim ve doktora tez konumu "Osmanlı Devleti'nde Tanzimat Sonrası Şeyhülislamlık Kurumu" olarak belirledim. 6 yıllık zamana yayılan doktora çalışmalarımın, 5 yıllık dönemi kaynak araştırmaları ile geçti. İstanbul'da Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde, Meşihat Arşivi'nde çalıştım. Konuyla ilgili pek çok Osmanlıca gazete ve dergi taradım. Dönemin Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayân tutanaklarından yararlandım. Konunun ne kadar geniş boyutlu olduğunu daha da iyi anladım. Çünkü nereye el atsam, meşihat ve şeyhülislamlık ile ilgili bilgilere, polemiklere rastlıyordum. Konuyu bir şekilde sınırlayıp, çerçevesini çizmem gerekiyordu. Topladığım bütün bilgi ve belgeleri bir yılı aşkın bir sürede yazılı hale dönüştürdüm. Doktora tezimi tamamlamıştım. Bundan sonraki idealim bu çalışmanın bir kitap haline dönüşmesiydi. Bu aşamada çeşitli ekleme ve düzeltmeler yapılarak yeni bir formatta farklı bir çalışma ortaya çıktı. Bütün bu çalışmalar sırasında en büyük şansım, alanlarında uzman iki hocamın, Prof. Dr. Ahmet Mumcu ve Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak'ın varlıklarını her an yanımda hissetmemdi. Sadece bilimsel katkılarıyla değil, tıkandığım zamanlarda verdikleri moralle de her zaman yanımda yer aldılar. Onlara şükran borçluyum. Ayrıca kitabın yayımlanması aşamasında verdikleri destekler nedeni ile Ayşen ve Çağatay Anadol'a teşekkürlerimi iletiyorum. Tabii bu arada yoğun çalışma ortamı sırasında, eşim Kemal Yakut, hem İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminin sonu gelmez ideolojik tartışmalarını değerlendirmemde ufuk açıcı katkılarda bulundu, hem de verdiği moral destekle yanımda yer aldı. İzninizle bu röportaj vesilesi ile aileme de minnettarlığımı sunmak istiyorum.
- Osmanlı İmparatorluğu'nda ortaya çıkan Şeyhülislamlık kurumunun görevi, gücü ve vicdanlardaki yeri neydi?
- Kurumun, Osmanlı Devleti'ndeki en önemli görevi fetva mekanizmasının başında bulunmasıydı. Sözünü ettiğimiz devlet bir İslam devleti. Bu nedenle devlet işleri ile ilgili alınan her türlü karar İslamiyete uygun olmak zorunda. Bu uygunluğu sağlayan ya da alınan kararların İslamiyete uygunluğunu onaylayan kurum da şeyhülislamlık ve onun üstlenmiş olduğu fetva verme görevi. Öyleyse fetva mekanizması bir nevi devletin almış olduğu kararların halkın gözünde meşrulaştırılma aracı. Bu nedenle üstlenmiş olduğu manevi sorumluluk son derece yüksek.
- Şeyhülislamlık ile ne gibi ilklere imza atıldı?
- İslam tarihi içerisinde, fetva vermekle görevli başkent müftüsünün diğer müftülerin üzerinde yer alarak ulemanın başkanlığına getirilmesi ilk kez Osmanlı Devleti içinde gerçekleşen bir uygulama. Bu durum aslında, Yıldırım Bayezıd ile başlayıp Fatih Sultan Mehmed döneminde doruğa ulaşan Osmanlı merkezileşme politikasının bir sonucu olarak değerlendirilebilir.
- Şeyhülislamlığın önceleri daha manevi, dini bir danışma misyonu iken sonraları siyasi ve idari bir konuma getirilmiş olmasının düşündürücü olduğunu da irdeliyorsunuz kitabınızda. Bu süreci anlatır mısınız?
- Şeyhülislamlık ilk ortaya çıktığı dönemlerde, fetva verme görevi gibi manevi yönü ağır basan sorumlulukları üstlenen bir makam. XVI. yüzyılın sonlarından itibaren yüksek rütbeli kadı ve müderrisleri göreve atama ve azil yetkisi de onlarda. Yani ulemanın başkanlığına getiriliyorlar. Burada dikkat çeken bir durum söz konusu, devlet içinde atama ve azil yetkilerinin dışında başka bir idari yetkileri yok. Örneğin, son derece önemli bir idari mekanizma olan, Divan-ı Hümayun'un asli üyeleri arasında yer almıyorlar. Bunun en önemli nedeni, manevi yetkileri dolayısıyla siyasi otoriteyi etkilemelerini engellemek. Sözünü ettiğimiz dönem, kişilik, yetenek, bilgi ve tecrübe açısından etkili şeyhülislamların hüküm sürdüğü dönem. XVII. yüzyıldan itibaren Divan-ı Hümayun'un gücünü yitirmesi ile birlikte, idari açıdan meşveret meclisleri önem kazanmaya başlıyor ve bu meclis toplantılarında şeyhülislamlar yer alıyorlar. Bunun en önemli nedeni, Zenbilli Ali Efendi, İbn-Kemal ve Ebussuud Efendi gibi güçlü şeyhülislamların döneminde, padişahların, makamın artan siyasi yönlerini sınırlamak, nüfuzlarını kontrol altına almak ve yenileşme hareketlerine şer'an destek sağlayarak sorumluluğu paylaşmak ihtiyaçlarından kaynaklanıyor.
- Şeyhülislamlık kurumu ile siyaset kurumu arasındaki ilişkiyi belirleyen faktörleri özetler misiniz? Ve bu örgütlü fetva kurumunun siyaset konusunda kantarın topuzunu kaçırdığı dönemi...
- Şeyhülislamların, Meşveret Meclisleri içinde yer almaya başlamaları, siyasi nüfuzlarının devlet tarafından tanınması anlamını taşıyor. Bu nedenle kurum tarihi açısından önemli bir kırılma noktasını oluşturuyor. II. Mahmud döneminde kurulan Meclis-i Vükela'nın asli üyeleri arasında yer alarak, siyasi hayattaki yerlerini kuvvetlendiriyorlar. Ayrıca yine bu dönemde, temyiz mahkemeleri şeklinde işlev gören "Huzur Murafaaları" şeyhülislamların başkanlığında toplanmaya başlıyor. Böylece o tarihlere kadar bağımsız olan şer'i yargı ve fetva yetkileri şeyhülislamlığın bünyesinde toplanıyor. II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde şeyhülislamlık, hükümetlerle beraber değişen bir nezaret pozisyonuna geliyor. Hatta "parti şeyhülislamlığı" ifadesi kullanılmaya başlanıyor. 1916 yılında İttihad Terakki Partisi'nin kongresinde, kurumdaki siyasileşmenin sona erdirilerek, sadece diyanet işlerinden sorumlu hale getirilmesi kararlaştırılıyor ve 1917 yılında şeriyye mahkemeleri Meşihat'tan alınarak Adliye Nezareti'ne bağlanıyor. Ama şeyhülislamın kabine içindeki yerine dokunulamıyor.- Şeyhülislamlık kurumunun en güçlü ve en zayıf olduğu dönemleri kıyaslar mısınız? Neler değişmişti?
- Şeyhülislamlık makamına, getirilen kişiler, Osmanlı tarihi içinde daima padişahlar tarafından göreve atanıp görevden alınabiliyorlar. Bu açıdan padişahlara karşı sorumluluklarında değişen hiçbir şey yok. Bununla beraber, özellikle XVI. yüzyılda, dini ve manevi danışmanlık misyonunu sürdürdükleri dönemlerde, son derece güçlü olduklarını görmekteyiz. Bunun ardında, dönemin şeyhülislamlarının kişilik, bilgi ve birikim açısından güçlü karakterleri de yatmakta. Pek çok Hatt-ı Hümayun'u "şeriatla ilgili bir iş değildir, nasıl emredilmişse öyle olan" şeklindeki fetvalarla destekleselerde, padişahları Hatt-ı Hümayunların yazılmasından önce verdikleri fikirle etkiledikleri de bir gerçek. II. Meşrutiyet döneminde, ilmiye sınıfının içinde bulunduğu acizliğin en önemli yansımalarını, başa geçen şeyhülislamların şahsiyetlerinde görebilmekteyiz. Pek çok siyasi mücadelenin içinde yer alan bu şeyhülislamlar, artık güçlü dönemlerindeki dini ve manevi misyonlarını çoktan yitirmiş, iktidarlarla beraber değişen siyasi birer aktör halini almışlardır.
- Sosyal Bilimler Dalı'nda Zeki Sarıhan ile paylaştığınız Yunus Nadi Ödülü hakkındaki düşünceleriniz?
- Yunus Nadi'nin imparatorluktan ulus-devlete geçişte ve devrimlerin yerleşmesinde önemli katkılarda bulunan bir şahsiyet olması son derece dikkat çekici. Dolayısıyla onun adını taşıyan bir ödülü almam, benim açımdan, farklı bir anlam ve değer taşıyor. Bilimsel kariyerimin başladığı ilk günlerden itibaren, her yıl ödül alan kişilerin çalışmalarını ve niteliklerini dikkatle takip ediyordum. Şimdi bu kişilerin arasında yer almak beni inanılmaz mutlu etmekte ve gururlandırmakta. Yapmayı planladığım çalışmalar için büyük bir teşvik niteliği taşımakta.
Şeyhülislamlık- Yenileşme Döneminde Devlet ve Din/ Esra Yakut/ Kitap Yayınları/ 268 s.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
Yunus Nadi 2006 'Karikatür' Ödülü: Muammer Olcay
'Birçok sanatçının harmanlandığı bir mizah anlayışım var'
Muammer Olcay, 'Yunus Nadi Ödülleri'nde karikatür dalında ödül alan isim oldu. Olcay'la karikatür sanatı, kendisinin bir çizer olarak yaklaşımı üzerine konuştuk.
Selcen AKSEL
Karikatür yolunda çalışmaya sizi iten ne oldu ?
-Benim karikatür serüvenim ilkokulda başladı, Yalova Çınarcık'ta yaşıyorduk. İlkokulda öğretmenlerimin desteğiyle, daha çok popüler tipleme ve çizgi romanlardan etkilenerek başladım. Daha sonra, Çarşaf mizah dergisinde 16 yaşlarında karikatürümü gönderdim, Semih Balcıoğlu'ydu sayfayı hazırlayan. İlgilenmiş, eleştirilerde bulunmuştu. Ve ilk karikatürüm Çarşaf mizah dergisinde yayımlandı. O günden bu yana aynı heyecanı içimde taşıyorum.
-Karikatür yaşamınızın ne kadarını kapsıyor ?
-Karikatürle yoğun olarak uğraştığım lise sonrası yıllarda, ulusal ve uluslararası yarışmalarda ödüller de kazanmaya başladım. Bir süre sonra okula döndüm, Marmara Güzel Sanatlar'da Grafik Bölümü'ndeki eğitimimi tamamladım. Bu süre içinde karikatürden yoğun tempo nedeniyle uzaklaştım. Fakat bir süre sonra karikatürün verdiği heyecanı yeniden yakalamak istedim, çünkü iş olarak bakıldığı zaman çizgiye, insan yıpranabiliyor. Düşünen, duyarlı insanın bu şekilde duygularını, yeri gelince tepkilerini, eleştirilerini çizmesi gerekiyor. Yeniden yarışmalara karikatürler çizmeye başladım ve olumlu eleştiriler almaya başladım.
-Karikatür sizin için ayrı bir yaşam alanı. Peki, karikatürlerinizde ele aldığınız konular, hayata bakışınızla, nelerle besleniyorsunuz. Tam olarak politik bir duruş değil oluşturduğunuz...
-Karikatür, öncelikle konu beni heyecanlandırdığı takdirde gündeme gelir benim için. Bir konu bulduğunuz, bu politik olabilir dediğiniz gibi, sosyal bir konu da. Ancak beni en çok heyecanlandıran, daha çok insanın duygusuyla ilgili konular, sevgi, aşk, sanat içerikli bazı karikatürler, tiyatro gibi resim gibi bunları da karikatür konusu yapabilirim. Politika, politik karikatürler pek tercih etmiyorum fakat bu konuda bir karikatürüme Kanada Basın Kulübü tarafından üçüncülük ödülü verildi, mayıs ayının 15'inde. İnternet üzerinden dijital platformda yayımlandı, ve gazete karikatürü anlamında ilk ödülüm oldu.
İNSANLARI ANLATMAK
-İnsanları anlatmak derken, nasıl bir inceleme, gözlem etkili oluyor ?
-Var olan değerlerimiz şu anda pek gündemde olamayan... Ekonomideki çalkantılı dönemler ve bunun gibi birçok gündem maddesiyle meşgul olan insanlar bazı şeyleri unutuyor, karikatür bunları gündeme getirebilir oysa. İnsanlar artık para konuşuyorlar, hayatımızda asıl amacımız olması gereken şeyleri bir kenara bırakmışız, bir didişme halindeyiz. Dünyada işgaller ve kötü olaylar karşısında kesin olan şey, çözüm için sevgiye ihtiyacımız olduğu. Karikatürlerimde, insan ilişkilerinde gerekli olan unsurlara değinmek istedim. Karikatürün tabii tehlikeleri de var...
Son olarak, biliyorsunuz dini anlamda çok krizler oldu. Aslında karikatür çok güçlü bir silah, bunu kullanmasını iyi bilmek gerek. Karikatür bir eleştiri sanatı, bu anlamda siyasetten uzak kalıyorum. Bana göre karikatürü kirletme politikaları yavaş yavaş gündeme gelmeye başladı.
-Ne anlamda bir kirletmeden söz ediyorsunuz ?
- İnsanlar ve kültürler arasında farklılıklar vardır tabii. Hassas konuları karikatüre malzeme ederek kirletmemek gerekiyor, karikatür gerçek anlamda eleştiri sanatıdır, siyasi malzeme olarak gündeme gelmemeli. Yani bir ülkenin inandığı kültürü veya dini kötü anlamda malzeme etmemeli.
- Çizgi alanında etkilendiğiniz isimler var mı? Çoğunlukla yazısız karikatürler yapıyorsunuz. Karikatürde herhangi bir kavramı ya da saptadığınız bir şeyi anlatırken onu anlaşılır kılmak, karikatüre dönüştürmek nasıl mümkün ?
-Etkilendiğim dünya çapında herhangi bir sanatçı yok, fakat birçok sanatçının harmanlandığı bir mizah anlayışım var demek yanlış olmaz. Bir çizgiden karikatür sanatçısı olarak etkilenebilirim fakat bu uzun ömürlü olmayabilir. Vermek istediğim duyguya uygun çizgiyi ve yorumu oluşturuyorum aslında. Dramatik bir konuysa ele aldığımı, gerçekçi bir çizgi kullanmak gibi. Bazen de günümüz mizah anlayışına yakın bir tarzı yakalamak gerekiyor, içerik ve çizgi olarak. Kimi zaman, illüstratif veya resimsel çizmemin nedeni, o anda betimlemeye çalıştığım duygudur.
-Dijital olanakları kullanmanız...
-Sanatçı orijinal çizmeli, evet, çok doğru. Fakat günümüzde artık bilgisayar ortamında hazırlanan çalışmalar dünya çapında daha çok mesajlar aktarabilir. Bilgisayarda boyayıp, aktarıp orada internet üzerinden paylaşabilirsiniz ve olumlu olumsuz eleştiriler alırsınız. İlişki içinde olduğum linkler var. Biri de İranlı karikatüristlerin, ' irankarton.com'. Bienal niteliğinde bir organizasyon, her yıl yarışma da düzenliyorlar. Devlet başkanlarından halka, çok büyük ilgi görüyor karikatür ve bu etkinlik. Buradan güzel eleştiriler aldım, özellikle bu yarışmada ödül alan karikatürüm çok beğenildi. Eleştiriler sayesinde kendinizi, yapmanız gerekenleri görüyorsunuz, sizi besliyor açıkçası.
-Sizce internet karikatür sanatına katkı sağlıyor...
-Kesinlikle evet. Bilgi çağındayız ve insanlar artık daha çok kişiye ulaşmak istiyor. Orijinal de yapsanız bunu mutlaka dijital ortama taşımak gerekiyor, çünkü bu bir günlük veya bir aylık düşünce değildir ki. Yıllar sonra, ustalarımızın hâlâ tazeliğini koruyan çizgilerini görüyoruz...
DİJİTAL ORTAM
-Dijital ortamda çizmek...
-Aslında zor bir çalışma yöntemidir bilgisayarda karikatür yapmak. Daha fazla oynama şansına ihtiyaç duyduğumda bilgisayarı seçiyorum, kolaycılık olarak görülüyor ama hayır, bir işi bilgisayarda yapmak, dokuyu vermek zordur, orijinal havasını vermek de gerekir.
- Karikatür kirlenmemeli, ama bir yandan da özgür olmalı değil mi ?
-Karikatürü malzeme ederken insanların kültürel varlıkları, eleştirilmesi gerekirse eleştirilir. Fakat inanç boyutunda olsun kültürel anlamda olsun, bu kirletilmeden yapılmalı. Örneğin İran Kartonun düzenlediği yarışmanın bu yıl konusu 'Batı'nın özgürlüğü, sınırı nereye kadar' oldu. Bence, bu, Batı'nın yaptığı yanlışa misilleme niteliği taşıyan, yanlı bir etkinlik oldu. Üzülerek bu yıl katılmadım etkinliğe. İşin içinde birilerine hizmet etmek söz konusu olunca uzak duruyorum.
-Bir yandan İran gibi bir rejimi olan bir ülkede bile karikatür, yöneticilerden büyük destek görebiliyor.
-Evet orada da bir karikatür tutkunluğu var, akına uğruyor insanlar tarafından sergiler. Karikatür zaten baskı altındaki kısıtlanan toplumlarda beslenir.- Karikatürcü olarak kalmak zor ama...
-Ülkemizde karikatürü pek destekleyen kuruluşlar yok. Cumhuriyet gazetesi bunlardan biri. Eskiden olduğu gibi, unutulmaz tiplemeler yaratarak çizilecek siyasilerimiz de yok, çizince sonucunu biliyorsunuz ne oluyor. Yeni gelecek olan kuşak için, bu tarz yarışmaların arttırılması gerek. Diğer gazetelerin, kurumların verdiği desteğin de. Devlet de bu yarışmaları desteklemeli. Bu sadece Karikatürcüler Derneği'ne mahsus bir uygulama olmamalı. Çizen insanlar sinema, animasyon gibi endüstrilere kaymaya başladılar. Yurtdışında da çok Türk animasyoncu var. Artık karikatür çizen insanlar yavaş yavaş başka endüstrilere kayıyorlar. Bunu karikatürün desteklenmemesine bağlıyorum. Çok güçlü bir silah elimizde tutuyoruz. Zararı da öncelikle bu silahtan korkanlar veriyor. Gazeteciler, yazarlar, çizerler gibi, karikatürcüler de mahkemeye düşebiliyor. Cumhuriyet gazetesi'nin bu konudaki öncülüğü izlenmesi gereken bir yol. Açıkçası, bir karikatürcü olarak bunu bekliyorum.

Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006

977130017280379.jpg

p540.jpg

Gülten AKIN/ Körleşme

c140600.jpg

ARİF DAMAR

2005'in Kasım ayı edebiyat dergilerinden Akatalpa, Berfin Bahar, Dize, Esmer, Evrensel Kültür, İle, İmgelem, Kitap-lık, Kuzey Yıldızı, Lacivert, Üç Nokta, Ünlem, Tan Edebiyat, Tay, Varlık, Yasakmeyve, Litterature, Merdiven Şiir, Mühür ve Şiiri Özlüyorum dergilerindeki şiirleri okudum, inceledim.

Ve Azer Yaran 'ın Kitap-lık dergisinde yer alan Noktürn başlıklı şiirini Ayın Şiiri olarak seçtim, değerlendirdim. Genç denecek bir yaşta yaşadığı köyünde yaşama hoşçakal diyen Azer Yaran kendi şiir çalışmalarının yanı sıra Rus dilinden başarılı şiir çevirileriyle de tanınmıştı. Azer Yaran daha önceki yıllar Ankara'da yaşıyordu.

Bir ara İstanbul'a da geldi. Ben kendisiyle o sırada tanıştım. Ne yazık ki çok arzu etmesine karşın İstanbul'da tutunamadı. Köyüne çekildiğini, ölümünden sonra gazete ve dergilerde çıkan yazılardan öğrendim. İyi bir şair ve çok başarılı bir çevirmen olarak kendisini edebiyat dünyasına kabul ettirmişti. Ölümüyle, gerek kendisini yakından tanıyan, gerekse şiir ve şiir çevirilerinden tanıyan, bilen insanlar derin bir üzüntüyle sarsıldılar. Kuşkusuz, bu kimselerin arasında ben de varım. Işıklar içinde yatıyorsun can kardeşim Azer Yaran, gömütüne yıldızlar sağanak sağanak yağıyor. Biliyorum. İnanıyorum. Edebiyat tarihinde hep yaşayacaksın. Ölümsüzlüğe vardın.


PORTRE / AZER YARAN
Azer Yaran , 1949'da Fatsa'nın Korucuk köyünde doğdu. 1972'de Ankara'da DTCF'nin Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. 1970'te TRT'nin çoksesli müzik topluluğuna girdi. 1974'ten sonra dış yayınlar muhabiri olarak çalıştı. 1982'de TRT'den ayrılmasının ardından çevirmenliğe başladı. İlk şiirleri 1976'da Türkiye Yazıları ve Oluşum dergilerinde yayımlandı. İzleyen yıllarda şiirlerini yayımlamayı sürdürürken Rusçadan ilk şiir çevirileri çıktı. Milliyet Sanat ve Gösteri dergilerinin genç şairler özel sayılarında yer aldı. Rus şiirinden çeviriler yaptı. 2 Ekim 2005'te, uzun süredir tedavi gördüğü kansere yenik düştü.

Yayımlanmış şiir kitapları: Mayıs (Türkiye Yazıları, 1979), Burada Günışığı Türk (Gibi Yayınları, 1996), Deniz ve Ten (Öteki Yayınevi, 1998); Giz Menekşesi, Toplu Şiirler 1975-2002 (YKY, 2002). Çeviri kitapları: S. Yesenin , Lirikler (1982), A. Ahmatova , Seçilmiş Şiirler (1984), S. Yesenin, Sönüyor Al Kanatları Günbatımının (1992), A. Blok , Şiirler (1992), B. Pasternak , Kızkardeşim Hayat (1993), B. Pasternak, İkinci Doğuş (1994), Y. Lermontov , Deniz Kızı (1994), A. Puşkin , Bakır Atlı (1995), G. Aygi , Sen-Simalarıyla Çiçeklerin (1995), M. Tsvetayeva , Ruh ve Ad (1996), V. Mayakovski , Dinleyin! (1999), V. Mayakovski, Pantolonlu Bulut (2002), A. Puşkin, Yevgeni Onegin (2003, YKY).


Noktürn*

Gece yaylı çalgılarda yaylar kendi işliyor gök kendi üflüyor nefeslile- re klavsenlerinde yıldızların mavi damlıyor ışın yağmuru dorukların sa- çaklarından ve tıkırdayan varlığın or- kestrasında vurmalıların dingin dar- beleri. Tuşlarda yıldızlar sönüyor ya- nıyor. Ve ufkun diyaframına oturtmuş nefesini engin şarkı, Hava duyumsuyor uzam düşünüyor. Ve musikinin kırmızı rüzgârı. Yıldız ışı- ğı flütlerden çağıldayan. Ağaçların gölgeleri gecenin engin partisyonuna işlenmiş siyah oyalar. Zamandır sesle- rin tartımına bu paylaştırılmış. Oysa daha sonsuzluk var yaşanacak. Mavi yağmuru yıldızların damlıyor- gece ışığı şarkı söylerse nasıl. Öz- değin tin yerinde gurubun üzerinde parçalanmış bir küpten akıyor sonsuza şarap bir violonselde - lal. Çalan- larsız çalgılar topluluğu. Ay göğün eteğinde bir damla kan - batıyor.


AZER YARAN


* 2 Ekim 2005 tarihinde yitirdiğimiz Azer Yaran'ın Kitaplık dergisine gönderdiği son şiir.
Cumhuriyet 22.12.2005

Bilge Karasu



<Sayı: 89 Aralık 2005> Bilgin Adalı


--------------------------------------------------------------------------------

Yüz akı anadilimizin
ineksağar gibi işleyen sözcükleri,
damıtan,
billur kadehlerde bin yıl dinlendirilmiş şarap gibi sunan,
Troya'yı, uzun sürmüş günlerin akşamlarını,
ölüme hasret olmayan
bir tilkicikle buluşturan,
ve baharda kemirilmiş dutlarla,
çıplak bırakılmış yurdumu anlatan çağdaş bir ozan.
Ağabeyim, ustam, dostum.

Öylesine titizdi ki yazdıkları ve sağlığı konusunda,
yazamadıkları
yazdıklarından çoktu;
hasta günleri, sağlıklı günlerinden&#8230;
Mırnık, Mırniye, Mırnav anımsayabildiğim kedileri
göçmemiş kediler bahçesinden.
Piyanonun tuşlarında usulca gezinirken,
sol elinde ışıldayan bordo taşlı gümüş yüzük
ve geniş çerçeveli gözlerinden bakan
ışıltılı gözleri.

Bilge Karasu,
bizim kuşağa çok şey verdi.
Kimimiz,
karaladıklarımızı çöpe atmayı
ondan öğrendi.

KİTAP-LIK

container_14_1_.gif

Asuman KAFAOĞLU-BÜKE
Yazın Sanatı
Yükseklerde
"Yükseklerde" büyük bir kısmı dağlarda geçtiği için böyle adlandırılmış. Romandaki birkaç önemli temadan biri, bir başkasının yerini almak. Kitap sıradan bir anlatıyla başlıyor, ama gittikçe güzelleşen bir öyküye dönüşüyor. Edebi değeri konusunda eleştirilebilir, ama işlediği konuya hâkim bir ilk roman. Ben özellikle kadın portrelerinde sevdim romanı.
Son yıllarda çok fazla romanda güneydoğuda askerlik temasını görmeye başladık. Bu romanlarda anlatılanlar sadece askerlik sırasındaki doğanın ve yaşam koşullarının zorluğu değil, bir de ruhsal açıdan erin ya da subayın yaşadıklarıydı. Bu türe eklenen bir yenisi de Osman Akalın'ın "Yükseklerde" adlı romanı.
DOĞUDA GÖREV YAPMAK
"Yükseklerde" ilk başlarda bir aşk romanı olarak başlıyor. Doğubeyazıt civarlarında bir köyde öğretmenlik yapan Ayşe adındaki Kırşehirli bir genç kadını anlatarak başlıyor. Roman boyunca bu yörede görev yapan, ailelerinden uzak doktor, subay ve öğretmenlerin yalnızlıkları dile getiriliyor; kendi çevrelerinde belki de dost olmayacak bu insanlar, ortak sorunlarla birlikte, birbirlerini anlıyor hatta dost oluyorlar.
Ayşe şikâyet eden biri değil, burada olmak tamamıyla kendi seçimi. Ayrıca hayatına uyum sağlamak için çaba gösteren bir kadın. Öğrencilerine ve köylü halka uzak durmuyor, fakat yine de yalnızlık çekiyor. Osman Akalın, yer yer roman karakterlerini kendi ağızlarından dile getirmiş, bunun için farklı teknikler kullanmış: mektup, günlük, diyalog gibi. Bir yandan Ayşe'nin duygularını günlüğünden öğrenirken, ona gelen mektuplardan da ailesi ve geçmişi hakkında bilgi ediniyoruz. Bu bölümler özellikle Ayşe'nin ve ailesinin kültür yapısını anlamamız için yardımcı oluyor. Romanın ilk başlarındaki bu anlatıyı ben romanın kendi dili sanıp çok zayıf bulmuştum. Sözgelimi, "Ölürüm ben senin düşüncelerine" gibi sözler ve ablasının yazdığı mektup, bana çok arabesk gelmişti. Ama ilerleyen sayfalarda bunun roman karakterleri arasında farklılığı ortaya koymak için olduğunu anlayınca romanı sevdim.
Konu şöyle ilerliyor: Ayşe'nin hayatına, orada askerliğini yapan, İhsan adında bir subay giriyor. İhsan, diğer roman karakterleri tarafından kusursuz bir asker, daha sonra da kusursuz bir erkek olarak aktarılıyor. Her zaman doğru kararlar veren, emrindeki erlerin hayranlık duyduğu, sert mizaçlı biri. Daha sonra öğreniyoruz ki, Ayşe ile girdiği ilişkisi de zorunluluktan kaynaklanıyor, aşktan değil.
SEVİLEN KADIN/HORLANAN KADIN
Akalın, birbirine zıt karakterde iki erkek tarafından aynı kadının nasıl da farklı görüneceğine dikkatimizi çekiyor. Onu seven erkek tarafından, esprili, anlayışlı, ulaşılmaz görünürken, diğeri tarafından kalın sesli, kaba konuşan, sahte gülümsemesi olan ve olur olmaz her şeye gülen bir kadın olarak anlatılıyor. Romandan bir aşk hikâyesi anlattığını söyleyerek başladık ama aslında romanı ilginç kılan öğretmenle subayın aşkı değil. Roman aşk öyküsünü yarıda kesip, aniden Şahsenem adlı genç bir kızın "Kan Kalesi" adı verilen dağa çıkışıyla yön değiştiriyor. Katıldığı bir grup kadın, sınırdan insanları geçirmek için kurulmuş örgütün bir kolu.
Şahsenem ilginç bir karakter, eve geç geldiği için babasından dayak yiyen ve bu yüzden dağa çıkan biri. Fakat kısa zamanda anlıyor ki, burada da kaderi değişmiyor "Her yerde dayak yedikten sonra oturur evimde babamın dayağını yerdim" diye düşünüyor. Karın içinde kazdığı çukurda saklanan genç kız, itirafçı olmayı da düşünmüyor değil, ama "İtirafçı olsam neyi itiraf edicem ki" diyor kendi kendine. Ciddiye alınmıyor, kod adı bile verilmiyor, ayrıca önemli bilgiler onunla paylaşılmıyor.
DOĞA
Romanın bir anda ton değiştirmesi, gelecek bölümlere de hazırlıyor okuru. İlk başlarda tekdüze ve sıradan bir aşk öyküsü iken, özellikle doktorun yöreyi anlattığı bölümlerde anlatı canlanıyor. Doktorun doğa tasvirleri çok inandırıcı: Gecenin ıssızlığı, volkanik taşların yapısı, çevrenin güzelliği ve vahşiliği bu bölümde çok güzel dile getirilmiş. Kesinlikle romanın doruk noktasını bu bölümler oluşturuyor.
Yine doktorun anlatısında insanlık ilişkilerine de daha derin bakma fırsatı buluyor yazar. İlk başta, doktorun hastalarıyla yakın ilişkiye girmek istememesi, çelişkili bir ruh hali yaratıyor. Bütün gününü birlikte geçirdiği askerler sakatlanınca ya da ölümle yüzleşince, onlara sıradan hasta gözüyle bakamadığını ve bu yüzden doktorları olmaktan zorlandığını yine çok inandırıcı bir dille anlatıyor.
Doktor için ikinci bir zorluk ise, dağda askerin yanında savaşırken düşman olarak gördüğü insanları, köye indiğinde hasta olarak görme zorunluluğu. Burada ona Hipokrat yemininİ komutan hatırlatmak gereği duyuyor.
Kaybolmuşluk ve kimsesizlik en çok doktorun birinci tekil şahısta yazdığı bölümde hissediliyor. "Gece yürüyüşlerinde bir sonraki adımın belirsizliği sizi bilgeleştiriyordu. İnsan olmanın ayrıcalıkları bitiyor, doğanın bir parçası oluyordunuz. Güzelleşiyordunuz, çünkü kayboluyordunuz." Yine bu bölgeyi şöyle anlatıyor: "Tendürek Dağı'nda leçelik arazinin birbirinden ayırdığı akıl almaz güzellikte düzlükler var. Sanıyorum volkanik hareketlerle yeryüzüne çıkan zengin mineraller bitkileri iyi besliyor. Tendürek dağını altın kalpli, çirkin bir kadına benzetiyorum. Ya da ancak yakından tanıdığımızda sevebileceğimiz insanlara." Yanına Dostoyevski ve Hesse romanları alıp dağa çıkan doktor, yazarlığa hevesli olduğunu söylediği yerde, bir roman karakteri değil, yazarın ta kendisi gibi algılanıyor.
Bazı yöreler hakkında yazılan romanlarda, uzak bir mesafeden bakış hissedilir. "Yükseklerde" de bu hissedilmiyor. Yörenin anlatıldığı bölümlerde, yaşanmışlık hissediliyor.
BİR İNSANIN YERİNİ ALMAK
"Yükseklerde" büyük bir kısmı dağlarda geçtiği için böyle adlandırılmış. Romandaki birkaç önemli temadan biri, bir başkasının yerini almak: Alışkanlıkları olan bir bölüğün başına gelmek gibi daha önce bir başkası tarafından tutulan yere getirilmek konusu işleniyor. Ayrıca eski sevgilinin yerini almak da söz konusu. Tayinlerle gidilen yerler olduğu için, yeni gelinen bu yerde en önemli sorunlardan biridir bu.
"Yükseklerde" yazının başında da dediğim gibi, sıradan bir anlatıyla başlıyor, ama gittikçe güzelleşen bir öyküye dönüşüyor. Edebi değeri konusunda eleştirilebilir, ama işlediği konuya hâkim bir ilk roman. Ben özellikle kadın portrelerinde sevdim romanı.
yazinsanatisuperonline.com
www.edebiyatelestiri.blogspot.com
Yükseklerde / Osman Akalın / İdil Yayınları / 2006 / 127 sayfa.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
Edebiyatımızın 'Salim Amca'sını bir yıl önce yitirmiştik
Sosyolojik bir belgesel olarak Salim Şengil öyküsü
2005'te yitirdiğimiz Salim Şengil, uzun yıllar yayıncılığını yaptığı "Dost" ve "Seçilmiş Hikâyeler" dergilerinin yanı sıra öykücülüğümüze seçkin katkısıyla da Türk edebiyatının klasik yazarlarındandır. Öykülerini inceleyen bir yazıyla anmak istedik onu.
Çiğdem ÜLKER
"Es Be Süleyman Es' adını verdiği ilk kitabı, Salim Şengil öykücülüğünün sağlam atılmış güçlü temelidir.
Salim Şengil'in yirmi altı yıl önce, 1980 yılında Cem Yayınevi tarafından basılmış bu öykülerini okuyunca güncelliğini yitirmemiş bir yazarla ve onun ustalıklı Türkçesiyle karşılaşır okur.
Yazar, güneşli, sıcak ve dostça açılan bir kapıdan öykü dünyasına girmektedir. Bu kapının adı Fethiye'dir ve kitabın öyküleri de Fethiye'ye adanmıştır.Yazarın bütün öyküleriyle tanışıp öykülerin hepsini okuyunca anlaşılacaktır ki, "Es Be Süleyman Es"in öyküleri bir yandadır diğerleri bir yanda. Ancak Fethiye'de atılan temel ve o temele konulan tohum öyle sağlam bir toprak bulmuştur ki kendine, Salim Şengil'in öyküleri bugün Türk edebiyatının önemli değerleridir.
Es Be Süleyman'ın öyküleriyle, diğer iki kitabın "Savrulup Gidenler"in ve "Penceredeki Işık"ın öyküleri birbirlerinden farklıdır.
Ancak, ana hatlar "Es Be Süleyman Es"te çizilmiş, Salim Şengil bu kitapla öykücülüğünü tanıtlamıştır.
Hayata ve insanlara hoşgörülü bir bakış, iyilikleri ve yaşama sevincini yazan bir kalem, dünyayı seven, ona mizahla da bakabilen bir yazar. 1940'lı yıllar. Dünya, ikinci savaşın dehşetini yaşarken Akdeniz'le Ege'nin karıştığı noktada bir kıyı kasabacığıdır Fethiye.
Bütün Akdeniz'de savaşın uğramadığı, Alman savaş gemilerinin görünmediği birkaç yerden biridir . Türkiye'de Ege kıyılarında, neşeli ve mutlu insanların yaşadığı, sırtını dağa yaslamış güvenli bir köşedir.
1940'LARIN FETHİYE'Sİ
Yazar adını hiç söylemese de, ipuçlarıyla bize oranın Fethiye olduğunu anlatır. Kaya Köyü, Karagözler Mahallesi, Bahri Baba Parkı, Tepesidelik yöresi, Payamlı bahçesi, Kaya mezarları... Bugün hâlâ Fethiye'nin nirengi noktaları değil midir.
Salim Şengil, "Es Be Süleyman Es" başlığıyla topladığı öykülerinde 1940'ların Fethiye'sini bir çocuğun gözünden ama bütün ayrıntılarıyla anlatır.
Öyle bir anlatıştır ki bu, öyküler anıya, anılar öyküye dönüşür ve altmış yıl öncenin Fethiye'si nerdeyse bugün bile elle tutulacak bir canlılık kazanır. Neredeyse belgesel değerine ulaşır; Fethiye'nin dünden bugününe bilgiler verir. Bu Akdeniz kasabasının yaşama alışkanlıkları, gündelik hayatı, kasabalıların davranışları, yerel dil kullanımları sunulur öykülerde. Ve bütün bunlar öylesine düz ve doğrudan öylesine tarafsız bir bakış açısıyla anlatılır ki, öyküler neredeyse görsel bir değer kazanır. Bugün, yayımlandıklarından nerede çeyrek asır sonra sosyolojik bir belge gibi bize o yöremizin yaşamıyla ilgili verir. Ve bunu da edebiyatın büyülü etkisini hiç yitirmeden, şiirli, rüyalı bir atmosfer kurmayı başararak yapar.
1940'ların Fethiyesi, bir vapurun haftada bir uğradığı, tek bir belediye otobüsünün kasabanın gururu olduğu, ilçe merkezinden beş bucak ve doksan altı köyüne ancak toprak bir yolla gidilen uzaktaki kasabadır; (s.41) ama öykülerden anlarız ki burası olabildiğince ileri bir yaşama düzeyine ulaşmış alabildiğine uygar bir Akdeniz kentidir.
Günümüzden altmış yıl öncesinin Fethiye'sinde bugünün pek çok Anadolu kentinden daha olanaklı bir yaşam olduğunun kanıtıdır 1943 doğumlu bu öyküler. İşte Salim Şengil'in öyküsündeki Fethiye'den bir kesit:
"Aslında bizim oraların insanı çok uygardı. Çoğu dışarıdan Girit'ten, Rumeli'den, Rodos'tan gelmişlerdi. Yerlisi yok denecek kadar azdı. Görevle gelmiş memurlar ise kentin uygar havasına alışıverirlerdi. Akşam üzerleri okaliptüslü "Yeni yolda" kızlar bir yanda delikanlılar öbür yanda gezerler, karşılıklı söyleşirler, gülüşürler. Yağmurlu geçen iki üç ayın dışında sürekli bahar havası yaşanır burada. Yazın da çok sıcak olur. Kordondaki kahveler masalarını denizin kenarına koyarlar, erkekli kadınlı oturulur, sıcak gecelerde serinletici gazoz, limonata, sinalko içilir, gençler kolkola gezerler, kadınlar açık giysilerinin örtemediği güneş yanığı vücutlarını omuzlarına aldıkları ince hırkalarla gizlemeye çalışırlardı." (s:41)
Ya da şu satırlara bakalım; bu öyküde kasabalılar hep birlikte pikniğe Payamlı Bahçe'ye gitmektedir:
"Sabahleyin yollara dökülen insanların kollarında şişkin karınlı sepetler, genç kızların kanaviçe işli kılıflarıyla ellerinde taşıdıkları mandolinleri, çocukların tartaklaya tartaklaya çekiştirdikleri kuzuları, bu görkemli gidişe daha güçlü bir anlam ve renk veriyordu. Her ağacın altından zaman zaman bir gramofon, bir mandolin, genç kızların yüreklerini hoplatırken gençlerin oyunları şarkı ve gülüşleri daha yukarılarda kayalara oyulmuş Cenevizlerin mezar kalıntılarındaki yankılanırdı. Salıncaklarda korkusuzca göklere yükselen genç kızların, yeşil dallarında arasında renk renk etekleri savruluyor, örtülü yerleri cömertce açılırken, onları seyre dalmış delikanlıların gözlerinde mutlu bir yaşamın ışıkları parlıyordu."
Bütün bunlar yazarın anıları mıdır, ustaca kurgulanmış öyküler midir; kuşkusuz birincisi. Bir Fellini filminden, Amarcord'dan çıkıp gelmiş gibi duran bu sahneler küçük bir çocuğun gözünden okura aktarılır. Bu gözlerde hiçbir art düşünce yoktur. Anlattığı insanlar kadar temiz, içten, doğal ve sıcaktır anlatımı.Yazarın bakış açısıyla, birinci kişili anlatıcının bakış açısı elbette aynıdır.Kasabanın sakin yaşantısındaki mizahi unsurları da görebilen, eşsiz bir Akdeniz doğasının güzelliğini doya doya çıkaran yakınlardaki mübadelede terk edilmiş eski Rum köyü Kaya'ya hiçbir şey düşünmeden bakabilen ve bütün dünyayı bir oyun alanı olarak gören çocuğun harikulade dünyasıdır Fethiye. Rüzgârla ve denizle akraba olan kıyı insanlarının rüzgâra seslenişidir "Es be Süleyman Es" . Bütün Egeli gemicilerin bildiği bir tür rüzgâr duasıdır. Rüzgârlara insan adı vermek onları kişileştirmek Egelilerin alışık olduğu bir şeydir. Bu öyküdeki Süleyman denizde esen bir rüzgârın adıdır. Gökova körfezinde, Akyaka'da ise Deli Memet'i hepimiz biliriz. Karadan denize esen ve bir fırın kapağı açılmışçasına toprağı yakan rüzgâra Deli Memet der bizim köylüler.Es Be Süleyman Es'deki öyküler, dönemin Fethiyesi'nden hayatları, kentin iyi ve yumuşak insanlarını anlatırken mizah gözlüğünü de sık sık kullanır.Postacı Bayram'ı, Fethiye çayıyla savaşan Belediye başkanını, kente gelen vapuru, belediyenin tek otobüsünü, Rumelili fırıncı Necip Ustayı, balo gecesini adeta bir görev yapar gibi, sorumluluklarını taşıyormuş gibi tek tek anlatır ; neşeli, hoşgörülü, sevgi dolu bir anlatımdır bu. Yörenin yaşama koşullarından doğmuş yerel sözcükleri bol bol kullanır. Okura, kentin içindeki kanallardan akan suya "paspatır" dendiğini, "praçela ve tırandil'in birer tür yelkenli olduğunu; balık yemine "teke" balık yemi sepetine "baraketi" dendiğini öğretir.
BİRLİKTE VE MUTLU...
Ben bu bu kitabı okurken televizyondan alt yazıyla bir haber geçiyordu. Fethiye'deki 65 kişilik silahlı bir çeteden ve bu kişilerin kasabalılara zorla çek ve senet imzalattıklarından onları gasbettiklerinden haber veriyordu. Es Be Süleyman Es'in öyküleri, 1944'de Ankara Halk Evleri'ni öykü yarışmasında birinci ödülünü kazanırken Fethiye'de hayat böylesine değişmemiştir elbet. Yazarın ilk kitabı, "Es Be Süleyman Es", -şimdi yitiriyor gibi de olsak- bu topraklarda hep var olan birlikte ve mutlu yaşama imkânlarını bize bir kez daha hatırlattığı için değerlidir.
Salim Şengil, "Savrulup Gidenler" başlığı altında kitaplaştırdığı ve 1987'de yayımladığı yeni öykülerinde, artık başka bir dünyayı anlatmaktadır.
Zaman geçmiş, dünya değişmiştir, "Es be Süleyman" öykülerindeki çocuğun sevgiyle baktığı Fethiye evleri yerlerini ezen ürküten binalara, sokaklar ise, korkulan kaçılan yerlere bırakmıştır. Yeni öykülerin de iç zamanı olan Yirminci yüzyılın son çeyreği bu topraklarda hiç de kolay geçmemektedir. Savrulup Gidenler'deki öykülerin adı bile, bu değişen dünyanın işaretleridir. Yaşama sevinci, toplumsal neşe, bir yerlerde kaybolmuştur; yerini başka kavramlara bırakmıştır .
"Gecenin Uzadığı An, Kaygı Zamanı, Suçsuz Suçlular, Alacakaranlıkta,Tasmasızlar, Köşedeki Adam" diye isimlendirir artık öykülerini. Kasıp kavuran bir fırtınada savrulup giden hayatlara tanıklık etmektedir yazarın kalemi.
Bu öykülerdeki zaman, ilk kitaptaki çocuğun hatırladığı zamandan çok farklıdır. Bir korku ve kaygı çağının insanlarıdır anlatılan. İnsanlar birbirine uzaktır, endişelidir ve korkmuşlardır.
Fethiye'nin mutlu ve çocuksu insanları kaybolmuştur; bu öykülerin kişileri, 1150 yıllık hapis cezası alanlar, evinden çıkmaya korkanlar, ailesi hapse gidince yalnız kalacak çocuklardır. Salim Şengil'in kalemi 1940'larda başlayan toplumsal tanıklığını yine sürdürmektedir. Ama bu kez, Savrulup Gidenler'deki öyküler, ülkemizin acılı bir dönemine ait izler taşımaktadır. Hüznü, özlemi korkuyu anlatan on bir öykü peş peşe gelir yeni kitapta.
Daha ilk öykünün ilk satırları yazarın yeni tanıdığı duygularla açılır.
"Gecelerin gün dönümünden sonra, sokaklarda insan avı başlardı. Sis olup gitgide yoğunlaşan sessizliğin içinde ne zaman neden götürüleceğini bilmeden kulaklar kirişte beklenir!... İmbikten çekilircesine damla damla büyüyen bir korkudur bu.
KULLANILAN İNSANLAR
"Yorumsuz" adlı öyküde düzenbazların, büyük dolandırıcıların, paranın patronlarının kullandığı küçük insanların uğradığı haksızlığa yorumsuzca değinir. Anlatmaz ama tarafsızca gösterir, yaşanan dramı.
Salim Şengil, Savrulup Gidenler'de öykücülüğünü farklı boyutlara taşır. Hem konu seçimi değişmiştir, anlattığı duygular farklılaşmış, yeni bir dünya betimlemeye girişmiştir; hem de anlatımında yeni teknikleri denemeye başlamıştır. Bu, yalnızca konu seçiminde değil öyküsünün yazınsal biçiminde de kendini gösterir. Farklı yazım teknikleri kullanarak kurar öyküsünü. "Trafik Uygulaması " adını verdiği öyküde iç konuşmaları, diyalogların arasına ustaca yerleştirir.Yazarın üçüncü öykü kitabı 1992'de gelir. On beş öyküden oluşan ve Cem Yayınevi'nce basılan "Penceredeki Işık".
Öykülerin adlarını sıralamak bile kitabın bakış açısını okura hissettirir:Penceredeki Işık, Güzel Bir Oyun, Selam Götürün Benden, Günün Sonunda Şenlik, Ali Cengiz Oyunu, Keçi Sakalı, Pencere...
Yine ümitli, neşeli, vaatkâr sözcüklerdir öykülerin adları.
Bir önceki kitabın öykülerine sinen, satır aralarına sızan bedbin ruh, yine aslına rücu etmiştir.
Yine mizah, yine hoşgörü yine kavgasız bir kalem iş başındadır ve aynı kuvvetli gözlemle sadece hayatı anlatmaktadır.
Salim Şengil son öykülerinde daha felsefi, daha düşünsel bir düzeye de ulaşır kalemi.
Bir insanlık durumunu, bir anı anlatan öykülerdir bunların çoğu.
"Güzel Bir Oyun", "Selam Götürün Benden", "Dünya Dönüyor", "Zaman Tüneli", "Geçit" adlı öyküler, bir anın, bir fark edişin betimlenmesidir.
2005'de yitirdiğimiz Salim Şengil, uzun yıllar yayımcılığını yaptığı "Dost" ve "Seçilmiş Hikâyeler" dergilerinin yanı sıra, öykücülüğümüze seçkin katkısıyla da Türk edebiyatının klasik yazarlarındandır.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
Neslihan Acu ile 'Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk'ı konuştuk
"İnsanlığın içler acısı hali empati yoksunluğundan"
Peş peşe yazdığı romanlarla bizi selamladı Neslihan Acu; 'Meltem K.'yı Kim Öldürdü?', 'Kadından Donkişot Olmaz' ve 'Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk'. Yazdığı kurgusal metinlerde aşkı, polisiyeyi ve insanı çok güzel anlattı. Yeni romanında ise 12 Eylül dönemine yolculuğa çıkarıyor bizi. Bir tepki romanı 'Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk' kanımca. Gelin Neslihan Acu'dan bu tepkinin nedenlerini öğrenelim, kendisiyle yaptığım kapsamlı söyleşi vesilesiyle...
Erdem ÖZTOP
-Sevgili Neslihan Acu, özgeçmişinizde, Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü'nde okurken bir yandan da çeşitli edebiyat ve çeviri dergilerinde yarı zamanlı işler yaptı, dense de ben bununla yetinmek istemiyor ve bunun daha da geçmişini öğrenmek istiyorum, nasıl oldu karşılaşmanız?
- Aslında kitaplarla, edebiyatla aram okumak anlamında hep iyiydi ama yazmaya karşı hep mesafeli durdum. Yazmak, kendini ifade etmenin en zor yoludur bence. Zor ve biraz da acıdır, çünkü yazılı bir metni anlayabilmek çaba gerektirir. Oysa bir müzisyen, ressam ya da oyuncu için işler biraz daha kolaydır. İnsanlara çok daha kolay ulaşabilir onlar. Yazarın elinde ise sadece kelimeler var. O kelimelere hayat vermek, o kelimelerden canlı bir metin yaratmak zor bir iş. Bunun zorluğunu çok erken yaşta gördüğüm için uzak durmuştum yazmaya. Ama sonuçta geç de olsa yazmaya başladım ve garip bir şekilde kendimi mutlu hissediyorum.
- Söyleşilerimde, devamında yazarlara yolculukta yanında kimleri/neleri bulundurduklarını sorarım. Ama siz sanki bunu önceden sezinlemiş ve yanıtınızı vermişsiniz; Dostoyevski, Stefan Zweig, Oğuz Atay, Kurt Vonnegut Jr. ve Simenon... Peki ya diğerleri?..
- İnsan ruhunun karanlık dehlizlerinde dolaşabilen yazarlar ilgimi çekiyor. Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar, Carson McCullers gibi. Karen Blixen'in öykülerini severim. İyi polisiyeleri sürekli okurum. Aslında ilgilendiğim o kadar çok yazar var ki! Bizden, yenilerden İhsan Oktay Anar, Murat Uyurkulak, Hakan Erdem, Aslı Erdoğan'ın kitaplarını severek okuyorum.
SİNEMA İLE EDEBİYAT
- Senaryo ve uzun öyküler yazıyorsunuz belirli bir süre. Sinema tutkunusunuz! Nasıl bir koşutluk hali içinde düşünürsünüz sinema ile edebiyatı?
- Genel olarak edebiyat demeyelim ama "roman" ile "sinema" arasında sağlam bir ilişki var. Roman 19. yüzyıldaki popülerliğini bugün sinemaya terk etmiş durumda. Ama sinema romanı yok ediyor anlamında söylemiyorum bunu. Tam tersine, sinemanın sektörleştiği ülkelerde sinema romanlardan besleniyor. Tabii ki romandan ve sinemadan alınan zevkler farklıdır. Okumak daha çok yaratıcılık gerektiren bir eylem. Seyretmek daha kolay, belki biraz daha zevkli. Ben kişisel olarak ne romanlardan vazgeçebilirim ne sinemadan.
- Şimdilerde devam ediyor mu senaryo çalışmalarınız?
-Ben zaten yazmaya senaryo denemeleriyle başlamıştım ama roman yazmayı daha çok sevdim. Senaryo yazmak roman yazmaktan çok farklı. Çok daha teknik bir iş. Bir de ben sinemayı bir bütün olarak görüyorum. Yani olay yalnızca senaryo yazabilmek değildir, o senaryonun nasıl bir film haline dönüştüğü önemlidir. Çok iyi bir senaryodan iyi bir film çıkmayabiliyor. Kendi senaryolarından film çeken yönetmenlere hayranım. Son dönemlerde en beğendiğim yönetmen Fatih Akın. Coen Biraderler de bu ekolden. Bir de Ken Loach filmlerini çok seviyorum. Sinemayla politika yapmanın en güzel örneklerini veriyor.
- Yeni kitabınızla birlikte, peşpeşe üçüncü romanınız yayımlanmış oldu! Şanslı buluyor musunuz kendinizi?
- Evet, Epsilon Yayınevinin editörü Tanju Anapa ile karşılaşmam hayatımın en büyük şanslarından biriydi. Hayatın her alanında olduğu gibi yayıncılıkta da erkekler köşe başlarını tutmuş durumda. Bu ortamda bir kadın editörle çalışmayı olağanüstü buluyorum. Ama işin şans kısmı sadece bu. Gerisi sürekli çalışmak. Çok fazla yazan biriyim ben. İstediğim dili yakalayana kadar bıkmadan usanmadan yazarım. Bu anlamda hırslıyım, mükemmeliyetçiyim.
- Şunu merak ediyorum, İzmir'de yaşıyorsunuz, ama hep İstanbul mekânlı romanlar yazıyorsunuz, neden?
- Ben İstanbul'da doğdum ve otuz yaşına kadar orada yaşadım. Sokak sokak bilirim pek çok semtini. Hem nefret ettiğim , hem de çok sevdiğim bir şehir. Nefret değil de...İçim parçalanıyor, isyan ediyorum şehrin halini gördükçe. Dünyanın en güzel şehirlerinden biriydi İstanbul ama çok kötü harcandı. Sahip çıkılmadı, böyle bir güzellik ziyan zebil edildi. Yaşanılacak bir yer değil artık. Ama öte yandan, Türkiye'de yaşıyorsanız İstanbul her şey demek. İstanbul'da değilseniz her şeyin, hatta hayatın dışında kalıyorsunuz. Basın, televizyonlar, sanat dünyası, iş merkezleri, her şey İstanbul'da. Ne diyeyim, koca ülkeyi bir tek şehre sığıştırmayı marifet sananlar utansın.
- 'Kadından Donkişot Olmaz' derken bile bir nüktedanlık sergiliyorsunuz! Ki okuduğumuzda, ağır ama (belki de) haklı eleştiriler yöneltiyorsunuz topluma! Biraz bu kitap üzerine konuşalım istiyorum...
- "Kadından Donkişot Olmaz" benim en çok sevdiğim romanım. Çokça kendi hayatımdan izler taşıyor. Çok katmanlı bir roman. Bir yanda kendisine medyada bir iş edinmeye çalışan Seher adında bir kadın var, öte yanda bu kadının 90'ların başından itibaren yaşanan ekonomik bunalımlarda dibe vurmuş, yoksullaşmış ailesi var...Diğer yanda her türlü rezilliğiyle, sahteliğiyle medya var. Seher, iki haftalık İstanbul macerasında bir sürü şeyle yüzleşir; kendisiyle, kadınlığıyla, erkeklerle, yoksullukla, popüler kültürün darmaduman ettiği hayatlarla....
- Andığımız kitapta popüler kültür alaşağı edilir!..
- Ona alaşağı etmek demeyelim de...Popüler kültürün iç yüzünü ortaya sermeye çalıştım. Önce şunu belirteyim, popüler kültürden ölesiye nefret eden yobazlardan değilim. Yani 80 öncesinin kaskatı kültür politikalarını tabii ki yararsız buluyorum ve popüler kültürün sonraki yıllarda patlaması bu kaskatı politikaların bir sonucu. Ama her işte olduğu gibi bu konuda da ayarı tutturamadık. Vıcık vıcık bir popüler kültür(süzlüğe) teslim olduk son on yıldır. Başka hangi ülkede ana haber bültenlerini, televizyonların en çok seyredilen saatlerini, gazetelerin baş sayfalarını böylesine işgal etmiştir popüler kültür? Memlekette işsizlik can yakıyor, çoğu insan yarı aç yarı tok yaşıyor ama bizim medyamız popüler kültürle milleti bir güzel uyutuyor. Hangi ülkede var böyle laçka bir düzen? Otuz kanalın otuzunda da her dakika bir sürü saçmalık olacak ve benim çocuğum oturup bunları izleyecek, öyle mi? Ben buna izin veremem. Ben kendi çocuğumu koruyacak bilince sahibim. Ama ya diğer çocuklar? Kendi çocuğunu, gencini yiyen, harcayan bir düzen bu.
EDEBİYATIN DURUMU...
- 'Meltem K'yı Kim Öldürdü?' adlı ilk romanınız için geçen sene "bu ülkede kimse bir şey okumadığı için, okuyanlar da görmezden geldiği için şimdilik anlaşılamadı diyelim", demiştiniz. Geldiğimiz noktada kararınız değişti mi?
- Çok az insanın kitap okuduğu konusundaki fikrim değişmedi. Eleştirmen sayısı da çok yetersiz ve maalesef bunlar objektif değiller. Yeni yazar keşfetmektense, bildikleri yazarlarla muhatap olmayı tercih ediyorlar. Okur sayısı ise belli. Ortalama bir kitap 2000 satıyor. Yetmiş milyonluk ülkede iki bin! Çok satarlar ayrı bir kategori. Onlar çoğunlukla çabuk tüketilebilen, okuru pek zorlamayan, tam tersine eğlendiren ya da hayatla ilgili bir takım reçeteler veren kitaplar. Edebiyat değil yani. Edebiyatın durumu içler acısı. Böyle bir ortamda yeni bir yazarın kendisini kabul ettirmesi çok zor. "Meltem K.'yı Kim Öldürdü" değişik bir romandı bence. Hem gerilim romanı özellikleri taşıyordu, hem de ciddi toplumsal sorunları kurcalıyordu. Ne yazık ki bir tek eleştirmen tarafından bile ciddiye alınıp eleştirilmedi.
- Gene bir alıntı yapayım: "Ben bu ülkenin çektiklerinden dolayı çok büyük bir acı ve utanç duyuyorum" dedikten sonra kafanızda belirip, 'Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk' adlı bu yeni romanı mı yazdınız? Biraz bahseder misiniz?
VERMEDEN ALMAK
- Bunu sadece o roman için söylemiyorum. Yazıyorum çünkü bu ülkede yaşananlardan dolayı çok büyük utanç duyuyorum. Çünkü hayatımın bu devresinde sadece yazarak bir şeylere itiraz edebiliyorum. Bizler, yani 60 doğumlular, enteresan bir kuşağız. Hayatlarımız 12 Eylül darbesiyle tam ortadan bölündü. Onun öncesini ve sonrasını biliyoruz. Her iki dönemim artılarını ve eksilerini çok net olarak görebiliyoruz. 80'lerin ilk yarısında tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkede de ne idüğü belirsiz bir zenginleşme oldu. O yıllara dek yetinmeyi, paylaşmayı bilen, tutumlu olan, halden anlayan memleket insanımız -bir süreçte- ithal mallara, kredili alışverişlere, bol bulamaç harcamaya alıştırıldılar. Bu zenginlik borçla sağlanan bir zenginlik olduğu için tabii ki kısa sürede sona erdi ve acısı insanların burnundan fitil fitil geldi. Kredi kartı borçları, batık bankalar vs yüzünden kaç aile dağıldı kimbilir. Esas sorun şu ki, insanlar üretmeden harcamaya, vermeden almaya feci alıştırıldılar. Ve bu çok bilinçli yapılmış bir şey. İnsanlar bu yüzden korkunç acılar çektiler, hâlâ da çekiyorlar ama yine de eskiye dönemiyorlar. Toplumun kimyası bozuldu resmen. Eğitim sisteminin canına okundu, doğal güzellikler tahrip edildi, her yere ruhsuz binalar dikildi. Denizcilik, tarım, hayvancılık hepsi yok edildi. Borçla yaşayan bir ülke haline getirildik. Ve bu ülkenin insanlarını şu anda bir arada tutan tek şey televizyon, yani popüler kültür. Hep beraber popüler kültürle uyuşuluyor. Birbirlerinin soytarılıklarına karşılıklı gülüp eğleniyorlar. Çünkü gerçekten toplumsal yaşam diye bir şey kalmadı. İnsanlar hiçbir şeyi paylaşmıyorlar artık. Ortak umutlar ve hayaller bitti.
- "Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk" bir dönem romanı özünde! 12 Eylül'ün izleri tamamen yansır romana! Ama bir taraftan da aşk romanı!.. Yaptığım üçlemeye ne dersiniz?
- Doğru bir yaklaşım derim. Dönem romanı diyebiliriz ama darbe dönemini değil de, darbeden bir iki yıl sonrasını yansıtıyor. Tarık tipi romanın asıl karakteri. O, 80 öncesi yıllarda bir devrimci. İdealleri olan, zeki, cesur bir genç. Ama darbeden sonra hayatı duman oluyor. İçeri girip çıkıyor, işkence görüyor...O süreçte kendisini, dava arkadaşlarını, yaptıklarını ve toplumu sorguluyor sürekli. "Sokaktaki adam"ın ¬ Reich'ın Küçük Adam'ı yani- ne kadar kötü, ne kadar duyarsız olabileceğini görüyor ve sonuçta tüm ideallerini ve "insan"a duyduğu inancı yitiriyor. Ve sonunda kötülüğe sığınıp, kötülükle ayakta kalmaya karar veriyor. Bugün her yerde rastladığımız şantajcı, çıkarcı, yalancı, paradan başka hiçbir şeyi mühimsemeyen gençlerin prototipini oluşturuyor neredeyse. Ama başaramıyor. Romanda Tarık'ın bu başaramama öyküsünü Aysel'le yaşadığı aşk üzerinden anlatmayı tercih ettim.
- İşkencelerin her çeşidine maruz kalan Tarık, 'içeriden' çıktığında farklı bir yaşam tarzı benimser, ya da farklı bir deriye bürünüp, insanlardan öç almaya (mı) çalışır, hırsını bu şekilde (mi) yansıtır! Ya da bunların hepsi farklılığın hiçesayımı mıdır?
- Esas olarak insanlar konusunda büyük bir hayal kırıklığına uğruyor Tarık. Gerçekten de "sokaktaki adam" tehlikelidir. Kolay ajite edilebilir, küçük hesaplar uğruna yaşamın bütününü ıskalayabilir, başı sıkışırsa dostlarını satabilir...Bir düşünün, şu anda dünyanın bir yerlerinde insanlar açlıktan ölüyorlar, bir yerlerinde ise marketler envai çeşit yiyeceklerle tıklım tıkış dolu ve insanların çoğu bu durumu normal karşılıyor! Kalplerinde hissetmiyorlar bile bunun korkunçluğunu. Tarık da işkence görürken şu dehşet verici tespiti yapıyor: "Ben burada toplumculuk adına bir şeyler yaptığım için bir sürü acı çekiyorum ama toplumu oluşturan insanların umurunda bile değilim aslında. Benim ne halde olduğumdan haberleri bile yok. Dışarıda her günkü hayatlarını sürdürüyorlar". Bu romanın yazarı olarak ise ben şunu söylüyorum: İnsanlığın bugünkü bu içler acısı hali tümüyle insanlardaki empati yoksunluğundan kaynaklanıyor. Kimse kimsenin halinden anlamıyor, lafın kısası. Empati yoksunluğu ise modern çağın getirdiği "yabancılaşma"nın sonucu.
- Öyle ki aşk bile Tarık'ın dışavurumunda sahteleşiyor!...
- Tarık'a yakışıklılığı ya da küstahça sergilediği cinselliği nedeniyle ilgi gösteren kadınlar kızlar, onun yoksul ve eğitimsiz olduğunu öğrenince apar topar uzaklaşıyorlar ondan. Ve Tarık aşk'ın aslında hiç de romantik bir şey olmayıp, tam tersine tamamen paraya endeksli olduğunu anlıyor her defasında.
- Son dönemde 12 Eylül fazlaca yer buluyor metinlerde! Bunu neye bağlıyorsunuz? Yanlış hatırlamıyorsam, bir yazarımız, ismi şu an aklıma gelmedi, daha pek çok metin üretilebilir 12 Eylül'e dair demişti, katılır mısınız?
- Aslında o dönemle ilgili çok az metin ya da film var henüz. Daha çok şeyler yapılmalı. Çok önemli bir dönem çünkü. O dönemde yapılan hatalar yüzünden bugün bu haldeyiz. 12 Eylül'ü, o günleri yaşamamış gençlere çok esaslı olarak anlatmak lazım. Şu anda kıyısından köşesinden dokunuluyor o yıllara. Çok daha fazla derinleşmek gerek.
BİR YANILSAMA...
- 12 eylülün zaman olarak kullanıldığı romanlarda, aşk, o acıtıcı dönemi örseleyen bir unsur olarak kullanılıyor denilebilir mi?
- Bugün 12 Eylül dönemiyle ilgili bir sinema filmi ya da dizi film çekildiğinde, o dönemin aşkları çok temizmiş, çok onurluymuş falan gibi gösteriliyor. Oysa bunların hepsi yanılsama. Evet, aşk bugünün yozlaşmış ortamında ayağa düşmüş, değeri kalmamış bir şey. Belki bu yüzden insanlar "gerçek aşk"ı özlüyorlar ve o eski dönemlerde varolduğunu sanıyorlar. Oysa o yıllarda aşk bir hafiflik, bir karakter zayıflığı olarak görülüyordu ve kadınla erkek arasındaki duygusal ilişkiler tehlikeli ve gereksiz bulunuyordu.
- 'Aşkın tecavüz hali' tanımınız belki de tercüman olur bana!..
- Aşkta sizi seveni değil, sevmeyeni seviyorsunuz. Erişilmez olanı, imkânsız olanı istiyorsunuz. Erişilmezlik tutkuyu artırdığı için sanıyorum. Ve her aşk eninde sonunda tek taraflı kalıyor (çoğu zaman tek taraflı doğuyor zaten). Ve o noktadan itibaren aşkın tecavüz halini izliyoruz ilişkilerde .
- Romanlarınızda dikkat ediyorum, roman içinde roman tekniğini uyguluyorsunuz, neden bu romanı Tarık yazıyor?
- Romanı aslında Tarık yazmıyor. Kimin yazdığı belli değil. Aysel de yazıyor olabilir, Tarık da. Sonunda Aysel yazmış gibi bitiyor ama çok da kesin değil.
- Geçmiş zaman tesellisi ile son bulur bir anlamda romanınız! Son cümleleriniz ne olur bu söyleşiye dair peki sizin?
- Güzel sorularınız için teşekkür ediyorum.
eoztopaof.anadolu.edu.tr Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk/Neslihan Acu/ Epsilon Yayınları
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
Aslı Tohumcu 'yok bana sensiz hayat'
Yüksek sesle okunacak bir yolculuk masalı
Aslı Tohumcu'yla editörü olduğu kitap eki nedeniyle sık sık kitaplar hakkında konuşsak da, bu defa sohbetimiz daha farklı oldu. Çünkü konuk olarak kendisini seçtim. Bu sohbete konu, Aslı Tohumcu'nun yeni kitabı: "yok bana sensiz hayat". Kitap, önüne geçilmez tek nedenle sona eren; onsuz süren hayatın anlamının eksik kaldığı ve ancak aşkla tanımlanabilen ender bir dostluğu ele alıyor. Konudaki keder, masalsı bir anlatım ve insana ilk bakışta şaşırtıcı gelen biçim özellikleriyle iç içe geçip kaynaşıyor. Satırbaşları ve özel isimlerde dahi büyük harf kullanılmamış. Bilerek atlanmış virgüller, kasten cümlenin orta yerine konmuş noktalar var. Değişik puntolarda harfler kullanılıyor, içerlek paragraflar ve italik pasajlar hemen dikkati çekiyor.
Ali Alkan ALKAN
-'yok bana sensiz hayat'ta sanki görsel bir efekt yaratıp metnin etkisine katılmak istenmiş. Böyle yapmaktaki amacın nedir?
- Aslında kitapta söylediğinden daha belirgin bir görsel etki yaratmak isterdi gönül. Hani eski masal kitaplarındaki gibi küçük küçük, gölge tadında, karakalem desenler... Kitaptaki punto değişiklikleri ya da içerlek kısımlarda bir görsel efekt katma çabası var tabii, ancak okuyucunun hikâyeyi izlemesini kolaylaştırma, okuyucunun dikkatini çekme arzusu da var. Şunu da ekleyeyim, kişisel olarak yazının illustrasyondan destek alması taraftarıyım. Daha şenlikli olur bence edebiyat o zaman.
- 'yok bana sensiz hayat'taki imladan da söz etmek gerek. Hiç büyük harf kullanılmamış. Noktalama da yer yer değişik.
- Bu, benim için anlatması zor, dokunaklı bir hikâyeydi. O yüzden de, küçük harflerle yazıldı; yazarını ve okuyucuyu ürkütmeden azar azar anlatıldı. Harfler bağırmasın, okuyucunun kalbine dokunan yerler olursa, okuyucu onları kendisi yüksek sesle okusun istedim. Tabii şu da var; bu hikâye benim için ne kadar önemli olursa olsun, aslında hayat karşısında bir o kadar önemsiz, bir yanıyla kişisel bir hikâye olduğu için... Biraz da bu yüzden küçük harflerle yazıldı.
- Romanın bir yolculuk hikâyesi olduğunu söyleyebilir miyiz?
- İskeletinde bir yolculuk hikâyesi var, evet. Ama... Yolculuklar hep bir dersle biter ve kahraman, hayatının geri kalanında faydalanacağı bir ders alır ya o yolculuktan. Burada kahraman bu dersi almıyor, roman da mutlu bir sonla bitmiyor.
- Her yolculukta bir masal umudu var mı?
- Vardır herhalde... güzel de olur aslında öyle olsa. Ama bu yolculukta sert bir masal anlatılıyor. Adnan'ın, arkasında ölüler bırakarak ilerleyen bir adamçocuğun masalı. Adnan da, okuyucu da bu anlatıda bütün derslerden ve umutlardan münezzeh. Sür'ün kendisine ders vermeye kalkıştığı yerde, 'sen misin bana ders vermeye kalkan' diyerek onun boğazını sıkan, Cumurkuşu'nun 'ölümü kabullen' dediği noktada, 'ölüm beni kabullensin' tavrı içinde cinnetini yaşayan biri o. Dolayısıyla yaptığı yolculuk da yıkımdan başka bir yere varmıyor. İçindeki yıkımı sadece kendi içinde yaşamamak, yaşadığı şehre de taşırmak gibi bir fenalık yapıyor.
- Tamam, kitabın omurgası yolculuk. Peki, çıkış noktası neydi? Yani kitabın çıkış noktası...
- Genellikle ilk kitapların otobiyografik olduğu söylenir. Ben bunu ikinci kitabımda, istemeyerek de olsa yaptım. Yokluğunu hissettiğim dostluğu, dostumu yazmak istedim. İnsanın kendini anlatmasının gerekmediği, kendini çırılçıplak gösterebildiği bir paylaşımı... Yazarsam bu yokluktan kurtulurum sandım. Ama yalan oldu kurtulmak falan tabii sonunda.
- Öyleyse bu bir iç yolculuk.
-Evet, kahramanının arzu ettiği sonuca ulaşmayan bir yolculuk. Adnan'dan, yazar olarak umut ettiği sonucu esirgediğim bir iç yolculuk.
- Bülbülce, Küstü, Zindankapı Bursa'dan yer isimleri. Romanın Bursa'da geçtiği zaten metinde belirtiliyor. Yazarlarla kimi şehirler arasındaki ilişki her zaman ilgi çekicidir. Bursa ile ilişkin kitabın hangi sırrında yansıyor acaba?
- On beş senedir İstanbul'da yaşıyorum ve kendini buralı sayıyorum. Ama İstanbul, gözümü kapadığımda sokak sokak, dükkân dükkân, apartman apartman haritasını çizebildiğim bir şehir değil. Oysa Bursa, çocukluğumun, gençliğimin geçtiği şehir. Gözlerimi kapasam da yolumu bulabileceğim bir karanlık oda gibi. Öyle olunca da kenarından köşesinden sızdı kitaba.
- 'yok bana sensiz hayat' bir anlamda masal olduğuna göre, içinde Bursa Kapalıçarşı'nın yer almaması şaşırtıcı.
- Aslında başlangıçta niyetim; Bursa'yı bol bol kullanmaktı. Ama Bursa kitaba, kahramanların cehennemi, 'Yürüyerek Çıkamazsın Korusu' olarak girdi. Bursa benim için bir cehennem mi, hayır... Aşkta, dostlukta boğulan Adnan'ın hikâyesi ise 'yok bana sensiz hayat', Bursa da benim ilk dostumu bulup kaybettiğim, ilk ve son aşkımı bulduğum şehir. Kitapta geçen sarı kızı gördüğümü iddia edeceğim şehir, Setbaşı Köprüsü'nden aşağı atlamayı aklından geçiren ve neyse ki atlamayan çocuğu tanıdığım şehir. Azıcık girmiş olsa da romana, Bursa yazarın gönlünde epeyce yer aldı.
- Adnan'ın Sür'ü öldürmesi ve öfkesinin yoğunluğu dışında önceki kitabın 'Abis' ile 'yok bana sensiz hayat' arasında şiddete dair ortak bir yan bulamayacak okuyucu. Ama bir bağlantı kurmaya da mı çalışmamalı? Bir yazarın her bir eseri belki de bir bütünün parçaları sayılmaz mı?
- Cevaplamaya sondan başlarsam... Belki de bu parçaların hepsi, toplamı beni bir bütün haline getirecek şeklinde bakıyorum ben olaya. Umalım da ortaya bir ucube çıkmasın sonunda. Abis'le bağlantısi ise istenirse şöyle kurulabilir: Aşk da şiddet içerir. Bir dövüşme arzusudur aşk; önce âşık olduğun kişiyle, ardından dünyayla. 'yok bana sensiz hayat'ta bu anlamda şaşırtıcı bir şiddet var... Ne şekilde olursa olsun, şiddetle aramdaki ip kopmayacak sanırım. Hayata öyle bir noktadan bakıyorum, aslında hepimiz bakmaktan öte, öyle yaşamak zorunda bırakılıyoruz hayatı. Gregor Samsa'nın bir sabah hamamböceğine dönüşmesi gibi, ben de bir sabah yataktan Barbie olarak kalkmadığım sürece, şiddeti göz ardı etmem mümkün değil. Çok mutlu bir edebiyatı çok anlamlı bulmuyorum. En azından kendi açımdan ve kendim yaptığımda. Ancak böyle bir edebiyat üzerinden aynı fikri paylaşan insanların varlığını bilmek mutluluk verici...
- Bu masal yolculuğu ya da yolculuk masalı iki türlü de sonuca varmıyor. Birincisi Adnan umut ettiği yere ulaşmıyor, ikincisi bundan çıkarılan bir ders de yok. Peki, şimdi peş peşe iki soru ile karşı karşıya okuyucu: Bu bitmemiş bir yolcuğun masalı mı, bir yolculuğun bitmeyen bir masalı mı?
- Bence önemli olan Adnan'ın bir noktadan kalkıp başka bir noktaya gitmesi ve bireysel olarak hiçbir değişiklik yaşamaması, hatta belki daha da kötüye gitmesidir. Böyle insanlar ya da böyle durumlar var hayatta. Kişinin törpülenmediği, ders almadığı, yumuşamadığı, belli bir anlayış noktasına gelmediği durumlar... Bu anlamda Adnan'ın yolculuğu bitti. Bitmemiş, eksik kalmış şeyler muhakkak vardır, dostluk ve aşk anlamında kimsenin yolculuğu bitmez gibi geliyor çünkü bana. Okuyucunun penceresine küçük ama ağır bir taş atıp kaçtığımı umuyorum bu anlamda.
- 'yok bana sensiz hayat'taki masal öğelerine gelirsek... Cumurkuşu kuşların hangi türüne dahil? Ne yer, ne içer, nasıl öter? Konuşmayı kimden öğrenmiş? İnsan umutları ile neden ilgilenir?
- Soruyu; Cumurkuşu kuşların hangi türüne 'dahildi' şeklinde düzeltmem gerek. Çünkü o öldü. Ama hayattayken dünyanın en dost türüydü. Çok zekiydi ve öyle insanları severdi, aptallığa tahammülü yoktu. İlk aptallığının bedelini de canını vererek ödedi. Nasıl öterdi sorusuna cilli şıkırtısı gibi diyebilirim ya da ben öyle hatırlıyorum bugün. İnsanların mutluluğuyla neden ilgilendiğine gelince, bu soruyu ona sormak lazım. Bulursanız kendisini, sorun. Cevabını ben de duymak isterim. Daha fazlasını açıkçası ben de bilmiyorum. Ama dünyanın en fevkalade kuşuydu diyebilirim.
- Yürüyerek Çıkamazsın Korusu, dünya ile öte dünya arasında nasıl bir asma kat?
- Ruhların huzur bulacağı, sakinleyebileceği bir yerken, Adnan'ın durumunda bir cehennem. Engellenişi iyice doruğa tırmanıyor orada. Bir anlamda da gerçekliğe tosladığı yer Yürüyerek Çıkamazsın Korusu aslında. Ama dünyadan çok da ayırmamak lazım bu koruyu, çünkü insan kendi cennetini de, cehennemini de içinde taşır.
- Ah Köşkü'nü ileride Aslı Tohumcu müzesi yapmayı düşünürsen orada neler sergilersin? Tabii içine girilebilirse. Yoksa duvardaki çatlaklardan mı seyredilecek içindekiler?
-Hiç fena fikir değil, ama egom o kadar olmadı daha. Ancak bir ziyaretçi olarak içeriyi önce uzun uzun, çatlaklardan seyreder, sonra da içeridekilerin hiç beklemedikleri bir anda 'neler oluyor burda!' ya da 'eller yukarı' tadında sürpriz bir giriş yapmak isterdim.
- Kitabındaki aynaların her iki yüzünden de söz eder misin? Hem yansıttığından, hem de sırrından.
- 'yok bana sensiz hayat'ın aynasından yansıyan benim bile beklemediğim kadar acıklı bir masal oldu galiba. Öfkesine kurban olmuş bir adamçocuğun hikâyesi. Bir yitirişin ve yokluğun hikâyesi. Hiçbir zaman hiçbir şekilde doldurulamayacak, her Allah'ın günü uyandığında, her gece başını yastığa koyduğunda insanı ezecek türden bir yokluk. Dünyayı verseler de telafi edilemeyecek bir yokluk. Sırrı da, benim bu kitabı yazmakla bu yokluk duygusunu alt edememiş olmam.
Bu dünyaya bir beden büyük bir hesaplaşma
Fırat BUDACI
Aslı Tohumcu, 2002 yılında "Abis" isimli bir öykü kitabı yayımlamıştı. Abis, gündelik hayatın içinden geçen, şiddet izleği etrafında dolanan, kendine has bir üslup ve dille yazılmış öykülerden oluşuyordu. Yazar, üçüncü sayfa haberlerine benzeyen hayatı, irkiltici, ironik ve zaman zaman da deneysel bir biçimde yeniden tasarlıyordu. Okyanusun en derin ve karanlık yerinde (abis), insan ruhunun, karanlık koyulaştıkça daha da belirginleşen şiddetini anlatan yazar, yeni kitabı "yok bana sensiz hayat"ta da yeryüzüne çıkmaya pek niyetli gözükmüyor. Bu defa 'kuyular'dan 'derinlere' inen, bol katmanlı bir roman tasarlıyor. "yok bana sensiz hayat"ı, kaybedilen bir dostluğun (aşkın) hesaplaşması olarak okumak mümkünse de, Aslı Tohumcu'nun önemli izleklerinden biri olarak görülen şiddet, bu romanda da kılık ve mekân değiştirmiş olarak karşımıza çıkıyor. Romanın baş kahramanı Adnan bir çocuk (yaş tahmini yapamıyoruz ama 35 numara ayakkabı giydiğini biliyoruz). Yazar, ilk kitabı Abis'teki şiddet öğesini karakterlerin ve mekânların baskısı altında yumuşatmış gibi gözükse de, kahramanların çocuk, anlatı mekânının masalsı bir mimari içermesi dolayısıyla, bana kalırsa daha vurucu bir şiddet hikâyesi kurgulamış oluyor. Çünkü anlatılan, fantastik bir dekor eşliğinde bir çocuğun başından geçenler değil yalnızca; romanda anlatılanlar, hayatın eksilttiklerine karşı koyma çabası ve çaresiz bir isyanın metaforu olarak da değerlendirilebilir. Bu isyan bilgece, çokbilmiş bir edayla değil; çaresiz, 'kekeme' bir havayla dillendiriliyor. Anlatılan hikâyenin keskinliğiyle, anlatım araçlarının (kahramanların çocuk olması, fantastik, masalsı mekânların kullanımı...) 'hafifliğinin' uyumsuzluğu, romanın daha şiddetli bir anlatım gücüne sahip olmasını sağlıyor (Şöyle düşünün; bu roman filme çekilmek istense, en başarılı uyarlamayı sanırım ve mutlaka Tim Burton yapardı).
"yok bana sensiz hayat", Adnan'ın Mine adında bir kıza, dostluk ve aşkın birbirine karıştığı bir tutkuyla bağlanmasını anlatıyor. Bir gün, beklenmedik bir anda Mine'nin 'ruh balonu' patlayıverince, (biz buna gündelik hayatta ölmek diyebiliriz) Adnan, Mine'nin kendisine sürekli anlattığı ve dünyada Mine'den başka kimsenin görmediği 'cumurkuşu'nu aramaya çıkıyor. Aşka benzer bir dostluğun kaybedilmiş olması ve bu durumu 'kabullenememe'yle uzayan, griftleşen bir yol hikâyesi başlıyor böylelikle. Roman, bu 'arayışın' (ya da ne yapacağını bilememenin) hikâyesi etrafında gelişiyor ve romanın konusunu özetlemeye çalışmak, düpedüz romana haksızlık olarak gözüküyor. Çünkü hikâyenin ilerleyişi, bu çok katmanlı roman için yalnızca bir araçtan ibaret kalıyor. Örneğin Adnan'ın Cumurkuşu'nun peşinde, aşkı uğruna, önüne çıkan her şeyi ve herkesi engel kabul ederek ani bir cinnetle yok edivermesini, masalda kahramanın başından geçenler olarak değil, hayatın insandan götürdüklerine duyulan çaresiz tepkinin metaforu olarak okumak gerekiyor.
GERÇEKÜSTÜ BİR HAVA...
Anlatıcı, karakterlerin ruh durumunu, birden fazla seçenekli tahminler yoluyla betimliyor. Böylelikle çokbilmişliğin getirdiği sıkıcılıktan uzak duruyor yazar. Girişteki 'bir dönem hesaplaşması' havası üslup ve dille bozularak yeniden yaratılıyor. Yazar, trajik hikâyelerin bağrı yanık, bilgiç dilini değil, çizgi filmleri anımsatan gerçeküstü bir havayla birlikte mizahı yüksek bir dili tercih ediyor. Fantastik bir dekorun fonunda, sıradan gözükenin kazısını yapmaya davet ediyor okuru. Aslı Tohumcu'nun dili, imzası görülmeden de tanınabilecek, pürüzlü, bazen bilinçli olarak aksatılan, oyunsu alışkanlıkları olan, tamamıyla kendine has bir dil dünyası yaratabilecek güçte. Bu romanda da kendi dilinin ana hatlarını saklayarak, metnin getirdiği olanaklarla oyunlar kurguluyor. Romanı okurken bu dilin zaman zaman Sait Faik'e, Shakespeare'e selam çaktığını hissediyorsunuz. "yok bana sensiz hayat"ı iyi roman ölçütlerine sokan en önemli özelliğinin, yazarın sürüden ayrı, kendine has dili olduğunu kesinlemek gerekiyor. Deneysellik, oyunsu anlatım, yazarın ironisini güçlü kılan öğeler; öyle ki betimlemeler dahi bu havadan nasipleniyor ve 'ağır edebiyat'ın tırmalayan, klişe betimlemeleriyle dalgasını geçiyor: "... bunları ve daha fazlasını, bir çitanın bacaklarındaki hızla düşünen adnan'ın midesinden gırtlağına taş gibi sert ¬acıtıyordu yani¬ ve tüylü ¬gıcık yapıyordu¬ bir sıkıntı topağı kendine yol aça aça ilerliyordu." Romana hakim olan 'oyunsuluk', metinlerarası ilişkilerde de kendini gösteriyor. Roman, "Alice Harikalar Diyarında"dan Freud'a; Tolkien'den Shakespeare'e kadar uzatıyor dilini.
ŞİDDETLİ BİR HİKÂYE
Abis'te, bizi hayatın içindeki düz şiddetle tanıştıran yazar, bu defa iç içe geçmiş anlam katmanlarıyla tasarlanmış masalsı bir kurguyla karşımıza çıkıyor. Çocuk olmanın "bana ne, istiyorum olacak!" duygu durumunu kullanarak şiddetli bir hikâye kuruyor. Böylelikle anlatılmak istenen, bin dereden su getirilmeden, bir çocuğun yapacağı netlikte ve hızda okuyucunun suratına çarpılmış oluyor. Kahramanımız Adnan sinirlendiğinde, dünyanın geri kalanının huzurlu olmasını kendine küfür sayıyor; ayaklarıyla yeri tepiklemeye başlaması, depremlere yol açıyor. Her insanın içinde bir yerlerde gizlenen şiddet ve o şiddeti besleyen 'sahip olma arzusu', ancak kontrol mekanizması henüz tamamına ermemiş bir çocuğun "bana ne istiyorum" anlayışı ve diliyle anlatılabilirdi. Aslı Tohumcu, tüm kontrol mekanizmalarından arınarak, bir çocuğun yedeğinde olduğu için ayıplanmamayı da garantileyerek, son sözünü sakınmadan suratlara çarpmayı başarıyor: "benim olanı bana geri verin yoksa topunuzu gebertirim."
'yok bana sensiz hayat'/ Aslı Tohumcu/ İş Kültür/ 51 s.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
Yücel Kayıran'dan 'Çalgın'
Kaybolan insanın şiiri
Yücel Kayıran'ın şiiri, bir türbülans duygusu yaşatır okuyanda: Dizelerin birdenbire savrulduğu yerde, sadece o edimin bizzat yaratıcısı olan şair ile o dünyayı paylaşmak için ter döken okurun somut varlığı yoktur; onların ruhsal haznelerine nüfuz etmiş büsbütün bir "mahvolmuşlar" korosunun sessiz sol anahtarı asılıdır kapıda.
Cihan OĞUZ
Yücel Kayıran, "Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu" (Ekin Yayınları, 1997) ve "Beni Hiç Göremezsin"den (Ekin Yayınları, 2004) sonra, üçüncü şiir kitabı "Çalgın" ile çıktı okur karşısına. Ortaya koyduğu ve savunduğu "felsefî şiir" açılımıyla, son birkaç yıldır Türk şiirinde tartışma ortamı yaratan Yücel Kayıran, "Çalgın"da, kendi deyimiyle, 'kaybolan insan'ın sessiz trajedisini içten içe duyuruyor.
Yapıtın ilk şiiri olan "Çalgın"da, "Açık kalmış ruhun kapısından / çıkıp dolaşırdım öyle dalgın / çalındım başka bir göze doğru / içimden sökülen bana salaydı // ama inmeli, ama kötürüm, ama deli" dizeleriyle beliren bu duyarlık, "benden kopan bana mahsus olaydı" vurgusuyla tamamlanır.
İlk şiirin fonunda gizlenen ezgisel tarz, bir kabak kemanenin ya da divan sazının o güçlü tınısını andırır. Modernist bir şiire eklemlenen bu yerli eda, köklerine bağlı ama yeni dünyalara susamış bir poetik duruşun da varlığına işaret eder. O 'yerli eda', kitabın ilk bölümü olan "Mahvolmuşların esrarı"nın epigrafında, Seyyid Rıza'nın dilinden çıkıveren mısralara denk düşer:
"Senin yalanlarınla, hilelerinle baş edemedim Bu bana dert oldu. Ben de senin önünde diz çökmedim Bu da sana dert olsun."
Yücel Kayıran, işte tam da bu çıkış noktasında, şiirsel özüne ilişkin ipuçları verir: Amansız bir dünyada, kendi olmaya çalışanların, kendinden kopamayanların hüznü.
O hüzün, keder duygusu, "Perş" şiirinde rastladığımız "şehirlilerin yaşamadığı yerlere gittiğimi duyardım / kurumuş otlarla arkadaşlık ettiğimi" dizeleriyle yeni bir boyut açar kendisine. "Saydılar sonunda beni de sağırdan" derken, belki de en çok sıkıldığı anlara gönderme yapar.
HESAPLAŞMANIN ŞİİRİ
Aynı şiirde, "komünizm heyulası kol geziyor hâlâ benim içimde / kimsenin inanmadığını biliyorum" dizeleriyle de, apaçık bir yalnızlığa demir atar. Şiir, "bahçe tahrasıyla kesmek geliyor sol kolumu bileğimden" biçimindeki çıkışla da, gelgitlerin odağına saplanıverir. İşte, Yücel Kayıran şiirinin ana sorunsalı da bu noktada başlar: Hesaplaşmanın şiiri. Ama bu hesaplaşma, ne "Fuka" şiirinde yer alan "her durumda aynı olanların aynılığına / baktım da neden erteledim kendimi hep" dizelerindeki özlem/özenti kadar hakikidir; ne de "Ruhlukta" şiirinde beliriveren "sessizdim / sesimdeki !!!lerle kendini var edenleri çevirecek kadar deliye" dizelerinde açığa çıkan duyarlılık gibi masalsı.
Yücel Kayıran'ın şiiri, bir türbülans duygusu yaşatır okuyanda: Dizelerin birdenbire savrulduğu yerde, sadece o edimin bizzat yaratıcısı olan şair ile o dünyayı paylaşmak için ter döken okurun somut varlığı yoktur; onların ruhsal haznelerine nüfuz etmiş büsbütün bir "mahvolmuşlar" korosunun sessiz sol anahtarı asılıdır kapıda.
Bu yazınsal türbülans, dizelerdeki iç seslerle kurgulanan anlatımsal katmanları zaman zaman zorlayıp -çoğu kez lehte- bozmasının yanı sıra, bizatihi şairin felsefî yönelimiyle de buluşan bir tavır sergiler. Bu anlamda tam bir "bozgun" girişimidir.
Yücel Kayıran, kendi ölüsüyle ve mahşeriyle hesaplaşmaya kalkışan bir şövalye gibidir. Kimi kez geçmişten kalma bir sızıyla, "hatıra aramayın gözlerimde / aşk çocuğu değildim ben / akıl verenlerin de geçti çağı / işittiğiniz morluk / muhtemelen içerlemeden olma" der; kimi kez de "sonradan hatırlıyorum bunları. meğer teslim olmakmış / tutkudan kurtulmanın yolu. iptaldi sesim. dalgınlığım / kayıptan olma. gözlerim girdap. aradığım yanıta neden / ulaşılamıyor" dizelerinde görüldüğü gibi, geçmiş ile gelecek arasındaki süreçte belirsizliğe atıf yapar.
SONSUZ BİR KUŞATMA
Hele ki, kitabın en çarpıcı şiiri olan "Ruhlukta", sadece bir emir erinin hezeyanlarını değil, "buradayım, bana tayin edilen yerde" dizesinin de çağrıştırdığı gibi, sonsuz bir kuşatmayı betimler. "Ruhlukta", görünürde sadece formel otoritenin taassubuna yönelik bir meydan okuma, tespit gibidir; oysa şiirin tamamında ortaya çıkıveren tablo, "tenha gezerdim bırakarak kendimi içimdeki ruhlukta" dizeleriyle tamamlanan topyekûn bir ruh hâline işaret eder. Bu ruh hâli, "çarşı izninin yanması diye bir şey var bu dünyada / nizamiye kapısından geçerek gelmek nizamlı dünyaya" dizeleriyle pekişir ve şiirin sonunda majör bir çıkışla son noktayı koyar: "Türkü söylüyormuşum beni yalnız buldukları yerde."
O amansız hesaplaşma, "Köpeklerin yaşamı"nda da sürer. "Kuş kanadı kalem olsa / yazılmaz benim derdim" dizesini anıştıran "İki ağzım olsa gelmez dilime içimdeki sözcük" dizesi, o "lâl" hâlini bir kez daha vurgular. "Kırık camdın, bölündükçe çoğalıyordun içimde" diye başlayan "Tenha" şiirinde, bu kez aşka değgin içkin bir söylem öne çıkar:
"Aşkın gücü kendisinin yalan olduğuna inandırmakmış girdabına terk ederken terk ettiği kalbinereye koysamyitikti fasıl, kim bulabilir asıl yerinioyundu cilveli oyun, ama içimi yalanla oyun"
Kayıran, "Sonra eve döndüm" adlı bölüme, Pir Sultan'ın "Çok hasretlik çektim bağrım eziktir" mısraını epigraf alarak başlar. "Aşk bir fahişeyi bile bakire kılarmış" dizesiyle silkinen şiirsel yapı, "Nakil"de, "Kaybolduğumda biliyorum kimse aramayacak beni" çıkışıyla yine yalnızlık burcuna asılıverir.
REDDEDİŞ DİZELERİ
Bu, öyle yaman bir reddediştir ki, "hatırası yoktur kalbi olanın" çıkarsamasına kadar varır. "Düğüm düğüm ben çözüldükçe büyüdüm" keşfiyle de dervişvarî bir yörüngeye saplanır.
Reddediş olgusu, Yücel Kayıran şiirinin temel izleklerinden biridir. Ama sadece muhalif bir tavrın zorunlu ya da doğal sonucu olarak değil, genlere dek işlemiş bir cereyanın yarattığı o sarsıcı hayat damarının bir ifadesi olarak.Yücel Kayıran, "Kış" şiirinde ise "anne" imgesine yer verir. "Kimse bir kitap yazmayacak annem hakkında" dizesiyle biten bu çarpıcı şiir, hesaplaşmanın boyutunu daha içsel bir zemine taşır:
"kavga etmesini bilmiyordum benhatırladıkça yırtılıyordu bir şey sürekli içimdedeğildi gaflet sanki özlemişti kalbim kendi uykusunuiniyordu inen beni sokağa indiren kışinsan başardığında içeriksiz bir kelimeyenildikçe geliyordu ancak kavram haline"
Şair, "sadece anneme inandım dünyada" derken, bu kez tinsel bir göreneğin hayatına yansımış ipuçlarını verir. "Öyle kirlendim ki kurtlar yiyecek beni mezarımda" diye feryat eder. Kurgulanan gerçeklik, somut hayatı örseleyen o binlerce olumsuz tezahürden sadece biridir. Bu kirlenme karşısında anne imgesine başvurması, her ne kadar klasik Freudyen bir tavır gibi görünse de, özü itibarıyle yapıtın bütününe yansıyan hesaplaşma ve reddedişin kalıtsal bir ifâdesidir.
Kitabın son şiiri "Eyvay" ise, ustaca kurgulanmış bölümlerin yarattığı o tinsel atmosfere bir an için veda ederek, "dünyaya dönüş"ün manifestosunu hazırlar:
"Sonra dünyaya döndüm; kredi kartlarıma, zaman aşımı faizine,icra memurunun insafına kalmış itibarıma, elektrik faturasıkuyruğuna, dünyada ödenmesi gereken borçlarıma, döndüm, muhâneti muhannet edinmiş dostlarıma, kalpleri mühürlenmişlere".
Ve şiir, "Döndüm! döne döne kendime dönemeden döndüğüm yere döndüm!" diye biter."Çalgın", bilhassa 15 sayfalık "Cıva" bölümündeki 9 şiirde sıkça tekrarlandığı için genel sentaksı hafifçe örseleyen "Bu cıvayı, Necati, kim koydu kalbimize?" dizesinin yol açtığı tempo düşüklüğü ile şiirlerde ara ara rastlanan ve dize sonlarının aynı şiirde ...zorunda/ ...yokluğa/ ...dünyada/ ...rüyada/ ...kalbine gibi aynı sesle bitmesi nedeniyle dizelerin gerçek ruhunun yansımasını engelleyen teknik zaaflar dışında; gerek özgün şiirsel çerçevesi, gerekse duyarlılık boyutu anlamında ortaya koyduğu poetik donanımla, örnek bir şiir kitabı.
cihanoguzyahoo.com
"Çalgın"/ Yücel Kayıran/ Metis Yayınları, İstanbul: Mayıs 2006/112 s.ö
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
Metin CELAL
Okuduğum Kitaplar
Leyla'nın Evi
Leyla'nın Evi (Remzi Kitabevi), Ömer Zülfü Livaneli'nin son romanı. Uzun zamandır çok satanlar listesinde. Roman bir girişle (önsöz) başlıyor. Livaneli, İstanbulluların aslında birer göçmen olduklarını anlatıyor. Bu göçmenlik durumu da mülk sorununu beraberinde getiriyor. Livaneli bir tez de getiriyor; "Burası bir sığınak. Kaçtıkları ülkelerde evlerini barklarını, bahçelerini, tarlalarını, hatta arkalarından acı acı ağlayan kedi ve köpeklerini bırakmışlar. Geldikleri bu ülkede de kaçanların mülküne yerleşmişler. Rumların ve Ermenilerin evleri, bu evsiz barksız kalmış, ölümden zor kurtulmuş insanlara verilmiş. Yabancı evlere yerleşip tanımadıkları tarlaları sürmeye başlamışlar" diyor ve ekliyor: "Dünyanın bu bölgesinin tarihi, birbirinin mülküne konma tarihi." Leyla'nın Evi'ni yazma amacının da "hepimizin hayatına bir biçimde damgasını vuran bu mülk trajedisini anlatma fikri" olduğunu belirtiyor. Anlayacağınız yazar daha romanın girişinde bu tezini bize bildirerek, bir anlamda işi bizim anlayışımıza bırakmak istemediğini bildiriyor.
YALININ HANIMI
Roman, "Yaşlı kadın ulu bir çınarın altına oturmuş, iki gündür yerinden pek kıpırdamamıştı" cümlesi ile başlıyor. Üstelik üzerinde oturduğu da kahverengi deriden yapılmış sert bir valiz. Bu giriş biz okuyucuları hemen kendine bağlıyor ve romanın akışına kapılıyoruz. Yaşlı kadının kim olduğunu, orada ne yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Aslında o kadının kimliği bize kitabın arka kapağında "Yalılarda doğmuş büyümüş bir paşazade, bir Osmanlı soylusu..." olarak tanıtılmış. "Büyük Hanım" ya da "Leyla" olarak çağrılmayı tercih eden bu kadın romanın baş kahramanı. Yalının hanımı. Mahallelinin saygı gösterdiği, sevdiği birisi. Elinde bir tapu olmasına rağmen yalının yeni sahiplerinin kendisini kapının önüne atıvermesini bir türlü hazmedemiyor. Orada kalakalmış. Romanın ilk tesadüfü burada oluyor. Bir gazetede muhabir olarak çalışan Yusuf olay yerine yollanıyor. Yusuf'un aslında yalının emektar bahçıvanının oğlu olduğunu ve Leyla'yla aralarında çok güçlü bir sevgi bağı olduğunu öğreniyoruz. Nedense yazar, Yusuf'un olayını ailesinden ya da mahalleden arkadaşlarından öğrenmesini değil de çok düşük olasılıklı bir tesadüfle olmasını yeğliyor. Romanın devamında da birçok tesadüfe şahit olacağız.
Leyla için "akli melekelerinin yerinde olmadığına dair" bir rapor çıkartılmış, bu raporla bir "vasi" tayin edilmiş, vasi de Leyla'nın üzerine tapulu olan yalının müştemilatının satışını yalının yeni sahiplerine yapmış. Ama Leyla'nın ne rapordan ne vasiden ne de satış işleminden haberi varmış. Yani ortada bir sahtekârlık var. Ama yalının yeni sahibi ünlü bir banka patronu olduğu için bu olayı Yusuf'un haber yapması önleniyor. Neyse ki bu tesadüf sayesinde Leyla, yerinden kalkmaya ve Yusuf'la birlikte onun evine gitmeye razı oluyor.
KARŞITLIKLAR...
Yusuf'un Cihangir'deki evinde Roxy ¬ Rukiye ile karşılaşıyoruz. Roxy'nin ikinci kahraman olduğunu hem giriş yazısından hem de arka kapaktan biliyoruz. "Rukiye-Roxy: Almanya'da doğmuş, seks modelliği yapmış bir hip-hop'çı..." Ve sessiz sakin, biraz da çekingen bir kişi olarak tanımlanan Yusuf'un sevgilisi. Leyla ile Roxy, ilk karşıtlığı simgeliyor. Leyla soylu, asil, görmüş, geçirmiş ve iyi insan. Roxy, "Alamancı", kültürsüz, görgüsüz, eğitimsiz. Biri iyilik timsali, diğeri kötülük. Leyla, çökmekte olan bir soylu sınıfı, kültürel değerleri, ahlakı, erdemi ve sevgiyi simgeliyor. Roxy, sınıf atlamak, yükselmek isteyenleri, bu uğurda her şeyi yapabilecekleri, sevgisizliği simgeliyor. Öyle ki ilerleyen sayfalarda Leyla'nın Roxy'yle arkadaşlık kurması insanlığıyla iyiliğiyle değil ancak kültürel nitelikleriyle, yabancı dil ve müzik bilgisiyle olabiliyor. Roxy'nin bir benzeri de yalının yeni hanımı Necla. İkisi de Leyla'nın kapının önüne konulmasından yana. Necla orta sınıftan geliyor ve bir banka patronunun karısı olarak sınıf atladığının bilincinde ve o hırsla herkese saldırıyor.
Romanda daha böyle birçok karşıtlık var; eski İstanbullular ve yeni göçmenler, Boğaziçi yalıları ve yeni semtleri simgeleyen Cihangir, yalı halkı, dağlılar diye tanımlanan yalı hizmetlileri... Ak ve karayı net olarak ayırt etmemizi istiyor sanki yazar. Anlatım da klasikleri hatırlatan bir yapıda. Romana giren her yeni karakterin hayat öyküsünü mutlaka okuyoruz. Leyla'nın durumu, geçmişi, Roxy'nin yaşadıkları gibi bazı olaylar da sık sık tekrarlanarak okurun belleğine kazınıyor.
Sıra romanın üçüncü ana karakterine geliyor, arka kapak şöyle diyor; "Ali Yekta: Uşaklık kaderini değiştirme ihtirasıyla yanıp tutuşan bir İstanbullu..." Ali Yekta ile ilk karşılaşmada bu tanımlamayla koşullanmış olarak "kaderini değiştirme ihtiras"ı hissetsek de ilerleyen sayfalarda aslında uşak da olsa Leyla gibi bir yalı sakini olduğunu ve o değerleri korumaya çalıştığını görüyoruz. Ali Yekta, emekli olup oğlunun yeni yalısına yerleşmek isterken bir sınıf atlama arzusunda değil aksine mevcut konumunu emekliliğinden sonra da koruma isteğinde. Örneğin oğlunun Necla gibi bir memur kızıyla değil, yalıda yetişmiş bir kızla evlenmesini istiyor. Çünkü yalıya yakışan o kızlardır. Yalının da bir ana karakter sayılması gerektiğini düşünüyorum. Romanın büyük bir bölümünü, özlemle anılan Osmanlı dönemindeki yalı hayatı hakkındaki bilgiler oluşturuyor. Livaneli, yalı yaşamı hakkında kitaplar okumuş, onlardan esinlenmiş, zaten kitabın sonunda da bu kaynakları belirtiyor. Sorun, bu alıntıların ¬ esinlenmelerin romanın anlatımıyla tam uyum sağlayamaması. Ansiklopedik ya da kitabi halleri var, alıntı oldukları belli oluyor.
YAZARIN TERCİHİ
Osmanlı'nın çöküşü, Cumhuriyet'in kuruluşu da yalı hayatı ekseninden anlatılıyor. Örneğin Atatürk'le ilgili anılar onun yalı ziyaretleriyle bağlantılı. O zamanın yalı sakinleri oluşturan Rumeli göçmenlerinin öyküsü Cumhuriyet'in kuruluşuyla da öyle bağlantılandırıyor. Cumhuriyetle birlikte "Dağlılar" Anadolu'dan gelmiş, bağdaki yalı sahibi Rumelileri kovmuştur. Yazarın tercihinin Rumelilerden ve yalı hayatından yana olduğunu anlıyoruz.
Türkiye tarihi açısından çok önemli olan Cumhuriyet'in kurulması, romanın çerçevesini oluşturan bir görünüm olarak kalıyor. Oysa Leyla'nın var olmasının temelinde bu dönüşüm sırasında yaşananlar var. Yazar daha başta romanını "mülk trajedisi" üzerine kurduğu için insanlık trajedisi ister istemez geride kalıyor. Romanın ana kahramanları olabilecek Handan ve sevgilisi İngiliz teğmen Robert Whitaker öyküleri anlatılıp geçilerek geri planda bırakılıyorlar. Tabii bu tercihtir, eleştirmiyoruz. Ama romanın tarihsel akışında bir sorun olduğunu düşünüyoruz; Anlatımdan (cep telefonu kullanılması vb.) olayların günümüzde yaşandığını anlıyoruz, ama 80 yaşındaki Leyla, Şapka Devrimi'ni hatırlayabiliyor. Çok fazla geriye dönüş bir süre sonra okuru romanın akışından kopartıyor. Romanın yarısını geçtiğinizde henüz hiçbir şey olmadığını görüyorsunuz. Leyla evinden atıldığıyla kalmıştır.
Leyla ile Ali Yekta'nın karşılaşmaları da bir tesadüfle gerçekleşiyor. Hemen birbirlerinin yalı insanı olduğunu anlıyorlar. Aralarında sıcak bir hava oluşuyor. Ali Yekta'nın olaylara bakışı değişiyor. Olayları çözen, yalıya gittiğinde oğlu ve gelinin konuşmalarını dışarıdan duyan ve gelinin kendisini yalıda istemediğini anlayınca (nedense cebinde taşıdığı) babasından kalma revolveri çekip gelinini vuran Ali Yekta.
Sonra her şey mutlu sona doğru gidiyor. Leyla eski evine dönüyor. Roxy hamile kalıyor, iyi insan oluyor, kızına Leyla adını veriyor, kendi adını Rukiye yapıyor, Yusuf başarılı bir gazeteci oluyor.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
Sadık Albayrak'la 'Noterler ve Edebiyat'ı konuştuk
"Edebiyat insanlığa yürekten bağlı yazarların eseridir"
Sadık Albayrak 'Noterler ve Edebiyat'ta eleştirel yazılarını bir araya getirmiş. Albayrak dört ana başlık altında topladığı bu yazılarında sözü dolandırmadan edebiyata getiriyor ve söyleyeceklerini ardı ardına sıralıyor. Albayrak'la kitabını konuştuk.
Cengiz KILÇER
-Edebiyat dünyasından ya da ürünlerinden "çok satanlar", "starlar" ve "marka isimler" silindiğinde geriye ne kalır ya da tüm bu tırnak içi edebiyata/edebiyatçıya baktığınızda ciddi bir çöküş tablosunun karşısında durduğumuzu söyleyebilir miyiz?
- Bunu genel anlamda edebiyat, daha da genişleterek tiyatro, resim, müzik için de söyleyebiliriz. Tam da dediğiniz gibi çöküş dönemlerinden birini yaşıyoruz. Bu sadece Türkiye'de değil dünyada da böyle. Bunu bilimsel olarak düşündüğümüzde anlamak mümkün. Çünkü tarihte ne zaman gerileme varsa, edebiyat sanat da gerilemiştir. Bu gerilemeyi neye göre açıklayacağız? İnsanlığın özgürlüğü, kültürü, yaşama biçimi, bütün bunların gelişmesi, zenginleşmesi hangi dönemlerde durdurulmuşsa, gerilemişse, egemen sınıf tutuculaşmışsa, emperyalizmin bugün dünyamızı kana boğduğu gibi bir dönemde kültür sanat da ne yazık ki gerileme, çöküş içine girmiştir. Elbette, bu gerilemenin içinde yeni doğan, gelişen gerçekçi bir edebiyat var, ama hâkim renk budur. Tarihin edebiyata yaptığı bu etkiyi bir şairin gelişiminden örnekle anlatmak istiyorum. Bir kitapta aynı şairin 1979 yılında yazılmış bir şiiri ve 1999'da yazılmış bir şiiri var. 79'da yazdığı şiiri okuduğumda şiir tadı bulabiliyorum. Gerçekten bir duyarlılığı var, toplumla paylaşmak istediği bir şey var, toplumsal savaşımda kaybettiği arkadaşının acısını yazmış. 1999'da yazdığı şiirde böyle bir şey yok, şiir parçalanmış, bütünlük kuramayan dizelerden örülü... Aynı yaratıcılık, aynı yetenek ve güzel dizeler söz konusu, ama kopuk kopuk dizeler arasında bütünlük kuran bir duyarlık yok. Şairin 1999'da yazdığı şiirde yaşadığı gerçeklikle doğru etik ve estetik bir ilişki kuramadığını görüyoruz. Yalçın Küçük'ün dediği gibi, "tarih bilimlerin en Darwinistidir". Acaba tarih, edebiyatı da, Darwinist anlamda bu ölçüde belirliyor mu, sorusunu sorduğumuzda, galiba evet, belirliyor diyebiliriz. Örneğin bugün tiyatroya baktığımızda seyretmeye değer kaç tiyatro oyunu var?
İKTİDARLA İLİŞKİLER...
- Noterler ve Edebiyat sizin beşinci kitabınız; bütün kitaplarınızda eleştirmen kimliği ile varsınız. Bununla beraber Türkiye'de hem yazarın hem de eleştirmenin iktidarla ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Noterler ve Edebiyat kitabında tekellerin sanat sponsurluğu için "ölü soyuculuk" kavramını öne sürüyorum. Gerçekten de insanın edebi-kültürel yaratıcılığını ortadan kaldıran bir sistem sermaye düzeni... Sanatı yaşatmak için sponsorlara gereksinim duyuluyor. Bir yandan sermaye ilişkileri sanatı edebiyatı ortadan kaldırıyor, insan gereksinimi olmaktan çıkarıyor. İçinde yaşadığımız kültür, hikâyeyi, romanı, şiiri hayatımızdaki anlamlı gereksinim olmaktan çıkarmış durumda... Bir yandan da tekeller, sanatı yaşatmak için sponsorluk yapıyorlar ve buna ek olarak büyük yayınevleri, kültür merkezleri, orkestralar kuruyorlar. Burada ortaya çıkan durum sanatın niteliğini de doğrudan doğruya belirliyorlar. Bir yandan, şiirden verdiğimiz örnekteki gibi, sanatçının ortaya koyduğu ürün zaten kuru, kısır flulaşmış... Çünkü ütopyası yok, geleceğe karşı bir bilinci ve inancı yok, insanlığın durumunu çıkışsız olarak görüyor. Öte yandan da, bunu suni desteklerle ayakta tutmaya çalışıyorlar. Tabii, bu ayakta tutulan şeyler de insanlık adına çok değerli şeyler değil. Sermaye sınıfı kendisine uygun bir sanatı destekliyor. Brecht'in dediği gibi: Köpekbalıklarının da bir edebiyatı olsaydı, köpekbalıklarının dişlerinin ne kadar güzel olduğunu, köpekbalıklarının boğazının ne kadar estetik olduğunu, oradan geçmenin ne kadar heyecan verici olduğunu anlatırdı. Şu anda sermayenin belirlediği, sermayenin yayınladığı, roman diye piyasaya sürdüğü eserler ideolojik olarak çözümlendiğinde bu niteliktedir. Ayrıca şu da var; bu eserler dil bağlamında da çok geri. Bilinir, edebiyat gelişmiş bir dille yapılır. Prof. Tahsin Yücel, doğru dürüst Türkçe yazamayan, ama dünya çapında büyük diye pazarlanan sermaye yazıcıları için şu soruyu sormakta haklıdır: acaba kendi dilini bilmeden büyük bir yazar olunabilir mi?
NEDEN KİTAP OKUNMUYOR?
- Yazara haksızlık etmiyor muyuz? Okurun bu durumda rolü nedir diye bir soru sormaya engel olan bir gazete haberini hatırlıyorum, bir holding kurucusunun adına ödül töreni düzenleniyor ve bir şairimize 100 bin dolar ödül veriliyor. Suç verende midir kabul edende midir?
- Yazara haksızlık edip etmediğimiz bu örnekten belli değil mi? Burada hangi yazarın bağımsızlığından bahsedebiliriz. Bir kere, bu toplumu değiştirmek için mücadele veren insanlar var. Bu toplumu değiştirmekle tarihsel olarak yükümlü işçi sınıfı var. Bu sınıf karın tokluğuna yaşamaya mahkûm edilmiş. Sadece biyolojik olarak hayatını sürdürmeye rıza göstermiş bir halk var. Zaten bu sorunları Noterler ve Edebiyat kitabında ortaya koymaya çalıştım. Kitabın "Bata Çıka Edebiyat' bölümünde, edebiyatın neden bir insan gereksinimi olmaktan çıktığını, neden kitap okunmadığını irdeliyorum. Kitap okunamaz çünkü Türkiye'de insanların çalışma saatleri 12-13 saat, hem de asgari ücretle çalışıyorlar. Çocuklar okula bile gidemeden, 12 yaşından itibaren çalıştırılmaya başlıyorlar. Bu koşullarda yazarın işi ne? Bunlarla mücadele etmek, değiştirmek için insanlara romanla, şiirle, hikâyeyle ulaşmak ve bunun böyle gitmeyeceğini anlatmak. Shakespeare de bütün yapıtlarında kafa tutmuştur her türlü haksızlığa, Orhan Kemal de, Nâzım Hikmet de... Bugünün yazarına haksızlık etmiyoruz. Niye günümüz yazarları-sanatçıları isyan bayrağını çekip o çocukların hikâyesini anlatmıyorlar? Örneğin Asiye Nasıl Kurtulur, Zengin Mutfağı gibi oyunlar da yazıldı ve oynandı bu ülkede. Bugün niye buna benzer oyunlar yazılmıyor?
- 12 Eylül, edebiyat ve sanat bağlamında eski dönemin solunu aşağılayan, devrimcileri kriminal tipler olarak resmeden, toplumsal kurtuluş fikriyle alay eden ve günübirlikçiliği savunan "yapıtlara" kapıları açtı ve bu kapı hâlâ kapanmadı. Peki sanatçının mücadelesi kiminle olacak?
- Sanatçının mücadelesini sınıf mücadelesinden ayırmıyorum, çünkü gerçekçi sanattan yanayım. Sanatçı gerçeklikle hesaplaşmalı. Lukacs'a göre yazar romanında gerçekliği tipikleştirerek anlatır bize. Görüntünün arkasındakine işaret eder. Bugünün yazarı da bunu yapmalıdır. Bunu yaptığı zaman zaten iktidarı da gösterecek, o iktidar karşısında cahil ve zavallı insanı da gösterecektir. Bugünün yazarları kahramanlarını 4x4 ciplere bindirdiğinde bundan hiç rahatsızlık duymuyorlar. Ne iyi ki geçmişteki romancılarımız bunu soruyorlardı. Halit Ziya Uşaklıgil romanımızın kurucularındandır. 1908 yılında yazdığı Nesl-i hir romanında Sultan Hamid'in bir paşasının köşkünü anlatırken, onun duvarındaki taşların, kapısındaki süslerin nice yetimin hakkı ve elkonmuş insan emeğinin sonucu olduğunu göstermeyi ihmal etmiyordu. Yüz yıl sonra bugün ise, yeni orta sınıftan kahramanların övüldüğü, reklamcıların baştacı edildiği, eşitsizliğin meşrulaştırıldığı romanlardan geçilmiyor. Geçtiğimiz yıl üç yüz roman piyasaya sürülmüş, bunların arasında toplumsal eşitsizliğe tepki duyanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.
POLİTİKA VE SANAT
- Son yirmi beş yıldan bugüne sanat ile politikayı, eleştiri ile estetiği şizofrenik bir tarzda ayırma çabası var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Estetik ve eleştiri ya da sanatla politika Aristo'dan beri sorgulanagelmiştir. Bunların hiçbiri birbirinden ayrılamaz, birbirine içkin olgulardır. Bilinir, Aristo insanı politik bir hayvan olarak nitelendirir. Politik insanın her ediminde; etik, estetik, sanat bağlamında da bu böyledir. Politika ile sanatın ayrılması meselesi 1980 darbesiyle yeniden gündeme gelmiştir. Ön planda cuntanın görünen şiddeti vardı, ama arka planında yaşamın her alanına nüfuz eden kültür-sanat anlayışı sermayenin politikasına dayandırıldı. Dolayısıyla işçi sınıfından yana politikaya karşı, 12 Eylül'le aynı yönde cephe alan sanatçılar sermaye paralelinde bir paradigmayla hareket ediyorlardı. Sonuçta politik bularak eleştirdikleri sanatçılara baktığınız zaman, örneğin Nâzım Hikmet'in, sosyalizme bağlı bir sanatçı olduğu görülür. Edebiyatı tarihten, politikadan, ideolojiden koparamazsınız. Bugün şairin özgürlüğü var mıdır? Şair kalabilme özgürlüğü günümüzde reklam metni yazma özgürlüğüne indirgenmiştir. Şairlerimizin yüzde yetmişi cuntadan sonra reklam yazarı olmuşlardır. Reklam metni yazarlığı ise yalanları doğru söyleme sanatından başka nedir, reklamı yapılan metaların bir poetikası olabilir mi? Bir dönemin şiirine slogancı şiir diyorlardı ama belli bir dönem sonrasında o metaların satışı için en iyi slogan bulma yarışına girmeleri bir hayli traji-komiktir.
- Kir, kokuşma ve çürümüşlük sözcükleri çok fazla kullanıldı; bu aynı zamanda edebiyat ve sanatta belirli bir kuşatılmışlığa tekabül ediyor. Sizce bu kuşatma nasıl ve hangi araçlarla yarılabilir?
- Böyle bir umut ve ihtimal olmasaydı biz zaten yazmaz ve eleştirmezdik. Çünkü eleştiri, zaten belli bir perspektiften, belli bir dünya görüşünden yola çıkıyor. Özgürleşmiş bir toplumun ufkundan, kapitalist sömürüden kurtulmuş bir toplumun ufkundan meseleye bakmaya çalışıyorum. Dolayısıyla bunu geçmişte yapan yazarlar bizim temel dayanaklarımızdır. Noterler ve Edebiyat kitabında onlarla ilgili incelemeler de var, sadece negatif eleştiri yok. Tarihimizde mücadeleci, hiçbir koşulda diz çökmeyen edebiyatçılarımız var. Bunların emeğinin yok sayılmaması için de eleştiri yapmaya çalışıyorum. Sonuç olarak şunu özellikle belirtmek istiyorum, nitelikli edebiyat her zaman halkına ve insanlığa, onun kurtuluş çabalarına yürekten bağlı yazarların eseridir.
Edebiyatın halleri
Coşkun ONGUN
Sadık Albayrak ismine ilk kez, Türkiye Yazarlar Sendikası yayınları arasında çıkan "Savaşımcı Şair Tasarımı Tevfik Fikret" kitabında hazırlayıcılardan biri olarak rastlamıştım. Fikret ile ilgili kaleme aldığım ve Cumhuriyet'te yayımlanan makalenin büyük kısmını bu kitapta yer alan görüşlerden alıntılar yaparak hazırlamıştım. Gerçekten bu eserin, Fikret'i tanıma ve anlama yolunda bana kattıklarını yadsıyamam.
Noterler ve Edebiyat kitabıyla karşılaştım bu kez, aynı yazarla... Türk edebiyat dünyasına katkılarına yenilerini eklerken görmek doğrusu heyecanlandırdı beni. Bu yeni kitabında, dört ana başlık altında topladığı eleştirel yazılarında sözü dolandırmadan, edebiyata dair söyleyeceklerini sıralıyor. Bu doğrudan söyleme huyu, zaman zaman kimi çevreleri rahatsız edebilir. O da bunun farkında olmalı ki; "bilincinin 5 metrekarelik betondaki kumsalda bronzlaşmasından hoşnut olanlar bu kitaptan uzak durmalılar... ya bu kitaptan uzak durun ya da bırakın tüm doğru bildiklerinizin üzerine bir kuşku tozu serpilsin" diyor. Kitabın ismi, ilk kez gören ya da duyan biri tümüyle noterlerin edebiyatla ilişkilerinin anlatıldığını sanabilir. Ancak gerçek öyle değil. Bu isim, eleştiri yazılarından sadece birinin başlığının adı. İsim için yöneltilecek "Ne alaka?" türünden soruları yazar, "Hayat ve onun türevlerinden biri yazarlık, 'alakasızlar' arasındaki görünmeyen alakaları gösterme sanatı değil midir? Hayat için zorlayıcı tehlikeli alakalar bazen romanlaşır, bazen bir şiirde veya eleştiride dile gelir" diyerek yanıtlıyor.
GÖRÜNMEZ İLİŞKİLER...
Kitabın önsözünde, "Edebiyat hayatın görünmez ilişkilerini görünür kılan, bizi öteki insanla buluşturan, geçmişi gösterdiği ölçüde gelecek kurma gücümüze katkıda bulunan bir etkinliktir. Bu 'sorular soran edebiyattır'; 'tarihi soluyan edebiyat' bize tarih bilinci kazandırır" diyerek edebiyatı nasıl algıladığını daha baştan ortaya koyuyor.
İlk bölümün başlığı, Bata Çıka Edebiyat. Bu başlık altında yer alan eleştiri yazılarında edebiyatın tarihsel boyutları irdelenirken geçirdiği merhaleler ve edebiyatı gerçek anlamda bir yerlere getiren eser ve yazarlara değiniliyor. Balzac'tan Dostoyevski'ye dek her bir yazarın dönemlerinde edebiyatta çığır açmakla kalmadıkları, aynı zamanda yapıtlarıyla gelecek dönemlerin habercisi oldukları da belirtiliyor.
Bu durumun günümüzle karşılaştırmasından pek de parlak sonuç çıkmıyor ne yazık ki güncel edebiyat adına. "Şiirin yerini malların reklam sloganları almıştır. Romanın eğildiği bireysel ve toplumsal çatışmalar, TV dizileriyle tersyüz edilmiştir. Mizahın sorgulayıcı eleştirisini bastırmak için televizyonunun gülen görünmez kuklaları icat olmuştur." Görünenin umutsuzluğu yazarı karamsarlığa itmek yerine umuda götürüyor. Çünkü ona göre er geç bambaşka bir yükselişle edebiyat yeniden sahneye çıkacaktır. Çünkü insanın insanlığa ihtiyacı vardır; insana insanlığı öğreten araçlardan biri de edebiyattır.
Bir Millet Okuyor başlıklı metnin girişinde Köy Enstitüleriyle ilgili ilginç ve çarpıcı bir olaya yer veriliyor. Köy Enstitülerine teftişe giden dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü; enstitünün kırda koyun otlatan kız öğrencilerinden birine, azığında ne olduğunu soruyor. Kız azığındakileri çıkarıyor. Bunların arasında Sofokles'in Antigone tragedyası kitabı da var. O zamanki Milli Eğitim Bakanlığı'nın tercüme seferberliği içinde çıkmış bir Yunan klasiği bu. İnönü yanındakilere dönerek "Türk milletinin bütün gençlerinin azık torbalarında bunun gibi kitaplar çıktığı gün amacımıza ulaşmışız demektir."
Köy Enstitülerinin kapatılmasının, ne derece vahim sonuçlara yol açtığını bu olaydan daha iyi bize ne öğretebilir ki? Yazar, kapatılma olayını irdelerken, "bu okullardan bugün geriye kalan harabeler, sermaye sınıfının okumaya ve bilinçlenmeye düşmanlığının canlı birer anıtına" benzetiyor. Gerçekten de bu bilinçlenmeye düşmanlık olmasaydı, bugün "haydi kızlar okula" kampanyası başlatmak zorunda kalır mıydık? Nerede kırklı yıllarda Sofokles okuyan enstitülü kız çocuğu, nerede günümüzün töre, din ve yoksulluk kıskacına sıkışmış kızlarımız!.. O günleri despotizmle suçlayanların kulaklarını çınlatıyorsunuz, yazarın bu satırlarını okurken...Eleştiri oklarını 80 sonrası Türk romanına yönelttiği yazısının girişinde şair İsmet Alıcı'nın şu gözlemine yer veriyor: "Büyüklerimiz, biraz da bize örnek olmak için sokakta gördükleri bir ekmek parçasını saygıyla yerden alır, öpüp yüksekçe bir duvar kovuğuna sokarlardı. Buna eşlik eden anlamadığımız dilden bir duanın yerini bizim dünyamızda ekmek-emek özdeşliği almış olsa da, bu dersi hiç unutmadık.
Eski roman geçmişimizin hafife alınmasına dayanamayan yazar, bu eleştiri yazısında da karşıt fikirli bir makaleyi kıyasıya eleştirdikten sonra, yazısını, emeğimizin ve ekmeğimizin değerini bilmek zorundayız, diyerek sonlandırıyor. Reklamın Sanatı'nda "insan ihtiyaçlarının sonsuz olduğu" yönündeki üniversitelerde okutulan öğretiye meydan okuyor. Reddediyor. Bu saptamanın bir gerçeğin değil, tüketimi pompalayıcı nitelikte bir dayatmanın ürünü olduğunu belirterek, tezini reklam, bir mamulün satışının propagandasından daha geniş kapsamlı ideolojik etkinlikte bulunarak, insanların anlam ve değer sistemlerini etkilediğini göstererek kanıtlıyor.
POPÜLER KÜLTÜRE YANIT
Yazardan Yazıcıya Edebiyat isimli denemesinde Engels'den, Brecht'e dek uzanan yazarlardan alıntılar, eleştiriye dinamizm katarken, okuyucuyu da bu yazarları okuma ve daha çok tanıma ihtiyacı duyumsatıyor. W. Shakespeare'in Hamlet'inde geçen şu alıntı, yazarın da sürekli eleştirdiği popüler kültüre yanıt niteliğindedir adeta: "Şimdi; bu işte ifrata yahut tefrite kaçmak cahili güldürür belki, ama erbabına fena gelir. Sizce, bu gibilerden tek bir kişinin kanaati, berikilerin bir tiyatro dolusunun kanaatinden daha ağır basmalıdır."Rus Gerçekçiliği Üzerine Notlar da Rus edebiyatı üzerine geniş bir incelemeye yer veriliyor kitapta. Bu satırları okurken, İnsancıklar'dan Babalar ve Oğullar'a dek Rus klasikleri arasında bir geziye çıkmış gibi hissediyorsunuz kendinizi...Tarihi Soluyan Edebiyat bölümünde çeşitli yazarlar ve onların eserleri inceleniyor. Yusuf Ziya Bahadınlı'nın öyküleri arasında gezinirken rastlanan âşıkların öyküsü, Şükran Kurdakul'un öykülerinde hissedilen tarihin soluğu, Mehmet Güler'in öykülerindeki trenlerin yiten geçmiş gibi yiten Anadolu'yu anlatışı, Ümit Kaftancıoğlu'nun Köroğlu'su, Sadık Albayrak'ın günümüz şiiri üzerine aldığı notları bu bölümün altbaşlıklarını oluşturuyor.
Kitaba adını veren Noterler ve Edebiyat bölümünün ilk kısmında yazar, "Edebiyat bize tarih bilinci kazandırır", derken kimi şairlerin şiirlerine yer veriyor. Yazarlarla Denizli'ye yapılan gezi, Sivas katliamı yaşanırken orada bulunuşunu, "yangın yerinde" gözü dönmüş şeriatçı güruh karşısında yaşadıklarını, Pir Sultan Abdal'ın "Kalsın benim davam divana kalsın" şiirinde yer alan divanın emekçi ve aydınlık güçler tarafından bir an önce kurulması gereğine işaret ediyor.
Noterler ve Edebiyat altbaşlığında ise Albayrak, noterlerle edebiyat ilişkisini somut birkaç acı olayla gün yüzüne çıkarıyor. Bu yazıdan dolayı hakkında Noterler Birliği'nce açılan dava dilekçesini, savunmasını ve mahkemece verilen beraat kararlarını da kitabın son bölümüne almayı ihmal etmiyor. Hukukçu ve edebiyatçıların içeriğinde çok şey bulacakları bu savunma ile kitabın bütünü, edebiyatı çıkarları doğrultusunda bir yerlere çekmeye çalışan kesimlere de bir karşı duruş niteliğinde!.. Bildiklerini gözden geçirmek adına "Edebiyatla ilgiliyim," diyen herkesin mutlak okuması gereken bir kitap.
econgungmail.comNoterler ve Edebiyat,/ Sadık Albayrak, Yazılar,/Papirüs,/ 268 s.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006

pixelstyleindex_r1_c1_1_.gif


anasayfaya dön

anasiteye dön