asiyandergisi.sitemynet.com
a_iyank.jpg

Anasayfa
Yahyalı
Okulumuz
Okul Fotoları
Bölümler
Editörden
Aşiyan Ekibi
Aşiyan 1
Aşiyan 2
Aşiyan 3
Aşiyan 4
Aşiyan 5
Aşiyan 6
Şiirler
İletişim
K Ailesi
Resimler

Aşiyan 3


Âşiyân 3. Sayı

Âşiyân
Mustafa Koyuncu Anadolu Öğretmen Lisesi Yayın Organıdır
Yıl : 3 --- Sayı:3 --- Nisan 2006

Sahibi:
H. Mehmet Sürmeli(Okul Müdürü)

Genel Yayın Yönetmeni:
Ramazan Karagöz (Edebiyat Öğrt.)

Yayın İnceleme ve Seçme Kurulu:
Ramazan Karagöz (Edebiyat Öğrt.)
Figen İşçi (Edebiyat Öğrt.)
Veli Demir (Edebiyat Öğrt.)
Kübra Akbaş (11-C)
Nurcan İlçin (9-C)
Büşra Doğdu (9-C)
Bedriye Öner (10-B)
Hatice Nur Aşıcı (9-B)
Durdu Neyaman (9-A)

Dizgi-Tasarım:
Ramazan Karagöz
********************************

İrtibat:
ramazan.k71@mynet.com
asiyandergisi@mynet.com
www.yahyali.diyari.com
www.yahyali.ws.tc

gul1.gif

BEYAZA BOYANDI ÖLÜMÜN RENGİ

Uykuyu darağacına astım bir kere
Her gece yitik şehirlerde dolaşıyorum
Her gece eşkıyalar sızıyor düşlerime
Her gece takipteyim, aranıyorum.
Hercaî hallerimden haberin yok,
Haberin yok baykuşlarla gülüştüğümden
Ve ağlamanın da onlara düştüğünden
Haberin yok sevdiğim, olmayacak da
Dilenci kılıklı görünüşümden.

Zamansız sevdim ama zaman kalmadı.
Zaman kalmadı yüreğim, anla...
Anla perdeler çoktan çekilmiş,
İdam yerim gözlerindi,
Karar çoktan verilmiş,
Ayağıma yavaş yavaş ölüm serilmiş.

Ve ben, kahrolası ben,
Nemrutların ateşinde yok olası ben,
Ben ki yaman sevdaların ürkek çocuğu,
Ben ki vuslat türküsünün sessiz notası,
Git... Git artık... Git bu şehirden,
Yık artık düşlerimi en eğreti yerinden,
Hem, hem vuslatı düşünmek sana mı kaldı?
Bak işte imkânsızlık düştü payına,
İmkânsızlık yazıldı günlerine, ayına.

Daha ne bekliyorsun?
Yolcu yolunda gerek,
Azığın sevdalını hayali olsun
Nasılsa gözlerine doyamıyorsun.
Bak beyaza boyandı ölümün rengi
Baksana yarasalar bile insafa geldi.
Vakit infaz vakti, şafak yakındır.

Haydi tek kişilik kervan düşsün yollara...
Ey güzel ölüm! En güzel ölüm...
Bu yaman işkenceyi koyma zamana,
Üstelik hasret kokan ellerim de
Hediyem sana...
Elini korkak alıştırma,
Nasılsa bu can bu ölümlere çokça aşina...
Nurcan İLÇİN

gul1.gif

CAN DOSTUMA

Üşüdü bak ellerim
Buz gibi oldu.
Senin sevginle ısınmayı bekliyor
Gel de ısıt ne olur.
Artık canım yanıyor
Tıpkı sen giderken olduğu gibi...

Seni her düşündüğümde gözlerim doluyor
Herkese anlamsız gelen yaşlar dökülüyor
Bilmiyorlar CAN DOSTUM
Yüreğim ağlıyor
Yokluğun kara gecelerimi oynuyor...

Biliyor musun?
Papatyalar bile seni bana soruyor
Anlatamıyorum onlara sensizliği,
Sensiz burada bir başıma tükendiğimi
Ayağımın takılıp sonsuzluğa düştüğümü
Ve kalkmak için bir el olmadığını...

İşte böyle CAN DOSTUM
Meğer senin kocaman bir kalbin varmış
İnsanlık, dostluk, arkadaşlık
Tükenmiş bitmiş
Bir sen kalmışsın bana,
O kocaman yüreğinle...
Sen de gitme ne olur,
Papatyalara ne derim sonra?

*Yüreği her şeyden güzel olan CAN DOSTUM Hacer'e... Kübra İLHAN

gul1.gif

YAŞAMAK

Nefes almak mıdır yaşamak?
Yoksa rahat olmak mı?
Ne bileyim ayakta durmak
Görüp duymak mıdır acaba?

İstediğin gibi olmak mı?
Gezip tozmak mı?
Hiç sorumluluk duymadan,
Dünyayı hiçe saymak mı?

Yoksa ezilip tepelenmek mi?
Zorluklara boyun eğmek mi?
İyiliği unutup,
Kötülüğe sarılmak mı?

Kaybolmak mıdır yaşamak?
İnsanlardan kaçmak
Her şeyi unutmak
Bu mudur yaşamak?
Döne KAYA

gul1.gif

UZAKLARDA ASILI KALAN GÖZLER

Bazen dalıp gittiğim olur uzaklara
Sanki, sanki uzandığımda yakalayacağım bir kuş gibi
Her defasında birleşecek gibi olur yollarımız
Fakat tam o anda yine uzaklaşır eller
Annem, annem hep el sallar uzaklarda
Sanki, " Artık dayanmaya çalışmalısın, azat ediyorum seni"
der gibi,
Fakat her defasında ayrılmak istemez eller
Sanki, ilkbaharda solmak isteyen güller gibi
Uzaklarda asılı kalır gözler
Dalından kopmak isteyen bir yaprak misalidir kalpler,
Fakat yine uzakta, çok uzakta asılı kalır gözler
Annem hani derdin ya her dönüşümde
Gece yıldızlara bak, sana onlarla uzanıyor ellerim,
Geceleri uyuduğumda üşüme diye onlarla geleceğim yanına
Üzerini örtüp şöyle bir bakacağım sana
Ve gideceğim sonra,
Ama söz ver, söz ver, o masum gözleri
Asılı kalmasın uzaklarda
İyi uykular meleğim!
Böylece her uykumda bir kat daha artar sevincim
Seni beklerim dakikalarca
Ama tam o sırada kapanır yine gözlerim
O güzel ninnilerin için söz veririm,
Bir daha uzaklarda asılı kalmayacak gözlerim...
Nilüfer YENİCE

gul1.gif

SON

Sanma ki sonudur bu devrin nihayet
Bitkin bir ağaç gibi sessiz ve sakin
Sanki sonsuzluğa bir yolculuk, âhiret
Biter mi bitmez bu alem varken siz.

Edep, haya tükendi son demde
Damla kalmadı, kurudu toprak
Analar, babalar mahşer gününde,
Kanlı kıyamet ve sonsuz nur.

Saygı, yerini boşvere bıraktı
Sevgiden damla eser kalmadı
Dönüp de bakan olsa bir geriye
Kırılıp, çözülür beton kuru beyinden
Müjdeler verir o zaman hayat...

Aylar ve yıllar artar da, birlikte
Farket artık zaman hızla geçmekte
Pişmanlık, hançer kalbin orta yerinden
Bekle ve düşün bir iki saniye
Nereye bu telâşlı yolculuk
Nedir bu dönmüş gözlerin azmi?

Kayıp gider yıldızlar,
Gün kovalar geceyi,
Hayranlık sadece bir duyum
Yaşamaya tepki ölüm değil mi?

Yaşamak dediğin, yıllar harmanı,
Ömür, aldığın nefes zamanı;
Değer lâzım verebilmek için
Son da gelecek dur ve düşün.

Gör gerçekleri, olup biteni
Çevirme kalbini kötüden yana,
Bir gün gelir de derse hadi
Götür o zaman tüm iyilikleri.

Korkmak da gerek sevmek kadar
Sevinmek de var olduğuna
Çevren tatlarla dolu bak etrafına
Bak da gör sonsuz nuru son kez daha...

Hasene DURSUN

gul1.gif

BİTMEZ SEVDAM

İlk nefeste başladı bizim sevdamız
Ay yıldızdır bizim sevdamız
Vatan için döküldü birçok kanımız
Canımız senindir güzel vatanımız.

Bayrağını kanımızdan,
Ay yıldızı canımızdan,
Sevgini bağrımızdan,
Verdik güzel vatanım.

Atalarım baş koydu senin yoluna,
Mehmetçik ant içti senin uğruna,
Analar mermi taşıdı kağnılar arkada
Hepsi helâl olsun güzel vatanım!..

Ezanlar susmaz biz ölmedikçe,
Marşlar tükenmez bu vatan üstünde.
Vatanım senin her köşende;
Al bayrak dalgalanacak yedi kat göklerde!

Hatice Kübra ATA
Nagehan BOZKURT

gul1.gif

MEHMET'İM

Gençlik elden gidiyor Mehmet'im!
Gün geçtikçe her şey daha çok değişiyor.
Geçiyor, bitiyor bu ömür
Her gün tükeniyor
Tükeniyor ama Mehmet'im,
Geride bırakabileceğimiz bir şey yok.
Oysa Mehmet'im, sen bizim için neler yapmıştın?
Bizim için, vatanına lâyık olamayan bizler için
Tüm gücünüzle Mehmet'im,
Bize iyi bir vatan bırakabilmek için
Neydi o iman,
Kimsenin söküp atamadığı göğsünüzden?
Acaba bizden de isteseler
Biz de vazgeçebilir miydik her şeyden?
Evimizden, sevdiklerimizden...
Senin hiç tereddüt etmeden vazgeçtiğin gibi
Ya da bırakabilir miydik son model arabamızı?
Feda edebilir miydik uğruna canlarımızı?
Şimdi bana söyle Mehmet'im
Ne olacak bizim hâlimiz?
Sana lâyık olamadık, hiçbir şey yolunda gitmedi.
Bırakmadılar yakamızı,
Bıraksalar da sıyrılsak şu kötülüklerden.
Ve sarılsak tüm gücümüzle geçmişe
Bir kenarda unutup gittiğimiz kültürümüze,
Uçurumdaki düşmekten korkan bir çocuk gibi
Eğer sımsıkı tutunmazsa;
Düşecek gibi yeniden o kötülüklerin içine.
Ve Mehmet'im el uzatabilsek
Senin çok güvendiğin ama,
Kültüründen bîhaber olan gençliğe,
Sonra hep birlikte sahip çıksak değerlerimize
Bir daha boynu bükük bırakmamak üzere...

Hatice TEZCAN

gul1.gif

AYRILIŞ

Bir gecenin sessiz,sakin, hüzünlü bir anında
Uykusuz gözlerim zifiri karanlığa çakıldı,
Bir yalnızlığın buruk acısı vardı içimde;
Yine seni düşünüyordum anne.
Beni dünyaya getirdiğin günü,
Ve ayrıldığımız o son günü.
Masum bir bahar günü
Korkunç gürültülerle başlayıp,
Güneş kadar sıcak şimşek parıltılarının
Uyandırdığı o pırıl pırıl günü...
Sevecenli sıcak bakışlarla doluydu o gün,
Siyah gözlerinde esrarını çözemediğim bir sır:
Sanki kimse duymasın der gibi.
"Seni seviyorum yavrum," diyordu.
İşte o anı düşünüyorum.
Dışarıda inci taneleri gibi yağmur,
İçeride bir çift göz,
Sanki mutluluğu arar gibi.
İşte böyle bıraktım seni uzaklarda,
Ta uzaklarda
Ayrılık çanları kulaklarımda
Acımasızca çalıyor.
Ve bir çift seven el,
Bir an birleşip tekrar ayrılıyor.
Hem de meçhule dek bir ayrılış
Ama neden?
Ayrılığa isyan püsküren
Bu eller neden ayrılıyor?
Gecenin sessizliğinde,
Yine o korkunç gürültü
Zonklatıyor beynimi
Ta derinlerden...
Seni bırakıp geldiğim yerlerden,
Ve yine uzaklaştırıyor beni
O tatlı hayalimden...

Kübra ŞIK

gul1.gif

KURU BİR ÇİÇEK PARÇASI


Dün akşam yine yalnızdım odamda
Biliyor musun anne sensiz ama
Seninle besleniyormuş meğer,
Odamın o küçük sarı ışığı
Hatıralarım bile yetiyormuş
Ve biliyor musun?
Seninle yeniden yaşam buluyormuş
Hayallerim ve kitaplarım arasındaki ;
O kuru çiçek parçası.
Belki de hayatımın en anlamlı, en güzel şarkısı
Ve böylece sana, mutluluğa koşacağım
Azat kuşları gibi.
Kucaklarında can bulacak kuru çiçeğim
Ve biliyor musun anne?
Fırtınada sığınacak bir liman olarak sen
Küçük bir kayık olarak ben,
Sana geleceğim anne...

Nilüfer YENİCE

gul1.gif

ASIRLIK DÜŞ ANNE

"Anne" diye başladı söze dert
Kaldır da yüzünü; gör yükümü dedi sonra
Sen başla da kendince aksın ırmağım alnının yatağınca
Vurma yarını sevdanın boşluk tabakalarına
Açma sözünü sensiz kavrulan topraklara
Ve yık kaşını berkçe berilerime

Sıvandı yüzü kurtulmuşluğun asfaltla
Kar üstüne kar, damla üstüne damla kattı aydınlık güya
Salt yoğrulmuşluk değildi bu bütünlük
Doğurgan bir aşk; ölümcül bir ölümsüzlüktü çiftlilik
Tırnak kadar aceleci, kül kadar sabırlı
Ve kuşku kadar durağandı tüm bu gelgitlerim

Sen aldırma kurcalamalara ve bocalamalara

Sen aldır; bir defter sayfasının arasındaki
Yıllarca bekletilen ve arada bir göz atılan
Bir gül gibi,
Kurutulmuş musalla tarzı düşlerime...

İZ

Olmayandan öteye yazdık kar üstüne çinileri
Onulmaz üç beş ayrılıklarla düstursuz fikirleri.
Taş kemerli yollarda kahırla kol kolaydı çenemin heyheyleri
Fırsat bildi bunu asuman, açmadı bulutlarla örülü perdeleri

Çarmıh çivisinin içli girintisi kadar gerçekçi fikrimin ucubesi
Geminin limana yanaşması kadar hantal bu ucubenin çevikliği
Sırf bundandır belki bu heyhatların hazinleşmesi
Ne hayrete yer vardı, ne dehşete, ne de vukufiyete
Hatta hata hattattaydı; kar üstüne yazmıştı çinileri...

Fatih Öztürk
İngilizce Öğretmeni

gul1.gif

SENİN İÇİN

Bir şiir yazdım senin için
İçinde en güzel sevgi sözcükleri
Ama hiçbirisi de
Yetmiyordu bu sevgiyi anlatmaya
Bu öyle kutsal bir şeydi ki...

Bir şarkı yazdım senin için
En güzel duyguların
İçli nağmeleriydi notalara dökülen
Ama yüreğimden geçen
Ve adına sevgi dediğim şey
Bunlarla ifade edilemiyordu.
Çünkü bu sevgiden de öte bir şeydi.

Bir resim çizdim senin için
İçinde yüreğime sığdıramadığım
Ve kalbimin en güzel yerinde
Saklı olan bir sevgi vardı.

Bir sözcük vardı
Her zaman dilimden dökülen
Ama onun değerini
Her zaman taşıyamadığım
Kimi zaman üzdüğüm, yıprattığım
Ama daima sevdiğim,
Güvendiğim, sığındığım
Bir sözcük var dilimde
Onu hep yüreğimde sakladığım
Ve değerini şimdi daha iyi anladığım,
Bir sözcük var dilimde
Her söylediğimde içimi ürperten
Söylenişinde bile bir sıcaklık var
Ama şimdi söylerken bile içimi yakıyor.
Yalnız ve çaresiz anlarımda
Soğuk yatağımda ve yağmurlu gecelerde
Kâbuslarla uyanarak söylediğim
Ve söylemeye hasret kaldığım
Bir sözcük oldu bu:
ANNE!

Şule ÇANAK

gul1.gif

DÜŞTÜ

Herkese iki kaşık çorba,
Bana bir damla yaş düştü.
Aylardan sonra ilk defa
Gözümden damla damla yaş düştü.

Geçti senem bilmeden
Anlardım oyundan çocukken
Saklambaç, topaç, misketten
Takvimden bir sene daha düştü.

Önce gönlüme dert düştü.
Yatağa sırayla baş düştü.
Ayak düştü, kol düştü.
Mal çocuğa, derdi bana düştü.

Tükendi zaman bitti, güzel düştü.
Takvimden yapraklar bir bir düştü.
Saat saat gün düştü, yıl düştü.
Bir anda kalbime aşkı düştü.

Kandım oyunlarına, malına
Dünya belki bir hayal, bir düştü.
Malımı alayım gideyim dedim,
Bana beyaz bir kefen düştü.

Zaman geçtikçe düşmez mi saçlarına ak,
Saçlarına ak düştükçe düşmez mi kalbime aşk...


Dinçer KÜRTOĞLU
Matematik Öğretmeni

gul1.gif

SÜRÜKLÜYORUM ÇARESİZLİĞİMİ

Göz yaşlarımla çiziyorum mutluluğumu,
Bir göz yaşı gönderiyorum,
Acılarıma tehdit olsun diye...
İlk bakışta doluyor gözlerim
Acılarımı dışarı döken değil,
Acılarımı besleyen göz yaşlarım...
Kayıtsız bir gün ışığı misali
geceyi yenemiyorum, karanlığı yenemiyorum.
Uzak diyarlarda mutluluk var biliyorum
Ama ne kaçıyorum, ne de kurtulabiliyorum.
Bir göz yaşı gönderiyorum kavgalarıma
İlk bakışta doluyor gözlerim.
Yıllar dökülüyor teker teker
Ağlamak güzelmiş...

Gülfem YEŞİLKAYA

gul1.gif

SENSİZLİK

Sen gittin ya
İşte o kara gün
Yağmur içime işliyordu âdeta
Sanki içimden bir şeyler koptu o an
Seninle beraber ümidimiz gitti
Bizi aydınlatan ve tertemiz kalbiyle ısıtan
Güneşimiz gitti.
Aydınlığın tohumlarını ektin gönlümüze
Yeşerip büyüyerek bu ülkeyi aydınlatsın diye
Dostluğu öğrettin bize
Geleceğin ışığı olsun diye
Sen gittin ya
Sadece boş bir sınıf kaldı geriye
Ümitsiz bakışlarla birlikte
Artık her şey bomboştu bize
Kanadı kırık kuşlar gibi
Uçamayacaktık hiç bir zaman
Seni çok özledik öğretmenim çok özledik...
Trafik kazaları kaç can alacaktı daha,
Kaç kişiyi ışıksız bırakacaktı?
Eve döndüm sessizce
Bekliyorum öğretmenim,
Belki dönersin diye...

Emine SOYUSLU

gul1.gif

GÜNAYDIN

Bugün bambaşka bir gün dersiniz
Ve uyanırsınız...
Etraftan gelen ilk günaydın sesiyle
Bugün de yaşamınız başlamıştır.
Bu günaydın sesi ne kadar garip gelir.
Her zaman nezaket amacıyla söylenen bu söz
Şimdi kocaman bir gülümsemeye yol açmıştır.
Simalar da çok farklıdır.
Görmekten sıkıldığınız yüzler
Ne kadar hoş gelir
O hayat dolu gözler
Ne kadar umut vericidir.
Sevmediğiniz bir kişinin yüzündeki tatsızlık bile
Yalnız olmadığınızı hissettirir...
Bugün güneş farklı parlar
Sadece kâinatın bir güzelliği gibi görünen güneş
Aslında hayatı ne kadar da canlandırır.
Oysa siz bunu daha önce hiç düşünmemişsinizdir...
Uçan kuşları kıskanırsınız.
Suyu, çiçeği, ağaçları...
Su kadar berrak,
Çiçekler kadar güzel,
Ağaçlar kadar yararlı
VE kuşlar kadar özgür olmayı.
Geceyi kıskanırsınız.
Çünkü geleceğin de aydınlık vardır...
Kendinizi garip hissedersiniz.
Hem de çok garip!
"Acaba hayat mı değişti?" Diye düşünürsünüz.
"Yoksa insanlar mı?"
Bana her zaman kötülüklerini sunan dünya
Tersine döndü de benim mi haberim yok? Hayır...
Sadece size verilen bu güzelliklere,
Daha önce hiç bu gözlerle bakmadınız...

Zeynep SATICI

gul1.gif

MUTLULUK NEDİR?

Mutluluk çisildeyen yağmur altında ıslanmaktır,
güneşin batışını izlerken duygulanmakta olan bir in-
sanın mutluluğuna ortak olmaktır. Bazen umulmadık
anlarda ansızın çalar kapımızı, bazen kayıp gider el-
lerimizden ona iyi bakmadığımızı düşünerek...
Mutluluk; yani insanın yüzünde güller açtıran
duygu, hayattaki manevî değerlerden biridir. Hem
uzanıp tutacakmış kadar yakın hem de asla erişile-
meyecek kadar uzaktır bizlere. Elimizi uzatıp tut-
mak da, çabalayıp, uğraşıp erişememek de bizim eli-
mizde. Mutlu olmak için illa büyük bir şeylerin olma-
sı gerekmiyor. Ne yani; mutluluğun tanımı sadece
son model bir arabanın olması, Kuşadası'nda iki ta-
ne yazlığının olması demek midir? Hayır değildir. Ta-
bi bunlar da insanı mutlu eder ama maddî değerlerin
yanı sıra manevî değerlerle de mutlu olabilmeyi bil-
meliyiz. Mutluluk nedir? Sokakta gezen öksüz bir
yavrucağın mutlu olabilmesi için illa ki en iyi oyun-
caklarla oynayabilmesi değildir. Sokakta karşısına
çıkan bir adamın ona adını sormasıdır. Mutluluk ne-
dir aslında biliyor musunuz? Ağladıktan sonra tekrar
gülebilmektir.
Sabah çalar saatiniz sizi uyandırdığında yaşadı-
ğınız için sevinebilmenizdir. Okuduğun bir kitaptan
zevk almaktır. Mutluluk kuş cıvıltılarıyla uyanınca
kuşlara kızmak yerine etrafında cıvıldayan kuşların
mutluluğuna ortak olabilmektir. Mutluluk bir yazılı-
dan doksan dokuz alabilmek değildir; o bir puanlık
yanlışını düzeltebilmektir. Mutluluk hayata olumlu
bakabilmektir. Kısacası mutluluk; boş bir bardağa
bile dolu tarafından bakabilmektir ki zaten önemli
olan dolu bardağa dolu tarafından bakmak değil.
Boş bir bardağa içindeki yaşama sevinciyle doldu-
rup doluymuş gibi görmektir. Mutluluk hayata göz
kırpmaktır. Mutluluk aslında bu yazıyı okuduktan
sonra kendine bir pay çıkarabilmektedir. Mutluluk
hayata çatmak değil hayatı yüreğinle kucaklamaktır.

Çilem DALAKLIOĞLU

gul1.gif

IRMAKLAR GİBİ

Dün, yarınlarımın ümitlerimi yeşerttiğimi zannettiğim gün. Bin
ümidi bin defa pişirip bir ümide çeviren dün. Hayatı ciltler halinde
kitaplaştırıp bize sunan dostlarımızın günü. Dünü bugüne, bugüne
yarına ve yarını umutlara bağlayan tüm günlerimi sana borçluyum.
Harfleri tükenmez bir alfabeyle yazıyorum; çünkü, bir başka dil-
den seviyorum seni. Gelincikler gibi bir mevsim değil, dört iklim,
köşe bucak. Kim ne derse geri dönecek yerim olmayacak. Dünyada
kaç iklim,kaç zulüm, kaç ölüm? Bir seni bunların karşısına koymak-
nasıldır bilemezsin. Bilme, bugün her ölümle biraz daha ölürken,
sayende hayata dönüyorum yeniden. Bilme, bugün şarkı söylüyorsam, o gün şarkı gibi seni söylüyorum. Sen ki
yasaların bile tanımlayamadığı bir şeysin. Her şeyi değiştirmek için çabalayan sen; değişmeyen, yılmayan,
sürekli bana beni anlatansın.
Yedi telli sazımla anlatılmayacak kadar bana benziyorsun. Beni sevginle besleyen sen; akarsuların birleş-
tiği bir coğrafyasın. Ama su olsan dokunduğumda bozulurdun, bozulmayan bir şeysin, gidecek yer olsan sonun
olurdu, sonu olmayan bir şeysin, rüyamda gördüğüm düş olsan uyanırdım, beni uykumdan uyandırmayacak
olan bir şeysin...
Ulaşılmaz oldun hep, ama bir o kadar da yakın. Beni göklere çıkaran sen, göklere yükselmem için basamak
olmayı tercih ettin. Ben payıma düşen her şeyi erteledim, ama sen payıma düşen hiç bir şeyi ertelememe izin
vermedin. Güneşin sisi dağıttığı gibi dağıttın üzerimdeki acizliği. Anlattın bana kendimi, iyi yaşayıp iyi ölmeyi.
Hatırlattın bana anamın gözlerini, babamın sözlerini, o sevgi dolu kalpleri. Bazen suç gibi boynunda taşıdın
beni, bazen yasakladın bana nefsime hoş gelen her şeyi.
Sen gecenin en karanlık yerindeyken bir sigara ateşinin aydınlattığı bir ışık değil, ışığı asla sönmeyecek bir
kandilsin. Beni mirasınla süsleyen tükenmez bir kaynak, benim için asla eskimeyecek aklımda ve kalbimde ta-
zeliğini muhafaza edecek yegane rehberimsin.
Bugünden yarına ne kalır bilmem ama bir sen kalırsın yatağı değişmeyen ırmaklar gibi...

Fatma Polat

gul1.gif

ÖĞRETMENLİĞE DAİR

Bir gün öğretmen olursam eğer...
Bırakıp ardımda geçmişi, dünü ve beni yarınlar-
dan alıkoyan her şeyi; tüm hayatımı... Yeni hayatlar,
yeni gelecekler edinmeye, yeni yürekleri omuzlarım-
da taşımaya koşardım. Anadolu'mun buram buram
memleket kokan köylerine giderdim. Gözlerinde saf-
lığın, temizliğin ve alev alev geleceğin olduğu yeni
neslin yüreğine akardım coşkun bir nehir misali...
İlk önce "sevgi"yi öğretirdim, sevmeyi herkesten
iyi bilen, iyi yaşayabilen çocuklara. Sonra güvenme-
yi, umut etmeyi, paylaşmayı ve belki de yaşamayı...
Silerdim, söküp atardım savaşa, düşmanlığa, kana,
ölüme ve kötülüğe dair ne varsa gelecekte...
Tertemiz hayaller kurmayı öğretirdim körpecik be-
yinlere, kirlenmemiş ruhlara. Geleceğe nice Mimar
Sinanlar, nice İbni sinalar, Mustafa Kemaller, Meh-
met Akifler yetiştirirdim.
Bir umut olurdum; okumak için savaşlara veren,
şimdinin kaybolmuş, kirlenmiş, vazgeçmiş insanları-
na umut olan bedenlere... Bir sevgi olurdum; sev-
mekten hiç bıkmayan, dünyanın en yüce duygusunun
ancak paylaşıldıkça çoğalacağına inanan ve sevgi-
sini korkmadan dağıtabilen yüreklere. Bir ışık olur-
dum; yaşadığımız bu karanlık günleri tertemiz dün-
yalarıyla aydınlatabilecek gözlere. Bir merhem olur-
dum; çalışmaktan çatlamış, nasır tutmuş ve buna
rağmen kalem tutmaya yürekten bağlı ellere...
yetiştirecek olan... Bir öğretmen olurdum; adım söy-
lendiğinde yüreklerde korku değil, nefret değil, saygı
ve sevgi yer alan. Bir öğretmen olurdum; Atam'ın
izinde ilerleyen, doğrular için, bu vatan için, göklerde
dalgalanan bayrağımız için şehit olan öğretmenler için
savaşan ve kendi doğrularımın yoldaşı olan...
Bir gün öğretmen olursam eğer;
Yazdığım bu yazıda gerçekleştiremediğim hiç bir
şey olmayan...
Ve bir gün...
Bir öğretmen olurdum; hayatı yaşanılır yapan,
geleceği aydınlığın zirvelerinden indirmeyen, geçmi-
şi gururla omuzlarımızda taşıyabileceğimiz nesiller

H. Lütfi TEZCAN

gul1.gif

KAYBETMİŞLİĞİN TELAŞI

Kaybetmişliğin acı telaşı yaşadığım şimdilerde.
Yüreğimdeki bu tarifsiz yorgunluk, bu zamansız acı-
dan, telâştan... Keder, üzüntü, bir ince sitem karışmış
zamana... Oysa zaman en büyük dostumdu bir za-
manlar; şimdi su misali akıp gidiyor yanı başımdan,
bana dair; umutlarıma, hayallerime, yüreğime dair
ne varsa alıp yüzüme bakmadan gidiyor...
Ağlıyorum... Döktüğüm her gözyaşının ayrı bir hi-
kâyesi var yüreğimin en ücra köşesinde. En çok kay-
bettiklerine ağlıyor bu deli yürek, en çok henüz elde
edemeden yitirdiklerine döküyor damla damla göz-
yaşlarını bu bir çift göz...
Kaybediyorum zaman ilerledikçe... Öyle çok özlü-
yorum ki şimdi tüm yitip gidenleri. Özlemlerimi bile
kaybetmekten korkuyorum bazen. Hayallerimi kay-
bediyor, yarına dair umutlarımı, kimsesizliğimi, geç-
mişimi, tüm yaşanmışlıkları, yaşanacakları kaybedi-
yorum. Ve bunların arasında kendimi bile kaybetmek-
ten korkuyorum bazen...
Oysa hoyrat bir kızdım ben, inatçıydım, güçlüy-
düm... Şimdiyse esen bir meltem yetiyor yüreğimi tit-
retmeye. Yanımda ağlayan, göz yaşlarını döken biri-
ni görmek yetiyor; hıçkıra hıçkıra ağlamam için. Bu
gurbet, bu sitem yetiyor kaybettiklerimi görmem için.
Yüreğimin ıssız, ücra, ıslak sokaklarından birinde
loş bir sokak lâmbasının altında oturmuş, zamanı
bekliyorum. Bir umut; kaybettiklerimi getirir diye.
Islak sokaklar... Üşüyorum. Sıcak bir el arıyorum
kaybettiklerimin içinde...
Kaybetmişliğin acı telâşı yaşadığım dünlerde, şim-
dilerde... Tek korkum bu telâşın yarınlarda da bulma-
sı beni. Tek korkum kaybetmek kendimi.
Zamansız, acı bir hıçkırık düğümleniyor boğazım-
da. Gözlerim yine ağlamaklı, yine dolu. Kalbim tered-
düt ediyor; yaşadıklarıma bir son vermekte...
Kaybetmişliğin acı bir telâşı yaşadığım, yazdığım
bu satırlar. Tüm kaybettiklerime, tüm kaybedenlere.
Yine sokak lâmbasının altında üşüyorum; bir umut,
kaybedilenleri geri getirir diye...
Nagehan BOZKURT

ZAMAN TRENİ

Zaman treninde bir kızıl akşamüstü gözlerini devi-
rip baktığında geçmişine, çok şey görürsün başında
keşkeler olan...
Geçmiş anılardan, gelecekse hayallerden oluşur.
Ve yaşadığımız şimdi biz fark etmeden geçmiş olur.
Zordur geçmişi omuzlarında taşımak. Zordur ardında
pişmanlıklar bırakmak. Siyah beyaz birer fotoğraftır
yaşadığın her an. Bakarsın, baktıkça da yaşarsın tüm
yaşanmışlıkları, yaşamak isteyip de yaşayamadıkları-
nı. Zaten en çok yaşanmamışlar derin keşkeler bırakır
ardında.
Yolcu olmak zordur bu trende. Bazen hızlı gittiğini
düşünürsün trenin, bazense çok yavaş. Bazen durdur-
mak istersin, bazen daha fazla sürat... Ama tren dinle-
meden seni, alıp götürür geleceğe doğru. Yolun sonu-
na doğru hayaller kurarsın; oysa tek son kara bir top-
raktır. Geleceğin, yolun sonu olduğunu bilenler en çok
pişman olacak olanlardır. Çünkü sen fark etmeden
geçtiğin her yol birer gelecek taşımıştır geçmişten bu-
güne.
Bazen ağır kazalar olur bu trende. Canın çok ya-
nar kimi zaman, ağlarsın acıdan. Durdurup treni bi-
tirmek istersin bu yolculuğu. Ama bedenine ve ruhuna
acılar veren bu kazaların tek ilâcı da zamandır.
Geçmiş, şimdi ve gelecek... Sen neresindesin bu
trenin? Hep geçmişi mi yaşıyorsun, hep geleceğe dair
hayaller kurarak şimdiden mi çalıyorsun? Ya da şim-
diyi yaşayıp trenin, bu yolculuğun tadını mı çıkarıyor-
sun?
Geçmiş ve geleceğe yapacak bir şey yoktur. Şimdi
ise ellerinden kayıp gidiyor. Hayat kısa, zaman çok
acımasız...
Zaman treninde bir kızıl akşamüstü gözlerini devi-
rip yaşadığında şimdiyi, baktığında pencerenden hız-
la kayıp giden hayata, son bir keşke bırak ardında.
Ve bu derin "keşke", pişmanlığı çıkarıp atsın yüre-
ğinden.
İyi yolculuklar...
NURCAN İLÇİN

a_iyan-3_yeni.jpg

YAZILMAMIŞ BİR DESTANDIR YAHYALI

Güneş yavaş yavaş çıkar arkasına gizlendiği dağ-
lardan. Bir dere çağıldar merhaba diyerek güne.
Şirin bir ilçe vardır o dağların eteğinde. Güneşe
sevgiyle bakan şirin bir ilçe, kocaman yürekleri ba-
rındıran içinde...
Şirin bir ilçedir Yahyalı. Mütevazı insanlar vardır
küçük evlerinde. Evleri küçüktür ama yürekleri sığ-
maz bedenlerine. Herkes sevgiyle bakar birbirine.
Saygı, sevgi vazgeçilmezdir bu ilçede. Bir kaşık çor-
ba, bir dilim ekmek, bir yudum su bile paylaşılır her-
kesçe. İnsanlar bilirler ki; paylaşıldıkça bir şeyler,
büyüyen yürekler dolar sevgiyle.
Bir şelale çağıldar güneşin battığı yerden. Soldan
bir başka çağıldama sesi duyulur, sağdan bir başkası
daha. Adı Kapuzbaşı, Yeşilköy, Elif, Derebağ ve baş-
ka başka. Şelaleler diyarıdır burası. Suyun güne hu-
zur veren sesiyle merhaba dediği ender ilçelerden
biridir Yahyalı.
Yaylalar insanlarla dolup taşar yaz kış. Nefis dağ
havasını solumak isteyen insanlar; kadınlar, erkek-
ler, çocuklar, koyunlar, kuzular, kuşlar...
İçinde cevherlerin gizlendiği dağlarda alın teri
döken insanlar çalışır. Altın değerindedir onların alın
teri, her şeyden yücedir. Uğraşırlar gün bitimine ka-
dar en fazla madeni çıkarmaya. Aldıklarını hak etmek
için didinirler gün boyunca cevher yatağı olan Yah-
yalı'da.
Yazın bir başkadır Yahyalı, kışın bir başka. Yazın
sokağa dökülen bahçede çalışan insanlar kışın evlere
kapanırlar. Karlarla kapanır Yahyalı, bembeyaz. Ya-
zın bağda bahçede çalışan insanlar için yavaş yavaş
geçecek bir kış başlar. Çünkü çalışmak için can atar
insanlar ve bir tezgâh kurar evlere çalışkan kadınlar.
Küçük bir aile oturmuştur küçük bir evin içinde.
Bir tezgâh kurulmuştur odanın duvarına. Gelinler,
kızlar motif motif dokur kilime sevdayı. İlmek ilmek
işler umudu desen desen kilime. Gönüllerinin dilidir
o kilim, hissedip de söyleyemedikleridir. Dışarıya açı-
lan pencerelerdir kilim. Sevginin ta kendisidir. Böyle
ün salmıştır Yahyalı'nın halıları, böyle şiir olmuştur
dillerde, kalplere böyle yerleşmiştir. O halı değil;
kızların göz nuru, umudu, hayatı sevilmiştir.
Bahçelere doğru ilerlediğinizde yaşlı bir çift gözü-
nüze çarpar ağaçların içinde. Yapayalnız, sadece bir
kadın ve bir adam. Ağaçlarla konuşurlar, evlâtlarıdır
onların ağaçlar. Çok sevdikleri yavrularından birer
parçadır ağaçlar. Dert ortaklarıdır, sırdaşlarıdır,
canlarıdır, onların birer parçalarıdır ve böyle yetişir,
Yahyalı'daki elmalar. Konuşarak, sevgiyle, bir arka-
daştır kırmızı elmalar. Damakta tadı kalan elmalar
değil; sevgidir elmanın içinde var olup da damakta
kalan.
Ve gün bitimine vardığınızda güneş tekrar saklan-
maya çalışmaktadır dağların ardına. Arkasında göz
kamaştırıcı bir kızıllık bırakarak başlamıştır bulutlar-
la saklambaç oyununa. Yine bir zaman bulut bulacak-
tır güneşi ve yeni bir güne başlayacaktır Yahyalı.
Akşam esen ılık rüzgâr, bir gülümseme yerleştirir
insanların yüzüne. Her zaman o ılık rüzgârı hissede-
bilmek ve gülümseyebilmek dileğiyle...
Hatice Nur AŞICI

aracizgivi-vi.gif

ÖĞRETMENİM

Zifîri bir karanlık... Bağırıyorum ama duyulmuyor.
Yalnızlık yüreğimde ve belki bir şeylerin eksikliği bu
beni parçalayan. Pencereden bir ışık görüyorum. Bir
mum cehâletin karanlığını yarıp geçen, bir öğretmen,
öğretmenim.
Ben çoraklığın elinde esirdim bir zamanlar ve öğ-
retmenim sen yine koşa koşa geliyordun dolu su testi-
lerinle. İçtim suyu kana kana, doyasıya. Hani derler
ya "çorak toprakta can olmaz, bitki bitmez" diye. Ya-
lan oldu senin gelişinle. Nice güller, papatyalar,
karanfiller bitti şu yanık bağrımda. Getirdiğin
su değildi öğretmenim, getirdiğin koca bir
gelecekti. Herkesin üzerimden geçip bir çi-
çek misali ezdiği ve dönüp bir kez olsun acı-
yarak bakmadığı ben, senin gelişinle anla-
dım kim olduğumu.
Hatırlıyor musun öğretmenim? Rüzgâr
gökyüzüne sığmadığı zamanlarda, âvare
dolaşan bir bulut olur, sesim bile yabancı
gelirdi bana. Ama bir tek sen vardın yü-
zü bana dönük ve beni seven. Öksüzlük
fırtınasından çekip kurtardın beni. Ayrı
âlemlere götürürdün, annemin verdiği o
sıcak sevgiyi verir, elini uzatırdın bana bu
garip yalnızlıktan kurtarmak için. Açardın
evinin kapılarını sonuna dek. Kara kışın o
çetin soğuğundan üşümüş ellerim ısınırdı o
sımsıcak ellerinde. Bir de tohumlar verirdin
bana. "Al bunları ek, dik, sevginle büyüt!"
diye. Gel ve gör öğretmenim, o tohumlar bir
orman oldu,senin yüreğinin ormanı. Sevgi nakış-
larının izi var hâlâ. Senin melodilerin, senin renk-
lerin var ormanın derinliklerinde.
Derler ya en büyük, en uzun şu savaşlar diye. On-
lara sakın inanmayın. En büyük ve övülesi savaş sizin
savaşınız. Gerçek değil mi? Cehâletle, kötülükle, tem-
bellikle ve gerilikle savaştınız. Kafa tuttunuz onlara.
Sizin savaşınızın hududu yok, dünyanın dört bir yeri
sizin savaş alanınız. Siz doktor değilsiniz, hakim de-
ğilsiniz, fabrikatör değilsiniz, siz onları yetiştirensiniz.
Komutan değil midir askeri yetiştiren? Sizin askerle-
riniz de öğrencileriniz, yetiştirdikleriniz, sevginizi ver-
dikleriniz...
Bir de " çocuklar nedir?" derdim. Siz de her de-
fasında " Çocuklar; dağları bulutların üzerine
kaldırmak isteyip de kaldıramayan, bütün de-
nizleri bir bardağa doldurmak isteyip de dol-
duramayan, ağlamaklı bütün çehreleri gül-
dürmek isteyip de güldüremeyen, sevgisi
yüce, bedeni küçük melekler." Derdiniz
bıkmadan. Onların gönül bahçelerinde
uçuşan rengârenk kelebekleri, uçuşan
kuşları, barış güvercinini dillendirdin öğ-
retmenim. Şimdi büyüttüğün o çocuklar,
barışın güvercini, savaşın kartalları oldu-
lar, öğretmen oldular sizin gibi.
Öğretmenim, yıldızları toplayıp karanlık
dünyama getiren, gözleri bir sevdadır
öğretmen olmak diyen öğretmenim. Hep
derdin ya Atatürk'ün neferlerini yetiştirmek
istiyorum diye, şimdi rahat uyu öğretmenim.
DAĞ BAŞINI DUMAN ALMAZ ARTIK
DAĞ BAŞINI DUMAN ALMAZ
YETİŞTİRDİĞİNİZ MUSTAFA KEMAL' LER
GELİYOR YAĞMUR GİBİ...
SEHER KOÇ

aracizgivi-vi.gif

İMKÂNSIZLIĞA
Şimdi sessiz bir gecenin tam ortasından, alaca ka-
ranlığın ta içinden sesleniyorum yaşadıklarıma, ya-
şamak istediklerime...
Kazanmaya çalıştığım bu hayat savaşında nelere
katlandı bu gönül? Ne acılar, ne kederler, ne pişman-
lıklar, ne iç çekişler ve ne imkânsızlıklar atlattı. Ha-
yat bir şeyler almak istedi benden. Göz yaşlarımı al-
mak istedi;akıttığım her göz yaşında dirhem dirhem
yok olduğumu bilerek... Umutlarımı almak istedi; kay-
bettiğimde umudumu bir hiç olacağımı bilerek ve ha-
yallerimi almak istedi; beni ayakta tutan tek şeyin on-
lar olduğunu unutarak...
Bense inadına sevdim, sevdim... Yüreğimi ortaya
koydum mertçe. Hiç kimseyi, hiç bir şeyi tanımadım
bu sevdayı taşırken gönlümde. Pişman olmak yoktu
lügâtımda ve yine pişman olmadan yaşadım bu sevgi-
yi. Sonu belli olmayan uçsuz bir uçurum gibi geldi
bana tüm bunlar, bazen komik bir film, bazense unut-
mak zorunda olduğum acı bir hâtıra. Ve yıllar geçti-
ğinde, dönüp baktığımda geçmişe, asla unutamayaca-
ğım bir gençlik yemini. Ama hayatın neresinde olur-
sam olayım, bir sıcak tebessüm bırakacak tatlı bir
anı çoğu zaman...
Şimdi göz yaşlarımla birlikte teslim olmam isteni-
yor. Ben yine imkânsızlıklara doğru yola çıktım. Yol-
daşım yalnızlığım. Gönlüm yine hicran dolu, teslim
olmamaya kararlıyım.
Ve farkındayım tüm yaşadıklarımın, yaşamak iste-
diklerimin ne denli zor olduğunun.
Ben zoru seçtim. Peşinden koştuğum şeyin tutku-
sundan değil ya bu koşar adımlar, sadece ortaya koy-
duğum cesur yüreğimden...

Elif KIRPIK

aracizgivi-vi.gif

YARINA DAİR

Umut...
Hayat bu tek kelime üzerine kurulmuştur aslında.
Diğer bütün duygular onun peşi sıra dökülmüştür ha-
yat şiirinin hazin mısralarına...
Geçmişten şimdiye, şimdiden geleceğe doğru yü-
rüyebilmemiz için bir köprü olmuştur umut etmek...
İçimizde yaşanmamış, yaşanması için uğruna çok şey
feda edebileceğimiz her şeyde onun anlamlı güvenini
hissederiz.
İnsan, içinde umutlarla dünyaya gelir. Küçük bir
kıvılcımdır; alevlenmeyi bekleyen, küçük bir yürektir;
yarına dair edindiği her umutla daha hızlı çarpacak
olan, bir çift gözdür; umudun boşa çıkmadığını gör-
düğünde ışıl ışıl yanan. Verilen yaşam savaşında kay-
betmeyi yüreklerden silen... Ve bir hayattır; hayatlar
içinde milyonlarca hayatı ayakta tutan.
Zamanla kardeş gibidir umut. Sana düşen umut et-
mektir. Ardından zaman alır kendine düşen görevi ve
bilge bir edayla getirir umut ettiklerini.
Buğulu bir pencere kenarında yağmurun yağışın-
da gelir yanına bazen. Tüm umutlarını alır yarına da-
ir. Ve bir meltem olup getirmeye gider. Bazen sitemle-
rinin en kuytu köşelerine gizlenmiştir küskün bir ta-
vırla. Sonbaharın o hüzünlü havasında kimi zaman,
ılık bir kar tanesinde, bir günbatımında, kayan bir
yıldızda, bir papatyanın beyazlığında, sokakta yara
bere içinde oynayan masum bir çocukta gizlidir kimi
zamansa...
Senin onu bulmanı bekler sabırla, umut ederek...
Bazen kırılmış, bazen hırçın, bazen yaralı, bazen yor-
gun ama hep bekler senin onu bulmanı. Bir gün onu
aramaktan vazgeçersen şayet, tüm yaşanmışları ve
yaşanacakları da kaybedeceğini unutma. Umudu ol-
mayanın ne yüreği, ne bedeni, ne de ruhu vardır. İn-
san umut ettiği sürece insandır. Ve umut sadece yü-
reklerdedir...
Yarına dair büyük umutlarla...
Büşra DOĞDU

aracizgivi-vi.gif

YOZLAŞMANIN DERİN MUTSUZLUĞU

Yozlaşma; bir değerin aslının değiştirilerek özünün
bozulmasıdır.
Toplumların, bireylerin öz değerleri vardır. Bu
değerler yüz yıllardır süregelen değişimlerin sonucun-
da oluşmuştur. Milletlerin ve insanların temel taşı olan
kıymetleri; o milletin; o insanın alt yapısıdır, temelidir,
direğidir. Bu değerlerin aslı, özü, ruhu, anlamı bozulup
yerine; yoz kültür, yozlaşmış kıymet konursa o millet,
o insan değersizleşir, anlamını kaybeder.
Milli marşımız " İstiklâl Marşı" devletimizin ve mil-
letimizin değeridir. Bu marşı, alaycı bir şekilde okursak
millî değerimizi küçümsemiş, yozlaştırmış oluruz. Bu
ise çürümedir; özünü, ruhunu kaybettirmedir. Buna asla
izin vermemeliyiz ki yozlaşmayalım, özümüzde kalalım...
Milletimizin " bağımsız, özgür yaşama isteği" daima
var olmuştur. Bu karakterimizdir, şahsiyetimizdir, varlığı-
mızın esasıdır. Bağımsız ve onurlu yaşamaktan vazgeçer,
dış güçlerin egemenliğini kabul edersek, özümüzden uzak-
laşıp yozlaşırız. Mal, mülk, şan, şöhret, ekonomi uğruna
verilecek büyük tavizler; istiklâlimizi yozlaştırır. Bu yozlaş-
maya asla müsaade etmemeliyiz. Yozlaşan bağımsızlık
bizi köle eder, mutsuzluk denizine götürür ve boğar.
Yozlaşma kültürü bireyleri de çürütür. Bir birey, namus
edep, şahsiyet, kendisi olma gibi değerlerini bırakıp
başkasının kimliğine bürünürse; özünü kaybeder. Yeni
kimliği o kişiyi rahatsız eder. Kişi bunalıma girer, mutsuz
olur.
Çürümüş bir yiyecek gibi olmamak için; millet ve
birey olarak; kendi varlığımızı, kendi değerlerimizle ge-
liştirelim ki diri kalalım; daima var olalım.
Gelişme, ilerleme, değişme kendi malzemelerimizle
olursa bizi rahatsız etmez, üzerimizde eğreti durmaz.
Maddî ve manevî varlığımızın bekası için, yozlaşma-
dan, bozulmadan olgunlaşalım ve gelişelim.
Veli DEMİR

aracizgivi-vi.gif

Unutmadık, Unutmayacağız


Ne çok şey değişti eskiden bu yana. Ne çok şey unu-
tuldu hayatımızda, yeni kattıklarımızın yanında. Unut-
mak kolay tıpkı alışmak gibi.
Bazen çok kızıyorum kendimize. Çabuk unutup, ça-
buk alışıyoruz. Sanki biraz çabuk vazgeçiyoruz. Vaz-
geçtiklerimiz bizi biz yaparlar .Vazgeçtiklerimiz bizim
tohumlarımız; farkında değiliz ama o tohumdan yetiştik.
Hem de sarp kayalarda. Döktüğümüz alın teri suyumuz
oldu. Kendi kendimizi büyüttük .Koca bir çınar ağacı
olduk kökü mazide olan. Hem de dünyanın en bü-
yük çınarı... Korkuttuk ihtişamımızla. Dallarımız
dört bir yana ulaştı. Sonunda bize yakışan gibi
olmuştuk. Ama öylece kalamadık. Uzayan
dallarımızı kontrol edemedik ve yavaş yavaş
kırılmaya başladık. Bizi istemeyenler, bizi
sevmeyenler büyük bir zevkle kesti dalları-
mzı baktılar bitiremeyecekler bu sefer göv-
demize saldırdılar. En hassas yerimizden
vurdular. Köklerine kadar başkalarının
eline geçen koca çınar yavaş yavaş ölme-
ye başladı. Sonunda ufacık olduk. Yıkıldık!
Ama köklerimiz hiç vazgeçmedi topra-
ğa tutunmaktan. Bize yakışan inatla, inanç-
la ve güçle yeniden doğduk. Doğduk doğ-
masına da büyüyemedik. Yolu hızlı katlede-
medik.
Şimdi koskoca dünyada normal bir ağacız.
Bu bize yakışmayan bir normallik. En acısı bü-
yümek için çabalamıyoruz. Belki de çabalıyoruz
ama kâr etmiyor. O koca çınardan geriye kalan
ağaç filiz vermiyor. Uzamıyor, güçlenmiyor.
Evet, ne çok şey değişti eskiden bu güne. Ne kadar
çok şey kaybettik. Hâlâ da kaybediyoruz. Köklerimize
tutunmadıkça da kaybetmeye devam edeceğiz.
Eskiden böyle değildik. Demir bilekli, yufka yürek-
li delikanlılarımız vardı. Korumak için vatanlarını öl-
meye hazırdılar. Saygıda kusur etmezdik. Korkardık
uzun oturmaya büyüklerimizin yanında. Analarımız
sevgiyi, mahremiyeti, vatan sevgisini ve Allah aşkını
beşikteyken işlerlerdi yüreklerimize. Ekmeğimizi taş-
tan çıkarırdık. Harama el uzatmazdık. Nâmertten me-
det ummazdık. Başımız hep dikti. Rabbimizden baş-
kasına boyun eğmezdik.
Ama şimdi her şey değişti. Artık delikanlıları-
mız hile nedir bilir oldu. Kaçak dövüşmeyi,
çalmayı öğrendiler sonunda. Kolay vazge-
çer, yenilgiyi kabul eder oldular.
Çıkarlarımız için her şeye evet der, her-
kese boyun eğer olduk. Annesine, babası-
na el kaldırır oldu gençlerimiz. Camiler
değil, diskolar doluyor artık. Nice genci-
mizin damarlarında Allah aşkı değil, ero-
in dolaşıyor. Kimsesizlere bakmıyor, aç-
ları doyurmuyoruz. Biz gittikçe değişiyo-
ruz.
Ama yok mu aynı kalanlar? Kendini bi-
lenler, değişmeyenler... Tabi var. Yüreğin-
de vatan sevgisiyle Allah aşkını kardeş
yapmış başı dik, Türk olmaktan şeref du-
yan gençlerimiz var. Belki azlar, ama yine
de varlar. Dünya döndükçe de hep var ola-
caklar.
Şimdi size sesleniyorum kendini bahçıvan
diye adlandırıp bizi kesmeye, yok etmeye çalı-
şanlar! Belki küçülür bu ağaç, kurur, yaprak döker
zamansız. İncelir, çekilir toprağın en altına. Siz yine
sevinirsiniz tükettik diye. Ama hiç umulmadık anda
yeniden doğar çökeriz başınıza. Her zaman olduğu
gibi, hep yaptığımız gibi...

Durdu NEYAMAN

aracizgivi-vi.gif

ANLAT ÖĞRETMENİM

"Bana kanat ol öğretmenim,
Afrikalı çocuğa elma şekeri götüreyim
Adını bilmeyen kır çiçeklerine, beyaz tebeşir.
Atomun çekirdeğini anlatma;
Hiroşima bulutlarının göz yaşlarını
Silebilir misin?" der şâirimiz. Bana öyle şeyler
anlat ki öğretmenim dünyanın diğer ucundaki çocuk-
ların sesini duyabileyim. Dünyanın diğer ucundaki
bütün çocuklar ben olabileyim Senin beni aydınlat-
man gibi ben de dünyanın çocuklarını aydınlatabile-
yim.
Öğretmenim, anlat insanlara insanlığı,hayatı ve
varlığı... İnsanlığı anlat ki öğretmenim kardeş kar-
deşi vurmasın karga misali. Tok, açın hâlinden anla-
sın, bulutları ağlatmasın, dünyayı karartmasın hiç
kimse. Hayatın gelip geçici olduğunu anlat öğretme-
nim. Önemli olan insanın yaşaması değil; neler yaptı-
ğıdır. Anlat bunları bilmeyenlere öğretmenim. Aslın-
da ömür kısa, ölümün ne zaman kapıyı çalacağı hiç
belli değil. İnsan düşününce anlar, sen düşünmesini
öğret öğretmenim. Sen insanlar yetiştir öğretmenim.
Öyle insanlar olsun ki ressamlar, yazarlar, doktorlar,
öğretmenler olsun içlerinde. Yetiştirdiğin ressamlar
yüreğinin ve beyninin renkleriyle boyasın. Yetiştirdi-
ğin yazarlar kalemleriyle anlatsın hayatı. Öyle öğ-
retmenler yetiştir ki onlar da senin gibi karanlıkları
aydınlatsın mum misali. Ha! Bu arada öğretmenleri
muma benzetirler yandıkça aydınlatır. Yalnız arala-
rında fark vardır. Mum aydınlattıkça yok olur, öğret-
menler aydınlattıkça var olur daima.
Öğretmenler, kendi kaynağı kurusa da binlerce
damarla, binlerce var olandır. Bütün öğretmenlere
saygılarımla...
Rabia KARABENLİ

aracizgivi-vi.gif

ÖĞRETMENLER

Bilgisizlikten, çorak ve çatlayan topraklara dönen
nesilleri baş yapıt durumuna getirenler... Tükeninceye
kadar yanan bir mum gibi etrafını aydınlatanlar... Kül-
türünü oluşturarak zekâyı, hayali, duyguyu işleyenler
onlara şekil verenler... Neye baksak, nereye baksak öğ-
retmenleri görürüz.
Öğretmenler, özgürlüğün yağmuru, geleceğin ilk adı-
mı, sularda göz halkalarıdır, fırtına öncesi... Bir fırtına
ki hemen ardından güneş doğar. Sevginin, bilginin güne-
şi, bulutsuz masmavi dünyalara sıcacık bir bahar koku-
su yayar. Bir fırtına ki ardı arkası kesilmeksizin bilgi
estirir. Büyük düşünceleri, hedefleri ve küçücük kıpır
kıpır yürekleriyle karşısında duranları bir sarraf ince-
liğince işler öğretmenler...
"Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklâlini,
Türk Cumhuriyeti'ni ilelebet korumak ve savunmaktır."
diyen çatık kaşlarda, çakmak gözlerde Meriç'ten Aras'a,
Kızılırmak'tan Asi'ye akan ve kefensiz yatan bir şehittir
öğretmen... Yurdun ilelebet tütecek ocağıdır öğretmen.
Öğretmenler Kayseri'den, Yahyalı'dan doğan bir
umut efsanesidir.
Öğretmenler; Erzurum'dan, Van'dan, Hakkari'den
kısacası tüm vatanımızdan fışkıran bir bağımsızlık
ateşidir.
Öğretmenler; Edirne'den Kars'a insan mimarlarıdır.
Tuğba BAYKAL

aracizgivi-vi.gif

GARİP BİR DÜNYA YOLCUSUNDAN

Ya Râsulullah! Ben senin şu asırda günah denizin-
de boğulan ümmetlerinden sadece biriyim. Şu zama-
nın insanları senin devrindekilerden öyle farklılar ki
Sultanım. Sahabe efendilerimize hiç benzemiyorlar.
Nedir bizleri değiştiren? Seni görmeyişimiz mi?
Ama sen bir hadis-i şerifinde bizlere "Sahabelerim
benim dostlarımdır fakat beni görmeyip de bana ina-
nanlar benim kardeşlerim gibidir." demiyor muydun?
Bir insana kardeş dosttan daha yakın değil midir? Ya-
ni bizlerin senin ahlâkına, senin davranışlarına daha
çok benzememiz gerekmez mi? Gerekir elbet fakat bu-
nu nefsimize, hain şeytana bir türlü anlatamıyoruz ki!
Bu asırda insanlar maddî şeylere çok önem veri-
yorlar Sultanım. Sen değil miydin bir hurma ile bütün
gün aç duran; ama biz şimdi ne yapıyoruz, neler yiyo-
ruz bir yemekte, kaç çeşit oluyor bir sofrada bir bil-
sen. "Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir."
diyen de yine sendin gönüller sultanı. Fakat şu asırda
insanlar değil komşusunun durumundan haberdar ol-
mak; isimlerini bile bilmiyorlar.
Güçlü güçsüzü eziyor Sultanım hem de ne ezme...
Güçlü olan hep haklı; güçsüz olan hep haksız, neden
peki? Hepimiz insan değil miyiz? Hepimizin sonu be-
yaz kefen değil mi? Ya sonra ne olacak? İşte bunu dü-
şünen ümmetin bu asırda öyle az ki sultanlar sultanı.
Herkes gününü gün ediyor. İnsanlar gayesiz bir şe-
kilde gezmeye, tozmaya, eğlenmeye, zevke, sefaya har-
cıyor ömrünü. Nedir bu doyumsuzluk Allah'ım? Bir evi
olan bir araba, bir arabası olan yatağının altında bi-
riktirecek sayısız altın istiyor. Peki din kardeşlerini dü-
şünenler kim? Bir avuç insan bile yok belki de.
Senin sahabelerin vardı Efendim, hem de ne saha-
beler... Sen "Ölün!" desen, ölüme canla başla koşan
sahabelerin, gerçek sevenler onlardı. Hiç bir riya yok-
tu sözlerinde, hiç bir çıkar düşünmüyorlardı. Malını,
mülkünü Allah için feda ediyorlardı. Öyle ki malını ver-
mekte yarışanlar vardı.
"Evime sadece Allah ve Resul'ünü bıraktım." diyen
Hz. Ebubekir'in vardı. Bu ne cömertliktir ya Rab! Ya
şimdi kapısına gelen muhtaç kardeşine bir dilim ekmeği
Allah rızası için çok görenler var, Sultanım....
Ne olacak bu ümmetinin son hâli?

Ayşegül ŞAHİN

aracizgivi-vi.gif

YOL

Bir yol düşünün... İki yanında kocaman ağaçlar, ke-
narında bir ırmak çağlar. Yol, topraktan tekerlerin
geçtiği yerler aşınmış, biraz da çukurlaşmış. Yol düz,
yanlış yerlere sapan ayrımları yok. Üstünde yürüyen-
ler, bazen çeşmelerden susuzluğunu dindirir, bazen
bir çiçek koparıp kokusuna sevinir.
Zamanla teknoloji gelişir. Yola parke döşenir. Kes-
tirmeler yapılır; ama çoğu asıl yola dönemez. Irmak
kurur, bulutlar yüzünden güneş görünmez olur. İnsan-
ların amacı yolu tamamlayıp, eşsiz güzelliğe ulaş-
makken insanlar yoldan çıkar, kendisine başka dün-
yalar kurar. Artık ağaçlar da kurur, sürgün veremez
olur, çiçekler solar, çeşmeler su vermez olur.
Bir zaman gelir, insan rahatsız olmaya başlar.
Çünkü artık yolu görmek zordur. Hatta bazıları için
yol hiç görünmez olur. Her ne kadar insanlar geliş-
tikçe yol da gelişse de bu gelişmeden asıl yol değil,
sapa yollar etkilenir.
Bazıları çiçek kokularını özlerken, bazıları her bi-
ri uçuruma giden yeni yollar açmaya devam eder. İn-
san artık nefes alamaz olur. Bir zamanlar iyi olduğu-
nu sandığı yaptıkları, kendi kendisini zehirleyen ak-
rep misali artık onun aleyhine işlemeye başlar.
Hatasını anlar insan, pişman olur; ama kaybede-
cek zaman yoktur. Şimdi yeniden fidanlar dikiliyor,
çiçekler ekiliyor, ırmağın tekrar coşması için çabala-
nıyor. Hatta toprağa dokunulmasını engelleyen par-
keler sökülüyor. Yalın ayak toprakta yürüyebilmenin
hazzı tekrar yaşanmaya başlıyor. Bulutlar dağılıyor,
güneş ortaya çıkıyor. İnsan ne kadar uğraşsa da, yan-
lış yolları kapatamıyor, hatta bazıları hâlâ o yollar-
dan açıyor. Ama asıl yoldakilerin sayıları artıyor. Ar-
kadan gelenlerin çoğu öndekileri izleyeceği ve artık
yoldakilerin bilinci arttığı için çoğunluk gerçek ama-
ca, yolun sonundaki müthiş dünyaya ulaşıyor. Hâlâ
yanlış yollarda olanlar var ama onlarda dönebilir.
Onların da yüreklerinin kuytularında kalmış duygu-
lar açılabilir, gerçeği görmeleri sağlanabilir. İşte o
zaman yol bize verildiği hâle tekrar döner, uçuruma
giden yanlış yollar mühürlenebilir. Şimdi size imkân-
sız gelebilir; fakat bunu becerebilecek birileri var.
Kim diye düşünüyorsanız, aynaya bakmakla başlaya-

bilirsiniz... Göreceksiniz yanlış yollar kapanacak,
asıl yollar bulunacak, yolun sonundaki asıl hayata
bütün insanlar ulaşacak bir gün.
Biz, yolu asıl haline döndürmeye başladık,doğ-
ru yoldayız ve bu yoldan sapmayacağız...

Gülşah KALIN

aracizgivi-vi.gif

BABAMA

Hayatın bana öğrettiği en güzel, en anlamlı, en
güvenli kelime: "Baba "... Babam!.. Yanımdayken
hiç olmadığım kadar korkusuz olduğum, sımsıcak
kollarında güven duyduğum, adını tüm dünyaya mey-
dan okurcasına gururla söylediğim babam...
Bu küçük kızın bu satırları senin sımsıcak gözle-
rin için yazıyor... Yokluğunda yüreği acıyan, bütün
acılara rağmen bir bakışınla mutlu edebileceğin göz-
lerin için... Belki yalnız kaldığında en çok ihtiyaç
duyduğu şey onlar... Sevginle parlayan gözlerin öyle
sıcak ki babam, öyle sıcak ki...
Ya seni özlemek babam, ya seni özlemek....
Hasret acısı, damarlarımdaki kanın son damla-
sına kadar işliyor her seferinde. Yokluğun öyle
zor geliyor ki bana... Senin o sesin, bunca yıl-
dır bu yükü taşımaktan yorulmayan, adımızı
duyduğunda akan suları durduran yüreğin...
Ben, her gece senin güvenini hissederek
uyudum. Her sabah o çakmak çakmak yanan
gözlerin için her şeyin kısa bir süre için dur-
duğu uykumdan uyandım. Senin için, varlı-
ğın için, sevgin için...
Hayatta öyle güçlükler var ki babam...
Ama var mıdır sensizlik kadar zoru, senden
ayrılık kadar acısı?.. Sen... Sen çok büyüksün
babam, bu küçük yürekte.Öyle temizsin ki...Bı-
rakma bizleri; bırakma bu küçük,senin sevginle
dolu yüreği. Eksiltme gözlerindeki o güveni...
Bırak sensizlik sadece bu olsun... Bırak kısa bir
süre sonra seni görebilmek olsun özlem...
Ne çok seviyorum seni bir bilsen...Haykırmak is-
tiyorum en yüksek tepelerden, en vefalı yüreğe...
" Seni seviyorum babam, seni çok seviyorum."
Güzide KARAAĞAÇ

aracizgivi-vi.gif

BELKİ

Yağmurlu bir bahar günü sıkıca sarıldın, "gidiyo-
rum" dedin ve üzülmeyeyim diye de " gelirken söz sa-
na bisiklet ve bebek alacağım"diyerek gittin. Sen git-
tikten sonra arkadaşlarıma hep "babam bana bisik-
letle bebek getirecek" dedim. On beş sene geçti; ama
gelmedin. Şimdi ne bisikleti ne de bebeği istiyorum.
Sadece sen gel, ben sana baba demek istiyorum. On
beş sene gelmedi, artık gelmez demiyorum.
Umut bu ya belki seni benden götüren yağmurlarla
bir bahar dönersin diye her yağmur yağdığında
ön bahçeye bakan oluğun yanında bekliyorum.
Oysa seninle bahar yağmurlarında kuşların
nasıl kaçıştığını seyrederdik. Biliyor musun
o yağmurlar arada bir yağıyor? Ama içim-
de bitmeyen kasırgaların her gün bir şey-
leri daha yutarak biraz daha büyüyor. Bir
gün bulutlar çekilecek, yağmur dinecek
ve kasırga bitecek diyorum avutmak için
kendimi. Ama korkuyorum, bu kasırga yü-
reğimde yıkmadık bir tek yer bırakmaya-
cak diye.
İki hece: Baba. Bu iki heceyi her işit-
tiğimde; dört yaşında bir çocuğun baba
deyişinde, sonra da sımsıcak sarılmala-
rında ve gözümden zamansız akan iki dam-
la yaşta buldum seni ve sonra hep kaybet-
tim. O kadar yoruldum ki her bulduğumda
kaybetmekten seni.
Oysa biliyordum yağmurlarını bile bilme-
diğim kenttesin şimdi. Biliyordum; ama bilmek,
kabullenmek istemiyordum. Asi yüreğimi hep "ha-
ni, belki olur" larla kandırıyordum. Belki de belkilere
sığınarak yaşamaya iyice alışıyordum.
Şimdi umutlarımın sıfır noktasındayım ve yine bek-
liyorum belki getirir diye yağmurlar seni. Hadi söyle,
gelecek misin yoksa artık beklemeyeyim mi?
Yine de belli mi olur, dönersin belki...
Havva YILMAZ

aracizgivi-vi.gif

Ben Öğretmen Olmak İstiyorum

Ben senin izinde yürümek istiyorum öğretmenim.
Hani; bir kor düşmüş ya yüreğinin yüreğine, kara
tahtalar dile geldi, umutlarının renkleri boyadı ya
hayatımızı o korun aydınlığında... Aynı kordan be-
nim içimde de yansın istiyorum. Ben de senin gibi ce-
haleti dize getirmek, güllere bahçıvan, papatyalara
su, âşıklara sevda olsam... Aynen senin gibi öğretmen
olsam. Hani hep derdiniz ya, bir sevdadır öğretmen
olmak diye... Almadan vermek, verdikçe çoğalmak,
çoğaldıkça aydınlanmak, aydınlatmak, ufuktaki ışığı
kucaklamak... Gerçekten de sevdasın yüreğimde, şi-
irsin dilimde
"Sen tohumusun harabe ruhumun
Sen oldum ben öğretmenim...
Kalıbı sensin darmaduman huyumun
Değişmez sevdam oldun öğretmenim!
Damarlarımdaki hakikâtisin ruhumun!"
Hatırlıyorum diyeceğim ama unutmak ne müm-
kün? Bana her şeyi sen öğrettin öğretmenim. Uzak
dağ köylerinde, gaz lâmbasında yazılı kâğıdı okuyan
ve düşlerini kirletmemiş öğretmenleri biraz olsun
mutlu edebilmenin vatan olduğunu öğrettin bana. Ay
yıldız olup göklerde dalgalanmayı, yüreklerde vatan
vatan atmayı, Anadolu'nun açlığını doyurmayı öğret-
tin. Fakat bundan önce sen olmayı, ben olmayı, hıçkı-
rarak ağlayan gözlerde yaş olmayı, Ağrı, Van, Hak-
kari, Kayseri, Ankara, İstanbul olmayı ve hepsinin
nasıl sen olduğunu, öğretmen olduğunu gösterdin
gözlerinin umut saçan ışığında.
Mutluluk... Ne kadar basit, üç heceden oluşuyor.
Oysa o kadar zor ki onu yakalamak. Biz seninle onu
yakasından yakaladık ve resmini yaptık. Kim demiş
mutluluğun resmi yapılmaz diye? Senin gözlerinden
sıralarında oturan incileri göremez onlar, hayatın ışı-
ğını anlayamaz onlar öğretmenim. Hâlâ kulağımda
çınlar sesiniz. Gözleriniz hâlâ gözümün önünde. Ha-
yata dair ne varsa ölümlü. Hani küçücük bir dünyam
vardı avuçlarında, o dünyaya kocaman hayaller sığ-
dırmıştım. Üzgünüm ben, mutluluğu ölümsüz sanmış-
tım. Mutluluğu ölüm aldı elimden ve seninle beraber
toprağa teslim oldu. Sen toprak olduğunda...
Söylemesi ne kadar kolay geliyor insana, bir de
yaşamasını düşünün. Uzadıkça uzayan yollarda,
uçurtmamı gökyüzüne salamadım. Yollarda söyleye-
medim şarkımı bağıra çağıra ve hani söz vermiştim
hiç ağlamamak, hep gülmek için. Özür dilerim öğret-
menim, sözümde duramadım ve ağladım (Sen bu dün-
yayı terk eylediğinde.)
Şimdi, ben sen olmak, öğretmen olmak istiyorum.
Şekil veremediğimiz, yitirdiğimiz düşleri gerçekleştir-
mek istiyorum.
Tut ellerimden, sakın bırakma öğretmenim. Çünkü
artık kendi yolumda ben yapamayacağım şeylerin,
yapabileceklerimi engellemesine izin vermeyeceğim.
Fakat sözümü tutuyorum; ben sen olmak, ben öğ-
retmen olmak istiyorum, öğretmenim!
Bedriye ÖNER

aracizgivi-vi.gif

BİR YAĞMUR DAMLASI

Bir yağmur damlası düşer karanlık gecelerin yüreğine, böler hazin uykuyu. Sadece bir yağmur damlası-
dır bazen gelmesi beklenen, bazen ansızın çıkagelen ve her gelişinde insana yeniden doğuşu vaad eden...
Küçük bir yağmur damlası, büyük bir umuttur "Nevruz" doğadan, sevdadan, barıştan, birlikten, insandan
yana.
Ne güzel, bahar taçlandırmış insanı umudun aydınlığıyla. Tüm doğa sereserpe, nabzı dolu dizgin atıyor
ve şafak kızıl rengiyle insanın nabzında canlanıyor. Geçit resmi yapan yıldız tablolarıyla bezenmiş gökyüzü
dönüp duruyor yavaşça ve ağacın yapraklarıyla kavuşmasını, bülbülün gül ile buluşmasını, börtü böceğin
doğaya yeniden merhaba demesini, toprak ananın yine en güzel yeşil elbiselerini giymesini sahneliyor. Sah-
nelenen kavuşmalara ve buluşmalara şahit olan insanoğlu tepkisiz kalamıyor bu ihtişamın karşısında. Bü-
tün tabiatın kucaklaştığını gören insan ruhunda barış, sevgi, birlik rüzgârları esiyor yeniden doğan yeni
günle beraber. İnsanlar canlanıyor, ümitler canlanıyor, hayaller canlanıyor tabiatın canlanmasıyla. Anado-
lu bozkırlarında, evrensel kadınların türküler yaktıkları, çapa yaptıkları tarla kenarlarında çıplak ayakları
yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının gülücükleri ayrı bir renk oluyor karanlıklara dalan, çoktan-
dır gülmeyi unutmuş insanların hayatlarına. Ve artıyor beklentiler geleceğe, dünyaya, hayata dair ve barış
duaları okunuyor her dalgasıyla düşman olan denizlere, pusudaki balıklara, av peşindeki kuşlara, hayat
peşindeki insanlara... Kış şahinleri yerine bahar güvercinleri salınıyor gökyüzüne bin bir umutla.
Barış güvercinleri uçadursun üzerimizden. Ben o güvercinlerin konakladığı ülkemin insanlarındaki öne-
mini anlatmak istiyorum nevruzun. Tarih sahnesine göçebelikle adım atan Türkler doğayla iç içe yaşamış
beraber var olmuştur. Nevruz bu beraberliğin insanları doğaya, insanları insanlara kenetlediği bir bağdır
aslında. Nevruz, insanımın birbirine yolladığı selam ve sevgidir beraberlikten yana. Oysa, zaman kavramı
yozlaştırmaya başladı bu büyük olayı. Zamane insanları bu duygudan yoksun kendi elleriyle yaptıkları, tek-
noloji, gelişim adı altında kafeslere kapattılar kendilerini dünyalarıyla beraber. Cam yığınlarını, beton duy-
guların arkasına sakladılar sevgilerini. Halbuki insanoğlu o yağmur damlasının ışığında ıslanmalı ıslanma-
lı da mutluluk, sevgi, barış, birlik akmalı saçlarından omuzlarına... Baştan ayağa ıslanmalı o yağmur dam-
lasının damlalarıyla...
Ben nice kavuşmalar bilirim toprağıma, nice destanlar bilirim halkıma ve nice yağmur damlaları, nev-
ruzlar bilirim vatanıma, insanlarıma özgü... Şimdi bunca sözün üstüne gerisi boş ve anlamsız. Nevruzlar ve
bundan sonrası yine benim insanıma kalmış.
Bedriye ÖNER

aracizgivi-vi.gif

MUTLULUK OYUNU

Benim adımlarım da bir bebeğin ilk adım atışı
gibi mutlu ediyor mu ki insanları? Beni ediyor bu
kesindir. Yetiyor mu ya? Ya, öyle işte... Bir annenin
bebeğine taktığı pembe tokacıklarla mutlu olması
gibi benim de hayatımdaki pembe tokalar mutlu
ediyor mu birilerini? Birileri mi? Kimler ki? Ben
mi? Evet ben... Ben mutlu oluyorum. Ama bu mut-
luluk, bir babanın hastane kapısında çocuk ağıdı
duymasındaki mutluluk mu? Değildir herhalde o kadar. Ama o kadar mutlu olduğum bir şey var. Bu şey ne
acaba? Bu şey birilerinin mutlu olmasını görmemde mi yatıyor? Sevmediğim birilerinin... Sevdiklerimle zaten
mutlu oluyorum ben. Ya sevmediklerim... Onların mutlu olması beni de mutlu eder mi ki? Biliyorum kapalı ko-
nuyorum. Yazının buraya geleceğini bilsem hiç başlamazdım belki...
Sıkıldık mı hayattan, yoksa hayat mı bizden sıkıldı? Tem-
muzun ortasında surat astığım güneşe gülümsüyorum şimdi...
İnsanlarsa çok önceden kınadıkları şeylere şimdi gülümsü-
yorlar, gülüyorlar, mutlu oluyorlar. Mutluluğun bu kadar ba-
sit şeylerle kazanıldığını bilsem, bu mutluluk oyununa hiç gi-
rişmezdim belki... Hiç güvercin uçurmazdım... Hiç bir zaman
kedimin boynuna kırmızı kurdele bağlamazdım... Ve arkadaş-
larımın saçlarındaki pembe tokaları gördüğümde " İşte Ha-
yat, bu ya" demezdim, gülmezdim ve unutmazdım...
Birilerini kaybettik. Bu başka birileri için kazanmaktır as-
lında... Kaybetmek, kazanmak... İki sözcük var karşımda. Bu
sözcüklerde köydeki traktörlerin üzerinde yediğim yerli doma-
tesler kadar nefis mi acaba? Bir şeyler planladığımız gibi
oluyor, bir şeyler olmuyor. Hayatta bir şeyler var ki sevdiğimiz kadar çekici. Ve gülüyoruz. Ve mutluyuz.
Ne için mutluyuz? Ahlâksızca söylenen şarkıyı tekrar etmek için mi? Ya da çatlayan elimizi okşamak
için mi? İkinciyi tercih edelim, biz düşmeyelim, düşürmeyelim. Ellerinden tutup kaldıralım düşeni. Ve ona en
sevdiğimiz yeşil ceketi giydirelim. Tek sen mi? Tek benim demedim ki. Biziz işte...
Hep mutluluk mu olsun? O zaman nar, mandalina ve elma gelen kapıyı açalım. Açtık bakalım. Güzellikler
içeri girdi. Kötülükler izin istemeden çekip gitti. Her şey değişti. Her şey güzel oldu. Ve yırtıldı kötülük sayfa-
ları... Hayal diyeceksiniz ama gerçek. Yırtılan güzellik sayfaları birleşti ve rüya gördük. Rüyamızda dörtlümü-
zün sarı yıldızını gördük. Rüyamız gerçek oldu. Evdeki unuttuklarımız elimize geldi. Ve her şeyin güzel olduğu-
nu söyledi kalemimiz. Annemin gözlerini boyadı boyamız. Ama ucumuz bitti. Nefesimiz tükendi, gücümüz git-
ti. Bir ince topraktı günlerin önüne geçen, günleri örten. Biz bu toprağı biriktirdik günlerce. Ve biz sonunda o
toprağın altına girdik. İşte şimdi başladı hayat... Bitmeyecek olan hayat... Devam edecek olan gün... Ve kavuş-
malar... İşte şimdi başladı...
Ve biz yok olmak için doğduk...
Var olmak için öleceğiz...

Merve GÜLDOĞAN

aracizgivi-vi.gif

SON VEDA

Hüzünlü kalkmıştı bu sefer sıcacık yatağından. Ak-
şamki neşesinden eser kalmamıştı. Oysa bugün onun
doğum günüydü. Çok sevinçli olmayı beklerken bir
sıkıntıyla uyandı bu sabah. Yurt arkadaşlarının hâlâ
uyumakta olduğunu gördü. Belli ki gitmek için daha
erkendi. Biraz kitap okumak istedi. Ama içinde ne ol-
duğunu bilmeden boş yere canını sıkan şey buna izin
vermiyordu. Fotoğraflarına bakmak geldi aklına. Ar-
kadaşlarıyla yaşadığı o güzel ve anlamlı günlerde,
bakınca gülümsemek için çekilmiş fotoğraflara baktı.
Ne kadar da neşeli geçmişti onun hazırlık yılı. Üniver-
sitede olmasına rağmen ders çalışmayarak boşluyor-
du üniversiteyi. Pişman da değildi. Ama bu yıl aklı
başına gelmişti. Gençliğinin o güzel yıllarında kitap-
lara gömülmek hiç iç açıcı gelmiyordu onun için.
Tam o anı yaşamak üzereyken bir sesle irkildi. Kızlar
için kalkma vakti gelmişti. Anlamlı bakışlarla onların
sitem içerisinde uyanışını izledi bir süre. Kampüse gi-
dene kadar hiç kimse doğum gününü kutlamadı. İlk
kutlayan hem sınıf arkadaşı hem de adaşı olan Meltem'di. Ama o bunu ilk Buket'ten bekliyordu. Buket, bu
gün ona karşı çok soğuktu. Sebebini bilmiyor, ona da
sormayarak kendini için için yiyordu. Anîden sıcak
bir el hissetti omzunda ve dönüp baktığında bu elin
Buket'e ait olduğunu gördü. Buket ona kalplerle do-
lu bir zarf verdi ve gitti. Zarfta şu satırlar yazıyordu;
" Canım arkadaşım Meltem,
Belki de bugün doğum gününü kutlayan ilk kişinin
ben olmasını isterdin. Ben de öyle olmasını istiyor-
dum ta ki bu sabah seni görene kadar. Çok hüzünlüy-
dün ve yalnız kalmaya ihtiyacın olduğunu düşündüm.
Seni belki hayâl kırıklığına uğratmışımdır. Beni affet!
Nice güzel yıllara,
Dostun Buket "
Bu sözleri okuyunca mutlu oldu Meltem. Ders bit-
tiğinde sinemaya gitmeye karar verdiler. Sonra bir gi-
yim mağazasına girdiler. Buket, Meltem'in doğum gü-
nü için ona daima gülen ve hiç ağlamayan bir bebek
hediye etti. Ve
sonunda yolları ayrılıyordu. Bu arada
Buket, mağazada poşetlerinden birini unuttuğunu
fark etti. Meltem gitmek için otobüs bekliyordu. Ve Buket de mağazaya uğradıktan sonra eve doğru gi-
decekti. Buket mağazadan çıkınca bir kalabalık gör-
dü ve koştu. Gözlerine inanamadı ve yerde kanlar
içinde yatan kişi biraz önce ayrıldığı dostuydu. Mel-
tem'in elinde daha biraz önce Buket'in hediye ettiği
oyuncak bebek vardı ve bebek ağlıyordu. Oysa o be-
bek hep gülecekti. Buket, Meltem'e doğru eğildi, göz-
lerinin içine bakarak elini tuttu. O sıcak eller birden
buz kesildi ve Meltem'in başı düştü. Bırakmıyordu el-
lerini Buket, bırakmayacaktı. O an arkadaşının ken-
disine kurumuş bir gül ve küçük bir kâğıt bıraktığını
gördü. Evet, evet o güldü bu. Dostluklarının ilk gü-
nünde Meltem'e hediye ettiği güldü bu ve kâğıt da
ona yazdığı kâğıttı. Peki niye vermişti Meltem bunu?
Yazdığı kâğıdı dikkatle okudu ve göz yaşlarını tuta-
madı. Meltem biricik dostuna;

" Belki bir gün yollarımız ayrılacak bu ölümlü dün-
yada,
Ama kalplerimiz birleşecek sonsuz olan dünyada,
Sen beni unutursan, elveda!
Ben seni unutmayacağım asla... "
demişti son kez.
Büşra DOĞDU


asiyandergisi@mynet.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın