|
adımı verdiğim anemon çiçeklerini tanır mısınız?
masumiyeti anlatan,adı her ne kadar da dağlalesi olarak geçse de doğada rengarenk açan...
hepimizin hayatındaki renkli dünyamız gibi sanki...
Anemon bitkileri duyargalarının üzerinde bulunan çok sayıdaki yakıcı kapsül, kendilerine herhangi bir şey dokunduğu veya sürtündüğü anda hemen açılır ve etkisi çok güçlü olan bir zehir salgılar. Bu, çoğu zaman zehiri alan canlının felç olarak ölmesine sebebiyet verecek kadar güçlü bir sıvıdır. Anemon bitkilerinin etki etmediği canlılar da vardır. Örneğin Anemon balıkları, Anemon bitkilerinin yakıcı kapsüllerinin arasında yaşayabilen nadir canlılardandır. Anemon balıklarının üzerinde bulunan "saydam madde" bitkideki bu yakıcı kapsülleri durdurabilecek niteliktedir. Bitkiye yaklaşan balık, gövdesini yavaş yavaş Anemonlar'a değdirmeye başlar. Üzerindeki saydam madde sayesinde zehirden çok fazla etkilenmeyen anemon balığının amacı yakıcı kapsüllerin üzerinde patlamasını sağlamaktır. Anemon balığı birkaç denemenin sonunda zehire bağışıklık kazanır ve bitkinin dokunaçlarının arasına yerleşir. Yeni doğan ve Anemon bitkilerine karşı hiçbir bağışıklığı bulunmayan balıklar da, diğerlerinin geçtiği aşamalardan tTek bir Anemon bitkisi tüm hayatı boyunca Anemon balıklarını tehlikelerden korumak için yeterli olmaktadır. Bu ortaklık balığa peşindeki avcılardan korunma imkanı sağlar. Buna karşılık olarak da Anemon bitkisi, balığın ardında bıraktığı yiyecek parçalarından faydalanır. Bu canlıları birbirine uyumlu yaratan Allah'tırek tek geçer. Anemon balıkları bu denemeleri tesadüfen yapmaya karar vermiş olsalayı neler olurdu? İlk seferde ya da daha sonraki denemelerinde balık patlatacağı kapsül sayısını tutturamayacağı için fazla zehir alıp ölürdü. Oysa böyle olmamıştır. İlk ortaya çıktıklarından beri Anemon bitkileri ve balıkları birlikte kusursuz bir uyum içinde yaşamaktadır.
Çünkü Allah yarattıklarını en iyi bilendir, koruyandır.
ANKARA / Şubat 1975
YAĞMUR !...
Ankara 'nın kışları hep böyle mi olurdu ?... Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur ve insanın iliklerine kadar işleyen bir soğuk. Ve bu soğukta, yağmurdan sırılsıklam olmuş, elleri cebinde, titriyerek yürüyen ben...
Bu sokaktan şimdiye kadar bir çok sefer geçmiş olmama rağmen bugüne kadar hiç dikkatimi çekmemiş olan bir kapı gözüme çarptı. İçeride bir kahvehane veya çay ocağı olmalıydı. Bir bardak çay içip, biraz ısınır, kurulanır ve bu aradada yağmurun dinmesini beklerim düşüncesiyle kapıdan içeri girdim. Tahminimde yanılmış ve çok da şaşırmıştım. Kahvehane veya çay ocağı olmadığı kesindi. Daha çok meyhaneye benziyordu. Bir an geri dönüp, çıkmak geçti aklımdan ama dışardaki yağmur ve soğuk.. "Girmiş bulundum bir kere, boşver" dedim ve tam karşıdaki boş olan masaya doğru yürüdüm.
Üstümdeki pardüsüyü çıkarırken, acaba bir vestiyer veya pardüsüyü asabileceğim bir askı var mı diye etrafa bir göz attım. Böyle bir yerde böyle birşeyin olması mümkün değildi ama yine, öylesine de olsa bakmıştım işte. Pardüsüyü masadaki sandalyelerden birinin arkasına astım. Saçlarımdan yüzüme doğru damlamakta olan suya engel olmak ve saçlarımı kurulamak için kullanmış olduğum mendil, su gibi olmuştu...
Kapıdan içeri girdiğim andan beri tüm gözler üzerimdeydi. Yağmurda çok fazla ıslandım, komik bir görüntüm olmalı, bu komik halime bakıyorlar diye geçirdim aklımdan. Bu durum beni çok rahatsız etmişti ama böyle bir durumda ne yapabilirdim ki ?... Üstümdeki bakışlar ve bu bakışların sahibi olanların yüzlerindeki ifadeler, benim halimi komik bulmaktan daha çok, meraktan kaynaklanıyor gibi geldi bana. Çevreme ve çevremdeki insanlara biraz daha dikkatli bakınca, gördüğüm manzara şaşkınlığımı daha çok arttırdı !...
İçerinin çok virahane ve salaş (!) bir görünümü vardı.. 13 tane tahta masa ve masaların etrafında eskimiş, sanki her an kırılacakmış gibi duran tahta sandalyeler.. Çok uzaktan gelen ve eğer dikkat edilmezse duyulması mümkün olmayan bir müzik. Çalmakta olan bir Türk Sanat Müziği parçası idi. Ve anlayabildiğim kadarıyla, çok eski bir parça olmalıydı. Masaların üstünde ; (Çocukluğumda bizim evdeki yemek masasının üzerinde de böyle bir örtü vardı. Ayrıca her kış geldiğinde soba kurulurken annem, bu örtülerden bir tanede mutlaka sobanın altına koydururdu.) muşambadan masa örtüleri.. Masaların hepsinin üzerinde, birbirinin aynı olan bir cam şişe ve cam bardaklar. Burası nasıl bir meyhaneydi ki, hiç bir masanın üstünde meze tabağı veya yemek tabağı yoktu !.. Bir cam şişe, cam su bardakları, bir adet (sanıyorum kuruyemiş için olmalıydı) cam kase ve kül tablaları.. Ve beni, tüm bunlardan daha çok şaşırtan şey, masalarda oturanların hepsinin yaşlı olmasıydı... 65, belki de 70 yaşın üstündeki insanlar. Ve bu insanların arasında, onlardan yaş olarak çok küçük olan bir tek kişi : O da ; Ben !...
" - İstersen şu masaya geç, orada daha rahat edersin" dedi, hemen kapının girişindeki boş olan masayı göstererek yaşlı adam. Sanıyorum buranın sahibiydi çünkü ortalıkta garsona benzeyen hiç kimse yoktu. Kafamı kaldırdım ve gözgöze geldik. Gözlerinde sıcak ve sevecen bir gülümseme vardı, aynı zamanda da merak !... Saçları kırlaşmış, avurtları çökmüş, elmacık kemikleri iyice belirginleşmiş ve yüzünde yaşlılığın verdiği derin çizgiler oluşmaya başlamıştı. Sabah traş olmuş olmalıydı ki, yüzünde hiç sakalı yoktu. Bir an ona nasıl hitap edeceğimi kestiremedim ve ;
- Sağol... Teşekkür ederim amca !.. Buraya oturmuş oldum bir kere, hem burada da rahatım. Önemli değil... İçecek ne var ?
- Şarap !...
- Kola, bira veya daha başka birşey yok mu ?
- Hayır, burada sadece şarap var... Şaraptan başka birşey bulunmaz !...
- Ne yapalım, o zaman ben de şarap içerim. Bir bardak şarap alayım, yanında yiyecek olarak ne var ?
- Burada bardakla şarap yok, şişeyle !... İstersen ufak bir şişe getireyim... Yanında da leblebi !..
- Leblebiden başka, fıstık, fındık falan da birşey yok mu ?
- Hayır sadece leblebi... Başka birşey yok !...
- Ne yapalım, öyle olsun o zaman...
Birazdan elinde bir şişe ve içinde sarı leblebiler olan küçük bir cam kaseyi getirip masaya bıraktı. Diğer masalardakine göre daha küçük yeşil bir şişeydi. Şişenin ağzı açıktı ve üzerinde etiket yoktu. Diğer masalardaki şişelere baktım, onların üstündede etiket yoktu. Hatta yeni şarap istendiğindede, masadaki şişe götürülüyor ve sanıyorum aynı şişe doldurulduktan sonra geri getiriliyordu...
Burası bir hayli ilginç gelmişti bana. Şimdiye kadar böyle bir yeri hiç görmemiş ve hiç kimsedende duymamıştım. Birahaneleri ve meyhaneleri biliyordum ama bu şekilde bir "Şaraphane !.." olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Sahi buranın adı neydi acaba ? Olsa olsa, şaraphane olur diye geçirdim içimden. Burası benim bildiğim birahaneler veya meyhanelere hiç benzemiyordu. Oralardaki gibi ; ne sesi sonuna kadar açılmış, bangır bangır çalan bir müzik, ne de bağıra çağıra konuşan insanlar vardı. İnsanın içine huzur veren garip ama hoş bir sessizlik vardı. Hiç kimseyi rahatsız etmeyen, derinden gelen bir müzik ve yandaki masadan bile duyulması çok zor olan, alçak sesle sohbet eden insanlar. Sanıyorum çoğu zamanda, gözleri ile konuşmayı tercih eden insanlar...
Neden aralarında hiç genç yoktu ? Yoksa diğer gençlerinde, benim olduğum gibi böyle bir yerden haberleri yok muydu acaba ? Sanıyorum haberleri olsa bile, sadece şarap içip, sarı leblebi yemek için böyle bir yere gelmezlerdi. Böyle sakin ve sessiz bir yerde ne kadar durabilirlerdi ki ?...
Maltepe'de, neredeyse Ankara'nın göbeği sayılan bir yerde, böyle bir yerin olması !.. Önünden o kadar çok geçmiş olmama rağmen, nasıl olmuştu da burayı hiç farketmemiştim. Eğer bardaktan boşalırcasına yağan bu yağmur olupda, bu kadar ıslanmamış olsaydım, bugün de fark edemeyecektim ya... Acaba gözümün önünde olupda, böyle farkedemediğim daha neler vardı hayatımda ?...
.........................................
yollayan :sakinn
|