ataturkiye1923.sitemynet.com
Atasayfa Hayatı İmparatorluk Çökerken Milli Mücadele Cumhuriyet Yılları İlkeleri İnkılapları Nutukları Atatürk Diyor ki Dünyada Atatürk Atanın Eserleri Atanın Anıları Kemalin Askerleri Kemalizm Kronoloji Belgeseller Anıtkabir Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi

Atanın Anıları

Ataturkiye1923    www.ataturkiye1923.net.tr.tc

"Bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi bir takım zihniyetler açılımı bulundu. Halbuki hangi bağımsızlık vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin. Tarih böyle bir hadise kaydetmemiştir."

Atanın Anıları

Atatürk Amasya ziyaretinde.Vali konağında yörenin ileri gelenleriile sohbette. Bir ara tam karşısında oturan birine takılır gözleri. Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen sakalıyla Atatürk'ün dikkatini çeker.
Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar Kimdir bu? Vali yanıt verir; Efendim kendisi Şıh'tır. Yörede çok hatırlısı vardır. Atatürk Şıh'ı yanına çağırır ve; "Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan"der ve eliyle de boyun altı hizasını gösterir.
Şıh;
"Emrin olur Paşam" diyerek yerine çekilir. Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya'daki Şıh'ı hatırlar ve Valiyi telefonla arayıp durumu sorar.Vali nasıl söyleyeceğini bilememekle birlikte, Şıh'ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır. Atatürk telefonu kapatır, kağıdı kalemi eline alır ve az sonra nazırını çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği'ne tebliğ etmesini ister. Ertesi gün Amasya'dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata'yı görmek üzere Ankara'ya yola çıkmış... Şıh gelir Ata'nın karşısına çıkar.Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka bir görünüme bürünülmüştür.Atatürk'ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata'ya sorarlar; "Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız? " Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp;"Dün akşam Amasya Valiliği'ne bir yazı gönderdim ve Şıh'ı Afyon'a vali atadığımı bildirdim" der. Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Şıh'a vermesini söyler. Yazıda söyle yazmaktadır; "İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım. Kal sağlıcakla...

Bugünün Türkiye'sini aslında o zaman anlatmış olan Ata'mızın kemiklerini sızlatmamak dileğiyle...





Atatürk'ün bahçe mimarı Mevlüt Baysal anlatıyor:

Çankaya Köşkü'nün bahçesini yapıyordum. Bir gün Atatürk, yaveri ve ben bahçede dolaşıyorduk. Çok ihtiyar ve geniş bir ağaç Ata'nın geçeceği yolu kapatıyordu. Ağacın bir yanı dik bir sırt, diğer yanı suyu çekilmiş bir havuzdu. Ata, havuz tarafındaki kısma yaslanarak karşıya geçti. Derhal atıldım:

- Emrederseniz derhal keselim Paşam!

Bir an yüzüme baktı, sonra:

- Yahu, dedi, sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin!





Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nin sonuçlarının tamamen alınmasını bile beklemeden 30 Ağustos saat 20.15';te birliklerine gerekli emirleri yayımlayarak; Takip Harekatı'nı başlatmıştı.

31 Ağustos günü, muharebe meydanını dolaşan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa gördüklerini, iki yıl sonra 30 Ağustos 1924'te Dumlupınar savaş alanında söylediği nutukta şöyle anlatıyordu:

"Efendiler, ertesi gün tekrar bu muharebe meydanında dolaştığım zaman, ordumuzun kazandığı zaferin büyüklüğü ve buna karşı düşman ordusunun uğradığı felaketin dehşeti beni çok duygulandırdı. Karşı sırtların gerisindeki bütün vadiler, bütün dereler, bırakılmış toplarla, otomobillerle, sayısız donatım ve gereçlerle, bu kalıntılar arasında yığınlar teşkil eden ölülerle, toplanıp karargahlarımıza sevk edilen sürü sürü esir kafileleriyle hakikaten bir mahşeri andırıyordu..."

Muharebe meydanını gördükten sonra paşalar, 31 Ağustos günü öğleye doğru, Yunanlıların yakıp yıkarak bir harebeye çevirdikleri Çalköy'e geldiler. Mustafa Kemal Paşa, o sahneyi şöyle anlatır:

"Efendiler, Ağustos'un otuzbirinci günü, takriben zevalde (öğle zamanı) idi ki, yine bu Çalköy'ünde, yıkık bir evin avlusu içinde İsmet ve Fevzi Paşalarla buluştuk. Kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek bundan sonraki durumu inceledik. Kazandığımız meydan muharebesinin, bütün seferi sona erdirecek bir büyüklük ve önemde olduğunda birleştik. Şimdi, Bursa istikametinde çekilen düşman kuvvetlerini mahvetmekle beraber, ordunun büyük kısmı ile bila -aram (durmaksızın) İzmir'e yürüyecektik..."

Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile bütünlüğünü tamamen kaybeden Yunan ordusu, iki büyük parçaya ayrılmış olarak, bir bölümü ile kuzeye, Kütahya-Bursa istikametine, diğer bölümü ile batıya Uşak-İzmir istikametinde düzensiz şekilde sürükleniyordu. Bir Yunanlı yazarının ifadesiyle;

"Murat Dağları'nın korkunç tepeleri üzerinden, alın yazıları olan ölüme doğru iniyorlardı"
31 Ağustos günü akşamı, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, orduya şu emri yayımladı:

"Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları; Afyonkarahisar-Dumlupınar büyük meydan muharebesinde, zalim ve mağrur bir ordunun temel varlığını inanılmayacak kadar az bir zamanda yok ettiniz. Büyük ve necip milletimizin fedakarlıklarına layık olduğunuzu ispat ettiniz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti, geleceğinden emin olmaya haklıdır.
............

Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri"

1 Eylül'de 1'inci Kolordu birlikleri Uşak istikametindeki, taarruzlarına sabahın ilk saatlerinde devam ettiler. Askerler, tam yedi gündür durup dinlenmeden savaşıyorlardı ama hâlâ yorgunluk belirtisi göstermiyorlardı. Saat 18.00'de kolordunun süvari birliği Yunan artçılarını kılıçtan geçirerek dört nala Uşak'a girdi. Uşak kurtulmuştu ama, ele geçen kentte harebeler ve bir yığın kızgın külden başka bir şey kalmamıştı. 1785 ev, 636 dükkan ile 12 cami ve mescit yanıp gitmişti.

Uşak kuzeyinde, Simav çevresinde harekata katılan 8'inci Tümen'in raporu:

"Yunanlılar Gümüşköy ve Değirmenköyü'nü tamamen yakmış ve kadınlarını da beraber götürmüşlerdir. Başlarında 5'inci ve 9'uncu Tümen Komutanları da olduğu halde Yunan askerlerinin beraberlerinde götürdükleri 150 kadından hiçbiri bir daha köylerine dönmemiş, bunlardan hiçbir haber de alınamamıştır. İhtimal ki, Yunanlıların çekilme doğrultusunda kuyulara doldurdukları insan cesetleri içinde bu zavallılar da vardır"

Uşak'ın kurtarıldığı saatlerde, harekatı takip ederek Banaz'a gelen Cephe Komutanı İsmet Paşa anlatıyor:

"Bir akşam vakti Banaz"dayız. Karargahımla oraya henüz gelmiştim. Bir esir kafilesinin getirildiğini gördüm. Kafile içinde bir Tümen Komutanı varmış, bana getirdiler. "Filan Tümenin Komutanı" dediler, kendisini tanıttı. Etraftaki yangınları gösterdim,"Niçin yakıyorsunuz, böyle bir şey var mı? Halka böyle muamele yapılır mı?" dedim. Yunan Komutanı, tercümana beni sormuş "Bu adam kimdir?" demiş. "Cephe Komutanı İsmet Paşa" demişler. Bunu duyar duymaz hemen selam vaziyetine geçti, çok özür diledi. "Söz dinletemiyoruz, orduda disiplin kalmadı, herkes bildiğini yapıyor" dedi. "Pekala" dedim ve bıraktım.

Halide Edip Hanım, o günü şöyle anlatıyor:

"Elvanlar tamamen yıkılmıştı. Şehirler, köyler insan yüzleri gibi, geçen faciaların etkisini gösterir. Rüzgar olmadığı halde hava toz içinde idi. Uşak'a gidiyorduk. Geçenleri durdurup sualler soruyordum. İşlenen cinayetler çok çirkindi. İki yüz kişi öldürülmüş ve yakılmıştı. İçlerinde kadınlar da vardı. Halk tamamen bilincini yitirmiş durumdaydı".

Silah seslerinin seyreldiği 1 Eylül Cuma gününün hüzünlü gecesinde Uşak Ovası, hâlâ yanmakta olan şehir ve çevre köylerinin alevleriyle kıpkızıldı.




Birgün Müslüman memleketlerinden birinde (Mısır'da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal'i görmeye gelmişti. Kendisine:

-"Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?" diye sordu.

Olabilecek şey değildi ama insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:

-"Yarım milyonunuz bu uğurda ölür mü?" diye sordu.

Adamcağız yüzüne bakakaldı.

-"Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonumuzun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya..."

-"Benimle olmaz beyefendi hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne vakit halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o zaman gelip beni ararsınız."




Atatürk 1928 yılı Haziran' ında, yeni Türk Alfabesi' nin tespiti ile ilgili bir komisyon kurulmasını istedi. Çalışmaların sonucu olan alfabeyi Ata'ya Falih Rıfkı Atay getirdi. Atatürk bunları uzun uzun inceledi ve sordu:

- Yeni yazıyı uygulamak için ne düşündünüz?

Falih Rıfkı: - Bir onbeş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa süreli iki öneri var dedi.

Öneri sahiplerine göre ilk zamanlar iki yazı bir arada öğrenilecekti. Gazeteler yarım sütundan başlayarak yavaş yavaş yeni yazılı kısmı artıracaklardı. Daireler ve yüksek okullar içinde bazı yöntemler düşünülmüştü. Atatürk Falih Rıfkı'ya baktı: -

Bu, ya üç ayda olur ya da hiç olmaz, dedi.

Hayli radikal bir devrimci iken Falih Rıfkı dahi şaşırmış ve bakakalmıştı. Atatürk devam etti ve:

- Çocuğum, dedi, gazetelerde yarım sütun eski yazı kaldığı zaman dahi herkes bu eski yazılı parçayı okuyacaktır. İşte bu yüzden olmaz, dedi.



15 Şubat 1915, Çanakkale savaşlarının başlangıcıdır. Mustafa Kemal ilk günden beri elindeki kuvvetler ile savaşın başında ve içindedir. Var güçleriyle Çanakkale Boğazı'na saldıran düşman kuvvetleri 18 Mart 1915'de denizdeki savaşta yenilir. Fakat, İstanbul'a ulaşmak isteyen İtilaf Devletleri bu kez de karadan şanslarını denemeye kalkarlar.

Bu arada 25 Nisan 1915 sabahı ilginç bir olay olur. Osmanlı Hükümeti ve Genelkurmayı Gelibolu ve Ege Denizi tarafından gelecek bir kara savaşını düşünmemektedir. Bu konuda hazırlıklı da değildir. Ancak Mustafa Kemal, düşmanın, ölü bir konumu olan Arıburnu'ndan çıkartma yapacağını anladığı için, emri altındaki 57. Alayı Kocaçimen mevkine getirir. Mustafa Kemal Conkbayırı'na vardığı sırada 9. Tümene bağlı 27. Alayın askerlerinin Conkbayırı'na doğru kaçtıklarını görerek önlerini keser ve sorar:

- Nereye gidiyorsunuz?

- Düşman geldi.

- Nerede?

Kaçan askerler 261 Rakımlı tepeyi işaret ederler. Gerçekten de, düşman önünde hiçbir engel olmayan tepeye doğru yaklaşmaktadır. Mustafa Kemal'in yanında ise bir, iki subay ve kaçan erlerden başka kimse yoktur. Kendi alayı hala Kocaçimen'dedir. Hemen kumandayı ele alarak emir verir:

- Düşmandan kaçılmaz.

- Cephanemiz yok.

- Cephanenizden daha güçlü süngünüz var.

- Süngü tak, hücum!


Seddülbahir'deki Türk siperlerinde bir savaş anı (Mayıs 1915)

Hemen arkasından "Allah Allah" sesleri bütün ovaya yayılır. Kahraman Türk askeri şimdi süngüsüyle, boğaz boğaza çarpışmaktadır. Bu mücadele neticesinde biraz zaman kazanılmış ve 57. Alay savaş alanına yetişmişir ve Mustafa Kemal'in emriyle tekrar hücuma geçmiştir. Bu savaşı Türk Ordusu kazanmıştır. Ancak 57. Alay tümüyle şehit düşmüştür. 1 Haziran 1915'de Mustafa Kemal Albaylığa yükselmiştir.

Bu yenilgiye rağmen İtilaf Devletleri 6-7 Ağustos gecesi Anafartalar'a asker çıkarmış ve şiddetli çarpışmalar başlamıştır. Bu sırada kurulan Anafartalar Grup Komutanlığını üstlenen Mustafa Kemal 10 Ağustos'taki çarpışmalarda düşmana büyük kayıplar vermiş, düşmanın Conkbayırı'na yerleşmesini engellemiştir.

Bu savaşlar için, İngiliz Kuvvetleri Kumandanı Hamilton, yazdığı Gelibolu Savaşları adlı kitabında şöyle der:

Türkler birbiri ardınca "Allah, Allah" haykırışlarıyla hakikaten pek yiğitçe savaştılar. Bu savaşı yazı ile anlatmak mümkün değildir.

İngilizler, bütün çırpınmalarına rağmen, kahraman Mehmetçiğin savunma hatlarını aşıp, Çanakkale Boğazı'nı geçemezler ve 20 Aralık 1915 günü Çanakkale'den çekilmeye başlarlar.

Bu savaşta Mustafa Kemal'in oynadığı rol ise, İngiliz yazar Alan Moorehead'in Gelibolu adlı kitabında şöyle anlatılır:

O genç ve dahi Türk şefinin, o esnada orada olması müttefikler bakımından en acı darbelerden biridir.




Atatürk' ün İstanbul' daki mutluluklarından biri Florya' yı keşfetmesi oldu. Birkaç gidip gelmeden sonra buradaki plajı canlandırmaya karar verdi. Deniz köşkü, alaturka deniz hamamı gibi birşeydi. Atatürk denize o kadar ihtiraslı bağlanmıştı ki yıllarca yaz aylarını adeta su içinde geçirdi. Yüzme ve kürek idmanları yapar ve burada da halktan ayrılmazdı. İlk projeye göre Atatürk Köşkü kumsalın sonundaki bir tepecik üstüne yapılacaktı, aşağıda da bir banyo yeri hazırlanacaktı. Kalabalıktan uzaklaşmayı istemedi. Yine ilk projeye göre demir yolu geriye alınacaktı:

Canım, dedi. Ankara' da dağ başında yaşıyorum, İstanbul' da Saraya hapsoluyorum; bırakın burada gelenleri gidenleri, hiç olmassa tren gürültüsü duyayım.

Son zamanlarda Şile' yi görmüş, pek sevmişti yaşasaydı orasını da canlandıracaktı.

Büyükçe tekne olarak emrinde Ertuğrul Yatı vardı. Marmara için yapılmış bu yatla bir defa Karadeniz' e çıkmıştı. Sert bir havada yat az daha batıyordu. Memleket kıyılarını dolaşmak üzere İstanbul' dan uzaklaşınca Denizyolları' nın bir yolcu gemisini seferden alıkoymak gerekiyordu. İşte Atatürk' e yeni bir yat alınması bu gereksinimden doğmuştu.

Amerikalı bir milyoner kadının yaptırmış olduğu Savarona, ileri sürülen bir düşünceye göre Amerika' ya sokulmadığı için, ucuza almıştı. Planlarını görmüş ve yatı çok beğenmişti. Ne yazık ki yat geldği zaman Atatürk'ün ölümcül bir hastalığı vardı. Pek sevdiği bu yatta çok zamanı yatakta geçirdi. Bir gün şöyle dedi:

-Bir çocuk oyuncağını bekler gibi bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim? Atatürk' ü ölüm yatağına Savarona' daki kamarasından bir koltuğun içinde ancak götürebildiler. Yat Dolmabahçe Sarayı önünde boynunu bükerek Atatürk'ü boşuna bekledi.




12 Ağustos 1921, Kurban Bayramının ilk gününde Mustafa Kemal, Hacı Bayram Camisinin çevresine taşan "beş bin kişiyle birlikte Bayram namazını kıldı" ve o günlerde Ankara'da bulunanünlü Amerikalı gazeteci Laurence Show Moore'nun saptamasıyla "halkın görülmemiş sevgi gösterileri arasında" cepheye hareket etti.Aynı gün, Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa'yla birlikte Polatlı'da kurduğu cephe karargahına geldi.O gece "düşmanın izlemesi muhtemel hücum yönünü görmek için" çevreye hakim bir tepe olan Karadağ'a çıktı.Atının, sigarasını yakmak için çaktığı kibritten ürkmesi üzerine, yere düştü.Kaburga kemiklerinden biri kırılmıştı.Sağaltım için gittiği Ankara'da, doktorlar kesin olarak yatması gerektiğini söylediler."Çalışmayı sürdürürseniz yaşamınız tehlikeye girer" diyorlardı."Savaş bitsin o zaman iyileşirim" diyerek onlarla şakalaşıyor, önerileri umursamıyordu.Yirmi dört saat sonra cepheye geri döndü.Savaşı bir trenden sökülen yolcu koltuğunu kullanarak yönetti.Kırık göğüs kemiği, "yeniden depreşen eski böbrek hastalığı" ona acı veriyor, güçlükle yürüyebiliyor çoğu kez, "bir masaya dayanarak dinlenmek zorunda kalıyordu."




"1923 Martının 15. Pazar günü Gazi'nin mahşeri bir kalabalık içinde ve Adana istasyonundan şehre doğru iki taraflı uzanan kesif insan seddi arasından, yaya olarak, alkışlar, gülbankler ve coşkun sevinç tezahürleriyle ilerliyoruz"

--- Yolun ortalarına geldiğimiz zaman birdenbire sahne değişti. Matem sembolleri gibi baştanbaşa siyahlara bürünmüş bir küme kadın içinden iki levha taşıyan ikişerden dört kız birdenbire yolun ortasına dikildi. Bu iki levhada Antakya ile İskenderun'un isimleri vardı ve levhalar Büyük Kurtarıcıya kendilerinin de kurtarılmasını söylüyordu.

---İki levha taşıyan dört kızın önüne başka bir kız geldi. Onsekiz yaşlarında sevimli bir kız, nutuk söylüyor. Elinde kağıt yok, dilinde sürçme yok, tavrında yapmacık yok, ruhtan gelen ve ruhlara giden nutku dinliyoruz.

Beş dakikalık bir nutuk; fakat bu nutuk değil, bu söz şekline girmiş bir hıçkırıktı. Söylemiyor, inliyor. Bu Antakya'lı çocuk bir kız değil, vatandan ayrı kalan o beldelerin ağlayan ve ağlatan bir maneviyatıydı.

Herkes kendini tutamıyarak ağlamıştı. Büyük Kurtarıcıya kurtar diye yalvaran kız susmuştu. Şimdi bütün gözler Kurtarıcıya dikildi. Ne diyecek diye bekliyoruz. Onun gözleri de nemliy miydi, bize mi öyle geldi, bilmiyorum; yağmurla yıkanmış güneşli birer gök parçası maviliğiyle ışıldayan gözlerini biran göğe dikti; söyleyeceği sözü gökten avlamış gibiydi. İnsana o an gökten iniyor hissini veren bir tonla tane tane şunları söyledi:

"--- Kırk asırlık Türk yurdu ecnebi elinde kalamaz.---"

"O neyi söyledi de yapmadı? Yapılmayacağı söylememek ve söylediğini yapmak: İskenderun ve Antakya siz bizimsiniz ve bizim olacaksınız. Dava zaferle bitti. Fakat zaferi nasıl kazandık?

Atatürk ciğerlerinden hastadır. Fransa'dan getirilen doktor mutlak bir istirahate kat'i luzum gösteriyor. Hatay davasının sarp bir mahiyet aldığı demler. Fransız telsizi Atatürk'ün hasta olduğunu ilan etti. Ne? Hasta mı? O davayı halletmek için Onun hastalığına mı güveniyorlar?

Hasta yatağından fırladı, hasta Başkumandanlık üniformasını giymiştir; hasta trene atlıyor; hasta, hasta olmadığını ispat için Hatay yakınındaki topraklara gidiyor. On altı yıl evvel "Kırk asırlık Türk yurdu ecnebi elinde kalamaz" dediği topraklara.

O topraklarda günlerce teftişten sonra tam dört saat ayakta durarak ordusuna geçit resmi yaptırdı.

Hasta mı? Nerenin hastası? Dört saat, bir heykel metanetiyle ayakta duran adam: Öte tarafta harıl harıl telgraflar işliyor, öte tarafta telaşlı konuşmalar yapılıyor; öte tarafta panik ve .Hatay kurtulmuştur.

Hatay kurtuldu, fakat Hatay'ı kurtaran? Eğer fennin dediği gibi o hasta ciğerin sahibi istirahatte kalaydı kimbilir daha ne kadar yaşayacaktı...

editor1923@hotmail.com

1 EKİM 2007 TARİHİNDEN İTİBAREN BU SAYFANIN ZİYARETÇİ SAYISI