|
AlsahBlog/
CUMHURİYET GAZETESİNİN 83 YILI VE 61 YUNUS NADİ 2007 ÖDÜLLERİ
Yunus Nadi anısına 61. yılda 7 ödül
**275 kişinin yapıtlarıyla katıldığı 2007 Yunus Nadi Yarışması'nı kazananların ödülleri 7 Mayıs Pazartesi günü saat 19.00'da Lütfi Kırdar Konser Salonu'nda düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek.
Kültür Servisi - 2007 Yunus Nadi Ödülleri belirlendi. Bu yıl 61.'si düzenlenen ve 5 dalda ödülün verildiği yarışmaya 275 kişi katıldı.
"Sosyal Bilimler Araştırması" dalında Dr. Erdal Atabek, Prof. Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun , Prof. Dr. Emre Kongar, Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, Prof. Dr. Türkel Minibaş ve Prof. Dr. Ahmet Mumcu 'dan oluşan Seçici Kurul, ödülün "Yaşamın Suyla Dansı: Barajlar ve Sürdürülebilir Kalkınma" adlı yapıtıyla Zühal Güler Parlak 'a verilmesini kararlaştırdı.
"Roman" dalında Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Konur Ertop, Şara Sayın ve Tahsin Yücel 'den oluşan Seçici Kurul, ödülün "Bir An Bin Parça" adlı yapıtıyla Enver Aysever 'e verilmesini benimsedi.
"Öykü" dalında, Hikmet Altınkaynak, Mehmet Başaran, Sami Karaören, Tarık Dursun K . ve Emin Özdemir 'den oluşan Seçici Kurul, ödülü Cem Uçan 'ın "Boşluğun İzinde" adlı kitabı ile İlhan Doğruyol 'un "Dönüşümler Sevgiye" adlı kitap dosyası arasında paylaştırdı.
"Şiir" dalında, Ataol Behramoğlu, Prof. Dr. Cevat Çapan, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan ve Kemal Özer 'den oluşan Seçici Kurul, ödülün "Yol Dolayları" adlı yapıtıyla, Yüksel Pazarkaya 'ya verilmesini kararlaştırdı.
"Karikatür" dalında Kâmil Masaracı, Tan Oral, Ferit Öngören, Turhan Selçuk ve Tonguç Yaşar 'dan oluşan Secici Kurul, ödülü Ali Şur ve Mustafa Bora 'nın yapıtları arasında paylaştırdı.
Ödüller, gazetemizin 83. kuruluş yıldönümü olan 7 Mayıs Pazartesi günü saat 19.00'da Lütfü Kırdar Konser Salonu'nda düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek.
Cumhuriyet 03.05.2007
Roman-Öykü-Şiir-Sosyal Bilimler-Karikatür
2007 YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ
Yunus Nadi 2007 Roman Ödülü: Enver Aysever
Bir An Bin Parça
Enver Aysever, ilk romanı 'Bir An Bin Parça' ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü aldı. Aysever, romanında yaşamın kıyısında kalmış insanların düşlerini, acılarını, hissettiklerini tiyatro ekseni çevresinde akıcı bir dille anlatıyor.
Ayça TEZER
-'Bir An Bin Parça', ismi gibi, tiyatro dünyasının fonunda birçok insan öyküsünden oluşan bir roman. Bu insanlar da hayatın kıyısında olan insanlar... - Yazarın bastığı toprakla sağlıklı bir ilişkisi olmasını önemsiyorum. Ben İstanbul'da doğmuş, büyümüş biri olarak kendi coğrafyamdaki kentli insanları yazdım. İstanbul büyük bir kent olmanın bütün güzelliklerini ve sorunlarını iç içe yaşayan bir kent. Burada ayrı insan öyküleri var. Burada bir sürü çatışma, duygu, sevgi, kavga, sorun ve açmaz var. Ben İstanbul'da yaşayan biri olarak hem bu zenginliği ortaya çıkarmak istedim, hem de kendi yaşadığım toprağın insanını ve sesini bulmak istedim. Bu benim için önemliydi. Bunun yanı sıra merkez olarak kendini gören insanın ne kadar birbirinin benzeri olduğunu, ne kadar tek tip olduğunu, gündelik yaşamı nasıl tükettiğini, aslında kendini iktidar zannederken sistemi üreten bu insanların içinde hiçbir derinlik olmadığını da biliyoruz. Çünkü sisteme hizmet eden insanlar giderek sistemin kendisi olmaya başlıyorlar. İçinde yaşadığımız süreç bize gösterdi ki bu düzenin hakkında olumlu bir şeyler söyleme olanağımız pek yok. O yüzden sistemin dışında duran insanların öyküleri bana ilgi çekici geliyor. Bunlar, hayata karşı direnç noktaları olan insanlar ve hiç kuşku yok ki ağırlıklı olarak da kaybedenler tarafında oluyorlar. Düş kırıklıklarının, kaybetmenin altında birtakım bilinçli tercihler söz konusu. Dolayısıyla eğer siz bu oyunu sevmiyorsanız, oyunu kurallarıyla oynama yeteneğinden yoksunsanız, ben sistemden besleniyorum deme olanağınız yok. İşte bu yüzden romancı için iddiadan, süsten püsten arınmış, hayatın kıyısında duran bu insanların öyküleri çok önemlidir. Roman, aynı zamanda son derece siyasal bir sanattır. Dolayısıyla romancı, bir kere roman yazmayı yeğleyerek başlı başına siyasal bir tavır almıştır. Romancı, çağının gözlemcisidir, çağının ruhunu elinde tutar. Bugün iyi romana dünyadaki pazarlama tekniklerinin tersine siyasallaştırarak (!) bakmamız gerekir. Ancak, roman bir siyasal araç değildir, roman hayatı kavrama biçimi olarak siyasaldır, insanlara önerdikleri itibarıyla siyasaldır. Dolayısıyla romanın ciddi bir toplumsallığı da olması gerekir. Roman böyle sadece boş vakit geçirmek için başvurulan bir keyif aracı değildir, bir sanatsal yaratıdır. İnsanı değiştirmeyi, dönüştürmeyi, düşündürmeyi amaç edinir. Bir An Bin Parça'da ben insanlara bakarken, insanların kendi öykülerini anlamaya çalışırken bu öykülerin üzerinden bir dünya kurmaya çalışırken hep bu kaygıları güttüm. Bunları ne kadar başardım, o da okurun takdiri.- Romandaki karakterler de çok canlı, yaşayan günlük hayatta görebileceğimiz kişiler. Karakterleriniz gerçek hayattan mı kopup geldi yoksa kurmaca mı?
GÖZLEMLER, BİRİKİMLER...
- Hiçbir romancı tamamen yoktan var ederek kişilerini kurmaz. Çünkü kurgu kişiler, mutlaka bir yaratının ürünüdür, ama aynı zamanda romancının gündelik hayatta biriktirdiklerinden yeni kişi yaratma halidir. "Bu romandaki kişileri tiyatro dünyasından tanıyor musun" sorusu bana çok soruldu. Hayır, tanımıyorum bir cevap. Evet, tanıyorum bir diğer cevap. O kadar çok olay, durum, kişi tanıdım ki, karakterlerimi yaratırken o insanlardan edindiğim izlenimlerim, gözlemlerim, birikimlerim bana çok yardımcı oldu, itici bir güç oldu. O yüzden kişilerin sahici olmasını çok önemsiyorum, ama bu kişileri ben yarattım. - Sizin aynı zamanda tiyatrocu kimliğiniz de var. Tiyatronun yazarlığınıza etkileri oldu mu? - Yıllarca tiyatro yönetmenliği yaptım. O sırada çok gözlem yaptım, çok önemli deneyimler kazandım. Tiyatro bana çok geniş bir bakış olanağı sağlıyor. Bir sahneye insanları kazandırmak için insan düşler, kurar, ölçer, biçer, insanların sahiciliklerini anlamaya çalışırsınız. Yaşamın içindeki insanları sahneye taşırken onları ölçer, biçer, bu karakterlerin izini sürer. Bu da sahicilik, yalınlık, rafine olma sorumluluğu getirir. Aynı zamanda da iyi bir Türkçe gerektirir. Kişilerin sahiciliği ve Türkçenin düzgün kullanılması noktasında tiyatro bana çok büyük bir olanak sağladı.
BİR KİLOMETRE TAŞI
- İlk romanınız olan Bir An Bin Parça ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü aldınız. İlk romanda böyle büyük bir başarı elde etmek nasıl bir duygu?- Küçük yaşlardan beri Yunus Nadi Armağanları'nı takip ederdim ve önemini bilirdim. Bu yüzden daha ilk romanımda bu başarıya ulaşmış olmak benim için çok önemli. Yunus Nadi aydınlanmaya, laik, demokratik devlete inanmış, özgürlükçü bir gazete kurmuş bir Türk aydını. Böyle biri adına verilen bir ödül olması benim için çok önemli. Yunus Nadi seçici kurulları her zaman Türk edebiyatının en saygın yazar ve eleştirmenlerinde oluşmuştur. Böyle bir jüri tarafından Roman Armağan'ına değer görülmek, benim için ayrı bir onur kaynağı. Bir de Yunus Nadi Roman Armağanı'nı benden önce kazananlara baktığımda Türk edebiyatının kilometre taşları olarak gördüğüm birçok yazarın çok önemli yapıtlarının bu armağanı aldığını görüyorum. Bütün bunlara bir de Cumhuriyet gazetesi gibi saygın bir kurumun güvenirliliği de eklenince aydınlanmanın roman ödülünü özellikle de ilk romanda kazanmış olmak çok önemli ve gurur verici. Bu ödül, benim yazarlık serüvenimde olumlu bir kilometre taşı olacaktır. Benim kurmaca ve dil açısından arayışlarımı olumlu anlamda etkileyen bir itki güç oldu bu ödül. Dolayısıyla yeni ürünler verebilmem için de itici bir güç oldu. - Roman sanatına bakışınız nedir? Türk ve dünya romanını nasıl değerlendiriyorsunuz?- 'Bugün roman nasıl olmalı? nerede olmalı?' Bu çok önemsediğim bir konu. Bugün sinema sanatı roman için birinci dereceden tehdit içeriyor. Bence romanın sinemanın etkisinden kurtulmak için eline iki yeni silah almalı. Bunlardan biri şiir, yani imgenin gücü. Sözcüklerimiz daha rafine olmalı. Sözcüğe hakettiği değeri vermeliyiz. Diğeri de felsefe. Romancı artık düşün yapıtı yaratması gerektiğinin ayırdında olmalı. Yani hem düşün yapıtı yapma zorunluluğu ve derinliği olacak, hem yalın olma hali, imge gücü olacak, hem canlı hareketli olacak, hem de hiçbir görsellik buradaki duyguyu kişiye veremeyecek. Romanın eksenini bu yöne oturtursanız, roman ölüyor mu, gücünü yitiriyor mu sorularının karşı yanıtını da vermiş olursunuz. Batılı bir sanat olan roman, günümüzde batıda hızla tüketilmektedir. Batı kendi kaynakları içerisinde, kendi özgün yaratısını ve hikâyelerini kuramadığı için zaman zaman yan yollara sapmaktadır. Geçenlerde Milliyet gazetesinde Salman Rüşti'nin bir söyleşisi yer alıyordu. Söylediklerinin pek çoğuna katılmakla birlikte bir konuda dehşete düştüm. Rüşti, Yasemin Çongar'a "Şu anda Amerika'dayız. Ayağımızda blue jean, İngilizce konuşuyoruz ve birbirimizi anlıyoruz. Sen İstanbullusun, ben Bombaylıyım" diyordu. Bunu olumlu bir şey olarak söyleyen yazar, çok tehlikeli bir yazardır. Çünkü bu söylem küreselleşme denen aslında insanları tek tipleştiren bir tür sömürgeci anlayışın edebiyattaki yansısıdır. Giydiğin jean senin kültürüne ait değil, konuştuğun dil İngilizce, senin değil. O anda bulunduğun ülke, senin değil. Sadece batıdaki egemen ekonomik güce hizmet eden, doğunun egzotik ve oryantalist soslarıyla bezenmiş, bana sorarsanız politik bağlamda da kendi toplumuna ihanet eden, kendi toplumunu reddeden anlayışla yazılmış romanlar bunlar. Halbuki ben bizim gibi ülkelerin romancılarının çok önemli bir şansı, seçeneği olduğunu düşünüyorum. Bu da, dünyaya kendi coğrafyasının sesini duyuran, kendi tınısını koyan, kendi insanının sahici öykülerini anlatan ve aslında dünyanın yaptığı bu tek tipleştirmeye ve ötekileşmeye tepki gösterenlerin sesi olan romancının doğru bir roman yazdığını düşünüyorum. Çünkü roman mademki insanlığın ruhunu, insanın açmazını anlatıyor. Bizim coğrafyamızdaki insanların açmazı da budur. Bugün Türkiye'de de, dünyada da pazar ekonomisine yönelik romanlar yazılıyor. Bu romanlara karşı direnç göstermemiz gerekir. Albert Camus'nün bir sözüne değinmek istiyorum: "Bir türün süprüntüleri, o türün iyi yapıtlarını gölgelememeli" der. Roman türünün süprüntüleri tüm dünyadaki kitap marketlerde olabilir. Ama iyi roman direnir ve bir yerden filizlenir diye düşünüyorum.
YENİ KİTAP...
- Bu hafta yeni bir kitabınız çıktı 'Yaralısın Türkiye'...- 'Yaralısın Türkiye' siyasal denemelerimden oluşan bir kitap. Remzi Kitabevi'nde çıktı. Ben 'Bir An Bin Parça'dan sonra bir deneme kitabı yayınladım. Arkasından da yine deneme türünün bir başka örneğini ben romandan sonra bir deneme kitabı yayınladım. Arkadan da siyasal denemeler diye yine deneme türünün bir başka örneğini yazdım ve bitirdim. Edebiyatçıların toplumsal sorumlulukları olduğuna inanıyorum. Aydın olmak, yaşadığınız toplumun tüm sorumluluğunu, dertlerini hiçbir karşılık beklemeksizin yüklenmek demektir. Bu çok akıllı kişi değildir, doğrudur ama aydınlar da böyle çılgın insanlardır. Romancı olarak biz sıradan bir kişi gibi olayları dile getiremeyiz. Romancı, ne yaparsa yapsın dil sorumluluğunu, edebiyatçı sorumluluğunu taşımak zorundadır. O yüzden 'Yaralısın Türkiye'deki siyasal denemelerin tamamını bir edebi yapıt gibi algılayıp yazdım. Bunu da çağının çağdaşı olan bir yazar sorumluluğu olarak görüyorum. Ben bir Melih Cevdet tutkunuyum. Melih Cevdet'in Cumhuriyet gazetesindeki 'Cuma Denemeleri' her biri bence başyapıttı. Güncel sorunları edebiyatçı derinliğinde, o dil duyarlılığında tartışan denemelerdi. 'Yaralısın Türkiye'de ben olabildiğince bu kaygıları güderek denemeler yazdım. O yüzden 'Yaralısın Türkiye' benim için önemli bir kitap.
DENEMELER
- Kitabınızdaki denemeler daha önce yayımlandı mı yoksa özellikle bu kitap için mi yazıldı?- Kitabın bir kısmı daha önce yayınlanmış yazılardan oluşuyor. Ama büyükçe bir kısmı da yalnızca bu kitap için yazılmış denemelerden oluşuyor. Bu kitabın yeni bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Yani okur bir tekrara düşmeyecek. - Yeni bir roman projesi var mı?- Şu anda daha birinci bölümünü bitirdiğim bir roman var. Onu İstanbul Kitap Fuarı'na yetiştirmeyi düşünüyorum. Hayatı boyunca romancı olmak isteyen ve kahramanlarını yaratmak isteyen ve o kahramanlarla başı dertte olan bir romancının öyküsünü anlatacağım. Roman içinde romanı olan, biçemsel bir yenilik arayışı içinde olan ve tekrara düşmemeye çalışan bir kitap olacak. 'Bir An Bin Parça', 'aslında ben başka bir roman yazacaktım' diye başlar. O sahici bir sözcüktü. Şimdi yazdığım romanı yazamadığım için 'Bir An Bin Parça'ya başlamıştım. O bana bu ödülü getirdi. Şimdi bu romanı yazıyorum bakalım ne olacak? Bir An Bin Parça/ Enver Aysever/ Epsilon/ 312 s.
Cumhuriyet Kitap; 03.05.2007
Yunus Nadi 2007 Şiir Ödülü: Yüksel Pazarkaya
Yol Dolayları
2007 Yunus Nadi Ödüller'nde şiir ödülü 'Yol Dolayları' adlı kitabıyla Yüksel Pazarkaya'nın oldu. Bu kitap, ülkemiz şiirini izleyen okur için 'Yol Dolayları', 'Yaz Dolayları ve Diğerleri' ve 'Necatigil Dolayları' bölümlerinde bir araya getirdiği uzun bir süreç göz önünde alındığında özel bir önem taşıyor. Şairin iç dünyasından seslerle hepimizin gözüne çarpan kimi olgulara uzanan cömertçe paylaşımı, duru dili ve özgün anlatımıyla bize ulaşıyor.
Selcen AKSEL
-Kitabınız için 1969 yılında okura ulaşan Umut Dolayları'ndan 2006'ya uzanan bir halka deniyor. Şiirimizde rastladığımız şairin farklı ancak bütüne ulaşan adımlarının izlerini sürüyor. İç dünyanız ve yaşamınız açısından hangi süreç bizi Yol Dolayları'na getirdi? - İlk kitabım, 1968 yılında sevgiyle andığım S. Günay Akarsu'nun İzlem Yayınları arasında çıkan "Koca Sapmalarda Biz Vardık". Daha bu kitapta iki bölüm var ki, bir kavram etrafında dönenen metinlerden oluşur. Koca Sapmalarda bölümün adını bugün koysam, belki Bilim Dolayları derdim. Orada ayrıca Almanya'da Bizden Çizgiler başlığıyla bir bölüm var. Bu metinler, Anadolu'dan Almanya'ya ilk gidenlerin yeni ortamdaki duygu harmanlanmalarını, şaşkınlıklarını, yol, iz sürme çabalarını, acılı yurtsamalarını şiire ilk yansıtan yazılardır. Demem şu: Şiirde, yaşamımızın odak kavramları beni başından beri yakın ilgilendirdi. Bir söz ve yazı sanatı olarak edebiyata, özellikle şiire yansımaları, izdüşümleri ve onlardan yola çıkarak oluşacak şiir gerçekliğini, hem kendi yaşamımın, hem uzak yakın ilişki ve iletişi kurduğum insanların can damarlarından sayılabilecek bu kavramlar etrafında kurmaya, örmeye çalıştım. Bu anlamda, bilim, umut, sevgi, sen, dost, yol dolayları ortaya çıktı. Merkezinde insan olan ve onun etrafında iç içe oluşan halkalar gibi. Bilim ve umut, gençlik dönemimin yoğun kavramlarıydı. Bu hem kurucu ve kurtarıcımızın yol gösteren ilkesiyle, "en gerçek yol" olarak bizim kuşakların okullarında özümsenen kavramdı, hem de Rönesans ve Aydınlanma'nın olmazsa olmaz ilkesi. Buna bilimin sonucundan beklenen, yaşamımızı taşıyan umut ilkesini ekleyin. Umut, yine hem kuruluş devrimimizin gösterdiği çağdaş uygarlık hedefine yönelik, o hedefin içerdiği kavramdır, hem de yine Aydınlanma felsefesinin, isterseniz buna sosyalist felsefe de diyebilirsiniz. Bu kavram birey ile toplum arasındaki en güçlü bağdır aynı zamanda. Yol Dolayları'na gelince, bu şiirler, son yıllarda oluştu. Son yılların yeryüzündeki görünümüne bakıyorsunuz. İnsanlığı, uluslar arası para, uluslararası bir oligarşi, Rönesans'tan, Aydınlanma'dan gelen ne kadar değer varsa, diyelim insancalık, özgürlük, insan hakları, demokrasi v.b. hepsini kullanarak (araçlaştırıp istismar ederek) bir merkezden boyunduruk altına almak istiyor. Bunun için göz kırpmadan kana savaşa atılıyor.
POSTMODERN ORTAÇAĞ
Sonuç: Özellikle kendi halkına dehşet saçan bir diktatör, neredeyse bir milyona yakın insanı katleden savaşın buyurucuları yanında sanki "masum" kalıyor. Yol Dolayları'nda Harab Oldu Diyar-ı Sâdâd şiirinde (Irak savaşı başlar başlamaz yazılmış ve yayımlanmıştır) Bin Hülagu bir Bushman'dan az satırı, yalanlara dayalı bu "soykırım" savaşının başında görünen gerçekliktir. Ve yalanları, aydınlanma değerlerini istismarın yanı sıra, bir de ortaçağ kilisesinin yalanlarına dayandırmayı ekleyin. Evangelist olduğunu söyleyen savaşçı, bu savaşın kendisine Tanrı buyruğu olduğunu savlayacak denli yalana başvurabiliyor. Postmodern ortaçağdır bu. Usu uyuşturma, düşünme özgürlüğü derken, düşünme yetisini dumura uğratma, bireyi bilinçsizleştirip toplumdan koparma, toplumu atomize edip ortak bilinci silme operasyonudur. Nereden nereye. Yol Dolayları, kazanılmış değerler için, sen için, toplum için, barış ve özgürlük için, insanlık için yollara düşmek gibi geliyor bana. - Yazınımızdan ve dünyadan başkalarına da sesleniyorsunuz. Yazın tarihinden de, çağdaşlarınızdan da kimleri anmak istersiniz şu an? - Öyle çok, öyle çok ki, anmak istediklerim. Buralara sığdıramam, bir seçme yapmaya kalksam, atladıklarım herkesten önce beni incitir. Hem geçmişin, hem çağımın yazarlarını, şairlerini elimden geldiğince, vakit elverdiğince okumak, benim önde gelen uğraşım. Ama bundan öteye, hâlâ sevdiğim bütün yapıtlara, ister tek dize olsun, ister koca bir roman olsun algılama ve duyumsama kapılarım ardına dek açık. Buradan etkilenme süreci karmaşık bir süreç. Kim derse, ben etkilenmem, bana inandırıcı gelmez. Ben farkına varmadan sürekli etkilenirim, bundan da büyük keyif alırım. Biliyorum, Yol Dolayları'ndaki "Necatigil Dolayları"na gönderme sorunuz, öte yandan Bertolt Brecht'e, Gertrude Stein'a, Helmut Heissenbüttel'e adanmış metinler. Bakın ben bir Nâzım, bir Dağlarca, bir Orhan Veli, bir Melih Cevdet hayranıyım. Bu dört adı en az onla çarpın, çağdaş şiirimizden sevdiğim isimlerin sayısına varmak için, çıkan sayıyı da aşar. Her güzel satır, bana öyle gelen, beni mutlu ediyor. Ve özellikle çağdaş şiirimiz büyük ve varsıl. Ben böyle görüyorum. - Çeşitli tema adlarıyla sınırlandırmadan doğa, rüzgâr, bir mitolojik kahraman, Anadolu deyişlerindeki etkiye sahip kısacık vurgulu kelimeler, Gertrude Stein'e adanan şiirler... Şiirlerinize yazınsal ve kültürel birikiminiz nasıl yansıyor sizce? - İki çizgi beni çok etkilemiştir: Ansiklopediciler Diderot, d'Alambert, aydınlanmacılar Lessing, Kant v.b. ile başlayan modernin Nâzım'a, Brecht'e uzanan çizgisi bir yanda, öte yanda insanı odağa oturtan dini sevgi ve barış diye anlayan Yunus'tan, Hacı Bektaş'tan v.b. günümüze ulanan çizgi. Ama bakın, Diderot ya da aydınlanma deyince, işin içine hemen kuşku ilkesi, deneme ve yanılma yöntemi, araştırma ve somut umut (Ernst Bloch) kavramları giriveriyor. Bu anlamda, sanatta, edebiyatta da deneyselliği çok önemserim. Özellikle geçen yüzyılda emperyalizmin çıkardığı iki dünya savaşı karşısında yazında ve diğer sanat dallarında ortaya çıkan arayış akımlarını, tavırları, deneyleri önemsiyorum. İster Birinci Dünya Savaşı'na tepki veren Dadacılar, gerçeküstücülük, ister Nazizm'i, Hitler'i, Holocoust'u, İkinci Dünya Savaşı'nı önleyemeyen dile tepki olarak yeni dil ve deyiş arayışlarına geçen yeni roman akımını, Wittgenstein gibi bir felsefeciyi, somut şiir akımını (ki bu sonuncusuna uluslar arası alanda doğrudan katıldım: Somut Şiir, Açı Yayınları, 1996), Gertrude Stein, Helmut Heissenbüttel gibi deneycileri çok seviyorum ve önemsiyorum. Madem bu dil yetersiz kaldı, madem bu dili, diyelim Naziler ayrıca müthiş kirletti, öyleyse onu atıp yenisini yaparız tavrını benimsiyor ve özümsüyorum.
BEŞ DUYU İLE BAKMAK
- Tüm bunlara bağlı olarak özen gösterdiğiniz noktalar neler? Kendinizi göz önüne alınca sorumluluğunuz var mı, varsa neler? - Ben yazını, sanatı, insandan, toplumdan, yaşamdan ve dünyadan bağımsız görmüyorum. Sorumluluksa, bu anlamda bir sorumluluk duyuyorum. Bunun için dil ile, biçim ile, deyişle deney gerekiyorsa, denemeliyim. Aydınlanma düşüncesine güdümlü sayıyorum kendimi, bilim ve sanat ilkelerine bağlı görüyorum. Bunların gelişmesi için laik bir toplum düzenini olmazsa olmaz koşul görüyorum. Yaşama us ve gönül gözüyle, beş duyu ve duyumsamayla bakmayı sorumluluk sayıyorum. Yazın dille yapılan bir sanat olduğuna göre, Türkçe duyarlığını başat bir sorumluluk sayıyorum. Bütün bunları engelleyen durumlarla karşılaşınca, kavgaysa kavga, savaşımsa savaşım, yazarın, sanatçının sorumluluğuna girer diyorum. Çoğun açıktan algılanmasa bile, kendimi siyaset dışı bir yazar olarak da görmüyorum. - Çevirilerinizde yazın dünyasına çok katkınız var. Bir sanatçı olarak dünya edebiyatı hayata bakış ve felsefeci yönünüzü nasıl etkiliyor? - Çeviri, yazarın, sanatçının çok keskin ve bazen kesici Ben'ini terbiye, giderek aşma yollarından biridir. Benim için çeviri, asıl dili derinliğine okuma yöntemidir. Ayrıca çeviri, hedef dili incelikleri ve ayrıntılarıyla tanımanın da bir yoludur. Bu anlamda, hem Alman edebiyatından Türkçe'ye, hem de Türk edebiyatından Almanca'ya yaptığım çeviriler benim için hep kazanç olmuştur. Bu kazanç, yapıtların kurgularıyla, izlekleri işleyişiyle, dünyaya ve yaşama bakış çeşitlemeleriyle çoğalır. Ama en başta bana, senden çok önceleri ya da çağdaşların senden önce neler yapmışlar, bunu öğretir. Her şey bizimle başlamaz, bizimle de bitmez, bunu öğretir. Günter Grass'ın bir şiirinde dediği gibi, yağmur bizim yüzümüzden yağmaz, çeviri ve içte dışta diğer yazarlar insana bunu öğretir. Daha doğrusu, bunu öğretiyorsa, daha başka ne isterim. Yol Dolayları/ Yüksel Pazarkaya/ Cem Yayınevi/ 80 s.
Cumhuriyet Kitap; 03.05.2007
Yunus Nadi 2007 Öykü Ödülü: Cem Uçan
Boşluğun İzinde
"Yunus Nadi Ödülleri 2007" Yarışmasının sonucunda Cem Uçan'ın kitabı "Boşluğun İzinde" ve İlhan Doğruyol'un basılmamış kitap dosyası "Dönüşümler Sevgiye" "Yunus Nadi Öykü Ödülü"nü paylaştılar. Ödülü Doğruyol'la paylaşan Uçan "böyle bir yarışmada jürinin kitabımı okuması bile yeteri kadar önemliydi" diyor.
Özge KESKİN
-Okuyucuların sizi daha iyi tanıması için biraz kendinizden bahseder misiniz; kimdir Cem Uçan?- 1973 İzmir doğumluyum, ilk ve ortaöğrenimimi İzmir Tevfik Fikret Lisesi'nde tamamladıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü'nü kazandım ve 1996'da mezun oldum. Şu anda kurumların iş ihtiyaçlarını teknolojiyle çözümlemelerini sağlayan, verimlilik artırıcı projeler üreten bir şirkette yönetici ve ortak olarak çalışıyorum.- Boğaziçi işletme mezunusunuz, kendinize ait bir şirketiniz var; peki yazma tutkunuz ne zaman başladı?- İçimde yazma isteği hep var olan bir şeydi. Lisedeyken belki çoğumuz gibi ben de şiirler, öyküler yazardım. Fakat bunu disiplinli bir şekilde yapmaya üç sene evvel başladım. 2004 yılında, daha önceki yıllarda "Yunus Nadi" ve "Sait Faik" Ödüllerini almış olan Murat Gürsoy'un "Yaratıcı Yazarlık Atölyesi"ne katıldım. Neyin nasıl yapılacağını biraz da burada öğrendim diyebiliriz; yaratıcı yazarlık gibi kavramlarla tanışmam bu sayede oldu. Bir yazar adayı olarak, eğer ki bana öykücü denebilirse, kendini ve ne yaptığını bilerek, kurgulayarak disiplinli bir şekilde yazmaya başlamam 3-3.5 yıl öncesine dayanıyor.- İlk kitabınız "Bambaşka Hayatlar" 2005 yılında, ikinci kitabınız "Boşluğun İzinde" ise 2006 yılında yayımlanmış. Bir kitap için kısa bir süre değil mi sizce de?- Aslına bakarsanız bu benim açımdan biraz da planlı bir durumdu. Birinci kitabım yayımlandığında ikinci kitabımdaki öykülerin bir kısmını yazmıştım. Buradaki amacım; kendi kafamda var olan ve bazı insanların kafasında oluşabileceğini düşündüğüm, "acaba gerisi gelir mi" sorusuna kendimce bir cevap verebilmekti. Ben biraz da (belki de gerçek olmayan) bu soruya cevap vermek istedim.Yani evet, bakın, yazmak benim için bir mesele ve ben yazmaya devam "ediyorum ve edeceğim"i, bu işteki kararlılığımı ispatlamak istedim.- Öykülerinizi hep 1.tekil şahsın ağzından anlatıyorsunuz. Bu bilinçli bir tercih mi yoksa öykünün yazılması esnasında gelişen rastlantısal bir durum mu?- Yarı bilinçli bir tercih diyebilirim. Okuyucu "ben-anlatıcı"nın ağzından bir metin okuduğunda kendini daha kolay özdeşleştirebiliyor. Ben de bir metni elime alıp okuduğumda eğer birinci tekilden anlatılıyorsa kendimi daha yakın hissediyorum. Üçüncü bir gözün anlatımındansa birinci tekil kişinin ağzından bir anlatım okuyucuyu metnin atmosferine daha kolay sokuyor diye düşünüyorum ve birinci tekil bir anlatımla kendimi çok daha kolay ifade edebiliyorum. Birinci tekil bakış açısı, yapısı itibarıyla kısıtlı bir anlatıcıdır. Metni okurken zihninin içine girdiğimiz anlatıcının dünyayı algılamasıyla kısıtlıyızdır. Tıpkı gerçek hayattaki bireylerin dünyayı kendi kısıtlı bakışlarıyla yorumlayabilmeleri gibi. Belki de bu nedenle genellikle birinci tekilden bir anlatımı tercih ediyorum.
İNCE BİR ÇİZGİ...
- Öyküleriniz hem çok gerçekçi hem de masalsı bir yanı var. Sanki gerçekle hayal arasında bir yerlerde duruyorlar. Bu durum öykülerinizde amaçladığınız bir şey miydi?- Eğer bunu okuyucuya verebiliyorsam ne güzel çünkü amaçlarımdan birisi de budur. Sonuçta yazılanlar kurgudur. Ama metinler kendi anlattıkları dünyada bir gerçeklik duygusu yaratmayı amaçlar. Bu nedenle karakterlerle birlikte hikâye içerisinde biz de üzülür, sevinir, heyecanlanırız. Okuyucu gerçeklik hissini alıyorsa çok iyi, fakat bir noktada bunun bir yanılsama olduğunu da fark etmeli. İnce bir çizgi bu ve ben okuru bu çizgide ne kadar gezdirebilirsem kendimi o kadar başarılı olarak nitelendirebilirim.- Kitabınızın arka kapağında şöyle bir söz var "Her şeyin esası boşluktur. Boşluk her şeye egemendir..." ve öykülerinizin de bu sözü anımsattığı yazılı. O zaman şöyle diyebilir miyiz; bu kitabınızdaki öykülerinizde anlatılmak istenen, çıkış noktanız"boşluk" kavramı mı?- Tam olarak öyle söylemek çok iddialı olur. Ama boşluğu değil de boşluğu doldurma ihtiyacını diyebiliriz. Çünkü hepimizin hayatında hiçbir zaman dolmayacak boş alanlar vardır. Kimisi yalnızlığın, kimisi sevgisizliğin, kimisi korkularının boşluğunu doldurmak ister. Bu durum bilinçli olarak da oluşmadı.Tüm öykülerimi bir araya getirip baktığımda bir yerlerde bir bulanıklık imgesi vardı ve öykülerdeki kahramanların bunu doldurmak için bir şeyler yapmaya çalıştıklarını gördüm. Bu söz de oradan çıktı. Yoksa kitabı yazarken çıkış noktam, "kahramanları bir boşluk doldurmaya çalışan öyküler yazayım" değildi. Sonuçtan ulaşılan bir durum oldu.- Kitabınızın içinde "Momentary Lapse of Reason" isimli bir öykünüz var. Neden Türkçe edebi bir yapıtın içerisinde İngilizce bir başlık kullanma ihtiyacı hissettiniz?- Bu benim özellikle yaptığım bir şey. Benzer bir durum ilk kitabımda da var. "Momentary Lapse of Reason" Pink Floyd'un bir albümünün ismi. Belki çoğu okur bunun farkına varmamıştır ve Türkçe bir eserde İngilizce başlığın ne işi var diye düşünüp, kınamıştır da. Ama bunu benim kendime hak olarak gördüğüm küçük bir şımarıklık olarak görebiliriz. Yazmak eyleminde müziğin de yaratıcılık üzerinde etkili olduğunu ve biraz da bu grubu ne kadar sevdiğimi kendimce göstermek istedim.- Yarışmaya katılma fikri nereden çıktı? Yayıncınız mı yoksa siz mi yolladınız kitabınızı yarışmaya?- Kitabı yarışmaya yayınevim gönderdi ama benim de haberim vardı tabii. İlk kitabımı da yollamıştık. Fakat hedef ödülden çok o jürinin benim kitabımı okuması, kafalarında Cem Uçan'a ait, öykülerine ait küçük bile olsa bir fikrin oluşması umuduydu. Bu bile benim için çok önemliydi ve de büyük bir fırsattı. Çünkü belki ismimi bile duymamışlar, kitabımdan haberleri bile yoktu ama yarışmaya gönderince okunma ve değerlendirilme şansını yaratmış olacaktım.
YAZARLIĞIN BAŞINDA...
- Artık Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne sahip bir yazarsınız. Peki, bu ödülü kazanmadan önceki süreçte nasıl tepkiler aldınız okuyuculardan?- Aslında bu soruyu "ne kadar okuyucuya ulaşabiliyorum" sorusunun cevabını vererek yanıtlayabilirim. Çok sayıda okuyucuya ulaşamadığımın farkındayım. Bu benim gibi daha yazarlığın başında, camianın içerisinde fazla tanınmamış, çeşitli yerlerde yazıları yayımlanmamış neredeyse herkes için geçerli. Okurdan bana geri dönüş konusunda ise az ama olumlu tepkiler aldım bugüne kadar. Ama tabii ki internet sitem aracılığıyla ve şu anda bazı metinlerimi yayımlandığı altzine.net aracılığıyla gelen tepkiler oluyor. Hiç bilmediğiniz yerlerdeki hiç tanımadığınız insanların yarattığınız bir esere yorum getirmesi tabii ki sevindirici bir durum.- Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü almak neler hissettirdi size?- Kendimi nasıl ifade edebileceğimi bilemiyorum. Düşündüm ama düşünmeme rağmen zorlanıyorum ve şaşkınlığını yaşıyorum. Edebiyat dünyası genellikle kapalı, içine girmesi zor bir dünya gibi duruyor ve ben de bu dünyanın çok dışında biriyim. Dolayısıyla kendi içinde işleyen kuralları olduğuna inandığınız bu tür ödüllerde eserin niteliği dışında belli başlı kriterlerin olduğu gibi bir yanılgıya düşülebilir. Fakat aldığım bu ödül bunun doğru olmadığını gösteriyor. Şunu da özellikle eklemek istiyorum yazmayı içinde heves olarak tutan herkesin denemesi lazım! "Bir sürü kitap yazılıyor; kim okuyor bunları" gibi serzenişler olsa da her kitabın bir okuyucu kitlesi olduğuna ve bunu eleştirmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Bu ödülün çok önemli bir işlevi olduğuna da inanıyorum; benim gibi bir yazar adayının yeni okurlarla tanışmasını, okura olan mesafesini azaltmasını sağlıyor. Adımı bile duymamış insanlar bu ödül sayesinde belki de alıp kitabımı okuyacaklar. Ayrıca şu mesajın da verildiğini düşünüyorum; eğer yazmak istiyorsanız, bunu bir mesele edinirseniz, emek verip bir şeyler ortaya koyuyorsanız başarabilirsiniz. Bu ödülden sonra omuzumda çok ciddi bir sorumluluk var. Artık Yunus Nadi Ödüllü bir yazar olarak yazmaya devam edeceğim ve buna layık olmaya çalışacağım. Boşluğun İzinde/ Cem Uçan/ Sel Yayıncılık/ 109 s.
Cumhuriyet Kitap; 03.05.2007
Yunus Nadi 2007 Sosyal Bilimler Ödülü: Dr. Zuhal Güler Parlak
Yaşamın Suyla Dansı
Dr. Zuhal Güler Parlak, kitaplaştırdığı doktora tezi "Yaşamın Suyla Dansı: Barajlar ve Sürdürülebilir Kalkınma" ile Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırma Ödülü'nü kazandı.Parlak ile öğretmenlik yıllarından kalan "Samsat için ne yapabilirim" sorusuna yanıt bulduğu ve kendisine Yunus Nadi Ödülü'nü getiren çalışmasını konuştuk...
Zeynep ŞAHİN
-Yaşamın Suyla Dansı: Barajlar ve Sürdürülebilir Kalkınma adlı çalışmanızla Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırma Ödülü'nü kazandınız. Sizi bu çalışmaya götüren nedenler neydi?- Samsat'ta öğretmenlik yaptığım yıllarda Samsat için ne yapabilirim diye düşündüm. 1988'de Atatürk Baraj Gölü suları altında kalıp tekrar kurulmuş bir ilçe. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir ilçe tamamen sular altında kalmış ve yeniden kurulmuş. Görev yaptığım süre içinde de baraj sonrası yaşanan sorunları yakından takip etme şansım oldu. Uludağ'dan Hacettepe'ye doktora yapmak için görevlendirildiğim süre içinde yeniden iskân, barajların sosyal etkileri vb. çok sayıda proje yürüten ve doktora tez danışmanlığımı yapan Sayın Hocam Prof. Dr. Birsen Gökçe'nin Birecik Barajı, Keban Barajı gibi çalışmalarına beni de katması, hem alan deneyimi kazanmamı hem de yetişmemi sağladı. Böylece, bu konu bende daha da netleşti. Artık Samsat için bir şeyler yapma fırsatı doğmuştu.- Araştırmanın içeriğinden söz eder misiniz?- Atatürk Barajı'nı sürdürülebilir kalkınma açısından, hem yeniden iskân hem de sulama boyutu ile ele almak gerektiğini düşündüm. Örneklem kapsamına dahil alt gruplarda, kamulaştırma bedelini alıp şehre yerleşenler, bölge içine kentsel iskân edilenler vardı ki bunlar çalışmanın Samsat'la ilgili bölümleriydi. Didim Yalıköy'de bölge dışına kırsal iskân edilenleri, Harran'da ise sulamadan yararlananları ele aldım. Çalışmanın, sürdürülebilir kalkınma ve Atatürk Barajı'nın sürdürülebilir kalkınma açısından incelenmesi olmak üzere iki boyutu var. Temel sorunsalı ise "Barajdan kim kazanıyor, kim kaybediyor? Kazanan-kaybeden arasındaki denge sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı ile kurulabilir mi?" Öncelikle sürdürülebilir kalkınmaya kısaca değindim; ardından da Atatürk Barajı'nı sürdürebilir kalkınma açısından incelemeye çalıştım. Bu doğrultuda her bir alt gruptan 100'er kişi olmak üzere toplam 400 hane halkı reisi ile görüştüm. Aslında çalışmanın başlangıcında, daha önce de belirtildiği üzere, kamulaştırma bedeli alıp köye yerleşen alt grup da vardı. Söz konusu aileler, baraj gölü suları altında kalan eski köylerinin adı silinmesin diye kamulaştırma bedelini aldıktan sonra akrabalarıyla birlikte kalan topraklarına yeni bir köy kurup, aynı zamanda da eski köylerinin adını yaşatmak amacını taşımışlardı. Onlara ulaşmak biraz zor oldu. Bazılarının yolları baraj gölü suları altında kaldığı için, bu köylere tekneyle ulaşmak durumunda kaldım. Ancak daha sonra alandan veri toplayıp değerlendirme aşamasında, barajın etkileri açısından bu köylerin her birinin genellenebilir sorunlarından çok kendine özgü sorunları olduğu düşüncesiyle kapsam dışı bıraktım. Daha sonra ise çalışmanın Samsat ayağını doktora tez çalışmam kapsamında TÜBİTAK'a, "Bir Kasabanın 'Samsat'ın Toplumsal Yapısı" başlığıyla proje önerisi olarak verdim. TÜBİTAK tarafından desteklendi ve Samsat'ın özgün yapısının ayrı bir kitapta ele alınması gerektiğini düşündüğümden, "Yaşamın Suyla Dansı: Barajlar ve Sürdürülebilir Kalkınma" kitabım yayımlanırken, Samsat alt grubunu çıkardım. Dolayısıyla doktora tezim kapsamında sulamadan yararlananlar ile bölge dışına iskân edilenler alt gruplarına ilişkin veriler yer aldı. Bununla birlikte bölge içi - dışı, kırsal - kentsel iskân açısından karşılaştırma yaparken, başka bir deyişle her bir alt grubun kazanım ya da kayıplarını ortaya koymaya çalışırken Samsat'a ilişkin verilerden de yeri geldikçe karşılaştırma amacıyla yararlandım. Sadece 400 kişiyle yapılan görüşmeler değil, bu çalışmanın çerçevesini belirleyen aynı zamanda ilgili yerleşim yerlerinin konuyla doğrudan ilgili kaymakam, belediye başkanı, sulama birlikleri başkanları, ilçe tarım müdürleri, ilçe milli eğitim müdürleri, ziraat odası başkanı gibi kişilerle de görüştüm. Mahalle ve köy muhtarları ve su altında kalan eski yerleşim yerinde uzun süre yaşamış olan yaşlılarla derinlemesine mülakatlar yaparak da çalışma şekillendi.- Üç ayrı yerleşim yerinde yüz yüze görüşmelerin de dahil olduğu incelemelerde bulundunuz. Çalışmanızı ne kadar sürede tamamladınız?- Doktora ders dönemimi tamamladıktan sonra, tez çalışmam yaklaşık 3 yıl sürdü. Çalışmanın 4 ayı Samsat, Harran ve Didim Yalıköy'de yürütülen alan araştırmasını kapsıyor. Gerek alan araştırması sürecinde, gerek verilerin değerlendirilmesinde, gerekse çalışmanın diğer aşamalarında, büyük bir sabırla her an yanımda olan en büyük destekçim ise eşim Yrd. Doç. Dr. İsmet Parlak'tı. Bu çalışmada onun emeği çok büyük.
ULAŞILAN SONUÇLAR
- Sürdürülebilir kalkınma üzerine, çeşitli çevrelerce yıllardır araştırmalar yapılıyor. Siz de konuyu baraj temelinde ele aldınız. Nasıl sonuçlara ulaştınız?- Sürdürülebilir kalkınma konusundan yola çıkarak barajla bağlantı kurmamda en büyük etkenlerden biri Atatürk Barajı'nın GAP'ın en önemli ve en büyük projelerinden biri olmasıydı. Büyüklüğü hem teknik donanımından hem de kapsadığı alan ve etkilediği nüfus kitlesinden kaynaklanıyor. Atatürk Barajı nedeniyle bir ilçe, 28 köy ve 64 mezra tamamen su altında kaldı. Bu rakamlar, barajdan etkilenen toplam yerleşim yerleri olarak ifade edildiğinde, 1 ilçe ve 145 köyün etkilendiği söylenebilir. Sürdürülebilir kalkınma; "gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılama yetenek ve olanaklarını kısıtlamaksızın bugünkü ihtiyaçların karşılanması" olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla doğayla uyumlu bir kalkınma gündeme geliyor. Sürdürülebilir kalkınmanın ekonomik, çevresel ve sosyal boyutu var. Fakat bu çalışmamda sosyal boyutuna daha ağırlık verdim. Sürdürülebilir kalkınma kapsamında "yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru kalkınma"ya vurgu yapılıyor. Bunun anlamı şu: Projeden etkilenen ya da etkilenecek halkın da bu projelere katılımının sağlanması, bilgilendirilmesi. Baraj açısından değerlendirecek olursak; halkın en azından baraj öncesi yaşam standardının sürdürülmesi sağlanırsa, bu projenin hem devamlılığı açısından hem de halkın bu projeyi daha kısa sürede benimsemesi açısından etkili olur. Atatürk Barajı bağlamında konuya baktığımda, burada iskân boyutu çok önemli, çünkü barajların çevresel ve sosyal olmak üzere iki etkisi var. Sosyal etkide, yeniden iskân gündeme geliyor ve insanlar yıllarca yaşadıkları yeri, baraj nedeniyle terk etmek zorunda kalıyor. Yepyeni mekânda, yepyeni bir yaşama başlamaları söz konusu oluyor. Barajın gerek sulamadan yararlananlara gerek bölge içinde ve dışında iskân edilenlere etkisi çok farklı olmuş. Özellikle burada temel sorularımdan biri barajdan kimin kazandığı, kimin kaybettiği olmuştu ya da yeni yaşantılarında karşılaştıkları en önemli sorunun ne olduğuydu.- Peki kim kazanıyor, kim kaybediyor?- Samsat'a iskân edilenler bölgede kalmaktan mutlu olmakla beraber baraj sonrası eski yaşam standartlarını sürdürememekten dolayı işsizlik ve geçim sıkıntısı yaşıyor. "Barajdan kaybeden taraf olarak" kendilerini görenlerin oranı diğer iki yerleşim yerine göre daha yüksek. Yalıköy'de ise bölge dışına yerleştirilmek ve memleketlerinden uzakta yaşamanın sıkıntılarını çekmekle birlikte kişilerin memnuniyet düzeyi, dolayısıyla "barajdan kendilerinin kazandığını" belirtenlerin oranı Samsat'a göre daha yüksek. Çünkü Didim turistik bir bölgede olduğu için, ilk yıllar dışında, fazla geçim sıkıntısı çekilmemiş. Harran'a gelindiğinde ise yine Yalıköy'de olduğu gibi "barajdan kendilerinin kazandığını" belirtenlerin oranı yüksek. Çünkü sulamayla birlikte verim ve buna bağlı olarak gelir artmış, bu da memnuniyet düzeyini oldukça yükseltmiş. Baraj gibi kapsamlı kalkınma projelerinde halkın da projeye dahil edilmesi ve benimsemesi, kalıcılık sağlanması açısından çok önemli. Özellikle baraj öncesi - sonrası bilgilendirilmeleri, baraj sonrası yaşayacakları yerleşim yerlerini seçme konusunda söz sahibi olmaları, katılım sağlama yollarından bazıları... Ülkemizde, geçmişten farklı olarak, özellikle son yıllarda yapılan ve yapılması planlanan büyük baraj projelerinde bu noktalar üzerinde önemle duruluyor. Örneğin; Birecik Barajı ve Yusufeli Barajı... Ayrıca barajlar sadece teknolojik değil, sosyal bir yatırım aracıdır. Bu nedenle baraj projelerinin planlanmasından uygulanması aşamasına kadar olan süreçte, tüm çalışmalarda mutlaka sosyologlara da yer verilmesinin bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Bu projeler, disiplinlerarası işbirliği ile uygulamaya geçirilmeli.- Uzun süren ve farklı coğrafyalarda gerçekleştirilen bir çalışmaya imza attınız. Karşılaştığınız güçlükler neler oldu?- Fiziksel güçlükler haricinde çok fazla zorlukla karşılaşmadım. Sadece, Harran'da alan çalışmasına başladığım ilk günlerde, evin birinde hane halkı reisi ile görüştüğüm sırada, hemen bitişik evde, hatırlayabildiğim kadarıyla 3 - 4 yaşlarında bir çocuğun arabanın altında kalarak ezilmesiyle birlikte, duyduğum çığlıklar üzerine görüşmeyi bıraktım ve hemen kaza yerine gittim. Gördüğüm manzara beni çok üzdü. Aslında başlangıçta çalışmayı Harran'ın merkezinde yapmayı planlamıştım. Fakat bölgede yas tutma uzun sürüyor. Aşiret yapısının varlığını sürdürmesi de ölen çocukla aynı aşiretten olanların da yas tutmasına neden oluyor. Ben de saygısızlık olmaması için Harran'dan uzaklaştım ve sulamadan yararlanan çevre köylerde çalışmayı devam ettirdim. Onun dışında, alan araştırması sürecinde, her 3 yerleşim yerinde herhangi bir sorunla karşılaşmadan çalışmayı rahatlıkla sürdürdüm ve büyük bir samimiyet ve sıcaklıkla karşılandım. Ama bir akademik kaygı da yaşadım. Araştırmayı yaparken, bu çalışmanın kendilerinin sorunlarının çözümüne katkısı olacağı düşüncesiyle görüştüğüm herkes bana içtenlikle sorunlarını anlattı, beni sanki onların sorunlarını çözecek bir görevli gibi karşıladı. Çalışmanın onlara katkısının belki çok uzun bir süre sonra olacağını anlatmam uzun zaman aldı. Öyle ki toprak reformu için görevlendirildiğimi, topraksız olanları belirleyerek toprak dağıtmak için bu çalışmayı yaptığımı düşünenler olduğundan, başlangıçta görüşme talebi çok oldu; "bizi de bizi de yaz" diye... Sonra bu çalışmanın yapılış amacının anlatılması ile biraz daha isteksizlik gündeme geldi.
İLGİNÇ OLAYLAR...
- Çalışma süresince ilginç olaylarla karşılaştınız mı?- Harran'da beni etkileyen bir olay oldu. Bir evde hane halkı reisi ile görüşüyorum. Tam görüşme esnasında kapı çaldı. Komşunun biri "Çocuğunuz olmuş" dedi. Ben onun üzerine, "Görüşmeyi bırakayım, lütfen çocuğunuzun, eşinizin yanına gidin" dedim. "Gidemem" dedi. Neden olduğunu sorunca; "Biz berdel evliliği yapmıştık. Karşı taraf anlaşamadığı için eşim de baba evine gitti. Bu yüzden başlık parasını denkleştirebilirsem, eşimi eve getirebilirim. Bunun için de pamuktan para kazanmayı bekliyorum" dedi.- Yunus Nadi Ödülü'nün sizin için anlamı nedir?- Her şeyden önce, Cumhuriyet gazetesinin kurucusunun adına düzenlenmiş bir ödülü almak bana büyük bir mutluluk, onur ve gurur verdi. Ayrıca, ben bu çalışmamı, yetişmemde büyük paya sahip, yaşamımda çok büyük anlam ve değeri olan, iki aydın insana adamıştım. Ağabeyim Prof. Dr. Raif Güler, yengem Prof. Dr. Hülya Güler... Adadığım çalışmayla Yunus Nadi Ödülü'nü almam bana daha büyük mutluluk verdi.- Son dönem çalışmalarınızdan bahseder misiniz?- Yaşamın Suyla Dansı: Barajlar ve Sürdürülebilir Kalkınma'yı tamamladıktan sonra TÜBİTAK tarafından desteklenen "GAP ve Zorunlu Göç: Karakaya Barajı Nedeniyle Konya/Yenikent'e ve Didim/Denizköy'e Yeniden İskân" başlıklı projenin yürütücülüğünü yaptım ve 2007 başında bitirdim. Şu anda TÜBİTAK tarafından desteklenen "GAP Bölgesinde Karşılaştırmalı Sosyal ve Ekonomik Yapı Araştırması" konulu projenin ekibinde yer alıyorum. Ayrıca, Hacettepe Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Mete Yıldız ile yaptığımız köy web siteleri ile ilgili çalışmayı genişletip, bu yıl içinde kitap olarak yayımlatmak üzerinde çalışıyoruz. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. İsmet Parlak ile birlikte de yine bu yıl yayımlanacak bir kitap için "Görünmeyen Gerçekten Görünen Gerçeğe Doğru Kitle İletişim Araçları" başlıklı bir bölüm yazdık. Yaşamın Suyla Dansı: Barajlar ve Sürdürülebilir Kalkınma/ Dr. Zuhal Güler Parlak/ turhan Kitabevi/ 318 s.
Cumhuriyet Kitap; 03.05.2007
... KISA KISA ... KISA KISA ... KISA KISA ...
Gün Ortasında Arzu
Coşkun ONGUN
İnsan yerinde duramaz, gezer dolaşır küçük bir serçe misali. Yeni insanlar, uzak kentler ve ülkelere gitmek ister. Açılmak ister gizemli ve bilinmedik dünyalara. Yaşadığı yerler an olur dar gelir insana. Kısacık ömrüne yeni serüvenler eklemek ister. Ve de kaçmak ister insan, bir şehirden, bir durumdan ya da bir duygudan. Doğrusu kaçar da. Kaçar kaçmasına ya, kendinden de kaçabilir mi? Behçet Çelik öykülerinde, kendinden kaçamamayı anlatır. Aradan çeyrek yüzyıl geçse de döndüğünüzde sokak ortasında çalınan bir çalgı tanıdık gelir sizlere. Eski dostları özlersiniz. Hayatınızda bir daha karşılaşmayacağınızı sandığınız bir eski arkadaşınızla, alışverişte rastlaşıverirsiniz. Geçici ve "öylesine" sanılan bu karşılaşma özel bir konuma bürünebilir. Ya da ailenizden bile sıkıldığınız anlar olur. "Ben kendi hayatımı kuracağım" der gidersiniz, ama ne kadar zaman geçerse geçsin gitmenizle gelmeniz anlıktır. Babadan kalma işyerinin başına geçersiniz. İşler bıraktığınızdan çetrefillidir. Durumlar ve duygular geçmişe kıyasla oldukça değişmiştir. İç açıcı değildir hiç bir şey. İşte o an, eskiye olan özlem depreşiverir içinizde. Daha önce okuduklarımız yanlıştı, eksikti; daha doğrusunu bulacaktık elbette. Eskisi gibi kalabalık gruplar içerisinde tartışıyorduk okuduklarımızı. En çok o tartışma gecelerini özlüyorum şimdi. ...yaşadım diyebildiğim bir tek o geceler var sanki. Çoktan yaşanmamış oldular, ama kalan tortu içimi titretiyor. Yazarın bu satırları, "yaşadım" diyebildiği zamanlara götürür okuru. Ya da "yaşadım" diyebileceği anları bellek yoluyla ayıklar, yaşadığını sandığı artık anlardan...
ÖYKÜLERDEKİ DUYGU
Gün Ortasında Arzu'yu okumaya başladığınız an, yaşamınızdaki iç seslere, çevrenize söylediklerinize, söyleyemediklerinize, dostlarınıza, gidip de geri dönmelerinize yöneliverirsiniz bir anda. Gün Ortasında Arzu'daki öyküler, bu tür duygu durumlarını, yaşam karşısındaki hafif çekingen duruşları buruk bir gülümseme gibi sunuyor bizlere. Geri dönüşlerin, eskiyle olan hesaplaşmaların iz bırakan etkileridir bunlar, okuyucunun kalbine ağır aksak akan. Koskocaman kalabalıklar atıp geçer dalgayı. "Bitmişsin sen," der. "Ben daha başlayamadım," diyemez susarım. Kaç kez karşılaşmışızdır yaşamda böylesi bir duyguyla. Hayatın hızla akıp geçen olayları elimizden kayıp giderken yaşamaz mıyız böylesine bir duyguyu. Elimizden kayıp giden şeylerin bir daha geri dönmeyeceğini bildiğimiz halde, süreci etkileyemediğimiz, etkilemeye gücümüzün yetmediği anları bu karşılıklı suskunluktan daha iyi ne anlatabilir... Tutmayan fallar kapatırız kimi zaman. Her şeyi kitaplardaki gibi sanırız. Kitaplardan ya da söylenen sözlerden alıntılar yapmamız bundan değil de nedir. İyi ama kitaplar, Behçet Çelik'in öykü kitapları gibi sahiden de hayatı anlatıyorsa onlara sığınmaktan başka çıkar yolumuz olabilir mi? Öykülerde ele alınan konularda yaşama sıkı sıkıya bağlı duygular anlatılır da dostluklar unutulur mu?.. "...dostluk bundan ibaret. Basit bir eşzamanlılık. Makas açılıyor bir zaman sonra. Bir de çok gerekliymiş gibi benzemeyi sürdürelim istiyoruz. Bir dolu benzemezin yanında, o benzesin hiç olmazsa diyoruz kıskançlıkla. Bir dolu benzemez yanında en çok onun benzememesine yanıyoruz." Sürer gider hayat. Bu sürgitten geriye tozlanmış duygular kalır. Bir yağmur duyguların üzerindeki tozları alır. Gün Ortasında Arzu'da yer alan öyküler, arı duygularımızda günlük yaşam koşuşturmasıyla oluşan tozları silerek berraklaştıracak, edebi bir yağmurdur belki de. Herkes bir yerde birbirine çarpar bu âlemde. Herkesin herkese anlatacağı birileri vardır. Bir yerlerde adı anılır herkesin. Sözün tükendiği yerde bir isim, kısa ömürlü bir kıvılcım olur. Uzun ömürlü kıvılcımlardır oysa belleğimizde kalıcı iz bırakan nesnelerin yansıması. Bu yansımalar olmadan, kısa ömürlü sözlerle çıkış yolu bulmamız olası mıdır!.. "Bazen tek bir anda oluyor ne oluyorsa, bir tek seçim hakkı oluyor insanın." Küresel ısınma yüzünden yağış almaz oldu topraklar. Yağmur yağmayınca duygular da kurur mu acaba? Kış bitti. Yaz yağmurlarına kaldı umutlar. "Yaşadıklarımız yaz yağmuru ise, yağar geçer, ortalığı serinletir buğu yükselir."
ÖYKÜLERDEKİ ANLATIM
Behçet Çelik, öykülerinde şiirsel bir dil kurmak için ayrı bir çabaya girişmez, ancak yazdığı öykülerde tutturduğu akıcı anlatım biçemi, onun öykülerini kendiliğinden şiire yakınlaştırır. Doğrusu yazarın bu tutumu bilinçli olarak sürdürdüğünü, konu bütünlüğü ile dil arasında kurduğu dengeden anlaşılmaktadır. "Hayatlarımızın aldığı hallerdir bunlar. Sıcak yaz akşamlarında sessiz, sakin bir çay bahçesinde hayatlarımızın aldığı hallerden konuşmanın bir anlamı yoksa tadı vardır. Susmanın da... Yıllarca o kadar konuşup durmuşuzdur, bir gün bir yerde susmamız kaçınılmazdır." İşte bu tür anlarda yazının gücüne sığınmalıdır insan. Duyduklarımızın, gördüklerimizin, yaşadıklarımızın anlamsız kalmaması ya da yeni anlamlar kazanması için bir uğraşıya girmelidir. Biliriz ki, aradığımız anlam ya da anlamsızlıklar, şiirdedir, öyküdedir, romandadır. Behçet Çelik'in öyküleri, hızlı ama yüzeysel yaşanan kimi duygu durumlarına karşı, bakış açımızı yenileme yolunda iç seslere kulak vermemizi, bağırıp çağırmadan, kırıp dökmeden, sanki bir fısıltıymışçasına salık veriyor. Sözün bittiği yerde, gizler ve geri plandakiler bu öyküleri okuduktan sonra edebi belleğimizde su üstüne çıkıyor. Öykülerindeki yalın sözcükler de tutunacak bir dal oluyor bizlere... econgungmail.comGün Ortasında Arzu/ Behçet Çelik/ Kanat Kitap/ 123 s.
Cumhuriyet Kitap; 03.05.2007
Orhan Kemal'in yarım kalmış iki romanı yayımlandı
Orhan Kemal'in 'Önemli Not!'ları
Işık Öğütçü'nün titiz gayretleriyle bir araya getirdiği "Önemli Not!"lar, Orhan Kemal okuyucuları için pek çok sürprizi içermekte. Bunlardan ötesi, sanatçının Adana'dan İstanbul'a uzanan yazma serüvenindeki bütün edebi, düşünsel ve insani mücadelesinin değişik gerçekliğiyle karşılaşmaktayız. Bir sanatçının kalemiyle, Yeşilçam'dan Bâbıâli'ye, senaryodan romana, hikâye ya da oyun yazarlığından gazeteciliğe uzanan hayat mücadelesinin izlerini okuyoruz 'Önemli Not!'ta.
Mehmet Nuri GÜLTEKİN
Bir yazarın ardından kalan her kelime, okuyucuları için ayrı bir değere sahiptir. Onun hayata dair, bir yerlere, yayımlanmayacakmış gibi not ettiği, çiziktirdiği cümleler en az, üzerinde günlerce, yıllarca çalıştığı, özenle düzenlediği eserleri kadar önem arz eder; dünyaya, topluma bakış, insanları ve hayatı görme-yaşama biçimleri onun vermiş olduğu ya da vereceği ürünlerin estetik doğası hakkında da pek çok ipucunu barındırır. Bunun için, ister yaşamöyküleri olsun, isterse bir yazarın/sanatçının kendi sırları sayılabilecek günlükleri olsun, daima "yeni" satırları taşır. Bir de, o yazarın ya da romancının yarattığı bir tipin "devamı" ortaya çıkınca, onun okuyucuları âdeta hazine bulmuş olurlar. Çoktan aramızdan göçüp gitmiş olsa da, romanlarında ve hikâyelerinde yaşayan bu sanatçılarla aynı zaman diliminde (hâlâ) yaşıyor hissine kapılırız. Orhan Kemal'in aramızdan ayrılışının üzerinden neredeyse kırk yıl geçmesinden sonra yayımlanan "Önemli Not!"ları, bizlerde tam da bu duyguları uyandırır. Işık Öğütçü'nün titiz (ve de inatçı) gayretleriyle bir araya getirdiği "Önemli Not!"lar, Orhan Kemal okuyucuları için pek çok sürprizi içermekte. Bunlardan ötesi, sanatçının Adana'dan İstanbul'a uzanan yazma serüvenindeki bütün edebi, düşünsel ve insani mücadelesinin değişik gerçekliğiyle karşılaşmaktayız. Bir sanatçının kalemiyle, Yeşilçam'dan Bâbıâli'ye, senaryodan romana, hikâye ya da oyun yazarlığından gazeteciliğe uzanan (tabii ki, namuslu) hayat mücadelesinin izlerini okuruz. Bazen kırgın ve öfkeli, bazen şakacı ve samimi bazen de emeğinin karşılığını alamamış bir insanın, bir işçinin, bir ırgatın bakışlarından ve dudaklarından dökülen sözler kadar sert ama "güzel günler görme" umudu taşıyan, emekten, yoksuldan en önemlisi insandan "taraf" coşkun bir ruh dünyası karşılar bizi. Onun yaşadığı yoksullukta pek çok sıkıntının adı ve kimliği vardır; ama bu "ekmek kavgası"nda umutsuzluğa hiç yer yoktur.
MURTAZA, HER ZAMANKİ MURTAZA!
Türk edebiyatında Murtaza'nın ayrı bir yeri olmuştur hep. Onun kim olduğu, kim olabildiği ve ne yapmak istediği çok tartışılmıştır. Sarsılmaz görev bağlılığı, duygusallığın asla uğramadığı rasyonel bir anıt olarak "kurs görüp amirlerinden terbiye" alması zihnimizde nasıl bir karakteri canlandırmıştır? "Önemli Not!"ta Murtaza, 1950 sonrası yaşanan değişimleri, çalıştığı ("disipline soktuğu" mu demek gerek!) fabrikanın, yaşadığı mahallenin ve kendi ailesinin bireylerinden farklı olarak hisseder, yaşananlara en az iktidardan seçimle uzaklaşan siyasi kadrolar kadar tepki göstermeyi, kendine bir ahlaki sorumluluk addeder. Devletle özdeşleştirdiği CHP'nin seçim yenilgisi sonrası halkın tercihleri-İsmet Paşa'nın karizmatik ağırlığı ve kendi zihinsel dünyasının boyutları arasındaki gidip gelişlerini de okuruz bu notlar arasında. Onun görev yerinin değişmesi, onu değiştirmez. Her yer ve mekânda aynı katılık ve ciddiyetle(!) görevinin aranan adamı olur; ilk önce görev gelir, daha sonra diğerleri. Aslında, her zaman gülünse de, dalgaya da alınsa, Murtaza gibi bir çalışan hayali kuran müdürlerin, komiserlerin ya da patronların vazgeç(e)mediği bir karakterdir. Bu kitaptaki ikinci bölümde de Murtaza bilinen bütün 'maharetlerini' sergilemeye devam ediyor.
YARIM KALMIŞ BİR ROMAN: 93 HARBİ
Orhan Kemal, yakın tarihin pek çok olayını yüreğinde hisseden ve bunları kendi roman penceresinden aktarmaya, anlatmaya çalışan bir yazar. Kendi bireysel tarihinin acılarını, savaşlarını, göçleri ya da sürgünleri, yarattığı karakterlerle yansıtır. Hayatın en gülünç kahramanlarının, aslında dramatik bir geçmişi olabilir ve bütün insani boyutlarıyla bunu romanlarında, hikâyelerinde görürüz. Murtaza'nın Alasonya'dan Çukurova'ya akan hayatı yalın bir komedinin değil, bir trajedinin devamıdır. Yazarın tamamlamaya ömrünün vefa etmediği "93 Harbi" de böyle çizgilere sahip. Balkanlar'daki savaştan kaçan insanların yaşadıkları zorlukları, parçalanmış ailelerin hikâyesini okuruz. Savaşın bütün korkunçluğu içerisinde, ne kadar kötülerin sözü geçse de, az ama dağ yürekli insanların her safta bulunabileceği düşüncesi, bir umut çiçeği gibi yeşerir. 93 Harbi'nde iki kız kardeşin, bir Balkan kentindeki mutlu hayatları, savaşın başlamasıyla yıkılan hayalleri, savaşta bir Rus subayı tarafından kurtarılmaları, Anadolu'ya zorunlu göçleri, İstanbul'da birinin evlatlık alındığı ailenin ilginç kimliği gibi farklı olaylar zinciri, Orhan Kemal'in sadece İstanbul ya da Çukurova'ya aşina bir yazar olmadığının da göstergesi. Sultan Hamit'in istibdat devrindeki hayattan kesitler de buluruz bu yarım kalmış romanda. Tema yakınlığı, bizlere yazarın "El Kızı" adlı eserini hatırlatır.
GERÇEKLİK, ROMAN VE ELEŞTİRİ ÜZERİNE
Bu kitapta karşımıza çıkan yazılardan bazısı da 1950-60'lı yıllara damgasını vuran hararetli gerçekçilik tartışmaları üzerine... Doğal olarak Orhan Kemal bu tartışmalarda 'taraf'tır. Kendi gerçekçilik anlayışında, halkın 'gerçek çıkarlarının' doğrultusunda gören bir roman ve hikâye dünyasına olumlu bakar. Bu derleme yazılarında da çok sık andığı "Bir Filiz Vardı" romanındaki "Aydınlık Gerçekçilik" kavramını yeniden ele alır. 1960'lı yıllarda köy romancılığı ve gerçekçilik konulu yapılan bir toplantının ses kayıtlarından yola çıkılarak hazırlanan "Beş Romancı Tartışıyor"daki eksikliklerden söz eder. Orhan Kemal'in, Kemal Tahir, Talip Apaydın, Mahmut Makal ve Fakir Baykurt gibi yazarlarla girdiği tartışmada 'eksik' kalan yönleri bu "not"larda tamamlar.Edebiyat eleştirmenleriyle Orhan Kemal'in arası, aslında pek de "iyi" sayılmaz. Bu, onun eleştirmenlere karşı olduğu anlamına gelmemeli. Onun görmek istediği gerçek eleştiridir. Sırf kötülemeye kalkanlara karşı güçlü argümanlar kullanır. "Çok roman yazmış olmak", "şive taklidi" gibi eleştirileri, kendi gerçekçilik anlayışından yola çıkarak haksız bulur. Romanlarında konu edindiği karakterlerin ait oldukları toplumsal kategori gereği yöresel konuşmalarını bir zorunluluk, gerçekçiliği güçlendiren önemli bir unsur olarak görür.
İNSANLAR, İSTANBUL VE GAZETECİ ORHAN KEMAL
"Önemli Not!"larda Orhan Kemal'in çeşitli gazete ve dergilerde çıkan yazılarının bir kısmını, kitap halinde ilk kez okuyoruz. Romanlarında estetik bir konu çerçevesinde anlatmaya çalıştığı insanları, bu kez romanın penceresi olmadan bir gazeteci olarak tanıştırır okuyuculara. Kalabalıklaşan, büyüdükçe kirlenen, giderek güzelliğinden çok şey kaybeden bir kentin sokaklarından akan yoksulluğun sürüklediği balıkçılar, küçük memurlar, İstanbul'a yeni yolculuğa çıkmış 'gurbet kuşları', gecekondulular, çeşitli siyasi iktidarların sözüne kanmış pişman seçmenler, ilk defa kendisinin eserlerinde konu olarak Türk edebiyatında işlediği işçi kadınlar vs. pek çok gerçek karakteri, bir kez de gazeteci Orhan Kemal'in kaleminden okuruz. Fakat roman tadı her röportajında kolaylıkla fark edilir. Sait Faik, Nurullah Ataç, Yaşar Kemal ve diğer edebiyatçılarla dostluğu hakkında kitapta epey anekdot bulunmakta. Meserret ve İkbal kahvelerinde geçen anılar ayrı bir tada sahip. Orhan Kemal'in oyun, hikâye ve romanlarında göze çarpan önemli bir özelliğe bu kitapta daha net bir biçimde rastlarız; kendisi bizzat kesin cümlelerle anlatır: İnsana karşı duyulan sonsuz sevgi! Kim olursa olsun, ne yapmış olursa olsun, işsiz, hırsız, memur, amir...vs. bütün karakterlere karşı duyulan bu sınırsız sevgi dikkate değerdir. Hatta yazar "kötü"nün tek sebebinin yokluk ve yoksulluk olduğunu, kötülüğün gerçekten istenerek, sevinçle yapılacak bir davranış olmadığını, bütün nedenin toplumsal koşullarının dayatması ve zorlaması olduğunu ısrarla belirtir. Öyle ki, onun eserlerinden sonra "Önemli Not!"u okuyanların, özellikle Sokrates'i hatırlamaları hiç de yanlış ve "fazla" olmayacaktır. İnsanlara karşı duyulan bu 'Sokratik hümanizm' ve güven, edebiyatın umut yanının ne kadar önemli olduğunun da altını çizer.Kısacası Orhan Kemal'in bu kitabı, özellikle günümüzde eksikliği hissedilen, sevginin, kardeşliğin, insan sıcaklığının ve umudun haklılığına düşülen "Önemli Not!"lardır! Önemli Not!/ Orhan Kemal/ Everest/ 356 s.
Cumhuriyet Kitap; 03.05.2007
Kitap İçin- LI
"Bir kız vardı yok gibi öyle güzel"
"Sibel ve Bedri Baykam için"1251- Estet ama hakbilir Engin Yenal'ın uyarısıyla, 17.02.2007 tarihli The Economist'i aldım. Derginin "Kitaplar ve Sanat" bölümünde, İstanbul'da mukim önemli şair John Ash'in son kitabı, The Parthian Stations tanıtılıyordu. John Ash'i (doğ.1948), İstanbul'a sığınan Anglo-Amerikan şair ve yazarların duayeni sayan imzasız yazıya göre, "Bankacılıktan devşirme romancı Selçuk Altun, ona üç yıl hamilik yapmıştır."Ash'in desteklediğim Türk(iye)sever yabancı şair/yazarlardan biri olduğu doğrudur. Ona 1990'larda bir YKY sergisinde rastladığımda, tüm şiir kitaplarını okumuş, The Byzantine Journey adlı gezi kitabından (s)empatizanımız olduğunu anlamıştım. Anımsadığım kadarıyla bir kamu üniversitesinin, "tam-zamanlı iş ve lojman" sözü üzerine koşarak geldiği İstanbul'da, kendisine sunulan "yarım-zamanlı iş" önerisi yüzünden buruktu. YKY'nin kurumsal katkıları dışında kişisel olanaklarımla onu kaç yıl desteklediğimin hesabını yapmadım.Küresel bir dergide, hem de John Ash yüzünden bir "cümle kahramanı" olmaya şaşırdım diyemeyeceğim. Temmuz 2006'da yayımlanan bir anı kitabından okkalı bir ders çıkarmıştım. Yazarının talebi üzerine, bir eski YKY'li tarafından kaleme alınan hakbilmez pasajı orada gördükten sonra, edebiyat âleminde beni şaşırtacak haber kalmamış olabilir.1252- Yazarlar veya eleştirmenlerin; yazılarım veya YKY'ye katkılarım hakkında lütfettikleri sözlü övgülere inanasım gelmiyor. "İnansalar, yazarlardı" diye düşünmeden edemiyorum...1253- Oğuz Demiralp'in son kitabıyla bir edebiyat ödülü kazandığını duyunca tuhaf oldum. Ben onu "ödüller üstü" bellemiştim.1254- "Şimdi havanda su dövmek için yazı yazan adamlar var. Havanda su dövme sanatına deneme diyorlar."883 No.'lu Cumhuriyet Kitap söyleşisinden, Özdemir İnce.1255- 29.01.2007 tarihli Publishers Weekly'de, ilk kitabı 90. yaşında yayımlanan Harry Bernstein'a neden bu denli beklediği sorulduğunda, "Karımı dört yıl önce yitirdikten sonra zamanım oldu" buyuracaktır.1256- Saatin Gizli Yüreği'nden (Elias Canetti, Çev. Ahmet Cemal) :-İnsanın ölümü kabullendiği noktayı kaydetmek.-"Diyalog" derler, söylev vermek isteyenler.-Kendi yazgısını yeryüzününkiyle karıştıran adam.-En değerlileri bile kirleten övgü sözcükleri.-Sözcükleri tanıdığım sürece, nasıl can sıkıntısı çekebilirim?1257- Bir okurum, ülkedeki okur kitlesinin yüzde seksenini kadınların oluşturduğunu göz ardı ederek yazdığımı vurguladı. Doğrudur; ben yüzde yüz tek okur için yazmaktayım. Mızmız Selçuk Altun için...1258- Karl Marx'ın iki kızı, Thomas Mann'ın ise iki oğlu da intihar etmiştir.1259- Bir zamanlar Milli Eğitim Bakanlığı, tüm yurtta ortaokulu iftiharla bitiren öğrencilerin tanıtıldığı bir "İftihar Kitabı" yayımlarmış.1940-41 dönemi kitabında -genellikle 1926 doğumlu- üç bin öğrencinin fotoğrafı var. İndeks sayfalarına bir bakışta gözüme çarpan ünlüler: Ata Atabek, Erhan Bener, Asım Bezirci, Atalay Coşkun, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Turan Erol, Turan Feyzioğlu, Muzaffer Gazioğlu, İsmet Giritli, Fevzi Halıcı, Erdal İnönü, Naci Kalpakçı (Fethi Naci), Melda Kaptana, Cemil Meriç, Rauf Mutluay, Tarık Minkari, Yusuf Nalkesen, Gündüz Pamuk, Ergican Saydam, Ayhan Songar, Sevim Tarı (Belli), Necip Torumtay, Gazi Yaşargil, Can Yücel, Mazhar Zorlu...(Göz gezdirdiğim yorgun albüm kadim dostum Grassia Yalman'a annesi Violet Saban'dan (Assael) miras. Toprağı bol olsun Violet Teyze, Turgutlu Ortaokulu'nu birincilikle bitirir. O zaman okul birincileri, devlet bursuyla liseye devam edermiş. Babası varsıl olmamasına rağmen, Violet Saban yerine burstan okul ikincisi faydalandırılır. Çünkü o bir Anadolu Musevisi'dir und yıl 1942!1260- (N)esir / Şi(i)r :-"Nesir yürümekse, şiir uçmaktır." Galway Kinnell, 1997-"Nesir toplamaysa, şiir çarpmadır." David Burnett, 2003-"Nesir televizyonsa, şiir radyodur." Simon Armitage, 2003-"Nesir güneş ve gün içinse; şiir ay, yıldızlar ve gece içindir." George M.Brown, 19911261- Memleke(n)timden İnsan ve Mekân Manzaraları :-02.03.2007! Bir heves, bir heves Gümüşsuyu'ndaki okuma/yazma evime gidiyordum. Aklımda iki sıkı cümle vardı ve onları kâğıda dökünce, devamının akacağına emindim. İki gündür romanıma tek cümle ekleyememenin stresinden galib(a) kurtulacaktım. Derken 34 THC 01 plakalı taksi gelip, emektar otomobilimin yanında duruverdi. İçindeki traşsız şoför, bedeninin üst kısmını topyekûn kullanarak öne arkaya öyle kışkırtıcı esnedi ki şevkim kırıldı.-20.03.2007! 34 THL 70 plakalı taksinin arka kapak yazısıdır:"Türk Milleti Rahat Uyu İBO Reis Nöbette"-Kentteki gözde kitabevi kafem: Megavizyon, İstiklâl Caddesi.-Kentte en lezzetli çayı nerede mi içebilirsiniz? Gayrettepe'deki Metropolitan Hastanesi'nin kafesinde! (Ciddiyim.)1262- Maud Gonne yetkin W.B.Yeats'in evlenme teklifini reddedince, şair aynı teklifi soğutmadan onun kızına götürecektir...1263- Gölgedeki deneysel şair Zahrad'ın (1924-2004) bir KİTAP İÇİN okuru olduğunu, Sahaf Turkuaz'ın ortağı Püzant Akbaş'tan öğrendim. Ocak'ta Püzant kanalıyla birbirimize son kitaplarımızı imzalayarak yolladık. O ertesi ay vefat etti. Selçuk Altun'un üç cümlesinden gayrı onu kimse anmaz sanıyordum. Alacağın olsun Yücel K(ay)ıran...1264- Polyglot Püzant'a adının anlamını sordum. Üstüne b-a-s-a b-a-s-a "Ermenicede İstanbul demek" derken, sanki bir bilmecenin yanıtını fısıldamanın keyfini çıkarıyordu.1265- Kültür, sanat ve eğitime 500 milyon dolar ayırdıklarını öğrendiğim Suna-İnan Kıraç çifti için, 2007 dua kotamın tümünü kullanmış olabilirim...1266- 2006'da 400 dolayında yerli roman yayımlanırken, nice nitelikli romana ikinci baskısını görmek kısmet olmadı. Romancı(?) sayısının, nitelikli roman okuru sayısına ulaşması artık gülünesi bir olasılık değildir.1267- Halk Adetleri ve İnanmaları'ndan (Mehmet H.Bayrı, 1939):Veremle Nasıl mı Savaşılır?-Dana eti gayet ince kıyılır, on beş gün her sabah aç karnına hastaya yedirilir, on altıncı günün sabahı, sarmısak döğülüp suyu çıkarılır, bu su bir fincan mikdarında hastaya içirilir.-Köpek tersi yoğurtla karıştırılıp hastaya verilir.-Ölü köpek kafası yakılarak toz haline getirilir, bu toza baharat karıştırılarak hastaya verilir.-Hastaya eşek sütü içirilir.-Hastanın arkasına manda gözü konur.-Çocuklar yedi yaşlarında diş çıkarmağa başladıkları vakit, ilk düşen diş saklanır, bu diş döğülerek hastaya içirilir.1268- 125 Anglo-Amerikan yazarın katıldığı bir ankete göre ennn gözde üç kitap: Anna Karenina, Madame Bovary ile Savaş ve Barış. Kaçıncı sırada oldukları açıklanmamakla birlikte, Lolita'nın İncil'e -uzak ara- yeğlendiği de vurgulanmış 23.02.2007 tarihli "Times Literary Supplement"ta.1269- Yazar Adayına Öğütler (Çalışma Yöntemleri):-"Her sabah derhal yazı masasına koşturarak yazar olunur. Yapmayan amatör kalır." Gerald Brenan-"Çok az yazar günde üç saatten fazla gerçekten yazabilmiştir. Aslında nice başarılı yazar, bir saatten fazlasını bile zorlamaz." H.L. Mencken-"Yazma eylemiyle ilgili aldığım en iyi öğüt: Telefonu yanıtlama." Patsy Garlan1270- İki kitap önerisi:-Sırdaş Görüntüler (Mehmet Ergüven, Agora Kitaplığı) - Deneme -- Bu Benim.zip (Aslı Serin, Pan Yayıncılık) - Şiir -1271- ..."Türkçeyi küçümseyen Mevlana ile başlayarak Fikret ve Cenap'a, hatta Haşim'e kadar uzanan çizgi Türkçe'nin yazılı bir şiir dili oluşturamamasına neden olmuştur... Ne Namık Kemal'i, ne (tüm iyi niyetine rağmen) Ziya Paşa'yı, ne Hamit'i ne de Ekrem Bey'i büyük ve önemli edebiyat adamları olarak görmeliyiz. Önemli ve çığır açıcı insanlar olacak görebiliriz, o kadar... Yahya Kemal'in aşısı tutmuştur ve Modern Türkçe kendi şiir dilini ve geleneğini yaratmıştır."Şiir, Dil, Taklit ve İntihal Üzerine (Tuğrul Tanyol, Özgür Edebiyat)1272- Beyit Mısra Antolojisi, İlhan Berk (Varlık Yayınları, 1960), SON-"Hoyrattır bu akşamüstüler daima." Ahmet Muhip Dranas-"Hangi pencereye koşsam gece." Cahit Sıtkı Tarancı-"Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?" Mehmet Âkif Ersoy-"Kimbilir nerdesiniz/Geçen dakikalarım." Necip Fazıl Kısakürek-"Bir kız vardı yok gibi öyle güzel" Oktay Rifat1273- Bir Karabasan Projesi: 373 yerli romancı(?) bir araya gelip, Hrant Dink cinayetine tepki adına her biri bir paragraf lütfeder. Yazılanlar bilahare konsolide edilecektir...1274- Metin Celâl'in, "Yayıncılık Sektörünün Sorunları Çözülür Mü?" (Dünya Kitap, 02.03.2007) başlıklı yazısının final paragrafıdır:"nokta koymakYayıncılık sektörünün artık acil olmaktan çıkmış kangrenleşmiş bu sorunlarını ve daha birçok sorunu bu sayfada 2004'ten beri sizlere anlatmaya, paylaşmaya çalıştım. Durup geriye baktığımda bu sürede bir adım bile ileri gidemediğimizi gördüm. Aksine yayınlama özgürlüğü, korsan yayın gibi birçok konuda geriye gittik. Şimdi bir bilanço çıkartınca sorduğum soruların cevapsız kalmaya mahkûm sorular olduklarını anlıyorum.Sessizlikle karşılanıyoruz. Bu durum da insanda boşa konuştuğu duygusu yaratıyor. Bıkkınlık veriyor. Bu sorunları yazmaya, yayıncıların dünyasında neler olup bittiğini aktarmaya kendi açımdan bir nokta koymak gerektiğini düşünüyorum. Hoşça kalın!.."Metin Celâl'e Not: Tırsma ve lütfen yaz. Duyarlı okurlara sektörün darboğazlarını ileterek de önemli bir hizmette bulunuyorsun. Bence işin diğer acı yanı, senden başka işbu konulara eğilecek erkişi de yok.(Ne malum, yazdıklarını geleceğin ilgili bakanının okuyup not almadığı?)1275- Cumhuriyetimizin 50. yılında, Bülent Ecevit'in ricasıyla heykeltıraş ve ressam Gürdal Duyar (1935-2004) "Ah Güzel İstanbul" nam bir heykel kotarır. Çıplak kadın tasvirindeki yapıt Karaköy Meydanı'na emanet edilirken CHP, koalisyon ortağı MSP'nin hassasiyetini göz ardı etmiştir. Bülent Ecevit'in yokluğunda, Necmettin Erbakan'ın başbakanlığa vekâlet ettiği uygun bir anda müstehcen olduğu gerekçesiyle heykel güya Yıldız Parkı'na sürgün edilir. "Ah Güzel İstanbul" küresel standartta bir yapıttı. Göreniniz var mıdır?
Cumhuriyet Kitap; 03.05.2007
Okuduğum Kitaplar
Ağlayan Dağ Susan Nehir
"Sonsuza dek yeryüzünde dolaşıp dursunlar, geceledikleri yerde ikinci kez konaklamasınlar, su içtikleri kaynaktan ikinci kez içmesinler, bir yıl içinde aynı nehirden iki defa geçmesinler" denirmiş Çingene lanetinde. Ayşegül Devecioğlu, yeni romanı Ağlayan Dağ Susan Nehir'in (Metis yay.) ilk sayfasına almış bu sözü. Ne kendi halkından ne de diğerlerinden olmadan bu dünyadan göçüp giden, kendi kimliğinden kaçmaya çalışan bir Çingenenin hikâyesini anlatacağını söylüyor yazar.
Naciye Abla'nın hikâyesi aynı zamanda göçerlikten yerleşikliğe evrilen Çingenelerin de hikayesi. Anlatıcı bu hikâyeyi, adı eskiden "Ağlayan Dağ" anlamına gelen bir Balkan kasabasından anlatıyor. Yani Naciye Abla'nın hikâyesini ikinci elden, bir dış göz yardımıyla okuyoruz. Yazarın bir aktarıcı olarak konumlanması yabancılaşma duygusu yaratıyor. Aynı zamanda da yazara bir kolaylık sağlıyor, klasik roman yapısına sadık kalmadan, anlatımda bir doğrusallık izlemeden bir anlatı kuruyor. Çünkü Naciye Abla tüm hikâyeleri yalanla gerçeği birlikte yoğurarak anlatıyor. Bu Çingelenelerin kendilerini savunma mekanizmaları, hiçbir zaman tam anlamıyla doğruyu söylemiyorlar. Gerçeği anlatmak yerine dinleyicileri nasıl hikâyeler bekliyorlarsa öyle hikâyeler anlatıyorlar. Bu öyle bir alışkanlık ki, hemen her konuda karşılarındaki dinleyiciyi memnun etmek için yalan söyleyiveriyorlar. "Yalan", sürekli değişen hikâyeler, anlatıcı açısından gerçeğe ulaşmada önemli bir engelse de bir yandan da anlatının çekiciliğinin kaynağı da oluyor. Naciye Abla'nın hikâyesi devamlı değişiyor, gelişiyor ya da farklılaşıyor. Naciye Abla'nın kimliğinden kaçmaya başlaması, anlatıcının ailesinin yanında çalışmaya başlaması ile birlikte gelişen bir süreç. İyi, dürüst ve eğitimli insanlardan oluşan bu aile bilerek ya da bilmeyerek kendi değerlerini Naciye Abla'ya aşılıyor; "her davranışımızla aramızda barınabilmesinin, sevgi görebilmesinin tek yolunun bize benzemek olduğunu ima ediyorduk. Var gücümüzle onu değiştirmeye çalışıyorduk". Bu yerleşik Türk ailesinin tüm alışkanlıkları, gelenekleri aslında Naciye Abla'nın Çingene kimliğine aykırı. Ama bu aileyle birlikte yaşaması, dolayısıyla toplum içinde varolması için onların değerlerini kabul etmesi, en azından kendi kimliğini elinden geldiğince silip yok etmesi gerektiğine inanıyor, öyle davranıyor; "göbek atmıyor, pembeyi hiç sevmiyor, annem gibi mavi ve lacivert renklerini beğeniyordu. Yalnızca Klasik Türk müziği dinler, Türk filmlerini tıpkı annemle babam gibi çok saçma bulur, yabancı filmleri anlam veremediğimiz bir imanla seyrederdi." Naciye Abla, ne denli uğraşsa da kendini değiştirmeyi başaramıyor, sonuçta aile içinde o Çingeneliği ile seviliyor. Anlatıcımız da küçük bir kızken Naciye Abla'nın ellerinde, onun masalları ile büyürken onun alışkanlıklarını ediniyor; Sıkıldıkça eşyaları bir odadan diğerine taşımak, batıl itikadlar, otlarla yemek yapmak, pılı pırtı toplamak, bohça yapıp göç etmek, hayatını korumak için yalan söylemek... Naciye Abla'nın anlattıklarının ne kadarının doğru olduğuna karar veremeyen anlatıcı, gerçek hikâyeye ulaşmak arzusu ile Edirne'ye Çingene mahallesine gidiyor. Amacı, orada yaşayıp ölen Naciye Abla'nın hikâyesini yakınlarından dinlemek. Burada anlatıya ansiklopedik Edirne bilgileri ve Edirne Çingeneleri hakkında yazılmış bir kitap giriyor. Yani anlatıcı gideceği yer hakkında bir araştırma yapıyor ve bunları bizimle paylaşıyor. Edirne ve mahalle hakkındaki gözlemlerini de paylaşıyor. Böylece anlatı romandan belgesele doğru kayıyor. Anlatıcı, mahallede bulunduğu süre boyunca da bir çok sosyolojik gözlem yapıyor ve biz okurlarla paylaşıyor. Çingeneler sırlarını yabancılara açmayı sevmiyor. Anlatıcımıza karşı da çok farklı davranmıyorlar. O bir misafirdir ve gönlünün hoş tutulması, gerçeğin değil beklediği gibi hikâyeler anlatılması gerekmektedir. Anlatıcı bu durumu "Çingene'nin yalan tiyatrosu" diye adlandırıyor. Kitap boyunca, hemen her hikayeyi anlatmaya başlarken de Çingenelerin bu özelliğine vurgu yapıyor. Sanki yanıltıldığının farkında da bari okurlar yanılmasın demekte. Çingenelerin kendi varlıklarını korumak amacıyla uydurdukları masallar, efsaneler, mitler ve gelenekler ne kadar yalan olsa da bir yanıyla da gerçekleri barındırır içinde. Tam olmasa da hayatlarının kapısı aralanır anlatıcıya. Yerleşikleşmiş çingenelerin neler yaşadıklarına şahit oluruz. Asıl lanet şimdi yaşanmaktadır. Göçebelik değil yerleşikliktir Çingene'nin düzenini bozan, kimliğini yitirten ve nihayetinde asimile eden. Ayşegül Devecioğlu, zaten kırılmalarla ilerleyen anlatıyı sonuna doğru, üçüncü bölümden başlayarak kasti yaptığını düşündüğüm bir hareketle tekrar tekrar kırıyor. Anlatıyı yazdığı/anlattığı Balkan kasabasında yaşadıkları, eski arkadaşı Ekin'le karşılaşıp Çingeneler hakkındaki sempozyuma katılması, Kakava şenlikleri, birbirine eklenen masallarla gelişen anlatıyı romanlıktan çıkartıp anıya, edebi gezi yazısına doğru evrimleştiriyor. Roman olmanın gerektirdiği yapı kurulmuyor.Kitabın dördüncü bölümü, "Darbukacı Ördek ve Bisiklet Hırsızlarını" anlattığı yerden itibaren başlı başına bir roman olabilecek nitelikte. Basri'nin sinema tutkusu, Çirkin Kral Yılmaz Güney'e bağlılığı, onu hapisten kaçırma planları, filmlerde küçük roller kapması, devrimci bir örgüte katılması, nihayetinde oğlunu almak amacıyla Maraş'a gitmesi ve 1978 Maraş Katliamı'nın ortasına düşmesi daha ayrıntılı olarak ele alınıp anlatılsaydı iyi bir roman olurmuş. Bu bölümde küçük bir ayrıntıya takıldım. Anlatıcı zamanın sağ örgütlenmesini "Türkeşçiler" diye niteliyor. Oysa o zaman çok daha net ve keskin bir ayrım vardı; Solcular sağcılara göre "Komünist"ti, sağcılar solculara göre "Faşist". "Türkeşçi" diye bir sıfat hiç duyulmadı. En nazikanesi "Ülkücüler"dir ki, bunu sağcılar kendileri için söylerlerdi. Yine, Maraş Katliamı sırasında Alevi mahallesine ve ardından Çingene mahallesine saldıran caniler "Başbuğ Türkeş" diye bağırıyor anlatıcıya göre. Bu da bence, inceltilmiş, yumuşatılmış bir slogan, doğrusu "Kahrolsun Komünistler!", "Komünistler Moskova'ya!" gibi sloganlardır. Camilerden çıkan halkı birleştirmek için de "Başbuğ Türkeş" diye bağırmak yerine tekbir getirmeyi tercih etmişlerdi. Ağlayan Dağ Susan Nehir, ne kadar roman, ne kadar anlatı, ne kadar izlenim ya da belgesel diye aldırmadan okunması gereken bir kitap. Biçime takılırsak pek fazla ilerleyemeyiz. Üzerinde çalışılsaydı en az iki roman çıkacak bir malzeme. Ama yazar tercihini yazdıklarını böyle bırakmak yönünde kullanmış. Romanla denemenin, romanla düzyazının birlikteliği... Ağlayan Dağ Susan Nehir, "ben Çingene'yim, sana yalnızca duymak istediğin hikâyeyi anlatırım" diye söze başlayanların geçmişten bugüne, göçebelikten yerleşikliğe evrilen yaşamlarını tanımak için iyi bir vesile.
ÖNERİLER SEÇME HİKÂYELER
Mehmed Rauf'u Eylül romanının yazarı olarak tanırız. Serveti Fünun edebiyatı romancılarındandır, bilinen önemli isimlerdendir ama günümüze pek fazla eseri gelmemiştir. Oysa Türk edebiyatının önemli isimlerindendir ve onun hayat hikâyesi bile başlı başına bir romandır. Bohem hayatı, evlilikleri, yasak aşkları, başına gelen felaketler... Mehmed Rauf, 1875'de doğmuş, ilk hikâyesini on altı yaşındayken Halit Ziya Uşaklıgil İzmir'de yayınlamış. 1901'de yayınlanan ilk romanı Eylül, psikolojik roman örneği olarak büyük ilgi toplamış ve belki de bu ilgi halesi nedeniyle diğer romanları ve özellikle hikâyeleri gölgede kalmış. Oysa yazarın yayınlanmış on romanı ve dokuz hikâye kitabı var. Rahim Tarım, Mehmed Rauf'un hikâyelerinden tüm dönemlerini gözeten ve örnekleyen geniş ve iyi bir seçme yapmış. Seçme Hikâyeler'de (Özgür yay) yer alan hikayeleri okuyunca Mehmed Rauf'un hikâyeciliği hakkında bir kanıya sahip oluyorsunuz.
EDEBİYAT ÜZERİNE DENEMELER
Suut Kemal Yetkin, 1940'lardan itibaren sanat ve estetik üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmış bir yazar. Üniversitede estetik ve sanat tarihi öğretmesinin, bölümler kurmasının yanı sıra bir çok esere imza atmış, önemli çeviriler yapmış. Deneme türünde yazan nadir yazarlarımızdan. Bir dönem eleştirileriyle de edebiyatta belirleyici olmuş bir sanat adamı. Açık ve aydınlık anlatımıyla tanınıyor. 1980'de kaybettiğimiz Yetkin, sanatın bir çok konusunda ufuk açıcı eserler vermişti. Palme Yayınları, Suut Kemal Yetkin'in bütün eserlerini yayınlamaya başlamış. Estetik Doktirinler, Büyük Ressamlar ve Edebiyat Üzerine Denemeler ilk üç kitap. Edebiyat Üzerine Denemeler'de şiir, roman, hikâye, eleştiri üzerine denemeler var. Bu kitaplar önemli bir sanat adamı ile yeniden tanışmak için iyi bir fırsat.
Cumhuriyet Kitap; 03.05.2007
Pervasız Pertavsız
Can Alkor'dan sımsıkı bir şiir kitabı
Onar yıllık sözümona 'kuşak'lar halinde şairlerin değerlendirilme, tasniflenme ya da tasfiye edilme çabasını beyhûde bulduğumu daha önce de dile getirmiştim. Şairlerin şairleri, eleştirmenlerin şairleri gül ve püskül dağıtarak öne çıkarma, püskürtme, olduğundan büyük ya da küçük gösterme, itip kakma ya da taçlandırma girişimlerini öteden beri gelişmemiş, gelişemeyecek ortam kaygıları sayıyorum. Altı üstü kişisel görüşlerim tabii bunlar, genelgeçer doğru diye öne sürüyor değilim düşüncelerimi. Şairler el kol hareketleriyle, dehşet münafık edâlarla, yüz çığlık bir yumurta ortalıkta dolaşmak için mi buradalar, yoksa iyi şiirler yazmak üzere mi, kestiremez oluyoruz zamanla. Peki ama, ne demeye gelir iyi şiir? İşin kolayına kaçıp, upuzunluğa dolayısıyla özür dileyerek Rilke'ye başvuracağım: "Bir mısra yazabilmek için insan, birçok şehirler görmeli, insanları, nesneleri görmeli, hayvanları tanımalı, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmeli, küçük çiçeklerin sabahları açarken nasıl titreştiğini bilmeli. İnsan, bilinmeyen yerlerdeki yolları, beklenmedik rastlantıları ve uzun zamandır yaklaşmakta olduğunu sezdiği ayrılıkları düşünebilmeli, hâlâ anlaşılamamış çocukluk günlerini; sevindirici bir şey söyledikleri vakit anlamayıp kırdığımız ana babaları; o kadar çok, derin ve ağır değişmelerle garip tuhaf başlayan çocukluk hastalıklarını; sessiz ve kapanık odalarda geçen günleri; deniz kıyısındaki sabahları; denizi; denizleri; yukarlarda çağıldayan, yıldızlarla uçuşan yolculuk gecelerini düşünebilmeli; - bütün bunları düşünmek de yetmez. Anılar da olmalı; birbirine benzemeyen birçok sevda gecelerinden, doğuran kadınların çığlıklarından, içlerine kapanık hafif beyaz uyuyan lohusalardan gelme anılarımız da olmalı. Hem sonra ölenlerin yanında bulunmalı; açık penceresinden içeri kesik kesik gürültüler doğan odalarda, ölülerin başucunda oturmuş olmalı. Bu da yetmez, anılar da yetmez. Çoksa onlar, onları unutabilmeli. Sonra da dönüp gelmelerini beklemekten yana büyük sabır göstermeli. Çünkü anılarla da bitmez. Onlar ancak içimizde kan, bizde bakış davranış oldukları, isimsizleştikleri, artık bizden ayırt edilemedikleri zaman, işte ancak o zaman, çok seyrek bir saatte, bir mısraın ilk kelimesi, anıların arasından, anılardan çıkıverir". (Malte, Necatigil çevirisinden). Şairin bu metni neredeyse yüz yaşında. İçi geçmiş, işi bitmiş, miyadı dolmuş bir yaklaşım sayanlar çıkacaktır; gelgelelim, bir yandan da çok eskilere, birkaç bin yıllık şiir yazma serüveninin farklı çağ ve kültürlerde dile getirilmiş gerçekliğine ait sözler bunlar: Dileyen Başo'ya, dileyen Milton'a ya da Gongora'ya bakabilir. Bir şiir öyle yazılmış gelmişse, hemen anlarız. İyi şiir bir öntanı olarak okur gözümüzde, terazimizde kendini koymak için zaman istemez. Gizlerine sokulmak, ele avuca sığmaz ezgisel özelliklerine ulaşmak uğruna emek sarfedeceğimizi bu çarpışma anında kavrar, bırakın bundan yüksünmeyi, tersine, bizi çağıran zorlu seferin olası dayatmalarını tartarken haz dalgaları peşin peşin içimizde yayılsınlar, diye bırakır hazırlanırız. Can Alkor'un yeni yayımlanan Güneşdil başlıklı şiir kitabının ilk tanışma okumasını gerçekleştirirken, kenarda, önce bütün bunları düşündüm. Bu soldan sağa okumayı, ilk yukarıdan aşağıya okuma denemesi izledi. Şimdi bekletme evresindeyim: Tortular çöktüğünde, daha da aşağıya inmeye çalışacağım. İyi şiir bir de bu işte: Riverrun, dönme dolabından inemiyor, kaldı ki inmek de istemiyor okuru. Orada, dipsiz kaynaklı bir çağrı mekanizması çalışıyor, işliyor. Saatların en şehvetlisi. Güneşdil'de altı şiiriyle dört ağıtını bir araya getirmiş Alkor; beşinci ağıtı, henüz tamamlanmadığı için bir başka sefere ertelemiş. Püf noktalarından biri işte tam da burada: "Tamamla(ya)madığı" değil, "tamamlanmadığı" - şiir, henüz kendi oluşma kıvamına oturmamış. Can Alkor'u okur yetkin çeviri çalışmalarından anımsayacaktır: Ecce Homo'suyla Nietzsche, Rimbaud, Rilke'nin Ağıtlar'ı, Deniz Mezarlığı'nın Valéry'si. İçeriden izleyenler, Alkor'un ilk şiirleriyle yaklaşık 40 yıl önce, Soyut dergisinde tanışmışlardır; çok uzun aralarla, seyrek, başka şiirleri de önlerine çıkmıştır yıllar geçerken. Neredeyse yarım yüzyıllık bir ilişkinin sonucu öyleyse, Güneşdil - bir püf noktası daha. Can Alkor'un, başlangıcından bugüne, ara vermediğini biliyorum: On-on beş yılda biir şiire dönen, sonra yeniden uzaklaşan biri değil o; tam tersine, kesintisiz bir şiir çalışmasının, ağır ağır olgunlaşmış, yetkinlik uğruna dalında bekletilmiş meyvesi Güneşdil.Türk şiirinde durulma mı var diye soranlar çıkıyor bir de: 2007, Dağlarca'nın İçimdeki Şiir Hayvanı'yla başlamıştı, Can Alkor'un müthiş Güneşdil'iyle sürüyor. Siz, raflara dikkatle bakıyor musunuz?
Cumhuriyet Kitap; 03.05.2007
|