alsah37.sitemynet.com
turkeydeb.jpg

AlsahBlog/
*

AlsahBlog/
*


RIFAT ILGAZ'IN ROMANINDAN ANADOLU PANORAMASINA / BİLDİRİ ÖZETİ
HATİCE EMEL DİNSEVEN
_______________________________________________

Çalışmalarımızda başta Sarı Yazma olmak üzere Halime Kaptan, Yıldız Karayel ve Karartma Geceleri romanlarından yola çıkarak ülkenin nerede ise yüz yıl önceki panoraması Rıfat Ilgaz'ın bakış açısından canlandırmaya çalışıldı. Sarı Yazma her ne kadar kapağında roman yazılı olsa da yoğun olarak otobiyografik öğeler taşımaktadır.

Tam da bu noktada Rıfat Ilgaz'ın yaşamındaki önemli dostlarından birisi olan Mehmet Saydur'a, yazmış olduğu 31 Mayıs 1983 tarihli mektubuna, değinmek istiyorum. Gazi Eğitim Enstitüsü öğrencisi Mehmet Saydur, "Kastamonu Basınında Öğretmenler" konulu araştırmasının başlangıcında pek çok kişiye bazı sorular yöneltir iadeli taahhütlü olarak gönderdiği mektuplarında. İlk olarak Rıfat Ilgaz'ın alındı kartı geriye gelir. Karttaki posta damgası 30 Mayıs 1983 tür. da Birkaç gün sonra Rıfat Ilgaz'dan tam yedi sayfalık bir mektup gelir:

"Benimle ilgili bölümü birkaç kez okudum. Önce yanıtlamak kolayıma gitti sorularını. Yaşamımla ilgili bölümün olaylarını romanlarımdan çıkardığın ortada. Yanımda olsaydın şöyle bir konu atardım ortaya: 'Değerli meslektaşım derdim. Yaşamın gerçeği ile sanatın gerçeği tıpa tıp çakışır mı?' Beş on yıl önce bir kitap geçmişti elime. Van Gok'un yaşamını, sanatını anlatıyordu. Kitapta resmini yaptığı yerlerin fotoğrafları da vardı, hemen çalıştığı günlerde çekilmiş... Evler ağaçlar hemen hemen resimlerindekiler gibi... Gelgelelim hiçbiri yerlerinde değil. Ressam kompozisyon gereği nereye uygun görmüşse oraya yerleştirmiş "obje"leri... Benim sanatçı olduğuma inanırsan, ressamın gözle görüleni bile değiştirmedeki özgürlüğü düşsel bir saptamaya dayanan romancıya da tanıyacaksın demektir."

Sarı Yazma'nın kapağındaki neden otobiyografi değil de roman yazdığını Rıfat Ilgaz'ın "yaşamın gerçeği ile sanatın gerçeği tıpa tıp çakışır mı?" sorusunun ışığında değerlendiriyoruz. Ne var ki Rıfat Ilgaz'ın da romanında arka fonda akan olaylar tıpkı Van Gok'un tablolarına aldığı objeler gibi gerçektir.

Yazar 12 yaşına kadar doğduğu kasaba olan Cide'de yaşamıştır. Şimdi Cide'ye roman içinden uzanalım: "İlk alışverişimi yaptığım dükkanın yıllardır kapalı duran kepenklerine bir göz atıyorum. Sanki şu kapıyla birlikte kepenkler de açılırsa içerden, çocukluğum elindeki şeker külahlarıyla yeniden çıkacakmış (gibi) geliyor bana. Az ileride solda babamın dairesi... Merdivenleri dura dura çıkarken burnumun direğini kıran nemli kokuyu yeniden alıyor gibi oluyorum. Yolun iki yanında caneriklerini yolduğum, olmadan elmalarını kopardığım ağaçlar... Belki çocukluğumun ağaçları değil de onların fışkınlarından uzayan yeni gövdeler, yeni dallar, yeni yapraklar... Yolda birden dirsek verdiren demir korkuluklu köprüden kıvrılıp yolumuzu sürdürüyoruz. En güzel uçurtmaları yapan Rum çocuklarının evlerinin önünden geçiyoruz. Uçurtmamı boyattığım Sotiri, kimbilir nerelerde geçim derdinde? Oysa babasının kunduracı tezgahı bugün bile torunlarıyla onun da torunlarını doyurabilirdi rahatça... Çırağının da çırağı Fethi Usta bugün ustasının eline su dökebilecek durumda mıdır acaba?"

Çernişevski sanatın temel görevlerini belirlerken şunun da altını çizmişti der Pospelov Edebiyat Bilimi'nde: "Sanatın yeniden yaratma dışında bir anlamı daha vardır ki o da, yaşamı açıklamaktır."

Rıfat Ilgaz, geçmişin panaromasını çizip öylece bırakmıyor, yaşamı açıklıyor, bir adım daha atıp sorunu saptıyor, üzerinde kafa yoruyor, çözümler üretiyor: "Ah bu halkları, çocukları, büyükleri düşman edip birbirlerinden koparanlar. Eğer İngiliz bezirgânları denizaşırı alışverişlerin kazançlarıyla öylesine beslenip büyümeseydiler, Yunanlıları kimler saldırtacaktı üzerimize? Ermenileri de Rumları da hükümet kurmaları için kışkırtmasalardı, halklarımızı birbirine nasıl kırdıracaklardı, Karadeniz kıyılarında, Doğu kentlerinde."

Başlığımız, "Rıfat Ilgaz'ın Romanından Anadolu Panaromasına" idi. Özellikle çocukluk ve ilk gençlik çağlarında önce Cide'den sonra ortaokul yıllarında Terme'den ve lisede Kastamonu'dan bize yansıyıp gelenler nelerdir? Bunların üzerinde yoğunlaşmaya çalıştım. Osmanlının parçalandığı, savaşlarda yenildiği, başarısız politikalarla insanların birbirine düşman edildiği, çetelerin, kundakçıların dehşet saçtığı, erkeklerin daha kışlaya ulaşıp asker olamadan yollarda telef olduğu, ekmeğin, tuzun, soğuklarda giyilecek paltonun, çarığın bile olmadığı yoksulların iyice perişan dolaştığı acılı karanlık dönemlerdir. Rıfat, bir memur çocuğudur. Duyun-u Umumiye memurunun çocuğu. Babasına para babası derler Cide'de. Ailesiyle birlikte olduğu ilkokul döneminde nispeten iyi durumda olsalar da annesinin idareliliği, iki yumurtayı çok arzulamasına rağmen bir öğünde asla birlikte yiyemeyişi, kendi ayakkabılarından utandığı için arkadaşları gibi çarık giymeye çalışması o yıllarda farkında olmadan kazandığı sınıf ve insanlık bilincinin göstergeleridir.

Cide'de başka memurlarında çocukları vardır elbette. Ama Rıfat'ın arkadaşları yakın köylerden gelen çocuklardır: "Yakın köylerden gelen okul arkadaşlarıma şımarık memur çocukları 'iğneli' derlerdi. Onlar böyle takıldıkça iğneli fıçıya atılan körpe çocuklar gelirdi gözlerimin önüne. Hani devlerin, kanını içerek işkence ettiği çocuklar... Sonradan öğrendim ki fıçı mıçı yokmuş ortada. Frengili diye aşağılamak isterlermiş onları ailece frengi iğnesi yediklerini açığa vurmak isterlermiş. Yani iki yanlı iğneleme!"

Cideli kadınların sıkıntılı yaşamlarını da anlatır romanda: "Kocaları, Yemenlerde Trabluslarda, Balkanlarda savaşa dursun Cideli kadın sarı yazması başında elinde yoğurt bakracı, arkasında beş on dal odun, yaz kış yalınayak pazara gelirdi. Sattığı yoğurdun bulaşığını şadırvanın akarında çalkalar yazmasının ucuyla, peştemalının eteğiyle kurular bakkaldan tuz doldurup dönerdi köyüne... Seferberlikte, Kurtuluş savaşında tuzu da bulamaz olmuştu. Deniz suyuyla doldurulan yayıklar köye getirilir, leğenlere teknelere boşaltılır, güneşe bırakılırdı... Şekerin yerini elma pekmezi tutmuştu. Elması olamayanlar için geniş biledin (kocayemiş) ormanları vardı. En olgun olanları kaynatılırdı. Odun boldu nasıl olsa. Erkeksiz köylerde odunu da kadın çekecekti ister istemez. Eğer kürüz diplerine sinen eşkiyalardan, asker kaçağından baş alabilirlerse... Köyde kalması gereken yaşlılar, sakatlar, din adamları, birkaç karı alacaklardı, en işe yarayanları kente hizmetçiliğe gönderebilmek için. Yaşlanınca nasıl olsa döneceklerdi Cide'ye. Hem de sarı yazmalarını örterek, kırmızı paçalıklarını çekerek, allı morlu önlüklerini kuşanarak... Karaya ayak basmadan taaa vapurun ambarında değiştireceklerdi giysilerini. Maçka'da, Şişli'de, Fatih'te, Aksaray'da giyilen hizmetçilik giysileri bohçalanıp tahta bavullara yerleştirilecek, ceviz sandığına tepilecekti. Tanrı onlara bir daha iş düşürmesindi. Erkeği vakitsiz ölürse yeniden sandıktan sepetten çıkarılacaktı bu giysiler."

Cideli kadınların yazgı bellediği çilenin kırılması için önerilerini de sıralar Rıfat Ilgaz: "Bu çile ne zaman sona erecekti? Şu yollar yapılmalı, şu limanın temeli atılamlıydı da Cideli kızı, kadın, delikanlısı, yaşlısıyla memleketine konuk gelen gezgincileriyle hizmet etmeliydi, kendi toprağında kendi hesabına..."

Cidelilerin balık çıkmaması sorunsalını da dile getirir romanında: "Neden mi çıkmazlar? Biliyorum ben neden çıkmadıklarını. Balığı balıkçılar tutar ancak... Cide'de balık tutmak isteyenler için dubalar rıhtım kıyıları, boğaz kayıkları, Marmara sandalları, kotralar, motörler yoktur. Balıkçıyım diye ortaya çıkacak adamın önce bir sandalı olacak... Hadi oldu diyelim açıklarda balığı çevirmeye çalışırken ağını çaparisini atarken havaya yakalandı mı nereye kaçacak. Gideros'a mı? Kime satacak Gideros'ta balığı? Nerde saklayacak, nasıl getirecek, kalabalık kentlere nasıl yollayacak?... Balığın en işe yarayanı yazın değil kışın tutulur. Limansız, rıhtımsız, mendireksiz olan Cideli niçin balıkçılığa özensin."

Rıfat Ilgaz önce Cidelileri sonrada tüm ülke insanını kucaklayan duyarlı bir aydınımızdır. Bir planlamacıdır. Bir sosyolog gibi, bir iktisatçı gibi ta çocukluk günlerden beri zihnine kaydetmiş olduğu anılardan, görüntülerden yola çıkarak sorunları saptamakla kalmaz günümüze yönelik çözümler getirmekten de kendini alamaz. Kurtuluş savaşı yıllarında köylerden tek bir erkek inemezmiş pazara. Neden? Çünkü askere gitmek için yollara dökülürmüş köylerin erkekleri.. (s. 53) "Bıyıkları terlemeden askerlik şubesine çağrılır ,ihtiyatlığa istenen saçı sakalı kırlaşmış babaları, amacaları, dayılarıyla birlikte sıraya girerler, çarşı içinden kavallarını kemanelerini çala çala geçip Daday üzerinden Kastamonu'nun yolunu tutarlardı. Üstleri başları hep bir örnekti. Kirli beyaz şalvarın altından çarık, sırtlarında yıkana yıkana sararıp solmuş bir mintan, arkalarında da yerli bezinden büzgülü torbalar. Torbanın da üstünde dürülmüş bir pösteki... Kar kış yağmur çamur çepel demez yola giderler, Şube reisi Şaban Beyin nutkunu dinledikten sonra mezarlık altında Demirci köyüne doğru yollanırlardı. Bu nutuk onları yüreklendirmekten çok korkutmak için söylenirdi sanki... Eğer şeytana uyup da bir kaçan olursa mutlaka asılacaktı. "Düşman vatanın harimi ismetine girmişti. Bunu süngüsüyle kim çıkaracaktı, önünden sen, ben kaçarsak!" "Hiç kaçan olmaz mıydı?"diye soruyor ve devam ediyor Rıfat Ilgaz: "Düşmanın karşısına üşümeden donmadan sağ selamet çıkabilseler niçin kaçsınlardı?" diye yanıtlıyor. "Beş düğmeli asker elbisesi giydikten sonra kaçmak olur muydu? Kaçanların çoğu Kastamonu'ya ulaşamayan yüreksizlerdi."

Kaçanlar için çarşı içinde kurulan dar ağaçları canlanıyor gözümüzde. Küçük sarı saçlı bir çocuk evinin penceresinden bakıp da dar ağacında sallanan birini gördü mü okula deyip fırlıyor sokağa, asker kaçaklarının boynundaki yaftayı okumaya. "Bize bu kaçaklara acınmayacağını öğretmişti başöğretrmenimiz...." der Rıfat Ilgaz. Sarı saçlı çocuk askerden cepheden kaçmanın da namussuzluk olduğunu öğreniyor öğrenmesine ama yine de çırılçıplak soyularak hep aynı ak gömleğin giydirildiği asker kaçaklarına acımadan edemiyor. "Asılanla birlikte ben de üşürdüm bu meydanda nedense. Bu asker kaçakları hep kışın asılırdı. Çoğu zaman üzerlerine yağmur yağar kar yağardı. Yazın asılana hemen hiç rastlamamıştım Cide'de geçen çocukluğum süresince." (s. 54)

Sadece asker kaçakları mıydı o devrin panaromasından göze çarpanlar. Çeteler, eşkiyalar da dağlarda geziyordu. Babası yaşlı bir kolcusunu gönderir Samsun'dan Terme'ye aldırmak için Rıfat'ı. Kır atının üstünde yaylının önünde giden kolcu tedirgindir: "Atını sürüp geri dönüyor, bir süre arabanın yanında yol aldıktan sonra hızlanıp uzaklarda kayboluyordu. Arabacı onun gibi ölçülü değildir konuşmada. Anlattığına göre hemen her gün bu Terme yolunda Rum eşkiyalar yol keserler, dağa adam kaldırırlardı. Daha dün bir bakkalı soymuşlardı Çarşamba'dan dönerken. Pontusçulardı bunlar. Sarı Yani diye bir eşkıya vardı ki haraç almadığı köylü, kundaklamadığı ev kalmamıştı buralarda. Üçpınar yaylasında Karakuş kayalıklarında barınırdı. Kimse yanaşamazdı onun çetelerine. Attığını gözünden nallardı bu çeteler. Termeye girerken bir mitralyöz bölüğünün düzlükte tüfek çattığını görmüştük. Arabacı atlarının dizginlerini çekip uzun uzun bakmıştı da: "Vah zavallılar!" demişti. "Biz seferberlikte işte bunlar gibiydik. Ne üstümüzde vardı. Ne başımızda... Ayaklarına çapulalar çekmişti askerler. Dizlerine doğru dolak sarılıydı. Pantalonların arkaları da dizleri de parça parçaydı. Salıverdikleri katırlar sırtlarındaki kızaklı tüfekleri farkında değillermiş gibi otluyorlardı. Cephede işleri bitince, "eşkıya takibi"için görev almış olacaklardı bu kesimde. Ertesi gün Hükümet'in önünde iki Rum eşkiyanın uzatıldığını görünce savaştan dönen askerin ne demek olduğunu anlamıştım. Çapraz bağlanmış fişeklikleri hâlâ üzerlerindeydi. Bellerinden sarkan el bombalarını kullanmaya vakit bile bulamamışlardı. Nasıl bir baskına uğramışlardı ki laz başlıkları bile çözülmemişti başlarında. Cepkenleri, zıpkalarıyla yelekleri yeni dikilmiş gibi pırıl pırıldı. Yumuşak çamurlu çizmeleri boğum boğumdu."

Rıfat, arkadaşlarından öğreniyor bu dağlarda onlardan daha yüzlercesi olduğunu: "Her gün bir eşkiya olayı ile karşılaşıyor, Terme yaylalarında dolaşan, Ünye, Fatsa üzerinden Karağuş'a geçen Çarşambadan vurup Ladik'e Erbbaa'ya atlayan kimi Rum, kimi Çerkes, kimi Gürcü, türlü eşkiyaların serüvenleriyle kulaklarımız doluyordu. Köyleri bastıkları bir şey değil kundaklayıp kaçıyorlardı. Neydi zorları hiç kimse bir şey bilmiyordu."

Rıfat Ilgaz, sebep sonuç ilişkileri içinde değerlendirmeye çalışıyor bellek birikimlerini. Çünkü onların Cide'de Rum komşuları vardı. Annesi onlara da konuk olurdu. Kimisi şal dokuyan, kimisi dikiş diken kimisi de yün ören Rum komşular. Çocuklarının güzel boyanmış uçurtmaları olan Rum komşular: "Rum olmak Türk köylerini yakmak için gerekli bir neden olabilir miydi?" Rum çetecilerin varsıl görünüşleriyle mitralyöz bölüğünün fukara görüntülerini belleğinden silemeyen Ilgaz için bu olayın, dünyaya dar görüşlü bir pencereden değil tüm insanları kapsayan evrensel bir açıdan bakma karalılığına katkıları olduğu muhakkak: "Nasıl da insanları birbirine düşman etmeyi başarıyorlardı büyük kentlerdeki politika adamları? Nasıl bu memlekette oturan yabancılar el ulaklarıyla bizi birbirimizden soğutup, çıkarlarını sürdürmesini başarıyorlardı?"

Bu olayların bir gün sona ereceğini ama kavganın hep devam edeceğini vurguluyor Rıfat Ilgaz: "Kavganın sürüp gitmesi zenginlerin zenginliklerini sürdürebilmeleri için gerekliydi, yalnız bizde değil tüm yeryüzünde." Rıfat Ilgaz'ın söylemleri; dar kalıplar ardından ezberledikleri dünyaya bakanların perspektifine giremeyecek kadar büyüktür, evrenseldir.

Bolluk memleketi , oralıların deyişiyle insandan gayrı her şeyin yetiştiği, sıtmadan yaşlılarının benzinin soluk, çocuklarının karınlarının şiş olduğu Terme'ye sürgün edilirler. Okulda kendisini ezmeye çalışan varsıl ağanın oğlunun davranışları da bilinç düzeyinin gelişmesine katkısı olur.

Rıfat Ilgaz yaşamından kesitleri canlandırdığı Sarı Yazma'da toplumsal koşulları da son derece açık bir şekilde, kuvvetli gözlem gücüyle kaynaşan içtenliğiyle dile getirmiştir. Sigmund Freud, nasıl ki Rus toplum yapısını Dostoyevski romanlarından öğrendiğini söylemişse, araştırmacılar için Rıfat Ilgaz'ın romanları o yıllardaki Anadolu'ya ait gerçekliklerin keşfedilebileceği zengin bir kaynaktır.

KAYNAKLAR:
Ilgaz, Rıfat: Sarı Yazma, Çınar Yayınları, İstanbul, 2005
Saydur, Mehmet: Rıfat Ilgaz'lı Yıllar, Çınar Yayınları, İstanbul, 2006
Bezirci, Asım: Rıfat Ilgaz, Çınar Yayınları, İstanbul, 1997
Pospelov, Gennadiyn: Edebiyat Bilimi, Çev. Yılmaz Onay

TÜM YAZILARI
Dr. Hatice Emel DİNSEVEN
_______________________________________________

noe.jpg

HUZURSUZ ÖLÜLER
Hatice Emel DİNSEVEN

ÖĞRETMENLER GÜNÜ / ANI
Hatice Emel DİNSEVER

11.CİDE RIFAT ILGAZ SARI YAZMA KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ / EMEL DİNSEVEN

HERODOTOS'TAN ESEN İMBAT
Hatice Emel DİNSEVEN

FESTİVALE GİDERKEN CİDE YOLLARINDA / GEZİ
Hatice Emel DİNSEVEN

RIFAT ILGAZ'IN ROMANINDAN ANADOLU PANORAMASINA / BİLDİRİ ÖZETİ
HATİCE EMEL DİNSEVEN

493478.jpg

KENDİ KALEMİNDEN Dr. HATİCE EMEL DİNSEVEN
_______________________________________________

Fizikçiyim. Önce Üniversitede öğretim üyesi (13 yıl) sonra da özel öğretim kurumlarında fizik ve fen öğretmeni olarak çalıştım. Branşım gereği pek çok sempozyum kurs ve atölye çalışmasına katıldım. Emekli olduktan sonra belgesel ve edebiyat atölyelerine devam ettim. Son olarak 2006' da Bilgi Üniversitesinde verilen "editörlük ve yayımcılık" atölyesine katıldım. Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksek okulunda yapılan Rıfat Ilgaz sempozyumuna da "Rıfat Ilgaz'ın Romanından Anadolu Panoramasına" adlı bildiri ile katıldım. 2-6 Ekimde Ankara üniversitesinde gerçekleşecek çocuk edebiyatı sempozyumuna da bildiri ile katılacağım.

Edebiyatla ve çocuk ve gençlerin ne kadar okuduğuyla, ne okuduğuyla ilgileniyorum. Ayrıca amatörce belgesel film çalışmaları yapıyorum ve kültürel etkinliklere elimden geldiğince katılmaya çalışıyorum.

7-9 Temmuz 2006 tarihinde yapılan 11. Cide Rıfat Ilgaz Sarı Yazma Kültür ve Sanat festivaline katıldım ve Cide'yi çok sevdim.

FESTİVALE GİDERKEN CİDE YOLLARINDA / GEZİ

EMEL DİNSEVEN
_______________________________________________

Cide, Kastamonu'nun şirin bir ilçesi... Karadeniz bölgesinin bu bölümüne yaptığım ilk yolculuk olmamasına karşın, doğa ananın değişen görünümleri beni adeta büyüledi.

Öncelikle gece altın bir tepsi kadar sarı ve görkemli ay, gülen yüzüyle sobe dedikten sonra bulutların ardına gizlenerek müthiş ışık oyunları sergiledi. Ay bulutların ardına saklandığında beliren sarı sönük bir yıldız Rıfat Ilgaz'ın öyküsündeki hoş mizahı hatırlatıp beni güldürdü biraz da düşündürdü. Kendisini tepedeki köyüne götürmek isteyen mühendis Necat'a öğretmenin " Neresi orası gökyüzünde mi sizin köy?" diye sorması gelmişti hatırıma.

Gün doğumuna yakın bulutların büründüğü morun ve pembenin tonları ile gözlerimiz bayram etti. Yol yavaş yavaş kıvrılıp dağlarda yükselip alçalmaya başlayınca anladım Karadeniz insanının büyük kentlere geldiği zamanki doğa hasretini, yeşil hasretini. Belki de onların bu hasreti olmasa, İstanbul gibi büyük kentlerimiz tamamen beton yığınına dönüşecekti. Belki de İstanbul'daki evimin camının ardında uzanan sonsuz beton denizinin sıkıntılı görünümünü yok eden hep bu doğa hasretiydi, aralardan bir yerlerden fışkırıp gözümüzü gönlümüzü ferahlatan kavak ağaçları, gümüş yaprakları parıltılar saçan iğdeler, gelin gibi nazlı salınan salkım söğütler..

Bunları düşünürken otobüsün sürünecekmişçesine yakınından geçtiği ağaçların ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Meşeyi tanırım da örneğin gürgeni bilmem. Çam ağacı deriz ya. Bin bir çeşidi var. Bu güne kadar şehirde yaşayıp da ağaçların, çiçeklerin ve kuşların adlarını doğru dürüst bilen kimseye rastlamadım. İnsan dışındaki canlılara verilen adlardan neden haberimiz yok diye düşünürken yoğun ormanlık bir bölgeye girmiştik.

Artık burada ev filan olmaz, hem ağaçlar sık hem arazi dik diye düşünürken güzel geniş evler gördüm kuytularda, hem de demir parmaklıksız. Bu evin sahibi çok özel biri diye düşünürken, yüz metre sonra başka bir ev. Biz şehirde tıkış tıkış yaşamaya alışmışız ya, çoğu evlerin arka odaları diğer apartmanın camından başka bir şey görmez ya, bu evlerin konumlanışı beni nasıl rahatlattı anlatamam.

Derken aralarda denizin o güzelim mavisi beni ağaçlardan sulara doğru çekti. Virajlı yolda yükseliyorduk ve bir yanımızda yemyeşil dağların görkemli dorukları diğer yanımızda ise aşağıda sonsuzmuş gibi uzanan masmavi deniz ve ufukta hayrettir ama alt yüzleri denize paralel ve dümdüz bulut kümeleri. Bulutların göğe dönük yüzleri değişik motifle bezeli dantelleri andırıyor.

Böyle güzel şekilli bembeyaz bulutları seyretmeyeli öyle çok olmuştu ki. Dikkat ederim. Şehrin üstünde dolanan bulutlar asla bembeyaz görünmezler. Toz zerreciklerini ve şehirden fışkıran kirli gazları içlerinde taşıyan bulutlar elbette süt beyazı olamaz. İyice tepeye ulaştığımızda başımı geriye doğru çevirince sahilde birbiri ardında uzanan girintili çıkıntılı burunların gerilere doğru gittikçe silikleşen görüntüsüne hayran oldum.

İşte o anda lise yıllarında gazeteden kesip bir kartona yapıştırarak korumaya aldığım bir siyah beyaz fotoğraf geldi hatırıma. Yugoslavya'nın bin parça edilmesinden çok ama çok önceki günlerdeydi. Adriyatik sahili diyordu fotoğrafta. O siyah beyaz fotoğrafı hayalimde renklendirmiştim. Dağlar yemyeşil, deniz masmavi...

Bir gün o kıyıları görebileceğimi hayal edip durmuştum uzun yıllar boyu. İşte o kartın renklenmişi bir asır sonra karşımda duruyordu. İçimi öyle bir sevinç sardı ki anlatması zor. Biraz buruk bir sevinçti ya olsun... Yoldan binip de kemanesi ile ezgiler çalan bir Karadenizli dost mutluluğumuza mutluluk kattı.

Cide'ye girerken havadaki bulutlar bile umurumda değildi artık. Zaten beş dakika sonra bulutların hepsi dağıldı. Gülen bir yüzle karşılamıştı 11. Cide Rıfat Ilgaz Sarı Yazma festivali bizi.

11.CİDE RIFAT ILGAZ SARI YAZMA KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ

EMEL DİNSEVEN
_______________________________________________

Büyük yazar, değerli insan Rıfat Ilgaz; "SarıYazma" romanının ilk sayfalarında: "Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket. Ne iyi etmiş de anam beni bu eşsiz, benzersiz memlekette doğurmuş!" der ve devam eder: "Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide'nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümleriyle dirilir, yaşama gücümü tazelerdim. Çocukluğumun anılarıyla yetinirdim."

Cide festivaline katılacağız Rıfat Ilgaz'ın bir öyküsünü okuyacak ve oradaki gençlerle tanışacağız. Gece yolculuk boyunca Rıfat Ilgaz'ın "Kumdan Betona" adlı öyküsündeki Necat'ı düşünüyorum, okuyup eğitimli bir insan olabilme uğruna verdiği çabaları. Ay bulutların ardına girdiği sırada ters yönde parıldayan iri yıldız gözüme ilişiverince Necat'ın yüksek bir tepedeki köyünün ışıklarını görmüş gibi oluyorum ve gülümsüyorum.

Rıfat Ilgaz'ı tepedeki köyüne götürmektedir Mühendis Necat, Abdülkadir Köyüne.
Rıfat Ilgaz, "Daha gidecek miyiz?" diye sorar umutsuzlukla. Elini yukarı kaldıran Necat yükseklerde yanıp sönen bir ışığı gösterir. "İşte köy şuracıkta!" der.
Rıfat Ilgaz mühendisin gösterdiği yöne başını kaldırınca:
"Neresi orası gökyüzünde mi sizin köy?" diye sorar.
Tıpkı otobüsün camından görüş alanıma giren yıldız gibi olmalı. Rıfat Ilgaz köyün ışıklarını "çok uzaklarda göz kırpan iri sönük bir yıldıza" benzetmiş. Sonra en çok hoşuma giden benzetmesi gelir:
"İp merdivenle çıkılırdı bu ışığa ancak."

Gün doğarken Karadeniz kıyısının muhteşem panoraması karşısında etkilenmek ne kelime adeta büyülendim. Kim bilir uzaklarda olan Cideliler ne denli özlüyorlardır kasabalarının yemyeşil ormanlarını ve masmavi denizini. Mayıs ayında Kastamonu Meslek Yüksek Okulunda yapılan Rıfat Ilgaz Sempozyumunda öğrenmiştim bu bölgenin en fazla göç verdiğini. Yoldan bir kemani bindi otobüse ve Cide'ye kadar onun güzel müziği eşliğinde devam etti yolculuğumuz.


Doğduğu kasabaya bu denli bağlı sevgi dolu vefakar bir Cidelidir Rıfat Ilgaz. Tüm insanlığın acılarını ve yoksulluğunu kendine dert edinmesinde, "on iki yaşın masalsı evreninde" ayrılmak zorunda kaldığı Cide'de yaşadığı olayları ince zekası ve derin gözlem gücüyle birleştirerek belleğinde tutmasının çok büyük katkısı olduğunu düşündürdü bana. 1910 yılının karlı bir gününde doğmuş olan Rıfat Ilgaz'ın gelişim çizgisine baktığımızda çocukluğundan itibaren iyi bir okur olduğunu görürüz. Bir gün eve koltuğunun altında kalın kitaplarla gittiğini gören bir komşu hanım bakınız neler söylemiş ortaokullu Rıfat'a:

"Evladım, bu kitapların hepsini sen mi okuyorsun?"
"Oysa bu kitapları haftada bir değiştiriyor, okul kitaplığında yeni çıkan kitap bulamayınca Saim Efendiden geceliği yüz paraya kitaplar alıyor, ucuza getirmek için yüzlerce sayfalık kitabı, okulda başlayıp geceli gündüzlü okuyup evde yatağımda bitiriyordum." diye anlatır Rıfat Ilgaz Sarı Yazma'da. Bir gün Saim Efendi Rıfat'a kızar.
"Yağma yok Efendi!" der.
"Üç yüz sayfalık kitabı sana yüz paraya okutmam ben! Herkes bunu dört günde okuyor. On kuruş vereceksin!"
"Hangi kitabı okursam okuyayım ben sana gene dört günde on kuruş vermiyor muyum? Daha ne istiyorsun?" diye yanıt verir Rıfat.
Bir arkadaşına edebiyata okumaya olan sevgisini de bakınız nasıl anlatıyor:
"Ben bu derse sınıf geçmek için çalışmıyorum...Önce seviyorum edebiyatı...Kitap okurken bir kalabalığın içinde, insanların arasında görüyorum kendimi. İki Çocuğun Dünya Gezisi'ni okuyordum geçen yıllarda. Kendimi bütün dünya çocuklarının arasında görüyordum."
Aradan çok değil bir iki yıl geçmiştir ve Rıfat artık Verter'in Çektikleri'ni okumaktadır.
Verter'in Çektikleri'ni okurken bile Rıfat seven bütün gençleri, insanlığı düşünüyor.
Rıfat Ilgaz'ın Sarı Yazma'sını okurken, ister istemez günümüzle karşılaştırma yapmaktan alamadım kendimi.Birbiri ardından sorular akıyordu zihnimde:
Şimdi gençlerimiz neler okuyor?
Gençlerimiz ne kadar okuyor?
Gençlerimiz, çocuklarımız okuyor mu?

Festivale çocukları okumaya özendireceğini umduğumuz bir etkinlikle katılmaya karar verdik. Her ne kadar bazı teknik sorunlar yaşamamız nedeniyle Rıfat Ilgaz'ın "Kumdan Betona" adlı çocuk romanını istediğimiz mükemmellikte canlandıramadıysak da, bizi dikkatle dinlemeye çalışan gençlerimiz, okuma sonrası öykü yazmaya katılan gençlerimiz gelecekten umutlu olmamızı sağlıyor.
Bakın neler söylemiş Cideli gençlerimizden Başak:

..Ben bir Cideliyim
Deniziyle, toprağıyla
Ağacıyla, çiçeğiyle,
Ben bir Cideliyim.

Buse de tatillerde bol bol kitap okuduğundan bahsetmiş. Ve çok önemli bir açıklamada bulunmuş.
"Ben de kitaptaki şekilde okumayı hedefledim.Büyüyüp onun gibi iyi yerlere gireceğim."

Sonra da
KIRMIZI ,YEŞİL
MAVİ DENİZ
İŞTE CİDEMİZ...
dizeleri ile Cide'nin sloganını hatırlatmış Buse ve bizlerden sloganı unutmamamızı rica etmiş.
Beste ise "Havasıyla suyuyla aşık olduğum Cide" diye başlamış anlatmaya.
Kırmızı güneş, yeşil orman, mavi deniz, İŞTE CİDEMİZ... diye sürdürmüş yazısını.
Berfin, Elif, Simay Ezgi, Öykü, Selin, Buse, Pelin Burcu ise yaptıkları resimlerle katkıda bulundular çalışmamıza.
Burada etkinliğe katılan gençlerimiz Başak, Buse, Beste, Berfin, Elif, Simay Ezgi, Öykü, Selin, Buse, Pelin Burcu ya çok teşekkür ediyor ve bol okumalı günler diliyorum.
Yine bizi sabırla dinleyip sürenin uzunluğu nedeniyle sondaki çalışmaya katılamayan gençlerimize de teşekkür ediyorum. Onlara da bol kitap okumalı günler diliyorum.

Bizleri festivalde konuk edenlere, yalnız bırakmayarak dinletiye katılan genç yaşlı tüm dostlara, Rıfat Ilgaz dostlarına, Cidelilere teşekkür ederim.


anasayfaya dön

anasiteye dön