alsah37.sitemynet.com
http://site.mynet.com/alisahin37/alsah/id2.htm

AlsahBlog/
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*

*


AlsahBlog/

2008 Yunus Nadi Ödülleri belirlendi. Bu yıl 62.si düzenlenen ve 5 dalda ödülün verildiği yarışmaya 292 kişi katıldı

Yunus Nadi anısına 10 ödül
______________________________________________

Kültür Servisi - 2008 Yunus Nadi Ödülleri belirlendi. Bu yıl 62.si düzenlenen ve 5 dalda ödülün verildiği yarışmaya 292 kişi katıldı .

"Sosyal Bilimler Araştırması dalında Dr. Erdal Atabek, Prof. Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun, Prof. Dr. Emre Kongar, Prof. Dr. İonna Kuçuradi, Prof. Dr. Türkel Minibaş ve Prof. Dr. Ahmet Mumcu'dan oluşan Seçici Kurul, ödülün Şevket Çizmeli'nin "Menderes Demokrasi Yıldızı" adlı yapıtıyla Rıfat N. Bali'nin "Sarayın ve Cumhuriyetin Dişçibaşısı Sami Günzberg" adlı yapıtı arasında paylaştırılmasını kararlaştırdı .

"Roman" dalında Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Konur Ertop, Şara Sayın ve Tahsin Yücel'den oluşan Seçici Kurul, ödülün Mehmet Anıl ın "Pembe Otobüs" adlı yapıtına verilmesini benimsedi.

"Öykü" dalında Hikmet Altınkaynak, Mehmet Başaran, Sami Karaören, Tarık Dursun K. ve Emin Özdemir'den oluşan Seçici Kurul, ödülün Yavuz Ekinci'nin "Sessizlik Kulesi" adlı yapıtı ile Alper Akçam'ın "Kiev'de Aşk" adlı yapıtı arasında paylaştırılmasını kararlaştırdı .

"Şiir" dalında Ataol Behramoğlu, Prof. Dr. Cevat Çapan, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan ve Kemal Özer'den oluşan Seçici Kurul, ödülün Abdülkadir Budak'ın "Mesafe" ve Veysel Çolak'ın "Birkaç Kuş Birkaç Anı adlı yapıtı arasında paylaştırılmasını benimsedi.

"Karikatür" dalında Kamil Masaracı, Tan Oral, Ferit Öngören, Turhan Selçuk ve Tonguç Yaşar'dan oluşan Seçici Kurul, ödülün Muammer Olcay ve Ahmet Aykanat ın yapıtları arasında paylaştırılmasını kararlaştırdı .

Karikatür dalında Mehmet Zeber'in yapıtı da "Jüri Özel Ödülü'ne layık görüldü.

Ödüller, gazetemizin 84. kuruluş yıldönümü olan 7 Mayıs Çarşamba günü saat 19.00'da Beşiktaş Akatlar'daki Mustafa Kemal Kültür Merkezi'nde (MKM) düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek.

Cumhuriyet 01.05.2008

CUMHURİYET GAZETESİNİN 84 YILI VE 62 YUNUS NADİ 2008 ÖDÜLLERİ
______________________________________________

OKURLARA

TURHAN GÜNAY

Yunus Nadi Ödülleri bu yıl neredeyse bereket saçtı denebilir. Roman dışındaki dallarda ödüllerin tümü paylaştırıldı; hatta karikatürde üç ödül birden verildi. Bu göstergedeki en sevindirici yan edebiyat, sosyal bilimler ve karikatür alanındaki ürünlerin belli bir kalitenin üzerinde ve seçme zorluğu yaratmış olması. Bir noktayı belirtmeden geçmemek gerekiyor elbette. Yarışmaların bir üzücü yanı ise yayınevlerimizin, yazarlarımızın ve çizerlerimizin yayımladıkları ya da ürettikleri ürünlerini ödüllere göndermekte çekingen davranıyor olmaları. Daha önce ödül almış yazar ya da sanatçılarımız 'bize bir daha ödül vermezler' düşüncesiyle yapıtlarını yarışmalara göndermiyorlar sanırım. Oysa Yunus Nadi Ödülleri'nin böyle bir kısıtlaması yok. Katılım olmadığı için katılma süresi içinde yayımlanan yılın iyi yapıtları ister istemez bu yarışmanın dışında kalıyor. Bu yılın ödüllerini kazanan yarışmacılarımızı candan kutluyoruz. Onlarla yaptığımız söyleşiler ya da onlarla ilgili yazılar yarışmacılarımızı yakından tanımanız için bir vesile olacak. Berat Günçıkan bildiğiniz gibi gazetemizin Pazar Eki'nin Yayın Yönetmeni. Aynı zamanda sessiz, sakin bir yazardır Berat. 'Gölgenin Kadınları' Berat'ın yeni kitabının adı. Yine sessizce ama mükemmel bir kitapla çıkıp geldi Berat. Biz de derhal bir söyleşi gerçekleştirdik kendisiyle.Bol kitaplı günler'e-posta: turhangunaycumhuriyet.com.tr cumkitapcumhuriyet.com.tr

Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008

*** *** *** ***

ROMAN ÖDÜLÜ: Mehmet Anıl

'Yazmak, teslim olmama adına bir eylem biçimi'
Mehmet Anıl, üçüncü romanı Pembe Otobüs'le 2008 Yunus Nadi Ödülleri'nde, en iyi roman ödülünü aldı. Pembe Otobüs, Türkiye'nin 12 Eylül öncesinde yaşadığı siyasi, etik karmaşa sırasında yetişmiş kuşakları anlatıyor. Romanın anlatıcısı, üniversite sıralarında bıraktığı arkadaşlarını, aralarından birinin intiharı üzerine, bir araya getirir ve ortaya sürprizlerle dolu, gerilimli bir roman çıkar.

Ozan YAYMAN

Kendini, edebiyata adayan bir yaşam onunki. Okumak; yazmak için okumak eylemini ve ardından yazma işini yaşamının odağına oturtan Mehmet Anıl sözü edilen.İzmirli yazar Mehmet Anıl'ın, Pembe Otobüs adlı yapıtı Yunus Nadi Roman Ödülü'yle taçlandırıldı. Yazarın edebiyat tutkusu, kitabının girişinde 'Mehmet Anıl 2001 yılından bu yana sadece edebiyatla ilgilenmektedir' vurgusuyla ifade ediliyor.Peki 2001 yılına kadar ne yaptı Mehmet Anıl? İş hayatındaydı. Çalışma yaşamının yazarlık serüvenini besleyen en önemli unsur olduğunu üzerine basa basa vurguluyor yazar. 1962 İzmir doğumlu olan Mehmet Anıl, Saint Joseph Koleji'ndeki eğitiminin ardından Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi. Ardından AIESEC bursuyla İtalya'da Credito Italiano Bankası'nda staj yaptı. Türkiye'ye dönüşüyle birlikte, 1989 yılında tekstil şirketini kurdu. İşletmelerinde, bir dönem 800 kişiyi istihdam ediyorlar. Derken 2001 yılı geliyor ve ülkenin yaşadığı ekonomik kriz onları da etkiliyor ve iflas ediyorlar. Bu süreçte hayatında bir başka değişiklik daha oluyor. Evliliğini sonlandırıyor. Bu süreci kısa ve öz biçimde özetliyor Anıl:

BEYAZ BİR SAYFA...

'Hayatıma beyaz bir sayfa açacaktım ve bu sayfa yazı işçiliği oldu. Kendimi yazı yoluyla ifade etmeyi seçtim ve bu durumdan fazlasıyla memnunum'. Mehmet Anıl, 2001 yılına kadar toplumun değişik katmanlarından insanlarla bir araya geldiğini aktarıyor. Banka müdüründen hamala, müsteşardan bekçiye kadar değişik profilden bireylerle bir arada olduğunu söyleyen Anıl, 'On beş yılı bulan iş hayatımda bu kişilerle aynı sofralarda oturdum. Yaşam kavgasının tam orta yerindeydim. Bu süreç içerisinde her anı ayrıntısıyla gözlemledim. Ailemin yönlendirmesiyle küçük yaşlarda edindiğim okuma tutkusunu yazıya döktüğümde, çantamda büyük bir hazine daha vardı. O da, çalışma hayatımda edindiğim izlenimler' diyor. Mehmet Anıl'ın, ilk roman dosyası hâlâ yayımlanmayı bekliyor. İlk kitabı Geri Gelmemek Üzere 2004 yılında okurla buluşmuştu. Bir deniz fenerinde yaşayan fenercinin, yalnız yıllarını aktardığı kitabıyla eleştirmenlerin ilgisini çekti. Roman karakterinin yanı sıra mekâna kattığı anlam ön plana çıkarken, okurları sordular:'Sen bu mekanda bulundun mu?' Hayır yanıtını verdi bunu soranlara, 'Asıl olan, sana hazır halde gelen okuru sıkmadan, aktarılanın içine çekmektir' dedi ardından. Yayımlanan ikinci romanı Bitik. Üçüncü romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü almaya hak kazanan Anıl'a, 'Daha yolun başında hızlı bir giriş mi edebiyat dünyasına?' diyecek oluyoruz, 'Ben kendimi yazma eylemine adadım. İş hayatından sonra kendime beyaz bir sayfa açtım ve bu sayfanın lekelenmesini istemiyorum. Tüm enerjimle yaşadığım çevreye, ülkeme, bireylerine ve gelecek kuşaklara artı değer katma adına bildiğim yolda yürüyorum' yanıtını veriyor. Anıl, küresel sermayenin tek düze insan yetiştirdiğini ve bunun kendisini de rahatsız ettiğini vurgulayarak şunları söylüyor:'Günümüzde Şanghay, New York olmuş durumda. Çin neresi, ABD neresi? Ama küreselleşme o denli etkili ki, binlerce kilometre uzağı bile, kendisine dönüştürebiliyor. Bu süreçten ülkemiz de olumsuz etkileniyor. Yerel değerlerimiz günden güne daha fazla erozyona uğruyor. Kendi payıma bir şeyler yapmalıyım diyorum. Yazmak, teslim olmama adına bir eylem biçimi benim için. İflas ettikten sonra kolay yolu seçip bir şirkete genel müdür olabilirdim. İdeallerim vardı ve bu uğurda yürümek için yazı emekçisi olmayı seçtim.'

ÖNEMLİ OLAN...

Pembe Otobüs, Mehmet Anıl'ın, kendisine dert edindiği küreselleşme sürecinde bireyin değerlerinden koparılmasını, yerel motiflerin birer birer tekdüze yaşamın altında ezilmesine tepki romanı. 12 Eylül öncesinden başlayarak günümüze gelen aşamayı başta 'Demir' karakteri olmak üzere, yakın arkadaş çevresi üzerinden veriyor yazar. Zamanın değişen hallerinin yanı sıra 'Demir'in savrulmuşluğuna 'iyi'nin masumiyeti ekleniyor. Bu ve buna benzer pek çok renkli çizgide akan yapıtın içine girdikten sonra soruyorsunuz: 'Siz bu romandaki karakterleri bire bir yaşadınız mı?'Yanıtı kısa ve net.'Hayır' diyor.Ardından da ekliyor:'En önemli olan, yazar bunu gerçekten yaşadı mı hissini verebilmektir.'Pembe Otobüs'e, salt siyasi roman demenin haksızlık olacağını söyleyen Anıl, 'Tamamen siyasi bir roman değil Pembe Otübüs. Evet 12 Eylül günlerini de kullandım ancak sadece bu gözle bakılmamalı yapıta' diyor.

30 YIL ÖNCESİNDEN...

12 Eylül öncesi İstanbul'da lise öğrencisi olduğunu söyleyen Anıl, bombaların patladığı sokaklar, tankların kapı önünde beklediği okul, vapurdan inerken yapılan üst, baş araması, muhalif yayınları okuyanlara uygulanan şiddet gibi olguları unutmasının mümkün olmadığını söyleyerek, 'Toplum 30 yıl öncesinden baskı ve kıskaç altına alındı. Şimdi bu kıskaç ortamının başka bir boyutunu yaşıyoruz. Adına küreselleşme dediğimiz, yereli yerle bir eden bir süreç var karşımızda. Bireyi köklerinden koparma üzerine kurgulanan, insanları her geçen gün daha yalnızlaştıran bir dönem bu. Pembe Otobüs'ün yolcuları yaşananlardan rahatsızlık duymayanlar diyebilirim. Muhalif olanların bu otobüste yeri yok' diyor. İmge gücü roman karakterinin baskın özelliği olan Anıl'a göre, 'okur kitaba başlarken inanmaya hazır'. Okurun zihninde soru işaretleri bırakmadan düşüncelerini aktarma yolunu seçtiğini vurgulayan yazar, 'Bu aşamada imgeler boy gösteriyor' diyor. Okuru fazla yorma taraftarı olmadığını dile getiren Anıl, zamanlar arasında gezinmeyi sevdiğinin altını çiziyor. Bunun romana hareket kattığını söyleyen yazar, mütevazılığı elden bırakmadan editörü Faruk Duman'ı anmadan geçmiyor. Yazma eylemi sırasında çok sıkıştığı anlar olduğunu vurgulayan Anıl, 'Bu hallerimde, iyi ki editörlük mesleği var diyorum. Sıkıştığım anda, oku bakalım Faruk diyorum. Ben kendi başıma yazdığımı defalarca okusam, tarafsız bir gözle bakamam ve ilk başladığım yerde dururum. Editörlük kitaba çok şey katıyor. Ayrıca yapıt zaten senin, niye editörden faydalanmayasın ki' diyor. Yunus Nadi ödülüyle onurlandığını dile getiren Mehmet Anıl: 'Yunus Nadi Ödülü alanların listesinin yer aldığı günkü gazeteyi açar, günün birinde bu ödülü ben de alsam diye hayaller kurardım. Hayalim gerçek oldu. Bu çok büyük bir mutluluk. Emeğimin Yunus Nadi adıyla taçlandırılması gönencimdir.'

Pembe Otobüs/ Mehmet Anıl Can Yayınları/ 270 s.

Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008


ÖYKÜ ÖDÜLÜ: Alper Akçam

'Ben öykülere vurgunum'

Alper Akçam bu yılki Yunus Nadi Ödülleri'nde, Kiev'de Aşk adlı dosyasıyla, Öykü Ödülü'ne değer görüldü. Akçam kendi deyimiyle tam bir öykü tutkunu, 'Yaşamımda çok çeşitli kırılmalardan geçtim. Tüm bu kırılmaların içinde parçalarımla var oluyorum' diyor. Kırılmaların, yazdığı öyküleri farklı kıldığının altını çiziyor. Ödüle değer görülen Kiev'de Aşk'taki öykülerinde, Anadolu insanının yaşamını anlattığını dile getiriyor. Asıl mesleği doktorluk olan Alper Akçam'la öykülerini konuştuk.

Selda GÜNEYSU

ize biraz kendinizden bahseder misiniz?- 7 Haziran 1952'de Ardahan'da doğdum. Kapatılan Köy Enstitüleri'nden çıkıp, öğretmen olan iki mücadele insanının oğluyum. Türkiye'nin çeşitli yerlerinde eğitim gördüm. Aslen tıp doktoruyum. 2000 yılında emekli oldum. Emekli olana dek çeşitli SSK hastanelerinde görev yaptım. Bu hastanelerde hep halkla iç içe oldum. Şimdilerde kendimi edebiyata adadım. Aslında edebiyata olan ilgim yeni değildir. Ortaokul yıllarına dek uzanır. Ama ailem benim tıp doktoru olmamı arzu ediyordu. Özellikle de babam Dursun Akçam. Edebiyatla ilgilenenler babamı da yakından tanırlar. Dursun Akçam, bir mücadele adamıdır, yaşamını aydınlanmaya adayan bir insandır. Onu kırmadım. Ama edebiyattan da vazgeçmedim. Yazdım, yazdım' Bazıları edebiyatı hobi olarak görür. Bense edebiyatı bir yaşam alanı olarak tanımlarım. Yazdıklarımı sürekli eleştiririm. Hatta şimdilerde fark ediyorum ilk yazdığım eserlerin dil yönünden zayıf olduğunu. 1998 yılından bu yana da öykülerim yayınlanıyor. Öykülerimi yazarken çok tez canlıyımdır. Bu tez canlılık öykülerime çok heyecan yüklememe neden oluyor. Yazarken iç sesim her yerimi kaplıyor. İç sesimi susturamıyorum. Edebiyatla ilgilendiğim ilk günden bu yana birçok yazı yazdım ama ben kendimi daha çok öykü yazarı olarak tanımlıyorum. Ben öykülere vurgunum. - 'Kiev'de Aşk' adlı dosyanız Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne değer görüldü. Bu ödüle değer görülmek nasıl bir duygu? - Yunus Nadi Ödülü'nü kazanmak benim için bir onurdur. Bu ödülü kazandığımı öğrendikten sonraki hislerimi anlatmak mümkün değil. Çünkü ödülün seçici kurulunda yer alan isimlerin her biri çok değerli. Emin Özdemir, Mehmet Başaran, Hikmet Altınkaynak, Tarık Dursun, Sami Karaören gibi isimlerin, benim öykülerimi ödüle değer görmesi, beni çok mutlu etti. Hele de Emin Özdemir hocamın beni arayarak, ödülü kazandığımı söylediği anı hiç unutmayacağım.

RUHUM ARDAHAN...

- Edebiyattaki yazın türleri arasında en çok öyküye vurgun olduğunuzu söylediniz. Nedir sizi öykülere daha yakın kılan?- Ben yaşamımda çeşitli kırılmalardan geçtim. Aslında toplum olarak yaşamda çeşitli kırılmalardan geçtik. Tüm bu kırılmaların içinde ben parçalarımla var oldum. Şöyle ki, ben öğrencilik yıllarımda birtakım fikir kulüplerine üyeydim. Onların etkinlikleriyle uğraşıyorum. Bu etkinliklerin içinde yer alırken aklım sürekli Ardahan'daydı. Çünkü ruhum, yaylalarıyla, ovasıyla, dağları, bayırlarıyla, kısaca doğasıyla yurda güzellik katan Ardahan'daydı. Onun için de bir an önce okulların kapanmasını ve yazı Ardahan'da geçirmeyi isterdim. Ardahan'daki düğünlerde oynamayı, Ardahan'da ata binmeyi isterdim en çok. Kırılmalardan geçtik dedim ya, Ardahan'daki, benim o paylaşımcı, dayanışmacı, Anadolu halkı göçtü, kaçtı. Savruldu... Varoşlarda başka kültürlerin içine düştüler. Onların bu durumu beni çok etkiliyor. Ben onların öykülerini yazıyorum. Eski Anadolu insanına olan özlemimi dile getiriyorum.- Sizi böyle etkileyen Ardahan insanını bize de anlatır mısınız?- Size başımdan geçen bir olayı anlatmak isterim. Ardahan'a ziyaretlerimin birinde, ormanların kesilmesine neden olacak bir proje yürütülüyordu. Köylüler de orman kesimlerinde görev almak istiyorlardı. Bunun için de benden yardım istiyorlardı. Bense onlara, ormanların kesilmesinin ne denli yanlış olduğunu anlatıyordum. Konuşmalar sonucunda oylama yaptık. Köylüler, ormanların kesilmesine karşı çıktı. Böylece iki yıl boyunca kesemediler bizim ormanlarımızı. Bunun üzerine, projeyi yürütenler başka yerlerden işçiler getirmeye çalıştılar. Onları da elbirliğiyle ikna ettik ormanları kesmemeye. İnsanlar her geçen gün biraz daha benim etrafımda birleşiyordu. Yani insanlar, çalışıp para kazanmayı değil, benim etrafımda örgütlenmeyi tercih ediyorlardı. O günlerde, Kel Eko lakaplı bir kişi vardı. Kürt İdris'in adamlarından olduğu söylenen Kel Eko... Kel Eko, projeyi yürütenlerle birlikte hareket ediyordu. Bir gün projeyi yürüten müdürlerden biri beni, 'Ben senin işine karışmıyorum doktor. Sen de benim işime karışma' diye uyardı. Ben de ona, belki biraz da öyküye olan tutkumla, 'Siz bana hasta olarak gelseniz, 'başım ağrıyor' deseniz, ben de 'uzat başını keseyim' desem, razı olur musunuz' diye sordum. 'Olmam' dedi. Bunun üzerine ben de, 'İşte sizin bana önerdiğiniz tedavi böyle bir şey' dedim. O sıra, Kel Eko bize bakıyordu. Bunun üzerine ben Eko'ya, 'Sen önüne dön Eko, bizim sana verilecek kemiğimiz yok' dedim. Eko silahlıydı. Arkamı döndüm. Tam gitmek üzereydim ki silah sesleri duydum. Eko arkamdan bağırıyordu. 'Doktor, bu ağaçları kesenin de, seninle beraber olmayanın da'' Eko sonra koşarak yanıma geldi. Boynuma sarıldı ve 'beni de alın' dedi. O Eko, daha sonra Yozgat Cezaevi'ne girdi ve orada öldürüldü. Ben şimdilerde ne zaman 'Bahtiyar' adlı türküyü dinlesem Eko'yu düşünürüm. Ben öykülerimde o insanların sesi olmaya çalıştım. Ardahan bunun için önemlidir işte.

SARI FOTOĞRAFLAR'

- Anadolu insanlarının yüz çizgilerini yansıtan fotoğraflar vardır. Her birinin yüzündeki çizgiler, yaşamı anlatır. Alper Akçam'ın öykülerinde bu insanların yüzlerindeki çizgilerin anlamı gizli diyebilir miyiz?- Elbette. Ben öykülerimde bu çizgilerde anlatılanı aktarmaya çalıştım. Babam, Ardahan'ın Ölçek Köyü'nden Cilavuz'a kadar tam 4 kez gitmiş, bir okula kayıt olabilmek için. 3 kez dilenci diye kovulmuş. O'na dönemin aydınlanmacı öğretmenlerinden biri sahip çıkmış. Dursun Akçam böyle girmeyi başarmış 23 Şubat İlköğretim Okulu'na. Kendini yetiştirmiş bir köylü çocuğu. Ben hep şunu sordum kendi kendime. Dursun Akçam'a bu gücü veren neydi? Dursun Akçam'a bu gücü veren Seyhat ninemin alnındaki çizgilerdi. O, bütün çektiği sıkıntılara karşın, 1915'li yıllarda yaşanan sıkıntılardan bahsediyorum, insanlara hep güler yüzlü davranmıştır. Ne zaman Seyhat ninemin kapısı çalınsa, insanları hep buyur etmiştir yurduna. Küçücük bir ekmeği varsa, onu misafirine ikram etmiştir. Anadolu kadınındaki bu mertlik, bu zenginlik, yitip gitmemeli diye düşünüyorum. Ninemin alnındaki kırışıkların öykücüsü olmak istiyorum. O sarı fotoğraflardaki insanların öykülerini yazmak istiyorum. Oradan hareket ederek, yarınlar için yeni dünyalar yaratmak istiyorum. Bu dünyalar içinde unutulmuşluklar olmasın istiyorum. Dursun Akçam'a mücadele gücü veren halk kültürünün yaşamasını istiyorum. Bunun için ben öyküden yanayım. - Peki ödüle değer görülen öyküleriniz neleri konu ediniyor?- Bu dosya biraz alışılmışın dışında. Daha önceki yazılarımdan hareketle böyle deme ihtiyacı duydum. Benim kimliğimi yansıtabilecek, değişik yaşam biçimlerini bir araya getirebilecek bir dosya olmasını istedim. Bunu için dosyadaki öykülere Kiev'de Aşk ile başladım. Kiev'de Aşk, iki doğu insanının öyküsünü anlatıyor. Bu öyküde sanki iki kişi karşılıklı konuşuyor. Bu öykünün ardından Ardahan'a uzandım. Ardahan'ın mitolojik özelliklerini anlatmaya çalıştım. Bu dosyada, küçük insanların öykücüsü olmaya çalıştım. İtiraf edeyim, biraz da Sait Faik Abasıyanık'a özendim. Bartın'da küçük bir parkı yazdım. Ankara varoşlarında yaşayan emekli bir öğretmenin, bir kadının, muhtarlık mücadelesini anlattım. Karabük'te hekimlik yaptığım yıllarda, gördüklerimi yazdım. O, az parayla ve sigortasız çalışan demir-çelik fabrikasının işçilerini... Dosyamı, Son Balık adını verdiğim öyküyle tamamladım. Öyküde, dünyadaki yok oluşları, çevre tahribatını, bir gölette tutulmuş son balığı anlatmaya çalıştım. Gölette tutulan son balığın, üç çocuğun yaşamındaki önemini anlattım. Dosyada toplamda 11 öykü yer alıyor. Bu öyküler daha sonra kitap haline gelecek. Umarım yurttaşlar öyküleri severler. - Yaşamım kırılmalarla dolu dediniz. Bu kırılmalar öykülerinize nasıl yansıdı?- Son yıllarda yazdıklarımı ele alırsak, o öykülerin hiçbirinin birbirine benzemediğini görürüz. Her öyküde farklı anlatıcıların olduğunu görürüz. Yaşamımdaki kırılmalar işte böyle yansıdı benim öykülerime. Her öykümü farklı kıldı bu kırılmalar. Kırılmalar, beni yaşamımın değişik anlarına yolculuk yaptırdı. Öykülerimdeki biçim özelliklerinin, üslubun değişmesine katkı sağladı. Kırılmalar beni geliştirdi. Bu kırılmalar nedeniyle daha büyük bir pencereden bakıyorum şimdi dünyaya.

Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008


ÖYKÜ ÖDÜLÜ: Yavuz Ekinci

'Anlatmamın nedeni gördüklerimi unutmak'
Yavuz Ekinci, Sessizlik Kulesi adlı dosyasıyla Yunus Nadi Ödülleri Öykü Ödülü'nü Alper Akçam'la paylaştı. Doğu'da sınıf öğretmeni olarak görev yapan Ekinci ile öykülerini konuştuk.

Arif ARSLAN

-Edebiyatla, özellikle öyküyle kurduğun bağdan söz edelim ilkin. Edebiyatla ne zaman tanıştın? - Aslında edebiyatla kurduğum bağ, çocukluğumla kurduğum bağdır. Çevresi yüksek dağlarla çevrili bir dağ köyünde doğdum. Beni hayata hazırlayan olaylarla da burada tanıştım. Kışlar çok çetin geçerdi. Köyü şehre bağlayan yolların günlerce, aylarca kapandığı olurdu. Bir anlamda hayat ve zaman durma noktasına gelirdi. O soğuk kış gecelerinde söz'le ısınırdım. Tanıdığım en bilge insan ne okuma ne de yazma bilirdi. Bu adam sabahın köründe kalkar, ahırdaki koyunları ve keçileri yemlerdi. Evdeki kaplarda bulunan suların dahi donduğu kış gecelerinde kalkıp ağıla giderdi. Zayıf, çelimsiz kuzuları odasına getirip battaniyeye sarardı. Bu adam, dedem Hasan'dan başkası değildi. İlk torun olduğum için dedem beni çok severdi. Birçok gece beni yanına alırdı. Gecenin ilerleyen vakitlerinde dedem hikâyeler anlatırdı. Masalları, meselleri, efsaneleri, dini hikâyeleri, cinleri ve eski ölüleri anlatırdı. Anlattıkları bir yandan beni uyanık tutarken bir yandan da bana ninni gibi gelirdi. O yaşta dünyadaki her şeyi bilen tek kişinin dedem olduğunu düşünürdüm. Durmadan ve usanmadan bana her şeyin söz'le var olup, söz'le yok olduğu bir dünyayı anlatıyordu. Ve bu dünyaya inanmamı istiyordu. Onun en büyük özeliği bir anlatıyı her defasında farklı anlatmasıydı. Bu da bende dedemin tüm bunları uydurduğu hissini uyandırıyordu. Daha sonraki sıcak yaz gecelerinde damda yatarken yıldız tarlasına bakıp zihnimde bu masalları canlandırırdım. Yıldızlardan periler, cadılar ve devler yaratırdım. Bazı günlerde ise otların üzerine uzanıp bulutlara bakardım. Bulutlar, beyaz bir sinema perdesi gibi durmadan değişirdi. Dev yaratıklar, dörtnala koşan atlar, kulelere kapatılmış prenseslerin yüzleri' Geniş bir hayal dünyasını içinde barındıran ve öykünün ivmesi olan sözlü edebiyatla büyüdüm. Bu sözlü edebiyatla anlatıcılığımın şekillendiğini düşünüyorum. Söz'ün büyüsüne kapılıp gitmelerim işte o kış gecelerinde başladı. Ve hâlâ da devam ediyor.- Türk yazın dünyası ne yazık ki öncelikle İstanbul merkezli. Batman'da yaşıyor ve yazıyor olmak sizi nasıl etkiliyor?- İstanbul'da doğup büyüyen, yazan ve aydınlanan bir yazarın yaşadığı sıkıntıları, yabancılaşmayı, gerilimi, birey olma savaşımını, burada, doğuda, daha yoğun, daha acımasız ve keskin bir şekilde yaşarsınız. Bu da başlı başına edebiyatınızı besleyen bir şeydir. Edebiyatın konusu insandır. İnsanın yaşadığı her yerde de edebiyat vardır. Aslolan metindir; nerede yazdığınız değil, ne yazdığınız önemlidir.

YARIŞMALARI ÖNEMSİYORUM...

- Sessizlik Kulesi dosyanızla 2008 Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü aldınız. Daha önce de Sırtımdaki Ölüler dosyanızla 2005 Haldun Taner Öykü Ödülü'nü almıştınız. Bu son ödül bağlamında, ödüllerin bir öykücüye neler kattığı ya da ondan neleri alıp götürdüğü konusunda ne söylemek istersiniz?- Yarışmaları önemsiyorum. Ödüllerin secici kurullarında bulunan yazarların benim eserlerimi seçmelerinin, beğenmelerinin beni cesaretlendirdiğini söyleyebilirim. Bunun yanında yarışmaları ve ödülleri birer iade-i itibar olarak görüyorum. Aynı zamanda, her ödülün yazarın sırtına büyük bir sorumluluk çuvalı olarak düştüğüne inanıyorum. - Peki, cesaret genç bir yazarın en çok ihtiyaç duyduğu şey mi?- Evet. Kesinlikle. Bence yazarlıkta kendine güven ve cesaret olmazsa olmazlar. Yazmak, kendine güven duymadan yapılabilecek bir şey değildir. Sadece yazmak için değil aslında, sanatın her dalı kendine güven ve inanç gerektirir.- Öykülerinde genel olarak karamsar tonlarda resmedilen bir dünya ile karşı karşıya kalıyor okuyucu. Neden bu kadar karamsar bir dünya yaratıyorsun?- Öykülerimde ağır karamsar bir havanın olduğu doğru. Ben doğuda doğdum. Ve burada büyüdüm. Çocukluğumdan beri çatışmalar ve operasyonlar her zaman oldu ve halen de devam ediyor. Bir kurmaca filmin sahnesini aratmayan bu şiddet sahnelerini defalarca gördüm, yaşananlara tanık oldum. Ne yazık ki daha ortaokul ve liseye giden küçük bir çocukken kaldırımlarda önümde yığılıp ölen insanlarla karşılaştım. Korkunun ete kemiğe bürünüp sokaklarda, caddelerde, şehirlerde, köylerde ve evlerde dolaştığını gördüm ve tüm ruhumla o korkuyu hissettim. Çatışmalarla dolu bu ortamdaki havanın nasıl gerildiğine tüm bedenimle tanıklık ettim. Beni bu kadar huzursuz eden nedenlere gelince; insan hayatının bir hiç olduğu bu yerde yaşanan ölümlerin, bazı insanlar için sayısal bir değerden başka şey ifade etmemesi ve o insanlarla aynı çağda, aynı gökyüzü altında yaşıyor olmamdır. Gergin ve durmadan kanayan bu topraklarda kahramanlarım da benimle birlikte büyüdüler. Ve doğal olarak onlar da benim kadar mutsuz ve karamsarlar. Anlatmamın nedeni belki gördüklerimi unutmak, belki de görmek istemeyenleri rahatsız etmektir.- 'Bana İsmail Deyin' öyküsünde niçin savaştığını bilmeyen bir askerin ölüp cesedinin öldüğü yerde kalmasını anlatıyorsunuz? Askerin adı İsmail olmadığı halde 'Bana İsmail deyin' diyor. Bu asker niçin bunu deme gereğini duyuyor? - İsmail imgesi kurban edilmeyi temsil eder. İbrahim'in İsmail'i kurban etmeye çalıştığı hikâyeyi hepimiz biliriz. İsmail imgesini tüm kurban edilenler ve edilecekler için kullandım. Buradaki askerin isyanı cesedinin vurulup öldüğü yerde kalmasındandır. Annesi için 'gidip önünde ağlayacak bir mezarım bile yok' diyor. - 'İçimdeki Mezar' adlı öyküde kitaptaki tüm kahramanları görürüz. Ve bu dosya bir bütün olarak düşünüldüğünde, aynı zaman da roman gibi duruyor siz ne dersiniz?- 'İçimdeki Mezar' öyküsünün anlatıcısı, yazarı öldürülen bir öykü kahramanın yarım kalmış yaşamını ve yazarını anlatma üzerine kuruludur. Öykünün kahramanı sürüncemede kalan hayatından şikâyetçi. Çekmecede dolaşmaya çıkanca diğer kahramanları görür ve onları anlatır. Hatta hikâyeleri bittiği için onlara gıptayla bakmaktadır. Çünkü onu yaratan yazarın, onun için yazdığı en son cümle: 'Sayra, tavandan sarkan ilmiği boynuna geçirdi.' Dosya bir bütün olarak dursa da roman değildir. Bence öykü kitaplarındaki öyküler bir şekilde bir birleriyle bağlantılı olmalıdır. Öte yandan bir seçki gibi dururlar. - Nasıl bir ortamda çalışırsınız? Sınıf öğretmenliği yapıyorsunuz. Yazmak için yeterince zaman bulabiliyor musunuz? - Yaklaşık yedi yıldır sınıf öğretmeni olarak çalışmaktayım. Küçük bir odam var, ona sığınıyorum. Okuldan ve ailemden artırdığım ve kimi zaman çaldığım dar vakitlerde yazmakla cebelleşiyorum. Akşamüstleri yatıyor, geceleri uyanıp çalışıyorum. Bu düzensizlikten bir şeyler çıkarmaya, kotarmaya çalışıyorum. Edebiyat, sizden kendinizi ona adamanızı ister ve çoğu zaman bununla da yetinmez, birlikte yaşadığınız insanların bile hayatından sizin aracılığınızla bir adanmışlık talep eder. Ekonomik kaygılar! Keşke, diyesim geliyor. Kim istemez ki yazdıklarıyla geçinmeyi ve tüm zamanını buna harcamayı.

YAZMA YÖNTEMLERİ

- Yöntemleriniz nelerdir peki? Bir öyküye başlarken örneğin. Bir düşünceden mi yola çıkarsınız, üslup mu belirler öykünün gidişatını? Ya kahramanlar?- Kısa notlar alırım. Bu notlar çoğu zaman hiç işime yaramıyor. Bir öyküyü kesinlikle düşleyerek yazamıyorum ya da istediğim gibi yazamıyorum. Ben bir cümle ile başlarım ve bittiğini hissettiğim zaman da bırakırım. Bu yazma süreci tabii aylarca sürdüğü oluyor. Bir masalı eğer yazılı olarak okumuyorsanız iki kere aynı şekilde anlatamazsınız. Ben de her yazılan öykünün öykü sanatını yeniden tanımladığına inanırım ve bunun için de çalışırım. Kahramanlarım... Marquez'in bir sözünü hatırlatmak isterim: 'Bir karakter sıfırdan yaratılmaz.' Benim de karakterlerim aslında çoğu zaman hiç farkında olmadan gördüklerim, tanıdıklarım arasından çıkıyor.Yazmak için belirlediğim bir ara ya da zaman yok; fakat yazmaya başladığım zaman mutlak bir sessizlik isterim. Evin diğer odalarında birinin nefes alması bile canımı sıkar, yazmamı engeller. Geceleri sözcüklerin peşine takılıp gitmeyi çok severim.- Tam sessizlik istediğinize göre eşiniz size nasıl katlanıyor?- Eşim bu konuda çok anlayışlı. Uzun süredir evli olmamıza rağmen aynı evi paylaşan iki sevgili gibiyiz. Yazmak istediğim zaman da her halükarda evi bana bırakır. Benim yazı, yazının ben olduğunu biliyor. Bundan dolayı da ona teşekkür ediyorum.- Türk öykücülüğünde esinlendiğiniz, beslendiğiniz belli kaynaklar, belli yazarlar var mı? - Türk öykücülüğünde çok büyük yazarlar var. Bunların birçoğunu okudum, tekrar tekrar dönerek okumaya da devam ediyorum. Beslendiğim kaynaklardan öte, severek okuduğum yazarlar var. Birkaç isim sayacak olursam, Sait Faik, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sema Kaygusuz, Haldun Taner, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Hasan Ali Toptaş, Selim İleri, Yusuf Atılgan, Adalet Ağaoğlu aklıma bir çırpıda gelen isimler. İsmini saymadığım çok sayıda değerli öykü yazarı var. Dünya edebiyatının usta kalemlerini de okumaktan eksik kalmadım: Kafka, Sadık Hidayet, Gabriel Garcia Marquez, Georges Perec, Jose Saramago'

Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008


ŞİİR ÖDÜLÜ: Veysel Çolak

'Şair, toplumun devrimci gündoğumudur'

Birkaç Kuş Birkaç Anı kitabıyla 2008 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nün sahibi olan Veysel Çolak, bireyin ve toplumun gereksinim duyduğu şiiri yazdığını söylüyor. Çolak, Türkiye'nin politik tarihinin şiirle örtüştüğüne inanıyor. Esin kaynaklarını tanımlarken, 'Emekten yana, her türlü sömürüye ve emperyalist savaşlara karşıysanız, o basit hayatınıza bir anlam arıyorsanız; daha doğrusu var olmak istiyorsanız, esin kaynaklarınızla buluşmuş oluyorsunuz doğal olarak' yorumunu yapıyor. Veysel Çolak'la şiirlerini konuştuk...

Ozan YAYMAN

Şiir neden bu kadar önemli?- İnsana, insanın doğasına benzeyen, o özellikleri taşıyan bazı kültürel değerler vardır. İşte şiir onların başında geliyor. Her şeyden önce, bu nedenle önemli. Tam da bu açıdan baktığınızda şiirin bir yapı, bir tasarım olduğunu görürsünüz. Bu da şiir demek; insanlara, daha doğrusu toplumlara yeni bir yaşam biçimi ve bir gelecek tasarımı sunmak demek. Bu yüzden şiir, toplumların tarih burcudur. Gene bu yüzden, toplumlar uyuduğunda şiir işe koyulur. Şiir yaşam yapıcıdır, eylemsiz olanı, eylemli kılar. Ayrıca bitmez, tükenmez özgürlükler alanıdır şiir. Şiirde yepyeni dünyalar kurabilir ve bunu gerçekleştirmek üzere insanların önüne koyabilirsiniz. Bir ara, Cumhuriyeti şairlerin kurduğu söylendi. Her halde bu bağlamda bir algıydı bu. Çünkü Mustafa Kemal'in yaşamsal ve kültürel yapılanmasında Namık Kemal, Tevfik Fikret gibi şairler vardı. Yoksa kurtuluş savaşında emperyalizme karşı çıkan; bağımsızlığı amaçlayan ve gerçekleştiren ruh, kuşkusuz şiirden de beslenmişti. Bugün aynı nedenlerle şiir daha bir önem kazanmış bulunuyor. Doğru, şiir dünyayı kurtaramaz; ama dünyaya sahip çıkacak o sorumlu insanı yaratabilir. Bu arada, Ho Shi Min'nin, Che Guevara'nın, Mao'nun şiirler yazdığını anımsayalım. Daha açıklayıcı olacaktır.- Bir insanın, hiçbir maddi getirisi olmayan şiir uğraşına, bir ömrü vermesinin nedenleri nasıl açıklanabilir?Doğru, şiirin hiçbir maddi getirisi yok, olamayacak da. Bilindiği üzere birkaç nedenle yazar insanlar: Psikolojik, ekonomik ve ideolojik nedenlerdir bunlar. Şairler de, herhalde daha çok psikolojik ve ideolojik nedenlerle yazıyorlardır. Şiir için şiir yazdığını söyleyenler de çıkacaktır kuşkusuz. Ne derse desinler, sanat için sanatın yapıldığını görmedim ben. Salt biçimciler bile başaramadı bunu. Sonuçta her kültürel üretim, doğası gereği, ideolojik olanla, bir biçimde ilişkilendi hep. En politik sanatın şiir olduğunu düşününce, bu yaklaşım bir kez daha doğrulanıyor bende. Buradan bakınca, toplumsal anlamı da olan bir birey olarak kişinin kendini kurması ve yaşama katılması düşündürücü bir yol ayrımına götürür kişiyi. Tam bu noktada, Jean Paul Sartre'ın deyimiyle, insan seçer. Önce kendini seçer elbette. Sonra da yaşam biçimini' 'Şair' sıfatı bana göre insani özelliklerin yanında, başka önemli öğeleri de içermeli. Yani şair, şiire, topluma ve onun geleceğine karşı sorumluluk duyan ve onun gereğini yapmak adına eylemli olan kişidir. Şair, toplumunun devrimci gündoğumudur anlayacağın. Kuşlardan, akar sulardan, gökyüzünden, sokaklardan, çiçeklenen ağaçlardan, denizlerden, dağların esmerliğinden; insandan ve onun geleceğinden sorumludur şair. Eğer buysa giydiğiniz şairlik urbası, başka bir beklentinizin olmasına olanak yoktur. Evet, anlamdır hayat. Başka bir şey değil.

'ŞİİRİN KALKIŞMASI'

- Böyle bir görgüyü kazandıran başka Türk şairleri vardır kuşkusuz. Peki, siz bu süreci nasıl yaşadınız?- Elbette var. Namık Kemal'den başlayabilirsiniz saymaya. Sonra Tevfik Fikret, Nâzım Hikmet, 1940'lı Toplumcu Demokrat kuşaktan Arif Damar, Ömer Faruk Toprak, Rıfat Ilgaz, Şükran Kurdakul, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Suat Taşer, Cahit Irgat; Garip kuşağından Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday; İkinci Yeni'den Cemal Süreya, Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar; 1960'lı yıllardan Ataol Behramoğlu, Özkan Mert, Refik Durbaş, Süreya Berfe gibi şairler çıkışları, aranışları ne olursa olsun, sonuçta toplumdan yana evrilmişlerdir. Bu adlar üzerinden bakıldığında Türkiye politik tarihinin şiir tarihiyle örtüştüğünü görürsünüz. Türkiye gibi ülkelerde bunun başka yolu da yoktur zaten. Toplumdan yana ve emperyalizme karşı olup da hapis yatamayan şair yok gibidir. Ne yazsa suç sayılmıştır hep. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın şiirinde anlattığı, erken uyandıran 'horoz' olmuştur şair. Melih Cevdet Anday'ın sözünü ettiği 'rahatı kaçan ağaç'tır aynı zamanda. Dedim ya, toplumlar uykuya daldığında uyandırma görevini doğal olarak üstlenmiştir şiir. Kayalıklara bindirilmesin diye de bir sis çanı olagelmiştir hep. İşte böylesi bir algıyla şiire başladım ben. Sınıfsal konumlanışım da bunu gerektiriyordu, edindiğim bilinç de. Ne yazık ki benden öncekilerin yaşadıkları süreçlerden geçerek yürüdüm; ama şiirle hep örtüşerek, şiire güvenerek, şiire başımı yaslayarak'- Liseli yıllarda Behçet Necatigil, Turgut Uyar, Sabahattin Kudret Aksal, Hilmi Yavuz, Oktay Rıfat, Zeynep Oral, Alpay Kabacalı'dan oluşan jüri tarafından 1974'ün en başarılı şairlerinden biri seçildiniz. Süreç içerisinde pek çok ödül aldınız. Şimdi de 'Birkaç Kuş Birkaç Anı' adlı kitabınızla 2008 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü kazandınız. Bu, bir ödül tutkusu mu, yoksa bu kalkışmanızda bir hesaplaşma mı var?Bilindiği üzere, ödüllerin dedikodusu hep çokça yapılır Türkiye şiir ortamında. Karşı çıkanlar da çoktur; ama bir süre sonra yarışmalara katıldıklarını görürsünüz. Ben ödül kurumunun ciddi bir iş olduğunu düşünüyorum. O ciddiyetle de işletilmesi gerektiği kanısındayım. Çünkü bir ödül sadece katılanlara verilmez. Jüri bir yapıtı seçerken, kendini de seçmiş olur. Ayrıca ödül, adına konulana da verilmiş olur. Bu açılardan bakıldığında, ödül kurumunun öne çıkarttığı sorumluluk da somutlaşmış olur, sanırım. Bu tutarlılığı gösteren yarışmalara katılmakta bir sakınca görmüyorum, görmedim. Tek etken bu değil elbette. Fark edilmemek de oldukça can sıkıcı. 2005'te Mürekkep Zamanlar adlı kitabım yayımlandı. Çok önemsediğim bir kitaptı. Ama nedense, öyle bir kitap yokmuş gibi davranıldı. Oysa, öncelikle önemsenmesi gereken Türk şiiridir. Çünkü şiir bir iklim gereksinir kendine. Büyük şiirlerin yazıldığı ülkede ancak büyük şiirler yazmanın olanağı vardır. Bu nedenle, kim yazarsa yazsın, o büyük şiir için, gerekirse şiir tarlasını çapalamak göze alınmalıdır. Önemli olan, bireyin ve toplumun gereksindiği şiirin yazılmasıdır. Bu anlamda, benim şiir gereksinmem karşılandığında, yazmasam da olur diye düşünüyorum. Gene bu nedenle başkasının eliyle de yazılır şiir. Böylesine bir içtenlik şairi onarabilir. Şiirin kurtuluşu da buna bağlı. Şiir çabamın zeminini bu yaklaşım oluşturuyor. Yazdığım yüzlerce poetik yazıda da hep bunu anlatmaya çalışıyorum. Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne katılışımın nedeni de bu. Yazdığım şiiri anımsatırken; şiir adına ve şiirden yana bir kez daha uyarıcı olabilmek. Elbette böyle bir kalkışmadan söz edebiliriz. Ama biz buna şiirin ayaklanması diyelim.

'KORKUYLA BEKLİYORUM...'

-'Birkaç Kuş, Birkaç Anı' adlı kitabınızla 2008 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü kazandınız. Sizce bu kitabın önemi nedir? Amacınızla buluştunuz mu?- Bu sorunuza kestirmeden yanıt verip, bu kitabımın öneminin belirlenmesini eleştirmenlere bırakabilirim. Ama ne yazık ki böyle bir kurum, böyle bir işleyiş yok Türk şiirinde. Karşılaştırmalı bir araştırma-inceleme ise hiç olmamış. Böylesine bir ortamda yazılan şiirin getirdiği poetik yenilikleri açığa çıkartıp okuyucunun kullanımına sunmak, neredeyse, olanaksız. Böyle olduğu için de her şey zamana bırakılıyor. İyi yapıtların elli yıl gecikmeyle fark edilmesinin nedeni de budur. Elli yıl geriden gelmenin nedeni de' Bu durumun getirdiği burukluk, sanırım, daha uzun yıllar yaşanacak gibi. Belki de bu nedenle yarışmalar da önem kazanıyor. Öte yandan emperyalizmin, 'parçalar çağını yaşıyoruz' diye sunduğu proje, şiir dünyasında da benimsenmiş durumda. Şiirin bir iklim sorunu olduğu da unutulmuş görünüyor. Böyle olunca, küçük öbekler oluşturmuş şairler. Kısa paslaşmalarla götürüyorlar şiiri, bununla da yetiniyorlar üstelik. Süreyya Berfe'nin dediği gibi bu; şairin, şiirin geri çekilmesi değil, düpedüz ölmeye yatması oluyor. Bu işleyişe bir itiraz olarak düşünüyorum yazdığım şiirleri. Bunun anlaşılmasını önemsiyorum. Bu süreç, Mürekkep Zamanlar adlı kitabıma karşı sergilenen duyarsızlığı da giderir diye umuyorum. Daha önemlisi o geleneksel yapı içerisinde halkalanarak gelen, gelişen Türk şiiri yeniden fark edilir diye bekliyorum. Bu başarıldığında kimse kendinden değil; var olan, varlık bulmuş Türk şiirinden, o sağlam zeminden yola çıkar diye umutlanıyorum. Anlaşılacağı üzere amacıma giden o yolu yürümekte ve beklemekteyim. Şiir adına, bundan sonraki gelişmeler, hepimizin amacı olana ulaşıp ulaşamadığımızı gösterecek. Ne yazık ki korkuyla bekliyorum o sonucu.

Birkaç Kuş Birkaç Anı/ Veysel Çolak/ Hayal Yayınları/ 82 s.

Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008


SOSYAL BİLİMLER: Rıfat N. Bali

'Nesli tükenmiş bir kuşağın temsilcisi'
Rıfat N. Bali, Sarayın ve Cumhuriyetin Dişçibaşısı-Sami Günzberg kitabıyla bu yıl Sosyal Bilimler Araştırması dalında Yunus Nadi Ödülü'ne değer görüldü. Sami Günzberg, sultanların ve Cumhuriyet kurucularının sırdaşı, gayri resmi diplomat, Sultan II. Abdülhamid vârislerinin vekili, Nazilerin soykırımından kaçan Yahudi mültecilere yardım eden bir arabulucuydu... Rıfat N. Bali'yle bu sıra dışı insanın sıra dışı evrenini konuştuk...

Gamze AKDEMİR

Kitabı yazmanızı gerektiren başlıca nedenler nelerdi?- Yazmamın sebebi, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde devlet erkânına yakın ve/veya kamu hizmetlisi veya siyasetçi olarak görev yapan; ancak hayatları hakkında çok az bilgi olan az sayıda Türk Yahudisinin biyografilerini bir araya getirecek Devlet'in Yahudileri ve Öteki Yahudi kitabıma Sami Bey'i de dahil etmekti. Bu kitap 2004'te yayımlanacaktı. Fakat Sami Bey'in hayatını yazmaya başladıktan sonra, kısa zamanda orta boy makale ölçüsünü aşacak zenginlikte bir şahsiyetle karşı karşıya kaldığımı anladım ve hayatını başlı başına bir kitap yapmaya ve araştırmamı derinleştirmeye karar verdim.- Münevver Ayaşlı'nın Sami Günzberg'e ilişkin, 'Tek bir satır yazmadan, kimseye tek bir kelime söylemeden gitmiştir. Mezarı da susmaktadır' tespitini anımsatıyorsunuz kitabınızda. Bu bağlamda Günzberg'i yazmak nasıl bir süreçti?- Biyografiyi yazmaya başladığım 2003-2004 yıllarında, zaman içinde çok fazla malzemeyle karşılaşacağımı tahmin etmiyordum' Özellikle Türk kaynaklarında çok az malzeme mevcuttu. Sami Bey'in adı sadece bazı hatıratlarda, o da birkaç satırla geçiyordu. Osmanlı ve Cumhuriyet Arşivleri'nde ise tek tük belgeler vardı. Tüm bunlar bu şahsiyetin hayatını aydınlatmaya, bir kitap yazmaya yetmiyordu' Dolayısıyla yabancı arşivlerde nelerin mevcut olduğunu araştırmaya başladım. İngiliz ve İsrail arşivlerinde çok fazla belge buldum. Bu da doğaldı, zira Sami Bey, 'Musul Petrolleri' ve 'Hanedan vârislerinin mirası' konularında Britanya Hükümeti ile mücadele ediyordu. İsrail'deki Weizmann Arşivleri'nde de çok sayıda belge olması doğaldı, çünkü Sami Bey Siyonist lider Haim Weizmann ile sıkı ilişki içindeydi. Ancak en önemli evrakları Kudüs'teki Merkezî Siyonist Arşivleri'nde buldum. Burada Günzberg'in şahsi arşivinin bir kısmı mevcuttu. Bana kalırsa Günzberg, bu evrakları hayatta iken, şahsına ait Osmanlı kılıcını ve madalyalarını yolladığı gibi, gizlice İsrail Arşivleri'ne teslim etmiş veya yollamıştı. Bu evrakların kopyalarını temin ettiğimde buradaki bilgiler beni başka yerlere yönlendirdi. Belgelerin yanı sıra sahaflara düşmüş hanedan mensuplarına ait vesikaları da satın alınca malzeme zenginleşmeye başladı. Aynısı fotoğraflar için de geçerliydi. Sami Bey, Atatürk'e çok yakın olduğu için fotoğraflarda yer alması doğaldı. Bunun için de Cumhuriyet gazetesi ile Yapı Kredi Bankası arşivlerindeki Atatürk ve yakın çevresinin yer aldığı fotoğraf koleksiyonlarını elden geçirdim. Birçok fotoğrafta Sami Bey'in yer aldığını tespit ettim.- Sami Günzberg, yakın tarihe ilişkin ilk elden yetkin bir kaynaktı aslında öyle değil mi? Neden susmuştu, neden hiç konuşmamıştı? Nasıl bir insandı?- Batı âleminde çok yaygın olan ancak Türkiye'de maalesef yaygın olmayan bir alışkanlık, uzun yıllar devlete hizmet etmiş siyasetçilerin, bürokratların emekli olmalarından sonra hatıralarını yayımlamalarıdır. Bu, yavaş da olsa, yeni yeni değişmeye başladı. Ancak halen değişmeyen bir şey var; o da kamu hizmeti yapmış önemli şahsiyetlerin, emekli Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının, aydınların veya siyasetçilerin şahsi evraklarını 'vefatlarından sonra araştırmacılara açılmak kaydı şartıyla' bir kurum arşivine bağışlamamaları. Bu bizden önceki nesillerin zihniyeti... Sebebi de bu şahısların kimi olaylar veya şahıslar hakkında birinci elden yaptıkları gözlemlerinin kamuya açıklanması halinde devletin ve/veya adı geçen şahısların zarar görebilecekleri endişesi. Günzberg de hem bu zihniyete mensup bir kuşağa ait hem de son derece önemli tarihi hadiselere birinci elden tanık olduğundan geride bir şey bırakmak istemedi. Bence çok yazık'

YANILGILAR'

- Sadece bir dişçi olarak anılmadı... Hakkında öne sürülen ve özellikle dinci gazetelerin ve dinci yazarların dile getirdikleri iddialar nelerdi? Ve bu iddialar nasıl yalanlandı? - İleri sürülen iddialar, dönemin bazı ileri gelen Yahudi şahsiyetlerinin 'Hilafetin lağvında ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda etkin oldukları' iddiasıdır. İddiayı ileri sürenlere göre bu şahsiyetlerden biri, Lozan Antlaşması müzakereleri sırasında Türk heyetinde müşavir olarak yer alan Osmanlı Devleti'nin son Hahambaşısı Haim Nahum, diğeri de Atatürk'e çok yakın olan dişçi Sami Bey'dir. Bu saçma iddiaları ilanihaye tekrarlayanlar Sami Bey ve hayatı hakkında en ufak bir bilgi kırıntısına sahip olmayan, popüler kültürümüze mal olan söylentileri gerçekmiş gibi kabul edip, yazılarında tekrarlayarak diri tutan köşe yazarları. Kitabımda kullandığım kaynakların ezici çoğunluğu, ilk kez gün yüzüne çıkan kaynaklar. Hal böyle olunca bilgi sahibi olmadan Sami Bey hakkında fikir ileri sürenler herkesi aldatmaktalar.- Dünya Siyonist Örgütü Başkanı Haim Weizmann ile yazışmaları hakkında ne tür bilgilere ulaştınız?- Günzberg, Haim Weizmann ile çok yakın ilişkideydi, adeta onun İstanbul'daki temsilcisi gibiydi. Sami Bey, Weizmann'ın Atatürk'ün ölümünden 17 gün sonra İstanbul ve Ankara'yı ziyaret etmesini ve devlet erkânı ile görüşmesini mümkün kılan kişiydi. Sami Bey bir yandan Türkiye Cumhuriyeti'nin Filistin'deki Yahudi liderler ile iyi ilişkiler içinde olmasını, diğer yandan İkinci Dünya Harbi'nin hemen arifesinde, zor ve karanlık bir dönemde ufukta beliren harbin yaratacağı etkilerin Türk Yahudilerine en az şekilde yansımasını arzuluyordu. Devlet erkânı ile yakın ilişkiler içinde olan Sami Bey sanki o tarihte Türkiye'de gidişatın olumsuz olduğu, milliyetçi ve şoven bir dalganın yükselmesi halinde Türk Yahudilerinin büyük zarar görebileceklerini sezmişti. Sanki, çok da uzak olmayan bir tarihte, Varlık Vergisi Kanunu gibi bir kanunun kabul edilebileceğini hissetmişti. Bunun için de Weizmann'ın dönemin önde gelen Batılı Yahudi finans çevreleriyle irtibata geçip, her ne kadar öyle bir talep yoksa da, Türkiye Cumhuriyeti'nin sanayi kalkınmasında kullanılmak üzere büyük bir kredi açması gerektiğini telkin ediyordu. Sami Bey'e göre böylesine bir 'jest', Türk devlet erkânı ve kamuoyunda çok olumlu etki yaratacak ve Türk Yahudilerini muhtemel bir şoven milliyetçi dalganın yükselmesinin yaratacağı zararlardan koruyabilecekti. Ancak bu kredi nihayette temin edilemeyecek ve Sami Bey'in endişe ettiği veya gelişini sezdiği Varlık Vergisi Kanunu da 1942 Kasımı'nda kabul edilecekti.

HER DEVRİN ADAMI

- 'Sami Günzberg bir nevi 'Saray Yahudisi'ydi' diyorsunuz. Onun bir özelliğinin de 'her devrin adamı' olabilmeyi becermesi olduğunu belirtiyorsunuz. Anlatır mısınız?- 'Saray Yahudisi' terimi Osmanlı Devleti döneminde Saray'da görevli olan ve/veya Sultan'a yakın olan gayrimüslimler için kullandığım bir terim. Yani bu şahıslar bir yerde soydaşlarının oluşturduğu cemaat ile Saray arasındaki ilişkilerde bir nevi aracı, kolaylaştırıcı görevini sürdürüyorlardı. Sami Bey de hem Osmanlı dönemini yaşamış ve Saray'a yakın olmuş hem de Cumhuriyet dönemini yaşamış bir insan. Saray'a yakın olmasına rağmen yeni dönemde Çankaya'ya, Ankara'ya yakın olabilmeyi becermiş birisi. Yani birbirine zıt iki ayrı rejim altında her bir rejimin üst düzey erkânı ile son derece iyi ilişkiler tesis etmeyi başarmış birisi. Bu bence Sami Bey'in 'taraf' olmamasından ileri geliyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra Sami Bey, Cumhuriyet'in liderleri ile olan münasebetlerinde hanedan ile olan yakınlığını inkâr etmedi; dahası vârislerin vekilliğini üstlenerek onlarla ilişkilerini sürdürdü. Ancak hiçbir zaman hanedanın yeniden ihdas edilmesi taraftarı değildi ve 'Cumhuriyet'e saygılı iyi bir vatandaş' oldu. O nedenle de Çankaya ve Ankara ile yakın ilişkiler içindeydi. Buna rağmen hanedan mensuplarıyla sık sık görüşmesi nedeniyle de Milli İstihbarat ve emniyet güçlerince izlenecekti. Bu izleme esasında Sami Bey'in hanedan mensuplarıyla temaslarının sadece vekili olduğu davalar münasebetiyle mi, yoksa hanedanın yeniden ihdası için mi olduğunu anlamaya yönelikti.- Kitapta Günzberg'e ilişkin düşüncelerine yer verdiğiniz kişilerin dile getirdikleri ortak noktalar nasıl özetlenebilir?- Ortak kanaat son derece zeki, saygılı, beyefendi bir insan ve çok iyi bir dişçi olduğuydu. Bunun istisnaları ise hanedan mensuplarıdır. Bazı hanedan mensupları, vârisleri onu fırsatçı, güvenlerini suistimal etmiş bir şahıs olarak gördüler. Bu günümüze kadar gelen bir kanaat. Kitabımın yayımladığını öğrenen, ancak satın almayan ve dolayısıyla yanlış şekilde kitabın Günzberg'in otobiyografik hatıraları olduğunu sanan hanedan mensubu bir hanımefendinin, Almanya'da yaşayan bir başka hanedan mensubu hanıma, 'Şeytan suratlı Sami Bey'in hatıraları çıktı' dediğini de bizzat Almanya'da yaşayan bir hanım okurdan duydum. Şahsi kanaatim ise Sami Bey'in artık nesli neredeyse tükenmiş bir kuşağın temsilcisi olduğudur. Bu, Osmanlı terbiyesiyle büyümüş, birkaç yabancı dile, aynı zamanda Osmanlıca ve Türkçeye hâkim, kültürlü, iyi yaşamayı seven, antika eserlere meraklı, mütevazı olmayı şiar edinmiş, dolayısıyla adlarından fazla söz edilmeyen insanlardan meydana gelen bir kuşaktı.- Bu, Sosyal Bilimler Araştırması dalında ikinci Yunus Nadi Ödülü'nüz. Nasıl hissediyorsunuz?- İlkini 2005'te, Anadolu'dan Yeni Dünya'yla Prof. Ayla Ödekan ile paylaşmıştım. Fevkalade mutlu ve sevinçliyim. Üniversite öğretim üyesi veya bir kuruma bağlı araştırmacı olmadan ve hiçbir yerden maddi destek almadan, uzun yıllar boyunca araştırdığınız ve bin türlü güçlüklerle temin ettiğiniz belgelerle yazdığınız bir kitabın, değerli seçici jüri üyelerince ülkemizin en prestijli yarışmalarından birinde ödüle layık görülmesi, bir bağımsız araştırmacının hayal edebileceği en büyük mükâfattır; hayallerinin gerçekleşmesidir.

Sarayın ve Cumhuriyetin Dişçibaşısı: Sami Günzberg/ Rıfat N. Bali/ Kitabevi/ 460 s..

Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008


KARİKATÜR

'Karikatürcünün gericisi, tutucusu olmaz'

Ahmet Aykanat

Ahmet Aykanat, Yunus Nadi Karikatür Ödülü'nü kazanan karikatürünü çizerkenki felsefesini aktarırken, günümüz dünyasındaki işbirliklerini şöyle dile getiriyor: 'Günümüzde göz ardı edilen ve artık insanları fazla ilgilendirmeyen emekçinin yok oluşunu gösteriyor. Bunu düz kapitalistler de yapıyor dinci kapitalistler de' Ben her şeyden önce insana değer verilmesini istiyorum. Özellikle, üreten, emek veren fakat o emeğinin karşılığını almak için her şeyi devletin inisiyatifine bırakan insanların gözetilmesini, kollanmasını istiyorum. Sosyal devlet nutukları yerine bu insanları koruyan bir hayat şekli istiyorum''

Levent GENCELLİ

Türk karikatürünün kilometretaşlarından Cemal Nadir Güler'in memleketi Bursa'da karikatürü geliştirme adına büyük mücadele veren Ahmet Aykanat, Yunus Nadi Karikatür Ödülü'nü 14 yıl aradan sonra ikinci kez kazanmanın mutluluğunu yaşıyor.İlk karikatürü 1969 yılında Günaydın'ın Ustura ekinde yayımlanan Aykanat, şimdiye dek 12'si ulusal, 36'sı uluslararası olmak üzere 48 ödül kazanmış.Mizahı 'çağdaşlığın, hoşgörünün ve bugünün duygusu'; karikatürcüyü de 'toplumun aydınlanması için çalışan, gayret gösteren bir kişilik' olarak tanımlıyor. Aykanat, kurucu başkanı olduğu Anadolu Karikatürcüler Derneği'nde yeniden başkanlığı kabul etmiş. En büyük hedefi de Cemal Nadir Karikatür Müzesi'ni Bursa'ya kazandırabilmek. Bu konuda mücadele veren Aykanat, derneğin amaçları arasında, 'Karikatür müzesinin kurulmasını sağlamak' ibaresinin de tüzükte yer almasını önerdi.Cemal Nadir'e sahip çıkmanın sadece karikatürcülerin işi olmadığını; Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin, dünyaya malolmuş büyük sanatçının adını yaşatacak müzeyi yaşama geçirme sorumluluğu olduğunu hatırlatan Aykanat, özlemini gerçekleştirdiğinde, yıllardır topladığı karikatür albümlerinden oluşan 800 parçalık çok önemli koleksiyonunu müzede sergileyip, gençleri dünyanın dört bir yanındaki karikatürcülerin yapıtları konusunda bilgilendirmenin düşünü kuruyor.Ahmet Aykanat'a, 'Yunus Nadi Karikatür Ödülü'nü kazanmak nasıl bir duygu?' diye soruyorum. Yanıtı: 'Yunus Nadi, Türkiye'nin bence en prestijli ödüllerinden biri. Bunun maddi kısmı beni ilgilendirmiyor çok fazla. Beni ilgilendiren Yunus Nadi ismi ile bir ödüle sahip olmam. Hele bu ödül ikincisi oldu, mutluluğum katlandı. Dünyada böyle uzun soluklu bir organizasyona pek rastlamadım. Dileğim, Türk karikatürünü olumlu yönde geliştireceğine inandığım bu organizasyonun gelişerek Aydınlanma Devrimlerimize katkısını arttırarak sürdürmesidir.' Aykanat, Yunus Nadi Karikatür Ödülü'nü kazanan karikatürünü çizerkenki felsefesini aktarırken, günümüz dünyasındaki işbirliklerini sözcükleriyle şöyle dile getiriyor:'Günümüzde göz ardı edilen ve artık insanları fazla ilgilendirmeyen emekçinin yok oluşunu gösteriyor. Bunu düz kapitalistler de yapıyor dinci kapitalistler de' Ben her şeyden önce insana değer verilmesini istiyorum. Özellikle, üreten, emek veren fakat o emeğinin karşılığını almak için her şeyi devletin inisiyatifine bırakan insanların gözetilmesini, kollanmasını istiyorum. Sosyal devlet nutukları yerine bu insanları koruyan, gözeten gerçek anlamda bir hayat şekli istiyorum''

KARİKATÜR NEREYE GİDİYOR ?

Yıllardır öğrencilere felsefe öğretmeye çalışan ve 'Felsefe dersleri ilköğretimde olmalıdır' diyen Aykanat'ın, gençlere öğütleri arasında, popülizmden uzak durmaları ilk sırayı alıyor. Aykanat, gençlerin karikatürü de tehdit eden popülizmin kirliliğinden kendilerini sakınmalarını öneriyor ve 'Gençlerin gerçek karikatür kültürünü tanımalarını popülist ve piyasacı karikatürlerden kendilerini uzak tutmalarını istiyorum. Karikatürün çağdaş bir kültür ve sanat olduğunu kavramalarını ve bu kültüre sahip olmalarını istiyorum. Tüm yönleriyle karikatürü tanımak önemlidir. Karikatür ilerici, eleştirici, aydınlanmacı, çağdaş olmak zorunda. Karikatürcünün gericisi, tutucusu olmaz. Karikatürün sorgulayan, eleştiren, septik karakterine aykırıdır' diyor.Karikatürün nereye gittiğini sorduğumda, resmi dairelerde kullanılan sabit kalemli dönemlerden bilgisayarların kullanıldığı, çağdaş teknolojinin karikatürün gelişimine katkı koyduğu sürece dikkat çekiyor:'Felsefeciliğimden olsa gerek, sorulara dikkatli cevap vermeliyim. Önce 'kültür nereye gidiyor?' diye sormak gerekiyor. İnternetin gelişmesi dünya karikatürcülerini birbirine yaklaştırdı. Dünya büyük bir pota oldu. Dünya karikatürünü izleme şansımız var. Dolayısıyla aynı zamanda dünyadan da sorumluyuz. Çünkü dünyanın öte yanından bir gazete veya dergi veya bir site benden karikatür isteyebiliyor. Ben de onların eserlerini burada gösterme şansına sahibim. Dolayısıyla dünyadan haberimizin olması lazım. Yerel bir konuyu dünya paradigmasıyla ele almamız lazım. Böylece karikatürcü sadece bir çizgi işçisi olmaktan çok bir kültür adamı konumuna geldi.Bir kaç küfür geliştirmek ve bunları karikatür diye yutturmak insanların parasını almak değildir karikatürcülük. Yani çok okumalı, bütün aktüel olayları takip etmeli, felsefe bilmeli, psikolojiden haberdar olmalı' Altyapıyı oluşturmalı. Bunları yapabilen karikatürcü başarılı olacaktır.'

'Karikatürcü idealist olmalı'

Muammer Olcay

Muammer Olcay, 1972'de Yalova'nın Teşvikiye köyünde doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Anasanat Dalı Yayın Grafiği Bölümü'nden mezun oldu. Çeşitli gazete ve dergilere karikatürler ve illüstrasyonlar yaptı. Yurtiçi ve yurtdışı karikatür yarışmalarında ödüller aldı. Olcay'la karikatürlerini konuştuk'

Selcen AKSEL

-arikatürlerinizde daha çok hangi konuları ele alıyorsunuz?- Daha çok toplumsal yani sosyal konular. Sevgi, aşk, ölüm, çevre, ekonomik dengesizlik, din, spor, kitap, sanat vb. konular... Beni daha çok hangi konu heyecanlandırırsa, o konuda daha çok çiziyorum. Konular biraz da dünyaya hitap etmeli, bu nedenle küresel ısınma çevre temaları son zamanlarda daha haşır neşir olduğum temalardır. - Ülkemizde siyasi içerikli karikatürün durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?- Ülkemizde siyasi karikatürü pek destekleyen kuruluş yok. Tuhaf ama buna artık siyasi gazeteler de dahil oluyor. Eskiden olduğu gibi, unutulmaz tiplemeler yaratarak çizilecek siyasilerimiz de yok zaten. Çizince sonucunu biliyorsunuz ne oluyor. İranlı karikatüristler nasıl ki dini fazla işleyemiyorlarsa, ülkemizdeki karikatüristler de siyasi içerikli karikatürü işleyemiyorlar. Ülkemizdeki medya patronları, siyasi içerikli karikatür çizen karikatüristleri istemiyor. Siyasilerimiz de, siyasi karikatür çizen karikatüristleri seven medya patronlarını istemiyor zaten. Eskiden istenmeyen bir ülkeydik artık istemeyen bir ülke olduk. - Bir dönem günlük gazetede çizen bir karikatürcü olarak, mizahın bu kolunun sizce en önemli yanı nedir?- Gazete karikatürü veya editoryal karikatür, o günün en önemli haberini vurgular ve haberle pekişir. Her gün gelişmeleri takip eder ve olayları harmanlayıp buradan bir espri çıkarırsınız. Bütün bu çabalarınız gün gelir o ana, o döneme ait bir karikatür olarak hatıralarda kalır. Bir gün önce çizdiğiniz, bu gün anlamını ve gücünü kaybeder. Artık gündem başkadır ve siz onunla ilgilenirsiniz. Siyasi içerikli karikatürün en önemli yanı, sürekli eskimeye mahkûm olmasıdır. - Karikatüre nasıl adım attınız?- İlk dönemler mizah dergisi karikatürü ile ilgiliydim. Uluslararası bir dili yerel mizah dergisinde bulmak zor. Artık internette ve televizyonlarda mizah dergisi esprilerine bol bol rastlıyorsunuz. 'Stand up' ve 'sitcom' tarzı eğlence programları mizah dergilerinden besleniyor. Fakat karikatürün doğasındaki sadeliği, ince zekâyı bunlarda bulamazsınız. Dakikalar dolusu laf kalabalığına ve balonlar dolusu cümle yığınlarına gerek kalmadan karikatür çizmeye çalışıyorum. Son dönem karikatürlerimde de bütün bu fazlalıkları atmaya çalıştım.- Bu tür bir yarışmanın en büyük işlevi sizce nedir?- Yüreği sevgi dolu bir çocuksunuz ya da dünyaya barış dağıtmaya çabalayan beyaz bir güvercinsiniz diyelim. Ama duygularınızı paylaşamıyorsunuz, barışı taşıyamıyorsunuz çünkü sizi engelleyen güçler var. Bu yarışma ve uluslararası diğer yarışmalar sizi, dünyanın öbür ucundaki yüreği sevgiye aç bir çocuğa götürüyor. Bu yarışma ve uluslararası diğer yarışmalar, dünyanın öbür ucunda, barış güvercini bekleyen bir yuvaya götürüyor. Çizmeye yeni başlayan birçok genç yetenek bu yarışmalar sayesinde motive oluyor. Bir Çinli, bir İranlı, bir Afrikalı veya bir Avrupalı gün geliyor aynı şeye gülebiliyor, heyecanlanabiliyor. Yani karikatüre, yani sanata. Yarışmalar bu duyguları taşıyan sanatçıların buluştuğu bir platform. Bu şekilde ilerleyebiliriz, AB'ye biz sanatla girelim en iyisi, siyasetle çözemeyeceğiz gibi geliyor bana.

MİZAH DİLİ GELİŞİYOR...

- Evrensel olarak düşünürsek karikatür bu çağda nasıl bir anlam kazanıyor?- Dünya çizerlerini takip ettikçe görüyorsunuz mizahın dilinin geliştiğini. Bu gelişmelere ayak uydurmak gerekiyor. Yurtdışında karikatür dalında başarı kazandığınızda ülkenizin ismi geçiyor adınızla birlikte. Kendi ülkenizi temsil ediyorsunuz. Ülkenizin tanıtımına katkınız oluyor. Son dönemdeki karikatürlerim bu nedenle daha evrensel mizaha yatkın. Bazı karikatürlerim yurtiçinde sergilenmeye bile değer görülmezken yurtdışında iyi dereceler aldı. Elbette kültürler farklı ve burada güldüğünüz bir olaya başka bir ülke insanı gülmeyebilir. Aynı şekilde başka bir ülkenin insanının güldüğü bir olaya biz gülmeyebiliriz. Asıl başarı her iki tarafı da güldürmek.- Mizahçı yanınızın beslendiği başka alanlar var mı? Nelerdir?- Bazen kâğıt üzerinde karalama yaparken düşünürüm ama espri değil, lekelerle biçimlerle oynarım. Örneğin yattığım yerden tavandaki boya döküntülerini değişik figürlere benzetir, onlarla hayali olarak oynarım. Dışarıda duyduğum bir ses, yanımdan geçen birinin konuşmasındaki bir kelime, bir otobüsün üzerindeki reklam, bir arkadaşımla sohbet sırasında anlatılan konular gibi eylemler bile mizahi bir sonuca götürebiliyor. Gazete, dergi ve kitapları takip eder afiş ve fotoğrafları karıştırırım. Sinemanın yanı sıra, animasyon ve belgesel filmlerini takip ederim.

KARİKATÜRCÜNÜN BİRİKİMİ

- Bir karikatürcünün ne tür bir birikime sahip olması gerekir?- Bir karikatüristi, çizdiği karikatürlerden analiz edebilirsiniz. Kişiliğini, duruşunu görebilirsiniz. Ama uzun bir zaman dilimidir bu. Bir dönem eleştirdiği iktidarın hizmetçisi olmamalı karikatürist. Karikatürü maddi menfaat için yapmayan bir birikime sahip olmalıdır. Karikatür yarışmalarında bir bedel vardır. Bu bedel için yarışmaya katılmamalı örneğin. Bu yarışmaların var olması için katılmalıdır. Sanat karikatürü yapması zaten o karikatürcünün zenginliğini gösterir. Popüler karikatür, sanat karikatürü, çizgi bant karikatürü, çizgi roman, siyasi karikatür, çizgi film, mizah karikatürü, mizah yazarlığı vb. bütün bunları yapan karikatüristler var. Karikatürü bu şekilde ayırmak doğru mu değil mi, tartışılır; ama bütün bunların içinde günümüzde en çok para getiren hangisi ise ona doğru bir yönelme var. Karikatürcü de para gazeteden geliyorsa gazete karikatürü, mizah dergisinden geliyorsa mizah dergisi karikatürü, yok eğer para televizyondan geliyorsa mizah yazarlığına soyunuyor. Sanat karikatürü ise bu sebepler yüzünden tek başına yarışmalarla sergilerle ayakta duruyor. Karikatürcü idealist olmalı. Para için sahip olduğu değerlerden vazgeçmemeli.

'Karikatürde zekice buluş önemli'

Mehmet Zeber

Balıkesir Kadriye Kemal Gürel Güzel Sanatlar Lisesi Resim Öğretmeni Mehmet Zeber, Yunus Nadi Karikatür Jüri Özel Ödülü'nü kazandı. Zeber, Yunus Nadi gibi prestijli bir ödül almanın gururunu yaşadığını söylüyor. 1963 Afyon Sandıklı doğumlu olan Mehmet Zeber, ilkokul, ortaokul ve liseyi Söke'de tamamladı. 1987'de 9 Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Resim-İş Ana Sanat Dalı Bölümü'nü bitirdi. 1987'de Sivas Divriği'de öğretmenliğe başladı. Tekirdağ Hayrabolu'da öğretmenlik yaptı. 1999'dan bu yana Balıkesir'de çalışan Zeber, 7 yıldır güzel sanatlar lisesinde resim öğretmeni olarak görev yapıyor. Çok sayıda resim ve karikatür sergisine katılan Zeber sanat çalışmalarını Balıkesir'de sürdürüyor.

Coşkun YAMAN

Resim ve karikatür yeteneğiniz nerden geliyor?- Babam esnaf, annem ev hanımıydı. Dedem ise resme meraklıydı. Bende ilkokuldan itibaren dedemle resimler çizdim. Endüstri meslek lisesinde elektrik bölümünü bitirdim. Lisedeyken öğretmenlerim yeteneğim nedeniyle bobin resimlerini bile bana çizdiriyorlardı. Ama ben bununla da yetinmiyordum ve yağlıboya resimler yapıyordum'- Karikatür çizmeye nasıl başladınız?- Resim yarışmalarına tuvaller gönderiyordum. Sergilere katılıyordum. Ancak resim göndermek zor oluyordu. Ben de resim yarışmalarına katılmaktansa karikatür yarışmalarına katılayım dedim. Karikatürü çizip zarfa koyup gönderiyordum. Kısacası resim külfetli, karikatür pratikti. İlk karikatürümle 1987'de, Milliyet Sanat dergisinin Abdi İpekçi Karikatür Yarışması'nda birincilik ödülünü kazandım.- Ödül almaya alışıksınız. Karikatür dalında kaç ödülünüz var?- İlk karikatürümle ödül kazandığımda daha fazlasını kazanacağımı düşündüm. Ancak 20 yılda kazandığım ödüller 10'u bulmadı. 1996, 1999, 2000 ve 2001'de Mimarlar Odası Burdur Temsilciliği'nin 'Eski Eser Müze ve İnsan İlişkileri' konulu yarışmasında özel ödüller ve mansiyonlar kazandım. Aynı yıl İtalya'da Uluslararası Marostica Karikatür Yarışması'nda başarı ödülü geldi. 2003'te İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin 'Engelliler' konulu yarışmasında ve 2006'da, Isı Su Ses ve Yangın Yalıtımcıları Derneği (İZODER) Karikatür Yarışması'nda da üçüncü oldum. 2007'de İZKUŞ tarafından düzenlenen '1. Ulusal İzmir Kuş Cenneti Karikatür Yarışması'nda Seyrek Belediyesi özel ödülüne değer bulundum.- Şimdi de Yunus Nadi ödülünü kazandınız. - Biraz önce söylediğim gibi ilk ödülüm Abdi İpekçi karikatür yarışmasından gelmişti. Son ödülüm de Yunus Nadi oldu. Türk basınına mal olmuş önemli isimler adına düzenlenen, prestijli bir yarışmada ödül almak, sanatçı için gerçekten keyif verici, onur verici. Yunus Nadi ödülleri 62 yıldır veriliyor. Son yıllarda Yunus Nadi ödüllerine karikatürün de eklenmesi, karikatüristler için büyük şans oldu.

BALIKESİR'Lİ KARİKATÜRCÜLER

- Balıkesir'in adını karikatür yarışmalarında sık sık duyuyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz?- Balıkesir'deki nüfus yoğunluğuna göre karikatürist sayısı az ama önemli karikatüristler var. Örneğin fotoğraf ustası da olan, 'Gülen Objektif' olarak tanınan Ahmet Esmer, fotoğraf ve karikatürü birleştirip Balıkesir'e bu sanatı sevdirmiş bir ağabeyimiz. Yine diş hekimi Mete Ağaoğlu var. Uluslararası birçok ödül kazandı. Özellikle Mete Ağaoğlu'na büyük saygı duyuyorum. Benim temelim var ama Mete Bey'in işçiliği çok fazladır, çok emek verir. Aldığı uluslararası ödüller de başarısını kanıtlıyor. Doktor Alaattin Kaçar çok başarılı karikatürler çiziyor ama işi nedeniyle karikatür üzerine yoğunlaşamıyor. Bunun dışında güzel sanatlar fakültesinde öğrenimlerini sürdüren, karikatüre meraklı gençler var. Onlara da yardımcı oluyoruz, çizgilerini geliştirmeleri için önerilerde bulunuyoruz, birlikte çalışıyoruz. Kızım Ece de bir dönem karikatür çizmiş, çeşitli yarışmalara katılıp, ödüller almıştı. Şu an Eskişehir'de animasyon okuyor. Balıkesirli karikatüristler olarak Anadolu Karikatürcüler Derneği'nin bienaline katılıyoruz, bazı şehirlerde sergiler açıyoruz.- Siz hem resim hem karikatür yapan bir sanatçısınız. Karikatürle resim arasındaki en büyük fark nedir?- Karikatürde zekice buluş önemli. Espri bulmak zor. Ne kadar yetenekli olursanız olun zekice bir espri, bir buluş olmazsa karikatür çizemezsiniz... Sayfalar dolusu yazabileceğiniz ya da dakikalarca anlatacağınız bir görüşü, mesajı, karikatürle bir iki saniye içinde en etkili şekilde aktarabilirsiniz.- Size Yunus Nadi Karikatür Jüri Özel ödülü getiren karikatürü anlatabilir misiniz? - İnternette, haberleşmede kullandığımız simge olan '' salyangoz olarak da biliniyor. Ben de bu benzetmeden yola çıkarak salyangozları çizdim. Salyangozla '' işaretini karşılaştırıp, günümüzdeki haberleşmenin hızını vurgulamak istedim. İnterneti iyi ve hızlı olanın daha önde olduğunu anlatmaya çalıştım'

Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008

AlsahBlog.jpg

AlsahBlog/

ÖDÜLLER... ÖDÜLLER.... ÖDÜLLER.... ÖDÜLLER....