|
AlsahBlog/
CUMHURİYET GAZETESİNİN 82. YILI VE 60. YUNUS NADİ (2006) ÖDÜLLERİ
60. Yunus Nadi Ödülleri törenine sanat, basın, iş, spor ve siyaset dünyasından çok sayıda kişi katıldı
Kültürel yaşamı zenginleştirdi
İstanbul Haber Servisi - Bu yıl 60.'sı düzenlenen ''Yunus Nadi Ödülleri'' töreni, sanat, basın, iş, spor ve siyaset dünyasından çok sayıda kişiyi bir araya getirdi. Törende ödüllerini alan sanatçılar, Yunus Nadi Ödülleri'nin ''Türkiye'de bir ilk olarak, kültür-sanat hayatının zenginleşmesinde büyük rol oynadığına'' dikkat çektiler.
Sultanahmet'teki İbrahim Paşa Sarayı'nda önceki akşam düzenlenen ''Yunus Nadi 2006 Ödül Töreni'' ni, tiyatro sanatçısı Tilbe Saran sundu. Saran, bu yarışmanın, ulusal bağımsızlık savaşının başlangıcından bu yana Aydınlanma ışığını yurdun dört bir yanına taşımayı amaç edinmiş olan ''Cumhuriyet gazetesi'' nin sanata, felsefeye ve kültüre verdiği önemin bir göstergesi olduğunu söyledi. Saran, ''Yunus Nadi Ödülleri, bu alandaki girişim ve katkısını Cumhuriyetin yarınlarına da taşıyacaktır'' diye konuştu.
5 DALDA 6 SANATÇI ÖDÜLLERİNİ ALDI
Bu yılki Yunus Nadi Ödülleri, ''Roman'', ''Öykü'', ''Şiir'', ''Sosyal Bilimler Araştırması'' ve ''Karikatür'' olmak üzere 5 dalda, 6 sanatçıya verildi.
Sosyal Bilimler Araştırması Ödülü, Esra Yakut 'un ''Şeyhülislamlık-Yenileşme Döneminde Devlet ve Din'' adlı yapıtı ile Zeki Sarıhan 'ın ''Kurtuluş Savaşı Kadınları'' adlı yapıtları arasında paylaştırıldı. Yakut ve Sarıhan, ödüllerini Cumhuriyet Vakfı Başkan Yardımcısı Alev Coşkun 'dan aldılar. Yakut, Yunus Nadi Ödülü'nü almanın kendisi için çok büyük anlam taşıdığını belirterek ''Gazeteyi okumaya başladığım ilk yıllardan beri hep ödülleri alanları merak ederdim. Şimdi bu ödülü almak benim için çok önemli'' dedi.
Roman Ödülü ''Deniz Taşları'' adlı yapıtıyla Yiğit Okur 'a verildi. Okur, ödülünü Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül 'ün elinden aldı. Sarıgül, bağımsızlığın her zaman savunucuları olacaklarına dikkat çekerek ''Cumhuriyet'i yaşatmak için tüm çabamızı vermeliyiz'' diye konuştu.
Öykü Ödülü ise ''Tamiris'in Gece Kuşları'' adlı kitabıyla Sezer Ateş Ayvaz 'a verildi. Ayvaz'a ödülünü Çankaya Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz verdi.
'70 YAŞIN ARMAĞANI'
Şiir dalında ''Balkonda Akşamüstü'' adlı kitap dosyasıyla ödüle layık görülen Ruşen Hakkı, ödülünü, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Şevket Tokuş 'tan aldı. Hakkı, bu ödülün aynı zamanda 70 yaşına bir armağan olduğunu anımsatarak ''Bu ödül aynı zamanda yaşadığım taşraya, İzmit'e verildi. Her şeyi halkla paylaşmak çok güzel'' diye konuştu.
Karikatür dalındaki ödül ise Muammer Olcay 'a verildi. Ödülünü Cumhuriyet Vakfı Danışma Kurulu'ndan İnan Kıraç 'ın elinden alan Olcay, karikatürün ''eleştiri sanatı'' olduğunu vurgulayarak ''Karikatürler, insanların içinde var olan duyguları dışarı çıkaran bir eleştiri sanatıdır. Yaptığım karikatürlerde var olan değerlerin korunması için çalıştım'' ifadesini kullandı.
Ödül töreninin ardından Pınar Ertuğrul, Buket Ökten, Şule Çakar ve Burcu Oğuz Özden 'in keman dinletisi, konuklara muhteşem bir gece yaşattı.
MESAJLAR
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok gönderdiği mesajında ''Cumhuriyet gazetesinin kurucusu, örnek insan Yunus Nadi adına konmuş ve bu yıl 60.'sı dağıtılan Yunus Nadi Ödülleri'ne layık görülen seçkin kişileri yürekten kutlar, Cumhuriyet gazetesi camiası olarak da bu ilkeli, yurtsever ve vefalı olduğu kadar insanımızı ve kurumlarımızı aydınlık, modern ve çağdaş Türkiye hedeflerine odaklayan tutumunuzu takdirle karşıladığımı ifade ediyorum'' dedi.
Avcılar Belediye Başkanı Mustafa Değirmenci , ''Ülkemizin en saygın gazetelerinden biri olan Cumhuriyet gazetesinin 60. Yunus Nadi Ödülleri'ni kazanan tüm arkadaşları kutluyorum'' dedi.
Kültür ve Turizm Bakanı Attila Koç , Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu , MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli , CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen , CHP İstanbul Milletvekili Ali Rıza Gülçiçek , CHP Ankara Milletvekili Yılmaz Ateş , CHP Sinop Milletvekili Engin Altay , CHP Ankara Milletvekili Zekeriya Akıncı , CHP Diyarbakır Milletvekili Mesut Değer , CHP Genel Sekreteri İstanbul Milletvekili Bihlun Tamaylıgil , CHP Kadın Kolları Genel Başkanı ve CHP İstanbul Milletvekili Güldal Okuducu , CHP Genel Başkan Yardımcısı Mersin Milletvekili Mustafa Özyürek , CHP Genel Sekreteri Yardımcısı İzmir Milletvekili Prof. Dr. Oğuz Oyan , CHP İstanbul Milletvekili Ali Topuz , Çankaya Belediye Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Eryılmaz , TYSD Asbaşkanı İlyas Namoğlu , eski TFF yöneticisi Selami Özdemir , Galatasaray Spor Kulübü Başkanı Özhan Canaydın, Eyüp Belediye Başkanı Ahmet Genç , Türk-Metal Sendikası Başkanı Mustafa Özbek , Türkiye Ziraatçılar Derneği Genel Başkanı İbrahim Yetkin , eski Cezaevleri Genel Müdürü Avukat Veli Devecioğlu ...
ÇELENK GÖNDERENLER
DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , Çankaya Belediye Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Eryılmaz , Türkiye Spor Yazarları Derneği, Türkiye Jokey Kulübü Başkanı Umut Tamer , Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Spor Yazarları Derneği, İstanbul Barosu, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok , Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül , Ege Sanayicileri ve İş Adamları Derneği (ESİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Kasalı , Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu , Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Genel Sekreteri Lütfü Arıboğan , TESK Genel Sekreteri Derviş Eroğlu , İstanbul Ticaret Borsası Başkanı Nejat Ekrem Basmacı ve Ülker.
HABER: SİBEL BAHÇETEPE, FOTOĞRAFLAR: UĞUR DEMİR
Cumhuriyet 30.06.2006
************************
60. YIL YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ 2006
Yunus Nadi anısına 60. yılda 6 ödül
Bugün Cumhuriyetle
* 250 kişinin yapıtlarıyla katıldığı 2006 Yunus Nadi Yarışması'nı kazananların ödülleri 28 Haziran Çarşamba günü saat 19.00'da Sultanahmet'teki İbrahim Paşa Sarayı'nda düzenlenecek törenle verilecek.
Kültür Servisi - 2006 Yunus Nadi Ödülleri'ni kazananlar belirlendi. Bu yıl 60'ıncısı düzenlenen ve 5 dalda ödülün verildiği yarışmaya yapıtlarıyla 250 kişi katıldı.
''Roman'' dalında Ahmet Cemal, Konur Ertop, Tahsin Yücel, Jale Parla, Adnan Binyazar 'dan oluşan seçici kurul, ödülün ''Deniz Taşları'' adlı yapıtıyla Yiğit Okur 'a verilmesini kararlaştırdı.
''Öykü'' dalında Mehmet Başaran, Selim İleri, Tarık Dursun K., Sami Karaören ve Emin Özdemir 'den oluşan seçici kurul, ödülün ''Tamiris'in Gece Suçları'' adlı yapıtıyla Sezer Ateş Ayvaz 'a verilmesini benimsedi.
''Şiir'' dalında Ataol Behramoğlu, Prof. Dr. Cevat Çapan, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan ve Kemal Özer 'den oluşan seçici kurul, Ruşen Hakkı 'nın ''Balkonda Akşamüstü'' adlı yapıtını birinciliğe layık gördü.
''Sosyal Bilimler Araştırması'' dalında, Dr. Erdal Atabek, Prof. Dr. Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun, Prof. Dr. Emre Kongar, Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, Prof. Dr. Türkel Minibaş ve Prof. Dr. Ahmet Mumcu 'dan oluşan seçici kurul, ödülü Esra Yakut 'un ''Şeyhülislamlık - Yenileşme Döneminde Devlet ve Din'' adlı yapıtıyla, Zeki Sarıhan 'ın ''Kurtuluş Savaşı Kadınları'' adlı yapıtları arasında paylaştırdı.
''Karikatür'' dalında, Semih Balcıoğlu, Kâmil Masaracı, Tan Oral, Ferit Öngören ve Turhan Selçuk 'tan oluşan seçici kurul, ödülün Muammer Olcay 'ın yapıtına verilmesini kararlaştırdı. Ödüller, 28 Haziran Çarşamba günü saat 19.00'da Sultanahmet'teki İbrahim Paşa Sarayı'nda yapılacak törenle sahiplerine verilecek.
Cumhuriyet 22.06.2006
Yunus Nadi 2006 'Roman' Ödülü: Yiğit Okur
"Yazarlık alt kimliğim"
'Hulki Bey ve Arkadaşları', 'Topal Viktor'un Anıları', 'Piyano' gibi yapıtlarıyla tanınan Yiğit Okur, son romanı 'Deniz Taşları' ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü aldı. Unutulmaz bir aşk hikâyesini konu alan 'Deniz Taşları'nda Okur, imparatorluktan Cumhuriyet dönemine geçmiş bir konağın sahipleri ve onların çevresindekilerin hem kendi kendileriyle, hem de birbirleriyle süregelen çekişmelerini, yalın, akıcı bir dille anlatıyor.
Ayça TEZER
Son beş yılda altı roman,bir öykü kitabınız yayınlandı. Kolay mı yazıyorsunuz?
- Her yerde, her koşulda yazabiliyorum. Böyle bakılırsa kolay yazdığım sanılır. Ancak, gece yazdıklarımı, sabah yırttığım çok oluyor, bir paragrafı defalarca yazdığım da çok oluyor. Böyle bakılırsa, kolay yazdığım söylenemez. Temel çabam, en az sözcükle çok şey anlatabilmek. Önemsediğim bir köşe yazarı "Nerdeyse kelimesiz yazacak" demişti.
İş için yurtdışına gittiysem, uçaklarda, gittiğim kentlerde, işten sonra kalan zamanlarda otel odalarında, İstanbul'daysam, otel barlarında ya da evde ama gece. Kırk iki yıldır zor bir mesleği severek, hatta coşkuyla yürütüyorum. Avukatım. Türkiye'nin sayılı hukuk bürolarından birinin başındayım. Böyle bakılırsa gündüz saatlerinde yazacak zamanı bulmam olanaksız. Soluk alacak zaman bile bulamazken nasıl roman yazılabilir? Fakslar, e-mailler durduktan, telefonlar sustuktan sonraki zaman bana ait. Ondan önceki zaman benim değil. O parsellenmiş bir zamandır. Gece yazıyorum. Mesleğim avukatlık. Yazarlık benim alt kimliğim.
- Alt kimliğinizi uzun süre gizlemişe benziyorsunuz. Yazmaya çok geç başlamışsınız.
- Ben Haldun Taner'in çömeziydim. Aramızda yirmi yıl fark vardı. Bir gün bana şöyle dedi: "Şiirlerinizi okuyorum, Çok beğeniyorum". Bunu söylediğinde yirmi yaşındaydım. "Niye düz yazıyı denemiyorsun?" diye sorunca, rastgele bir yanıt bulmuştum: "Efendim, biriktiriyorum, bekliyorum" dedim. Haldun Bey'in yanıtı hızlı geldi: "Yaa! Beklemeye koyulduysanız, daha kırk yıl beklersiniz!" Kehanetmiş. Kırk yıl sonra yazmaya başladım. Geceleri ve evde.
- Şiir de mi yazıyorsunuz?
-Hayır. Artık değil. Yarım yüzyıl önce yazıyordum. Varlık, Yenilik, Mavi, Yeditepe gibi dergilerde yayınlanıyordu. Şiir kıskançtır. Kendinden başka uğraşıya tahammül edemez. Hukuk beni içine alınca, şiir beni terk etti.
HARMANLAMA YÖNTEMİ...
- Romanlarınızda kısa cümleler kullanıyorsunuz. Geriye dönüşlerle anlatımı canlandırıyorsunuz.
- Deniz Taşları'nda olduğu kadar, öbür romanlarımda da, öykülerimde de kısa cümleler kullandım. Hatta tek sözcükle yetindiğim oldu. Bu tarz hem okumayı kolaylaştırıyor, hem anlatımın temposunu yükseltiyor. Kurguya gelince, Deniz Taşları'nda yeğlediğim tarz bütün romanlarımda var. Anlatıyı, geriye dönüşler, ileri gidişlerle sürdürüyorum. Eski deyimiyle takdim-i tehirle. Filiz uçları bırakıp, aynı konuları, öykünün ilerleyen kısımlarında daha derinlemesine yeniden ele alıyorum. Belirgin bir olayı, kendini tüketene kadar, bu tür harmanlama yöntemiyle sürdürüyorum. Yazdığım bütün romanlarda önce öykünün sonunu yazdım. Son, benim için başlangıcın dinamiğini oluşturuyor. Öykü bitince, başta yazdığım sonu değiştirdiğim hiç olmadı. Elimden geldiğince Genç Türkçe'yle yazıyorum.
- Deniz Taşları'nda çıkış noktanız neydi?
- Romanın kahramanı Tarık gibi ben de cenazemi hep merak ederim. Dilerim ki, kalabalık olsun. Bütün sevdiklerim, beni sevenler gelsin. Keder olmasın. Cenazelerdeki yapmacık üzüntüyü, yapay duruşu benimseyemedim. Gerçekçi, inandırıcı değil. Hayat devam ediyor. Acıyı paylaşma çabasında olanları biraz irdeleyince ortaya komik tutumlar çıkar. Örneğin romandaki cenazede de durum farklı değil. İmam, cenazesi önünde dua ettiği kişinin adını bile bilmiyor. Yazmış, cebine koymuş. Derdi başka: Yeşil Döviz Büfesi'ne yirmi yıllık birikimini kaptırmış. Cenazeyi defnedip Fatih'e koşacak. Biri de telefonla ulaşamadığı kimseyi cenazede bulup sorununu halletmek için gelmiş.
- Romandaki kişiler çok canlı, hareketli, renkli. Sanki romandan fırlayıp günlük hayata karışacakmış gibiler. Bu karakterleri tanıdığınız kişilerden mi oluşturdunuz?
-Yayınlanmış altı romanımdaki kahramanların hiçbiri, tanıdığım herhangi bir kimsenin izdüşümü değil. Tanımadığım kimlikler. Ama bu insanlara her gün rastlıyoruz. Canlılıklarını, renkliliklerini, inandırıcı olmaları bundan geliyor.
- Altı romanda, herhalde yan ve alt kahramanlarla birlikte yüz değişik kişilik vardır.
-İki yüz de diyebilirsiniz.
- Peki, iki yüz olsun. Bu iki yüz kişiyi günlük yaşamınızda tanıdınız mı?
-Tanımaya ne gerek var. Ben varım ya! Gustave Flaubert'e sormuşlar: "Bu Madame Bovary kimdir" diye. "Madame Bovary, benim" demiş. Altı romanda kime rastlıyorsanız, hepsi benim. Tabii söylem biraz yadırgatıcı ama gerçek. Bana hiç benzemeyen bir kişiliği yazıyorsam, merkez gene (ben) oluyorum. Mesleğim gereği çok insan tanıdım. Belki çeşitli karakterleri kolayca bulup, bunları inandırıcı bir üslupla verme yeteneğine mesleğim yardımcı oldu.
- Diyaloglarınız da çok ustaca. Piyes yazmayı düşünmüyor musunuz?
- Roman, öykü, şiir yazıyorsanız, bunlar belirli bir düzeydeyse, yayınlayacak bir yayınevi bulabilirsiniz. Piyes yazıyorsanız, oynatacak tiyatro bulmak çok zor. Bir metin de oynanmadıkça tiyatro sayılmaz. Herkes de böyle düşündüğü için midir, tiyatro yazan çıkmıyor? Kendi tiyatrosu için yazıp, kendi oynayanlar hariç. Örneğin Ali Poyrazoğlu.
- O kadar ayrıntılı ve canlı tasvirler çiziyorsunuz ki romanınız sanki bir film karesi gibi belleğimizde canlanıyor.
- Ayrıntıya düşkünüm. Değindiğiniz canlılık, hareket., film kareleri gibi bellekte canlanması ayrıntının ürünü. Ayrıntı olmazsa "bütün" nefes alamaz.
- Bir de eşyalara verdiğiniz önem dikkat çekiyor.
- Eşya, hayatımızın bir parçası, hayatımızın ayrıntısı. Ne kadar da çok ıvır ızır girmiştir hayatımıza. Birikmiştir. Çoğu lüzumsuz şeylerdir, ama bir türlü elimiz varıp da atamayız.
RİSKLİ YATIRIM
- Deniz Taşları'nı filme uyarlamayı düşündünüz mü?
- Film yapmayı düşünüp düşünmediğime gelince, benden önce başkaları düşündü. Önce ilk romanım Hulki Bey ve Arkadaşları'nı filme almayı düşündüler. Sinopsis bile yazıldı, ama o kadar (!) Sonra Güvercinler için bir yönetmen çalışma yapıyormuş, ama o kadar (!) Deniz Taşları için henüz teklif yok (!) Ama sorunuza ciddi yanıt vermem gerekirse Deniz Taşları'ndan film yüksek maliyetli olur. Harcı borcunu ödemeyebilir. Hiç kimse bu kadar riskli bir yatırıma girişmek istemez.
- Romanınızda kökleri gençliklerine dayanan çok büyük bir aşk hikâyesini anlatıyorsunuz. Sizce günümüzde böyle aşklar hâlâ var mı?
- Aşkın takıntı haline geldiği az rastlanır bir durum değildir. Cinnete dönüştüğü ya da cinayetle bittiği de olur. Deniz Taşları'nda takıntı, dostluğa dönüşüyor. Nazan'ın evlenmesi de aşkın bir başka türü. Nazan kocasını sevmiyordu. Ama onun tarafından çılgınca sevilmeyi seviyordu. Aşka âşıktı. Teknoloji öylesine ilerledi ki, dünyamızda her şey baş döndüren bir hız kazandı. Sandık ki bunlardan yararlanacağız, boş zamanımız olacak. Aşk, bir bakıma boş zaman ister. Oysa aksi oldu. Eskiden bir mektup üç günde gider, yanıtı üç günde dönerdi. O mektuba ilişkin sorun altı gün tatil yapardı. Oysa şimdilerde birkaç saniyede elimize ulaşan bir faks metnini derinlemesine kavrayamadan, başka bir konuda bir mail masamıza geliyor. Gerginliklerin çoğalması, depresyonun nezleden de beter herkesi sarması bu hızın nedeni. Aşka gelince, o da bu hıza kurban gitti. Geçmiş yüzyılların aşkını artık yaşamak olası değil. Bir Cyrano, bir Romeo bu hıza dayanamaz. Ancak aşkın özü değişmedi. Biçimi değişti. Cinsellik için zaman kaybedilmiyor. Cinsellikten arta kalan bir duygu varsa buna aşk demeli. Bence bu daha sağlıklı.
BOZULAN MOZAİK
- Romanınızda 6-7 Eylül olaylarına da değinerek İstanbul kültür mozaiğinin en önemli parçalarından biri olan azınlık Türkleri'nin sorunlarına da yer veriyorsunuz.- Rumlar, Museviler, Ermeniler, hepsi bir dönem İstanbul'unun rengi, kokusu, sesiydi. 6-7 Eylül olaylarından sonra bu eşine rastlanmayacak mozaik bozuldu, daha sonra yavaş yavaş seyrelip, yok oldu. 6-7 Eylül olayları Cumhuriyet'in ikinci kırılma noktası olmuştur. Birincisi de 1950 seçimleridir. 6-7 Eylül olayları beni çok etkiledi. Bütün o yağmayı, yıkımı yaşadım. 6-7 Eylül, ilk romanımda, Hulki Bey ve Arkadaşları'nda yer aldı. Hızımı alamamış olmalıyım ki, ikinci romanım Güvercinler'in ikinci bölümünde de 6-7 Eylül olayları gene var. Ama değişik kanaviçede.
- Deniz Taşları'nda roman içinde romanlar yazmışsınız. Kalomira tek başına roman. Cavit Bey başka bir roman. Çoğu yazar bulabildiği tek konuyla roman yazıyor. Siz sürekli karakterler, kişilikler, olaylar üretiyorsunuz.
- Roman içinde romanlar yazdığıma birçok köşe yazarı, eleştirmen değindi. Yayınevi dosyayı okuduktan sonra, 'Kalomira'nın Tuhaf Öyküsü' bölümünü çıkartıp ayrı bir roman yapmamı söylemişti. Ama benim kişilik yaratmakta, konu bulmakta bir sıkıntım yok. Onun için yazarken cimrilik etmiyorum. Beş yüz elli sayfalık bir roman bitirdim, şimdi ne yazacağım şeklinde bir tedirginliğim de yok. Şu anda elimde bitmiş bir roman var: 'Büyücü'. Eylül'de yayımlanacak. Yıl sonunda anılarımı yayımlayacağım. 'Buralardan Geçerken'. Altbaşlığı 'Yaşam ve Oyun'. Bunu 1991 yılında bitirmiştim. Yayımlamaya zaman olmadı. Elimde on altı tane bitmiş öykü var. Üç uzun öyküden bir kitap yaptım. Adı, 'Tutuklanacaklar Listesi'. Gelecek Mayıs'ta yayımlanacak. Geriye kalan on üç öykü daha var. Bunlar çok kısa öyküler. Onları da tek dosyada topladım. Adı, 'Ciddi Hafiflikler'. Bu yaz, İsviçre'nin Bale kantonu Ağır Ceza Mahkemesi Arşivi'nde, bitmiş bir davanın dosyası üzerinde çalışacağım. Bu da 2008'in romanı olacak. Yürek kavurucu bir öykü. Ama okuyanlar kahkahalarla gülecekler.
YAŞAMIN ANLAMI
- Yazdıklarınızda en dramatik olaylar, kişilikler hep güldürüyor. Sürekli bir ironi içindesiniz.
- Yaşam size komik gelmiyor mu? Hangi açıdan baktığımıza göre yaşamın anlamı sürekli değişiyor. Doğmadan önce bize irademizi soran olmadı. Dünyaya gelmek istiyor muyuz? Hangi çağda gelmek istiyoruz? Hangi ülkenin vatandaşı olmak istiyoruz? Hayır. Kimse sormadı, doğduk. 'Günaydın dünya'. Şimdi öleceğimizi biliyoruz. Ama ne zaman, hangi koşullarda?.. Bunu bilmiyoruz. Doğumla ölüm arasında kalan sürece yaşam deniyor. Absürdle başlayıp absürdle biten mantıklı bir şey olamaz. Mantıksız şey de, ya komik olur, ya dramatik. Ahmaklığa, ya güleriz ya üzüntü duyarız. Kahkahayla üzüntü aynı anda üst üste olabilir. İşte benim yazdığım bu. Sözcük komiği, durum komiği, kişilik komiği, davranış komiği hep öne çıkıyor. Ama biraz kazırsanız altında baştan sona uzanan bir hüzün var.
- Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazandınız. Neler hissediyorsunuz?
- İki yıl önce Haldun Taner Öykü Ödülü'ne değer görüldüm. Bu yıl Yunus Nadi Roman Ödülü verildi. İnsanoğlu ödüllendirilince seviniyor. Ben sadece sevinmekle kalmadım, bu ödüller bana cesaret verdi.
Deniz Taşları/ Yiğit Okur/Can Yayınları/ 554 s.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
Yunus Nadi 2006 'Öykü' Ödülü: Sezer Ateş Ayvaz
'Edebiyat; dünyayı, yaşananları anlamlandırmada, temel bir ifade biçimi benim için'
Sezer Ateş Ayvaz yazmaya, şiirle başladı, sonra öyküye yöneldi. Ardından, denemeler, eleştiri yazıları geldi. İlk yazısı, 'Kaşık Düşmanı' filmi için yazdığı bir sinema eleştirisiydi. 1986 Abdi İpekçi Film Eleştirisi Yarışması'nda, övgüye değer bulundu. Bir yıl sonra, Cumhuriyet gazetesinin, kültür- sanat sayfasında, 'Büyüklere Rocky, küçüklere He man' ve kitap tanıtma yazıları yayımlandı. Bu arada, öyküler yazıyordu, ilk öykü dosyası, 'Bütün Oteller İstanbul Palas' Akademi Kitabevi'nin ilk yapıtlar için verdiği öykü başarı ödülünü kazandı. 'Aynalarda Yaz', o dosyaya birkaç öykü eklenerek oluştu. İkinci öykü kitabı gecikti. Çünkü, zamanının çoğunu, 'Türk Romanında Değişen Bir Paradigma: Politik roman' konulu doktora tezine ayırmıştı. 'Yeryüzü Taksim', ikinci öykü kitabı. Son öykü kitabı 'Tamiris'in Gece Suçları' ile de Yunus Nadi 2006 Öylkü Ödülü'nü kazandı. Sezer Ateş Ayvaz ile yazarlığını ve öykülerini konuştuk.
Ece BAKTIAYA
Kasıl başladınız yazmaya? Sizi yazmaya iten nedenler nedir?
- İnsanı yazmaya yönelten pek çok neden var. Benim için de geçerlidir bu nedenler. Sanata ilgi duymak, bir var oluş biçimi olarak benimsemek, oldukça karmaşık bir süreç. Söyleyebileceğim tek şey; sözün, sözcüklerin, yazı evreninin, beni kendine çektiği. O evrenle aramızda, erken yaşlarımda başlayan bir bağın oluştuğu.
Şimdi de öyle; sözcüklerin, dünyanın bir ucundan diğer ucuna yürüyüp dokunduğu her şeye bir gerçeklik kazandırması büyülüyor beni. Sırtına gölgeler ilişmiş sözcüklerin, dünyaya karşı çıkışlarına bayılıyorum. Ama, zor bir ilişki bu, kimi zaman romantik, kimi zaman kederli, çoğu zaman da hırpalayıcı olabiliyor. Bu tuhaf bağın, yazmamı sağlayan esas neden olduğunu sanıyorum. Kimbilir? Belki de yanılıyorumdur.Edebiyat; dünyayı, yaşananları anlamlandırmada, her zaman temel bir ifade biçimi oldu, benim için.
Yazmaya, şiirle başladım, sonra öyküye yöneldim. Hemen ardından, denemeler, eleştiri yazıları geldi.
İlk yazım, ' Kaşık Düşmanı' filmi için yazdığım, bir sinema eleştirisiydi. 1986 Abdi İpekçi Film Eleştirisi yarışmasında, övgüye değer bulundu.
Bir yıl sonra, Cumhuriyet gazetesinin , kültür- sanat sayfasında, 'Büyüklere Rocky, küçüklere He man' başlıklı yazım ve kitap tanıtma yazılarım yayımlandı.
Bu arada, öyküler yazıyordum, ilk öykü dosyam, 'Bütün Oteller İstanbul Palas' Akademi Kitabevi'nin ilk yapıtlar için verdiği öykü başarı ödülünü kazandı. Aynalarda Yaz, o dosyaya birkaç öykü eklenerek oluştu.
İkinci öykü kitabı gecikti biraz. Çünkü, öykü yazmaya devam etmekle birlikte, zamanımın çoğunu, 'Türk romanında değişen bir paradigma: Politik roman' konulu doktora tezi çalışmasına ayırmıştım. Yeryüzü Taksim, gecikmiş bir ikinci kitap oldu böylece.
EN İYİ ANLATICI
- 'Aynalarda Yaz', 'Yeryüzü Taksim' ve son olarak da 'Tamiris'in Gecesuçları'... Üç kitabınızın da ortak noktası öykü olmaları. Tür olarak öyküyü seçmenizin nedeni nedir?
- Sanırım, öykünün, özgür, serüvenci yapısı çekiyor beni. Dünyanın bütünlük algısını yitirdiği bu zamanda, yaşananları duyulur kılmada, en olanaklı tür olarak görüyorum öyküyü. Klasik öykü sınırlarını aşan, sadece olay örgüsüne dayanmayan bir biçim geliştiriyor günümüzde. Roman, artık, ahlaksal, akılcı, açıklanmış bir dünya kurma endişesinden uzaklaşsa da, öykü kadar asi gelmiyor bana. Parçalanmış zamanın en iyi anlatıcılarından biri öykü, bana kalırsa. İmgelem gücüne dayanarak, sezdiren, soruları, estetik olarak çoğaltan, bir yapı geliştirebilir.
Her yazar, tür kısıtlamasına gitmeden, yazmak istediğine uygun, biçimi, kurguyu, kurmacayı seçer elbette. Ben öyküyü seçtim, bugüne dek.13 öyküden oluşuyor yeni kitabınız... Birbirinden bağımsız 13 öykü gibi algılansa da en başta, okudukça anlaşılan, ilginç ve okuru daha bir kitabın içine alan bir bağ var sanki aralarında... Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Haklısınız, kitapta yer alan 13 öykünün her biri bağımsız diğerlerinden. Gene de çok bağ var aralarında. Buluştukları birçok gönderme alanı, ortak temalar var. İlk aklıma gelen; öykü kişilerinin, gecenin bir yerinde suça tanıklık etmeleri. Gerçek ya da hayali suçları yaşayan, günümüzün trajik kişileri olmaları. Kalabalıklar içinde gezen, yaşayan, yalnızlaşan, düş kırıklığına uğrayan, görülmeyen ve görmeyen ama hayata yenik düşmemek isteyen, günümüzün trajik kişileri onlar. Kahraman sanıyorlar kendilerini.. Oysa, değiller...Kambur, mızıka, masal, söz, saç daha çok anlatıyor hayatlarını. Gecesuçlarına dönüşüyor... Gece trenleri o zaman geçiyor kentlerden, kapıları kilitleniyor evlerin, bir çocuk o zaman uyanıyor iç çekişlerle dolu uykusundan, meydanlarda düşsel sahneler kuruluyor, zırhlı araçların korkusu kuşatıyor İkinci'lerin yaşamını. Züleyha ve Yusuf, yıldızlara dek gidip, geri dönen sözlerle canlanıp söze ve suya dökülüyorlar...
Başka imgesel göndermeler ve anlam evrenleri de var; birbirini besleyen ya da yadsıyan... Ben bu kadarını söyleyeyim.
İNSANLIĞIN ORTAK İMGELERİ
- Tamiris, öykünüze adını veren bir kişi olarak algılanıyor. Oysa öyküyü okuyunca Tamiris'in bir metafor olduğu anlaşılıyor. Bu öykünüzden yola çıkarak, metaforların,simgelerin öykücülüğünüzdeki yerini anlatır mısınız?
- İmgelerle savaşan kör bilici; Tamiris, bir metafor evet. Bir öykü kişisi olarak da görülebilir ama. Gölgesi bütün öykülere düşmüştür, diye düşünüyorum. Onunla dolaştım çünkü, onunla soluk aldım satır aralarında. Kimi öykülerde benim yerime geçip, o baktı öykü kişilerine, kimi öykülerde ise ben, Tamiris oldum. Kapattım gözlerimi. Bize dayatılan medyatik imgelerin kuşatılmışlığından kurtulmak istiyordum çünkü. Dünyanın bu kaotik ortamında, bizi boyunduruk altına alan imgelere karşı, bizi bize anlatacak imgeleri aradım. Hem benim hem de insanlığın ortak imgelerini. Çünkü, kördü Tamiris, bu yüzden bulabilirdi kendi imgesini.
Ne kadar açıklayıcı olacak bilmiyorum ama, sürekli yer değiştiren bir gösterendi o.
Metaforlara neden gerek duyduğuma gelince: Bir öykü dünyası içinde devinirken arka plan yaratmada işlevsel olabilirler, ölçülü ve samimiyetle kullanıldığında, zenginlik katabilirler öyküye. Çok anlamlı, katmanlı bir yapı oluşturabilirler, diye düşündüm. Her öykünün kendi gerçeğini, tek ve biricik olduğu gerçeğini unutmamaya çalıştım ama. Hem kendine özgü, bağımsız, tekil dünyalarını korumak, hem de ortak anlam alanlarını güçlendirmek istedim. Her bir öykünün, kendisine ait imgesel bütünlüğünü bozmamaya çalıştım öte yandan . Böylece, birbirlerini sınayabilir, çoğaltabilir, bazen de inkâr edebilirler gibi geldi bana.
Simgelerin, öykülerin yapısına uygun olmaları gerekiyor, bana göre. Yoksa, inandırıcı olmaları, sahicilik taşımaları, yapaylık katmamaları çok zor, öyküye. Dil'le, kurguyla, kurmacayla, bütünleştiler sanıyorum, Tamiris'te... İkinci, Nora, Sefira, Yusuf ile Züleyha, Bahtiyar Kambur, Şehri gözetleme komitesi, Makas; öykü kişileri oldukları kadar, simgesel nitelik de kazandılar.
İnsanlar, devinimler, nesneler, zaman- öykü kişisi ¬ hatta- öykü anlatıcıları oldular; Tamiris'in Gecesuçları'nda.
- Öykülerinizde bir karamsarlık seziliyor sanki ve bir de her şeye rağmen umut... Kadın - erkek ilişkisindeki iniş çıkışlar çelişkiler de unutulmamış... Gerçek yaşamın izdüşümü gibi...
- Güne, günde yaşananlara karşı bir karamsarlık geliştirdiğim doğru. Toplumsal koşullanmışlıkların, insanı kuşatmışlığından hoşnut değilim çünkü. Tek duyunun, görme duyusunun egemenliği altında, bir tür körleşme yaşıyoruz. Önceden programlanmış, bize dayatılan bir imgeler sağanağı altında , zihinlerimiz, bilinçdışımız dolup taşıyor. İçselleştiriyoruz onları. Ezberlenmiş ezberlerden toz duman ortalık. Dünyada olup bitenleri, geçmişimizi en önemlisi de geleceğimizi görmemeye başlıyoruz. Kelimenin tam anlamıyla körleşme bu. Her gün biraz daha yenik düşen, hiçbir şeyi sorgulamayan, insan tekleri çoğalıyor, giderek. Hayatlarımızın öznesi olamıyor, gerçek bir özgürlük düşü bile kuramıyoruz böylece.
Yaşanan olguyu, bu kadar da mutlaklaştırmayayım, bir umuda çağrı yapan an'lar da var yazdıklarımda; içimizdeki renklere, seslere değen, mutluluk anları da var sanıyorum. Umut diyebilirsek, mücadeleyi yeşertmeye çalışan bir umut olabilir. Farkında olmanın, hayata ve bize dayatılanlara muhalif olabilmenin, zamana yenik düşmemenin, sözle, sözün büyüsüyle güzellikler yaratabilmenin umudu diyelim ona.
-Sizden izler de taşıyor mu yazdıklarınız?
- Yazarından, onun hayata bakış açısından, görüp yaşadıklarından, izler taşımayan bir sanat yapıtı olabilir mi? Sorduğunuz, öykü anlatıcıları ya da öykü kişileri ile olan ilişkim ise, benim seçtiğim kişiler onlar. Benimle çakışan, çatışan özellikleri, benden farklılaşan yönelişleri var. Hayattan yola çıkılarak yazılmış olsalar bile kendilerine ait özgül bir alan içinde deviniyorlar. Hayatın değil, sanatın gerçeğinin içindeler çünkü.
OKURA ÖZEL GÖNDERMELER
- Okurken fark edilen okura özel psikolojik çözümlemeler, göndermeler yer alıyor öykülerinizde... Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Okuru düşünmeye sevk etmek bir amaç mı sizin için?
- Okur da kendi serüvenini oluşturmalı elbette.. Anlık hazlara uyarlı, kolay tüketilen metinlere yönelmemeli yalnızca. Kendince üretebilmeli okuduğunu. Duyma, sezme, düşünme çabası geliştirebilmeli. Dil'le kurulan o gerçekliğin içinden, kendi gerçekliğini kurabilmeli. Katmanların ilkinde de kalabilir, diğerlerine de geçebilir, ihtiyaçlarına, isteklerine, çabasına, anlama yetisine bağlı okuyanın.
Edebiyatta anlamı yadsıyan, oyunlar kurup bozmayı amaçlayan bir hazcı anlayıştan uzağım ben. Okuru eğlendirmeye yönelik bir hüner oyunu olarak görmüyorum edebiyatı. Doğrusu budur da demiyorum, ben böyle düşünüyorum, diyorum. Hep vurguladığım bir şey var. Yazarın özgürlüğü bir palyaço özgürlüğü değildir. Ne olursa olsun, insanları eğlendirmeye, salt hazza yönelmelerine yarayacak şeyler yazmak zorunda değildir.
Eğlenme ihtiyacına, güzel duyuya karşı değilim, çok vurgu kazandığı, nerdeyse tek amaç, en önemli nitelik olarak görüldüğü için söylüyorum bunları. Edebiyat bile bir "seyirlik alan" olarak algılanmaya başlandı neredeyse.
Toplumsal bir arka plan olsun istiyorum yazdıklarımda, güne, günün değerlerine, hıza, yapıp etmelere, görünümlere aykırı bir bakışı, bir dil'i gerçekleştirmeye çalışıyorum. Sanat, insanın özgürleşme ihtiyacına denk düşmeli diye düşünüyorum, yarattığı insansal durumlarla, ona işaret edebilmeli. Görünen ve yaşanlara, geçerli değerlere, muhalif olabilmeli, kısacası. Bu yüzden, güne karşı bir eleştirel duruş, umudunu kaybetmek istemeyen bir hüzün var yazdıklarımda.
Ama bundan, estetik yapıyı önemsemediğim anlamı çıkmamalı. Tam tersine; güzel'in, dünyayı değiştirebilecek kadar güçlü olduğuna inanan, bir ütopik anlayışı yeşertiyorum kendi içimde. Bundan dolayı var kıldım; kırk diyarda dolaşıp söyleşen, açlık, yoksulluk bırakmayan, dünyanın bütün dillerini koruyup kollayan hikâye ustalarını... Bundan dolayı, kurutulmuş kan rengindeki dünyayı gezdi Sefira; sözün, sözcüklerin büyüsüyle hayatı değiştirebilmek için...
YAZARIN KENDİ DİL'İ...
- Yalın, akıcı ve şiirsel bir dille karşılaşıyoruz kitabı okurken... Dil öykücülüğünüz açısından ne ifade ediyor?
- Dil, öykü yazmada, nerdeyse her şey benim için. Her yazarın, kendi dil'ini bulabilmesi, başkalarından farklılaşabildiği o eşiği geçebilmesi gerekiyor. O eşiği geçebilmek için, eski, tamamlanmış ama görkemli dil'den bir ölçüde uzaklaşmaya çabalıyorum. Öykülerimi okuyanlar, yalın, akıcı bir dille yazıldıklarını söylüyor. Şiirselliğe gelince, her öyküde değil ama, bazı öykülerde, dilin düz anlamlarını bozmak gerekiyor. Aykırı bir gerçekliği, aykırı bir dille kurmak için. Ayrıca, her öykü, kendi dili'ni yaratır, bu dili oluştururken düzyazının olanakları, elverişli gelmeyebilir bazen. O zaman, dili kıracak, şiirsel yoğunlukta ¬ ille de lirik olması gerekmez- anlam katmanları amaçlanabilir. Unutmayalım ki; şiir, en yakın türdür kısa öyküye.-Tamiris'in Gecesuçları'nın Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü almasına ilişkin yorumlarınız neler? Ödüller öykücü kimliğinizi nasıl etkiliyor (mu)?
- Ödüller, yazarın kimliğini etkilemese de, yazarın, yazma çabasına, isteğine güç katabilir. Başka, önemli işlevleri de var ödüllerin. Yunus Nadi Ödülleri de, bu işlevleri yerine getirmeye çalışıyor yıllardır.
Bana da güç kattı, yazdıklarıma, yazacaklarıma olan inancımı pekiştirdi. Bu yüzden, teşekkür borçluyum 'Yunus Nadi Öykü Ödülü Seçici Kurulu' na...
Tamiris'in Gece Suçları/ Sezer Ateş Ayvaz/ Can Yayınları/112 s.
Sezer Ateş Ayvaz'dan "Tamiris'in Gecesuçları"
Göstergeler çağına öyküler
Tamiris'in Gecesuçları'nda yazar, kurumuş kan rengindeki insanlık durumlarını anlatır bize. Tamiris olarak, kimi kez de Tamiris'in gözlerinden. Burada anlatılan bir saptamadan ötedir. Bu, aynı zamanda yaşananlara karşı bir çıkıştır. İlişkilerimizde eksilip durmamıza karşı bir başkaldırıdır. Bu başkaldırıyı hepimiz adına yaparcasına şöyle seslenir anlatıcı/yazar:
" Tek sen kaldın. Sen! İkinci ol! Bul artık, belleğinde silinen izleri..."
Erkan TUNCAY
1/
Tamiris'in Gecesuçları'nda yabancı, ayrıksı dünyadan fotoğraflar çekip önümüze koyuyor Sezer Ateş Ayvaz. Savaştaki, ikili ilişkideki kanıksamanın (Raylarda Makas, Çıngıraklı Kapı), anne sevgisi yoksunluğunun (Su İle Her Şeye Hayat), tutkunun ölüme/öldürmeye yakınlığının (Tamiris'in Gözleri), yaşamın hızına yenik düşmenin (Açık Pembe Üçgen), elginlik anlarının (Bizim Denizimiz Değil), zamanın cımasızlığının (Soneşik, Kurumuş Kan Renginde), benlik yitiminin (İkinci, Karar Anı) kısacası yaşam içindeki savruluşların (Gecesuçları) ayrıksı anlarını anlatıyor yazar.
" Pencerenin önünde oturup, gözlerini dışarıya dikiyorsun, sana bütünüyle yabancı, ayrıksı bu dünyaya... Dingin, heyecansız... İçine korku salan güzelliğe bakıyorsun..."
2/
Yazar/anlatıcı öykülerde bazen bir iç sesle veriyor umutsuzluğu. Kitabın ilk öyküsü Raylarda Makas'ta, trenlerle taşınan bombalardan söz edilir. O vagonların taşıdığı ölümden. Öyle ki, kimse bunun bilincinde değildir. Çoğu kişinin kılı bile kıpırdamaz. Tepkisizdir. Savaş burada hem iç, hem de dış gerçeklik olarak ikili anlamıyla yer alır.
İç dünyadaki savaş, iç seslerle verilir. Bu sesler öyküye derinlik katıp, yeni anlam katmanlarının açılmasını sağlar. Raylarda Makas, kurguyla gerçekliğin iç içe geçip, sınırların belirsizleştiği bir öykü olarak karşımıza çıkar." (Savaş) kimi zaman açıkça, kimi zaman sinsice yayılarak, bir ur gibi kuşattı seni... sizi... Hayatın gizli yüzündeydi... Yanındaydı..." (s.16)
3/
Çıngıraklı Kapı, Su İle Her Şeye Hayat ve özellikle Soneşik'te yitirilip gidene (zaman, sevgi) karşı belirgin bir hüzün duyulur. Çıngıraklı Kapı'da yitip giden mutlu günlere, Su İle Her Şeye Hayat'ta anne sevgisi yoksunluğuna karşı yaşanır hüzün.
Soneşik'te iki farklı ortamın anlatımı vardır. Bu iki katmanlı anlatımda önce anlatıcı/yazarın annesi tarafından yıkandığı an vardır. Sonra da anlatıcının annesini yıkama anı. Bazen iç içe geçer bu ortamlar. Birbirine karışır. Bunlara paralel olarak bir çocukluk masalı öyküde yerini alır. Bu masal Asi Nehri kenarında geçmiş bir çocukluk zamanından kalmadır. Bu masalla birlikte anlatıya bir katman daha eklenir. Böylece bu çok katmanlı anlatımda duygu yoğunluğu artık doruğa yükselmiştir.
Hüzün çoğu öyküde geçmişe duyulan özlemden kaynaklanmaz. Hüzün burada, varlığın şimdiki zaman içindeki durumunu vermesi açısından önemlidir. Öykülerde hüzün belirgin bir duygu olsa da, özneyi bir anlamda silen, yabancılaştıran yaşama anlarına karşı açık bir isyan da yer alır.
4/
Su İle Her Şeye Hayat'ta Madam Suzan, annesinin kapıyı açmasını bekler. Kurumuş Kan Renginde adlı öyküde ise, anlatıcı/yazarın " içi(n)deki tüm duyguları silen, yerini bezginliğe bırakan kapı açılma töreni(yle)," karşılaşırız. Özcesi Sezer Ateş Ayvaz'ın öykülerinde kapının simgesel bir değeri vardır. Geçiş, yitiriş, anımsama, bekleyiş, zaman, yeni, kuşku, giz, umut... Kapı öykülerde bazen biri, bezen de tüm anlamları içinde barındırır.
5/
Kapı kadar, geceye de yoğun bir simgesel anlam yüklemiştir yazar. Gecesuçları deyişi, bitişik yazımı özellikle dikkatimize sunulur. Ertesinde okur bakışı gecenin kuytularında, ışıkları altında dolaşmaya başlar. Öykü zamanı olarak genellikle gece seçilmiştir. Çünkü gece, kimi zaman bir ayrılık, kopuş; kimi zaman da yaşama tutunma çabası, gri yaşama anları, yaşam içinde yitiş, maskesizlik anlamına gelmektedir.
6/
Öykülerin çoğunun parçalar, bölümler şeklinde yazılmış olması yazarın bilinçli bir seçimi olsa gerektir. Bu bölümler birer fotoğraf karesi gibidir. Yan yana dizili durur. Bazen karmakarışıktır. İç içe geçmiştir. Hem geçmişin silik/belirgin izlerini, hem de şimdiki zamanı gösterirler. Bu parçalı, bölümlü anlatım aynı zamanda öznenin günümüzdeki parçalanmışlığını vermesi açısından da dikkat çekicidir. Öykülerde insanın hem zihinsel olarak, hem de toplumsal bir varlık olarak parçalanmışlığı, dağılmışlığı yer almaktadır. O yüzden 'ben' günümüzde tepkisiz, kişilik olarak silik ve göstergeler çağının hızına yetişmeye çalışan bir yalnızdır. İşte o yalnızlık anlarının anlatımıdır biraz Tamiris'in Gecesuçları.
7/
Tamiris adıyla ilk kez dördüncü öyküde karşılaşıyoruz (Tamiris'in Gözleri). Son öyküde de (Kahve Rengi Öykü) Tamiris'in, " İmgelerle savaşıp yenik düşen kör bilici," (s.111) olduğunu öğreniyoruz. Tamiris, günümüz yazarının içinde bulunduğu umutsuz durumu temsil eder. Yazar da öznenin bu parçalanmışlığından payını alır. Yazarken, imgelerle savaşırken büyük bir ayrıksı dünyayla, gerçeklerle karşılaşır. Bu bir anlamda umutsuzluk içine atılmak anlamına da gelir. Bu yüzden Tamiris bazen anlatıcı/yazarın kendi iç sesi, vicdan oluyor. Bazen de apayrı bir öykü karakteri olarak karşımıza çıkıyor. Ne olursa olsun Tamiris'le simgelenen, sanatçı duyarlılığı ve onun beraberinde getirdiği mutsuzluk, yabancılaşmadır bir bakıma.
8/
Öykülerin çoğunda bir iç ses var. Öyle ki, kimi öykülerde anlatıyı bu iç sesler kuruyor. Bu iç sesler yer yer yazar, anlatıcı, vicdan, karakter iç sesi, ya da Tamiris, anne olabiliyor. Tüm bu sesler, söylemek istediğini bir çırpıda bağırarak söylemiyor. Okura düşünme alanları aça aça söyleyeceğini söylüyor. Seslerin bir başkaldırıya, bir çağrıya dönüştüğü anlar da oluyor. O zaman sorgulamaya, düşünmeye, seçmeye yöneltiliyor okur. Bu bize Sezer Ateş Ayvaz'ın öykülerinde felsefeyi nasıl da başarıyla yapılandırdığını gösteriyor. Çoğu öykü, düşünsel bir derinlik taşıyor. İşte böylesi bir düşünsel boyutta öyküyü kuran iç sesler, öykünün temini kurmada bir mihenk taşı oluyor.
" Kanıksadığın bir bedende sen ne hissettin?" (s.22)
" O kadını öldürecek olan şeyin kendi içindeki tutku olduğunu biliyordum." (s.38)
" İlerle, parçası ol akışın! Öyle ki, hız ol sen de! Durma!" (s.58)
9/
Tamiris'in Gecesuçları'nda yazar, kurumuş kan rengindeki insanlık durumlarını anlatır bize. Tamiris olarak, kimi kez de Tamiris'in gözlerinden. Burada anlatılan bir saptamadan ötedir. Bu, aynı zamanda yaşananlara karşı bir çıkıştır. İlişkilerimizde eksilip durmamıza karşı bir başkaldırıdır. Bu başkaldırıyı hepimiz adına yaparcasına şöyle seslenir anlatıcı/yazar:" Tek sen kaldın. Sen! İkinci ol! Bul artık, belleğinde silinen izleri..." (s.50)
10/
Kitabın üçüncü öyküsünde de ( Su İle Her Şeye Hayat) başat duygu hüzündür. Anne-kız ilişkisi bağlamında bize çeşitli sorular sordurtur bu öykü. Bunu da, ikisi arasında yitmiş olan sevgilere bakarak yapar.
Bu öyküyü okurken hüzün bir müziğe dönüşür sanki. Okurken size bir eski musiki sesi eşlik eder gibidir. Geri dönüşlerle, Suzan'ın zihnindeki o yitmiş zamanlara bakarız. Onunla soluklanıp, onunla yoruluruz. Bir adım daha... Yürürken sağda solda gördüğü yapılara, çeşmelere bakar Suzan. Gördüklerinin kendisinde yarattığı çağrışımları sese dönüştürür. Anlatır Suzan. Annesinin yıllar önce çocuklarını nasıl da bırakıp Paris'e gittiğini, bunu nasıl yapabildiğini. Artık Suzan da annesi gibi yaşlanmıştır. Ayrılığı, kopuşu, sevgisizliği sorgulamak için artık çok geçtir. Suzan annesi Madam Anie'ye öykü sonunda şöyle seslenir:
" Geç kaldın Madam Anie. Çok geç artık." (s.35)
Annesiyle buluştuğu pastanede çantası yere düşer Suzan'ın. Dağılır gürültüyle. Bu dağılma, tıpkı kendi yaşamındaki gibi sesli bir sessizlik içinde gerçekleşir.
11/
Tüm öyküler belirgin bir yaşanmışlıktan besleniyor. Taşıdıkları doğal, bir o kadar katmanlı anlatım onun için okuyucuyu içten sarıyor.
" Ne yana baksan; avuntusuz, kıstırılmış hayat..." (s.27) dese de anlatıcı/yazar, tüm bunları öyküleştirmek aslında yaşam karşısında direnç kazanmak değil midir?
Bu bağlamda Tamiris'in Gecesuçları; umutsuz, avuntusuz yaşama anlarını anlatsa da, aslında umudu büyüten öyküler olarak karşımıza çıkar. Çünkü belli bir noktadan sonra tüm öykülerde Sefira'dır yazar. " Dünyayı sözcüklerle değiştiren gezgin(dir.)" (s.111) Sözün insanı değiştiren gücüne inanır...
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
Yunus Nadi 2006 'Şiir' Ödülü: Ruşen Hakkı
Şiir ne kadar yalınsa o kadar güzeldir
Şiir dalında verilen ödülün sahibi Ruşen Hakkı'nın Gerçek Sanat Yayınları'ndan çıkan 'Balkonda Akşamüstü' kitabı oldu. 'Balkonda Akşamüstü' Hakkı'nın onunucu şiir kitabı. Şairin ilk şiiri 1952'de, ilk şiir kitabı da 1962 yılında yayımlandı. Ruşen Hakkı, şiirin yanı sıra öykü, roman, günlük ve bir çocuk kitabı yazarı.
Nena ÇALİDİS
-53 yıldır yazım dünyasının içindesiniz fakat bu süre içinde olabildiğince az ve öz ürünler verdiniz. Bunun özel bir nedeni var mı?
-Evet, 1952 yılından beri yazıyorum. Şiir hep önde olsa da edebiyatın öbür dallarında da ürünler verdim. Bugüne kadar dört öykü, bir roman, üç günlük ve bir çocuk kitabım yayımlandı. Seçme şiirlerden oluşan ``Değirmen''i saymazsak, ``Balkonda Akşamüstü'' dokuzuncu şiir kitabım... Evet, az yazıyorum. Çünkü her dergiye şiir yetiştirmek gibi bir kaygım yok. Masal anlatmıyor, şiir yazıyorum. Türkçenin başını yarıp gözünü çıkarmadan yazıyorum... Bir de şu var; 1971 yılından beri ``Günce'' genel başlığı altında günlük köşe yazıları yazıyorum. Beş yıl öncesine kadar röportajlar da yapıyordum. Bir bakıma gazetecilik, edebiyatın yolunu kesiyor. Ne ki az yazmaktan şikâyetçi değilim; bir de taşralı yazar olmaktan...
- Sizin için `şiirin işçisi' sıfatı kullanılıyor bundan biraz söz eder misiniz?
-Şiir işçisi olmam, sözcük seçicisi olmamdan kaynaklanıyor. Şiirin her sözcüğü kaldırmayan bir dili vardır. Şiir, ukalalık istemez, süs istemez. Şiir ne kadar yalınsa o kadar güzeldir.
-Ödül kazanan kitabınızda geçmiş tarihlerde yayımlanan birkaç şiiriniz yer alıyor. `Balkonda Akşamüstü' kitabınızı şiir yaşamınızın hangi noktasına koyuyorsunuz?
-Kitabımda geçmiş tarihlerde yayımlanan bir şiirim var. ``Sendika'' 1969 yılında Soyut dergisinde yayımlanmış ve önceki kitaplarıma girmemişti. Çünkü unutmuştum. Eski dergilere göz atarken çarptı gözüme. Baktım, günümüze yakışan bir şiir. Onun için kitabıma aldım... Kitaplarımın hiçbiri bir önceki kitabımın altına düşmedi. ``Balkonda Akşamüstü'', 70 yaşıma yakışan bir kitap oldu.
- Kitabınızda İhsan Topçu, Sait Faik, Münir Nurettin, Yahya Kemal gibi isimlerin adları geçiyor, bu isimlerin yaşamınızdaki önemleri nelerdir?
- İhsan Topçu, Kocaeli Üniversitesi Şiir Etkinlikleri Birimi kurucusu, şiir emekçisi, 30 yıllık bir arkadaşım... Sait Faik, beni de çok etkileyen bir usta... Münir Nurettin, Yahya Kemal'in şiirlerini şarkılara döken bir başka usta.
-Şiirinizde duygusallığı sulandırmadan ve imge tuzaklarından uzak duruyorsunuz. Biraz bunu açar mısınız?
-Şiirde duygusallık kaçınılmazdı. Ne ki duygusallık abartılırsa ortaya gözü sulu bir şiir çıkar ve arabeskin kapısını çalar... İmge de öyle, çokça kullanıldığında, yerli yersiz şiire sokulduğunda, yazılanın ne olduğu, ne söylediği pek anlaşılmıyor.
- Yunus Nadi Ödülleri için ne düşünüyorsunuz?
-Yunus Nadi Ödülleri'ni çok önemli buluyorum. Ülkemizde pek çok ödül var ve neredeyse ödülendirilmeyen yazar ve şairler azınlıkta kaldı. Ödülleri önemli kılan bir şey de seçici kurul üyeleridir. Geçmiş yıllardan bu yana baktığımızda, Yunus Nadi Ödülleri seçici kurul üyelerinin hep saygın kişiler olduğunu görüyoruz.
Balkonda Akşamüstü/ Ruşen Hakkı/ Gerçek Sanat Yayınları/ 96 s.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
Yunus Nadi 2006 'Sosyal Bilimler' ödülü: Zeki Sarıhan
Kurtuluş Savaşı'nın kadın cephesi
Mustafa Kemal Atatürk'ün; "Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu kadınının üzerinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını 'Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret gösterdim' diyemez" sözleriyle tanımladığı Türk kadınının Kurtuluş Savaşı mücadelesi, Zeki Sarıhan tarafından kitaplaştırıldı. Ulusal Eğitim Derneği Başkanı Zeki Sarıhan, 'Yunus Nadi Ödülleri'nde bu yıl Sosyal Bilimler Dalı'nda birinciliği paylaştı.
Zeynep ŞAHİN
Çalışma nasıl oluştu?
- Kurtuluş Savaşı ile ilgili başka kitaplarım da var. Aşağı-yukarı 1973'den beri bu konu üzerinde çalışıyorum. Kurtuluş Savaşı'na katılmış çeşitli kesimlerin kitaplarını hazırlamak istiyordum, buna ilişkin bazı notlarım da vardı. Cumhuriyet Kadınları Derneği Başkanı Şenal Sarıhan da benden Kurtuluş Savaşı'nda kadın mücadelesini anlatan bir kitap hazırlamamı istedi. Dolayısıyla, bu çalışmayı öne aldım. Bu konuyla ilgili yazılan kitapları, o günlerin gazetelerini inceledim.
- Eserinizi kitapçılarda görmek olanaklı olamadı.
- Kitabı Çankaya Belediyesi bastı. Toplam 5 bin adetti, 4 binini aldı, binini de Cumhuriyet Kadınları Derneği'ne verdi. Kitap bu nedenle piyasaya çıkamadı. Çankaya Belediyesi nikâhlarda, çeşitli etkinliklerde özellikle kadınlara olmak üzere bu kitabı dağıtıyor. Onlarda da bitmek üzereymiş sanırım, bir hayli dağıttılar. Dernek ise yalnızca şubelerine belirli sayılarda gönderdi.
- Yeni baskı yapılması ya da bir yayıneviyle anlaşılması söz konusu olacak mı?
- Yeni baskı nerede yapılır bilmiyorum. Ama ödül aldığına göre belki taliplisi çıkar. Belki biz bir yayınevine götürebiliriz. Çünkü okuyucu kitabı görmek ve almak isteyecektir. Ancak, henüz bir netlik kazanmadı.
- Kitap 9 bölümden oluşuyor. Hem mücadele yıllarına hem de sonrasına yer veriliyor. Çalışmanızı biraz anlatır mısınız?
- İlk etapta, Kurtuluş Savaşı'nda mücadele eden kadınlarımızın bu gücünü nereden aldığına baktım. Bunun Balkan ve 1. Dünya Savaşları'ndan geldiğini gördüm. Ta o zamanlarda mücadeleye atılmışlar. Daha öncesinde yani Tanzimat Dönemi'nde saraylarda ve konaklarda batı etkisiyle romanlar okumaya başlıyorlar, piyano çalıyorlar, az-çok bir modernleşme var ama bu yurt savunmasıyla ve yeni bir düzenle ilgili bir hareket değil. Sonrasında, hangi alanlarda Kurtuluş Savaşı'na katıldıklarını inceledim. Bunlar arasında düşkünlere, yoksullara ve göçmenlere yardım faaliyetleri vardı. Hatta Sıvas Anadolu Kadınları Müdafa-i Vatan Cemiyeti'nin, bir toplantısında şöyle deniyor: "Annelerimizin bakımını da biz yapmaz mıyız? Vatan anamız da bugün hastadır, ona bakmak da bizim görevimizdir." Sonra kadınlarımız miting kürsülerine çıkıyor. İnanılmaz bir şey. İzmir'in işgali üzerine İstanbul'da yapılan mitinglerde konuşanların neredeyse yarısı kadın. Bu şu anda bile var olan bir şey değil. Bunun birçok anlamı var.
KADINLARIN ÇALIŞMA ALANLARI
Birincisi Türk kadınının vatan savunmasına, doğrudan doğruya savunmaya hazır olduğu ki; bunu kendileri ifade ediyorlar. Bir diğeri de Türkiye hakkında çok kötü izlenimleri olan batı kamuoyuna olumlu mesaj vermek. Erkeklerin ise kadınların kürsülere çıkmasını teşvik ettikleri anlaşılıyor. Kadınların çalışma alanlarından biri Hilali Ahmer. Yardım toplayarak cepheye çeşitli ihtiyaçları ulaştırıyorlar. Kız çocukları bile taktıkları yaka kartları ile yardım topluyorlar ve onu Hilali Ahmer'e bağışlıyorlar. O dönemde kadın hareketinin merkezi Sıvas. TBMM'nin açılması ve bazı İstanbul kadınlarıyla birlikte Halide Edip'in de Ankara'ya gelmesiyle faaliyetin merkezi Ankara'ya kayıyor. En zorlu işlerden biri cephane taşınması. Ulaştırma araçları çok az. Dolayısyla cephanenin kağnılarla ve sırtta taşınması gerekiyordu. Burada da Türkiye'nin kadın gücü harekete geçirildi. Özellikle İnebolu-Ankara ve Ankara'dan da Batı Cephesi'ne doğru olan hat boyunca kadınlarımız seferber oldu. Küçük çocuklarını emanet edecekleri kimse yok; herkes görevde... Zorlu yollarda yolculuk yaparak cephaneyi menzile ulaştırıyorlar. Buralarda çok göz yaşartıcı kahramanlıklar yaşandı. Yol yabancıların ve İstanbul'dan gelenlerin de geçiş güzergâhı olduğu için bunların tanığı çok. Fazıl Hüsnü Dağlarca da "Mustafa Kemal'in Kağnısı" adlı eserinde bu olaylardan birini şiire döktü. Bu olaylar çok yaşandı. Onun için Türkiye halkı kadınlarına büyük şükran duymuştur. Mücadelenin en zor tarafı ise cephede çarpışmaktı. Komutan kadınlarımız var. Erkekli, kadınlı birlikleri komuta ediyorlar. Özellikle köylere, kasabalara gidiyorlar ve insanları askere çağırıyorlar. Savaştan kaçanları ya da yurt savunmasını umursamayanları bir kadının askere çağırması daha etkili oluyordu heralde... Subaylığa kadar yükselenler oldu ve o dönemlerin gazetelerinin yazdıklarına göre dünya ordularında ilk defa Türk ordusunda bir kadın subaylığa yükselmiştir. Yaralananlar, şehit olanlar var... İsmi belli olan ya da olmayan bin kadar kadının askerlik yaptığını, silah kuşanarak çarpıştığını tahmin ediyorum.
- Savaşın kazanılmasıyla mücadele sona ermedi. Kadınlar, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması ve gerçekleştirilen devrimlerle birlikte birçok demokratik kazanım elde etti. Kitapta bu dönemden de bahsediliyor.
- Türkiye halkı, kadınlarının savaştaki özverisini hiç unutmadı. Heykele, resme, şiire konu etti. Bugün birçok kurumun önünde veya şehir meydanlarında heykel gruplarına bakarsanız, içinde kadın da vardır. Ya sırtında cephane ya omuzunda mermi vardır ya da kağnı başındadır. Bunlar şükran ifadesidir. Verdikleri mücadele, siyasal haklarının kazanılmasını ise hızlandırdı. En büyük kadın hakkı ise 1926 tarihli Medeni Yasa'dır. Medeni Yasa; evlenme, çok eşliliğin yasaklaması, miras hukuku gibi konularda getirdiği yeniliklerle kadınların en büyük kazanımı oldu. Sonra kadınlarımız belediye ve milletvekili seçimlerinde aday oldu. Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere, yönetimin de desteğiyle Meclis'e girdiler. Tevhid-i Tedrisat'tan en çok yararlanan da yine kadınlar oldu.
BİRLİKTE MÜCADELE ETMELİ...
- Kadınların, Cumhuriyet'le birlikte elde ettikleri kazanımlar bugün ne noktada?
- Kuşkusuz sorunlarından kurtulmuş değiller, alınacak çok mesafe var. Ama Cumhuriyet Devrimi boyunca çok mesafe alındığı söylenebilir. Bu mesafenin en önemli nedeni de Kurtuluş Savaşı'nın verilmesidir. Doğu ülkelerine nispetle kadınların iş yaşamına atılmaları, toplumda söz sahibi olmaları, öğrenim görmeleri gibi açılardan çok önemli aşamaya gelindi. Bunu çevremizdeki bazı ülkelerde göremeyiz. Türkiye hep batının demokratik devrimlerinden en önce etkilenen ülkeler arasında yer aldı. Batı ülkeleriyle kıyaslağımızda -ki birçokları karşılaştırmayı bu yönde yapıyorlar- durum daha farklı. Kadını iş yaşamına atan kapitalizmdir, onlar kapitalizme birkaç yüzyıl önce geçtiler. Bence, oraların toplumsal gelişmesi, üretim artışı, fabrikalar, kadının özgürleşmesi, iş yaşamına atılması bizden çok daha önce olduğu için batıyla karşılaştırmayalım. Kaldı ki; batıdaki kadın hareketi ile Türkiye'deki kadın hareketi farklıdır. Batı kadını bizim kadınlarımız gibi emperyalizmle mücadele etmiyor. Vietnam'daki savaşa olsa olsa çocukları orada öldürüldüğü için karşı çıkıyor. Ama bizim kadınımız, emperyalist bir müdahale söz konusu olduğu için buna karşı çıkıyor. Batının bugünkü feminist faaliyetlerinin taklitçileri maalesef Türkiye'de de var. Buna uygun faaliyet yürütüyorlar, hatta batı fonlarından para alıyorlar ve bunu marifet sayıyorlar. Bu yanlış. Türkiye'nin bağımsızlığı temel alınmalı ve kadın erkek birlikte mücadele edilmeli.
- Yunus Nadi Ödülü, Zeki Sarıhan için ne ifade ediyor?
- Çok ayrı bir yeri var tabii... Ben ödülümü, sadece bu kitabımın değil Kurtuluş Savaşı ile ilgili diğer çalışmalarımın da ödülü sayıyorum. Türkiye'nin en eski gazetesi, en saygın kuruluşu ve Yunus Nadi'nin adı... Seçkin bir seçici kurul var. Onların bu çalışmayı ödüle değer görmüş olması kuşkusuz mutluluk verici bir şey. Kurtuluş Savaşı Kadınları/ Zeki Sarıhan/ Cumhuriyet Kadınları Derneği/ 400 s.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
Yunus Nadi 2006 'Sosyal Bilimler' Ödülü: Esra Yakut
'Yapacağım çalışmalar için bir teşvik bu ödül'
Anadolu Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Hukuk Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Esra Yakut, "Şeyhülislamlık-Yenileşme Döneminde Devlet ve Din" adlı kitabıyla bu yılki Yunus Nadi Ödülleri'nin Sosyal Bilimler Dalı'nda ödüle değer görüldü. Tarih, hukuk ve çeşitli makaleleri de bulunan Esra Yakut ile kendisine Yunus Nadi Ödülü getiren "Şeyhülislamlık-Yenileşme Döneminde Devlet ve Din" adlı kitabını konuştuk.
Gamze AKDEMİR
itabın düşün ve yazım sürecini anlatır mısınız?
- Kitabın düşünce bazında ortaya çıkışı, 1989 yılında Anadolu Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladığım döneme rastlıyor. Yüksek lisans tez konusu belirlemeye çalışırken, Osmanlı kurumları hakkında genel bir araştırma yaptım ve bu alanın ne kadar incelenmeye muhtaç durumda olduğunu gördüm. Kurumların içinden biri, "şeyhülislamlık" özellikle ilgimi çekti. Çünkü sadece bir kurum değil, dinin devlet içindeki konumunu da irdeleyebileceğim geniş bir alan vardı önümde. Doktora çalışmalarımı sürdürdüğüm yıllarda, konuyla ilgili araştırmalarıma devam ettim ve doktora tez konumu "Osmanlı Devleti'nde Tanzimat Sonrası Şeyhülislamlık Kurumu" olarak belirledim. 6 yıllık zamana yayılan doktora çalışmalarımın, 5 yıllık dönemi kaynak araştırmaları ile geçti. İstanbul'da Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde, Meşihat Arşivi'nde çalıştım. Konuyla ilgili pek çok Osmanlıca gazete ve dergi taradım. Dönemin Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayân tutanaklarından yararlandım. Konunun ne kadar geniş boyutlu olduğunu daha da iyi anladım. Çünkü nereye el atsam, meşihat ve şeyhülislamlık ile ilgili bilgilere, polemiklere rastlıyordum. Konuyu bir şekilde sınırlayıp, çerçevesini çizmem gerekiyordu. Topladığım bütün bilgi ve belgeleri bir yılı aşkın bir sürede yazılı hale dönüştürdüm. Doktora tezimi tamamlamıştım. Bundan sonraki idealim bu çalışmanın bir kitap haline dönüşmesiydi. Bu aşamada çeşitli ekleme ve düzeltmeler yapılarak yeni bir formatta farklı bir çalışma ortaya çıktı. Bütün bu çalışmalar sırasında en büyük şansım, alanlarında uzman iki hocamın, Prof. Dr. Ahmet Mumcu ve Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak'ın varlıklarını her an yanımda hissetmemdi. Sadece bilimsel katkılarıyla değil, tıkandığım zamanlarda verdikleri moralle de her zaman yanımda yer aldılar. Onlara şükran borçluyum. Ayrıca kitabın yayımlanması aşamasında verdikleri destekler nedeni ile Ayşen ve Çağatay Anadol'a teşekkürlerimi iletiyorum. Tabii bu arada yoğun çalışma ortamı sırasında, eşim Kemal Yakut, hem İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminin sonu gelmez ideolojik tartışmalarını değerlendirmemde ufuk açıcı katkılarda bulundu, hem de verdiği moral destekle yanımda yer aldı. İzninizle bu röportaj vesilesi ile aileme de minnettarlığımı sunmak istiyorum.
- Osmanlı İmparatorluğu'nda ortaya çıkan Şeyhülislamlık kurumunun görevi, gücü ve vicdanlardaki yeri neydi?
- Kurumun, Osmanlı Devleti'ndeki en önemli görevi fetva mekanizmasının başında bulunmasıydı. Sözünü ettiğimiz devlet bir İslam devleti. Bu nedenle devlet işleri ile ilgili alınan her türlü karar İslamiyete uygun olmak zorunda. Bu uygunluğu sağlayan ya da alınan kararların İslamiyete uygunluğunu onaylayan kurum da şeyhülislamlık ve onun üstlenmiş olduğu fetva verme görevi. Öyleyse fetva mekanizması bir nevi devletin almış olduğu kararların halkın gözünde meşrulaştırılma aracı. Bu nedenle üstlenmiş olduğu manevi sorumluluk son derece yüksek.
- Şeyhülislamlık ile ne gibi ilklere imza atıldı?
- İslam tarihi içerisinde, fetva vermekle görevli başkent müftüsünün diğer müftülerin üzerinde yer alarak ulemanın başkanlığına getirilmesi ilk kez Osmanlı Devleti içinde gerçekleşen bir uygulama. Bu durum aslında, Yıldırım Bayezıd ile başlayıp Fatih Sultan Mehmed döneminde doruğa ulaşan Osmanlı merkezileşme politikasının bir sonucu olarak değerlendirilebilir.
- Şeyhülislamlığın önceleri daha manevi, dini bir danışma misyonu iken sonraları siyasi ve idari bir konuma getirilmiş olmasının düşündürücü olduğunu da irdeliyorsunuz kitabınızda. Bu süreci anlatır mısınız?
- Şeyhülislamlık ilk ortaya çıktığı dönemlerde, fetva verme görevi gibi manevi yönü ağır basan sorumlulukları üstlenen bir makam. XVI. yüzyılın sonlarından itibaren yüksek rütbeli kadı ve müderrisleri göreve atama ve azil yetkisi de onlarda. Yani ulemanın başkanlığına getiriliyorlar. Burada dikkat çeken bir durum söz konusu, devlet içinde atama ve azil yetkilerinin dışında başka bir idari yetkileri yok. Örneğin, son derece önemli bir idari mekanizma olan, Divan-ı Hümayun'un asli üyeleri arasında yer almıyorlar. Bunun en önemli nedeni, manevi yetkileri dolayısıyla siyasi otoriteyi etkilemelerini engellemek. Sözünü ettiğimiz dönem, kişilik, yetenek, bilgi ve tecrübe açısından etkili şeyhülislamların hüküm sürdüğü dönem. XVII. yüzyıldan itibaren Divan-ı Hümayun'un gücünü yitirmesi ile birlikte, idari açıdan meşveret meclisleri önem kazanmaya başlıyor ve bu meclis toplantılarında şeyhülislamlar yer alıyorlar. Bunun en önemli nedeni, Zenbilli Ali Efendi, İbn-Kemal ve Ebussuud Efendi gibi güçlü şeyhülislamların döneminde, padişahların, makamın artan siyasi yönlerini sınırlamak, nüfuzlarını kontrol altına almak ve yenileşme hareketlerine şer'an destek sağlayarak sorumluluğu paylaşmak ihtiyaçlarından kaynaklanıyor.
- Şeyhülislamlık kurumu ile siyaset kurumu arasındaki ilişkiyi belirleyen faktörleri özetler misiniz? Ve bu örgütlü fetva kurumunun siyaset konusunda kantarın topuzunu kaçırdığı dönemi...
- Şeyhülislamların, Meşveret Meclisleri içinde yer almaya başlamaları, siyasi nüfuzlarının devlet tarafından tanınması anlamını taşıyor. Bu nedenle kurum tarihi açısından önemli bir kırılma noktasını oluşturuyor. II. Mahmud döneminde kurulan Meclis-i Vükela'nın asli üyeleri arasında yer alarak, siyasi hayattaki yerlerini kuvvetlendiriyorlar. Ayrıca yine bu dönemde, temyiz mahkemeleri şeklinde işlev gören "Huzur Murafaaları" şeyhülislamların başkanlığında toplanmaya başlıyor. Böylece o tarihlere kadar bağımsız olan şer'i yargı ve fetva yetkileri şeyhülislamlığın bünyesinde toplanıyor. II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde şeyhülislamlık, hükümetlerle beraber değişen bir nezaret pozisyonuna geliyor. Hatta "parti şeyhülislamlığı" ifadesi kullanılmaya başlanıyor. 1916 yılında İttihad Terakki Partisi'nin kongresinde, kurumdaki siyasileşmenin sona erdirilerek, sadece diyanet işlerinden sorumlu hale getirilmesi kararlaştırılıyor ve 1917 yılında şeriyye mahkemeleri Meşihat'tan alınarak Adliye Nezareti'ne bağlanıyor. Ama şeyhülislamın kabine içindeki yerine dokunulamıyor.- Şeyhülislamlık kurumunun en güçlü ve en zayıf olduğu dönemleri kıyaslar mısınız? Neler değişmişti?
- Şeyhülislamlık makamına, getirilen kişiler, Osmanlı tarihi içinde daima padişahlar tarafından göreve atanıp görevden alınabiliyorlar. Bu açıdan padişahlara karşı sorumluluklarında değişen hiçbir şey yok. Bununla beraber, özellikle XVI. yüzyılda, dini ve manevi danışmanlık misyonunu sürdürdükleri dönemlerde, son derece güçlü olduklarını görmekteyiz. Bunun ardında, dönemin şeyhülislamlarının kişilik, bilgi ve birikim açısından güçlü karakterleri de yatmakta. Pek çok Hatt-ı Hümayun'u "şeriatla ilgili bir iş değildir, nasıl emredilmişse öyle olan" şeklindeki fetvalarla destekleselerde, padişahları Hatt-ı Hümayunların yazılmasından önce verdikleri fikirle etkiledikleri de bir gerçek. II. Meşrutiyet döneminde, ilmiye sınıfının içinde bulunduğu acizliğin en önemli yansımalarını, başa geçen şeyhülislamların şahsiyetlerinde görebilmekteyiz. Pek çok siyasi mücadelenin içinde yer alan bu şeyhülislamlar, artık güçlü dönemlerindeki dini ve manevi misyonlarını çoktan yitirmiş, iktidarlarla beraber değişen siyasi birer aktör halini almışlardır.
- Sosyal Bilimler Dalı'nda Zeki Sarıhan ile paylaştığınız Yunus Nadi Ödülü hakkındaki düşünceleriniz?
- Yunus Nadi'nin imparatorluktan ulus-devlete geçişte ve devrimlerin yerleşmesinde önemli katkılarda bulunan bir şahsiyet olması son derece dikkat çekici. Dolayısıyla onun adını taşıyan bir ödülü almam, benim açımdan, farklı bir anlam ve değer taşıyor. Bilimsel kariyerimin başladığı ilk günlerden itibaren, her yıl ödül alan kişilerin çalışmalarını ve niteliklerini dikkatle takip ediyordum. Şimdi bu kişilerin arasında yer almak beni inanılmaz mutlu etmekte ve gururlandırmakta. Yapmayı planladığım çalışmalar için büyük bir teşvik niteliği taşımakta.
Şeyhülislamlık- Yenileşme Döneminde Devlet ve Din/ Esra Yakut/ Kitap Yayınları/ 268 s.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
Yunus Nadi 2006 'Karikatür' Ödülü: Muammer Olcay
'Birçok sanatçının harmanlandığı bir mizah anlayışım var'
Muammer Olcay, 'Yunus Nadi Ödülleri'nde karikatür dalında ödül alan isim oldu. Olcay'la karikatür sanatı, kendisinin bir çizer olarak yaklaşımı üzerine konuştuk.
Selcen AKSEL
Karikatür yolunda çalışmaya sizi iten ne oldu ?
-Benim karikatür serüvenim ilkokulda başladı, Yalova Çınarcık'ta yaşıyorduk. İlkokulda öğretmenlerimin desteğiyle, daha çok popüler tipleme ve çizgi romanlardan etkilenerek başladım. Daha sonra, Çarşaf mizah dergisinde 16 yaşlarında karikatürümü gönderdim, Semih Balcıoğlu'ydu sayfayı hazırlayan. İlgilenmiş, eleştirilerde bulunmuştu. Ve ilk karikatürüm Çarşaf mizah dergisinde yayımlandı. O günden bu yana aynı heyecanı içimde taşıyorum.
-Karikatür yaşamınızın ne kadarını kapsıyor ?
-Karikatürle yoğun olarak uğraştığım lise sonrası yıllarda, ulusal ve uluslararası yarışmalarda ödüller de kazanmaya başladım. Bir süre sonra okula döndüm, Marmara Güzel Sanatlar'da Grafik Bölümü'ndeki eğitimimi tamamladım. Bu süre içinde karikatürden yoğun tempo nedeniyle uzaklaştım. Fakat bir süre sonra karikatürün verdiği heyecanı yeniden yakalamak istedim, çünkü iş olarak bakıldığı zaman çizgiye, insan yıpranabiliyor. Düşünen, duyarlı insanın bu şekilde duygularını, yeri gelince tepkilerini, eleştirilerini çizmesi gerekiyor. Yeniden yarışmalara karikatürler çizmeye başladım ve olumlu eleştiriler almaya başladım.
-Karikatür sizin için ayrı bir yaşam alanı. Peki, karikatürlerinizde ele aldığınız konular, hayata bakışınızla, nelerle besleniyorsunuz. Tam olarak politik bir duruş değil oluşturduğunuz...
-Karikatür, öncelikle konu beni heyecanlandırdığı takdirde gündeme gelir benim için. Bir konu bulduğunuz, bu politik olabilir dediğiniz gibi, sosyal bir konu da. Ancak beni en çok heyecanlandıran, daha çok insanın duygusuyla ilgili konular, sevgi, aşk, sanat içerikli bazı karikatürler, tiyatro gibi resim gibi bunları da karikatür konusu yapabilirim. Politika, politik karikatürler pek tercih etmiyorum fakat bu konuda bir karikatürüme Kanada Basın Kulübü tarafından üçüncülük ödülü verildi, mayıs ayının 15'inde. İnternet üzerinden dijital platformda yayımlandı, ve gazete karikatürü anlamında ilk ödülüm oldu.
İNSANLARI ANLATMAK
-İnsanları anlatmak derken, nasıl bir inceleme, gözlem etkili oluyor ?
-Var olan değerlerimiz şu anda pek gündemde olamayan... Ekonomideki çalkantılı dönemler ve bunun gibi birçok gündem maddesiyle meşgul olan insanlar bazı şeyleri unutuyor, karikatür bunları gündeme getirebilir oysa. İnsanlar artık para konuşuyorlar, hayatımızda asıl amacımız olması gereken şeyleri bir kenara bırakmışız, bir didişme halindeyiz. Dünyada işgaller ve kötü olaylar karşısında kesin olan şey, çözüm için sevgiye ihtiyacımız olduğu. Karikatürlerimde, insan ilişkilerinde gerekli olan unsurlara değinmek istedim. Karikatürün tabii tehlikeleri de var...
Son olarak, biliyorsunuz dini anlamda çok krizler oldu. Aslında karikatür çok güçlü bir silah, bunu kullanmasını iyi bilmek gerek. Karikatür bir eleştiri sanatı, bu anlamda siyasetten uzak kalıyorum. Bana göre karikatürü kirletme politikaları yavaş yavaş gündeme gelmeye başladı.
-Ne anlamda bir kirletmeden söz ediyorsunuz ?
- İnsanlar ve kültürler arasında farklılıklar vardır tabii. Hassas konuları karikatüre malzeme ederek kirletmemek gerekiyor, karikatür gerçek anlamda eleştiri sanatıdır, siyasi malzeme olarak gündeme gelmemeli. Yani bir ülkenin inandığı kültürü veya dini kötü anlamda malzeme etmemeli.
- Çizgi alanında etkilendiğiniz isimler var mı? Çoğunlukla yazısız karikatürler yapıyorsunuz. Karikatürde herhangi bir kavramı ya da saptadığınız bir şeyi anlatırken onu anlaşılır kılmak, karikatüre dönüştürmek nasıl mümkün ?
-Etkilendiğim dünya çapında herhangi bir sanatçı yok, fakat birçok sanatçının harmanlandığı bir mizah anlayışım var demek yanlış olmaz. Bir çizgiden karikatür sanatçısı olarak etkilenebilirim fakat bu uzun ömürlü olmayabilir. Vermek istediğim duyguya uygun çizgiyi ve yorumu oluşturuyorum aslında. Dramatik bir konuysa ele aldığımı, gerçekçi bir çizgi kullanmak gibi. Bazen de günümüz mizah anlayışına yakın bir tarzı yakalamak gerekiyor, içerik ve çizgi olarak. Kimi zaman, illüstratif veya resimsel çizmemin nedeni, o anda betimlemeye çalıştığım duygudur.
-Dijital olanakları kullanmanız...
-Sanatçı orijinal çizmeli, evet, çok doğru. Fakat günümüzde artık bilgisayar ortamında hazırlanan çalışmalar dünya çapında daha çok mesajlar aktarabilir. Bilgisayarda boyayıp, aktarıp orada internet üzerinden paylaşabilirsiniz ve olumlu olumsuz eleştiriler alırsınız. İlişki içinde olduğum linkler var. Biri de İranlı karikatüristlerin, ' irankarton.com'. Bienal niteliğinde bir organizasyon, her yıl yarışma da düzenliyorlar. Devlet başkanlarından halka, çok büyük ilgi görüyor karikatür ve bu etkinlik. Buradan güzel eleştiriler aldım, özellikle bu yarışmada ödül alan karikatürüm çok beğenildi. Eleştiriler sayesinde kendinizi, yapmanız gerekenleri görüyorsunuz, sizi besliyor açıkçası.
-Sizce internet karikatür sanatına katkı sağlıyor...
-Kesinlikle evet. Bilgi çağındayız ve insanlar artık daha çok kişiye ulaşmak istiyor. Orijinal de yapsanız bunu mutlaka dijital ortama taşımak gerekiyor, çünkü bu bir günlük veya bir aylık düşünce değildir ki. Yıllar sonra, ustalarımızın hâlâ tazeliğini koruyan çizgilerini görüyoruz...
DİJİTAL ORTAM
-Dijital ortamda çizmek...
-Aslında zor bir çalışma yöntemidir bilgisayarda karikatür yapmak. Daha fazla oynama şansına ihtiyaç duyduğumda bilgisayarı seçiyorum, kolaycılık olarak görülüyor ama hayır, bir işi bilgisayarda yapmak, dokuyu vermek zordur, orijinal havasını vermek de gerekir.
- Karikatür kirlenmemeli, ama bir yandan da özgür olmalı değil mi ?
-Karikatürü malzeme ederken insanların kültürel varlıkları, eleştirilmesi gerekirse eleştirilir. Fakat inanç boyutunda olsun kültürel anlamda olsun, bu kirletilmeden yapılmalı. Örneğin İran Kartonun düzenlediği yarışmanın bu yıl konusu 'Batı'nın özgürlüğü, sınırı nereye kadar' oldu. Bence, bu, Batı'nın yaptığı yanlışa misilleme niteliği taşıyan, yanlı bir etkinlik oldu. Üzülerek bu yıl katılmadım etkinliğe. İşin içinde birilerine hizmet etmek söz konusu olunca uzak duruyorum.
-Bir yandan İran gibi bir rejimi olan bir ülkede bile karikatür, yöneticilerden büyük destek görebiliyor.
-Evet orada da bir karikatür tutkunluğu var, akına uğruyor insanlar tarafından sergiler. Karikatür zaten baskı altındaki kısıtlanan toplumlarda beslenir.- Karikatürcü olarak kalmak zor ama...
-Ülkemizde karikatürü pek destekleyen kuruluşlar yok. Cumhuriyet gazetesi bunlardan biri. Eskiden olduğu gibi, unutulmaz tiplemeler yaratarak çizilecek siyasilerimiz de yok, çizince sonucunu biliyorsunuz ne oluyor. Yeni gelecek olan kuşak için, bu tarz yarışmaların arttırılması gerek. Diğer gazetelerin, kurumların verdiği desteğin de. Devlet de bu yarışmaları desteklemeli. Bu sadece Karikatürcüler Derneği'ne mahsus bir uygulama olmamalı. Çizen insanlar sinema, animasyon gibi endüstrilere kaymaya başladılar. Yurtdışında da çok Türk animasyoncu var. Artık karikatür çizen insanlar yavaş yavaş başka endüstrilere kayıyorlar. Bunu karikatürün desteklenmemesine bağlıyorum. Çok güçlü bir silah elimizde tutuyoruz. Zararı da öncelikle bu silahtan korkanlar veriyor. Gazeteciler, yazarlar, çizerler gibi, karikatürcüler de mahkemeye düşebiliyor. Cumhuriyet gazetesi'nin bu konudaki öncülüğü izlenmesi gereken bir yol. Açıkçası, bir karikatürcü olarak bunu bekliyorum.
Cumhuriyet Kitap; 22.06.2006
|