|
2008 Yunus Nadi Ödülleri belirlendi. Bu yıl 62.si düzenlenen ve 5 dalda ödülün verildiği yarışmaya 292 kişi katıldı
Yunus Nadi anısına 10 ödül
______________________________________________
Kültür Servisi - 2008 Yunus Nadi Ödülleri belirlendi. Bu yıl 62.si düzenlenen ve 5 dalda ödülün verildiği yarışmaya 292 kişi katıldı .
"Sosyal Bilimler Araştırması dalında Dr. Erdal Atabek, Prof. Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun, Prof. Dr. Emre Kongar, Prof. Dr. İonna Kuçuradi, Prof. Dr. Türkel Minibaş ve Prof. Dr. Ahmet Mumcu'dan oluşan Seçici Kurul, ödülün Şevket Çizmeli'nin "Menderes Demokrasi Yıldızı" adlı yapıtıyla Rıfat N. Bali'nin "Sarayın ve Cumhuriyetin Dişçibaşısı Sami Günzberg" adlı yapıtı arasında paylaştırılmasını kararlaştırdı .
"Roman" dalında Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Konur Ertop, Şara Sayın ve Tahsin Yücel'den oluşan Seçici Kurul, ödülün Mehmet Anıl ın "Pembe Otobüs" adlı yapıtına verilmesini benimsedi.
"Öykü" dalında Hikmet Altınkaynak, Mehmet Başaran, Sami Karaören, Tarık Dursun K. ve Emin Özdemir'den oluşan Seçici Kurul, ödülün Yavuz Ekinci'nin "Sessizlik Kulesi" adlı yapıtı ile Alper Akçam'ın "Kiev'de Aşk" adlı yapıtı arasında paylaştırılmasını kararlaştırdı .
"Şiir" dalında Ataol Behramoğlu, Prof. Dr. Cevat Çapan, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan ve Kemal Özer'den oluşan Seçici Kurul, ödülün Abdülkadir Budak'ın "Mesafe" ve Veysel Çolak'ın "Birkaç Kuş Birkaç Anı adlı yapıtı arasında paylaştırılmasını benimsedi.
"Karikatür" dalında Kamil Masaracı, Tan Oral, Ferit Öngören, Turhan Selçuk ve Tonguç Yaşar'dan oluşan Seçici Kurul, ödülün Muammer Olcay ve Ahmet Aykanat ın yapıtları arasında paylaştırılmasını kararlaştırdı .
Karikatür dalında Mehmet Zeber'in yapıtı da "Jüri Özel Ödülü'ne layık görüldü.
Ödüller, gazetemizin 84. kuruluş yıldönümü olan 7 Mayıs Çarşamba günü saat 19.00'da Beşiktaş Akatlar'daki Mustafa Kemal Kültür Merkezi'nde (MKM) düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek.
Cumhuriyet 01.05.2008
CUMHURİYET GAZETESİNİN 84 YILI VE 62 YUNUS NADİ 2008 ÖDÜLLERİ
______________________________________________
OKURLARA
TURHAN GÜNAY
Yunus Nadi Ödülleri bu yıl neredeyse bereket saçtı denebilir. Roman dışındaki dallarda ödüllerin tümü paylaştırıldı; hatta karikatürde üç ödül birden verildi. Bu göstergedeki en sevindirici yan edebiyat, sosyal bilimler ve karikatür alanındaki ürünlerin belli bir kalitenin üzerinde ve seçme zorluğu yaratmış olması. Bir noktayı belirtmeden geçmemek gerekiyor elbette. Yarışmaların bir üzücü yanı ise yayınevlerimizin, yazarlarımızın ve çizerlerimizin yayımladıkları ya da ürettikleri ürünlerini ödüllere göndermekte çekingen davranıyor olmaları. Daha önce ödül almış yazar ya da sanatçılarımız 'bize bir daha ödül vermezler' düşüncesiyle yapıtlarını yarışmalara göndermiyorlar sanırım. Oysa Yunus Nadi Ödülleri'nin böyle bir kısıtlaması yok. Katılım olmadığı için katılma süresi içinde yayımlanan yılın iyi yapıtları ister istemez bu yarışmanın dışında kalıyor. Bu yılın ödüllerini kazanan yarışmacılarımızı candan kutluyoruz. Onlarla yaptığımız söyleşiler ya da onlarla ilgili yazılar yarışmacılarımızı yakından tanımanız için bir vesile olacak. Berat Günçıkan bildiğiniz gibi gazetemizin Pazar Eki'nin Yayın Yönetmeni. Aynı zamanda sessiz, sakin bir yazardır Berat. 'Gölgenin Kadınları' Berat'ın yeni kitabının adı. Yine sessizce ama mükemmel bir kitapla çıkıp geldi Berat. Biz de derhal bir söyleşi gerçekleştirdik kendisiyle.Bol kitaplı günler'e-posta: turhangunaycumhuriyet.com.tr cumkitapcumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008
*** *** *** ***
ROMAN ÖDÜLÜ: Mehmet Anıl
'Yazmak, teslim olmama adına bir eylem biçimi'
Mehmet Anıl, üçüncü romanı Pembe Otobüs'le 2008 Yunus Nadi Ödülleri'nde, en iyi roman ödülünü aldı. Pembe Otobüs, Türkiye'nin 12 Eylül öncesinde yaşadığı siyasi, etik karmaşa sırasında yetişmiş kuşakları anlatıyor. Romanın anlatıcısı, üniversite sıralarında bıraktığı arkadaşlarını, aralarından birinin intiharı üzerine, bir araya getirir ve ortaya sürprizlerle dolu, gerilimli bir roman çıkar.
Ozan YAYMAN
Kendini, edebiyata adayan bir yaşam onunki. Okumak; yazmak için okumak eylemini ve ardından yazma işini yaşamının odağına oturtan Mehmet Anıl sözü edilen.İzmirli yazar Mehmet Anıl'ın, Pembe Otobüs adlı yapıtı Yunus Nadi Roman Ödülü'yle taçlandırıldı. Yazarın edebiyat tutkusu, kitabının girişinde 'Mehmet Anıl 2001 yılından bu yana sadece edebiyatla ilgilenmektedir' vurgusuyla ifade ediliyor.Peki 2001 yılına kadar ne yaptı Mehmet Anıl? İş hayatındaydı. Çalışma yaşamının yazarlık serüvenini besleyen en önemli unsur olduğunu üzerine basa basa vurguluyor yazar. 1962 İzmir doğumlu olan Mehmet Anıl, Saint Joseph Koleji'ndeki eğitiminin ardından Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi. Ardından AIESEC bursuyla İtalya'da Credito Italiano Bankası'nda staj yaptı. Türkiye'ye dönüşüyle birlikte, 1989 yılında tekstil şirketini kurdu. İşletmelerinde, bir dönem 800 kişiyi istihdam ediyorlar. Derken 2001 yılı geliyor ve ülkenin yaşadığı ekonomik kriz onları da etkiliyor ve iflas ediyorlar. Bu süreçte hayatında bir başka değişiklik daha oluyor. Evliliğini sonlandırıyor. Bu süreci kısa ve öz biçimde özetliyor Anıl:
BEYAZ BİR SAYFA...
'Hayatıma beyaz bir sayfa açacaktım ve bu sayfa yazı işçiliği oldu. Kendimi yazı yoluyla ifade etmeyi seçtim ve bu durumdan fazlasıyla memnunum'. Mehmet Anıl, 2001 yılına kadar toplumun değişik katmanlarından insanlarla bir araya geldiğini aktarıyor. Banka müdüründen hamala, müsteşardan bekçiye kadar değişik profilden bireylerle bir arada olduğunu söyleyen Anıl, 'On beş yılı bulan iş hayatımda bu kişilerle aynı sofralarda oturdum. Yaşam kavgasının tam orta yerindeydim. Bu süreç içerisinde her anı ayrıntısıyla gözlemledim. Ailemin yönlendirmesiyle küçük yaşlarda edindiğim okuma tutkusunu yazıya döktüğümde, çantamda büyük bir hazine daha vardı. O da, çalışma hayatımda edindiğim izlenimler' diyor. Mehmet Anıl'ın, ilk roman dosyası hâlâ yayımlanmayı bekliyor. İlk kitabı Geri Gelmemek Üzere 2004 yılında okurla buluşmuştu. Bir deniz fenerinde yaşayan fenercinin, yalnız yıllarını aktardığı kitabıyla eleştirmenlerin ilgisini çekti. Roman karakterinin yanı sıra mekâna kattığı anlam ön plana çıkarken, okurları sordular:'Sen bu mekanda bulundun mu?' Hayır yanıtını verdi bunu soranlara, 'Asıl olan, sana hazır halde gelen okuru sıkmadan, aktarılanın içine çekmektir' dedi ardından. Yayımlanan ikinci romanı Bitik. Üçüncü romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü almaya hak kazanan Anıl'a, 'Daha yolun başında hızlı bir giriş mi edebiyat dünyasına?' diyecek oluyoruz, 'Ben kendimi yazma eylemine adadım. İş hayatından sonra kendime beyaz bir sayfa açtım ve bu sayfanın lekelenmesini istemiyorum. Tüm enerjimle yaşadığım çevreye, ülkeme, bireylerine ve gelecek kuşaklara artı değer katma adına bildiğim yolda yürüyorum' yanıtını veriyor. Anıl, küresel sermayenin tek düze insan yetiştirdiğini ve bunun kendisini de rahatsız ettiğini vurgulayarak şunları söylüyor:'Günümüzde Şanghay, New York olmuş durumda. Çin neresi, ABD neresi? Ama küreselleşme o denli etkili ki, binlerce kilometre uzağı bile, kendisine dönüştürebiliyor. Bu süreçten ülkemiz de olumsuz etkileniyor. Yerel değerlerimiz günden güne daha fazla erozyona uğruyor. Kendi payıma bir şeyler yapmalıyım diyorum. Yazmak, teslim olmama adına bir eylem biçimi benim için. İflas ettikten sonra kolay yolu seçip bir şirkete genel müdür olabilirdim. İdeallerim vardı ve bu uğurda yürümek için yazı emekçisi olmayı seçtim.'
ÖNEMLİ OLAN...
Pembe Otobüs, Mehmet Anıl'ın, kendisine dert edindiği küreselleşme sürecinde bireyin değerlerinden koparılmasını, yerel motiflerin birer birer tekdüze yaşamın altında ezilmesine tepki romanı. 12 Eylül öncesinden başlayarak günümüze gelen aşamayı başta 'Demir' karakteri olmak üzere, yakın arkadaş çevresi üzerinden veriyor yazar. Zamanın değişen hallerinin yanı sıra 'Demir'in savrulmuşluğuna 'iyi'nin masumiyeti ekleniyor. Bu ve buna benzer pek çok renkli çizgide akan yapıtın içine girdikten sonra soruyorsunuz: 'Siz bu romandaki karakterleri bire bir yaşadınız mı?'Yanıtı kısa ve net.'Hayır' diyor.Ardından da ekliyor:'En önemli olan, yazar bunu gerçekten yaşadı mı hissini verebilmektir.'Pembe Otobüs'e, salt siyasi roman demenin haksızlık olacağını söyleyen Anıl, 'Tamamen siyasi bir roman değil Pembe Otübüs. Evet 12 Eylül günlerini de kullandım ancak sadece bu gözle bakılmamalı yapıta' diyor.
30 YIL ÖNCESİNDEN...
12 Eylül öncesi İstanbul'da lise öğrencisi olduğunu söyleyen Anıl, bombaların patladığı sokaklar, tankların kapı önünde beklediği okul, vapurdan inerken yapılan üst, baş araması, muhalif yayınları okuyanlara uygulanan şiddet gibi olguları unutmasının mümkün olmadığını söyleyerek, 'Toplum 30 yıl öncesinden baskı ve kıskaç altına alındı. Şimdi bu kıskaç ortamının başka bir boyutunu yaşıyoruz. Adına küreselleşme dediğimiz, yereli yerle bir eden bir süreç var karşımızda. Bireyi köklerinden koparma üzerine kurgulanan, insanları her geçen gün daha yalnızlaştıran bir dönem bu. Pembe Otobüs'ün yolcuları yaşananlardan rahatsızlık duymayanlar diyebilirim. Muhalif olanların bu otobüste yeri yok' diyor. İmge gücü roman karakterinin baskın özelliği olan Anıl'a göre, 'okur kitaba başlarken inanmaya hazır'. Okurun zihninde soru işaretleri bırakmadan düşüncelerini aktarma yolunu seçtiğini vurgulayan yazar, 'Bu aşamada imgeler boy gösteriyor' diyor. Okuru fazla yorma taraftarı olmadığını dile getiren Anıl, zamanlar arasında gezinmeyi sevdiğinin altını çiziyor. Bunun romana hareket kattığını söyleyen yazar, mütevazılığı elden bırakmadan editörü Faruk Duman'ı anmadan geçmiyor. Yazma eylemi sırasında çok sıkıştığı anlar olduğunu vurgulayan Anıl, 'Bu hallerimde, iyi ki editörlük mesleği var diyorum. Sıkıştığım anda, oku bakalım Faruk diyorum. Ben kendi başıma yazdığımı defalarca okusam, tarafsız bir gözle bakamam ve ilk başladığım yerde dururum. Editörlük kitaba çok şey katıyor. Ayrıca yapıt zaten senin, niye editörden faydalanmayasın ki' diyor. Yunus Nadi ödülüyle onurlandığını dile getiren Mehmet Anıl: 'Yunus Nadi Ödülü alanların listesinin yer aldığı günkü gazeteyi açar, günün birinde bu ödülü ben de alsam diye hayaller kurardım. Hayalim gerçek oldu. Bu çok büyük bir mutluluk. Emeğimin Yunus Nadi adıyla taçlandırılması gönencimdir.'
Pembe Otobüs/ Mehmet Anıl Can Yayınları/ 270 s.
Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008
ÖYKÜ ÖDÜLÜ: Alper Akçam
'Ben öykülere vurgunum'
Alper Akçam bu yılki Yunus Nadi Ödülleri'nde, Kiev'de Aşk adlı dosyasıyla, Öykü Ödülü'ne değer görüldü. Akçam kendi deyimiyle tam bir öykü tutkunu, 'Yaşamımda çok çeşitli kırılmalardan geçtim. Tüm bu kırılmaların içinde parçalarımla var oluyorum' diyor. Kırılmaların, yazdığı öyküleri farklı kıldığının altını çiziyor. Ödüle değer görülen Kiev'de Aşk'taki öykülerinde, Anadolu insanının yaşamını anlattığını dile getiriyor. Asıl mesleği doktorluk olan Alper Akçam'la öykülerini konuştuk.
Selda GÜNEYSU
ize biraz kendinizden bahseder misiniz?- 7 Haziran 1952'de Ardahan'da doğdum. Kapatılan Köy Enstitüleri'nden çıkıp, öğretmen olan iki mücadele insanının oğluyum. Türkiye'nin çeşitli yerlerinde eğitim gördüm. Aslen tıp doktoruyum. 2000 yılında emekli oldum. Emekli olana dek çeşitli SSK hastanelerinde görev yaptım. Bu hastanelerde hep halkla iç içe oldum. Şimdilerde kendimi edebiyata adadım. Aslında edebiyata olan ilgim yeni değildir. Ortaokul yıllarına dek uzanır. Ama ailem benim tıp doktoru olmamı arzu ediyordu. Özellikle de babam Dursun Akçam. Edebiyatla ilgilenenler babamı da yakından tanırlar. Dursun Akçam, bir mücadele adamıdır, yaşamını aydınlanmaya adayan bir insandır. Onu kırmadım. Ama edebiyattan da vazgeçmedim. Yazdım, yazdım' Bazıları edebiyatı hobi olarak görür. Bense edebiyatı bir yaşam alanı olarak tanımlarım. Yazdıklarımı sürekli eleştiririm. Hatta şimdilerde fark ediyorum ilk yazdığım eserlerin dil yönünden zayıf olduğunu. 1998 yılından bu yana da öykülerim yayınlanıyor. Öykülerimi yazarken çok tez canlıyımdır. Bu tez canlılık öykülerime çok heyecan yüklememe neden oluyor. Yazarken iç sesim her yerimi kaplıyor. İç sesimi susturamıyorum. Edebiyatla ilgilendiğim ilk günden bu yana birçok yazı yazdım ama ben kendimi daha çok öykü yazarı olarak tanımlıyorum. Ben öykülere vurgunum. - 'Kiev'de Aşk' adlı dosyanız Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne değer görüldü. Bu ödüle değer görülmek nasıl bir duygu? - Yunus Nadi Ödülü'nü kazanmak benim için bir onurdur. Bu ödülü kazandığımı öğrendikten sonraki hislerimi anlatmak mümkün değil. Çünkü ödülün seçici kurulunda yer alan isimlerin her biri çok değerli. Emin Özdemir, Mehmet Başaran, Hikmet Altınkaynak, Tarık Dursun, Sami Karaören gibi isimlerin, benim öykülerimi ödüle değer görmesi, beni çok mutlu etti. Hele de Emin Özdemir hocamın beni arayarak, ödülü kazandığımı söylediği anı hiç unutmayacağım.
RUHUM ARDAHAN...
- Edebiyattaki yazın türleri arasında en çok öyküye vurgun olduğunuzu söylediniz. Nedir sizi öykülere daha yakın kılan?- Ben yaşamımda çeşitli kırılmalardan geçtim. Aslında toplum olarak yaşamda çeşitli kırılmalardan geçtik. Tüm bu kırılmaların içinde ben parçalarımla var oldum. Şöyle ki, ben öğrencilik yıllarımda birtakım fikir kulüplerine üyeydim. Onların etkinlikleriyle uğraşıyorum. Bu etkinliklerin içinde yer alırken aklım sürekli Ardahan'daydı. Çünkü ruhum, yaylalarıyla, ovasıyla, dağları, bayırlarıyla, kısaca doğasıyla yurda güzellik katan Ardahan'daydı. Onun için de bir an önce okulların kapanmasını ve yazı Ardahan'da geçirmeyi isterdim. Ardahan'daki düğünlerde oynamayı, Ardahan'da ata binmeyi isterdim en çok. Kırılmalardan geçtik dedim ya, Ardahan'daki, benim o paylaşımcı, dayanışmacı, Anadolu halkı göçtü, kaçtı. Savruldu... Varoşlarda başka kültürlerin içine düştüler. Onların bu durumu beni çok etkiliyor. Ben onların öykülerini yazıyorum. Eski Anadolu insanına olan özlemimi dile getiriyorum.- Sizi böyle etkileyen Ardahan insanını bize de anlatır mısınız?- Size başımdan geçen bir olayı anlatmak isterim. Ardahan'a ziyaretlerimin birinde, ormanların kesilmesine neden olacak bir proje yürütülüyordu. Köylüler de orman kesimlerinde görev almak istiyorlardı. Bunun için de benden yardım istiyorlardı. Bense onlara, ormanların kesilmesinin ne denli yanlış olduğunu anlatıyordum. Konuşmalar sonucunda oylama yaptık. Köylüler, ormanların kesilmesine karşı çıktı. Böylece iki yıl boyunca kesemediler bizim ormanlarımızı. Bunun üzerine, projeyi yürütenler başka yerlerden işçiler getirmeye çalıştılar. Onları da elbirliğiyle ikna ettik ormanları kesmemeye. İnsanlar her geçen gün biraz daha benim etrafımda birleşiyordu. Yani insanlar, çalışıp para kazanmayı değil, benim etrafımda örgütlenmeyi tercih ediyorlardı. O günlerde, Kel Eko lakaplı bir kişi vardı. Kürt İdris'in adamlarından olduğu söylenen Kel Eko... Kel Eko, projeyi yürütenlerle birlikte hareket ediyordu. Bir gün projeyi yürüten müdürlerden biri beni, 'Ben senin işine karışmıyorum doktor. Sen de benim işime karışma' diye uyardı. Ben de ona, belki biraz da öyküye olan tutkumla, 'Siz bana hasta olarak gelseniz, 'başım ağrıyor' deseniz, ben de 'uzat başını keseyim' desem, razı olur musunuz' diye sordum. 'Olmam' dedi. Bunun üzerine ben de, 'İşte sizin bana önerdiğiniz tedavi böyle bir şey' dedim. O sıra, Kel Eko bize bakıyordu. Bunun üzerine ben Eko'ya, 'Sen önüne dön Eko, bizim sana verilecek kemiğimiz yok' dedim. Eko silahlıydı. Arkamı döndüm. Tam gitmek üzereydim ki silah sesleri duydum. Eko arkamdan bağırıyordu. 'Doktor, bu ağaçları kesenin de, seninle beraber olmayanın da'' Eko sonra koşarak yanıma geldi. Boynuma sarıldı ve 'beni de alın' dedi. O Eko, daha sonra Yozgat Cezaevi'ne girdi ve orada öldürüldü. Ben şimdilerde ne zaman 'Bahtiyar' adlı türküyü dinlesem Eko'yu düşünürüm. Ben öykülerimde o insanların sesi olmaya çalıştım. Ardahan bunun için önemlidir işte.
SARI FOTOĞRAFLAR'
- Anadolu insanlarının yüz çizgilerini yansıtan fotoğraflar vardır. Her birinin yüzündeki çizgiler, yaşamı anlatır. Alper Akçam'ın öykülerinde bu insanların yüzlerindeki çizgilerin anlamı gizli diyebilir miyiz?- Elbette. Ben öykülerimde bu çizgilerde anlatılanı aktarmaya çalıştım. Babam, Ardahan'ın Ölçek Köyü'nden Cilavuz'a kadar tam 4 kez gitmiş, bir okula kayıt olabilmek için. 3 kez dilenci diye kovulmuş. O'na dönemin aydınlanmacı öğretmenlerinden biri sahip çıkmış. Dursun Akçam böyle girmeyi başarmış 23 Şubat İlköğretim Okulu'na. Kendini yetiştirmiş bir köylü çocuğu. Ben hep şunu sordum kendi kendime. Dursun Akçam'a bu gücü veren neydi? Dursun Akçam'a bu gücü veren Seyhat ninemin alnındaki çizgilerdi. O, bütün çektiği sıkıntılara karşın, 1915'li yıllarda yaşanan sıkıntılardan bahsediyorum, insanlara hep güler yüzlü davranmıştır. Ne zaman Seyhat ninemin kapısı çalınsa, insanları hep buyur etmiştir yurduna. Küçücük bir ekmeği varsa, onu misafirine ikram etmiştir. Anadolu kadınındaki bu mertlik, bu zenginlik, yitip gitmemeli diye düşünüyorum. Ninemin alnındaki kırışıkların öykücüsü olmak istiyorum. O sarı fotoğraflardaki insanların öykülerini yazmak istiyorum. Oradan hareket ederek, yarınlar için yeni dünyalar yaratmak istiyorum. Bu dünyalar içinde unutulmuşluklar olmasın istiyorum. Dursun Akçam'a mücadele gücü veren halk kültürünün yaşamasını istiyorum. Bunun için ben öyküden yanayım. - Peki ödüle değer görülen öyküleriniz neleri konu ediniyor?- Bu dosya biraz alışılmışın dışında. Daha önceki yazılarımdan hareketle böyle deme ihtiyacı duydum. Benim kimliğimi yansıtabilecek, değişik yaşam biçimlerini bir araya getirebilecek bir dosya olmasını istedim. Bunu için dosyadaki öykülere Kiev'de Aşk ile başladım. Kiev'de Aşk, iki doğu insanının öyküsünü anlatıyor. Bu öyküde sanki iki kişi karşılıklı konuşuyor. Bu öykünün ardından Ardahan'a uzandım. Ardahan'ın mitolojik özelliklerini anlatmaya çalıştım. Bu dosyada, küçük insanların öykücüsü olmaya çalıştım. İtiraf edeyim, biraz da Sait Faik Abasıyanık'a özendim. Bartın'da küçük bir parkı yazdım. Ankara varoşlarında yaşayan emekli bir öğretmenin, bir kadının, muhtarlık mücadelesini anlattım. Karabük'te hekimlik yaptığım yıllarda, gördüklerimi yazdım. O, az parayla ve sigortasız çalışan demir-çelik fabrikasının işçilerini... Dosyamı, Son Balık adını verdiğim öyküyle tamamladım. Öyküde, dünyadaki yok oluşları, çevre tahribatını, bir gölette tutulmuş son balığı anlatmaya çalıştım. Gölette tutulan son balığın, üç çocuğun yaşamındaki önemini anlattım. Dosyada toplamda 11 öykü yer alıyor. Bu öyküler daha sonra kitap haline gelecek. Umarım yurttaşlar öyküleri severler. - Yaşamım kırılmalarla dolu dediniz. Bu kırılmalar öykülerinize nasıl yansıdı?- Son yıllarda yazdıklarımı ele alırsak, o öykülerin hiçbirinin birbirine benzemediğini görürüz. Her öyküde farklı anlatıcıların olduğunu görürüz. Yaşamımdaki kırılmalar işte böyle yansıdı benim öykülerime. Her öykümü farklı kıldı bu kırılmalar. Kırılmalar, beni yaşamımın değişik anlarına yolculuk yaptırdı. Öykülerimdeki biçim özelliklerinin, üslubun değişmesine katkı sağladı. Kırılmalar beni geliştirdi. Bu kırılmalar nedeniyle daha büyük bir pencereden bakıyorum şimdi dünyaya.
Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008
ÖYKÜ ÖDÜLÜ: Yavuz Ekinci
'Anlatmamın nedeni gördüklerimi unutmak'
Yavuz Ekinci, Sessizlik Kulesi adlı dosyasıyla Yunus Nadi Ödülleri Öykü Ödülü'nü Alper Akçam'la paylaştı. Doğu'da sınıf öğretmeni olarak görev yapan Ekinci ile öykülerini konuştuk.
Arif ARSLAN
-Edebiyatla, özellikle öyküyle kurduğun bağdan söz edelim ilkin. Edebiyatla ne zaman tanıştın? - Aslında edebiyatla kurduğum bağ, çocukluğumla kurduğum bağdır. Çevresi yüksek dağlarla çevrili bir dağ köyünde doğdum. Beni hayata hazırlayan olaylarla da burada tanıştım. Kışlar çok çetin geçerdi. Köyü şehre bağlayan yolların günlerce, aylarca kapandığı olurdu. Bir anlamda hayat ve zaman durma noktasına gelirdi. O soğuk kış gecelerinde söz'le ısınırdım. Tanıdığım en bilge insan ne okuma ne de yazma bilirdi. Bu adam sabahın köründe kalkar, ahırdaki koyunları ve keçileri yemlerdi. Evdeki kaplarda bulunan suların dahi donduğu kış gecelerinde kalkıp ağıla giderdi. Zayıf, çelimsiz kuzuları odasına getirip battaniyeye sarardı. Bu adam, dedem Hasan'dan başkası değildi. İlk torun olduğum için dedem beni çok severdi. Birçok gece beni yanına alırdı. Gecenin ilerleyen vakitlerinde dedem hikâyeler anlatırdı. Masalları, meselleri, efsaneleri, dini hikâyeleri, cinleri ve eski ölüleri anlatırdı. Anlattıkları bir yandan beni uyanık tutarken bir yandan da bana ninni gibi gelirdi. O yaşta dünyadaki her şeyi bilen tek kişinin dedem olduğunu düşünürdüm. Durmadan ve usanmadan bana her şeyin söz'le var olup, söz'le yok olduğu bir dünyayı anlatıyordu. Ve bu dünyaya inanmamı istiyordu. Onun en büyük özeliği bir anlatıyı her defasında farklı anlatmasıydı. Bu da bende dedemin tüm bunları uydurduğu hissini uyandırıyordu. Daha sonraki sıcak yaz gecelerinde damda yatarken yıldız tarlasına bakıp zihnimde bu masalları canlandırırdım. Yıldızlardan periler, cadılar ve devler yaratırdım. Bazı günlerde ise otların üzerine uzanıp bulutlara bakardım. Bulutlar, beyaz bir sinema perdesi gibi durmadan değişirdi. Dev yaratıklar, dörtnala koşan atlar, kulelere kapatılmış prenseslerin yüzleri' Geniş bir hayal dünyasını içinde barındıran ve öykünün ivmesi olan sözlü edebiyatla büyüdüm. Bu sözlü edebiyatla anlatıcılığımın şekillendiğini düşünüyorum. Söz'ün büyüsüne kapılıp gitmelerim işte o kış gecelerinde başladı. Ve hâlâ da devam ediyor.- Türk yazın dünyası ne yazık ki öncelikle İstanbul merkezli. Batman'da yaşıyor ve yazıyor olmak sizi nasıl etkiliyor?- İstanbul'da doğup büyüyen, yazan ve aydınlanan bir yazarın yaşadığı sıkıntıları, yabancılaşmayı, gerilimi, birey olma savaşımını, burada, doğuda, daha yoğun, daha acımasız ve keskin bir şekilde yaşarsınız. Bu da başlı başına edebiyatınızı besleyen bir şeydir. Edebiyatın konusu insandır. İnsanın yaşadığı her yerde de edebiyat vardır. Aslolan metindir; nerede yazdığınız değil, ne yazdığınız önemlidir.
YARIŞMALARI ÖNEMSİYORUM...
- Sessizlik Kulesi dosyanızla 2008 Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü aldınız. Daha önce de Sırtımdaki Ölüler dosyanızla 2005 Haldun Taner Öykü Ödülü'nü almıştınız. Bu son ödül bağlamında, ödüllerin bir öykücüye neler kattığı ya da ondan neleri alıp götürdüğü konusunda ne söylemek istersiniz?- Yarışmaları önemsiyorum. Ödüllerin secici kurullarında bulunan yazarların benim eserlerimi seçmelerinin, beğenmelerinin beni cesaretlendirdiğini söyleyebilirim. Bunun yanında yarışmaları ve ödülleri birer iade-i itibar olarak görüyorum. Aynı zamanda, her ödülün yazarın sırtına büyük bir sorumluluk çuvalı olarak düştüğüne inanıyorum. - Peki, cesaret genç bir yazarın en çok ihtiyaç duyduğu şey mi?- Evet. Kesinlikle. Bence yazarlıkta kendine güven ve cesaret olmazsa olmazlar. Yazmak, kendine güven duymadan yapılabilecek bir şey değildir. Sadece yazmak için değil aslında, sanatın her dalı kendine güven ve inanç gerektirir.- Öykülerinde genel olarak karamsar tonlarda resmedilen bir dünya ile karşı karşıya kalıyor okuyucu. Neden bu kadar karamsar bir dünya yaratıyorsun?- Öykülerimde ağır karamsar bir havanın olduğu doğru. Ben doğuda doğdum. Ve burada büyüdüm. Çocukluğumdan beri çatışmalar ve operasyonlar her zaman oldu ve halen de devam ediyor. Bir kurmaca filmin sahnesini aratmayan bu şiddet sahnelerini defalarca gördüm, yaşananlara tanık oldum. Ne yazık ki daha ortaokul ve liseye giden küçük bir çocukken kaldırımlarda önümde yığılıp ölen insanlarla karşılaştım. Korkunun ete kemiğe bürünüp sokaklarda, caddelerde, şehirlerde, köylerde ve evlerde dolaştığını gördüm ve tüm ruhumla o korkuyu hissettim. Çatışmalarla dolu bu ortamdaki havanın nasıl gerildiğine tüm bedenimle tanıklık ettim. Beni bu kadar huzursuz eden nedenlere gelince; insan hayatının bir hiç olduğu bu yerde yaşanan ölümlerin, bazı insanlar için sayısal bir değerden başka şey ifade etmemesi ve o insanlarla aynı çağda, aynı gökyüzü altında yaşıyor olmamdır. Gergin ve durmadan kanayan bu topraklarda kahramanlarım da benimle birlikte büyüdüler. Ve doğal olarak onlar da benim kadar mutsuz ve karamsarlar. Anlatmamın nedeni belki gördüklerimi unutmak, belki de görmek istemeyenleri rahatsız etmektir.- 'Bana İsmail Deyin' öyküsünde niçin savaştığını bilmeyen bir askerin ölüp cesedinin öldüğü yerde kalmasını anlatıyorsunuz? Askerin adı İsmail olmadığı halde 'Bana İsmail deyin' diyor. Bu asker niçin bunu deme gereğini duyuyor? - İsmail imgesi kurban edilmeyi temsil eder. İbrahim'in İsmail'i kurban etmeye çalıştığı hikâyeyi hepimiz biliriz. İsmail imgesini tüm kurban edilenler ve edilecekler için kullandım. Buradaki askerin isyanı cesedinin vurulup öldüğü yerde kalmasındandır. Annesi için 'gidip önünde ağlayacak bir mezarım bile yok' diyor. - 'İçimdeki Mezar' adlı öyküde kitaptaki tüm kahramanları görürüz. Ve bu dosya bir bütün olarak düşünüldüğünde, aynı zaman da roman gibi duruyor siz ne dersiniz?- 'İçimdeki Mezar' öyküsünün anlatıcısı, yazarı öldürülen bir öykü kahramanın yarım kalmış yaşamını ve yazarını anlatma üzerine kuruludur. Öykünün kahramanı sürüncemede kalan hayatından şikâyetçi. Çekmecede dolaşmaya çıkanca diğer kahramanları görür ve onları anlatır. Hatta hikâyeleri bittiği için onlara gıptayla bakmaktadır. Çünkü onu yaratan yazarın, onun için yazdığı en son cümle: 'Sayra, tavandan sarkan ilmiği boynuna geçirdi.' Dosya bir bütün olarak dursa da roman değildir. Bence öykü kitaplarındaki öyküler bir şekilde bir birleriyle bağlantılı olmalıdır. Öte yandan bir seçki gibi dururlar. - Nasıl bir ortamda çalışırsınız? Sınıf öğretmenliği yapıyorsunuz. Yazmak için yeterince zaman bulabiliyor musunuz? - Yaklaşık yedi yıldır sınıf öğretmeni olarak çalışmaktayım. Küçük bir odam var, ona sığınıyorum. Okuldan ve ailemden artırdığım ve kimi zaman çaldığım dar vakitlerde yazmakla cebelleşiyorum. Akşamüstleri yatıyor, geceleri uyanıp çalışıyorum. Bu düzensizlikten bir şeyler çıkarmaya, kotarmaya çalışıyorum. Edebiyat, sizden kendinizi ona adamanızı ister ve çoğu zaman bununla da yetinmez, birlikte yaşadığınız insanların bile hayatından sizin aracılığınızla bir adanmışlık talep eder. Ekonomik kaygılar! Keşke, diyesim geliyor. Kim istemez ki yazdıklarıyla geçinmeyi ve tüm zamanını buna harcamayı.
YAZMA YÖNTEMLERİ
- Yöntemleriniz nelerdir peki? Bir öyküye başlarken örneğin. Bir düşünceden mi yola çıkarsınız, üslup mu belirler öykünün gidişatını? Ya kahramanlar?- Kısa notlar alırım. Bu notlar çoğu zaman hiç işime yaramıyor. Bir öyküyü kesinlikle düşleyerek yazamıyorum ya da istediğim gibi yazamıyorum. Ben bir cümle ile başlarım ve bittiğini hissettiğim zaman da bırakırım. Bu yazma süreci tabii aylarca sürdüğü oluyor. Bir masalı eğer yazılı olarak okumuyorsanız iki kere aynı şekilde anlatamazsınız. Ben de her yazılan öykünün öykü sanatını yeniden tanımladığına inanırım ve bunun için de çalışırım. Kahramanlarım... Marquez'in bir sözünü hatırlatmak isterim: 'Bir karakter sıfırdan yaratılmaz.' Benim de karakterlerim aslında çoğu zaman hiç farkında olmadan gördüklerim, tanıdıklarım arasından çıkıyor.Yazmak için belirlediğim bir ara ya da zaman yok; fakat yazmaya başladığım zaman mutlak bir sessizlik isterim. Evin diğer odalarında birinin nefes alması bile canımı sıkar, yazmamı engeller. Geceleri sözcüklerin peşine takılıp gitmeyi çok severim.- Tam sessizlik istediğinize göre eşiniz size nasıl katlanıyor?- Eşim bu konuda çok anlayışlı. Uzun süredir evli olmamıza rağmen aynı evi paylaşan iki sevgili gibiyiz. Yazmak istediğim zaman da her halükarda evi bana bırakır. Benim yazı, yazının ben olduğunu biliyor. Bundan dolayı da ona teşekkür ediyorum.- Türk öykücülüğünde esinlendiğiniz, beslendiğiniz belli kaynaklar, belli yazarlar var mı? - Türk öykücülüğünde çok büyük yazarlar var. Bunların birçoğunu okudum, tekrar tekrar dönerek okumaya da devam ediyorum. Beslendiğim kaynaklardan öte, severek okuduğum yazarlar var. Birkaç isim sayacak olursam, Sait Faik, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sema Kaygusuz, Haldun Taner, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Hasan Ali Toptaş, Selim İleri, Yusuf Atılgan, Adalet Ağaoğlu aklıma bir çırpıda gelen isimler. İsmini saymadığım çok sayıda değerli öykü yazarı var. Dünya edebiyatının usta kalemlerini de okumaktan eksik kalmadım: Kafka, Sadık Hidayet, Gabriel Garcia Marquez, Georges Perec, Jose Saramago'
Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008
ŞİİR ÖDÜLÜ: Veysel Çolak
'Şair, toplumun devrimci gündoğumudur'
Birkaç Kuş Birkaç Anı kitabıyla 2008 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nün sahibi olan Veysel Çolak, bireyin ve toplumun gereksinim duyduğu şiiri yazdığını söylüyor. Çolak, Türkiye'nin politik tarihinin şiirle örtüştüğüne inanıyor. Esin kaynaklarını tanımlarken, 'Emekten yana, her türlü sömürüye ve emperyalist savaşlara karşıysanız, o basit hayatınıza bir anlam arıyorsanız; daha doğrusu var olmak istiyorsanız, esin kaynaklarınızla buluşmuş oluyorsunuz doğal olarak' yorumunu yapıyor. Veysel Çolak'la şiirlerini konuştuk...
Ozan YAYMAN
Şiir neden bu kadar önemli?- İnsana, insanın doğasına benzeyen, o özellikleri taşıyan bazı kültürel değerler vardır. İşte şiir onların başında geliyor. Her şeyden önce, bu nedenle önemli. Tam da bu açıdan baktığınızda şiirin bir yapı, bir tasarım olduğunu görürsünüz. Bu da şiir demek; insanlara, daha doğrusu toplumlara yeni bir yaşam biçimi ve bir gelecek tasarımı sunmak demek. Bu yüzden şiir, toplumların tarih burcudur. Gene bu yüzden, toplumlar uyuduğunda şiir işe koyulur. Şiir yaşam yapıcıdır, eylemsiz olanı, eylemli kılar. Ayrıca bitmez, tükenmez özgürlükler alanıdır şiir. Şiirde yepyeni dünyalar kurabilir ve bunu gerçekleştirmek üzere insanların önüne koyabilirsiniz. Bir ara, Cumhuriyeti şairlerin kurduğu söylendi. Her halde bu bağlamda bir algıydı bu. Çünkü Mustafa Kemal'in yaşamsal ve kültürel yapılanmasında Namık Kemal, Tevfik Fikret gibi şairler vardı. Yoksa kurtuluş savaşında emperyalizme karşı çıkan; bağımsızlığı amaçlayan ve gerçekleştiren ruh, kuşkusuz şiirden de beslenmişti. Bugün aynı nedenlerle şiir daha bir önem kazanmış bulunuyor. Doğru, şiir dünyayı kurtaramaz; ama dünyaya sahip çıkacak o sorumlu insanı yaratabilir. Bu arada, Ho Shi Min'nin, Che Guevara'nın, Mao'nun şiirler yazdığını anımsayalım. Daha açıklayıcı olacaktır.- Bir insanın, hiçbir maddi getirisi olmayan şiir uğraşına, bir ömrü vermesinin nedenleri nasıl açıklanabilir?Doğru, şiirin hiçbir maddi getirisi yok, olamayacak da. Bilindiği üzere birkaç nedenle yazar insanlar: Psikolojik, ekonomik ve ideolojik nedenlerdir bunlar. Şairler de, herhalde daha çok psikolojik ve ideolojik nedenlerle yazıyorlardır. Şiir için şiir yazdığını söyleyenler de çıkacaktır kuşkusuz. Ne derse desinler, sanat için sanatın yapıldığını görmedim ben. Salt biçimciler bile başaramadı bunu. Sonuçta her kültürel üretim, doğası gereği, ideolojik olanla, bir biçimde ilişkilendi hep. En politik sanatın şiir olduğunu düşününce, bu yaklaşım bir kez daha doğrulanıyor bende. Buradan bakınca, toplumsal anlamı da olan bir birey olarak kişinin kendini kurması ve yaşama katılması düşündürücü bir yol ayrımına götürür kişiyi. Tam bu noktada, Jean Paul Sartre'ın deyimiyle, insan seçer. Önce kendini seçer elbette. Sonra da yaşam biçimini' 'Şair' sıfatı bana göre insani özelliklerin yanında, başka önemli öğeleri de içermeli. Yani şair, şiire, topluma ve onun geleceğine karşı sorumluluk duyan ve onun gereğini yapmak adına eylemli olan kişidir. Şair, toplumunun devrimci gündoğumudur anlayacağın. Kuşlardan, akar sulardan, gökyüzünden, sokaklardan, çiçeklenen ağaçlardan, denizlerden, dağların esmerliğinden; insandan ve onun geleceğinden sorumludur şair. Eğer buysa giydiğiniz şairlik urbası, başka bir beklentinizin olmasına olanak yoktur. Evet, anlamdır hayat. Başka bir şey değil.
'ŞİİRİN KALKIŞMASI'
- Böyle bir görgüyü kazandıran başka Türk şairleri vardır kuşkusuz. Peki, siz bu süreci nasıl yaşadınız?- Elbette var. Namık Kemal'den başlayabilirsiniz saymaya. Sonra Tevfik Fikret, Nâzım Hikmet, 1940'lı Toplumcu Demokrat kuşaktan Arif Damar, Ömer Faruk Toprak, Rıfat Ilgaz, Şükran Kurdakul, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Suat Taşer, Cahit Irgat; Garip kuşağından Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday; İkinci Yeni'den Cemal Süreya, Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar; 1960'lı yıllardan Ataol Behramoğlu, Özkan Mert, Refik Durbaş, Süreya Berfe gibi şairler çıkışları, aranışları ne olursa olsun, sonuçta toplumdan yana evrilmişlerdir. Bu adlar üzerinden bakıldığında Türkiye politik tarihinin şiir tarihiyle örtüştüğünü görürsünüz. Türkiye gibi ülkelerde bunun başka yolu da yoktur zaten. Toplumdan yana ve emperyalizme karşı olup da hapis yatamayan şair yok gibidir. Ne yazsa suç sayılmıştır hep. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın şiirinde anlattığı, erken uyandıran 'horoz' olmuştur şair. Melih Cevdet Anday'ın sözünü ettiği 'rahatı kaçan ağaç'tır aynı zamanda. Dedim ya, toplumlar uykuya daldığında uyandırma görevini doğal olarak üstlenmiştir şiir. Kayalıklara bindirilmesin diye de bir sis çanı olagelmiştir hep. İşte böylesi bir algıyla şiire başladım ben. Sınıfsal konumlanışım da bunu gerektiriyordu, edindiğim bilinç de. Ne yazık ki benden öncekilerin yaşadıkları süreçlerden geçerek yürüdüm; ama şiirle hep örtüşerek, şiire güvenerek, şiire başımı yaslayarak'- Liseli yıllarda Behçet Necatigil, Turgut Uyar, Sabahattin Kudret Aksal, Hilmi Yavuz, Oktay Rıfat, Zeynep Oral, Alpay Kabacalı'dan oluşan jüri tarafından 1974'ün en başarılı şairlerinden biri seçildiniz. Süreç içerisinde pek çok ödül aldınız. Şimdi de 'Birkaç Kuş Birkaç Anı' adlı kitabınızla 2008 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü kazandınız. Bu, bir ödül tutkusu mu, yoksa bu kalkışmanızda bir hesaplaşma mı var?Bilindiği üzere, ödüllerin dedikodusu hep çokça yapılır Türkiye şiir ortamında. Karşı çıkanlar da çoktur; ama bir süre sonra yarışmalara katıldıklarını görürsünüz. Ben ödül kurumunun ciddi bir iş olduğunu düşünüyorum. O ciddiyetle de işletilmesi gerektiği kanısındayım. Çünkü bir ödül sadece katılanlara verilmez. Jüri bir yapıtı seçerken, kendini de seçmiş olur. Ayrıca ödül, adına konulana da verilmiş olur. Bu açılardan bakıldığında, ödül kurumunun öne çıkarttığı sorumluluk da somutlaşmış olur, sanırım. Bu tutarlılığı gösteren yarışmalara katılmakta bir sakınca görmüyorum, görmedim. Tek etken bu değil elbette. Fark edilmemek de oldukça can sıkıcı. 2005'te Mürekkep Zamanlar adlı kitabım yayımlandı. Çok önemsediğim bir kitaptı. Ama nedense, öyle bir kitap yokmuş gibi davranıldı. Oysa, öncelikle önemsenmesi gereken Türk şiiridir. Çünkü şiir bir iklim gereksinir kendine. Büyük şiirlerin yazıldığı ülkede ancak büyük şiirler yazmanın olanağı vardır. Bu nedenle, kim yazarsa yazsın, o büyük şiir için, gerekirse şiir tarlasını çapalamak göze alınmalıdır. Önemli olan, bireyin ve toplumun gereksindiği şiirin yazılmasıdır. Bu anlamda, benim şiir gereksinmem karşılandığında, yazmasam da olur diye düşünüyorum. Gene bu nedenle başkasının eliyle de yazılır şiir. Böylesine bir içtenlik şairi onarabilir. Şiirin kurtuluşu da buna bağlı. Şiir çabamın zeminini bu yaklaşım oluşturuyor. Yazdığım yüzlerce poetik yazıda da hep bunu anlatmaya çalışıyorum. Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne katılışımın nedeni de bu. Yazdığım şiiri anımsatırken; şiir adına ve şiirden yana bir kez daha uyarıcı olabilmek. Elbette böyle bir kalkışmadan söz edebiliriz. Ama biz buna şiirin ayaklanması diyelim.
'KORKUYLA BEKLİYORUM...'
-'Birkaç Kuş, Birkaç Anı' adlı kitabınızla 2008 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü kazandınız. Sizce bu kitabın önemi nedir? Amacınızla buluştunuz mu?- Bu sorunuza kestirmeden yanıt verip, bu kitabımın öneminin belirlenmesini eleştirmenlere bırakabilirim. Ama ne yazık ki böyle bir kurum, böyle bir işleyiş yok Türk şiirinde. Karşılaştırmalı bir araştırma-inceleme ise hiç olmamış. Böylesine bir ortamda yazılan şiirin getirdiği poetik yenilikleri açığa çıkartıp okuyucunun kullanımına sunmak, neredeyse, olanaksız. Böyle olduğu için de her şey zamana bırakılıyor. İyi yapıtların elli yıl gecikmeyle fark edilmesinin nedeni de budur. Elli yıl geriden gelmenin nedeni de' Bu durumun getirdiği burukluk, sanırım, daha uzun yıllar yaşanacak gibi. Belki de bu nedenle yarışmalar da önem kazanıyor. Öte yandan emperyalizmin, 'parçalar çağını yaşıyoruz' diye sunduğu proje, şiir dünyasında da benimsenmiş durumda. Şiirin bir iklim sorunu olduğu da unutulmuş görünüyor. Böyle olunca, küçük öbekler oluşturmuş şairler. Kısa paslaşmalarla götürüyorlar şiiri, bununla da yetiniyorlar üstelik. Süreyya Berfe'nin dediği gibi bu; şairin, şiirin geri çekilmesi değil, düpedüz ölmeye yatması oluyor. Bu işleyişe bir itiraz olarak düşünüyorum yazdığım şiirleri. Bunun anlaşılmasını önemsiyorum. Bu süreç, Mürekkep Zamanlar adlı kitabıma karşı sergilenen duyarsızlığı da giderir diye umuyorum. Daha önemlisi o geleneksel yapı içerisinde halkalanarak gelen, gelişen Türk şiiri yeniden fark edilir diye bekliyorum. Bu başarıldığında kimse kendinden değil; var olan, varlık bulmuş Türk şiirinden, o sağlam zeminden yola çıkar diye umutlanıyorum. Anlaşılacağı üzere amacıma giden o yolu yürümekte ve beklemekteyim. Şiir adına, bundan sonraki gelişmeler, hepimizin amacı olana ulaşıp ulaşamadığımızı gösterecek. Ne yazık ki korkuyla bekliyorum o sonucu.
Birkaç Kuş Birkaç Anı/ Veysel Çolak/ Hayal Yayınları/ 82 s.
Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008
SOSYAL BİLİMLER: Rıfat N. Bali
'Nesli tükenmiş bir kuşağın temsilcisi'
Rıfat N. Bali, Sarayın ve Cumhuriyetin Dişçibaşısı-Sami Günzberg kitabıyla bu yıl Sosyal Bilimler Araştırması dalında Yunus Nadi Ödülü'ne değer görüldü. Sami Günzberg, sultanların ve Cumhuriyet kurucularının sırdaşı, gayri resmi diplomat, Sultan II. Abdülhamid vârislerinin vekili, Nazilerin soykırımından kaçan Yahudi mültecilere yardım eden bir arabulucuydu... Rıfat N. Bali'yle bu sıra dışı insanın sıra dışı evrenini konuştuk...
Gamze AKDEMİR
Kitabı yazmanızı gerektiren başlıca nedenler nelerdi?- Yazmamın sebebi, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde devlet erkânına yakın ve/veya kamu hizmetlisi veya siyasetçi olarak görev yapan; ancak hayatları hakkında çok az bilgi olan az sayıda Türk Yahudisinin biyografilerini bir araya getirecek Devlet'in Yahudileri ve Öteki Yahudi kitabıma Sami Bey'i de dahil etmekti. Bu kitap 2004'te yayımlanacaktı. Fakat Sami Bey'in hayatını yazmaya başladıktan sonra, kısa zamanda orta boy makale ölçüsünü aşacak zenginlikte bir şahsiyetle karşı karşıya kaldığımı anladım ve hayatını başlı başına bir kitap yapmaya ve araştırmamı derinleştirmeye karar verdim.- Münevver Ayaşlı'nın Sami Günzberg'e ilişkin, 'Tek bir satır yazmadan, kimseye tek bir kelime söylemeden gitmiştir. Mezarı da susmaktadır' tespitini anımsatıyorsunuz kitabınızda. Bu bağlamda Günzberg'i yazmak nasıl bir süreçti?- Biyografiyi yazmaya başladığım 2003-2004 yıllarında, zaman içinde çok fazla malzemeyle karşılaşacağımı tahmin etmiyordum' Özellikle Türk kaynaklarında çok az malzeme mevcuttu. Sami Bey'in adı sadece bazı hatıratlarda, o da birkaç satırla geçiyordu. Osmanlı ve Cumhuriyet Arşivleri'nde ise tek tük belgeler vardı. Tüm bunlar bu şahsiyetin hayatını aydınlatmaya, bir kitap yazmaya yetmiyordu' Dolayısıyla yabancı arşivlerde nelerin mevcut olduğunu araştırmaya başladım. İngiliz ve İsrail arşivlerinde çok fazla belge buldum. Bu da doğaldı, zira Sami Bey, 'Musul Petrolleri' ve 'Hanedan vârislerinin mirası' konularında Britanya Hükümeti ile mücadele ediyordu. İsrail'deki Weizmann Arşivleri'nde de çok sayıda belge olması doğaldı, çünkü Sami Bey Siyonist lider Haim Weizmann ile sıkı ilişki içindeydi. Ancak en önemli evrakları Kudüs'teki Merkezî Siyonist Arşivleri'nde buldum. Burada Günzberg'in şahsi arşivinin bir kısmı mevcuttu. Bana kalırsa Günzberg, bu evrakları hayatta iken, şahsına ait Osmanlı kılıcını ve madalyalarını yolladığı gibi, gizlice İsrail Arşivleri'ne teslim etmiş veya yollamıştı. Bu evrakların kopyalarını temin ettiğimde buradaki bilgiler beni başka yerlere yönlendirdi. Belgelerin yanı sıra sahaflara düşmüş hanedan mensuplarına ait vesikaları da satın alınca malzeme zenginleşmeye başladı. Aynısı fotoğraflar için de geçerliydi. Sami Bey, Atatürk'e çok yakın olduğu için fotoğraflarda yer alması doğaldı. Bunun için de Cumhuriyet gazetesi ile Yapı Kredi Bankası arşivlerindeki Atatürk ve yakın çevresinin yer aldığı fotoğraf koleksiyonlarını elden geçirdim. Birçok fotoğrafta Sami Bey'in yer aldığını tespit ettim.- Sami Günzberg, yakın tarihe ilişkin ilk elden yetkin bir kaynaktı aslında öyle değil mi? Neden susmuştu, neden hiç konuşmamıştı? Nasıl bir insandı?- Batı âleminde çok yaygın olan ancak Türkiye'de maalesef yaygın olmayan bir alışkanlık, uzun yıllar devlete hizmet etmiş siyasetçilerin, bürokratların emekli olmalarından sonra hatıralarını yayımlamalarıdır. Bu, yavaş da olsa, yeni yeni değişmeye başladı. Ancak halen değişmeyen bir şey var; o da kamu hizmeti yapmış önemli şahsiyetlerin, emekli Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının, aydınların veya siyasetçilerin şahsi evraklarını 'vefatlarından sonra araştırmacılara açılmak kaydı şartıyla' bir kurum arşivine bağışlamamaları. Bu bizden önceki nesillerin zihniyeti... Sebebi de bu şahısların kimi olaylar veya şahıslar hakkında birinci elden yaptıkları gözlemlerinin kamuya açıklanması halinde devletin ve/veya adı geçen şahısların zarar görebilecekleri endişesi. Günzberg de hem bu zihniyete mensup bir kuşağa ait hem de son derece önemli tarihi hadiselere birinci elden tanık olduğundan geride bir şey bırakmak istemedi. Bence çok yazık'
YANILGILAR'
- Sadece bir dişçi olarak anılmadı... Hakkında öne sürülen ve özellikle dinci gazetelerin ve dinci yazarların dile getirdikleri iddialar nelerdi? Ve bu iddialar nasıl yalanlandı? - İleri sürülen iddialar, dönemin bazı ileri gelen Yahudi şahsiyetlerinin 'Hilafetin lağvında ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda etkin oldukları' iddiasıdır. İddiayı ileri sürenlere göre bu şahsiyetlerden biri, Lozan Antlaşması müzakereleri sırasında Türk heyetinde müşavir olarak yer alan Osmanlı Devleti'nin son Hahambaşısı Haim Nahum, diğeri de Atatürk'e çok yakın olan dişçi Sami Bey'dir. Bu saçma iddiaları ilanihaye tekrarlayanlar Sami Bey ve hayatı hakkında en ufak bir bilgi kırıntısına sahip olmayan, popüler kültürümüze mal olan söylentileri gerçekmiş gibi kabul edip, yazılarında tekrarlayarak diri tutan köşe yazarları. Kitabımda kullandığım kaynakların ezici çoğunluğu, ilk kez gün yüzüne çıkan kaynaklar. Hal böyle olunca bilgi sahibi olmadan Sami Bey hakkında fikir ileri sürenler herkesi aldatmaktalar.- Dünya Siyonist Örgütü Başkanı Haim Weizmann ile yazışmaları hakkında ne tür bilgilere ulaştınız?- Günzberg, Haim Weizmann ile çok yakın ilişkideydi, adeta onun İstanbul'daki temsilcisi gibiydi. Sami Bey, Weizmann'ın Atatürk'ün ölümünden 17 gün sonra İstanbul ve Ankara'yı ziyaret etmesini ve devlet erkânı ile görüşmesini mümkün kılan kişiydi. Sami Bey bir yandan Türkiye Cumhuriyeti'nin Filistin'deki Yahudi liderler ile iyi ilişkiler içinde olmasını, diğer yandan İkinci Dünya Harbi'nin hemen arifesinde, zor ve karanlık bir dönemde ufukta beliren harbin yaratacağı etkilerin Türk Yahudilerine en az şekilde yansımasını arzuluyordu. Devlet erkânı ile yakın ilişkiler içinde olan Sami Bey sanki o tarihte Türkiye'de gidişatın olumsuz olduğu, milliyetçi ve şoven bir dalganın yükselmesi halinde Türk Yahudilerinin büyük zarar görebileceklerini sezmişti. Sanki, çok da uzak olmayan bir tarihte, Varlık Vergisi Kanunu gibi bir kanunun kabul edilebileceğini hissetmişti. Bunun için de Weizmann'ın dönemin önde gelen Batılı Yahudi finans çevreleriyle irtibata geçip, her ne kadar öyle bir talep yoksa da, Türkiye Cumhuriyeti'nin sanayi kalkınmasında kullanılmak üzere büyük bir kredi açması gerektiğini telkin ediyordu. Sami Bey'e göre böylesine bir 'jest', Türk devlet erkânı ve kamuoyunda çok olumlu etki yaratacak ve Türk Yahudilerini muhtemel bir şoven milliyetçi dalganın yükselmesinin yaratacağı zararlardan koruyabilecekti. Ancak bu kredi nihayette temin edilemeyecek ve Sami Bey'in endişe ettiği veya gelişini sezdiği Varlık Vergisi Kanunu da 1942 Kasımı'nda kabul edilecekti.
HER DEVRİN ADAMI
- 'Sami Günzberg bir nevi 'Saray Yahudisi'ydi' diyorsunuz. Onun bir özelliğinin de 'her devrin adamı' olabilmeyi becermesi olduğunu belirtiyorsunuz. Anlatır mısınız?- 'Saray Yahudisi' terimi Osmanlı Devleti döneminde Saray'da görevli olan ve/veya Sultan'a yakın olan gayrimüslimler için kullandığım bir terim. Yani bu şahıslar bir yerde soydaşlarının oluşturduğu cemaat ile Saray arasındaki ilişkilerde bir nevi aracı, kolaylaştırıcı görevini sürdürüyorlardı. Sami Bey de hem Osmanlı dönemini yaşamış ve Saray'a yakın olmuş hem de Cumhuriyet dönemini yaşamış bir insan. Saray'a yakın olmasına rağmen yeni dönemde Çankaya'ya, Ankara'ya yakın olabilmeyi becermiş birisi. Yani birbirine zıt iki ayrı rejim altında her bir rejimin üst düzey erkânı ile son derece iyi ilişkiler tesis etmeyi başarmış birisi. Bu bence Sami Bey'in 'taraf' olmamasından ileri geliyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra Sami Bey, Cumhuriyet'in liderleri ile olan münasebetlerinde hanedan ile olan yakınlığını inkâr etmedi; dahası vârislerin vekilliğini üstlenerek onlarla ilişkilerini sürdürdü. Ancak hiçbir zaman hanedanın yeniden ihdas edilmesi taraftarı değildi ve 'Cumhuriyet'e saygılı iyi bir vatandaş' oldu. O nedenle de Çankaya ve Ankara ile yakın ilişkiler içindeydi. Buna rağmen hanedan mensuplarıyla sık sık görüşmesi nedeniyle de Milli İstihbarat ve emniyet güçlerince izlenecekti. Bu izleme esasında Sami Bey'in hanedan mensuplarıyla temaslarının sadece vekili olduğu davalar münasebetiyle mi, yoksa hanedanın yeniden ihdası için mi olduğunu anlamaya yönelikti.- Kitapta Günzberg'e ilişkin düşüncelerine yer verdiğiniz kişilerin dile getirdikleri ortak noktalar nasıl özetlenebilir?- Ortak kanaat son derece zeki, saygılı, beyefendi bir insan ve çok iyi bir dişçi olduğuydu. Bunun istisnaları ise hanedan mensuplarıdır. Bazı hanedan mensupları, vârisleri onu fırsatçı, güvenlerini suistimal etmiş bir şahıs olarak gördüler. Bu günümüze kadar gelen bir kanaat. Kitabımın yayımladığını öğrenen, ancak satın almayan ve dolayısıyla yanlış şekilde kitabın Günzberg'in otobiyografik hatıraları olduğunu sanan hanedan mensubu bir hanımefendinin, Almanya'da yaşayan bir başka hanedan mensubu hanıma, 'Şeytan suratlı Sami Bey'in hatıraları çıktı' dediğini de bizzat Almanya'da yaşayan bir hanım okurdan duydum. Şahsi kanaatim ise Sami Bey'in artık nesli neredeyse tükenmiş bir kuşağın temsilcisi olduğudur. Bu, Osmanlı terbiyesiyle büyümüş, birkaç yabancı dile, aynı zamanda Osmanlıca ve Türkçeye hâkim, kültürlü, iyi yaşamayı seven, antika eserlere meraklı, mütevazı olmayı şiar edinmiş, dolayısıyla adlarından fazla söz edilmeyen insanlardan meydana gelen bir kuşaktı.- Bu, Sosyal Bilimler Araştırması dalında ikinci Yunus Nadi Ödülü'nüz. Nasıl hissediyorsunuz?- İlkini 2005'te, Anadolu'dan Yeni Dünya'yla Prof. Ayla Ödekan ile paylaşmıştım. Fevkalade mutlu ve sevinçliyim. Üniversite öğretim üyesi veya bir kuruma bağlı araştırmacı olmadan ve hiçbir yerden maddi destek almadan, uzun yıllar boyunca araştırdığınız ve bin türlü güçlüklerle temin ettiğiniz belgelerle yazdığınız bir kitabın, değerli seçici jüri üyelerince ülkemizin en prestijli yarışmalarından birinde ödüle layık görülmesi, bir bağımsız araştırmacının hayal edebileceği en büyük mükâfattır; hayallerinin gerçekleşmesidir.
Sarayın ve Cumhuriyetin Dişçibaşısı: Sami Günzberg/ Rıfat N. Bali/ Kitabevi/ 460 s..
Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008
KARİKATÜR
'Karikatürcünün gericisi, tutucusu olmaz'
Ahmet Aykanat
Ahmet Aykanat, Yunus Nadi Karikatür Ödülü'nü kazanan karikatürünü çizerkenki felsefesini aktarırken, günümüz dünyasındaki işbirliklerini şöyle dile getiriyor: 'Günümüzde göz ardı edilen ve artık insanları fazla ilgilendirmeyen emekçinin yok oluşunu gösteriyor. Bunu düz kapitalistler de yapıyor dinci kapitalistler de' Ben her şeyden önce insana değer verilmesini istiyorum. Özellikle, üreten, emek veren fakat o emeğinin karşılığını almak için her şeyi devletin inisiyatifine bırakan insanların gözetilmesini, kollanmasını istiyorum. Sosyal devlet nutukları yerine bu insanları koruyan bir hayat şekli istiyorum''
Levent GENCELLİ
Türk karikatürünün kilometretaşlarından Cemal Nadir Güler'in memleketi Bursa'da karikatürü geliştirme adına büyük mücadele veren Ahmet Aykanat, Yunus Nadi Karikatür Ödülü'nü 14 yıl aradan sonra ikinci kez kazanmanın mutluluğunu yaşıyor.İlk karikatürü 1969 yılında Günaydın'ın Ustura ekinde yayımlanan Aykanat, şimdiye dek 12'si ulusal, 36'sı uluslararası olmak üzere 48 ödül kazanmış.Mizahı 'çağdaşlığın, hoşgörünün ve bugünün duygusu'; karikatürcüyü de 'toplumun aydınlanması için çalışan, gayret gösteren bir kişilik' olarak tanımlıyor. Aykanat, kurucu başkanı olduğu Anadolu Karikatürcüler Derneği'nde yeniden başkanlığı kabul etmiş. En büyük hedefi de Cemal Nadir Karikatür Müzesi'ni Bursa'ya kazandırabilmek. Bu konuda mücadele veren Aykanat, derneğin amaçları arasında, 'Karikatür müzesinin kurulmasını sağlamak' ibaresinin de tüzükte yer almasını önerdi.Cemal Nadir'e sahip çıkmanın sadece karikatürcülerin işi olmadığını; Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin, dünyaya malolmuş büyük sanatçının adını yaşatacak müzeyi yaşama geçirme sorumluluğu olduğunu hatırlatan Aykanat, özlemini gerçekleştirdiğinde, yıllardır topladığı karikatür albümlerinden oluşan 800 parçalık çok önemli koleksiyonunu müzede sergileyip, gençleri dünyanın dört bir yanındaki karikatürcülerin yapıtları konusunda bilgilendirmenin düşünü kuruyor.Ahmet Aykanat'a, 'Yunus Nadi Karikatür Ödülü'nü kazanmak nasıl bir duygu?' diye soruyorum. Yanıtı: 'Yunus Nadi, Türkiye'nin bence en prestijli ödüllerinden biri. Bunun maddi kısmı beni ilgilendirmiyor çok fazla. Beni ilgilendiren Yunus Nadi ismi ile bir ödüle sahip olmam. Hele bu ödül ikincisi oldu, mutluluğum katlandı. Dünyada böyle uzun soluklu bir organizasyona pek rastlamadım. Dileğim, Türk karikatürünü olumlu yönde geliştireceğine inandığım bu organizasyonun gelişerek Aydınlanma Devrimlerimize katkısını arttırarak sürdürmesidir.' Aykanat, Yunus Nadi Karikatür Ödülü'nü kazanan karikatürünü çizerkenki felsefesini aktarırken, günümüz dünyasındaki işbirliklerini sözcükleriyle şöyle dile getiriyor:'Günümüzde göz ardı edilen ve artık insanları fazla ilgilendirmeyen emekçinin yok oluşunu gösteriyor. Bunu düz kapitalistler de yapıyor dinci kapitalistler de' Ben her şeyden önce insana değer verilmesini istiyorum. Özellikle, üreten, emek veren fakat o emeğinin karşılığını almak için her şeyi devletin inisiyatifine bırakan insanların gözetilmesini, kollanmasını istiyorum. Sosyal devlet nutukları yerine bu insanları koruyan, gözeten gerçek anlamda bir hayat şekli istiyorum''
KARİKATÜR NEREYE GİDİYOR ?
Yıllardır öğrencilere felsefe öğretmeye çalışan ve 'Felsefe dersleri ilköğretimde olmalıdır' diyen Aykanat'ın, gençlere öğütleri arasında, popülizmden uzak durmaları ilk sırayı alıyor. Aykanat, gençlerin karikatürü de tehdit eden popülizmin kirliliğinden kendilerini sakınmalarını öneriyor ve 'Gençlerin gerçek karikatür kültürünü tanımalarını popülist ve piyasacı karikatürlerden kendilerini uzak tutmalarını istiyorum. Karikatürün çağdaş bir kültür ve sanat olduğunu kavramalarını ve bu kültüre sahip olmalarını istiyorum. Tüm yönleriyle karikatürü tanımak önemlidir. Karikatür ilerici, eleştirici, aydınlanmacı, çağdaş olmak zorunda. Karikatürcünün gericisi, tutucusu olmaz. Karikatürün sorgulayan, eleştiren, septik karakterine aykırıdır' diyor.Karikatürün nereye gittiğini sorduğumda, resmi dairelerde kullanılan sabit kalemli dönemlerden bilgisayarların kullanıldığı, çağdaş teknolojinin karikatürün gelişimine katkı koyduğu sürece dikkat çekiyor:'Felsefeciliğimden olsa gerek, sorulara dikkatli cevap vermeliyim. Önce 'kültür nereye gidiyor?' diye sormak gerekiyor. İnternetin gelişmesi dünya karikatürcülerini birbirine yaklaştırdı. Dünya büyük bir pota oldu. Dünya karikatürünü izleme şansımız var. Dolayısıyla aynı zamanda dünyadan da sorumluyuz. Çünkü dünyanın öte yanından bir gazete veya dergi veya bir site benden karikatür isteyebiliyor. Ben de onların eserlerini burada gösterme şansına sahibim. Dolayısıyla dünyadan haberimizin olması lazım. Yerel bir konuyu dünya paradigmasıyla ele almamız lazım. Böylece karikatürcü sadece bir çizgi işçisi olmaktan çok bir kültür adamı konumuna geldi.Bir kaç küfür geliştirmek ve bunları karikatür diye yutturmak insanların parasını almak değildir karikatürcülük. Yani çok okumalı, bütün aktüel olayları takip etmeli, felsefe bilmeli, psikolojiden haberdar olmalı' Altyapıyı oluşturmalı. Bunları yapabilen karikatürcü başarılı olacaktır.'
'Karikatürcü idealist olmalı'
Muammer Olcay
Muammer Olcay, 1972'de Yalova'nın Teşvikiye köyünde doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Anasanat Dalı Yayın Grafiği Bölümü'nden mezun oldu. Çeşitli gazete ve dergilere karikatürler ve illüstrasyonlar yaptı. Yurtiçi ve yurtdışı karikatür yarışmalarında ödüller aldı. Olcay'la karikatürlerini konuştuk'
Selcen AKSEL
-arikatürlerinizde daha çok hangi konuları ele alıyorsunuz?- Daha çok toplumsal yani sosyal konular. Sevgi, aşk, ölüm, çevre, ekonomik dengesizlik, din, spor, kitap, sanat vb. konular... Beni daha çok hangi konu heyecanlandırırsa, o konuda daha çok çiziyorum. Konular biraz da dünyaya hitap etmeli, bu nedenle küresel ısınma çevre temaları son zamanlarda daha haşır neşir olduğum temalardır. - Ülkemizde siyasi içerikli karikatürün durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?- Ülkemizde siyasi karikatürü pek destekleyen kuruluş yok. Tuhaf ama buna artık siyasi gazeteler de dahil oluyor. Eskiden olduğu gibi, unutulmaz tiplemeler yaratarak çizilecek siyasilerimiz de yok zaten. Çizince sonucunu biliyorsunuz ne oluyor. İranlı karikatüristler nasıl ki dini fazla işleyemiyorlarsa, ülkemizdeki karikatüristler de siyasi içerikli karikatürü işleyemiyorlar. Ülkemizdeki medya patronları, siyasi içerikli karikatür çizen karikatüristleri istemiyor. Siyasilerimiz de, siyasi karikatür çizen karikatüristleri seven medya patronlarını istemiyor zaten. Eskiden istenmeyen bir ülkeydik artık istemeyen bir ülke olduk. - Bir dönem günlük gazetede çizen bir karikatürcü olarak, mizahın bu kolunun sizce en önemli yanı nedir?- Gazete karikatürü veya editoryal karikatür, o günün en önemli haberini vurgular ve haberle pekişir. Her gün gelişmeleri takip eder ve olayları harmanlayıp buradan bir espri çıkarırsınız. Bütün bu çabalarınız gün gelir o ana, o döneme ait bir karikatür olarak hatıralarda kalır. Bir gün önce çizdiğiniz, bu gün anlamını ve gücünü kaybeder. Artık gündem başkadır ve siz onunla ilgilenirsiniz. Siyasi içerikli karikatürün en önemli yanı, sürekli eskimeye mahkûm olmasıdır. - Karikatüre nasıl adım attınız?- İlk dönemler mizah dergisi karikatürü ile ilgiliydim. Uluslararası bir dili yerel mizah dergisinde bulmak zor. Artık internette ve televizyonlarda mizah dergisi esprilerine bol bol rastlıyorsunuz. 'Stand up' ve 'sitcom' tarzı eğlence programları mizah dergilerinden besleniyor. Fakat karikatürün doğasındaki sadeliği, ince zekâyı bunlarda bulamazsınız. Dakikalar dolusu laf kalabalığına ve balonlar dolusu cümle yığınlarına gerek kalmadan karikatür çizmeye çalışıyorum. Son dönem karikatürlerimde de bütün bu fazlalıkları atmaya çalıştım.- Bu tür bir yarışmanın en büyük işlevi sizce nedir?- Yüreği sevgi dolu bir çocuksunuz ya da dünyaya barış dağıtmaya çabalayan beyaz bir güvercinsiniz diyelim. Ama duygularınızı paylaşamıyorsunuz, barışı taşıyamıyorsunuz çünkü sizi engelleyen güçler var. Bu yarışma ve uluslararası diğer yarışmalar sizi, dünyanın öbür ucundaki yüreği sevgiye aç bir çocuğa götürüyor. Bu yarışma ve uluslararası diğer yarışmalar, dünyanın öbür ucunda, barış güvercini bekleyen bir yuvaya götürüyor. Çizmeye yeni başlayan birçok genç yetenek bu yarışmalar sayesinde motive oluyor. Bir Çinli, bir İranlı, bir Afrikalı veya bir Avrupalı gün geliyor aynı şeye gülebiliyor, heyecanlanabiliyor. Yani karikatüre, yani sanata. Yarışmalar bu duyguları taşıyan sanatçıların buluştuğu bir platform. Bu şekilde ilerleyebiliriz, AB'ye biz sanatla girelim en iyisi, siyasetle çözemeyeceğiz gibi geliyor bana.
MİZAH DİLİ GELİŞİYOR...
- Evrensel olarak düşünürsek karikatür bu çağda nasıl bir anlam kazanıyor?- Dünya çizerlerini takip ettikçe görüyorsunuz mizahın dilinin geliştiğini. Bu gelişmelere ayak uydurmak gerekiyor. Yurtdışında karikatür dalında başarı kazandığınızda ülkenizin ismi geçiyor adınızla birlikte. Kendi ülkenizi temsil ediyorsunuz. Ülkenizin tanıtımına katkınız oluyor. Son dönemdeki karikatürlerim bu nedenle daha evrensel mizaha yatkın. Bazı karikatürlerim yurtiçinde sergilenmeye bile değer görülmezken yurtdışında iyi dereceler aldı. Elbette kültürler farklı ve burada güldüğünüz bir olaya başka bir ülke insanı gülmeyebilir. Aynı şekilde başka bir ülkenin insanının güldüğü bir olaya biz gülmeyebiliriz. Asıl başarı her iki tarafı da güldürmek.- Mizahçı yanınızın beslendiği başka alanlar var mı? Nelerdir?- Bazen kâğıt üzerinde karalama yaparken düşünürüm ama espri değil, lekelerle biçimlerle oynarım. Örneğin yattığım yerden tavandaki boya döküntülerini değişik figürlere benzetir, onlarla hayali olarak oynarım. Dışarıda duyduğum bir ses, yanımdan geçen birinin konuşmasındaki bir kelime, bir otobüsün üzerindeki reklam, bir arkadaşımla sohbet sırasında anlatılan konular gibi eylemler bile mizahi bir sonuca götürebiliyor. Gazete, dergi ve kitapları takip eder afiş ve fotoğrafları karıştırırım. Sinemanın yanı sıra, animasyon ve belgesel filmlerini takip ederim.
KARİKATÜRCÜNÜN BİRİKİMİ
- Bir karikatürcünün ne tür bir birikime sahip olması gerekir?- Bir karikatüristi, çizdiği karikatürlerden analiz edebilirsiniz. Kişiliğini, duruşunu görebilirsiniz. Ama uzun bir zaman dilimidir bu. Bir dönem eleştirdiği iktidarın hizmetçisi olmamalı karikatürist. Karikatürü maddi menfaat için yapmayan bir birikime sahip olmalıdır. Karikatür yarışmalarında bir bedel vardır. Bu bedel için yarışmaya katılmamalı örneğin. Bu yarışmaların var olması için katılmalıdır. Sanat karikatürü yapması zaten o karikatürcünün zenginliğini gösterir. Popüler karikatür, sanat karikatürü, çizgi bant karikatürü, çizgi roman, siyasi karikatür, çizgi film, mizah karikatürü, mizah yazarlığı vb. bütün bunları yapan karikatüristler var. Karikatürü bu şekilde ayırmak doğru mu değil mi, tartışılır; ama bütün bunların içinde günümüzde en çok para getiren hangisi ise ona doğru bir yönelme var. Karikatürcü de para gazeteden geliyorsa gazete karikatürü, mizah dergisinden geliyorsa mizah dergisi karikatürü, yok eğer para televizyondan geliyorsa mizah yazarlığına soyunuyor. Sanat karikatürü ise bu sebepler yüzünden tek başına yarışmalarla sergilerle ayakta duruyor. Karikatürcü idealist olmalı. Para için sahip olduğu değerlerden vazgeçmemeli.
'Karikatürde zekice buluş önemli'
Mehmet Zeber
Balıkesir Kadriye Kemal Gürel Güzel Sanatlar Lisesi Resim Öğretmeni Mehmet Zeber, Yunus Nadi Karikatür Jüri Özel Ödülü'nü kazandı. Zeber, Yunus Nadi gibi prestijli bir ödül almanın gururunu yaşadığını söylüyor. 1963 Afyon Sandıklı doğumlu olan Mehmet Zeber, ilkokul, ortaokul ve liseyi Söke'de tamamladı. 1987'de 9 Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Resim-İş Ana Sanat Dalı Bölümü'nü bitirdi. 1987'de Sivas Divriği'de öğretmenliğe başladı. Tekirdağ Hayrabolu'da öğretmenlik yaptı. 1999'dan bu yana Balıkesir'de çalışan Zeber, 7 yıldır güzel sanatlar lisesinde resim öğretmeni olarak görev yapıyor. Çok sayıda resim ve karikatür sergisine katılan Zeber sanat çalışmalarını Balıkesir'de sürdürüyor.
Coşkun YAMAN
Resim ve karikatür yeteneğiniz nerden geliyor?- Babam esnaf, annem ev hanımıydı. Dedem ise resme meraklıydı. Bende ilkokuldan itibaren dedemle resimler çizdim. Endüstri meslek lisesinde elektrik bölümünü bitirdim. Lisedeyken öğretmenlerim yeteneğim nedeniyle bobin resimlerini bile bana çizdiriyorlardı. Ama ben bununla da yetinmiyordum ve yağlıboya resimler yapıyordum'- Karikatür çizmeye nasıl başladınız?- Resim yarışmalarına tuvaller gönderiyordum. Sergilere katılıyordum. Ancak resim göndermek zor oluyordu. Ben de resim yarışmalarına katılmaktansa karikatür yarışmalarına katılayım dedim. Karikatürü çizip zarfa koyup gönderiyordum. Kısacası resim külfetli, karikatür pratikti. İlk karikatürümle 1987'de, Milliyet Sanat dergisinin Abdi İpekçi Karikatür Yarışması'nda birincilik ödülünü kazandım.- Ödül almaya alışıksınız. Karikatür dalında kaç ödülünüz var?- İlk karikatürümle ödül kazandığımda daha fazlasını kazanacağımı düşündüm. Ancak 20 yılda kazandığım ödüller 10'u bulmadı. 1996, 1999, 2000 ve 2001'de Mimarlar Odası Burdur Temsilciliği'nin 'Eski Eser Müze ve İnsan İlişkileri' konulu yarışmasında özel ödüller ve mansiyonlar kazandım. Aynı yıl İtalya'da Uluslararası Marostica Karikatür Yarışması'nda başarı ödülü geldi. 2003'te İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin 'Engelliler' konulu yarışmasında ve 2006'da, Isı Su Ses ve Yangın Yalıtımcıları Derneği (İZODER) Karikatür Yarışması'nda da üçüncü oldum. 2007'de İZKUŞ tarafından düzenlenen '1. Ulusal İzmir Kuş Cenneti Karikatür Yarışması'nda Seyrek Belediyesi özel ödülüne değer bulundum.- Şimdi de Yunus Nadi ödülünü kazandınız. - Biraz önce söylediğim gibi ilk ödülüm Abdi İpekçi karikatür yarışmasından gelmişti. Son ödülüm de Yunus Nadi oldu. Türk basınına mal olmuş önemli isimler adına düzenlenen, prestijli bir yarışmada ödül almak, sanatçı için gerçekten keyif verici, onur verici. Yunus Nadi ödülleri 62 yıldır veriliyor. Son yıllarda Yunus Nadi ödüllerine karikatürün de eklenmesi, karikatüristler için büyük şans oldu.
BALIKESİR'Lİ KARİKATÜRCÜLER
- Balıkesir'in adını karikatür yarışmalarında sık sık duyuyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz?- Balıkesir'deki nüfus yoğunluğuna göre karikatürist sayısı az ama önemli karikatüristler var. Örneğin fotoğraf ustası da olan, 'Gülen Objektif' olarak tanınan Ahmet Esmer, fotoğraf ve karikatürü birleştirip Balıkesir'e bu sanatı sevdirmiş bir ağabeyimiz. Yine diş hekimi Mete Ağaoğlu var. Uluslararası birçok ödül kazandı. Özellikle Mete Ağaoğlu'na büyük saygı duyuyorum. Benim temelim var ama Mete Bey'in işçiliği çok fazladır, çok emek verir. Aldığı uluslararası ödüller de başarısını kanıtlıyor. Doktor Alaattin Kaçar çok başarılı karikatürler çiziyor ama işi nedeniyle karikatür üzerine yoğunlaşamıyor. Bunun dışında güzel sanatlar fakültesinde öğrenimlerini sürdüren, karikatüre meraklı gençler var. Onlara da yardımcı oluyoruz, çizgilerini geliştirmeleri için önerilerde bulunuyoruz, birlikte çalışıyoruz. Kızım Ece de bir dönem karikatür çizmiş, çeşitli yarışmalara katılıp, ödüller almıştı. Şu an Eskişehir'de animasyon okuyor. Balıkesirli karikatüristler olarak Anadolu Karikatürcüler Derneği'nin bienaline katılıyoruz, bazı şehirlerde sergiler açıyoruz.- Siz hem resim hem karikatür yapan bir sanatçısınız. Karikatürle resim arasındaki en büyük fark nedir?- Karikatürde zekice buluş önemli. Espri bulmak zor. Ne kadar yetenekli olursanız olun zekice bir espri, bir buluş olmazsa karikatür çizemezsiniz... Sayfalar dolusu yazabileceğiniz ya da dakikalarca anlatacağınız bir görüşü, mesajı, karikatürle bir iki saniye içinde en etkili şekilde aktarabilirsiniz.- Size Yunus Nadi Karikatür Jüri Özel ödülü getiren karikatürü anlatabilir misiniz? - İnternette, haberleşmede kullandığımız simge olan '' salyangoz olarak da biliniyor. Ben de bu benzetmeden yola çıkarak salyangozları çizdim. Salyangozla '' işaretini karşılaştırıp, günümüzdeki haberleşmenin hızını vurgulamak istedim. İnterneti iyi ve hızlı olanın daha önde olduğunu anlatmaya çalıştım'
Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008
2007'NİN ÖYKÜ, ROMAN VE ŞİİR KİTAPLARI
_______________________________________________
2008Ö ÜRGÜP, Fikret: Bütün Hikâyeleri (Okuyanus)
2008Ö ÖZAY, Mahmut: Deli Dana (Yapı Kredi)
2008Ö EDGÜ, Ferit: Nijinski Öyküleri (Sel)
2008Ö TOSUNER, Necati: Yakamoz Avına Çıkmak
2008Ö KAVUKÇU, Cemil: Mimoza'da Eli Gram
2008Ö KOPAN, Yekta: Karbon Kopya
2008Ö ÇELİK, Behçet: Gün Ortasında Arzu
2008Ö MUNGAN, Murat: Yedi Kapılı Kırk Oda
2008Ö ALGAN, Refik: Umursamaz Uykucu
2008Ö ÖZGÜVEN, Fatih: Hiç Niyetim Yoktu
2008Ö TÜRKER, Sibel K. : Ağula
2008Ö EKİNCİ, Yavuz: Sırtımdaki Ölüler
2008Ö TOPRAK, Menekşe: Valizdeki Mektup
2008Ö ERDEM, Tuncer: Denizlerimizde Rüzgâr
2008Ö ŞAHİNER, Seray: Gelin Başı
2008Ö İŞCEN, Hakan: Yaratıcı Yazarlık Kursu
2007R EDGÜ, Ferit: Yaralı Zaman
2007R İLERİ, Selim: Hepsi Alev
2007R BAYDAR, Oya: Kayıp Söz
2007R ANAR, İhsan Oktay: Suskunlar
2007R METE, Levent: Aşk Hastalığı
2007R SÖĞÜT, Mine: Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979
2007R KUYAŞ, Nilüfer: Yeni Baştan
2007R ŞENOCAK, Zafer: Alman Terbiyesi
2007R MAĞDEN, Perihan: Biz Kimden Kaçıyorduk Anne
2007R SELCEN, Cem: Elmanın Suçu
2007R TEOMAN, Ali: Karadelik Güncesi
2007R ÜLDES, Ersan: Zafiyet Kuramı
2007R KIRAÇ, İnan: İblisname
2007R MUNİS, Muhammet: Uzak Hayat
2007Ş DAĞLARCA, Fazıl Hüsnü: Orda Karanlıkta Olurum
2007Ş DAĞLARCA, Fazıl Hüsnü: Genç ve Arkası Siz
2007Ş KÜLEBİ, Cahit: Bütün Şiirleri
2007Ş AKIN, Gülten: Kuş Uçsa Gölgesi Kalır
2007Ş AKIN, Gülten: Celaliler Destanı
2007Ş YAVUZ, Hilmi: Kayboluş Şiirleri
2007Ş BATUR, Enis: Neyin Nesisin Sen
2007Ş ERGÜLEN, Haydar: Üzgün Kediler Gazeli
2007Ş BİLSEL, Şeref: Mecnun Dalı
2007Ş MADAK, Didem: Pulbiber Mahallesi
2007Ş SEZER, Özlem: Söğüt Sefareti
2007Ş ERGÜL, Doğan: Uykulu Yağmur
2007Ş SERİN, Aslı: Bu Benim Zip
2007Ş UĞUREL, Yusuf Uğur: Yağmuru Bekleme Odası
Cumhuriyet 18.08.2006
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer:
Atatürk'ün esin kaynağı
''İnsan aklının ve bilimsel düşüncenin yüceliğini benimseyen ve yazın tarihimizde unutulmaz yeri olan Tevfik Fikret, onurlu yaşamı ve seçkin yapıtlarıyla Ulu Önder Atatürk'e esin kaynağı olmuştur. Fikret'in, çağdaşlığın gerisinde kalan düşünce ve yaşam biçimlerinin yanı sıra, siyasal ve toplumsal kurumlara yönelik eleştirel tutumu Türk ulusunun, daha güzel günlere kavuşmak için verdiği savaşımda yol gösterici olmalıdır.''
Sayın Sezer'in bu çok anlamlı mesajı 20 Ağustos'ta çoğu gazetede hiç yer bulmazken bazı yayın organlarının da tepkisine yol açmıştı. Bunlardan Vakit gezetesi 'Sezer'in övdüğü adama bak' manşetiyle Cumhurbaşkanı'na saldırıyor ve onu 'kendisi ateist, oğlu da papaz olan' Tevfik Fikret için övgü dolu ifadeler kullanırken Mehmet Akif 'i 'hatırlamamakla' suçluyordu.
ASIM BEZİRCİ: SOSYALİZM VE EDEBİYAT
GÜLSÜM AKYÜZ
______________________________________________________
Asım Bezirci'nin ülkemiz edebiyatında seçkin, doldurulamaz bir yeri vardır. Edebiyat dünyasında, çalışkanlığı, titizliği, üretkenliği her zaman takdir ve beğeniyle karşılanmıştır. Çalışkan, yürekli bir karınca olarak nitelendirilmiştir. Kuşkusuz, 67 yaşında 70 yapıt veren, yapıtları üstüste dizildiğinde boyunu açan bir kişi olarak o, bunu çoktan hak etmişti. Türk diline saygı duyan, onu iyi kullanan, anlaşılır bir biçimle yazan güçlü bir kalem olmasının yanı sıra iyi bir çevirmendi. Edebiyatımıza katkısı olacağını düşündüğü kitapları araştırmış, çevirip dilimize kazandırmıştır. Pek çok yazarımız için hazırladığı biyografik araştırma ve deneme kitaplarıysa; genç yetişkin bütün edebiyatçılara, edebiyata ilgi duyanlara, edebiyat öğrencilerine ders kitabı olacak niteliktedir.
Asım Bezirci'nin sevgisi yalnız şair ve yazarlarla, tanıdığı insanlarla sınırlı değildi. Sonsuz bir insan sevgisiyle doluydu. İçinden çıktığı, bağını hiç koparmadığı halkına büyük bir sevgisi vardı. Kendini halkına borçlu sayıyordu. Ve diyordu ki; "Elbette, halktan aldıklarımızla oluşturduğumuz birleşimleri kafamızda saklamayacağız. Onları hayata geçirmeye, uygulamaya girişeceğiz. Evet, 'devrimci düşünce olmadan devrimci eylem olmaz' ama eylem olmayınca da düşünce bir işe yaramaz"
91. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE TÜM YÖNLERİYLE TEVFİK FİKRET DOSYASI >>>
|
|
|
|
|
|
|
GÜNCEL Yazılarımız İçin >>>
Alsah Blokları - DersimizEdebiyat
91. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE TÜM YÖNLERİYLE TEVFİK FİKRET DOSYASI >>>
EdebiyatYıllığı
ÖYKÜ ROMAN ŞİİR
_________________
DERSİMİZ: EDEBİYAT
ALİ ŞAHİN (alsah) Sitesidir
___________________________
ALİ ŞAHİN
BAŞLANGICINDAN GÜNÜMÜZE ÖYKÜ KİTAPLARI ZAMANDİZİNİ (1867- 2006) / KRONOLOJİ
ALİ ŞAHİN
BAŞLANGICINDAN GÜNÜMÜZE ROMAN ZAMANDİZİNİ (1872- 2006) / KRONOLOJİ
ROMAN YAZILARI 2006
YİTİRDİKLERİMİZ: ERDAL ÖZ
... VE SİNEMA... YİTİRDİKLERİMİZ: ATIF YILMAZ (BATIBEKİ)
BİR SEMPOZYUM: RIFAT ILGAZ KASTAMONU'DA / MESLEK YÜKSEK OKULU'NDA BİR SEMPOZYUM >>>
BİR KİTAP, BİR ŞEHİR, BİR YAZAR...
TEMMUZ ALEVİ / MADIMAK BELGE VE YAZILARI
(...) Cesetlerin şu anda kimliklerinin tespit edilmesinin mümkün olmadığı görüldü. Yedi cesedin bulunduğu birinci soğuk hava odasından alınan cesede bir numara verilerek incelenmesine geçildi.
Birinci cesedin üzerinde pembe renkli kısa kollu tişört, blucin. 1.60 boyunda, 50-55 kg ağırlığında, 17-18 yaşlarında. Açık kahverengi saçlı. Kahverengi gözlü, siyah kaşlı, benli bir kız cesedi. Ölüm nedeni: Yangın ortamında bulunmasına bağlı is, duman ve diğer zehirli yangın gazlarının solunması sonucu asfiksidir.
İkinci cesedin incelenmesine geçildi. Cesedin 1.75 boylarında, 75-80 kg ağırlığında, buğday tenli, atletik yapılı, vücudu normal kıllı, sünnetli, siyah normal saçlı ve kaşlı, kahverengi gözlü, bir günlük sakal traşlı, yaklaşık 25 yaşlarında bir erkeğe ait olduğu...
İkinci soğuk odadan alınan 9 numaralı cesedin üzerine Asım Bezirci yazılı olduğu.
Üzeri gri ve açık çizgili kısa kollu bir tişört ile biraz daha koyu mavi renkli, belinde siyah kemeri olan pantolonu, ayağında bir çift açık mavi renkli çorabı, koyu yeşil renkli bağcıklı süet ayakkabısı olduğu, beyaz külotunun bulunduğu, 60-65 yaşlarında, saçları büyük ölçüde dökülmüş, 1.55-1.60 boylarında, 65 kg ağırlığında, vücudu beyazlanmış kıllı, sünnetli bir erkek cesedi olduğu.
Kesin ölüm nedeni, yüzde 50'den fazla birinci ve ikinci derecelik yanık ile yangın ortamından çıkan gazların neden olduğu asfiksidir. Kişi canlı iken yanmıştır.
(...)
ŞAİR -YAZAR WEB SAYFALARI
ASIM BEZİRCİ
ASUMAN KAFAOĞLU- BÜKE
ERENDİZ ATASÜ
ESEN YEL
MEMET FUAT
NAZIM HİKMET
NAZIM HİKMET
NAZIM HİKMET
NAZIM HİKMET
OĞUZ ATAY
ORHAN KEMAL
OYHAN HASAN BILDIRKİ
RIFAT ILGAZ
UĞUR MUMCU
VEDAT TÜRKALİ
YAŞAR KEMAL
ZEYNEP ORAL
Okuduğum Kitaplar
Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri
Onur Caymaz, yazmaya şiirle başladı. Dikkati çeken bir şair oldu. Ödüller aldı. Ama bu ona yetmemiş olmalı ki, romana, hikâyeye yöneldi. Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri (Sel Yay. Mart 2008) üçüncü hikâye kitabı.
METİN CELÂL
Kitap, adına uygun olarak kalbin ve tenin istekleri üzerinden gelişiyor. Kaçınılmaz olarak zaman zaman bunlar birbiriyle de çakışıyor. Hayatla ve kendileriyle sorunları olan, o sorunlarla mücadele ederken hayatın akışını kaçıran kahramanları var hikâyelerin. Belki de tek bir kahraman; Genç bir adam; Okuyan, yazan, cebinde şiir kitapları taşıyan biri. İçtenlikle yaşadıklarını, sıkıntılarını, arzularını ve hatalarını anlatıyor. İnsan ilişkilerinde sorunları var. İnce düşünmeye, ince davranmaya çalışıyor ama pek öyle insanlara rastlayamıyor, karşılık bulamıyor. Özellikle aşk ilişkilerinde kendisini tam ifade edemediği için sorunlar yaşıyor, yanlışlar yapıyor. Bir ikilem içinde hem manevi değerlerini korumak istiyor, hem de hayata katılmak, hayattan olabildiğince zevk almak. Kalp ve tenin istekleri, onların çelişkisi hikâyelerin ana omurgasını oluşturuyor. Hikâye kahramanları bir türlü aradıkları dengeyi, ideal olanı bulamadıklarından sıkıntı, hatta acı çekiyor, bunalıyorlar. İstanbul'da olmak, şehrin birey üzerindeki baskısı da bir başka belirleyici. Caymaz'ın hikâye kahramanı, bir yandan ikilemlerini aşmaya çalışırken diğer yandan şehrin dayattığı gerçeğe de direnmeye çalışıyor. Kendi olması, şehrin manevi değerlerini bozmasına karşı çıkabilmesi temel sorun. Onur Caymaz, hikâye yazmaya devam etse de romandan cayamamış. 165 sayfalık kitabın 104 sayfası, tek bir hikâyeden oluşuyor. Gökyüzü Sineması, üzerinde biraz daha çalışılıp ayrıntıları zenginleştirilseymiş roman olacak yapıda bir anlatı. Bu anlatının kahramanı da önceki hikâyelerdeki yapıda. Ferhat tipi, geçmişindeki solculukla, bir dönem hapiste yatmasıyla önceki hikâyelere göre farklı bir boyut kazandırmış anlatıya, diğerlerinden daha zengin olmuş. Halkı kurtarmak için yola çıkmış ama başaramamış. Bu umudu içine gömmüş. Hayata tutunmak için bir yayınevi kurmayı, kitaplar yayınlamayı planlıyor. Ama eski Türk filmlerini andıran öyle bir melodramik bir hayatı var ki hiçbir şeyde talihi yaver gitmiyor. İlk kitabını yayınlayacağı Nisan Birol'u buluşmaya gittiğinde ölü buluyor. Dönüşte sevgilisi ile en yakın arkadaşını, destekçisini yatakta yakalıyor'Yazarlık macerasında tanıştığı yazar ve şairler de içkarartıcı bir dekadans içinde. Darbe darbe üstüne geliyor. Bir süre sonra bu melodramdan yorulduğunuzu hatta olaylara yabancılaştığınızı hissediyorsunuz. Kendisine tamamen zıt yapıdaki ağabeyi ile hiç istemese de ilişki kurduğunda da para ve gücün insana saadet getirmediğini görüyor. Ağabeyinin ailesi ahlaki anlamda parçalanmış, dağılmıştır. Onları bir arada tutan tek şey, paradır.
BEN OL DA GÖR
Seyit Göktepe, ilk hikâye kitabından itibaren kendi dilini bulma çabasında bir yazar. Diliyle, anlatımıyla, işlediği konularla kendine has hikâye anlayışını kurmaya çalışıyor. Ben Ol da Gör de (Yapı Kredi Yay.) bu çizgiyi, çabayı geliştiren bir kitap. Göktepe'nin ilk iki kitabı Defter ve Çikolata ve İlkyazların Anısıyla ile birçok bağlantı kurmak mümkün. Seyit Göktepe, birinci tekil kişinin ağzından anlatıyor hikâyelerini. Tüm hikâyeleri aynı kişinin anlattığını düşündürüyor. Aynı anlatım biçimi ile benzer olayları anlatıyor. Çocukluk, ilkgençlik çağları çağrışımlar olarak geliyor. Onların yarattığı duygular, düşünceler irdeleniyor. Duygular, düşünceler, anılar birbirine bağlanıp hikâyeyi oluşturuyor. Son hikâye Kuşlama hariç hepsini bu ana eksende birleştirmek mümkün. Seyit Göktepe, dil, söyleyiş açısından önceki hikâyelerine göre bir adım daha ileri atmış. Neredeyse şiir diyebileceğimiz bir söyleyişi denemiş. Sese, ses uyumuna önem vermiş. Sanki bir şiire çalışır gibi hikâyeye çalıştığı izlenimi veriyor. Zaman zaman söyleyişin anlamın önüne geçtiğini bile düşünüyorsunuz. Ben Ol da Gör'deki hikâyelere şiirsel metin de demek mümkün ya da eskilerin deyimiyle mensure'ye iyice yakın. Hiç şiir yayınlamadığını bildiğimiz bir yazar açısından ilginç bir durum. Gelecekte Göktepe şiir yazar mı, yayınlar mı, merak etmemek elde değil. Çocukluk, ilk gençlik çağları hikâyelerin ana ilgi alanı. Hikâye kahramanları bu dönemlerde yaşadıkları ruhsal sıkıntıları, toplumla uyuşamama, iç dünya ile dış dünyanın çatışmasından doğan çelişkiler ve onların yarattığı bunalımları anlatıyor. İnsan ilişkilerinin yarattığı bunalım ise ana izlek. Birey olmaya çalışırken toplumun, özellikle baba, komutan, yönetici gibi büyüklerin insanı kullaştırmak için kurduğu baskı çeşitli kereler dile getiriliyor. Son hikâye Kuşlama'da hem yapı hem de konu olarak biraz farklılaşma var. Bu kez üç yakın arkadaşın internet aracılığıyla birlikte hikâye yazma çabaları anlatılıyor. Hikâyenin ana kahramanı Seyit, 'Birbirinin tıpa tıp aynısı onlarca fotoğrafla zengileştirilecek bir dosya' üzerinde çalışmaktadır. Hikâyenin omurgasını da Seyit'in çalıştığı işe, işyerine ve askerlikteki komutanına benzettiği patronuna uyum sağlayamaması, verilen görevi yerine getiremeyip sonunda işinden olması oluşturur. Üç arkadaş karşılıklı yazışarak, zaman zaman anılara başvurarak hikâyeyi geliştirirler. Satıraralarında Seyit'in dünyaya, iş dünyasına uyum sağlayamamasını okuruz. Kuşlama, Seyit Göktepe'nin hikâyeciliğine nasıl bir renk katacak merak ediyorum. Çünkü bu hikâye, oluşturduğu evrenle, konusuyla ilk gençlikten olgunluğa geçişin işareti gibi.
KADIN ÖYKÜLERİNDE İSTANBUL
Antolojiler esas olarak daha önce yayınlanmış eserlerden seçilerek hazırlanır. Hande Öğüt, zor bir işe girişmiş ve başarmış; 29 kadın yazardan İstanbul hikâyeleri yazmalarını istemiş. 29 kadın yazardan yirmi altısı bu isteği karşılıksız bırakmamış, yeni ya da yayımlanmamış hikâyelerini vermişler. Üç hikâyecinin daha önce yayımlanmış hikâyeleri de bu toplama eklenmiş. Böylece, Kadın Öykülerinde İstanbul (Sel Yay. Şubat 2008) oluşmuş.Leyla Erbil, Nazlı Eray ve Şebnem İşigüzel'in bu eski hikâyelerinin Hande Öğüt için ya da oluşturduğu konsept açısından vazgeçilmezliği var sanırım. Yoksa, işi özüne aykırı. Olmazsa olmaz da değiller bence.Yazar seçiminin rastlantısal olmadığı antolojiyi incelediğinizde ortaya çıkıyor. Hemen her yaş kuşağından, farklı eğilimlerde kadın yazarlar... Doğal olarak herbirinin İstanbul'u da kendine has. Ortak özellikleri kadın olmaları. Kadın bakışı, tüm hikâyelerde ayırt ediliyor. Bu tip ısmarlamaya dayanan çalışmaların bir handikapı var; gelen çalışmaları ne olursa olsun yayımlamak durumundasınız. Antolojiyi hazırlayan editörün ölçütleri sadece seçtiği yazarların adı için geçerli oluyor, eser düzeyinde kendilerine verilen çalışmaya razı olmak durumundalar. O nedenle de hem editörün kıstaslarını ölçmek, değerlendirmek mümkün olmuyor, hem de seçilen eserlerde düzey aramak için bir kıstasınız kalmıyor. Hande Öğüt'ün antolojisine de sadece isimler açısından bakmak durumundayız. Bence bazı isimlerin varlığı hikâyecilikleri açısından izaha muhtaç. Hatta bazılarının hikâyeci olup olmadığını bile tartışabiliriz. Kullanılan yöntemin, isimler seçip, hikâye istemenin, getirdiği bir sonuç bu. Hande Öğüt'ün Türk kadın hikâyeciler listesindeki ilk yirmi dokuz isim bu yazarlar mıdır merak etmemek elde değil. Tabii, diğer birçok ismin neden bu antoloji dışında kaldıklarını da' Antolojiler üzerinde yapılan tartışmaların en keyiflisi ve boşunası da zaten, 'kim var, kim yok' diye tartışmaktır. Hande Öğüt, kimi niçin seçtiğini açıklasaymış iyi olurmuş. Bu tartışmaya kapılmamanın tek yolu, isme değil eserlere bakmaktır. Antolojiyi bu açıdan değerlendirdiğimizde bazı çalışmaların hikâye değil de anı olarak adlandırılabileceğini düşünüyorum. Nedense o hissi veriyorlar. Bazılarının da yazarlarının en başarılı hikâyeleri olmadığı anlaşılıyor. Yine de hikâyecilerimizin İstanbul'a kadın gözüyle nasıl baktıklarını anlamak, hikâye keyfi almak için iyi bir toplam.
Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008
Orhan Kemal'in 'El Kızı' yeniden...
Cumhuriyet'in ilk yıllarında bir aile
Orhan Kemal, El Kızı'nda, bir ailenin acıklı öyküsünü derinlemesine irdeliyor, yaşanan dönemi ayrıntılarıyla yansıtıyor. Yurdumuzda, Cumhuriyet'in ilk yıllarından 1950'lere değin geçen süreçte toplumun uğradığı değişimlere de tanıklık ediyor.
Hasan AKARSU
El Kızı, usta yazar Orhan Kemal'in romanı. El Kızı'nı yeniden okurken bu kez bir benzerlik ilgimi çekiyor. İyi ki 'Önemli Not' yayımlanmış diyorum, iyi ki okumuşum onu da. Orada, tamamlanmamış bir roman olarak yayımlanan 93 Harbi'nde, Telgrafçı Naşit Efendi'nin 7-8 yaşlarındaki kızları Ziynet ile ablası Şefika, Plevne yenilgisinin ardından gelen karışıklıkta, Edirne'ye doğru giden bir at arabasına alınıyorlar. Şefika İzmirli bir tüccara veriliyor, Ziynet ise İstanbul'da bir sorgu yargıcının evine hizmetçi oluyor. El Kızı romanındaki Hacer Hanım, işte buradaki Ziynet olarak karşımıza çıkıyor. Hacer Hanım'ın sorgu yargıcının evindeki hizmetçiliğiyle başlayan yaşantısı roman boyunca sürüklüyor bizi.El Kızı romanında olaylar, İstanbul'a yakın, denize kıyısı olan bir kentte ve İstanbul'da geçiyor. Fırtınalı bir gecede, kıyı kayalıklarına vuran 45 yaşlarındaki bir kadın cesedi balıkçılar tarafından görülüyor ve karakola haber veriliyor. Savcı, emniyet müdürü ve doktor Haldun cesedi inceliyor. Parmağındaki elmas taşlı yüzüğü kayda alıyorlar. Romanın başında öldüğü saptanan bu kadının Hacer Hanım'ın gelini Nazan Hanım olduğunu anlıyoruz ve onu ölüme götüren süreci izliyoruz. Hacer Hanım'ın 93 Harbi'ndekine benzeyen yaşamöyküsü şöyle: Karaorman'dan göç ediyor, oradaki çiftliklerini anlatıyor. Büyükannesi saraydan emekli, bir uçları saraya uzanıyor. Hacer'in babası telgrafçı. Plevne yenilgisinden sonra yaşlı bir arabacı Hacer'le ablasını arabaya alıp Edirne'ye götürüyor. Ablası İzmirli bir tüccara evlatlık veriliyor. Hacer ise İstanbul'da bir mülazımın kötürüm kızına bakıcı oluyor. Mülazımın eşinden dayak yiyor. 14 yaşına gelince evlilik düşünmeye başlıyor, serpilip gelişiyor. Meyhanede içip eve geç gelen mülazım, Hacer'in odasına girip onunla oynaşıyor. Hacer'i, saf bulduğu Mübaşir İsmail'le evlendiriyor, onların evlerine gidip Hacer'i yine kullanıyor. Hacer, komşuları olan topçu subayına âşık oluyor ve Rumeli'ne atanan subayla birlikte gidiyor. Ondan hamile kalıyor. Topçu subayı komitacılar tarafından öldürüldüğünde Hacer, karnında bebeğiyle İstanbul'a, evlendiği mübaşir İsmail'e dönüyor. Bebeğini doğuruyor ve adını Mazhar koyuyor. Hacer, Mazhar'ı hizmetçilik yaparak büyütüyor, hukukta okutuyor. Mazhar, hukukta okurken komşu kızı Nazan'a tutuluyor. Annesi kız için 'hizmetçi ruhlu' dese de onunla evleniyor. Mazhar, İstanbul'a yakın bir kentte avukatlık yaparak ünleniyor, iyi iş yapıyor, çok para kazanıyor. Konakta, annesi Hacer de yanlarında oturuyor. Gelini Nazan'ı eziyor, küçümsüyor, etmediğini bırakmıyor. Çocukları Haldun üç-dört yaşına geliyor. Hacer, torunu üzerinde de etkili oluyor. Geçimsiz olup evde huzur bırakmıyor. Komşuları Naciye ile kocası Rıza'yı da avucu içine alıp Nazan'ı ezmeyi sürdürüyor. Mazhar, Rıza'ya barda bir iş buluyor.Avukat Mazhar, eşini seviyor, ona armağan olarak elmas taşlı bir yüzük alıyor ve kıskanacağını düşünerek annesine göstermemesini istiyor. Hacer Hanım, gelininin yatak odasına değin giriyor, karıştırmadığı bir şey kalmıyor. Nazan'ın sakladığı elmas taşlı yüzüğü buluyor, başka bir yere saklıyor. Nazan, yüzüğü yerinde bulamayınca telaşlanıyor. Hacer Hanım, yüzüğü oğlunun yüzüne vuruyor, Mazhar ise, yüzüğü annesine Nazan'ın gösterdiğini düşünerek öfkeleniyor, Nazan'ı dövüyor, evden çıkıyor, barda çalışan bir kadına, Jale'ye (Neriman) tutuluyor. Bundan sonra evin düzeni iyice bozuluyor ve acıklı olaylar yaşanıyor.Hacer Hanım, oğlunun bulunduğu konumdan yararlanmasını biliyor. Giyimine, süsüne, erkeklere düşkün bir kadın. Oğlu ile gelininin arasını açarak daha iyi yaşayacağını umuyor; ama hiç de öyle olmuyor; yuva dağılıyor, pişman olduğunda, iş işten geçiyor. Mazhar, bir gece sarhoş olarak eve dönüyor ve karısı Nazan'ı 'boş ol' diyerek boşamış oluyor. Olayın yaşandığı yıllar Cumhuriyet'in ilk yılları, devrimler yapılıyor; ama 'Medeni Kanun' çıkmamış daha. Mazhar, barcıya anlatıyor o günleri: 'Koskoca bir devrim geçirdik. Görüyorsunuz, zadelik madelik uçtu gitti. Devrimler devrimleri kovalıyor, daha da kovalayacak. Yarın şapka bile giyeceğiz, ihtimal medeni kanun kabul edilecek' Batı'ya benzeyeceğiz'' (s.163).
İSTANBUL'DA YAŞANANLAR
Nazan'ın annesi, babası ölmüş. İstanbul'da, Cibali Tütün Fabrikası'nda çalışan 65 yaşındaki Aliye teyzesine gönderiliyor üç aylığına. Oğlu Haldun'dan da ayrılmak zorunda bırakılıyor. Bar kadını Jale'nin arkadaşı Nesrin'le İstanbul'a gidiyor Nazan. Nesrin, iyi ki yüzüğü bırakmadığını söylüyor, sıkışırsa satabileceğini anımsattığında, Nazan: 'Satmak mı? Allah göstermesin. Ölürüm de gene satmam!.. Kocamın ve çocuğumun yadigarı'' diyor. (s.188) Aliye Teyze, zorla geçinen bir yalnız kadın. Nazan'ın parmağındaki yüzüğü sattırıp çorap makinesi almak, elini rahatlatmak istiyor. Bunu başaramıyor; çünkü Nazan, onun yanından ayrılıp bar kadını olan Nesrin'le pansiyona yerleşiyor. Çalışan 'kötü' kadınlara tanık oluyor. Nesrin'in sevgilisi Sami'nin bakışlarından kurtaramıyor kendini. Aliye Teyzesinin mahallesindeki Kürt Celal ile balıkçı İhsan'ın saldırısına uğruyor, belsoğukluğuna yakalanıp karakolda fişleniyor. Verem olan Nesrin sanatoryuma yatıyor, bir süre sonra ölüyor. Sevgilisi Sami'ye gün doğuyor ve Nazan'ı sahiplenip kullanıyor. Sahte para basıp kalpazanlık yapıyor, Nazan'ı da bu işe bulaştırıyor. Bir polis baskınında yakalanıp yargılanıyorlar, hapse atılıyorlar. Nazan, hapiste esrara alışıyor, dünyası kararıyor. Olay basına yansıyınca, kocası Mazhar'ın da haberi oluyor. İstanbul'a gidip arkadaşını avukat tutuyor, Nazan'a yardımcı olmaya çalışıyor. Vicdan azabı çekiyor, buna kendisinin neden olduğunu düşünüyor. Nazan, cezasını çekip hapisten çıkıyor, esrar satıyor, dileniyor. Kurtuluşu, kocası Mazhar'ın yanına gitmekte buluyor.
KIYI KENTİNDE YAŞANANLAR
Mazhar'ın yaşadığı kente, hukuktan arkadaşı Yanyalı Nihat ile eşi Hikmet Hanım yerleşiyorlar. Nihat, Sulh Hukuk Hâkimi olarak Şark'ta çalışırken istifa ediyor ve avukatlık yapmaya karar veriyor. Mazhar, bar kadını Jale'yle (Neriman) nikâhlanıyor. Jale, konağa yerleşip her şeyi baştan ayağa değiştiriyor. Hacer Hanım'ı kaldığı büyük odadan alıp sandık odasına yerleştiriyor. Onun üzerinde baskı kuruyor, ona soluk aldırtmıyor. Hacer Hanım, gelini Nazan'a çektirdiklerinin karşılığını bulduğunu anlıyor. Bir süre sonra da başka bir ev tutup konaktan ayrılıyor. Yeni evinde komşuları Naciye'nin kocasıyla birlikte oluyor. Rıza, açtığı 'Karının Meyhanesi'ni, ondan sızdırdığı paralarla büyütüyor. Bir süre sonra da ince hastalıktan ölüyor. Mazhar Bey, kentin en iyi avukatı olup büyük bir dava alıyor üzerine. Hasım, zengin bir fabrikatör. Fabrikatör davayı yitirirse malının dörtte üçünü yitirmiş olacak. Mazhar'a rüşvetler, büyük paralar öneriliyor. Rüşvet almayınca korkutmalar başlıyor. Bir gün Mazhar'dan arada sırada rakı parası sızdıran Deli Tevfik gelip, 'Bu kez seni öldürecekler' diyor. Mazhar Bey, keşiften dönerken köprü yıkılıyor ve arabadakilerle birlikte ölüyor. Köprünün ayaklarının testereyle kesildiği saptanıyor sonra. Ölümünün ardından Jale, malları paylaşıp Haldun'u da alarak İstanbul'a yerleşiyor. İki kez evlenip ayrılan bir mühendis talip oluyor Jale'ye. Onunla evlenip İzmir taraflarına gidiyor. Haldun'u da çocukları olmayan Avukat Nihat ile Hikmet Hanım evlatlık alarak büyütüyorlar, okutuyorlar. Bu arada bir de kızları oluyor, adını Nermin koyuyorlar. Nermin, serpilip geliştikçe Haldun'un ilgisini çekiyor. Biri evlatlık, diğeri öz evlat birbirine âşık oluyorlar. Haldun tıp okuyup doktor çıkıyor. Küçük kıyı kentine doktor olarak atanıyor. Nermin'le nişanlanıyorlar. Nazan, oğlunun izini buluyor küçük kıyı kentinde. Muayenehanesine gidip temizlik yaparak para alıyor oğlundan. Yüzünde yara izi olduğunu görüyor doktor. Nazan, ahır gibi bir evde kalıyor, 'Karının Meyhanesi'nden gidip şarap alıyor. Orada Naciye'nin ilgisini çekiyor. Naciye, onu garson Ahmet'e izlettirip kaldığı yeri belirliyor. Geceleyin eve gidip Nazan'ı tanıdığını söylüyor. Doktor oğlu Haldun'a, dilenci annesini söyleyip para sızdıracağını açıklayınca, boğazına yapışan Nazan'dan kurtulamıyor, orada ölüyor. Korkarak evi terk eden Nazan, fırtınalı gecede kayalıklara çıkıyor ve denize uçuyor. Sabahleyin kadın cesedini gören balıkçılar emniyete haber verince soruşturma başlıyor. Savcı, Doktor Haldun inceleme yapıyorlar. Haldun, muayenehanesini temizleyen kadını tanıyor, yüzüğü çıkarılıyor, içindeki yazılar okunuyor: Nazan-Haldun. 'Mazhar' adı silinmiş. Doktor Haldun, bu kadının annesi olduğunu anlayıp bayılıyor. Boğulup öldürülen Naciye'nin cesedi bulunuyor. Orada, Nazan'ın oturduğu biliniyor. Onu öldüren bir üçüncü kişi üzerinde duruluyor. Garson Ahmet'ten kuşkulanıyorlar. Karının Meyhanesi'ne ceketini, kimliğini almak için gittiğinde yakalanmak üzereyken kaçan Ahmet, bir kamyona çarpıp ölüyor. Cinayet onun üzerinde kalıyor. Nazan'ın parmağından çıkan elmas taşlı yüzük Doktor Haldun'a veriliyor, o da yüzüğü eşi Nermin'in parmağına takıyor. Yazar Orhan Kemal, El Kızı romanında birçok önemli tipi ve karakteri başarıyla tanıtıyor. Onun romanlarında, öykülerinde, işçi kadınlar, bar kadınları, küçük memurlar, bürokratlar önemli yer tutuyor. El Kızı'nda, bir ailenin acıklı öyküsünü derinlemesine irdeleyen yazar, yaşanan dönemi ayrıntılarıyla yansıtıyor. Yurdumuzda, Cumhuriyet'in ilk yıllarından 1950'lere değin geçen süreçte toplumun uğradığı değişimlere de tanıklık ediyor. (*) El Kızı- Orhan Kemal, Everest Yayınları, 15. Baskı, Şubat 2008, 400 s.
Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008
Nilüfer Altınel'den bir ilk roman: 'Elmaslardaki Gökyüzü'
Zıtlıklar ve hayaller
Elmaslardaki Gökyüzü, Nilüfer Altınel'den çarpıcı bir ilk roman' Oğlak Yayınları tarafından yayımlandı. Elmaslardaki Gökyüzü, ilk roman olduğu kadar ilklerle dolu da bir roman. Peşin hüküm yok. Duyguların dibine vurup yoldan çıkmak, sapmak, sapıtmak yok. Rengi kara değil. Birey bocalıyor, hayat sürüyor' Tıpkı şimdi olduğu gibi' Hepimizden kesitler satırlar arasında... Belki de sizi, beni, onları vapurda gördü ya da ne bileyim metroda, otobüste' Öyle sahici' 'İnsanlık için bitiş çizgisi yoktur' cümlesini kurabiliyor paşa paşa. Popüler kültüre yerinde veryansın ediyor. 1977 İzmir doğumlu genç bir kalem Altınel. Ege Üniversitesi, Radyo, TV ve Sinema Bölümü'nden mezun. Yazına yabancı değil, öyküleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı. Ayrıca editörlük yapıyor. Altınel'le Elmaslardaki Gökyüzü'nü konuştuk.
Gamze AKDEMİR
-Klasik sorudur ama sormadan olmaz, öncelikle romanı yazma sürecini anlatmanızı rica ederek başlamak istiyorum söyleşimize'- Önceleri yalnızca öykü yazıyordum. Elmaslardaki Gökyüzü'ne başladığımda anlatmak istediklerimi öykü formunda ifade edemeyeceğimi düşündüm ve roman yazmaya karar verdim. Romanıma başladığımda üniversiteden yeni mezun olmuştum, yirmi dört-yirmi beş yaşlarındaydım. Romanımın yazılma dönemiyle yayımlanması arasında böylesi uzun bir süreç olmasının nedeni, biraz da benim yayımlatmak konusunda kararsızlık yaşamamdan. - Genç bir kadının sorgulamaları, mutsuzluk daha doğrusu kimi gerçekçi umutsuzluk duyumsamaları' Rengi kara bir roman değil, iç sıkıcı hiç değil' Yazarın izleğine açıklık getirmek adına sormak istiyorum, bireyin bocalamasına bunca vurgu neden?- Benim romanımın temel izleği kahramanının bir macera yaşıyor olması. Kasabadan kalkıp büyük şehre gelerek büyük bir restoranın mutfağında, kendi kimliğini de gizleyerek -romanın başlangıcında kahramanı erkek kılığında görüyoruz- yeni bir hayat kurmaya çabalıyor. Geçmişinde kaçtığı bir şeyler var, saklandığı şeyler, kendini onlara karşı görünmez kılmak istediği bazı şeyler. Ama kahramanın temel meselesi kendini gerçekleştirmek. Ve gündelik hayattan kendini soyutlamadan ve aynı zamanda gündelik yaşamın dayatmalarına rağmen, bunu başarabilmek. Kendini gerçekleştirebilmek de herhangi biri için, yani hayatında kaçmak ve saklanmak gibi gereklilikleri olmayan biri için, bile zorlu bir süreçtir ve içinde bireysel bocalamayı barındırır.
ZITLIKLAR'
- 'Ve bu dünyada hayale yer yok'' derken samimi mi sahi?- Bu devamı olan bir cümlenin başlangıcı. Âşık olduğunu düşündüğü adamın evine girerken, kapı aralığındaki karanlıkla apartman koridorunun floresan lambalarının fazla gerçekçi aydınlığı arasındaki zıtlığı vurguluyor. Ve gündelik yaşamın katı gerçekleri arasında pek iyi tanımadığı bir adamla aşk yaşadığı yanılsaması bir anlamda ona hayal kurma olanağı ve hatta hayal kurma umudu veriyor.- 'Her şeyden zaten fazlasıyla vardır ama insanlık için bitiş çizgisi yoktur'' İki şekilde yorumlamak olası sanki: İlki malum, bir umutsuzluk manifestosunun giriş cümlesi olabilir. İkincisi yola devam azmine baş koyuş öyle ya da böyle'- Bu romanın geneline uygulanacak bir durum belki de. Umutsuzluğa düştüğü zamanlar olsa da yine de bir yönüyle hayatta kalma ve devam etme isteği, kahramanın kendisinden bağımsız olarak gelişiyor.
ACI, AŞK, MERHAMET, MİZAH
- Acı, kahramanımızı nasıl biçimliyor? Ona neler söylüyor veya nasıl bir yol öneriyor? Her ne kadar günleri birbiri ardına sürüye, sürüne devirse de hayli zaman kalbindeki sevgi duygusunu ötelemeyi çok da başaramıyor belli ki'- Öncelikle Elmaslardaki Gökyüzü acıya karşı gereğinden fazla bir düşkünlüğü olan, acıya övgüler düzen bir roman değil. Romanda duyguların en uç noktada anlatımı söz konusu, acı da var bunun içinde sevgi, aşk ya da merhamet duyguları da ama duygusallaşmak romanın kahramanına göre bir şey değil. Bu dengeyi sağlayan şey kahramanın mizaha yatkın bir dil kullanması. Romanın diğer kahramanlarının ona dedikleri gibi' Bir kadına yakışmayacak biçimde (!) alaycı olması. - Roman sıradan bir insanın, içimizden birinin bir adım öne çıktığı ve bizi bize anlattığı bir bütün demek yanlış olur mu? - Doğru, ancak bir roman kişisi olarak belki hislerini yansıtırken daha ayrıntılara inebilme lüksüne sahip ve yine bir roman kişisi olarak olaylar karşısında belki de gündelik yaşamda göze alınamayacak tepkileri verebiliyor. Ayrıca bu roman tek kişi anlatısı, ancak hiçbir zaman bir iç dökme ya da sızlanma amacında değil. Roman kişisi her şeye karşı mesafeyi koruyor, kendine karşı bile.
PARSELLENMİŞLİK'
- Popüler kültüre maruz kalmış ama onu elinin tersiyle itmeyi başarabilmiş' Tüketim dünyasına öfkeyle karışık açtığı bir bayrak var varolmasına ama' Bu ama'nın devamını getirir misiniz?- Tabii ki roman kişisini çevreleyen bir yüzyıl ve onun kendine has bir ruhu var. Kahramanın da buna karşı bir eleştirisi var. Tüketim dünyasının hoyratlığından kendini uzak tutmak istiyor, diğer yandan onun albenisine de kapılıyor. Ancak roman kişisinin asıl meselesi kendisiyle. Kendi bedeniyle ve bedeninin ihtiyaçlarıyla' Eleştirilerin en keskinini yine kendisine yöneltiyor.- Parsellenmişlik' Bu kentin, tüketim toplumunun, kahramanımızın ruhunun, bu duruma tepkili zihninin ana duygularından biri değil mi?- Bütün konforu ve güveni reddederek evinin kapısından dış dünyaya kendini bırakıyor. Büyüklüğü, acımasızlığı ve soğukluğuyla gerçeğini aratmayacak hayali bir şehirde bedeniyle baş başa kalıyor. Bedeni ve en ilkel güdüleriyle, yani önce kendiyle ve sonra çetin dış koşullarla mücadele ediyor. Aradığı bir şey var ve onu bu yolculukta bulmayı umut ediyor. Bu süreçte kahramanın yaşadığı bazı yanılsamalar var. Parsellenmişlik duygusu da bu yanılsamalardan bir tanesi.- Peki erkek dünyasının orta yerinde, bunu zerre kadar umursamayan bir kadın olmanın olanca özgürlüğünü -yazık ki bedeller ödeye ödeye- yaşamanın sonucunda kurduğu cümlelerden biri miydi 'Defol git!'- Diğer insanların onun dış görünüşünden yola çıkarak onu olmadığı bir kişi olarak tanımlamalarına ve onu aslında olmadığı bazı kalıp kavramlarla etiketlemeye çalışmalarına duyduğu bir tepki.gamzeakdemircumhuriyet.com.tr Elmaslardaki Gökyüzü/ Nilüfer Altınel/ Oğlak Yayınları/ 262 s.
Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008
'Hasretinden Prangalar Eskittim' Metis Yayınları'nda...
Anadolu'nun sabrı
Cumhuriyet KİTAP'ın ilk sayısının kapağında Ahmed Arif'in bir resmi vardı, resmin altında da ünlü şairimizle yapılmış bir söyleşi yer alıyordu. Ahmed Arif o tarihe kadar hiç kimse ile röportaj yapmamıştı. İlk ve tek kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim'in ilk basımının üzerinden 23 yıl geçmişti. Bu süre zarfında kitap, şiirimizin vazgeçilmez kitaplarından biri olmuştu. Hasretinden Prangalar Eskittim'in yeni baskısı Metis Yayınları'nca yeniden ve titiz bir baskıyla yayımlandı. Ahmed Arif artık aramızda değil ama şiiri aramızda. Arif'i yeniden ve yeniden keşfetmek için iyi bir fırsat kitabın bu yeni baskısı.
Ersun ÇIPLAK
Ahmed Arif söz konusu olduğunda, ortak bileşenleri olmasına rağmen birçok kişi farklı görüşler öne sürer. Ancak ilk yayımlanışının üstünden kırk yıl geçmiş olmasına rağmen, bu şiirlerin enine boyuna tartışıldığı söylenemez. Çünkü A. Arif de Nâzım gibi kült haline getirilmiştir. Hemen herkesin üst düzey saygıyla uzak durması gereken bir kişilik haline getirilmiş olması, şiirimize katkı sağlamak bir yana zarar vermektedir. Geçmişte, şiirlerinin Enver Gökçe'den aparma olduğunu söyleyenler oldu. E. Gökçe'nin sitemi, tartışmalarda dayanak noktası olarak alındı. Hatta yaşadığı sürece sadece tek kitap yayımlamış olması bile tartışıldı. Ancak tartışmalar hiçbir zaman ufuk açıcı olmadı. Metis Yayınları'nın 40. Yıl Özel Basımı olarak okurlara sunduğu Hasretinden Prangalar Eskittim, şairin hem bütün şiirlerini hem onunla yapılmış bir söyleşiyi hem de onun için yazılmış bazı şiir ve metinleri kapsamaktadır. Belirtmekte yarar var: Yurdum Benim Şahdamarım'ın müstakil bir kitap olarak bir daha yayımlanmayacak olması gayet yerinde bir davranış. Hatta bir daha hiç yayımlanmasa da olur. Kitaptaki metinlerin en önemlisi, kuşkusuz, Cemal Süreya'nın yazdığıdır. Kitabın ilk basımı dolayısıyla yazılan yazı, aynı zamanda A. Arif'in tıpkı Yahya Kemal gibi henüz kitap yayımlamadan popüler olmuş şairlerden biri olduğunu belgeler niteliktedir: 'Hasretinden Prangalar Eskittim kitabıyla Ahmed Arif'in şiiri de gün ışığına çıktı. (') Daha önce şairler arası bir 'pazarı' olan Ahmed Arif de bu arada bu durumdan fırlayıp okura uzanmak olanağını buldu ya da gereğini duydu.' (s.121) Şiirlerinin kitlelerce bu kadar sevilmesinin nedeni A. Arif'e göre her ne kadar halkı kucaklaması ise de etnik değişken hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.
AHMED ARİF'İN GÖRME BİÇİMİ
C. Süreya'nın yazısı, önemli tespitlere rağmen A. Arif şiirine sadece bir 'giriş'tir. Çünkü A. Arif şiirinin ne'liği konusunda söylenmesi gerekenler hâlâ olduğu gibi durmaktadır. Bunları tartışmak, aynı zamanda E. Gökçe-A. Arif merkezli tartışmalarda da daha sağlam fikirler öne sürülmesini sağlayacaktır. Mesela 'Ard-arda kaç zemheri,/ Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu./ Dışarda gürül ' gürül akan bir dünya'/ Bir ben uyumadım,/ Kaç leylim bahar,/ Hasretinden prangalar eskittim./ Saçlarına kan gülleri takayım, Bir o yana,/ Bir bu yana'' (s.89) dizelerinden yola çıkılabilir. Bu dizeler Gökçe'nin 'Saçlarına/ Kızıl güller takayım/ Salın da gel,/ Bir o yana/ Bir bu yana!' dizeleriyle benzerlik gösteriyor olsa da benzerliğe takılmak tartışmayı çıkmaza sokacaktır. (E. Gökçe, Yaşamı ve Bütün Şiirleri, Belge Yay., İst: 1994, s.71) Bu nedenle, daha doğru bir tutumla, iki şairin benzeyen dizeleri arasındaki farklılığa dikkat çekmek daha doğru olacaktır. Çünkü benzerlik gösteren bu dizeler, A. Arif tarafından daha saf bir hale getirilmiş ve farklı bir bağlama yerleştirilmiştir. Böylece ağırlık noktası aynı zamanda kitaba ad olan 'Hasretinden prangalar eskittim' dizesine kaydırılmıştır. A. Arif, E. Gökçe'den bazı dizeler aldıysa bile, bu dizeleri kendi görme biçimiyle yoğurmuştur. Bu durumda ona has olan görme biçimine de değinmek gerekir: C. Süreya bunu, A. Arif'in 'Karşı koymaktan çok, boyun eğmeyen bir doğa içinde' olduğunu söyleyerek açıklamıştır. (s.122) Yakından bakıldığında, toplumcu şairlerin şiirlerinde genellikle yüksek ses hâkimdir. Ancak A. Arif'te böyle değildir. Aksine o, ceza olarak sunulmuş koşullardaki nesnelerle animistik boyutta bir ilişki kurar: 'Haberin var mı taş duvar?/ Demir kapı, kör pencere,/ Yastığım, ranzam, zincirim,/ Uğruna ölümlere gidip geldiğim,/ Zulamdaki mahzun resim,/ Haberin var mı?' (s.14) Öyle sanıyorum ki nesnelerin anlamının sahip olana göre belirlenmesi nedeniyle A. Arif'in öfkesi 'yer değiştirme' suretiyle nesnelere yönelmez. Mahrumiyet ve mahkûmiyetini belgeleyen nesnelerden korkmamasını koşullar aynı zamanda bu durum. Kendi de zaten bu durumu şu sözlerle açıklığa kavuşturur: '(Sessizlikten korkmamaya gelince) Evet, bu korkusuzluğu, (') devrimci öğreti, devrimci bilinç ve kavga koşullarına borçluyum.' (s.172, 173) İşte, 'Hayırlı evlat makine/ Nasıl canavar kesilir.' dizelerini bu çerçeveden yorumlamak bizi şiirine daha çok yaklaştıracaktır. (s.52)
SABIRLA BESLENEN KORKUSUZLUK
Ancak bu korkusuzluğu Anadolu insanına has bir sabır da beslemektedir. Bunun içindir ki o, prangasının zincirini kırmaz. Aksine bir nesne olarak pranga üzerinde hâkimiyet kurar. Hasretlik koşullarında sabır, taşı erittiği gibi prangayı da eskitecektir. Bir yönden, imgeyi besleyen, düşüncenin sınır tanımazlığıdır. Koşullar nasıl olursa olsun, insanın aşkın bir tarafı vardır. Buna duyulan inanç, normal şartlar altında insanın kendinden daha uzun ömürlü olan nesnelere karşı tutumunu belirler. Ancak bu imge, hiçbir zaman kaderci bir anlayışla yorumlanamaz. İnsanın dayanabilmek için imgeyi deneyimlediği/imgeye inandığı anlar vardır ve bu imge, bir şair söz konusu olduğunda, şiirsel bir imgeye dönüşmek zorundadır. A. Arif'teki bu yöne başka bir şairde rastlayamayız. Özellikle A. Arif'ten beslenen kuşaklar çok daha farklı bir tutum içindedir. Örneğin Nevzat Çelik, 'kaç zamandır yüzüm tıraşlı/ gözlerim şafak bekledim/ uzarken ellerim/ kulağım kirişte/ ölümü özledim anne/ yaşamak isterken delice' diyerek aslında kendinden sonraki kuşağın temel karakteristik özelliğini belgeler. (Şafak Türküsü, Alan Yay., İst.: 1994, s.52) A. Arif'te ise böyle bir vazgeçiş hiçbir zaman görülmez. A. Arif şiirinin sadece bu yönden olsa bile yeniden tartışılması, şiirimize katkı sağlayacaktır. Hasretinden Prangalar Eskittim/ Ahmed Arif / Metis Yayınları, Mart 2008/ 182 s.
Cumhuriyet Kitap; 01.05.2008
CUMHURİYET GAZETESİNİN 83 YILI VE 61 YUNUS NADİ 2007 ÖDÜLLERİ
______________________________________________
Yunus Nadi anısına 61. yılda 7 ödül
**275 kişinin yapıtlarıyla katıldığı 2007 Yunus Nadi Yarışması'nı kazananların ödülleri 7 Mayıs Pazartesi günü saat 19.00'da Lütfi Kırdar Konser Salonu'nda düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek.
Kültür Servisi - 2007 Yunus Nadi Ödülleri belirlendi. Bu yıl 61.'si düzenlenen ve 5 dalda ödülün verildiği yarışmaya 275 kişi katıldı.
"Sosyal Bilimler Araştırması" dalında Dr. Erdal Atabek, Prof. Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun , Prof. Dr. Emre Kongar, Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, Prof. Dr. Türkel Minibaş ve Prof. Dr. Ahmet Mumcu 'dan oluşan Seçici Kurul, ödülün "Yaşamın Suyla Dansı: Barajlar ve Sürdürülebilir Kalkınma" adlı yapıtıyla Zühal Güler Parlak 'a verilmesini kararlaştırdı.
"Roman" dalında Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Konur Ertop, Şara Sayın ve Tahsin Yücel 'den oluşan Seçici Kurul, ödülün "Bir An Bin Parça" adlı yapıtıyla Enver Aysever 'e verilmesini benimsedi.
"Öykü" dalında, Hikmet Altınkaynak, Mehmet Başaran, Sami Karaören, Tarık Dursun K . ve Emin Özdemir 'den oluşan Seçici Kurul, ödülü Cem Uçan 'ın "Boşluğun İzinde" adlı kitabı ile İlhan Doğruyol 'un "Dönüşümler Sevgiye" adlı kitap dosyası arasında paylaştırdı.
"Şiir" dalında, Ataol Behramoğlu, Prof. Dr. Cevat Çapan, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan ve Kemal Özer 'den oluşan Seçici Kurul, ödülün "Yol Dolayları" adlı yapıtıyla, Yüksel Pazarkaya 'ya verilmesini kararlaştırdı.
"Karikatür" dalında Kâmil Masaracı, Tan Oral, Ferit Öngören, Turhan Selçuk ve Tonguç Yaşar 'dan oluşan Secici Kurul, ödülü Ali Şur ve Mustafa Bora 'nın yapıtları arasında paylaştırdı.
Ödüller, gazetemizin 83. kuruluş yıldönümü olan 7 Mayıs Pazartesi günü saat 19.00'da Lütfü Kırdar Konser Salonu'nda düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek.
Cumhuriyet 03.05.2007
*** *** ***
Roman-Öykü-Şiir-Sosyal Bilimler-Karikatür
2007 YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ
Yunus Nadi 2007 Roman Ödülü: Enver Aysever
Bir An Bin Parça
Enver Aysever, ilk romanı 'Bir An Bin Parça' ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü aldı. Aysever, romanında yaşamın kıyısında kalmış insanların düşlerini, acılarını, hissettiklerini tiyatro ekseni çevresinde akıcı bir dille anlatıyor.
Ayça TEZER
-'Bir An Bin Parça', ismi gibi, tiyatro dünyasının fonunda birçok insan öyküsünden oluşan bir roman. Bu insanlar da hayatın kıyısında olan insanlar... - Yazarın bastığı toprakla sağlıklı bir ilişkisi olmasını önemsiyorum. Ben İstanbul'da doğmuş, büyümüş biri olarak kendi coğrafyamdaki kentli insanları yazdım. İstanbul büyük bir kent olmanın bütün güzelliklerini ve sorunlarını iç içe yaşayan bir kent. Burada ayrı insan öyküleri var. Burada bir sürü çatışma, duygu, sevgi, kavga, sorun ve açmaz var. Ben İstanbul'da yaşayan biri olarak hem bu zenginliği ortaya çıkarmak istedim, hem de kendi yaşadığım toprağın insanını ve sesini bulmak istedim. Bu benim için önemliydi. Bunun yanı sıra merkez olarak kendini gören insanın ne kadar birbirinin benzeri olduğunu, ne kadar tek tip olduğunu, gündelik yaşamı nasıl tükettiğini, aslında kendini iktidar zannederken sistemi üreten bu insanların içinde hiçbir derinlik olmadığını da biliyoruz. Çünkü sisteme hizmet eden insanlar giderek sistemin kendisi olmaya başlıyorlar. İçinde yaşadığımız süreç bize gösterdi ki bu düzenin hakkında olumlu bir şeyler söyleme olanağımız pek yok. O yüzden sistemin dışında duran insanların öyküleri bana ilgi çekici geliyor. Bunlar, hayata karşı direnç noktaları olan insanlar ve hiç kuşku yok ki ağırlıklı olarak da kaybedenler tarafında oluyorlar. Düş kırıklıklarının, kaybetmenin altında birtakım bilinçli tercihler söz konusu. Dolayısıyla eğer siz bu oyunu sevmiyorsanız, oyunu kurallarıyla oynama yeteneğinden yoksunsanız, ben sistemden besleniyorum deme olanağınız yok. İşte bu yüzden romancı için iddiadan, süsten püsten arınmış, hayatın kıyısında duran bu insanların öyküleri çok önemlidir. Roman, aynı zamanda son derece siyasal bir sanattır. Dolayısıyla romancı, bir kere roman yazmayı yeğleyerek başlı başına siyasal bir tavır almıştır. Romancı, çağının gözlemcisidir, çağının ruhunu elinde tutar. Bugün iyi romana dünyadaki pazarlama tekniklerinin tersine siyasallaştırarak (!) bakmamız gerekir. Ancak, roman bir siyasal araç değildir, roman hayatı kavrama biçimi olarak siyasaldır, insanlara önerdikleri itibarıyla siyasaldır. Dolayısıyla romanın ciddi bir toplumsallığı da olması gerekir. Roman böyle sadece boş vakit geçirmek için başvurulan bir keyif aracı değildir, bir sanatsal yaratıdır. İnsanı değiştirmeyi, dönüştürmeyi, düşündürmeyi amaç edinir. Bir An Bin Parça'da ben insanlara bakarken, insanların kendi öykülerini anlamaya çalışırken bu öykülerin üzerinden bir dünya kurmaya çalışırken hep bu kaygıları güttüm. Bunları ne kadar başardım, o da okurun takdiri.- Romandaki karakterler de çok canlı, yaşayan günlük hayatta görebileceğimiz kişiler. Karakterleriniz gerçek hayattan mı kopup geldi yoksa kurmaca mı?
GÖZLEMLER, BİRİKİMLER...
- Hiçbir romancı tamamen yoktan var ederek kişilerini kurmaz. Çünkü kurgu kişiler, mutlaka bir yaratının ürünüdür, ama aynı zamanda romancının gündelik hayatta biriktirdiklerinden yeni kişi yaratma halidir. "Bu romandaki kişileri tiyatro dünyasından tanıyor musun" sorusu bana çok soruldu. Hayır, tanımıyorum bir cevap. Evet, tanıyorum bir diğer cevap. O kadar çok olay, durum, kişi tanıdım ki, karakterlerimi yaratırken o insanlardan edindiğim izlenimlerim, gözlemlerim, birikimlerim bana çok yardımcı oldu, itici bir güç oldu. O yüzden kişilerin sahici olmasını çok önemsiyorum, ama bu kişileri ben yarattım. - Sizin aynı zamanda tiyatrocu kimliğiniz de var. Tiyatronun yazarlığınıza etkileri oldu mu? - Yıllarca tiyatro yönetmenliği yaptım. O sırada çok gözlem yaptım, çok önemli deneyimler kazandım. Tiyatro bana çok geniş bir bakış olanağı sağlıyor. Bir sahneye insanları kazandırmak için insan düşler, kurar, ölçer, biçer, insanların sahiciliklerini anlamaya çalışırsınız. Yaşamın içindeki insanları sahneye taşırken onları ölçer, biçer, bu karakterlerin izini sürer. Bu da sahicilik, yalınlık, rafine olma sorumluluğu getirir. Aynı zamanda da iyi bir Türkçe gerektirir. Kişilerin sahiciliği ve Türkçenin düzgün kullanılması noktasında tiyatro bana çok büyük bir olanak sağladı.
BİR KİLOMETRE TAŞI
- İlk romanınız olan Bir An Bin Parça ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü aldınız. İlk romanda böyle büyük bir başarı elde etmek nasıl bir duygu?- Küçük yaşlardan beri Yunus Nadi Armağanları'nı takip ederdim ve önemini bilirdim. Bu yüzden daha ilk romanımda bu başarıya ulaşmış olmak benim için çok önemli. Yunus Nadi aydınlanmaya, laik, demokratik devlete inanmış, özgürlükçü bir gazete kurmuş bir Türk aydını. Böyle biri adına verilen bir ödül olması benim için çok önemli. Yunus Nadi seçici kurulları her zaman Türk edebiyatının en saygın yazar ve eleştirmenlerinde oluşmuştur. Böyle bir jüri tarafından Roman Armağan'ına değer görülmek, benim için ayrı bir onur kaynağı. Bir de Yunus Nadi Roman Armağanı'nı benden önce kazananlara baktığımda Türk edebiyatının kilometre taşları olarak gördüğüm birçok yazarın çok önemli yapıtlarının bu armağanı aldığını görüyorum. Bütün bunlara bir de Cumhuriyet gazetesi gibi saygın bir kurumun güvenirliliği de eklenince aydınlanmanın roman ödülünü özellikle de ilk romanda kazanmış olmak çok önemli ve gurur verici. Bu ödül, benim yazarlık serüvenimde olumlu bir kilometre taşı olacaktır. Benim kurmaca ve dil açısından arayışlarımı olumlu anlamda etkileyen bir itki güç oldu bu ödül. Dolayısıyla yeni ürünler verebilmem için de itici bir güç oldu. - Roman sanatına bakışınız nedir? Türk ve dünya romanını nasıl değerlendiriyorsunuz?- 'Bugün roman nasıl olmalı? nerede olmalı?' Bu çok önemsediğim bir konu. Bugün sinema sanatı roman için birinci dereceden tehdit içeriyor. Bence romanın sinemanın etkisinden kurtulmak için eline iki yeni silah almalı. Bunlardan biri şiir, yani imgenin gücü. Sözcüklerimiz daha rafine olmalı. Sözcüğe hakettiği değeri vermeliyiz. Diğeri de felsefe. Romancı artık düşün yapıtı yaratması gerektiğinin ayırdında olmalı. Yani hem düşün yapıtı yapma zorunluluğu ve derinliği olacak, hem yalın olma hali, imge gücü olacak, hem canlı hareketli olacak, hem de hiçbir görsellik buradaki duyguyu kişiye veremeyecek. Romanın eksenini bu yöne oturtursanız, roman ölüyor mu, gücünü yitiriyor mu sorularının karşı yanıtını da vermiş olursunuz. Batılı bir sanat olan roman, günümüzde batıda hızla tüketilmektedir. Batı kendi kaynakları içerisinde, kendi özgün yaratısını ve hikâyelerini kuramadığı için zaman zaman yan yollara sapmaktadır. Geçenlerde Milliyet gazetesinde Salman Rüşti'nin bir söyleşisi yer alıyordu. Söylediklerinin pek çoğuna katılmakla birlikte bir konuda dehşete düştüm. Rüşti, Yasemin Çongar'a "Şu anda Amerika'dayız. Ayağımızda blue jean, İngilizce konuşuyoruz ve birbirimizi anlıyoruz. Sen İstanbullusun, ben Bombaylıyım" diyordu. Bunu olumlu bir şey olarak söyleyen yazar, çok tehlikeli bir yazardır. Çünkü bu söylem küreselleşme denen aslında insanları tek tipleştiren bir tür sömürgeci anlayışın edebiyattaki yansısıdır. Giydiğin jean senin kültürüne ait değil, konuştuğun dil İngilizce, senin değil. O anda bulunduğun ülke, senin değil. Sadece batıdaki egemen ekonomik güce hizmet eden, doğunun egzotik ve oryantalist soslarıyla bezenmiş, bana sorarsanız politik bağlamda da kendi toplumuna ihanet eden, kendi toplumunu reddeden anlayışla yazılmış romanlar bunlar. Halbuki ben bizim gibi ülkelerin romancılarının çok önemli bir şansı, seçeneği olduğunu düşünüyorum. Bu da, dünyaya kendi coğrafyasının sesini duyuran, kendi tınısını koyan, kendi insanının sahici öykülerini anlatan ve aslında dünyanın yaptığı bu tek tipleştirmeye ve ötekileşmeye tepki gösterenlerin sesi olan romancının doğru bir roman yazdığını düşünüyorum. Çünkü roman mademki insanlığın ruhunu, insanın açmazını anlatıyor. Bizim coğrafyamızdaki insanların açmazı da budur. Bugün Türkiye'de de, dünyada da pazar ekonomisine yönelik romanlar yazılıyor. Bu romanlara karşı direnç göstermemiz gerekir. Albert Camus'nün bir sözüne değinmek istiyorum: "Bir türün süprüntüleri, o türün iyi yapıtlarını gölgelememeli" der. Roman türünün süprüntüleri tüm dünyadaki kitap marketlerde olabilir. Ama iyi roman direnir ve bir yerden filizlenir diye düşünüyorum.
YENİ KİTAP...
- Bu hafta yeni bir kitabınız çıktı 'Yaralısın Türkiye'...- 'Yaralısın Türkiye' siyasal denemelerimden oluşan bir kitap. Remzi Kitabevi'nde çıktı. Ben 'Bir An Bin Parça'dan sonra bir deneme kitabı yayınladım. Arkasından da yine deneme türünün bir başka örneğini ben romandan sonra bir deneme kitabı yayınladım. Arkadan da siyasal denemeler diye yine deneme türünün bir başka örneğini yazdım ve bitirdim. Edebiyatçıların toplumsal sorumlulukları olduğuna inanıyorum. Aydın olmak, yaşadığınız toplumun tüm sorumluluğunu, dertlerini hiçbir karşılık beklemeksizin yüklenmek demektir. Bu çok akıllı kişi değildir, doğrudur ama aydınlar da böyle çılgın insanlardır. Romancı olarak biz sıradan bir kişi gibi olayları dile getiremeyiz. Romancı, ne yaparsa yapsın dil sorumluluğunu, edebiyatçı sorumluluğunu taşımak zorundadır. O yüzden 'Yaralısın Türkiye'deki siyasal denemelerin tamamını bir edebi yapıt gibi algılayıp yazdım. Bunu da çağının çağdaşı olan bir yazar sorumluluğu olarak görüyorum. Ben bir Melih Cevdet tutkunuyum. Melih Cevdet'in Cumhuriyet gazetesindeki 'Cuma Denemeleri' her biri bence başyapıttı. Güncel sorunları edebiyatçı derinliğinde, o dil duyarlılığında tartışan denemelerdi. 'Yaralısın Türkiye'de ben olabildiğince bu kaygıları güderek denemeler yazdım. O yüzden 'Yaralısın Türkiye' benim için önemli bir kitap.
DENEMELER
- Kitabınızdaki denemeler daha önce yayımlandı mı yoksa özellikle bu kitap için mi yazıldı?- Kitabın bir kısmı daha önce yayınlanmış yazılardan oluşuyor. Ama büyükçe bir kısmı da yalnızca bu kitap için yazılmış denemelerden oluşuyor. Bu kitabın yeni bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Yani okur bir tekrara düşmeyecek. - Yeni bir roman projesi var mı?- Şu anda daha birinci bölümünü bitirdiğim bir roman var. Onu İstanbul Kitap Fuarı'na yetiştirmeyi düşünüyorum. Hayatı boyunca romancı olmak isteyen ve kahramanlarını yaratmak isteyen ve o kahramanlarla başı dertte olan bir romancının öyküsünü anlatacağım. Roman içinde romanı olan, biçemsel bir yenilik arayışı içinde olan ve tekrara düşmemeye çalışan bir kitap olacak. 'Bir An Bin Parça', 'aslında ben başka bir roman yazacaktım' diye başlar. O sahici bir sözcüktü. Şimdi yazdığım romanı yazamadığım için 'Bir An Bin Parça'ya başlamıştım. O bana bu ödülü getirdi. Şimdi bu romanı yazıyorum bakalım ne olacak? Bir An Bin Parça/ Enver Aysever/ Epsilon/ 312 s.
Cumhuriyet Kitap; 03.05.2007
Yunus Nadi 2007 Şiir Ödülü: Yüksel Pazarkaya
Yol Dolayları
2007 Yunus Nadi Ödüller'nde şiir ödülü 'Yol Dolayları' adlı kitabıyla Yüksel Pazarkaya'nın oldu. Bu kitap, ülkemiz şiirini izleyen okur için 'Yol Dolayları', 'Yaz Dolayları ve Diğerleri' ve 'Necatigil Dolayları' bölümlerinde bir araya getirdiği uzun bir süreç göz önünde alındığında özel bir önem taşıyor. Şairin iç dünyasından seslerle hepimizin gözüne çarpan kimi olgulara uzanan cömertçe paylaşımı, duru dili ve özgün anlatımıyla bize ulaşıyor.
Selcen AKSEL
-Kitabınız için 1969 yılında okura ulaşan Umut Dolayları'ndan 2006'ya uzanan bir halka deniyor. Şiirimizde rastladığımız şairin farklı ancak bütüne ulaşan adımlarının izlerini sürüyor. İç dünyanız ve yaşamınız açısından hangi süreç bizi Yol Dolayları'na getirdi? - İlk kitabım, 1968 yılında sevgiyle andığım S. Günay Akarsu'nun İzlem Yayınları arasında çıkan "Koca Sapmalarda Biz Vardık". Daha bu kitapta iki bölüm var ki, bir kavram etrafında dönenen metinlerden oluşur. Koca Sapmalarda bölümün adını bugün koysam, belki Bilim Dolayları derdim. Orada ayrıca Almanya'da Bizden Çizgiler başlığıyla bir bölüm var. Bu metinler, Anadolu'dan Almanya'ya ilk gidenlerin yeni ortamdaki duygu harmanlanmalarını, şaşkınlıklarını, yol, iz sürme çabalarını, acılı yurtsamalarını şiire ilk yansıtan yazılardır. Demem şu: Şiirde, yaşamımızın odak kavramları beni başından beri yakın ilgilendirdi. Bir söz ve yazı sanatı olarak edebiyata, özellikle şiire yansımaları, izdüşümleri ve onlardan yola çıkarak oluşacak şiir gerçekliğini, hem kendi yaşamımın, hem uzak yakın ilişki ve iletişi kurduğum insanların can damarlarından sayılabilecek bu kavramlar etrafında kurmaya, örmeye çalıştım. Bu anlamda, bilim, umut, sevgi, sen, dost, yol dolayları ortaya çıktı. Merkezinde insan olan ve onun etrafında iç içe oluşan halkalar gibi. Bilim ve umut, gençlik dönemimin yoğun kavramlarıydı. Bu hem kurucu ve kurtarıcımızın yol gösteren ilkesiyle, "en gerçek yol" olarak bizim kuşakların okullarında özümsenen kavramdı, hem de Rönesans ve Aydınlanma'nın olmazsa olmaz ilkesi. Buna bilimin sonucundan beklenen, yaşamımızı taşıyan umut ilkesini ekleyin. Umut, yine hem kuruluş devrimimizin gösterdiği çağdaş uygarlık hedefine yönelik, o hedefin içerdiği kavramdır, hem de yine Aydınlanma felsefesinin, isterseniz buna sosyalist felsefe de diyebilirsiniz. Bu kavram birey ile toplum arasındaki en güçlü bağdır aynı zamanda. Yol Dolayları'na gelince, bu şiirler, son yıllarda oluştu. Son yılların yeryüzündeki görünümüne bakıyorsunuz. İnsanlığı, uluslar arası para, uluslararası bir oligarşi, Rönesans'tan, Aydınlanma'dan gelen ne kadar değer varsa, diyelim insancalık, özgürlük, insan hakları, demokrasi v.b. hepsini kullanarak (araçlaştırıp istismar ederek) bir merkezden boyunduruk altına almak istiyor. Bunun için göz kırpmadan kana savaşa atılıyor.
POSTMODERN ORTAÇAĞ
Sonuç: Özellikle kendi halkına dehşet saçan bir diktatör, neredeyse bir milyona yakın insanı katleden savaşın buyurucuları yanında sanki "masum" kalıyor. Yol Dolayları'nda Harab Oldu Diyar-ı Sâdâd şiirinde (Irak savaşı başlar başlamaz yazılmış ve yayımlanmıştır) Bin Hülagu bir Bushman'dan az satırı, yalanlara dayalı bu "soykırım" savaşının başında görünen gerçekliktir. Ve yalanları, aydınlanma değerlerini istismarın yanı sıra, bir de ortaçağ kilisesinin yalanlarına dayandırmayı ekleyin. Evangelist olduğunu söyleyen savaşçı, bu savaşın kendisine Tanrı buyruğu olduğunu savlayacak denli yalana başvurabiliyor. Postmodern ortaçağdır bu. Usu uyuşturma, düşünme özgürlüğü derken, düşünme yetisini dumura uğratma, bireyi bilinçsizleştirip toplumdan koparma, toplumu atomize edip ortak bilinci silme operasyonudur. Nereden nereye. Yol Dolayları, kazanılmış değerler için, sen için, toplum için, barış ve özgürlük için, insanlık için yollara düşmek gibi geliyor bana. - Yazınımızdan ve dünyadan başkalarına da sesleniyorsunuz. Yazın tarihinden de, çağdaşlarınızdan da kimleri anmak istersiniz şu an? - Öyle çok, öyle çok ki, anmak istediklerim. Buralara sığdıramam, bir seçme yapmaya kalksam, atladıklarım herkesten önce beni incitir. Hem geçmişin, hem çağımın yazarlarını, şairlerini elimden geldiğince, vakit elverdiğince okumak, benim önde gelen uğraşım. Ama bundan öteye, hâlâ sevdiğim bütün yapıtlara, ister tek dize olsun, ister koca bir roman olsun algılama ve duyumsama kapılarım ardına dek açık. Buradan etkilenme süreci karmaşık bir süreç. Kim derse, ben etkilenmem, bana inandırıcı gelmez. Ben farkına varmadan sürekli etkilenirim, bundan da büyük keyif alırım. Biliyorum, Yol Dolayları'ndaki "Necatigil Dolayları"na gönderme sorunuz, öte yandan Bertolt Brecht'e, Gertrude Stein'a, Helmut Heissenbüttel'e adanmış metinler. Bakın ben bir Nâzım, bir Dağlarca, bir Orhan Veli, bir Melih Cevdet hayranıyım. Bu dört adı en az onla çarpın, çağdaş şiirimizden sevdiğim isimlerin sayısına varmak için, çıkan sayıyı da aşar. Her güzel satır, bana öyle gelen, beni mutlu ediyor. Ve özellikle çağdaş şiirimiz büyük ve varsıl. Ben böyle görüyorum. - Çeşitli tema adlarıyla sınırlandırmadan doğa, rüzgâr, bir mitolojik kahraman, Anadolu deyişlerindeki etkiye sahip kısacık vurgulu kelimeler, Gertrude Stein'e adanan şiirler... Şiirlerinize yazınsal ve kültürel birikiminiz nasıl yansıyor sizce? - İki çizgi beni çok etkilemiştir: Ansiklopediciler Diderot, d'Alambert, aydınlanmacılar Lessing, Kant v.b. ile başlayan modernin Nâzım'a, Brecht'e uzanan çizgisi bir yanda, öte yanda insanı odağa oturtan dini sevgi ve barış diye anlayan Yunus'tan, Hacı Bektaş'tan v.b. günümüze ulanan çizgi. Ama bakın, Diderot ya da aydınlanma deyince, işin içine hemen kuşku ilkesi, deneme ve yanılma yöntemi, araştırma ve somut umut (Ernst Bloch) kavramları giriveriyor. Bu anlamda, sanatta, edebiyatta da deneyselliği çok önemserim. Özellikle geçen yüzyılda emperyalizmin çıkardığı iki dünya savaşı karşısında yazında ve diğer sanat dallarında ortaya çıkan arayış akımlarını, tavırları, deneyleri önemsiyorum. İster Birinci Dünya Savaşı'na tepki veren Dadacılar, gerçeküstücülük, ister Nazizm'i, Hitler'i, Holocoust'u, İkinci Dünya Savaşı'nı önleyemeyen dile tepki olarak yeni dil ve deyiş arayışlarına geçen yeni roman akımını, Wittgenstein gibi bir felsefeciyi, somut şiir akımını (ki bu sonuncusuna uluslar arası alanda doğrudan katıldım: Somut Şiir, Açı Yayınları, 1996), Gertrude Stein, Helmut Heissenbüttel gibi deneycileri çok seviyorum ve önemsiyorum. Madem bu dil yetersiz kaldı, madem bu dili, diyelim Naziler ayrıca müthiş kirletti, öyleyse onu atıp yenisini yaparız tavrını benimsiyor ve özümsüyorum.
BEŞ DUYU İLE BAKMAK
- Tüm bunlara bağlı olarak özen gösterdiğiniz noktalar neler? Kendinizi göz önüne alınca sorumluluğunuz var mı, varsa neler? - Ben yazını, sanatı, insandan, toplumdan, yaşamdan ve dünyadan bağımsız görmüyorum. Sorumluluksa, bu anlamda bir sorumluluk duyuyorum. Bunun için dil ile, biçim ile, deyişle deney gerekiyorsa, denemeliyim. Aydınlanma düşüncesine güdümlü sayıyorum kendimi, bilim ve sanat ilkelerine bağlı görüyorum. Bunların gelişmesi için laik bir toplum düzenini olmazsa olmaz koşul görüyorum. Yaşama us ve gönül gözüyle, beş duyu ve duyumsamayla bakmayı sorumluluk sayıyorum. Yazın dille yapılan bir sanat olduğuna göre, Türkçe duyarlığını başat bir sorumluluk sayıyorum. Bütün bunları engelleyen durumlarla karşılaşınca, kavgaysa kavga, savaşımsa savaşım, yazarın, sanatçının sorumluluğuna girer diyorum. Çoğun açıktan algılanmasa bile, kendimi siyaset dışı bir yazar olarak da görmüyorum. - Çevirilerinizde yazın dünyasına çok katkınız var. Bir sanatçı olarak dünya edebiyatı hayata bakış ve felsefeci yönünüzü nasıl etkiliyor? - Çeviri, yazarın, sanatçının çok keskin ve bazen kesici Ben'ini terbiye, giderek aşma yollarından biridir. Benim için çeviri, asıl dili derinliğine okuma yöntemidir. Ayrıca çeviri, hedef dili incelikleri ve ayrıntılarıyla tanımanın da bir yoludur. Bu anlamda, hem Alman edebiyatından Türkçe'ye, hem de Türk edebiyatından Almanca'ya yaptığım çeviriler benim için hep kazanç olmuştur. Bu kazanç, yapıtların kurgularıyla, izlekleri işleyişiyle, dünyaya ve yaşama bakış çeşitlemeleriyle çoğalır. Ama en başta bana, senden çok önceleri ya da çağdaşların senden önce neler yapmışlar, bunu öğretir. Her şey bizimle başlamaz, bizimle de bitmez, bunu öğretir. Günter Grass'ın bir şiirinde dediği gibi, yağmur bizim yüzümüzden yağmaz, çeviri ve içte dışta diğer yazarlar insana bunu öğretir. Daha doğrusu, bunu öğretiyorsa, daha başka ne isterim. Yol Dolayları/ Yüksel Pazarkaya/ Cem Yayınevi/ 80 s.
Cumhuriyet Kitap; 03.05.2007
Yunus Nadi 2007 Öykü Ödülü: Cem Uçan
Boşluğun İzinde
"Yunus Nadi Ödülleri 2007" Yarışmasının sonucunda Cem Uçan'ın kitabı "Boşluğun İzinde" ve İlhan Doğruyol'un basılmamış kitap dosyası "Dönüşümler Sevgiye" "Yunus Nadi Öykü Ödülü"nü paylaştılar. Ödülü Doğruyol'la paylaşan Uçan "böyle bir yarışmada jürinin kitabımı okuması bile yeteri kadar önemliydi" diyor.
Özge KESKİN
-Okuyucuların sizi daha iyi tanıması için biraz kendinizden bahseder misiniz; kimdir Cem Uçan?- 1973 İzmir doğumluyum, ilk ve ortaöğrenimimi İzmir Tevfik Fikret Lisesi'nde tamamladıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü'nü kazandım ve 1996'da mezun oldum. Şu anda kurumların iş ihtiyaçlarını teknolojiyle çözümlemelerini sağlayan, verimlilik artırıcı projeler üreten bir şirkette yönetici ve ortak olarak çalışıyorum.- Boğaziçi işletme mezunusunuz, kendinize ait bir şirketiniz var; peki yazma tutkunuz ne zaman başladı?- İçimde yazma isteği hep var olan bir şeydi. Lisedeyken belki çoğumuz gibi ben de şiirler, öyküler yazardım. Fakat bunu disiplinli bir şekilde yapmaya üç sene evvel başladım. 2004 yılında, daha önceki yıllarda "Yunus Nadi" ve "Sait Faik" Ödüllerini almış olan Murat Gürsoy'un "Yaratıcı Yazarlık Atölyesi"ne katıldım. Neyin nasıl yapılacağını biraz da burada öğrendim diyebiliriz; yaratıcı yazarlık gibi kavramlarla tanışmam bu sayede oldu. Bir yazar adayı olarak, eğer ki bana öykücü denebilirse, kendini ve ne yaptığını bilerek, kurgulayarak disiplinli bir şekilde yazmaya başlamam 3-3.5 yıl öncesine dayanıyor.- İlk kitabınız "Bambaşka Hayatlar" 2005 yılında, ikinci kitabınız "Boşluğun İzinde" ise 2006 yılında yayımlanmış. Bir kitap için kısa bir süre değil mi sizce de?- Aslına bakarsanız bu benim açımdan biraz da planlı bir durumdu. Birinci kitabım yayımlandığında ikinci kitabımdaki öykülerin bir kısmını yazmıştım. Buradaki amacım; kendi kafamda var olan ve bazı insanların kafasında oluşabileceğini düşündüğüm, "acaba gerisi gelir mi" sorusuna kendimce bir cevap verebilmekti. Ben biraz da (belki de gerçek olmayan) bu soruya cevap vermek istedim.Yani evet, bakın, yazmak benim için bir mesele ve ben yazmaya devam "ediyorum ve edeceğim"i, bu işteki kararlılığımı ispatlamak istedim.- Öykülerinizi hep 1.tekil şahsın ağzından anlatıyorsunuz. Bu bilinçli bir tercih mi yoksa öykünün yazılması esnasında gelişen rastlantısal bir durum mu?- Yarı bilinçli bir tercih diyebilirim. Okuyucu "ben-anlatıcı"nın ağzından bir metin okuduğunda kendini daha kolay özdeşleştirebiliyor. Ben de bir metni elime alıp okuduğumda eğer birinci tekilden anlatılıyorsa kendimi daha yakın hissediyorum. Üçüncü bir gözün anlatımındansa birinci tekil kişinin ağzından bir anlatım okuyucuyu metnin atmosferine daha kolay sokuyor diye düşünüyorum ve birinci tekil bir anlatımla kendimi çok daha kolay ifade edebiliyorum. Birinci tekil bakış açısı, yapısı itibarıyla kısıtlı bir anlatıcıdır. Metni okurken zihninin içine girdiğimiz anlatıcının dünyayı algılamasıyla kısıtlıyızdır. Tıpkı gerçek hayattaki bireylerin dünyayı kendi kısıtlı bakışlarıyla yorumlayabilmeleri gibi. Belki de bu nedenle genellikle birinci tekilden bir anlatımı tercih ediyorum.
İNCE BİR ÇİZGİ...
- Öyküleriniz hem çok gerçekçi hem de masalsı bir yanı var. Sanki gerçekle hayal arasında bir yerlerde duruyorlar. Bu durum öykülerinizde amaçladığınız bir şey miydi?- Eğer bunu okuyucuya verebiliyorsam ne güzel çünkü amaçlarımdan birisi de budur. Sonuçta yazılanlar kurgudur. Ama metinler kendi anlattıkları dünyada bir gerçeklik duygusu yaratmayı amaçlar. Bu nedenle karakterlerle birlikte hikâye içerisinde biz de üzülür, sevinir, heyecanlanırız. Okuyucu gerçeklik hissini alıyorsa çok iyi, fakat bir noktada bunun bir yanılsama olduğunu da fark etmeli. İnce bir çizgi bu ve ben okuru bu çizgide ne kadar gezdirebilirsem kendimi o kadar başarılı olarak nitelendirebilirim.- Kitabınızın arka kapağında şöyle bir söz var "Her şeyin esası boşluktur. Boşluk her şeye egemendir..." ve öykülerinizin de bu sözü anımsattığı yazılı. O zaman şöyle diyebilir miyiz; bu kitabınızdaki öykülerinizde anlatılmak istenen, çıkış noktanız"boşluk" kavramı mı?- Tam olarak öyle söylemek çok iddialı olur. Ama boşluğu değil de boşluğu doldurma ihtiyacını diyebiliriz. Çünkü hepimizin hayatında hiçbir zaman dolmayacak boş alanlar vardır. Kimisi yalnızlığın, kimisi sevgisizliğin, kimisi korkularının boşluğunu doldurmak ister. Bu durum bilinçli olarak da oluşmadı.Tüm öykülerimi bir araya getirip baktığımda bir yerlerde bir bulanıklık imgesi vardı ve öykülerdeki kahramanların bunu doldurmak için bir şeyler yapmaya çalıştıklarını gördüm. Bu söz de oradan çıktı. Yoksa kitabı yazarken çıkış noktam, "kahramanları bir boşluk doldurmaya çalışan öyküler yazayım" değildi. Sonuçtan ulaşılan bir durum oldu.- Kitabınızın içinde "Momentary Lapse of Reason" isimli bir öykünüz var. Neden Türkçe edebi bir yapıtın içerisinde İngilizce bir başlık kullanma ihtiyacı hissettiniz?- Bu benim özellikle yaptığım bir şey. Benzer bir durum ilk kitabımda da var. "Momentary Lapse of Reason" Pink Floyd'un bir albümünün ismi. Belki çoğu okur bunun farkına varmamıştır ve Türkçe bir eserde İngilizce başlığın ne işi var diye düşünüp, kınamıştır da. Ama bunu benim kendime hak olarak gördüğüm küçük bir şımarıklık olarak görebiliriz. Yazmak eyleminde müziğin de yaratıcılık üzerinde etkili olduğunu ve biraz da bu grubu ne kadar sevdiğimi kendimce göstermek istedim.- Yarışmaya katılma fikri nereden çıktı? Yayıncınız mı yoksa siz mi yolladınız kitabınızı yarışmaya?- Kitabı yarışmaya yayınevim gönderdi ama benim de haberim vardı tabii. İlk kitabımı da yollamıştık. Fakat hedef ödülden çok o jürinin benim kitabımı okuması, kafalarında Cem Uçan'a ait, öykülerine ait küçük bile olsa bir fikrin oluşması umuduydu. Bu bile benim için çok önemliydi ve de büyük bir fırsattı. Çünkü belki ismimi bile duymamışlar, kitabımdan haberleri bile yoktu ama yarışmaya gönderince okunma ve değerlendirilme şansını yaratmış olacaktım.
YAZARLIĞIN BAŞINDA...
- Artık Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne sahip bir yazarsınız. Peki, bu ödülü kazanmadan önceki süreçte nasıl tepkiler aldınız okuyuculardan?- Aslında bu soruyu "ne kadar okuyucuya ulaşabiliyorum" sorusunun cevabını vererek yanıtlayabilirim. Çok sayıda okuyucuya ulaşamadığımın farkındayım. Bu benim gibi daha yazarlığın başında, camianın içerisinde fazla tanınmamış, çeşitli yerlerde yazıları yayımlanmamış neredeyse herkes için geçerli. Okurdan bana geri dönüş konusunda ise az ama olumlu tepkiler aldım bugüne kadar. Ama tabii ki internet sitem aracılığıyla ve şu anda bazı metinlerimi yayımlandığı altzine.net aracılığıyla gelen tepkiler oluyor. Hiç bilmediğiniz yerlerdeki hiç tanımadığınız insanların yarattığınız bir esere yorum getirmesi tabii ki sevindirici bir durum.- Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü almak neler hissettirdi size?- Kendimi nasıl ifade edebileceğimi bilemiyorum. Düşündüm ama düşünmeme rağmen zorlanıyorum ve şaşkınlığını yaşıyorum. Edebiyat dünyası genellikle kapalı, içine girmesi zor bir dünya gibi duruyor ve ben de bu dünyanın çok dışında biriyim. Dolayısıyla kendi içinde işleyen kuralları olduğuna inandığınız bu tür ödüllerde eserin niteliği dışında belli başlı kriterlerin olduğu gibi bir yanılgıya düşülebilir. Fakat aldığım bu ödül bunun doğru olmadığını gösteriyor. Şunu da özellikle eklemek istiyorum yazmayı içinde heves olarak tutan herkesin denemesi lazım! "Bir sürü kitap yazılıyor; kim okuyor bunları" gibi serzenişler olsa da her kitabın bir okuyucu kitlesi olduğuna ve bunu eleştirmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Bu ödülün çok önemli bir işlevi olduğuna da inanıyorum; benim gibi bir yazar adayının yeni okurlarla tanışmasını, okura olan mesafesini azaltmasını sağlıyor. Adımı bile duymamış insanlar bu ödül sayesinde belki de alıp kitabımı okuyacaklar. Ayrıca şu mesajın da verildiğini düşünüyorum; eğer yazmak istiyorsanız, bunu bir mesele edinirseniz, emek verip bir şeyler ortaya koyuyorsanız başarabilirsiniz. Bu ödülden sonra omuzumda çok ciddi bir sorumluluk var. Artık Yunus Nadi Ödüllü bir yazar olarak yazmaya devam edeceğim ve buna layık olmaya çalışacağım. Boşluğun İzinde/ Cem Uçan/ Sel Yayıncılık/ 109 s.
Cumhuriyet Kitap; 03.05.2007
Yunus Nadi 2007 Sosyal Bilimler Ödülü: Dr. Zuhal Güler Parlak
Yaşamın Suyla Dansı
Dr. Zuhal Güler Parlak, kitaplaştırdığı doktora tezi "Yaşamın Suyla Dansı: Barajlar ve Sürdürülebilir Kalkınma" ile Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırma Ödülü'nü kazandı.Parlak ile öğretmenlik yıllarından kalan "Samsat için ne yapabilirim" sorusuna yanıt bulduğu ve kendisine Yunus Nadi Ödülü'nü getiren çalışmasını konuştuk...
Zeynep ŞAHİN
-Yaşamın Suyla Dansı: Barajlar ve Sürdürülebilir Kalkınma adlı çalışmanızla Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırma Ödülü'nü kazandınız. Sizi bu çalışmaya götüren nedenler neydi?- Samsat'ta öğretmenlik yaptığım yıllarda Samsat için ne yapabilirim diye düşündüm. 1988'de Atatürk Baraj Gölü suları altında kalıp tekrar kurulmuş bir ilçe. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir ilçe tamamen sular altında kalmış ve yeniden kurulmuş. Görev yaptığım süre içinde de baraj sonrası yaşanan sorunları yakından takip etme şansım oldu. Uludağ'dan Hacettepe'ye doktora yapmak için görevlendirildiğim süre içinde yeniden iskân, barajların sosyal etkileri vb. çok sayıda proje yürüten ve doktora tez danışmanlığımı yapan Sayın Hocam Prof. Dr. Birsen Gökçe'nin Birecik Barajı, Keban Barajı gibi çalışmalarına beni de katması, hem alan deneyimi kazanmamı hem de yetişmemi sağladı. Böylece, bu konu bende daha da netleşti. Artık Samsat için bir şeyler yapma fırsatı doğmuştu.- Araştırmanın içeriğinden söz eder misiniz?- Atatürk Barajı'nı sürdürülebilir kalkınma açısından, hem yeniden iskân hem de sulama boyutu ile ele almak gerektiğini düşündüm. Örneklem kapsamına dahil alt gruplarda, kamulaştırma bedelini alıp şehre yerleşenler, bölge içine kentsel iskân edilenler vardı ki bunlar çalışmanın Samsat'la ilgili bölümleriydi. Didim Yalıköy'de bölge dışına kırsal iskân edilenleri, Harran'da ise sulamadan yararlananları ele aldım. Çalışmanın, sürdürülebilir kalkınma ve Atatürk Barajı'nın sürdürülebilir kalkınma açısından incelenmesi olmak üzere iki boyutu var. Temel sorunsalı ise "Barajdan kim kazanıyor, kim kaybediyor? Kazanan-kaybeden arasındaki denge sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı ile kurulabilir mi?" Öncelikle sürdürülebilir kalkınmaya kısaca değindim; ardından da Atatürk Barajı'nı sürdürebilir kalkınma açısından incelemeye çalıştım. Bu doğrultuda her bir alt gruptan 100'er kişi olmak üzere toplam 400 hane halkı reisi ile görüştüm. Aslında çalışmanın başlangıcında, daha önce de belirtildiği üzere, kamulaştırma bedeli alıp köye yerleşen alt grup da vardı. Söz konusu aileler, baraj gölü suları altında kalan eski köylerinin adı silinmesin diye kamulaştırma bedelini aldıktan sonra akrabalarıyla birlikte kalan topraklarına yeni bir köy kurup, aynı zamanda da eski köylerinin adını yaşatmak amacını taşımışlardı. Onlara ulaşmak biraz zor oldu. Bazılarının yolları baraj gölü suları altında kaldığı için, bu köylere tekneyle ulaşmak durumunda kaldım. Ancak daha sonra alandan veri toplayıp değerlendirme aşamasında, barajın etkileri açısından bu köylerin her birinin genellenebilir sorunlarından çok kendine özgü sorunları olduğu düşüncesiyle kapsam dışı bıraktım. Daha sonra ise çalışmanın Samsat ayağını doktora tez çalışmam kapsamında TÜBİTAK'a, "Bir Kasabanın 'Samsat'ın Toplumsal Yapısı" başlığıyla proje önerisi olarak verdim. TÜBİTAK tarafından desteklendi ve Samsat'ın özgün yapısının ayrı bir kitapta ele alınması gerektiğini düşündüğümden, "Yaşamın Suyla Dansı: Barajlar ve Sürdürülebilir Kalkınma" kitabım yayımlanırken, Samsat alt grubunu çıkardım. Dolayısıyla doktora tezim kapsamında sulamadan yararlananlar ile bölge dışına iskân edilenler alt gruplarına ilişkin veriler yer aldı. Bununla birlikte bölge içi - dışı, kırsal - kentsel iskân açısından karşılaştırma yaparken, başka bir deyişle her bir alt grubun kazanım ya da kayıplarını ortaya koymaya çalışırken Samsat'a ilişkin verilerden de yeri geldikçe karşılaştırma amacıyla yararlandım. Sadece 400 kişiyle yapılan görüşmeler değil, bu çalışmanın çerçevesini belirleyen aynı zamanda ilgili yerleşim yerlerinin konuyla doğrudan ilgili kaymakam, belediye başkanı, sulama birlikleri başkanları, ilçe tarım müdürleri, ilçe milli eğitim müdürleri, ziraat odası başkanı gibi kişilerle de görüştüm. Mahalle ve köy muhtarları ve su altında kalan eski yerleşim yerinde uzun süre yaşamış olan yaşlılarla derinlemesine mülakatlar yaparak da çalışma şekillendi.- Üç ayrı yerleşim yerinde yüz yüze görüşmelerin de dahil olduğu incelemelerde bulundunuz. Çalışmanızı ne kadar sürede tamamladınız?- Doktora ders dönemimi tamamladıktan sonra, tez çalışmam yaklaşık 3 yıl sürdü. Çalışmanın 4 ayı Samsat, Harran ve Didim Yalıköy'de yürütülen alan araştırmasını kapsıyor. Gerek alan araştırması sürecinde, gerek verilerin değerlendirilmesinde, gerekse çalışmanın diğer aşamalarında, büyük bir sabırla her an yanımda olan en büyük destekçim ise eşim Yrd. Doç. Dr. İsmet Parlak'tı. Bu çalışmada onun emeği çok büyük.
ULAŞILAN SONUÇLAR
- Sürdürülebilir kalkınma üzerine, çeşitli çevrelerce yıllardır araştırmalar yapılıyor. Siz de konuyu baraj temelinde ele aldınız. Nasıl sonuçlara ulaştınız?- Sürdürülebilir kalkınma konusundan yola çıkarak barajla bağlantı kurmamda en büyük etkenlerden biri Atatürk Barajı'nın GAP'ın en önemli ve en büyük projelerinden biri olmasıydı. Büyüklüğü hem teknik donanımından hem de kapsadığı alan ve etkilediği nüfus kitlesinden kaynaklanıyor. Atatürk Barajı nedeniyle bir ilçe, 28 köy ve 64 mezra tamamen su altında kaldı. Bu rakamlar, barajdan etkilenen toplam yerleşim yerleri olarak ifade edildiğinde, 1 ilçe ve 145 köyün etkilendiği söylenebilir. Sürdürülebilir kalkınma; "gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılama yetenek ve olanaklarını kısıtlamaksızın bugünkü ihtiyaçların karşılanması" olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla doğayla uyumlu bir kalkınma gündeme geliyor. Sürdürülebilir kalkınmanın ekonomik, çevresel ve sosyal boyutu var. Fakat bu çalışmamda sosyal boyutuna daha ağırlık verdim. Sürdürülebilir kalkınma kapsamında "yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru kalkınma"ya vurgu yapılıyor. Bunun anlamı şu: Projeden etkilenen ya da etkilenecek halkın da bu projelere katılımının sağlanması, bilgilendirilmesi. Baraj açısından değerlendirecek olursak; halkın en azından baraj öncesi yaşam standardının sürdürülmesi sağlanırsa, bu projenin hem devamlılığı açısından hem de halkın bu projeyi daha kısa sürede benimsemesi açısından etkili olur. Atatürk Barajı bağlamında konuya baktığımda, burada iskân boyutu çok önemli, çünkü barajların çevresel ve sosyal olmak üzere iki etkisi var. Sosyal etkide, yeniden iskân gündeme geliyor ve insanlar yıllarca yaşadıkları yeri, baraj nedeniyle terk etmek zorunda kalıyor. Yepyeni mekânda, yepyeni bir yaşama başlamaları söz konusu oluyor. Barajın gerek sulamadan yararlananlara gerek bölge içinde ve dışında iskân edilenlere etkisi çok farklı olmuş. Özellikle burada temel sorularımdan biri barajdan kimin kazandığı, kimin kaybettiği olmuştu ya da yeni yaşantılarında karşılaştıkları en önemli sorunun ne olduğuydu.- Peki kim kazanıyor, kim kaybediyor?- Samsat'a iskân edilenler bölgede kalmaktan mutlu olmakla beraber baraj sonrası eski yaşam standartlarını sürdürememekten dolayı işsizlik ve geçim sıkıntısı yaşıyor. "Barajdan kaybeden taraf olarak" kendilerini görenlerin oranı diğer iki yerleşim yerine göre daha yüksek. Yalıköy'de ise bölge dışına yerleştirilmek ve memleketlerinden uzakta yaşamanın sıkıntılarını çekmekle birlikte kişilerin memnuniyet düzeyi, dolayısıyla "barajdan kendilerinin kazandığını" belirtenlerin oranı Samsat'a göre daha yüksek. Çünkü Didim turistik bir bölgede olduğu için, ilk yıllar dışında, fazla geçim sıkıntısı çekilmemiş. Harran'a gelindiğinde ise yine Yalıköy'de olduğu gibi "barajdan kendilerinin kazandığını" belirtenlerin oranı yüksek. Çünkü sulamayla birlikte verim ve buna bağlı olarak gelir artmış, bu da memnuniyet düzeyini oldukça yükseltmiş. Baraj gibi kapsamlı kalkınma projelerinde halkın da projeye dahil edilmesi ve benimsemesi, kalıcılık sağlanması açısından çok önemli. Özellikle baraj öncesi - sonrası bilgilendirilmeleri, baraj sonrası yaşayacakları yerleşim yerlerini seçme konusunda söz sahibi olmaları, katılım sağlama yollarından bazıları... Ülkemizde, geçmişten farklı olarak, özellikle son yıllarda yapılan ve yapılması planlanan büyük baraj projelerinde bu noktalar üzerinde önemle duruluyor. Örneğin; Birecik Barajı ve Yusufeli Barajı... Ayrıca barajlar sadece teknolojik değil, sosyal bir yatırım aracıdır. Bu nedenle baraj projelerinin planlanmasından uygulanması aşamasına kadar olan süreçte, tüm çalışmalarda mutlaka sosyologlara da yer verilmesinin bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Bu projeler, disiplinlerarası işbirliği ile uygulamaya geçirilmeli.- Uzun süren ve farklı coğrafyalarda gerçekleştirilen bir çalışmaya imza attınız. Karşılaştığınız güçlükler neler oldu?- Fiziksel güçlükler haricinde çok fazla zorlukla karşılaşmadım. Sadece, Harran'da alan çalışmasına başladığım ilk günlerde, evin birinde hane halkı reisi ile görüştüğüm sırada, hemen bitişik evde, hatırlayabildiğim kadarıyla 3 - 4 yaşlarında bir çocuğun arabanın altında kalarak ezilmesiyle birlikte, duyduğum çığlıklar üzerine görüşmeyi bıraktım ve hemen kaza yerine gittim. Gördüğüm manzara beni çok üzdü. Aslında başlangıçta çalışmayı Harran'ın merkezinde yapmayı planlamıştım. Fakat bölgede yas tutma uzun sürüyor. Aşiret yapısının varlığını sürdürmesi de ölen çocukla aynı aşiretten olanların da yas tutmasına neden oluyor. Ben de saygısızlık olmaması için Harran'dan uzaklaştım ve sulamadan yararlanan çevre köylerde çalışmayı devam ettirdim. Onun dışında, alan araştırması sürecinde, her 3 yerleşim yerinde herhangi bir sorunla karşılaşmadan çalışmayı rahatlıkla sürdürdüm ve büyük bir samimiyet ve sıcaklıkla karşılandım. Ama bir akademik kaygı da yaşadım. Araştırmayı yaparken, bu çalışmanın kendilerinin sorunlarının çözümüne katkısı olacağı düşüncesiyle görüştüğüm herkes bana içtenlikle sorunlarını anlattı, beni sanki onların sorunlarını çözecek bir görevli gibi karşıladı. Çalışmanın onlara katkısının belki çok uzun bir süre sonra olacağını anlatmam uzun zaman aldı. Öyle ki toprak reformu için görevlendirildiğimi, topraksız olanları belirleyerek toprak dağıtmak için bu çalışmayı yaptığımı düşünenler olduğundan, başlangıçta görüşme talebi çok oldu; "bizi de bizi de yaz" diye... Sonra bu çalışmanın yapılış amacının anlatılması ile biraz daha isteksizlik gündeme geldi.
İLGİNÇ OLAYLAR...
- Çalışma süresince ilginç olaylarla karşılaştınız mı?- Harran'da beni etkileyen bir olay oldu. Bir evde hane halkı reisi ile görüşüyorum. Tam görüşme esnasında kapı çaldı. Komşunun biri "Çocuğunuz olmuş" dedi. Ben onun üzerine, "Görüşmeyi bırakayım, lütfen çocuğunuzun, eşinizin yanına gidin" dedim. "Gidemem" dedi. Neden olduğunu sorunca; "Biz berdel evliliği yapmıştık. Karşı taraf anlaşamadığı için eşim de baba evine gitti. Bu yüzden başlık parasını denkleştirebilirsem, eşimi eve getirebilirim. Bunun için de pamuktan para kazanmayı bekliyorum" dedi.- Yunus Nadi Ödülü'nün sizin için anlamı nedir?- Her şeyden önce, Cumhuriyet gazetesinin kurucusunun adına düzenlenmiş bir ödülü almak bana büyük bir mutluluk, onur ve gurur verdi. Ayrıca, ben bu çalışmamı, yetişmemde büyük paya sahip, yaşamımda çok büyük anlam ve değeri olan, iki aydın insana adamıştım. Ağabeyim Prof. Dr. Raif Güler, yengem Prof. Dr. Hülya Güler... Adadığım çalışmayla Yunus Nadi Ödülü'nü almam bana daha büyük mutluluk verdi.- Son dönem çalışmalarınızdan bahseder misiniz?- Yaşamın Suyla Dansı: Barajlar ve Sürdürülebilir Kalkınma'yı tamamladıktan sonra TÜBİTAK tarafından desteklenen "GAP ve Zorunlu Göç: Karakaya Barajı Nedeniyle Konya/Yenikent'e ve Didim/Denizköy'e Yeniden İskân" başlıklı projenin yürütücülüğünü yaptım ve 2007 başında bitirdim. Şu anda TÜBİTAK tarafından desteklenen "GAP Bölgesinde Karşılaştırmalı Sosyal ve Ekonomik Yapı Araştırması" konulu projenin ekibinde yer alıyorum. Ayrıca, Hacettepe Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Mete Yıldız ile yaptığımız köy web siteleri ile ilgili çalışmayı genişletip, bu yıl içinde kitap olarak yayımlatmak üzerinde çalışıyoruz. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. İsmet Parlak ile birlikte de yine bu yıl yayımlanacak bir kitap için "Görünmeyen Gerçekten Görünen Gerçeğe Doğru Kitle İletişim Araçları" başlıklı bir bölüm yazdık. Yaşamın Suyla Dansı: Barajlar ve Sürdürülebilir Kalkınma/ Dr. Zuhal Güler Parlak/ turhan Kitabevi/ 318 s.
Cumhuriyet Kitap; 03.05.2007
|
|