ardahan104.sitemynet.com
HOŞ GELDİNİZ
YARDIMCIMI OLMAK İSTİYORSUNUZ
Kardeşini seç
FOTOĞRAFLAR1
FOTOĞRAFLAR2
FOTOĞRAFLAR3
FOTOĞRAFLAR4
Eğitim ile ilgili haberler
KİMMİYİM BEN
SİZDEN GELENLER
DUYURU( önemli)
KARDEŞLERDEN MEKTUPLAR

SİZDEN GELENLER



Haydi çocuklar okula!

Her yıl okullar açılırken istisnasız aynı oyuna tanık oluyoruz. "Bu yıl şu kadar öğrenci okula başladı" ya da "Ders zili çaldı, şu kadar minik okullu oldu" klişesi ile açılan perdede, eğitim sürecinin minik aktörleri gözyaşları içinde duygularını mikrofonlara dökerken, öteki aktörler (bakan, öğretmen, veli) gözyaşı dökmeksizin aynı mikrofonlara eğitimin sorunlarını anlatır durur. Okullulaş(tır)ma ile birlikte eğitimin sorunları aklımıza geldiğinden toplu dövünme seanslarıyla bir hafta sürer bu oyun. Sonrası malum, oyunun bitiş zamanı gelmiş, sorun bir süre konuşulmuş, dertleşilmiş, eteklerdeki taşlar ortaya dökülmüş yani herkes rolünün hakkını vermiştir. Bu durumda oyunu daha fazla sürdürmenin anlamı da yoktur zaten. Üstelik, bu kadar sorunun, açmazın içinde şu kadar öğrencimiz okullu olmuş başarısı vurgulanarak meselenin üstü de gelecek yıla kadar örtülür, perde kapanır. Çocuklarımız, 60-70 kişilik sınıflardaymış, okullarımızın çatısı akıyormuş, bacası tıkalıymış, zaman zaman elektrik-su-yakıt yoksunluğu yaşanıyormuş, okulların yeterince parasal kaynağı yokmuş, eğitim araç gereçlerinin temininde sıkıntı varmış, öğretmensiz okullar varmış vs., bunlar önemli değilmiş, önemli olan öğrenci sayımızdaki artışmış gibi başarının haklı gururunu da yaşayarak mutlu mesut işimizin başına döneriz topluca istisnasız her yıl.
23.08.2007 tarihli Radikal gazetesinde yer alan iki haber vardı. Biri Milli Eğitim Bakanlığı'nın öğretmen atamaları ile ilgiliydi. Habere eşlik eden fotoğrafta gencecik iki genç kız (öğretmen adayı) nefesleri tutmuşçasına bekliyordu. Söz konusu habere "Yeni Çalıkuşları rota belirledi" başlığı eşlik ediyordu. İkinci habere gelince; iki genç, biri erkek, biri kız üniversite kazanmıştı. Bu iki yoksul genç dişlerini tırnaklarına takarak çalışmışlar ve üniversiteyi her türlü zorluğa rağmen kazanmışlardı. Ülke olarak böyle azimli gençlerimiz olduğu için ne kadar gurur duysak azdı. Yoksul ve başarılı bu iki gencin vesikalık fotoğraflarına ise "İki hayırsever gerek!" başlığı eşlik ediyordu. Ertesi gün aynı gazeteden öğrendiğimize göre, gazeteye telefonlar adeta yağmış. Tahmin edileceği üzere, hayırseverlerin duyarlılığı, devletin duyarsızlığı içinde iki yoksul gencimiz kurtulmuştu. Yorgan gitti, kavga bitti misali geçici bir çözüm üretilmiş ve mesele kapanmıştı.

Çözüm: Çalıkuşları
Yukarıdaki iki haber Türkiye'de eğitim sisteminin resmini en iyi betimleyen tablodur. Bir yandan öğretmen, öte yandan öğrencisiyle bu tabloda öğretmene biçilen Çalıkuşu rolünün açılımı şudur: Gittiğiniz yerde kendinizi bir sorun yumağı içinde bulacaksınız. Sizden beklenen, koşullarınız, okutacağınız çocukların koşulları ne olursa olsun insanüstü bir gayretle günübirlik çözüm üretmektir. Devletin sınırlı kaynakları bu kadar çocuğun okutulmasına yetmeyeceğinden, siz "Çalıkuşları" çözüm üretme konusunda yetkili kılındınız. Gidilecek rotanız belirlenirken, aynı zamanda meslek tanımınızın içinde yer almamasına karşın, mesleki rotanız da geçici çözümler üretebilme olarak belirlendi.
Aynı noktada öğrenciye daha doğrusu yoksul öğrenciye biçilen rol de koşullarınız ne olursa olsun, okumak, başarmak, hep başarmaktır. Başarılı olmak için okul dışında çalışabilir, mendil-simit satabilir, ayakkabı boyayabilir ve okuma azminizin önündeki engelleri yok edebilirsiniz. Sınırlı kaynaklarımızla hepinize ulaşmamız mümkün olmadığından, başınızın çaresine bakabilirsiniz. Size yoksunluklarla birlikte mücadele edeceğiniz her biri birer Çalıkuşu öğretmenlerinizi de gönderdik.
Bu iki yoksul gencin çığlığı çok önemli. Çığlık esasında Türkiye'de eğitim sisteminin eşitsizlikler üzerine kurulu olduğunun, sınıfsal eşitsizliklerin yeniden üretildiğinin, eğitimde fırsat eşitliği vurgusuyla gerçekte eşitsiz eğitime meşruiyet kazandırıldığının acı çığlığıdır. Anayasa'da sosyal hukuk devleti olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti, aynı sosyal devlet olma özelliğini toplumsal alanlarda göstermiyor. Devletin temel görevleri arasında kamusal bir hizmet olarak, eğitimi sağlama yükümlülüğü vardır. 1982 Anayasası'nın eğitimle ilgili 42. maddesi, "Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz" hükmü ile başlar. Anayasal bir hak olarak bireylerin öğrenim görme hakkını sağlama yükümlülüğü olan devlet, işi hayırseverlere havale etmeye de yükümlü müdür? Özünde hayırseverlik gönüllülük esasına dayanır ve bağışı yapan, bağış alanı kendisi seçerken, alıcının bunu bir hak olarak talep etme hakkı yoktur. Oysa, devlet, eğitim hizmetini yerine getirmeye zorunludur ve hizmeti sunarken hizmet alacağı kişileri seçemez. Bununla birlikte karşısındaki bireyin de hizmeti hak olarak talep etme hakkı vardır.


Politika sorunu
Türkiye'deki gelir dağılımı eşitsizliğinin bir yansıması olarak kabul edilebilecek eğitimdeki eşitsizlik olgusunun, Çalıkuşu öğretmenlerle ya da hayırseverlerle çözümlenmeye çalışılmasında neden ısrar ediliyor? Bunun yanıtı, siyasi otoritenin eğitime belirlediği yönle ilişkilidir. Eğitim temelde politika sorunudur ve eğitimde eşitsizlik Türkiye'de uygulanan ekonomik-toplumsal politikanın sonucudur. Dolayısıyla, eğitimde eşitlik koşullarını yaratma/sürdürme öncelikle siyasetin konusudur, öğretmenin ya da hayırseverlerin değil. 1995 yılında imzalanan Hizmet Ticareti Genel Sözleşmesi (GATS) ile kapılarını küresel sermayeye açan, aynı zamanda bu sözleşmeyi imzalayan Türkiye Cumhuriyeti, küresel aktörlere verdiği taahhüt gereği eğitim hizmetini, seçkinci eğitim anlayışıyla parası olanın hizmetine soktu. Bu taahhüt eğitim sürecinin amaç ve içeriğinde dönüşümleri kapsıyor. Eğitimin dönüştürülen amacı, özelleştirmeler, ilköğretimde kaynak sıkıntısı bahane edilerek talep edilen katkı payı, üniversitelerde toplanan harç paraları, hizmetten yararlanan öder ilkesiyle özdeşleşen iktisadi amacın, eğitime yansımış halidir. Eğitimin içeriğindeki dönüşüm ise, devletin kendisini ilköğretim hizmetiyle sınırlaması, daha üst öğrenimler için kaynak ayırmak istememesi ve üst öğretim kademelerini piyasa işleyişine açarak, eğitimi kâr temelinde meta haline getirmektir. Yani piyasanın istediği becerilerle donanan kişi, bu donanımı kazanabilmek için kendisine yatırım yapmalı, hizmeti doğrudan kendisi satın almalıdır. Kişinin alacağı hizmetten toplumun bir faydası olmadığından, devlet böyle kamusal bir yükü taşımak zorunda kalmamalıdır.
Sonuç olarak, sınıflarımızın kalabalıklığı, okulların öğretmensizliği, eğitim araç gereçlerinin sağlanamaması, okulların fiziksel koşullarının yetersizliği, merkezi sınavlarda sıfırcı öğrencilerin sırrı, eğitimin uğradığı dönüşümün, yani eğitimdeki neoliberal dalganın sonucudur. Bu nedenle öğretmenlerimiz Çalıkuşu oluyor, öğrencilerimiz yardım için çığlık atıyor. Yine de biz, sorunlarla gölgelenen eğitim süreci içinde şu kadar öğrenciyi okullulaştırdık. Zil çaldı. Haydi çocuklar okula!

SELDA POLAT: Öğretmen

Ardahan'a ve Türkiye'ye oldukça yabancı bir arkadaşımı köylere götürürdüm, tatil için Ardahan'da bulunduğum zamanlarda. Köyleri görmesini; oradaki yaşama biraz olsun katılmasını, basma ve tezek kokusunu duymasını, ilkel oyuncaklarıyla çocukluk anılarını yaratan köy çocuklarını görmesini, nedense küçük şehir merkezimizi görmesinden daha çok istiyordum. Bu durumdan sıkılır mı diye düşünmeden, araba buldukca köy köy gezdirirdim onu. Arabanın ve tabi yakıtının sorun olmadığı bir gün, yakın bir köye gittik. Merkez köylerden, görülmesi çok zor olmayan, şehirler arası yol üzerinde, piknikçiler için çeşmesi ile meşhur bir köydü. Köy gerçekten hikayelerdeki gibiydi...Çeşmesi, deresi, taştan evleri ile, misket oynayan çocukları, çeşme başı muhabbeti yapan kadınları, her kapıda köpeğiyle...o kadar güzeldi ki...

Köylüler, yabancı iki insanı köylerinde görünce doğal olarak hemen yanımıza geldiler...Kimsiniz, nesiniz gibi sorular temelli, keyifli bir muhabbet başladı çeşme başında...ve sonra muhtarın evi yakınında devam etti...Köyde herşey gayet güzeldi...nasıl olmasın ki...herşey o kadar doğal ve basit ki...yabancılık hemen bitiyordu gözlerinde...güvenmek bir insana o kadar da zor değildi onlar için...basitti; "Tanrı misafiriydik"işte...arkadaşımın taliplisi bile çıkmıştı...Amcanın birinin erkek çocukları varmış...biri için benim arkadaşı beğenmiş, ilk görüşte...gelinlik teklifinde bulundu arkadaşım için...elimden geldiğince amcanın sözlerini çevirmeye çalışırken, arada bana kızıyor: "ciddiyim yahu ne diyorsam çevir sen" diyordu...kısa çevirmenlik kariyeriminde en utandığım andı...öte yandan ecnebi memleketinden gelen arkadaşım için inanılmaz bir tecrübeydi sanıyorum...kültürümüzü öğrenmek istiyordu...olayı yaşayarak öğrenir oldu...neyse arkadaşım teklifi ve teklifle beraber kilolarca altını redetti de izin izteyip 0işimize döndük...buradab çay için davet edildiğimiz eve doğru yürümeye başladık, "hello" ve "what is your name" çağrışlarıyla...

Ev hemen köyün girişindeydi, önünde 3 çocuk ve 1 kadınla karşılamıştı bizi...Köye ilk girişimizde görmüştük...Oldukça fakir oldukları belliydi.(köylerin ve köylülerin çoğu gibi)...kadın ile biraz konuşmuştuk girişte ve çay için geri döneceğimize söz verip köyün içlerine doğru yürümüye başlamıştık...bu gezimize kadar arkadaşım Ardahan'a ve çay davetlerine iyicene alışmıştı...Çay kelimesini ve biri çay dediği zaman da "evet" demesi gerektiğini hemen öğrenmişti...durum böyle olunca da kadının ağzından "çay" sözcüğünü duymasıyla arkadaşım"evet" demişti ve bu kısa konuşma sonrasında çay için geri geleceğimiz üzerine sözleşmiştik.

Evin köpeğinden, önce arkadaşımın sonra çocukların koruması ile kurtulup eve girdik...belki köyün en fakir ailesiydi...kadın ve çocuklar ile minik bir odaya geçtik...evin eşyası yok denecek kadar azdı...Kadın hoşgeldiniz dedikten sonra çay servisi için odadan çıktı...arkadaşım fakirliği görünce neden çay için geldiğimizi, daha doğrusu kadının neden davet ettiğini (anlamadığından mı anladığından mı bilmem) sordu bana...gözleri yine doldu...yine diyorum çünkü önceki köylerde de benzer durum olmuştu...yine fakir bir eve gitmiştik...yine ordaki insanlar da ellerinde ne varsa önümüzdeki siniye getiriyorlardı...ve yine arkadaşım isyan ederek nasıl bu insanlar böyle olabiliyorlar diye sormuştu...yine gözleri dolmuştu...hatta kadın sakladığı eski bir yüzüğü arkadaşıma verince, göz yaşlarını kapaklarından salıvermiş, ağlamıştı...belki bu sefer anlamaya başladığından soruyordu, benzer durumlarda sorulan aynı soruyu...

çocuklar sobanın arkasına geçtiler...utanarak bizi izliyorlar, sorduğumuz sorulara tek sözcüklü cevaplar veriyorlardı...kadın çayları getirdi, her evde benzerini görebileceğimiz sehpayı önümüze koydu ve çayları yudumlamaya başladık...kadın bizimle oturuyor, soruyor bazen de sorularımızı cevaplıyordu...ama aklının ahırda olduğunu, büyük oğluna, sinirle ve bizim orda bulunmamızdan kaynaklı olduğunu düşündüğüm sakinlikle ve onu ahıra yollayana kadar " sen ahıra gitsene!" demesi ile anlayabiliyorduk...Bunun nedenini ilk çaylar bitmeden hemen önce kocasının odaya girmesiyle anladık...kocası oğlanı ahıra yollayıp, yanımıza oturuverdi...hoşgelidniz deyip, neden geldiğimizi anladıktan sonra, anlatmaya başladı...adam ahırdaymış çünkü az sayıda olan ineklerinden biri doğum yapacakmış...ee inekleri onların geçim kaynağı olunca, ineklerden birinin doğum yapacak olmasının önemi katlarca artıyor...epeydir ineğin başındaymış...adam bir an bile ahırı tekredecek kadar şansına güvenemiyor olmalı diye düşündüm geçmişinden ve bulunduğu durumdan kaynaklı...zaten evden, toplamda bir çay içmelik süre bizimle kaldıktan sonra "kusura bakmayın" diyerek ayrıldı ve görev yerine döndü...

Kadının eli birkaç gün önceki bir olay nedeniyle yaralıydı...paslı çivi batmıştı..."parasızlıktan" gidememişti Sağlık Ocağı'na...Arkadaşım en azından acısını dindirsin diye birkaç tavsiye de bulundu...kadın gitmek istemiyordu doktora...bir süre konuştuktan sonra aşı yaptırması konusunda zor da olsa ikna ettik kadını, sonrasında ne yaptığını asla bilemeyeceğimizi bilerek...

Kadın anlatıyordu herşeyi, güvenmişti sanıyorum bizlere...Aile başka bir köyden buraya göç etmiş...önceleri evleri yokmuş ama sonra şu an ki evi bir şekilde almışlar...soramadım ama belki fakirlikleri evin borçlarındandı...inekleri geçim kaynaklarıymış...çocuklardan sadece biri okula gitmiyormuş...büyük iki 2 çocuk ise, köydeki minik okullarına devam ediyormuş...Çocukların dersleri ne yazık ki iyi değilmiş...anlatılanlar arasında beni en çok çocukların durumu ilgimi çekti...çocuklar, "yaş" fidanlar biraz nasihat ettim onlara, arkadaşım evi incelerken ve kadına, eline, çocuklara tasvirini sizin hayalgücünüze bıraktığım gözlerle bakarken...

böyle durumları çok görürüm, görmek istediğimden elbet...ve en çok hep çocuklara üzülürüm...büyüklerin hayatlarını biraz olsun, en kötü durumda bile değiştirmeye güçleri varken veya değişmiş hayatları varken; çocukların ne değiştirecek gücü ne de değişmiş hayatları vardır...önüne gelen şeyi yemek, içine girdiği yerde yaşamak, koyuldukları yerde büyümek zorundadırlar...bunlar geldi saçma nasihatlerimden hemen sonra aklıma..."çalışın ama çocuklar...bakın bu önemli..."o kadar basit miydi?... gerçekten saçmaydı laflarım, sadece laf olduklarından...

Evden ayrılıyorduk...kadına teşekkür ettik, doktora gitmesini "saçma"layarak tembihledik...adama selam söyledik, hala ahırdaydı... çocuklar bizimle geldi arabaya kadar...yolda durmadan çalışmalarını öğütlüyordum...bunun önemini vurguluyordum...çırpınıyordum...arabaya bindim, sırt çantamı görünce aklıma kalemlerim geldi...çıkarıp çocuklara verdim hepsini...ne gariptir...bir tanesi vardı hele: nefretle ayrıldığım sevdiğim insan hediye etmişti...özellikle istemiştim kalem almasını...kalemler o kadar çok severim ki...onu gördüm...çantadaki diğer kalemleri vedikten sonra en son kalan kalem oldu...o kalemi de minik ellere bırakırken ve o kalem için temiz bir sayfa açarken; ayrılığın, eskiyi unutma sürecinin en güzel anını yaşadım...

Araba hareket eder, çocuklar ve kadın el sallar...

inanılmaz duygular...bulunduğum durumdan utanma, insanlıktan utanma, gini katsayısı, pastalar, paylar, kapitalizm, sosyalizm, akşama bira içecek olma, öncesinde bir dönem boyunca litrelerce içmiş olma, aşk, evlilik, çocuklar, gelecek, tinerciler, kapkaç, soygun, üniversite, öğretmen olamama, iktisat bölümü bitirecek olma, tetanoz, aşı, 1 YTL nin zaman mekan içerisindeki değişen önemi, sorumluluk, siyaset, gelecek, saflık, temizlik, insanlık, acılar, üzüntüler, ayrılık, kalemler...Şehir merkezine kadar düşünüyorum...deli gibi...yazdığım kadar düzensiz, çılgınca...arkadaşımla çok az konuşuyoruz...birşey anlamak için o anda konuşmak gerekmiyor sanıyorum...herkes birşey anlıyor, o evden çıktıktan sonra...

Hala devam ediyor düşünme ve anlama sürecim...daha ne kadar sürecek bilmiyorum...yalnız birkaç şey anladım hatta birkaç şeyi biliyorum diyebilirim...birleştirebildim yukarıdakilerden bazılarını...

Çocuklar suçsuz...onlar yap denileni yapıyorlar...dünyaya geleceksin denildi geldiler...budur senin beşiğin dediler, budur memleketin dediler...öğretilenle, gördüğüyle anlamlandırmaya çalışıyor dünyayı...önce anlamlandıracak sonra anladığı kadarıyla yaşayacak...sonra o da başka çocuklar için değiştirecek dünyayı...çocuklar onlara verilen kalemle çizecek geleceklerini...onlara kalemler vermek lazım...dünya "yaş" fidanları, "yaş" fidanlar -kalemlerle- dünyayı şekillendirecek...kalemler...fidanlar..kalemler...


Cenk Gungor



ilterozer@hotmail.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın