|
merhaba,
lise 2.sınıftaydım...okulda bir şiir yarışması açılmıştı.
o zamanlar aydabir mecmuası vardı,oradan ''köylü anam ''adında bir şiiri beğenip yazıp getirmiştim.
öğretmenimiz şiirleri toplamaya başlamıştı,tam bana sıra gelmişti ki,kulakları çınlasın arkadaşım hatice
''sen şiir yazmazsın ki..bu da nereden çıktı '' dedi.
''evet bu benim şiirim değil ki zaten dedim''
''olur mu bu bir yarışma ve şiir kendimize ait olacak ''derken
öğretmen benim adımı seslendi.
''bu şiir senin mi'' dedi.
60 kişilik sınıf ne yapacağımı şaşırmış haldeydim..ağzımdan istemeyerek
''evet'' cevabı çıktı.
''başka şiirlerin de var mı''
yine titrek bir sesle !!evet''geldi...
''kompozisyon dersinde getir de okuyalım''
dedi.
o ders nasıl bitti,ne zaman zil çaldı hatırlamıyorum bile.ne yapacaktım şimdi ben.
allahtan babam anneme,annem de babama gençliklerinde çok güzel şiirler yazmışlar.hemen kalınca bir defter aldım.ingilizcem için seventeen dergileri vardı o zamanlar ona üyeydim.oradan resimler kestim,şiirleri yazdım.kütüphane dolaşarak henüz meşhur olmamış şairlerin şiirlerini de yazdım.hiçbir şiiri bana ait olmayan bir şiir defterim olmuştu.
kompozisyon dersi geldiğinde öğretmenimden hiç ses çıkmadı.tabi ki benden de...
ve o yıl sessizce bitti.ama ben bu davranışım için çok üzülmüştüm.şiir denemeleri yapmaya başladım.aman allahım ne korkunç şiirlerdi,kaç kağıt yırtıp attığımı hatırlamıyorum..
ama bir gün baktım ki şekillenmeye başlıyor duygularım..
en ıyı 30 tanesini seçerek ''anılar beldesi'' adını verdiğim bir şiir kitabım vardı artık..
önsözü aynen şöyleydi:
2 yıl önce,bir kış günü penceremin önüne doluşan o bembeyaz karları seyrederken içimden birşeyler karalamak gelmişti.bir parça ışık,bir tutam renk,biraz nağme ve bir avuç duygu ile bezenmiş bir ilk gençlik rüyası...evet,o zamanlar onaltısındaydım.kaleme sarılıp da ruhumdaki o saf coşkunluğu bütün samimiyetimle sahifelere dökerken mutluydum.belki bir gün gelecek bu satırlar sayısız kalplerde yer tutacak.
iki yılın tozlandırıp donuklaştırdığı hayal avizemin son parıltıları bana bu yolda rehber oldu.bu tam bir başarı olmasa bile,yine bir tesellidir.
bu kabil tesellilere ıstırap çeken insanlık alemi her zaman muhtaç!...
evet önsözüm böyle idi..
son sınıftaydık ve ben kitabımı bastırmış ve arkasına da en büyük desteği öğrenmenimden gördüğümü belirten bir yazı da iliştirmiştim.ilk kitabımı öğretmenimin adına imzalayıp,merdivenleri önümde çıkan sevgili firuzan hanıma seslenmiştim heyecan ve korku dolu..
''öğretmenim geçen yılki şiir yarışmasında size verdiğim şiir bana ait değildi.son anda öğrendiğim için yalan söylemek zorunda kaldım size.ama içim içimi yedi ve bu kitabı hazırladım'' dedim ağlayarak..
''çok duygulanmıştı ve bana sarılarak teşekkür ederken o da ağlıyordu.
tüm sınıfları dolaşarak benim yaptığımı anlatırken ben çok onurlanmıştım..
sonra bana şiir kitabımı okuduktan sonra nazımdan çok nesir de daha başarılısın onu da denemelisin demişti...
ve ben amatörce hikayeler yazmaya başladım.bunların bazıları gazetelerde yayınlandı..
yalan hiçbir zaman doğru bir hareket değil ama benim beyaz yalanım bana yol göstermişti,içimde bilmediğim duyguları uyandırmıştı..
size hikayelerimi yazacağım bu sayfamda hiçbir satırına dokunmadan lise yıllarımdaki gibi..
umarım hoşlanırsınız..
gül dokur
BU KADAR SEVEBİLİR MİSİN
Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu,
öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir
kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı
otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak
cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her
sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı
arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise
ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden
evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına
geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...
Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu...
Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki
yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor
getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında
da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen,
banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da
kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi
onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de
büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir
tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların
bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler
hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm"
derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam da "Hayır, ben senin için
ölürüm" diye yanıt verirdi hep...
Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir
tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında
başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok
sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu
notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek,
kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla
karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....
Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun
hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı
yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler.
Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı.
Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı.
Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken,
harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan.
"Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika
bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan,
martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..."
"Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam.
"Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para
olursa olsun, burası bizimdir artık...."
Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor
oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla.
Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra,
kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu
görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki
evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir
cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi
unut..."
Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da
çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini
söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur
anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve
sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton
duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...
Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği
arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek
zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin
tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen.
Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...."
"Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın.
Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün,
öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve
peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı
hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde
ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...
Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona
sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar
etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa
geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve
bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak
isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...
İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına
kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.
Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen
yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri
geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin
alması için dua ediyordu.
Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile,
kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle
uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne
yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri
girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın.
Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey
göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü.
Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık
bir senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi
onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden
uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de
haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa
ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi
görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış,
bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi
istedi..." Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın.
Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden
sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda.
İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu...
Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim",
"Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim
için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için
yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar
olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman
terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."
gül dokur
kaynak bilinmiyor
21.09.2005 den devam
ama ertesi gün emel hanım,gözlerimin önünde inleyerek ve çok sevdiği kemal'ini göremeden gözlerini bir daha açmamak üzere kapattı.bunu nasıl izah edecektim kemal'e.iki gün sonra gelen kemal,emel hanımın ölümü ile karşılaşınca önce ''şaka yapıyorsun'' diye takıldı.''benim eşim sapasağlamdır.''dedi.ama işin ciddiyetini anlayınca ölüye sımsıkı sarılıp hıçkıra hıçkıra ağladı.sonra katıla katıla gülmeye başladı.zavallı kemak aklını kaybetmişti.sonra gazetede okuduğuma göre kendini asarak intihar etmiş.
_peki sonra ne yaptınız?
_ne yapabilirim ki jülide.ertesi gün istifa mektubumu yolladım.benim gibi başarısız bir doktoru ne yapacaklardı ki..
_niçin böyle diyorsunuz,her insanın başına gelebilir böyle şeyler.
o sırada telefon çaldı.vedat bey ahizeyi aldı.karşı taraftaki ses bir bayana aitti.
_jülide anneniz sizi arıyor.
_beni mi?haksız da değil.çok geç kaldım.
telefonu aldı.
_evet anne benim,efendim?peki peki getirmeye çalışırım.çok teşekkür ederim anne,geliriz şimdi.
_nereye gidirsun jülide?
_nereye mi?eve ama yalnız başıma değil.
_ ne demek o?
_söyleyeyim.annem akşam yemeğine sizi davet ediyor.bu olanlardan sonra size kendimi affettirmeliyim.sizi çok üzdüm.o soruyu hiç sormamalıydım.
_anlattıklarım için kendinizi sorumlu tutmayın.zaten birine açılmak ihtıyacını hep duymuşumdur içimde.
_gidiyoruz değil mi?
_bilmem ki?
_bilmem ki demeyin,haydi girin koluma gidelim.sizin için de bir değişiklik olur.sonra annemle de tanışmış olursunuz.
gül dokur (devamı yarın)
dünden devam
_sen,küçük şeytan kandırıyorsun beni.madem öyle gidelim.
ve kolkola çıktılar.vedat bey evden çıkarken hasan'a akşam yemeğinde bulunmayacağını söyledi.biraz sonra
_biz geldik anne.
_hoşgeldiniz
_annem sizi tanıyor.annem neslihan hanım.
_memnun oldum efendim.
neslihan hanım:
_acıktıysanız yemek salonuna geçelim.
_tabi anne,vedat bey acıkmıştır.
_hayır acıkmadım.ben de bu saatlerde yerim yemeğimi.
_ooo anneciğim bu sofra ne böyle.anlaşılan perhizini bozuyorsun bu akşam.
_öyle olacak jülide.siz yerken ben sizlere bakamam.hem ben hiç endişenmiyorum.çünkü yanımda iki tane doktor var.öyle değil mi vedat bey?
_bir doktor deseniz daha ıyı olur.çünkü ben kendimi doktor olarak görmüyorum.
_o nasıl söz vedat bey?doktor her zaman doktordur.uzatın tabağınızı yemeğinizi koyayım.
yemek neşe içinde geçiyordu.sohbet ediyorlardı.neslihan hanım:
_jülide ingiltere'de iken çok yalnız kaldım..eşimin ölümünden bir yıl kadar sonra gitti.onu da bir anda kaybetmiş gibi oldum.üzüntüden aklıma yemek yemek bile gelmiyordu.günlerce aç kaldığımı bilirım.sonra zayıfladım,bir gün bayıldım.doktor çağırdılar.ıyı beslenemediğimden şeker hastası olduğumu söyledi doktor.hem reçeteyi yazıyor hem de''onu yemek yasak,bunu yemek yasak'' diye bana yasaklar koyuyordu.sıkı bir perhize girdim ben de...
gül dokur (22.09.2005)devamı yarın
dünden devam 23.09.2005
_devamlı bir perhize alıştırmışsınız kendinizi.böyle birden yerseniz hiç ıyı olmaz.
_kırk yılda bir birşey olmaz vedat bey.
neslihan hanım çeşit çeşit tatlılar yapmıştı.jülide ile vedat bey birer tane yediler.
_anne bütün tatlılardan yıyıyorsun.
_korkma jülide,kendimi oldukça iyi hissediyorum.
sıra meyveye gelmişti ki neslihan hanım birden:
_çocuklar kendimi iyi hissetmiyorum diye mırıldandı._neyiniz var neslihan hanım
_başım dönüyor,gözlerim kararıyor,zor nefes alıyorum.
bayılmıştı.
_jülide tut anneni de şu divana yatıralım.mutlaka tansiyonu çıkmıştır.
_bir kere olsun dinlemez ki beni.ne yapmalıyız vedat bey,ya bir şey olursa?
_arabaya söyle hazırlansın.hemen hastaneye götürmeliyiz onu.
jülide odadan koşarak çıktı.vedat bey bu arada neslihan hanımı muayene etti.teşhisi çok kötüydü..
gül dokur (devamı yarın)
|