alsah.sitemynet.com
Ali ŞAHİN (alsah)

AlsahBlog/
EdebiyatDünyası
2005 Arşivi
2006 Arşivi
İletişim

2005 Arşivi


AlsahBlog/

KÖY ENSTİTÜLERİ VE KÖY ENSTİTÜLER

ÜMİT İLHAN KAFTANCIOĞLU

SİYAD Ödülleri'ne "Babam ve Oğlum" Damgası 01.03.2006
=====================================
Sinema Yazarları Derneği, her yıl geleneksel olarak düzenlediği Türk Sineması ödül törenini 38. kez gerçekleştirdi. 27 Şubat Pazartesi gecesi Harbiye Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yapılan geceye Türk sinemasının önemli isimleri katıldı.

Bine yakın davetlinin izlediği törende, geçen yıl sinemalarımızda vizyona giren Çağan Irmak imzalı "Babam ve Oğlum" tam altı dalda ödül alarak geceye damgasını vurdu. Film, yönetmen, senaryo dallarında Çağan Irmak'ı üç kez sahneye çıkartan SİYAD, yardımcı erkek oyuncu bölümü dışındaki oyunculuk dallarında da 'Babam ve Oğlum'u ödüllendirdi. Gecede "Anlat İstanbul" iki, "Gönül Yarası" ve "İki Genç Kız" birer ödül aldılar.

38. SİYAD Ödülleri şu isimlere gitti:

En İyi Film: Babam ve Oğlum,
En İyi Yönetmen: Çağan Irmak (Babam ve Oğlum) ,
Mahmut Tali Öngören - En İyi Senaryo: Çağan Irmak (Babam ve Oğlum) ,
En İyi Görüntü Yönetmeni: Mehmet Aksın (Anlat İstanbul) ,
En İyi Müzik: Ortaklaşa olarak Gökhan Kırdar (Anlat İstanbul) ile Replikas (İki Genç Kız) ,
Cahide Sonku - En İyi Kadın Oyuncu: Hümeyra (Babam ve Oğlum) ,
En İyi Erkek Oyuncu: Çetin Tekindor (Babam ve Oğlum) ,
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Şerif Sezer (Babam ve Oğlum) ,
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Timuçin Esen (Gönül Yarası) .

Törende, "Eğreti Gelin"le oyunculuk kariyerine başlayan Onur Ünsal da Umut Veren Genç Oyuncu Ödülü'nün sahibi olurken, Türk sinemasının önemli isimlerinden Gülşen Bubikoğlu, İzzet Günay, Şakir Eczacıbaşı, Türker İnanoğlu ve Yalçın Tura, SİYAD'dan birer Onur Ödülü aldılar.

Her yıl olduğu gibi Haftalık Antrakt Sinema Gazetesi okurlarının seçtiği yılın en beğenilen vizyon filmi ödülü de gecenin başında verildi. Okurların seçtiği “2005 Yılının En Beğenilen Filmi” de Babam ve Oğlum oldu.

Davetliler Erol Evgin’in mini konserini dinleme fırsatı bulurken önümüzdeki ay Türkiye sinemalarında vizyona girecek Syriana isimli filmin galasına da katıldılar.

Türk sinema yaşamının en önemli ödül gecesi 38. kez sona ererken 39.sunda buluşmak üzere davetliler salondan ayrıldı.

*******************************************

SİYAD Ödülleri'nin adayları açıklandı
=======================

Geleneksel SİYAD - Sinema Yazarları Derneği Türk Sineması Ödülleri için geri sayım başladı. 27 Şubat'ta Cemal Reşit Rey salonunda yapılacak olan ödül töreninde, Türk sinemasının dokuz ayrı dalda verilen 2005 ödülleri dağıtılacak. Dernek üyesi 52 sinema yazarından 31'inin katılımıyla seçilen adaylar; En İyi Film dalında Anlat İstanbul , Babam ve Oğlum , Gönül Yarası , İki Genç Kız , Meleğin Düşüşü ; En İyi Yönetmen dalında Atıf Yılmaz (Eğreti Gelin), Çağan Irmak (Babam ve Oğlum), Kutluğ Ataman (İki Genç Kız), Semih Kaplanoğlu (Meleğin Düşüşü), Yavuz Turgul (Gönül Yarası); Mahmut Tali Öngeren - En İyi Senaryo dalında Çağan Irmak (Babam ve Oğlum), Kutluğ Ataman (İki Genç Kız), Semih Kaplanoğlu (Meleğin Düşüşü), Ümit Ünal (Anlat İstanbul), Yavuz Turgul (Gönül Yarası); En İyi Erkek Oyuncu dalında Çetin Tekindor (Babam ve Oğlum), Fikret Kuşkan (Babam ve Oğlum), Onur Ünsal (Eğreti Gelin), Şener Şen (Gönül Yarası), Tolga Çevik (Organize İşler); Cahide Sonku - En İyi Kadın Oyuncu dalında Hümeyra (Babam ve Oğlum), Feride Çetin (İki Genç Kız), Meltem Cumbul (Gönül Yarası), Nurgül Yeşilçay (Eğreti Gelin), Tülin Özen (Meleğin Düşüşü);, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Cem Yılmaz (Organize İşler), Erkan Can (O Şimdi Mahkûm), Şevket Çoruh (Eğreti Gelin), Timuçin Esen (Gönül Yarası), Yetkin Dikinciler (Babam ve Oğlum); En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Fadik Sevin Atasoy (O Şimdi Mahkûm), Füsun Demirel (Eğreti Gelin), Hülya Avşar (İki Genç Kız), İdil Üner (Anlat İstanbul), Şerif Sezer (Babam ve Oğlum); En İyi Görüntü Yönetmeni dalında Eyüp Boz (Meleğin Düşüşü), Jacek Petrycki (Bulutları Beklerken), Mehmet Aksın (Anlat İstanbul), Soykut Turan (Gönül Yarası), Uğur İçbak (Organize İşler); En İyi Müzik dalında Gökhan Kırdar (Anlat İstanbul), Replikas (İki Genç Kız), Selman Ada (Eğreti Gelin), Tamer Çıray (Gönül Yarası), Teoman (Balans ve Manevra) olarak belirlendi. Sinema yazarları, bu adaylar arasından kazananları son bir toplantıda belirleyecek.

Gecede ayrıca Gülşen Bubikoğlu , İzzet Günay , Türker İnanoğlu , Şakir Eczacıbaşı ve Yalçın Tura 'ya Onur Ödülü verilecek. Erol Evgin 'in bir mini-konserle renk katacağı gece, Stephen Gagan 'ın ''Syriana'' adlı filminin gösterimiyle sona erecek.
Cumhuriyet 03.02.2006

ugur_mumcu.jpg

Ülkenin mutlu geleceğine giden yoldaki karanlıkları aydınlatan güçlü bir ışıktı Uğur Mumcu

Vurulduk halkım bizi unutma!
Uğur Mumcu, çocukla filozofi karışımı bir mayadan gelir. Dile hâkim, Türkçenin akça cümleleri üzerinden devinerek, karakamu'yla dalaşarak, işinin ilişkinliğini, bir eş ilişkisi, bir yaratım eri delişmenliğine dönüştürdü. İlhan Selçuk söylüyor ya, o, bir fikri müstakimdi. Doğrudan şaşmazdı.

MÜSLİM ÇELİK

Basın tarihimize baktığımızda, günümüze uzanan sürecinin, bizdeki modernitenin süresine yakın olduğunu görürüz. İlk ve resmi Türkçe gazete Takvim-i Vekayi 'nin Tanzimat bildirisinin ilanından önceki çıkışı, yaklaşık olarak, iki yüz yıla yaklaşan bir zamanı içeriyor denebilir.

1830'lardan bu yana, Şinasi , Namık Kemal , Ali Suavi , Tevfik Fikret , Nâzım üzerinden gelen, sözünü esirgememek, yüreklilik başta olmak üzere, yurtsever, atılımcı, kaleme egemen gelenek İlhan Selçuk 'la doruk, Uğur Mumcu 'yla yükselen bir nokta olarak belirir. Bayrağı teslim almıştır artık.

Toplumun özgürleşmesi...

Osmanlı, Balkanlar'a dervişleri, düşleri, kılıcıyla gitmişti. Aydınlanma dediğimiz çağdaşlaşmayı yakalamaksa, yalan özgürleşmeyi dıştalayıp, özgürlüğü kelime kelime ele geçirmeye çalışan soy hareketle Anadolu'ya evrildi. Büyük bir kamu hukuku bilinciyle donanmış Uğur Mumcu ve ülkenin aydınları, nesnel kalarak, kendisi için özgürlükler yerine, kendinden özgürleşme noktasına götürmeye çalıştılar bireyi ve toplumu. Şimdilerde devran, ülke özgürleşmesine gebe gözüküyor.

Türkiye, emek-sermaye çelişkisinde, burjuva etiğiyle kimlik etiği arasında bocalayan, tabula rasa yaratma çabalarını boşa çıkarmak için, yeniden bir ışık tutma, fener olma çalışmalarına girme aşamasına gelmek üzeredir. Bu konum önemlidir. Araştırmacı gazeteci- yazar Mumcu ve öbür düşünce adamlarımızın bu alanın genişlemesinde büyük emeği ve payları vardır.

* Geçmişe değil, geleceğe bakan, insan usunun ve istencinin gücüne inandılar.

* Düşünce kavgalarının dışındaki savaşları olanaksız kılacak şekilde, siyasi enerjilerini, toplumun gönenmesine, ekonomik büyümelerine yönlendirdiler.

* Köklerine bağlı, fakat şimdiyi gelecekte arayan, dikkatini ağırlıklı olarak güncele ve yaşama vermiş bireyler yapılandırmaya çalıştılar.

* Geçmişten gelen kızgınlıkların patlayıcı nüvelerini üretime, kardeşçe, eşitlikçi temelde, erinç içinde yaşama amacına çevrilmesinde gördüler, bildiler.

Toplum, yanlış gidişlerin karşısında, dar kavmiyetçiliğe, sığ söylemlere, inançsal özel alanlara sığınmak yerine, ilerici toplumsalcı bir etik'e doğru gidişinin yol haritasının taşlarını döşemeye evrileyazdı!

Ve Hasan Fehmi 'den bu yana, kana düşmüş kalemler Güneş'in gözesinde. Işık Kansu 'nun Cumhuriyet 'te yazdığı gibi: ''İçi boşaltılmış demokratikleşmenin, özgürleşmenin ve de insan haklarının son perdesidir...'' Yani, kısa Türkiye tarihi.

Ah, bu durum böyle olmasaydı!

Yüreklilik, açık sözlülük, erinç dedim! Samimi olmakla tatlanır hayat. Üzgü ve keder, günlerimizin değişmezleridir. Ancak insana sevinç bahşetmeyen sistem, usumuzda kaldıkça güzelleşen türkülere dayanamıyor, istemese bile geçit veriyor, önüne geçemiyor. Toprak, su, güneş, tomurcuklar; yaşamaya doymayan gene onlardır. Diyesim, bir insanın biricik başına mutlu olabilmesi kadük ve anlamsız. Kendisi için yaşamak, bize ağlayan çocukları, bağ bozumlarını, kapısını eski güne açan sabahı ve mutluluk denen yalan çiçeklerini gösterdi.


Sakıncalı Piyade yaşıyor...


Uğur Mumcu , çocukla filozofi karışımı bir mayadan gelir. Dile egemen, Türkçenin akça cümleleri üzerinden devinerek, karakamu'yla dalaşarak, işinin ilişkinliğini, bir eş ilişkisi, bir yaratım eri delişmenliğine dönüştürdü. İlhan Selçuk söylüyor ya, o, bir fikri müstakimdi. Doğrudan şaşmazdı.

Açtığı yolda:
* Uçsuz bucaksızlık var, yelken açarlar.
* Sığınabilecek liman, demir atabilecek taban var.
* Başlangıç noktası, kaleminin atalarıyla, ahi yâren sofralarına,
* Pir Sultan 'lara, Kazak Abdal 'lara kadar götürülebilir. Sözün Deniz'i.
* Ankara kar altında.

Vurulduk halkım bizi unutma!
Bütün bunları kotarmak demek, birbirine karşı olmak değil, bir şeyler yapmak içindir.

1960 yılında Haldun Taner , bir yazısında, ''Gazeteci öldürme ilkelliğini şükürler olsun geride bıraktık'' demişti. Bu dileğiniz, ricanız gerçekleşmedi henüz, sayın büyüğüm! Oysa ne gam, göğ mavi, bin beyaz kelebek kar taneleri Karlı Sokak 'ta, uçuşuyorlar. Kılıç kırık, keskin kalemin yanı başında.

Sakıncalı Piyade yaşıyor...

Sözleri Ali Çınar 'a ait olan bir yiğitlemede:

uğurlar olsun uğurlar olsun
sevdalı bulutlar yoldaşın olsun
bir keskin kalem, bir kırık gözlük
yürekli yiğitlere hatıran olsun...

Cumhuriyet 30.01.2006

Kemal Bilbaşar 21 Ocak 1983'ta İstanbul'da Öldü. 23. Ölüm Yıldönümünde O'nu Saygıyla Anıyoruz

Kemal Bilbaşar

Anadolu kasabalarını ruhunu yansıtan öyküleri ve destansı romanlarıyla tanınan Kemal Bilbaşar 21 Ocak'ta İstanbul'da öldü. 1910'da Ç;anakkale'de doğan Bilbaşar bir polis komiserinin oğluydu, 1929'da Edirne Öğretmen Okulu'ndan, 1935'te Ankara Gazi Egitim Enstitüsü Tarih Bölümü'nden mezun oldu. 1937'den emekliye ayrldığı 1961'e kadar tarih öğretmeni olarak İzmir Karataş Or- taokulu'nda çalıştı. Daha sonra İstanbul'a yerleşti, kendini bütünüyle edebiyata verdi. İlk öküsünü 1939' da Cahit Tanyol ve İlhan İleri'yle birlikte çıkardıkları Aramak dergisinde yayımlamıştı. İlk kitapları Anadolu'dan Hikâyeler (1939) ve Cevizli Bahçe'de (1941) Refik Halit Karay'la başlayan memleket hikayeciliğini, hicivci, sert bir gerçekçilik anlayışıyla sürdürdüğü görülür. Pazarlık (1944), Pembe Kurt (1953), Irgatların Öfkesi {1971) gibi öykü kitaplarıyla, Ay Tutuldugu Gece (1961) ve Yeşil Gö1ge adh romanlannda Ege kasabalanndaki sosyal değişimi, siyasal çekişmeleri, kasaba insanları arasındaki çıkar, anlayış ve inanç çatşmalarını, gelenek ve törelerin baskısını kimi kez şive taklitlerine yer vererek, canlı ve renkli ayrıntılarla sergiledi. Doğan Hız1an'a göre Bilbaşar'ın kitaplan, "kasaba olgusu değerlendirilmesindeedebiyat ve toplumbilim açısından phia biçilmez belgeler taşlr ." Kemal Bilbaşar romana öyküden sonra başlamıştı. Yazarlık çizgisinde farklı bir yeri olan ilk romam Denizin Çağrısı (1943) psiko- lojik yabancılaşmanın Türk romanmdaki ilk örneği sayıldı Uzun yazma serüveninden sonra, 1967' de Türk Dil Kurumu Roman Ödülü alan Cemo, ününü iyice yaygmlaştırdı. Destan-masal-halk hikayesi karışımı dili ve kurgusuyla dikkat şeken Cemo'yla onun iki ciltlik devamı Memo'da, arka plannda Doğu Anadolu'daki toplumsal yapmm, geleneklerin irdelendiği bir aşk oyküsü anlattı. Kölelik Dönemeci'nde (1977) 18. yy sonlarında Ruslara karşı Osmanlılarla birlikte mücadele veren Abhaz ve Adılga çerkezlerinin çetin yaşam koşullarını, yerel renkleri one çıkararak anlattı. Biyografik özellikler taşıyan son romanları Bedoş (1980) ve Zühre Ninem'de (1981) Birinci Dünya Savaşı yıllarını, cumhuriyetin ilk dönemini, yeni yetişen kuşağım ideallerini dile getirdi.

KEMAL BİLBAŞAR

1910'da Çanakkale'de doğdu. 21 Ocak 1983'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. 1929'da Edirne Öğretmen Okulu'nu, 1935'te Gazi Eğitim Enstitüsü Tarih Bölümü'nü bitirdi. 1937-1961 arasında İzmir Karataş Ortaokulu'nda tarih öğretmenliği yaptı. İlk öyküsü Cahit Tanyol ile birlikte 1939-1940 arasında çıkardığı "Aramak" dergisinde yayınlandı. Önceleri Batı Anadolu'daki küçük kent ve kasaba insanlarının ilişkilerini, yaşamlarını ele alıyordu. Tek parti döneminin sorunları, eşraf, tüccar, memur arasındaki catışmalar bu ilk öykülerinin ana temasını oluşturdu. 2'nci Dünya Savaşı'nın ardından çok partili sisteme geçildiği yıllarda demokratik ortamın yarattığı çelişkiler üzerinde durdu. 1960'tan sonra roman yazmaya ağırlık verdi. Ekonomik ve teknolojik gelişmelerden payını alamayan, çağa ayak uyduramayan köylülerin sorunlarını işledi. Doğu Anadolu'daki feodal toplum yapısına ışık tuttu. 18'inci Yüzyıl sonlarında Osmanlılar'la birlikte Ruslara karşı mücadele eden Abhaz ve Adige çerkezlerinin sert yaşam koşullarını geleneksel renklerini ortaya çıkararak anlattı.


ESERLERİ

ÖYKÜ:
Anadolu'dan Hikayeler (1939)
Cevizli Bahçe (1841)
Pembe Kurt (1953)
Üç Buutlu Hikayeler (1956)
Irgatların Öfkesi (1971)

ROMAN:
Denizin Çağırışı (1943)
Ay Tutulduğu Gece (1961)
Cemo (1966)
Memo (1970)
Yeşil Gölge (1970)
Yonca Kız (çocuk romanı, 1971)
Başka Olur Ağaların Düğünü (1972)
Kölelik Dönemeci (1977)
Bedoş (1980)
Zühre Ninem (1981)

ÖDÜLLERİ:

1967 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü Cemo ile
1969 May Roman Ödülü Yeşil Gölge ile

Başka Olur Ağaların Düğünü


'Bütün gece Murat'ın gözüne uyku girmedi. Yatağına uzanmış, pencereden aya bakarak bin bir şey düşündü. Namusunu hiçe sayan on beş yaşındaki bir kıza karşı ödevini yapmış dürüst bir insanın yürek rahatlığı yoktu içinde; tersine, kendini suçlu, duygusuz, alçak bir insan görüyordu. Kollarında sıktığı genç kızın kadınca, aşk dolu kokusunu, yalvarışlarını, gözyaşlarını bir türlü uzaklaştıramıyordu kendinden. Güllü'ye hak veriyordu. Tıbbiye'nin nemli, ölüm sinmiş mahzenlerinde birçok insanca yetkinliklerini yitirmiş olmalıydı. Damarlarında gençlik kanı dolaşan hangi erkek Menekşe'ye karşı kendisi kadar duygusuz kalabilirdi? Gençlik, aklın, mantığın yüksek duvarlarına tırmanıp aşan bir duygu coşkunluğu demekti. Menekşe, yaşının hakkını vermişti. Erkek kadar yürekli, kanının, kalbinin çağırışlarını duymuş, gururunu çiğnemiş, sevdiği adama kendini vermeye gelmişti. Oysa kendisi korkak, hilekar, kaypak, onu reddetmişti. Genç, güzel, yüreği ılık ılık sevgi dolu kıza sahip çıkmaya cesaret edemediği için anasının hakları arkasına, toplum kanunlarına saygıya, Osman Ağa'nın yergilerine sığınmıştı.'
Başka Olur Ağaların Düğünü'nde Kemal Bilbaşar, inançlar, gelenek, töreler, hayat görüşleri, çatışan çıkarlar, nedenler/sonuçlar arasında gelişen olayları gelenekçi bir anlayışla, yerli renklerle bezenmiş betimlemelerle ortaya koyuyor; kasaba ve köy yaşayışını folklordan da yararlanarak masalsı bir dille anlatıyor.


Denizin Çağırışı
Ah o ilçe, o küçük kasaba, beni böylesine zavallı yapan orası değil miydi? Belki mayamda bozukluk vardı. Belki de ben gerçekten hasta yaratılmış bir adamdım. Ama hiç kuşkusuz beni hasta ve zavallı yapmakta o kasabanın büyük günahı vardı. Düşündükçe yalnız benim değil, oraya gelen hükümt doktorunun da, savcının da, jandarma komutanının da az zaman sonra kabuk bağladıklarını ve bu kabuk içinde gizli bir derdin yumağını sardıklarını hatırlıyorum. Demek kasaba da suçluydu. Onun yıkık kalesinin dişleri arasında çok insanın yaşama hevesleri törpülenmişti.'
Denizin Çağırışı, Türk edebiyatında, psikolojik yabancılaşmanın konu edildiği ilk roman olması açısından önemli bir yapıt. Yazıldığı dönemde yeterince anlaşılamayan Denizin Çağırışı'nda, bir kasaba öğretmeninin ruhsal sorunlarını, çelişkilerini, onun için dünyasının derinliklerine inerek, büyük bir incelikle anlatıyor Kemal Bilbaşar.
'''Kemal Bilbaşar''' ([[1910]]-[[21 Ocak]] [[1983]]) yazar.


==Yaşamı==
1910'da [[Çanakkale]]'de doğdu. 21 Ocak 1983'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. 1929'da [[Edirne Öğretmen Okulu]]'nu, 1935'te Gazi Eğitim Enstitüsü Tarih Bölümü'nü bitirdi. 1937-1961 arasında İzmir Karataş Ortaokulu'nda tarih öğretmenliği yaptı. İlk öyküsü Cahit Tanyol ile birlikte 1939-1940 arasında çıkardığı "Aramak" dergisinde yayınlandı. Önceleri Batı Anadolu'daki küçük kent ve kasaba insanlarının ilişkilerini, yaşamlarını ele alıyordu. Tek parti döneminin sorunları, eşraf, tüccar, memur arasındaki catışmalar bu ilk öykülerinin ana temasını oluşturdu. 2'nci Dünya Savaşı'nın ardından çok partili sisteme geçildiği yıllarda demokratik ortamın yarattığı çelişkiler üzerinde durdu. 1960'tan sonra roman yazmaya ağırlık verdi. Ekonomik ve teknolojik gelişmelerden payını alamayan, çağa ayak uyduramayan köylülerin sorunlarını işledi. [[Doğu Anadolu]]'daki feodal toplum yapısına ışık tuttu. 18'inci Yüzyıl sonlarında Osmanlılar'la birlikte Ruslara karşı mücadele eden Abhaz ve Adige çerkezlerinin sert yaşam koşullarını geleneksel renklerini ortaya çıkararak anlattı.

aspologo.gif

Dünyanın Bütün Çiçekleri

"Bana çiçek getirin, dünyanın bütün çiçeklerini buraya getirin!"
Köy öğretmeni Şefik Sınığ'ın son sözleri.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçeklerini getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin, getirin...ve sonra öleceğim.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Kır ve dağ çiçeklerini istiyorum,
Kaderleri bana benzeyen,
Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları
Geniş ovalarda kaybolur kokuları...
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri
Hepinizi, hepinizi istiyorum, gelin görün beni,
Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini
Bacımın suladığı fesleğenleri,
Köy çiçeklerinin hepsini, hepsini,
Avluların pembe entarili hatmisini,
Çoban yastığını, peygamber çiçeğini de unutmayın,
Aman Isparta güllerini de unutmayın
Hepsini, hepsini bir anda koklamak istiyorum.
Getirin, dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım,
Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden,
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden,
Ne güller fışkırır çilelerimden,
Kandır, hayattır, emektir benim güllerim,
Korkmadım, korkmuyorum ölümden,
Siz çiçek getirin yalnız, çiçek getirin.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Baharda Polatlı kırlarında açan,
Güz geldi mi Kopdağı'na göçen,
Yörükler yaylasında Toroslar'da eğleşen,
Muş ovasından, Ağrı eteğinden,
Gücenmesin bütün yurt bahçelerinden
Çiçek getirin, çiçek getirin, örtün beni,
Eğin türkülerinin içine gömün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
En güzellerini saymadım çiçeklerin,
Çocukları, öğrencileri istiyorum.
Yalnız ve çileli hayatımın çiçeklerini,
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz,
O bakımsız, ama kokusu eşsiz çiçek.
Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek,
Seni beni yalnızlık örtecek, yalnızlık örtecek.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben mezarsız yaşamayı diliyorum,
Ölmemek istiyorum, yaşamak istiyorum,
Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın,
Tarumar olmasın istiyorum, perişan olmasın,
Beni bilse bilse çiçekler bilir, dostlarım,
Niçin yaşadığımı ben onlara söyledim,
Çiçeklerde açar benim gizli arzularım.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Okulun duvarı çöktü altında kaldım,
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta,
Yaz kış bir şey söyleyen toprakta,
Çile çektim, yalnız kaldım, ama yaşadım,
Yurdumun çiçeklenmesi için daima yaşadım,
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Şimdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.

Ceyhun Atuf Kansu

Şehit Öğretmene Ağıt (*)

Karda kışta gitmek için işine
Veda ettin yaranına eşine
Yürüdün canını takıp dişine

Uyan hocam uyan kalk da yola düş
Dondurur insanı zalim karakış.

Sen gidende köy yolları kış idi
Yel vurdu da ciğerlerin üşüdü
Çocuklara ders vermesi hoş idi

Uyan hocam uyan yolunu gözler
Yollara dökülmüş minicik gözler.

Az ücretle çok vazife üstlendin
Halkına güvendin,halka yaslandın
Kar yüzüne vurdu vurdu ıslandın

Uyan hocam uyan üşümez misin?
Karanlığa ışık taşımaz mısın?

Bu nasıl duygudur cana kıyası
Memlekette tanıdıklar duyası
Ne bir tören ne şehitlik payesi

Uyan hocam uyan yollar da kış var
Sen bize gereksin,sen de çok iş var.

İlk kez değil karda kışta kaldığın
"Kargı"yollarında kayıp olduğun
Kimin umurunda donup öldüğün

Uyan hocam uyanamaz mısın?
Kitli kapılara dayanmaz mısın?

Eylemi destanlar anar dostları
Karlar ile örtülüdür üstleri
Meydanlara dikilmeli büstleri

Uyan hocam uyan boşluğa bakma
Zaten yaralıyım ciğerim yakma.

(*)Çorum'un Kargı ilçesinde tatil dönüşü köylerine gitmek üzere yaya olarak yola çıkan iki öğretmen,yolda donarak öldü - basın-



Cemal Türkmen

Öğretmen

A'dan başlar aydınlık,
Bir taş koyar bütün yapılarda öğretmen.
Soluğudur düşüncenin buğdaydan yalaza dek
Yeryüzünde ne varsa ondan gelmedir,
Yeryüzüyle el ele öğretmen

Göz gözdür o,uzakları görürüz,
Ağızdır o,türkü söyleriz,haykırırız günlerden.
Ulaşırız erdem üstüne,gelecekler üstüne biz hep.
Çizer büyük değirmisini
Uç olur da bir pergele öğretmen.

-Hey hey,burası bir dağ köyü,kurda kuşa
bırakılmış,göğün kıyısına bırakılmış-
83 toprak ev,83 acı duman,
Çoluğuyla,çocuğuyla 415 karanlık
Kurtulacağız,el ayak kurtulacağız,
Bir okul yapıla,bir gele öğretmen.

Bir ışık bir ışık daha,
Gecelerin içindeki ejderlerle dövüşür
Nice istemeseler de nice önleseler de,
Uyandırır toplumunu
İyiye,doğruya,güzele öğretmen.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

anasayfaya dön

Cumhuriyet 04.01.2004
PANO
DENİZ KAVUKÇUOĞLU
Bir Yaşam, Bir Kitap

Son zamanlarda çoğunlukla anı kitapları okuyorum. Kişilerin özel tarihleri kadar o kişilerin bildiğim, tanık olduğum ama o kişiler kadar yakınımda, içinde olmadığım olaylara bakışları, o olaylarla ilgili yorumları, o olaylarda yer alan insanlara ilişkin değerlendirmeleri ilgilendiriyor beni. Şükran Kurdakul 'un geçen kasım ayında Evrensel Basım Yayın tarafından yayımlanan ''Cezaevinden Babıâli'ye - Babıâli'den TİP'e'' adlı anı kitabı da bunlardan biri.

Şükran Kurdakul, Kurtuluş Savaşı'nda son görevi Garp Cephesi'ndeki Sakarya müfrezesi komutanı Binbaşı Mehmet Salih Bey'in oğlu. Babası 1928 yılında ölünce bir yaşında yetim kalmış, annesi Mukadder Hanım önce İstanbul Topkapı'da, sonra da İzmir'de yokluklar içinde büyütmüş onu ve kardeşi Raif 'i. Şükran Kurdakul'un edebiyata olan ilgisi İzmir Namık Kemal Lisesi'nin birinci sınıfında başlıyor. Attilâ İlhan, Mustafa Şerif Onaran, Kemal Bekir Manav onun o günlerden arkadaşları. ''Yedigün'' , ''Fikirler'' , ''İstanbul'' dergilerinde şiirleri yayımlandığında yaşı henüz on beş, on altı. ''İnsanoğlunun duygularına teslim olduğu dönem'' olarak anıyor o günleri. Fakat yaşamla, insanlarla bağları salt edebiyatla, şiirle sınırlı değil. 20 Haziran 1946 günü kurulup 16 Aralık 1946 günü İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'nca kapatılan, Dr. Şefik Hüsnü Değmer 'in Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi'ne yandaş olması nedeniyle bileklerine ilk kez kelepçe vurulduğunda 19. yaşını sürüyor. Dört buçuk ay kalıyor Denizli'deki ''mapus damı'' nda. Askerliğini ise Maraş'ta, ''sürgün alayı'' nda yapıyor.

İstanbul'da Ziraat Bankası'nın deposunda çalıştığı 1951 yılında Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz ve A. Kadir 'in de katılımıyla ''Yeryüzü'' dergisini çıkarıyor. Türkiye Komünist Partisi (TKP) tutuklamaları başladığında derginin ikinci sayısını bağlıyorlar. Dördüncü sayı çıkmadan TKP davasında tutuklanıyor Ahmet Arif. Dergide yayımlanan üç şiir nedeniyle savcı ''komünizm propagandası'' suçlamasıyla dava açıyor Suat Taşar, Sabih Şendil ve Şükran Kurdakul hakkında. Mahkemeler, duruşmalar, ama sonunda aklanıyorlar.

26 Eylül 1953 günü TKP davası nedeniyle tutuklanınca iki yıl sürecek, bir yanıyla hüzünlü, öbür yanıyla öğretici günler başlıyor Harbiye Merkez Komutanlığı bahçesindeki duvarları ıslak hücrelerde. 184 sanıklı davanın tutukluları içeride iki gruba ayrılmışlar, birbirlerini suçluyorlar olduk olmadık nedenlerle. ''MİT'çilik suçlamaları mı, Troçkistlik suçlamaları mı? Ne dilerseniz'' . O ise grupların dışında. Sürekli okuyor. Balzac okuyor örneğin, Vadideki Zambak'ı, Goriot Baba'yı, Kibar Fahişeler'i, Otuz Yaşındaki Kadın'ı, öbürlerini... 6-7 Eylül Olayları'ndan yirmi gün sonra 26 Eylül 1955 günü yeniden kavuşuyor özgürlüğüne. Hasan İzzettin Dinamo 'nun, Aziz Nesin 'in, Kemal Tahir 'in, Asım Bezirci 'nin, Faik Muzaffer Amaç 'ın, ''Beyoğlu'ndaki Rum evlerini yağmaladıkları'' suçlamasıyla, idam talebiyle içeri alındıkları, diz boyu alçaklıklara tanık olunan günler o günler...

Varlık Yayınları'nda, Tan Gazetesi'nde ''düzeltmenlik'' e başlıyor Şükran Kurdakul. 1958 yılında ise Ataç Kitabevi Yayınları ile yayımcılığa atılıyor. Franz Kafka 'nın Milena'ya Mektupları'nı, Değişim'ini, Dava'sını basıyor. Jean Paul Sartre 'ın, Albert Camus 'nün yapıtlarını kazandırıyor dilimize. Kornaros 'un, Kazancakis 'in kitapları gibi Oskar Lange 'nin Ekonomi Politik'i ve Solijenitzin 'in İvan Denissoviç'in Bir Günü romanıyla da Ataç Yayınevi aracılığıyla tanışıyor okurlar.

13 Şubat 1961 günü Türkiye İşçi Partisi'nin kurulmasından kısa bir süre sonra partiye ''nefer'' yazılıyor. 1965 seçimleri, sosyalist muhalefet, parti içi çatışmalar, 1966 Malatya Kongresi, bölünmeler, kopmalar, Balıkesir'de İl Başkanlığı, açıklamalar, bildiriler, 1968, 1969 seçimleri... ''Bir parti savaşçısının günlüğünden'' başlığı da verilebilir kitabının bu bölümüne.

''Cezaevinden Babıâli'ye - Babıâli'den TİP'e'' yozlukların, yozlaşmaların tavana vurduğu günümüzde onurlu bir yaşam sürmüş, yürekli, hep dik durmuş inançlı bir sosyalistin örnek alınacak özel tarihi olduğu kadar, ''Bu durumlara nasıl düştük'' sorusuna yanıt arayan kimi sosyalistler için de bir ''el kitabı'' aynı zamanda.


e-posta: dkavukcuoglu@superonline.com

index_01_1_.jpg

Cumhuriyet 23.08.2005
İspanya'dan Türk romanına ödül
Kültür Servisi - Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi yazar Özlem Kumrular , ''İstanbul'dan Rodos'a'' adlı romanı ile, La Mar de Letras 2005 uluslararası çeşitlilik-roman ödülüne değer görüldü. Üzerinde Latin harfleri bulunan sekiz kiloluk küreyi Kumrular, Fatih Akın 'ın elinden aldı. Kitabın Türkçe baskısı 'Aşkın Beş Hali' adıyla eylül ayında satışa sunulacak. İç içe geçmiş 15 öyküyü romana dönüştüren yapıt, okuyucuyu Akdeniz'de bir yolculuğa çıkarıyor. İstanbul'da başlayıp yine İstanbul'da biten öykü, okuru Roma, Lizbon ve Rodos'un da bulunduğu sıcak bir coğrafyada gezdiriyor. Kumrular'ın yazdığı diğer kitaplar şöyle: 'Ünlü' (Stüdyo İmge, 1996), 'Bayan Hayatbirrüyadır'ın Yeldeğirmenleri' (Gendaş, 1998), 'Hola' (Gendaş, 2002), 'Manu Chao' (Stüdyo İmge, 2003), 'Las relaciones entre la Monarqu´ıa Cat´olica y el Imperio Otomano' (ISIS, 2003), 'Hoşçakal Milano, Hoşçakal Aşkım' (Cadde, 2004), 'Kaçılın Türkler Geliyor' ( Neden Kitap, 2005 ), 'Kadınlar için Coğrafya Dersleri' (Neden Kitap, 2005), 'Desde Estambul a Rodas' (El Cobre, 2005).


anasayfaya dön

anasiteye dön