|
AlsahBlog/
DÜZ OVADA BİR ULU DAĞ: OĞUZ TANSEL
İLYAS HALİL
______________________________________________
"İlkokul yıllarımdı. Bahçe olmak düştü aklıma. Evimizin önünde begonyalar, karanfiller avazı çıktığı kadar bağırıyor, şarkı söylüyordu. Dışarı çıktım. Ortalık renk ve inek panayırı. Rugan pabuçlu ağalar ineklerin boynuzuna ortak çıkmış. 'Aman basma' dedi başka bir ses. Durdum, kulak verdim. Ayağımın altında minik bir menekşe. Ondan bu yana bahçede yürüyemez oldum. Bahçemizin çiçeklerini çiçek kokulu bir yağmur yıkadı. Yarı açmış Nisan gülü konuştu: 'Gül kokan göğü, yıldızlarıyla evine dam yapacağım' dedi. Sevindim. Toprağı toprak, gölü göl yapacağım dedi sabah, her sabah. Ona sevindim."
Böyle anlatıyordu genç şair.
Elli yılı geri çağırmak kolay bir iş değil. Yılların, vakit geçtikçe, insanlar gibi kulağı duymaz, gözünün feri azalır. Uçup gidenleri geri getirmek, çoluk çocuğa karışmış eski sevgiliyi çocuklarından ayırmaktan daha güç.
İşte elimde Kaynak Dergisi'nin 1952 yılına ait cildi. Soluk yapraklı... Üstelik biraz da tozlu. Anafartalar Caddesi'nin tozuna benziyor. Kalabalık bir caddeydi. Eskiden Ulus'tan yukarı çıkardı. Sokağın şimdi nerede olduğunu bilemem. Ankara Belediyesi suçsuz caddeye kızıp uğursuz bir yere sürmüş olabilir. Hele Kaynak Dergisi'nde yazı yazan solcuların bu sokakta toplanıp hükümet devirmeye kalkıştıklarını öğrenmişse caddenin canına okumuştur.
Bir sıra basık tavanlı dükkanlardan, ucuz yemek satan lokantalardan sonra 270 kapı numaralı Buket Basımevi gelir. Burası, Avni Dökmeci'nin Kaynak Dergisi'ni tek başına hazırladığı, dizdiği ve bastığı yerdir. Baskı makinelerinin tümü bir el pedalı, bir kağıt kesici, eski bir zımba ve üç kutu dizgi harf... Hepsi bodrumda.
Girişteki minik ofis her zaman doluydu. Günün tanınmış yazarlarından Mehmed Kemal'i M. Sunullah Arısoy'u, Ömer Faruk Toprak'ı, Suat Taşer'i burada görmek mümkündü. Bazen kartvizit veya lokanta yemek listesi bastırmaya gelen müşteriler, Avni'yi göremeden eli boş dönerlerdi.
Dergi zamanla, devrimde düşünürlerin buluştuğu bir yer olmuştu. Başkentin sanat hayatına yön veriyorlardı. Eski deyimler arıtılıyor, Türkçe sağlam dil kurallarına bağlanıyor, değer ölçütleri baştan yaratılıyordu. Sevilmeyen kelimeleri atıyor, karşılıklarını Nurullah Ataç'tan soruyorduk. Yazarlarımız, elinden iş gelmeyen politikacılar hakkında fikirler ileri sürüyor, yazılar yazıyordu. Aradan elli yıl geçti, düzeltmeye çalıştığımız dil her nedense kızıl burunlu palyaçoya döndü. Politikacılara gelince, gördüğünüz gibi, tanrı bize yol göstermektan vazgeçti ve bugünkü acılarımızla başbaşa bıraktı bizi.
Ekonomik çöküntü, köylerden şehirlere iş arayanların, topraksız ırgatların akımıyla başlamıştı. Tüketim artıyor, üretim yetmiyordu... Fiyat artışlarına ayak uydurmaya olanak yoktu. Bafra ve Yenice sigaraların pabucu dama atılmış, yerine Marlboro, Camel gelmişti.
Ütülü pantolonlar gitmişti; şimdi bacağımızda buruşuk blucin vardı. Bir tüketim yarışı başlamıştı. Polisimiz uyanık olsaydı, köylülerin akımını durdurur(!) durumumuz bugünkü hale gelmezdi!
Kaynak Dergisi yurdun her köşesinde okunuyordu; yurdun her ilçesinden şair ve yazarlar fırsat buldukça Avni Dökmeci'yi görmek için Ankara'ya geliyordu. Bir Cumartesi öğleden sonra, her zaman olduğu gibi Avni'de toplanmıştık. Tartışıyorduk. İçeriye Oğuz Tansel girdi. Herkesin elini sıktı. Eski deyişle, efendi, halim selim bir insandı.
Daha sonra Oğuz Tansel'i sık sık aramızda görmeye başladık. Çoğunlukla halk masallarının etrafında dönerdi konuşmalarımız. Oğuz o yıllarda halk masallarını derliyordu. Her gelişinde bize, bulduğu yeni masalları anlatır açıklardı. Türkçe'nin en güçlü halk söyleyişini Oğuz'un şiirlerinde bulurduk.
Güzel bir Temmuz günüydü. Cumartesi öğleden sonra eski Su İşleri Yapısı'nın az ilerisinde, Cebeci'ye giden caddedeki çay bahçesinde Suat Taşer, Can Yücel, Mahmut Makal, Özdemir Nutku, Ömer Faruk toplanmış, bir gün önce Konya'dan gelen Oğuz Tansel'i dinliyorduk. Oğuz Tansel bir çocukluk anısını anlatıyordu.
"Bahçemizin çiçeklerini çiçek kokulu bir yağmur yıkadı. Yarı açmış Nisan Gülü konuştu: 'Gül kokan göğü yıldızlarıyla evine dam yapacağım' dedi. Sevindim. 'Toprağı toprak, gölü göl yapacağım' dedi sabah, her sabah. Ona da sevindim.
Bir an için karşı pencerede bir kız göründü, geziye çıktı gönlüm ona doğru. Ben her gün yeni ses, yeni renklerle buradayım, dedi güzel kız, biraz koku devşir dedi, biraz renk. Biraz da beni. Bak gölgede kar gülü. Ağaçta yeni göçmüş kırlangıç sesleri. Yaprakların içinde sevinçli kuş sesleri. Bak bu papatya güzel kokar. Okul çantamı yere bıraktım, benimle mi konuşuyorsunuz, dedim. Evet, dedi, bütün çiçekler...
Beklemediğimiz bir şey oldu. Bahçeye Cahit Sıtkı Tarancı girdi. Ayağa kalktık. Büyük şairimizi karşıladık. Tarancı'yı ilk görüyordum.
Oğuz Tansel konuşmasını sürdürdü.
"Papatyayı burnuma sürdüm. Anadolu gözümün önünde. Dağ kekiği, taze nane doldurdu havayı. Ne payacağım bu kokuları, dedim. Zamanla öğrenirsin, dedi. Elma çiçeği sevdaya, nezleye, yalnızlığa devadır. Dertli olduğun günler sıkıntılarına iyi gelir bu kokular. Kırlangıç sesi şiirine girer... Sevinçli olduğun gün Mayku'ya sunarsın kokuları çiçeğiyle, sesleri kuşlarıyla..."
5 Haziran 2001
(Edebiyat ve Eleştiri, Mart-Nisan 2002, Yıl: 10, Sayı: 60, s. 71-72)
|