aslan_uslu.sitemynet.com
ANA SAYFA Kurumumuz Vizyon-Misyon Öğretmenler İlçemiz ve Biz Araştırmalarımız Sosyo-Kültür Köylerimiz Fotoğraflar Faaliyet Resimlerimiz Hikayeler BAYRAĞIM Bize Yazın Arkadaş Linkler

Hikayeler

Bu sayfada, Merkez Müdürümüz Aslan USLU'nun "Suşehri Yöre Gazetesi'nde deki köşesinde yayınlanan hayata dair hikayelere yer vereceğiz... Umarım Hayatın içinden doğan bu kendi küçük anlamı hayat olan hikayeler hayatımızda ufacıcık da olda yeni kapılar açar...

NOBELLİ YAMUKLAR!!
İstihbarat dünyasında "kuş yumurtası üretmek" diye bir deyim vardır.
Diyelim ki X ülkesinde bundan 20 sene sonra yapmak istediğiniz uzun vadeli
bir operasyon var. Bu operasyon için size çeşitli provakatörler lazım ve
en güvenilir provakatör kendi yetiştirdiğinizdir. Bu iş için yetenekli ama
geleceği parlak olmayan zayıf karakterli bir "yumurta" bulunur.
Mesela bu genç üniversitede devşirilir ve aşama aşama önce öğretim
görevlisi daha sonrada medya parlatmaları ve şirket
sponsorluklarıyla ülkede sözü dinlenen bir Profesör haline
getirilir. Gerekirse tüm araştırma ve kitapları da eline hazır
olarak verilir.

Ülkedeki insanlar bu kişinin yazdığını sandıkları muhteşem eserleri
okur ve ona olan saygıları artar. Böylece yumurta kuluçka aşamasını
bitirmiş ve çatlayıp güzel bir kuş olma zamanı gelmiştir.

Belirlenen zamanda bu profesör medya yoluyla müthiş radikal
açıklamalar yapmaya başlar ve tüm ülkeyi karıştırır.

Aynı anda kendisi gibi yetiştirilen diğer yumurtalarda farklı
faaliyetlere girişirler. Neyse konu uzun benim yerim dar ama
ilgilenenler için Doğu Bloğunun çöküş dönemine bakmalarını salık
veririm.

Bu alakasız konudan sonra gelelim Orhan beye.

Ferit Orhan Pamuk Beyin (kimsenin bilmesini istemediği göbek adı
Ferit'tir) aslında ülkesine bu kadar muhalif olmasına bir sebep
yoktur. Hani fakir ve hayatını zorluklar içinde geçirmiş, içerde
yatmış birisi olsa belki anlayacağım ama Orhan Pamuk sülalece
aristokrat tabakasına mensuptur ve bugün eleştirdiği devletin çok
ekmeğini yemiştir.

Mesela dedesi Cumhuriyetin ilk mühendislerindendir ve özellikle
Atatürk,İnönü dönemlerinde yapılan demiryolu hamlesinde büyük
ihaleler alıp kısa zamanda zengin olmuştur. Oğulları bu koca
servetin büyük kısmını sefahatle tüketseler de Orhan Pamuğun zengin
bir hayat sürmesine yetecek kadar servet kalmıştır. .

Peki Orhan Pamukta oluşan bu sistem düşmanlığı nereden kaynaklanıyor
ve acaba "yapay" bir düşmanlık mı sorularına cevap arayalım.

Orhan Pamuğun hayatının ilk evrelerine baktığımız zaman koca bir
başarısızlık olduğunu görüyoruz. 30 yaşına kadar iki okul
değiştirmiş ve sırf askerliğini kısa dönem yapmak için Gazetecilik
okumuş bir insan. İlk başlarda ressam olmak isterken sonra yazarlığa
sarıyor. Yıllarca evinin odasına kapanarak ödüller alan ama kimsenin
para vermek istemediği romanlar yazıyor. Tam artık buraya kadarmış
aşamasına geldiği anda sihirli bir değnek değmiş gibi Orhan Pamuğun
kitapları satmaya ve yurtdışında tanınmaya başlıyor.

Peki bu sihirli değnek acaba nerede değmiş olabilir. Benim
kanaatimce bu değneğin izini Amerika'da sürmek lazımdır.

Amerika'ya gitmeden önce Orhan Pamuk üzerinde derin etkileri olduğu
anlaşılan birisinden bahsetmek lazım. Bu kişi Orhan Pamuğun erkek
kardeşi Şevket Pamuk.

Şevket Pamuk Orhan Pamuğun ilk dönemlerinin aksine oldukça başarılı
bir insan. Amerika'da Yale, Berkeley gibi sağlam üniversitelerde
ekonomi okuduktan sonra Türkiye'de bir çok üniversitede ders veren
Şevket Pamuk, Osmanlı ekonomisi üzerinde tanınmış bir uzman. Kendisi
pek çok yabancı üniversitede Osmanlı ve Türkiye ekonomisi üzerine
dersler vermiş.

Bu üniversitelerden en ilginci İsrail'de bulunan Negev Ben Gurion
üniversitesi. İsmini İsrail'in ilk başbakanı, İsrail'in
kurucularından ve hatta anarşik faaliyetleri yüzünden Osmanlı
tarafından Filistin'den kovulacak kadar fanatik siyonist olan David
Ben Guriondan almıştır.

Üniversitenin derslerini MOSSAD'ın da ilgiyle takip edip raporlar
hazırlattığı bir "Ortadoğu Çalışmaları" bölümü bulunmakta. İşte
sayın Şevket Pamuk böylesine kaliteli bir bölümde (!!!) ders
verebilecek kadar yetenekli bir ekonomi uzmanımız.

Ben Gurion üniversitesinin başında 14 sene Dünya Bankası'nda
çalışmış ve daha sonra bu başarılarından ötürü Rotary ve Lions
klüplerinin 2000 yılının adamı olarak seçtikleri Prof.Avishay
Braverman bulunmakta. Böylesine başarılı bir ekonomistin yönettiği
üniversitede ekonomi dersi vermenin önemini anlamışsınızdır. İşte
Orhan Pamuğun kardeşi Şevket Pamuk bu kadar değerli bir hocamız.

Evet biz Orhan Pamuğun Amerika yolculuğuna dönelim gene.

1985-1988 arasında tam üç sene Amerika'da kaldı Orhan Pamuk. Bu
dönemde Amerika'da harıl harıl kitap yazmanın dışında çok önemli bir
kursu da başarıyla bitirdi.Bu kurs Iowa üniversitesi bünyesinde
verilen International Writing Program (IWP) isimli çok ilginç bir
kurs.

Kursun amacı dünyanın değişik bölgelerinden gelen ve kendilerinde
potansiyel görülen yazarların Amerikan hayatını tanımaları ve
kitaplarını yazabilecek güzel bir ortama kavuşmaları.

Bu "iyiliksever"programın bünyesinde her sene 20 kadar yazar
ağırlanıyor.

İşte Orhan Pamuğun bu kurstan sonra hayatı değişti. Yani onun
deyimiyle "Bir kursa gitti hayatı değişti". Bu arada kurstan 2004
senesinde mezun olan bir başka Türkün ismi de MAHİR AKTAŞ, aklınızda
bulunsun çünkü geleceği parlak.

İnsan düşünmeden edemiyor bu üniversite bu kadar insanı çağırıp
onları aylarca yedirip içirecek ve ağırlayacak parayı nereden
buluyor diye. Cevabı basit.
Bu yazar eğitim kursu programının baş sponsoru Amerikan Dışişleri
Bakanlığı.
Orhan Pamuğun şansı Amerika'da bundan sonra oldukça açılıyor.
Baktığımız zaman Orhan Pamuğun Amerika'da basılan kitaplarının
tamamına yakını aynı yayınevinden çıkmış. Bu yayınevi Random House.
Yayınevinin sahipleriyse dünyaca ünlü Alman Bertelsmann yayıncılık.
Bertelsman'ın kurucusu ve şu anda emekli hayatı süren dünyanın en
zenginlerinden Reinhard Mohnda sihirli değnek örneklerinden. Bay
Mohn İkinci Dünya Savaşı'nda general Rommelin Afrikakorps birliğinde
asteğmen olarak savaşıyor. Burada Amerikalılara esir düşerek
Kansasda bir esir kampına tıkılıyor. O zamana kadar kitaplara ilgi
duymayan Mohn biranda kitap sever oluveriyor. Savaştan sonra
komünizm tehdidi altındaki ülkesine dönen Mohn aniden bir yayınevi
açarak ilahi kitapları ve dini kitaplar basmaya başlıyor. İşte
Bertelsmanın kuruluşu böylesine mütevazi.

1991 senesinde emekli olduğu zaman Bertelsmann dünyanın en büyük
yayıncılarından ve kendisi de karun kadar zengin. Bu Amerikalılar
asteğmen Mohn'a esir kampında ne yedirdilerse adam başarının sırrını
buluveriyor bir anda. Bertelsman'ın bir diğer ilginç özelliği Doğan
Holding'le 2001 senesinde Müzik piyasasına yönelik bir ortaklığa
gitmeleri. Bu ortaklığın tüm görüşmeleri bizzat Aydın Doğanın kızı
Hanzade tarafından yapıldı. Buna göre şu an Türkiye'de yayınlanan
pek çok yabancı müzik albümü hep bu ortaklığın sayesinde Türkiye'ye
ulaşıyor.
İşte bu büyük grup Orhan Pamuğu çok sevmiş olacak ki tüm kitaplarını
satsa da satmasa da ısrarla onlar basıyorlar.
Orhan Pamuğun en büyük başarılarından biri de dünyaca ünlü IMPAC
Dublin ödülünü almış olması. Bu ödül öylesine basit bir plaket değil
tabii ki. Çünkü ödül jürisi "Benim adım Kırmızı" kitabını öylesine
beğenmiş ki birde hediyesi olarak 115 bin dolar vermişler.
Peki bir Türk yazarına kendisiyle aynı mesleği yapan çoğu
meslektaşının hayatları boyunca bir arada göremeyeceği meblağı veren
kurumun arkasındaki güç kim.

Bu şirket ödüle ismini veren IMPAC şirketi.
IMPAC tüm dünyada yaygın yönetim danışmanlığı hizmetleri veren bir
Amerikan şirketi. Yönetim danışmanlığı adı altında güzel istihbarat
hizmetleri verdiği de bilinir. Şirketin başındaki Dr James Irwin
İrlanda'yı ve kitapları çok sevdiği için böylesine güzel bir ödül
ortaya çıkarmış ve her sene başarılı bir yazara bu ödül veriliyor.
Edebiyatsever dostumuz bay Irwin çok da aktif birisi. Kendisi
Amerika'nın önde gelen Cumhuriyetçilerinden ve Amerikan ordusuyla
arası harika. O kadar harika ki Amerikan Askeri akademisi West
Point'den üstün hizmet ödülü almış.
Orhan Pamuğa verilen ödülün sponsoru bay James Irwin "International
Democratic Union" derneğinin de baş üyesi ve muhasebecisi. Bu dernek
dünya çapındaki merkez sağ partileri bir araya getirmek için
kurulmuş.
Kurucuları arasında Ronald Reagan, Margaret Thatcher, Baba George
Bush, Helmut Kohl ve Jack Chirac gibi önemli isimler de bulunmakta.
Derneğin Türkiye'den de iki üyesi var. Bunlar Anavatan Partisi ve
Doğru Yol Partisi. Derneğin şu anki başkanı Avustralya'nın Amerikan
yanlısı başbakanı John Howard.
James Irwin bunun dışında Washintonda bulunan "Center for Democracy"
derneğinin de üyesi. Tüm dünyaya Amerikan demokrasisi getirme
amacındaki bu derneğin en ilginç siması artık hepimizin tanıdığı
Henry Kissinger. Kissinger dendi mi o demokrasinin nasıl geleceğini
hepiniz tahmin edersiniz herhalde.

Orhan Pamuğun otuz yaşlarına kadar odasından çıkmayan biri olarak
çok büyük aşamalar kaydettiği büyük bir gerçek. Şu anda kazandığı
ünün ve paranın keyfini çıkarmakla meşgul. Taksim meydanına yakın ve
muhteşem boğaz manzaralı teras katında yeni eserleriyle uğraşıyor.
Duvarlarında Japon edebiyatına kadar tasnif edilmiş yüzlerce kitap
bulunan lüks dairesini sadece çalışma amaçlı kullanıyor ve bazen de
yakın dostlarıyla yemek yiyor. Bu eve sık sık gelen yakın dostlardan
biride Yahudi asıllı Amerikan gazetecisi Jeri Liber di. Bu şahsiyeti
hafızası güçlü olanlar hatırlayacaklardır. Kurucusu olduğu insan
hakları izleme komitesini temsilen Türkiye'deki insan hakları
ihlallerini konu alan bir rapor yazmıştı. Sonra bu rapor kitap
haline de dönüştürüldü. Bu raporda Türk ordusunun Kürtlere katliam
yaptığını iddia edilmiş ve Türk ordusuna açıkça "serseriler" diye
hitapta bulunulmuştu. Bu kitabın çevirisini yapan Ertuğrul Kürkçü ve
Ayşe Nur Zarakoğlu hakkında dava açılınca Jeri Liber onlara destek
vermek için hemen Türkiye'ye gelerek mahkemelere katılmıştı.
Herhalde Sayın Orhan Pamuğun fikirlerinin oluşmasında Jeri Liberle
özel teras katında yaptığı yemekli sohbetlerin büyük etkisi
olmuştur.... Sağlıcakla kalın.

YAVUZ SULTAN SELİM'İN ZERAFETİ
"Mal cimrilerde,
Silah korkaklarda,
Yönetim de akılsızlarda olursa iş bozulur"

Yavuz Sultan Selim Han döneminde,
İran hükümdarı Şah İsmail, kıymetli mücevherler ile dolu bir hediye sandığı gönderiyor, hünkâra.
Sandık açılır. İçinden çeşit çeşit
değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkar.

Fakat, sandık açılır açılmaz, etrafa pek fena
bir koku yayılır.
Önce, hiç kimse bir anlam veremez, nadide mücevherler ile dolu sandıktaki bu fena kokuya.

Sonra, mesele anlaşılır.

Sandığın dibine insan dışkısı doldurulmuş.
Yani, Şah İsmail, aklı sıra,
cihan padişahına hakaret ediyor(!)
Cihan padişahı emir verir,

"herkes düşünsün, bu edepsizliğe, Osmanlı'nın şanına yakışacak şekilde bir mukabelede bulunmalıyız."

Ve çözümü yine kendisi bulur.
Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatılır.

Sandığın içine, o zamanın en nefis gül kokulu lokumlarından hazırlanmış bir kutu
yerleştirilir.

Kutunun altına da, bir satırlık yazıdan ibaret pusula (not) iliştirilir.
Hediye sandığı, itina ile süslendikten sonra,
Şah İsmail'e gönderilir.

Sandık, Şah'ın huzurunda açılır. Sandık açılır açılmaz, etrafa mis gibi gül kokusu yayılır.

Mücevher vs. gibi hediyeler takdim edildikten sonra, Osmanlı Elçisi, tedirgin olmaması için, önce kendisi tatmak kaydıyla-
büyük bir saygı ve nezaketle, Şah İsmail'e
lokumdan ikram eder. Bilâhare, görevliler,
huzurda bulunanlara teker teker
ikram etmeye başlarlar, lokumdan.

Şah, bütün bu olup bitenlere bir anlam veremez.

Osmanlı Elçisi, Şah'ın şaşkınlığını gidermek için, lokum kutusunun altına iliştirilmiş mütevazı pusulayı uzatır. Pusulayı okuyan Şah'ın yüzünde, bu sefer, şaşkınlığın yerini büyük bir utanç ifâdesi alır;

İSMAİL, HERKES YEDİĞİNDEN İKRAM EDER..

DOSTLUK
Mevlana dan bir hikaye seçtim size bugün. Yorum yok çünkü okuyunca her şeyin ne kadar ayan beyan olduğunu göreceksiniz. Kolay gelsin.
DOST VE SARIMSAK TARLASI
Genç adamın biri, Dermiş babasına her gün;
'Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi'
Baba, itiraz eder, Olmaz öyle çok dost, hakikisi Belki bir, belki iki,
Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki...
Devam eder durur konuşma...
Aralarında başlar bir tartışma, Karar verirler bir sınava, Dostun hakikisini anlamaya...
Bir akşam bir koyun keserler, Ve koyarlar çuvala.
Baba der ki oğluna,'Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna'. Çuvaldan kanlar damlamakta,
Sanki öldürmüşler de bir adamı, Koymuşlar çuvala, Dıştan böyle sanılmakta.
Delikanlı sırtlar çuvalı, Gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı.
O dost, bakar ki bir çuvala hem de kanlı, Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına,
Almaz içeri arkadaşını Böylece tek tek dolaşır delikanlı, Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.
Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır. evlat geriye döner. Ama içten yıkılır...Babasına dönerek; haklıymışsın baba ' der. Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.
Baba 'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim. Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona.
Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar. Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...
Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir. O dost, delikanlıyı alır hemen içeri.
Geçerler arka bahçeye. Bir çukur kazarlar birlikte, Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,
Üzerine de serpiştirirler toprak. Belli olmasın diye dikerler sarımsak...
Genç adam gelir babasına;
'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca, Babası; 'daha erken, o belli olmaz daha.
Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga, Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona,
işte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi. Sonra gel olanları anlat bana...'
Genç adam, aynen yapar babasının dediğini, Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,
babasının dostuna istemeden basar iki tokadı! Der ki tokadı yiyen DOST;
'Git de söyle babana, biz satmayız Sarımsak tarlasını öyle iki tokada'!
Sevilecek biri olmadğınn zamanlarda bile Seni Sevmeli...
Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı...
Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı...
Dost dediğin; fanatik olmalı;
Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli.
Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,
Ve ağladığında, seninle ağlamalı...
Ama hepsinden daha çok;
Dost matematiksel olmalı;
Sevinci çarpmalı...
Üzüntüyü bölmeli...
Geçmişi çıkarmalı...
Yarını toplamalı...
Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı...
Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı...
İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...
Mevlana
Sağlıcakla kalın.

STRES VE KÖPEK BALIĞI..!

Hani bir söz vardır ya; “Stres eter gibidir. Azı ayıltır. Çoğu bayıltır.” Gerek televizyondan, gerek gazetelerden gerekse günlük konuşmalardan görüp işittiğimiz kadarıyla, stres artık yaşamımızın bir parçası hâline gelmiş. Bildiğiniz gibi stres, vücudumuzun stresör faktörlere karşı salgıladığı kortizon ile ayyuka çıkmaktadır. Bununla birlikte normal düzeydeki kortizonun vücudumuz ve konsantrasyonumuz için çok faydalı olduğu yapılan araştırmalar sonucunda bulgulanmıştır. Ancak bunun tam tersi, zarar verici sonuçlara da yol açabilmektedir. Yâni, vücudumuzdaki kortizon miktarı aşırı düzeyde artınca, cilt hastalıkları, uykusuzluk, odaklanamama, isteksizlik, panik durumlar, sindirim problemleri, iştahsızlık, bilişsel faaliyetlerde azalma, yüksek tansiyon, terleme, mide bulantısı, içsel sıkıntı, nevrotik zorlantı, sinirlilik hâli vb. durumlar görülebilmektedir. Bu bakımdan vücudumuzdaki kortizon miktarını kontrollü bir düzeyde tutmamız ve stresimizi kendimiz için yararlı bir psiko-dinamik faktör olarak kontrol altına almamız gerekmektedir. Bu konuda sizlere ışık tutacağına inandığım, yaşanmış gerçek bir hikâyeden bahsederek sorunuza cevap vermek istiyorum. İşte hikâyemiz…

BEYNİNİZE KÖPEKBALIĞI ATIN..!
Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Fakat Japonya sâhillerinde bol balık bulmak artık mümkün olmamaktadır. Balıkçılar Japon nüfusunu doyurabilmek için ve piyasada yükselen bu talebi karşılamak için daha büyük tekneler yaptırıp, taze balık tutmak için daha uzaklara açılmaya başlamışlardır. Ancak balık için daha uzaklara/açıklara gidildikçe geri dönmesi de o kadar çok vakit almaya başlamıştır. Dönüş 1-2 günden fazla sürdüğü için, tutulan balıklar tazeliğini bu nedenle kaybetmektedir. Bu yolla avlanıp pazarlarda satılan balıkların taze olmadığını anlayan Japonlar ise bu balıkların lezzetini hiç sevmemişlerdir ve balıklar elde kalmıştır.
Bunun üzerine bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır. Böylece istedikleri kadar uzağa gidip avlanacaklar, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklamaya başlamışlardır. Ancak Japon halkı taze hâlde dondurulmuş balıkların da lezzet farkını yine hissedebiliyor ve donmuş olan balıklara fazla para ödemek istemiyormuş. Yine balıklara tezgâhta kalıyormuş.
Balıkçılar bu defâ, teknelerine dev balık akvaryumları yaptırmışlar. Avlanan balıklar, dev akvaryumlar içersinde biraz fazla sıkışacaklarmış ve hattâ birbirlerine çarpa çarpa biraz da aptallaşacaklarmış ama yine de canlı bir şekilde kıyıya ulaşabileceklermiş. Bu proje de ilk başta hiç yoktan iyi ve akılcı bir çözümmüş gibi görünüyordu. Nitekim balıkçılar da aynen böyle yaptılar. Ancak Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da, sersemlemiş bir şekilde kıyıya geldikleri için taze balıklar gibi yeterince lezzetli olmadıklarını düşünüyormuş. Çünkü hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balıkların, capcanlı, diri ve hareketli taze balığa göre lezzeti onlara göre çok daha farklıymış.
Pekâlā, Balıkçılar nasıl olacak da Japonya’ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi? Siz olsaydınız ne yapardınız? Japonlar çok ilginç bir çözüm bulmuşlar: Derin büyük akvaryumlara küçük birkaç tâne köpek balığı bırakmışlar. Böylece hayâtta kalmaya ve yem olmamaya çalışan balıklar, ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak akvaryum içersinde yaşam mücadelesi verdikleri için, böylece zinde ve taze bir şekilde kıyıya ulaştırılabilmiş.
1950’lerde, L. Ron Hubbart’ın gözlemlediği gibi “İnsânoğlu ancak başarma azmi ve kararlığı içinde bulunursa müthiş bir gayret sarf eder.” Ne kadar akıllı, uzman ve inatçıysanız, bir problemle uğraşmaktan o kadar daha zevk alırsınız. Bir problem sizi ne kadar çok zorluyorsa ve siz de probleminizi adım adım çözebiliyorsanız, bundan son derece mutluluk duyarsınız. Dahası, diğer problemlerinizi de heyecânla, enerjiyle ve canlılıkla karşılarsınız. Bu kişisel gelişim böylece deavm edip gider…
Yoksa bir hedefinize ulaşır ulaşmaz, heyecânınız kaybolmaya başlamaz mı? Yeni bir hedefiniz ve sizi bileğleyen yeni bir gündeminiz yoksa, yavaş yavaş atalete düşmez misiniz? Ya da aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rehâvete kapılmaya başlamaz mısınız?
İşte bu ve benzeri problemleri aşmak, Japonların taze balık probleminin çözümünde olduğu gibi aslında çok basittir. Yapmanız gereken şey, her zaman sizi zorlayacak olan bir üst performansı sergilemek için; problemlerinizi, kendinizi geliştirmek karşılaşmış olduğunuz eşsiz fırsatlar olarak kabul etmek ve çözümlerine de bu tutku ile yoğunlaşmaktır.
Bu Gerçek Yaşam Kesitinden Şunları Anlıyoruz Görüleceği üzere problemlerden uzaklaşmaktansa içine atlamak, boğuşmak ve onları yenmeye çalışmak bizi daha da zindeleştirir. Problemleriniz çokça ve çeşitli olabilir. Ümitsiz olmayın! Onları tanıyın/tanımlayın, onları göğüsleme stratejilerinizi organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteğiyle onlarla savaşın! Beyninize adetâ bir köpek balığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi işte o zaman görün!
Sorunlarımızı ve problemlerimizi; farkındalık düzeyimizi artıracak ve bizi zinde tutacak yardımcı aktörler olarak görün. Risk almaktan korkmayın! Unutmayın! Risk aldığınız oranda kişisel gelişimizin önünü açmış olursunuz. Aslā kendinizi tekrarlamayın, köşenize çekilip ortalama sıradan bir insân olmayın. Beden diliniz ve ses tonunuz, edilgen ve de durgun olmasın. Yaşama sımsıkı sarılın ve yaşamınız daimâ öğrenme eksenli olsun!
Bilgilerinizi zinde ve taze tutmak istiyorsanız, problemlerinizle mücâdele etmekten kaçınmayın. Unutmayın her başarısızlık, yeniden denemek için doğmuş eşsiz bir fırsattır.
Aslında problemlerimiz, bize bu anlamda gizli bir mesaj veririler. Mesaj şudur: “Ben senin probleminim. Seninim. Sana âidim. Tıpkı elin gibi, gözün gibi. Eline ve gözüne sahip çıkarak ve onları en iyi şekilde kullanarak nasıl bağımsızlaştıysan, beni de sahiplenerek ve benden elde ettiğin kazanımları en iyi şekilde kullanarak bağımsızlaşabilir ve daha güçlü olabilirsin.”
Özetle; stresinizi yerçekimi gibi, mevsimlerin gelip geçmesi gibi, üşümek gibi, acıkmak gibi doğal karşılayın, kabullenin…
Stresinizi, asla bir engel veya problem olarak görmeyin…. Böylece stresinizin sizi zinde tutmasına izin verin…. Sağlıcakla kalın.

aslanuslu@yahoo.com