|
DOSTLUK
Mevlana dan bir hikaye seçtim size bugün. Yorum yok çünkü okuyunca her şeyin ne kadar ayan beyan olduğunu göreceksiniz. Kolay gelsin.
DOST VE SARIMSAK TARLASI
Genç adamın biri, Dermiş babasına her gün;
'Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi'
Baba, itiraz eder, Olmaz öyle çok dost, hakikisi Belki bir, belki iki,
Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki...
Devam eder durur konuşma...
Aralarında başlar bir tartışma, Karar verirler bir sınava, Dostun hakikisini anlamaya...
Bir akşam bir koyun keserler, Ve koyarlar çuvala.
Baba der ki oğluna,'Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna'. Çuvaldan kanlar damlamakta,
Sanki öldürmüşler de bir adamı, Koymuşlar çuvala, Dıştan böyle sanılmakta.
Delikanlı sırtlar çuvalı, Gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı.
O dost, bakar ki bir çuvala hem de kanlı, Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına,
Almaz içeri arkadaşını Böylece tek tek dolaşır delikanlı, Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.
Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır. evlat geriye döner. Ama içten yıkılır...Babasına dönerek; haklıymışsın baba ' der. Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.
Baba 'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim. Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona.
Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar. Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...
Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir. O dost, delikanlıyı alır hemen içeri.
Geçerler arka bahçeye. Bir çukur kazarlar birlikte, Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,
Üzerine de serpiştirirler toprak. Belli olmasın diye dikerler sarımsak...
Genç adam gelir babasına;
'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca, Babası; 'daha erken, o belli olmaz daha.
Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga, Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona,
işte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi. Sonra gel olanları anlat bana...'
Genç adam, aynen yapar babasının dediğini, Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,
babasının dostuna istemeden basar iki tokadı! Der ki tokadı yiyen DOST;
'Git de söyle babana, biz satmayız Sarımsak tarlasını öyle iki tokada'!
Sevilecek biri olmadğınn zamanlarda bile Seni Sevmeli...
Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı...
Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı...
Dost dediğin; fanatik olmalı;
Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli.
Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,
Ve ağladığında, seninle ağlamalı...
Ama hepsinden daha çok;
Dost matematiksel olmalı;
Sevinci çarpmalı...
Üzüntüyü bölmeli...
Geçmişi çıkarmalı...
Yarını toplamalı...
Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı...
Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı...
İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...
Mevlana
Sağlıcakla kalın.
STRES VE KÖPEK BALIĞI..!
Hani bir söz vardır ya; “Stres eter gibidir. Azı ayıltır. Çoğu bayıltır.” Gerek televizyondan, gerek gazetelerden gerekse günlük konuşmalardan görüp işittiğimiz kadarıyla, stres artık yaşamımızın bir parçası hâline gelmiş. Bildiğiniz gibi stres, vücudumuzun stresör faktörlere karşı salgıladığı kortizon ile ayyuka çıkmaktadır. Bununla birlikte normal düzeydeki kortizonun vücudumuz ve konsantrasyonumuz için çok faydalı olduğu yapılan araştırmalar sonucunda bulgulanmıştır. Ancak bunun tam tersi, zarar verici sonuçlara da yol açabilmektedir. Yâni, vücudumuzdaki kortizon miktarı aşırı düzeyde artınca, cilt hastalıkları, uykusuzluk, odaklanamama, isteksizlik, panik durumlar, sindirim problemleri, iştahsızlık, bilişsel faaliyetlerde azalma, yüksek tansiyon, terleme, mide bulantısı, içsel sıkıntı, nevrotik zorlantı, sinirlilik hâli vb. durumlar görülebilmektedir. Bu bakımdan vücudumuzdaki kortizon miktarını kontrollü bir düzeyde tutmamız ve stresimizi kendimiz için yararlı bir psiko-dinamik faktör olarak kontrol altına almamız gerekmektedir. Bu konuda sizlere ışık tutacağına inandığım, yaşanmış gerçek bir hikâyeden bahsederek sorunuza cevap vermek istiyorum. İşte hikâyemiz…
BEYNİNİZE KÖPEKBALIĞI ATIN..!
Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Fakat Japonya sâhillerinde bol balık bulmak artık mümkün olmamaktadır. Balıkçılar Japon nüfusunu doyurabilmek için ve piyasada yükselen bu talebi karşılamak için daha büyük tekneler yaptırıp, taze balık tutmak için daha uzaklara açılmaya başlamışlardır. Ancak balık için daha uzaklara/açıklara gidildikçe geri dönmesi de o kadar çok vakit almaya başlamıştır. Dönüş 1-2 günden fazla sürdüğü için, tutulan balıklar tazeliğini bu nedenle kaybetmektedir. Bu yolla avlanıp pazarlarda satılan balıkların taze olmadığını anlayan Japonlar ise bu balıkların lezzetini hiç sevmemişlerdir ve balıklar elde kalmıştır.
Bunun üzerine bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır. Böylece istedikleri kadar uzağa gidip avlanacaklar, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklamaya başlamışlardır. Ancak Japon halkı taze hâlde dondurulmuş balıkların da lezzet farkını yine hissedebiliyor ve donmuş olan balıklara fazla para ödemek istemiyormuş. Yine balıklara tezgâhta kalıyormuş.
Balıkçılar bu defâ, teknelerine dev balık akvaryumları yaptırmışlar. Avlanan balıklar, dev akvaryumlar içersinde biraz fazla sıkışacaklarmış ve hattâ birbirlerine çarpa çarpa biraz da aptallaşacaklarmış ama yine de canlı bir şekilde kıyıya ulaşabileceklermiş. Bu proje de ilk başta hiç yoktan iyi ve akılcı bir çözümmüş gibi görünüyordu. Nitekim balıkçılar da aynen böyle yaptılar. Ancak Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da, sersemlemiş bir şekilde kıyıya geldikleri için taze balıklar gibi yeterince lezzetli olmadıklarını düşünüyormuş. Çünkü hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balıkların, capcanlı, diri ve hareketli taze balığa göre lezzeti onlara göre çok daha farklıymış.
Pekâlā, Balıkçılar nasıl olacak da Japonya’ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi? Siz olsaydınız ne yapardınız? Japonlar çok ilginç bir çözüm bulmuşlar: Derin büyük akvaryumlara küçük birkaç tâne köpek balığı bırakmışlar. Böylece hayâtta kalmaya ve yem olmamaya çalışan balıklar, ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak akvaryum içersinde yaşam mücadelesi verdikleri için, böylece zinde ve taze bir şekilde kıyıya ulaştırılabilmiş.
1950’lerde, L. Ron Hubbart’ın gözlemlediği gibi “İnsânoğlu ancak başarma azmi ve kararlığı içinde bulunursa müthiş bir gayret sarf eder.” Ne kadar akıllı, uzman ve inatçıysanız, bir problemle uğraşmaktan o kadar daha zevk alırsınız. Bir problem sizi ne kadar çok zorluyorsa ve siz de probleminizi adım adım çözebiliyorsanız, bundan son derece mutluluk duyarsınız. Dahası, diğer problemlerinizi de heyecânla, enerjiyle ve canlılıkla karşılarsınız. Bu kişisel gelişim böylece deavm edip gider…
Yoksa bir hedefinize ulaşır ulaşmaz, heyecânınız kaybolmaya başlamaz mı? Yeni bir hedefiniz ve sizi bileğleyen yeni bir gündeminiz yoksa, yavaş yavaş atalete düşmez misiniz? Ya da aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rehâvete kapılmaya başlamaz mısınız?
İşte bu ve benzeri problemleri aşmak, Japonların taze balık probleminin çözümünde olduğu gibi aslında çok basittir. Yapmanız gereken şey, her zaman sizi zorlayacak olan bir üst performansı sergilemek için; problemlerinizi, kendinizi geliştirmek karşılaşmış olduğunuz eşsiz fırsatlar olarak kabul etmek ve çözümlerine de bu tutku ile yoğunlaşmaktır.
Bu Gerçek Yaşam Kesitinden Şunları Anlıyoruz Görüleceği üzere problemlerden uzaklaşmaktansa içine atlamak, boğuşmak ve onları yenmeye çalışmak bizi daha da zindeleştirir. Problemleriniz çokça ve çeşitli olabilir. Ümitsiz olmayın! Onları tanıyın/tanımlayın, onları göğüsleme stratejilerinizi organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteğiyle onlarla savaşın! Beyninize adetâ bir köpek balığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi işte o zaman görün!
Sorunlarımızı ve problemlerimizi; farkındalık düzeyimizi artıracak ve bizi zinde tutacak yardımcı aktörler olarak görün. Risk almaktan korkmayın! Unutmayın! Risk aldığınız oranda kişisel gelişimizin önünü açmış olursunuz. Aslā kendinizi tekrarlamayın, köşenize çekilip ortalama sıradan bir insân olmayın. Beden diliniz ve ses tonunuz, edilgen ve de durgun olmasın. Yaşama sımsıkı sarılın ve yaşamınız daimâ öğrenme eksenli olsun!
Bilgilerinizi zinde ve taze tutmak istiyorsanız, problemlerinizle mücâdele etmekten kaçınmayın. Unutmayın her başarısızlık, yeniden denemek için doğmuş eşsiz bir fırsattır.
Aslında problemlerimiz, bize bu anlamda gizli bir mesaj veririler. Mesaj şudur: “Ben senin probleminim. Seninim. Sana âidim. Tıpkı elin gibi, gözün gibi. Eline ve gözüne sahip çıkarak ve onları en iyi şekilde kullanarak nasıl bağımsızlaştıysan, beni de sahiplenerek ve benden elde ettiğin kazanımları en iyi şekilde kullanarak bağımsızlaşabilir ve daha güçlü olabilirsin.”
Özetle; stresinizi yerçekimi gibi, mevsimlerin gelip geçmesi gibi, üşümek gibi, acıkmak gibi doğal karşılayın, kabullenin…
Stresinizi, asla bir engel veya problem olarak görmeyin…. Böylece stresinizin sizi zinde tutmasına izin verin…. Sağlıcakla kalın.
|