atilganyildiz.sitemynet.com
ANASAYFA ZUHAL TEKKANAT ŞİİRLERİ (abc) ŞİİRLERİ (defg) ŞİİRLERİ (h.i.k) ŞİİRLERİ (l.m.n.o.ö.p) ŞİİRLERİ (r.s.ş) ŞİİRLERİ (t.u.ü.v.y) YAŞAMI HİM/ENGLİSH EŞLERİ RESİM GALERİ Linkler Sayfam yazılanlar SÖYLEŞİLER MEKTUPLARI MEKTUPLARI 2

yazılanlar


şapka dolusu çiçekle gelen şair

Şapka dolusu çiçekle gelen şair Cemal Süreya, keşke çıkıp gelseydi şimdi, şu sisli havaların en güzel yanı bu olsa gerek, pencereden bakınca hiçbirşey göremiyorum ama Cemal Süreya'nın şapka dolusu çiçekle geldiğini hayal edebiliyorum.

1931 yılında Erzincan'da Cemalettin Seber olarak bir yük vagonunda açar gözlerini dünyaya ve o yıl dünyaya gelen diğer bebekler gibi onun da doğum günü belli değil. Dört kardeşin en büyüğü...

Annesini 7 yaşında kaybeden şair onun ölümü için "küçük kalbimdeki kuş ölmüştü" der ve hayatı boyunca sevdiği her kadında annesini arar, sevdiği her kadın öbür yarısıyla annesi olur. Bu arayış "Beni öp sonra doğur beni" de doruğa ulaşır.

"kan görüyorum, taş görüyorum
bütün heykeller arasında
karabasan ılık acemi
uykusuzluğun sütlü inciri
kovanlara sızmıyor
annem küçükken öldü
beni öp sonra doğur beni..."

Lise yıllarında edebiyata olan ilgisi derinleşir, Ahmet Muhip Dranas'ın "Kar" şiirinden o kadar etkilenir ki günlerce okur, ezberlesinler diye başkalarının defterine yazar...

"Sesin nerde kaldı, her günkü sesin,
Unutulmuş güzel şarkılar için
Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan
Rüzgar gibi ta, eski Anadolu'dan
Sesin nerde kaldı? Kar içindesin!"
Bir de Özdemir Asaf'ın "bağırdım, kan gibi aktı sesim" dizesi...

Mülkiye'deki ilk yıllarında hissettiği yalnızlık ve yabancılık onu yazmaya iter, hayali mektuplar yazar kendine, örneğin Ankara'da hangi kızı çok beğenmişse caddeden geçerken, ondan gelir mektup ya da Diyarbakır'da tanımadığı bir Türkçe öğretmenine yazar...

Mülkiye'nin üçüncü yılında "Kazgan" adlı dergide yayın kurulu başkanı olur, Charles Suarez ya da Yürüyen Adam gibi imzalar atar yazdığı yazılara.

Garip şiirinin tıkanıp kaldığı hatta çıkmaza girdiği dönemde Cemal Süreya'nın Gül'ü açar, Hilmi Yavuz'un deyişiyle Cemal Süreya "bir oksijen gibi Türk şiirinin imdadına yetişir".

"Gülün tam ortasında ağlıyorum
Her akşam sokak ortasında öldükçe
Önümü arkamı bilmiyorum
Azaldığını duyup duyup karanlıkta
Beni ayakta tutan gözlerinin..."

Sonra Üvercinka... Cemal Süreya Üvercinka'ya aşık, o sıralar karısı ilk çocuğuna hamile...
"Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
.............
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek pasajında akşam üstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil..."

Haziran 1957, babası bir trafik kazasında hayatını kaybeder...
"Sen ki gözlerinle görmüştün 57'de
Babanın parçalanmış beynini
Kağıt bir paketle koydular mezara
İstesen belki elleyebilirdin de
Ama ağlamak haramdı sana..."

1966 yazında Tomris Uyar ve Ülkü Tamer'le birlikte Papirüs dergisini çıkarırlar. Aradan yıllar geçer, artık canından çok sevdiği bir oğlu, geride bıraktığı üç evliliği vardır.

1976'da düz yazılarını topladığı bir kitap çıkarır, Şapkam Dolu Çiçekle... Bu kitap hakkında pek eleştiri yapılmaz, sebebini şiiri çok iyi bilen usta bir denemeci üzerine yazmanın güçlüğüne bağlarlar.

1977'de Bayan En Nihayet'le tanışır ve evlenir. Günlüklerinde en çok yer tutan kadın Birsen Sağnak...

1984'e gelene kadar çıkardığı kitapların toplu basımını yapar, adı Sevda Sözleri. O dönemde İkinci Yeni Dönemi'nden Edip Cansever, Turgut Uyar gibi birçok arkadaşını kaybeder.
"Lacivert bir çıngıraktır ölüm
Patlar sarnıçların eskii suyunda
Kapaklanmış bir at resmi çizer
Havaleli çocukların kulaklarına..."
Ona göre ölümün suyla, suyun da çocuklukla bir ilgisi vardır.

Son 10 yıl Cemal Süreya için bir bilgelik dönemidir artık. Yazdığı, söylediği herşey şir için yaptığı tanımlarla doludur.
"Şiir hayatın alev halidir
Şiir hayatın köpüğüdür."

"İki şey: aşk ve şiir
mutsuzlukla beslenir biri
biri ona dönüşür"

Ve Ocak 1990...
"Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama, ayrıca aldığın şu hayat
Fena değildir
Üstü kalsın..."




Pınar KUYUCU

34akif01.gif

Cemal Süreya 72 Yaşında!

Adı, dünya durudukça söylencelerde yaşayacak Lokman Hekim'in 560 yıl ömür sürdüğü söylenir. Sormuşlar Lokman Hekim'e "Kaç yıl yaşamak istersin" diye... O da kuşların en uzun ömürlüsü kartalı örnek vererek yedi kartalın hayatı kadar ömür biçmiştir kendisine. Çünkü söylenceye göre kartalın ömür süresi seksen yıldır. İşte bu yüzden Lokman Hekim ömrü 560 yıl sürmüş derler...

Lokman Hekim'in sırdaşı Cemal Süreya da kırlangıcın hayat süresi kadar bir ömür biçerdi kendisine.

Çünkü Cemal Süreya, Lokman Hekim'den daha mütevazı. Çünkü kırlangıç, dokuz yıl ömür sürmekte ve Süreya'nın dileği de "yedi kırlangıcın hayatı"nı yaşamak...

Hesaba vurulursa bu da 63 yıl demek.

"Sıcak Nal" kitabında yer alan "Kehanet 1985" başlıklı şiiri bu dileğinin nişanesi olarak okunabilir:

"Lokman Şair senin hayatın
Yedi kırlangıcın hayatı kadar
Altısını ardı ardına yaşadın
Bir kırlangıcın daha var."

Lokman Şair, ne yazık ki o bir "kırlangıç" hayatını yaşayamadan, tam on yıl önce, 9 Ocak 1990'da, ansızın aramızdan ayrıldı, "Üstü Kalsın" diyerek...

"Üstü Kalsın", son şiiriydi:

"Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...

Üstü kalsın..."

"Lokman Şair", yaşasaydın bugün tam 69 yaşında olacaktın. Ömrünün kehanetini bilmiştin, ölümünü bildiğin gibi... Bu yüzden her yıl, bir "kırlangıç yılı" daha ekleniyor ömrüne...

Bunu da biliyorsun...

Seni her geçen gün daha çok özlediğimizi de...

(Sabah gazetesi, 09.01.2003)
REFİK DURBAŞ

Sanki artık hiç şiir yazamayacağım



Cemal Süreya, Sıcak Nal ve Güz bitiği adlı kitaplarının yayımlanışı dolayısıyla Cumhuriyet Gazetesinde kendisiyle yapılan bir söyleşide böyle diyor ve ekliyordu: "Yayımladığım her şiirden sonra başıma gelir bu."

Söyleşiyi yapan Özkırımlı'nın, "Kendine en kötü olasılıklar bir yana on yıllık bir ömür daha biçtiğini biliyorum. Kaç şiir kitabı gelebilir bu sürede? Ne dersin?" sorusu üzerine de şunları söylüyordu: "Belki bir ya da iki kitap daha çıkarabilirim."

Özkırımlı'nın söz ettiği en kötü olasılıklardan biri Cemal'i aldı aramızdan. "Sanki" sözcüğü geçerliğini yitirdi: Cemal Süreya artık hiç şiir yazamayacak.

Onun ani ölümünden gerek dostlarının gerekse şiirimizin aldığı darbe o kadar büyük, acı henüz o kadar taze ki, oturup Cemal Süreya şiiri üzerine soğukkanlı düşünebilmek, çözümlemelere gitmek hemen hemen olanaksız benim için. Aragon'un dediği gibi: "Şimdi olmaz. Daha sonra."

Şu anda yapabileceğim tek şey, dönüp dönüp şiirlerini okumak; galiba her ölümün ardından ölüme başkaldırmanın, isyanın tek yolu da bu: Ölenin sözlerini anımsarız, birlikte anılarımızı tazeleriz kafamızdan; ama ölen bir şairse, sevdiğimiz şiirlerini yeniden okumak, kitaplarını sanki yeni çıkmış gibi baştan sona bir daha gözden geçirmek, onu ölmemiş gibi düşünmenin daha gerçekçi bir yolu oluyor.

Turgut Uyar'ın ardından yazdığı şiiri şöyle bitirmişti:

"Öldüğü gün
Hepimizi işten attılar."

Cemal Süreya'nın öldüğü günse, Türkiye'nin kimbilir nerelerinde, kimbilir ne çok şair işinden atılmadıysa da işi bırakmıştır. Kalan şiirsiz günlerini "Üstü kalsın!" diyerek Tanrı'ya bahşiş verebilmek için Cemal gibi, işi bırakmıştır.

Genç şairler üzerinde inanılmaz bir etkileyim gücü vardı. Ama boşuna değildi bu; eski kuşak şairleri arasında, genç şiiri onun kadar yakından izleyen biri yoktu, belki bir de Necatigil. Genç şairler arasında inandırıcılığının, sözüne güvenirliliğinin kaynağı da buydu. Onların şiirleri üzerine düşündüklerini konuşmalarında, yazılarında gönül kırmadan, yüreklendirerek açıklardı. Değer verdiği, şiirine güvendiği genç şairlerin şiirlerini zekice, kısacık betimlemelerle yerine oturttuğu birçok örnek bulabiliriz. İlk anda, Abdülkadir Bulut için söylediği geliyor aklıma: "Kasabalı bir Lorca."

Edip Cansever'in ardından yazdığı bir şiirse şöyleydi:

"Yeşil ipek gömleğinin yakası
Büyük zamana düşer

Her şeyin fazlası zararlıdır ya
Fazla şiirden öldü Edip
Cansever.''

Cansever'in tersine, az ve kısa yazan bir şairdi Cemal Süreya. Bir ara uzun şiir-kısa şiir konusunda bir tartışmaları da olmuştu yanılmıyorsam. Az yazar, kısa yazar, uzun aralarla yayımlardı bunları. Kitaplarının yayım tarihleri de bunu gösteriyor: Üvercinka (1957), Göçebe (1965), Beni Öp Sonra Doğur Beni (1973), Uçurumda Açan (1984). Sıcak Nal ve Güz Bitiği (1988). Son yıllarda giderek daha da kısalmıştı şiirleri.

Şiirin, hatta bir iki dizenin gösterdiği gerçekliğin, sayfalarca romanla, saatlerce filmle görünür kılınamayacağı, anlatılamayacağı savındaydı."yazının, özellikle de şiirin böyle bir olanağı var. Son yıllarda kafamı kurcalayan bir düşünce bu" diyordu. Açıklamak için de çeşitli örnekler veriyordu. Yukarda andığımız söyleşide, "Örneği kendi şiirimden alayım," diyordu. "Sıcak Nal'daki 8.10 Vapuru adlı şiirde şöyle bir dize var: "Sesinde ev dağınıklığı var.' Hiçbir görüntü anlatamaz bunu.'' Salihli Şiir İkindileri'nde (1988) ve İzmir'de bir şiir söyleşisindeyse (1989) Güz Bitiği'nden şu dizeyi örnek vermişti: 'Arı ki fıskiyesi sonsuzluğun."

Şiirin gerçekte dil ve imge aracılığıyla, gerçekliğin en yoğun, en özlü ve en az söze indirgenmiş bir anlatımı olduğunu ileri sürüyordu. Aragon'un, "Ben düzyazıyla anlatamadığım şeyleri şiirle anlatırım" sözlerini anımsayalım. Cemal Süreya bir başka biçimde söylüyordu bunu. Yine de, şiirin ille de kısa olmasını gerektirmiyordu bu. Nasıl ki, Güz Bitiği'ndeki tek tek şiirleri bir bütünün parçaları sayabiliyorsak.

"Güz Bitiği"nde başka yerlere gittim. Birçok bağımsız birimden oluşan tek yapı söz konusu onda. Her birinin bir yerde tohum kapsülü gibi patlayıverdiği bir "sıkı şiir." diyordu.

Gerçekten de, kitaptaki 20 şiirin, her birinin sonunda yinelenen "Keşke" yalnız bunun için sevseydim seni" dizesiyle birbirine bağlandığını görüyoruz. Bir de, birinci şiirin başında ve yirminci şiirin sonunda yinelenen şu dörtlük:

"İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış' ve zaman,
zaman,
Ancak parmak uçlarıyla değebilen,
iki kol."

Ayrıca bu, Süreya'nın daha önce de denediği bir şey. Beni Öp Sonra Doğur Beni (1973) kitabında ayrı ayrı iki şiir arasında "Yırtılan ipek sesiyle" dizesiyle bir kan bağı kurulur (s. 30 ve s. 34)

Yine Güz Bitigi'nde Sülünün Yüzü adlı şiirde,

''Tanrım, siz şu uzun Anadolu'yu
Çocukluk günlerinizde mi,
yarattınız?''

dizeleri, iki şiir sonra şôyle yinelenir: ''Tanrım, gerçekten çocukluk günlerinizde mi?''

Yapılan bu geriye göndermeyi gözden kaçırınca şiirin anlaşılması da güçleşir. Süreya daha ilk şiirlerinden beri şaşırtıcı olmayı seçmiş, şaşırtmacayı şiirinin ayrılmaz bir öğesi durumuna getirmiş bir şairdi. En başka kitap adları: "Üvercinka, Beni Öp Sonra Doğur Beni, Güz Bitigi, Sıcak Nal.

Aynı şaşırtmaca düşkünlüğü, şiirlerinde sanki birer yabancılaştırma ögesi gibi kullandığı dizelerinde yansır en çok da. Daha Üvercinka'daki "Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene" dizesinden başlayarak Beni Öp...'teki

"Yine bir faizcinin sesindeki hasır
Yelken olmaya özeniyor"

ya da

"Sen bayan Nihayet
Sen bir mevsimin sanat eki''

ya da

''Bir ilçeyi sever gibi
Yürürdü odalarda''

ve daha buna benzer nice dize, şiirin akıp giden havası içinde şiir okurunu uyarınca, uyandırıcı bir etki yapar.

Dille oynamak, dile olabildiğince değişik plastik biçimler vermek, sözcüklerin yakın çağrışımlarını gidebileceği son durağa kadar izlemek ve bunlardan yepyeni tatlar taşıyan imgeler üretmek Süreya'nın şiir işçiliğinin, şiirdeki ustalığının gizleridir.

Cemal Süreya'nın şiiri deyince hemen herkesin aklına geliveren erotizm, Tomris Uyar'ın dediği gibi, asal bir nitelik değildir. Daha çok zekâ ve duyarlık odaklarında bulabiliriz onun şiirinin ipuçlarını. Hatta denilebilir ki, erotizm bile bu zekâ ve duyarlık odaklarından fışkıran humor ve ironide biçimlenir.

Humor ve ironi, başka şairlerde olduğu gibi işlevsel bir amaca değil, artistik bir oyuna, kısacası şiire yöneliktir. Çünkü her şeyden önce şairdir o. Şairlik kendine biçtiği yaşam biçimidir. Yazdıklarının şiir olması ilk amaçtır. Gerisi kendiliğinden gelecektir zaten.

"Günde 24 saat şiir yazarım," diyordu o. "Her şeye şair olarak bakarım. Yazmaktan daha büyük bir yer tutar bu benim hayatımda." (Milliyet, 24.5.1988)

Şiirindeki her şey: Sevi, tarih, mit, toprak, insan bu şairce bakışla koşulludur. Bu bakış onları kendi gerçekliklerinden alır, şiirin içinde bir yere oturtur, yeni bir gerçeklik kazandırır onlara. Sevişen bir insanın soluğu "kırmızı bir kuş, kırmızı bir at" olur; bir kent: İstanbul, "Eski bir Osmanlı paşası gibi / Feodaliteyi süpürür bıyıklanyla", bir hayvan: "Köpek, diliyle içer suyu / Kurt, soluğuyla"; bir şair: Nâzım, "Kalın Abdal"dır onun şiirlerinde.

Ölümün, şairlerin binlerce yıldır çözemediği o gizin şiirdeki gerçekliği nedir, peki? Ölümünden bir gün önce (8.1.1990) yazdığı son şiirde söylüyor bunu da: "Ölüm? Bir gölün dibinde durgun uykudasın.''..


Milliyet Sanat - Şubat 1990

cemal_m.jpg

Ocak 2002 - Cumartesi; Mehmet Altan'dan günün yorumu

Eylem, anlatımı aşar ve bir şair ölür. Yaşam özetlenebilir mi ki, ölüm anlatılsın? "Cemal Süreya Seber şair ve yazar. Doğumu 1931, Erzincan - Ölümü 1990, İstanbul." Doğumu ile ölümü arasındaki 59 yıllık bir minnacık suskunluk çizgisi mi Cemal Süreya'yı anlatacak?

Cemal Süreya'nın doğumunu anlatsa anlatsa, ilk kitabı Üvercinka'daki ilk şiiri belki anlatabilir:

"Kırmızı bir kuştur soluğum

Kumral göklerinde saçlarının

Seni kucağıma alıyorum.

Tarifsiz uzuyor bacakların

Kırmızı bir at oluyor soluğum

Yüzümün yanmasından anlıyorum

Yoksuluz gecelerimiz çok kısa

Dörtnala sevişmek lazım."

Tarihler 1957'dir. 'Kısacık geceleri' için yoksulluğuna hayıflanan 26 yaşında bir şair doğmuştur...

Dörtnala sevişerek, geceler uzasa da, ömür pek uzamıyor galiba. Cemal Süreya Ocak 1990'da 'Yeni Yaprak'ta son şiirini yazar:

ÜSTÜ KALSIN

ölüyorum Tanrım

bu da oldu işte

her ölüm erken ölümdür

biliyorum Tanrım

ama ayrıca aldığın şu hayat

fena değildir

üstü kalsın

26 yaşında 'gecelerin yoksulu' olarak doğan Cemal Süreya 1990'da, Faruk Şüyun'un deyişiyle 'geri kalan ömrünü bahşiş bırakarak' ölmeye karar verir.

Cemal Süreya yazdığı son yazıda, "Şiirin asıl varlığının hayatın yansısı olduğu sanısındayım," diyordu. Süreya 'şiirin hayatın yansıması' olduğunu söylese de, her şiir, şair karşısında kısa kalan yaşamın bir öyküsüdür.

Yoksa neden 22 yaşında;

"Büyük bir ihtimalle ölmüştük

Şehir kan kıyametti ayaklarımızda

Gökyüzünü katlayıp bir köşeye koymuştuk."

diye yazsın. Yoksa, neden;

"Ben uzun minareliyimdir doğma büyüme

Ne yapıp yapıp denizi görmek isterim..." desin.

'Uzun minarelisindir, denizi görürsün' ama sonra bir yer gelir o da yetmez olur. Keşke yetse...

Yetse Cemal Süreya şair olmaz. Oldu, aşağıdaki 'Denizsizlik' şiirini yazmaz:

"Ben hayalet miyim kimbilir belki de öyleyimdir

Yani Kilyos açıklarında ıssız bir adam

Peki nasıl yapıyorlar da onca çoğalıyorlar

Bütün tavşanlar homoseksüeldir sülalesinden."

26 yaşında 'yoksuluz gecelerimiz çok kısa' diyen bir şairin, 60'ında 'üstü kalsın' diyerek çekip gitmesinde anlaşılması zor bir sihirli trajedi var. Cemal Süreya'nın aşağıdaki şiirinin bile, bu anlaşılmaz trajediyi çözebileceğinden emin değilim:

"Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya

Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız

Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu

İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük

Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde

Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra

Sonrası iyilik güzellik."

Bu yazıyı on iki yıl önce Sabah'ta yazmışım. Önce "Matadorun Ölümü" adlı kitaba, sonra Can Yayınları'ndan şimdilerde yeniden yayınlanan "Kanatlı Karınca"ya almışım.

Önceki gün Cemal Süreya'nın ölümünün 12. ölüm yıldönümünde her cuma sürekli gittiği Hatay Restoran'da anıldığını okuyunca eskilere döndüm.

Gecelerimiz çok kısa olduğu için zaten yoksulduk, Cemal Süreya'nın ölmesiyle biraz daha yoksullaştık. Gittikçe şiirsizleşen, şairsizleşen bir dünyanın esiri olmaya devam ediyoruz çünkü...
AHMET ALTAN


Cemal Süreya
Hayattan Taşan Şair(*)
Osman Çakmakçı




Cemal Süreya öleli bugün tam on yıl oldu. Trajik, neredeyse acıklı hayatı sona erdiğinde henüz 59 yaşındaydı. Bizlere bu acıyla sınanan trajik hayattan damıttığı, hüzünle derinlik ve vücut bulan eşsiz sevda sözlerini bıraktı.

Ne çabuk on yıl oldu Cemal Süreya öleli: hüzünle vücut ve derinlik bulan sevda sözlerinin şairi. Ölmeden önce, sanki önceden görmüş gibi,

Ölüyorum Tanrım
Bu da oldu işte," diyen
ama şunu da ekleyen şair:
"Ama aldığın şu hayat
Fena değildir...
Üstü kalsın.

Trajik, neredeyse acıklı hayatı sona erdiğinde, her ölüm gibi onun
ölümü de erken geldiğinde henüz 59 yaşındaydı. II. Yeni'nin yoksul ve yoksunluk çeken şairleri erken ve yorgun öldüler. Parasız yatılıydılar. Öldüklerinde yoksuldular.

Cemal Süreya, mutluluk saydığı kısa çocukluk döneminden sonra, acıyla sınandı. 1938'de Bilecik'e sürgün edilen ailenin yoksul ve 'ayrı' düşmesi; annesinin erken ölümü (Annem çok küçükken öldü / Beni öp sonra doğur beni); yerine gelen üvey ana (Saçından tutup kız kardeşini kuyuya sarkıtan kadın); sevilen ve ayrılınan onca kadın; başarısız, kırık dökük bir hayat.

Hayattan damıtılan şiir
Cemal Süreya'nın şiiri işte böyle bir hayattan damıtılmıştı. Onun şiiri hayatından taşırılmıştır. Taşırılan bir şiirdir. Şairin hayatı şiirine dahil. II. Yeni şiir hareketlenmesindeki yerini de, ki ağırlıklı bir yerdir, onun bu tavrı belirlemiştir. Şiirinde hizayı hayattan almıştır. Geniş okur kitlelerince daha çok erotik aşkın, tensel aşkın şairi olarak bilinse de dervişhane bir Anadolu şairidir Süreya. Anadolu'nun ezgilerinden şiirinde modern bir tutumla yararlanmıştır. Bilgelikle sıvanmıştır. Toprakla, coğrafyayla, türkülerle hemhal olmuştur. Atak, eylemci bir şiirdir. Şiiri jesttir. (Dergi çıkarma tutkusunu ve dergilere verdiği önemi de buna bağlamak gerekir: yaşamla konuşma arzusu. Edebiyatımızın en önemli dergilerinden Papirüs'ü yayımlar ve burada 'telif' (yerli) edebiyata ağırlık verir.)

İlk kitabı 'Üvercinka' (1958) II. Yeni'nin genel tutumunu taşır ama
şairin hüzünlü humoru ve tensel aşka övgüsü onu çağdaşlarından ayırır. ilk kitapla ortaya çıkan kişiliğini ikinci kitabı 'Göçebe'de (1965) belirgenleştirerek sürdürür. Yalnız bu kitapla birlikte Cemal Süreya ilk kitabındaki birey yanını topluma bağlamış, Anadolu'yu şiirine taşımaya atılmıştır. 'Göçebe' sanki üçüncü kitabı 'Beni Öp Sonra Doğur Beni'nin (BÖSDB) (1973) üstünde yükseleceği zemindir. 'BÖSDB' Cemal Süreya şiirinin, son kitabı 'Güz Bitiği'yle birlikte iki doruğundan birisidir. Kitaba adını veren şiir Cemal Süreya şiiri içinde bile ayrıksı, yalnız bir yere sahiptir. Cemal Süreya'nın en uca gittiği şiirdir bu. Son kitabı 'Güz Bitiği'ne kadar şiirini, hep aynı şiire sadık kalarak, derinleştirir, zenginleştirir. Ama asla köksüz ve pervasız şiirsel arayışlara girmez. İlk kitabı 'Üvercinka'da tıklattığı, 'Göçebe'de açtığı, 'BÖSDB'de girdiği kapıdan bir daha dışarı çıkmaz. Hem deneyci hem de tedbirlidir. Karşılıksız değildir şiirleri. Hesabını veremeyeceği deneysel araştırmalara girmez. Onun içindir ki bütün hayatı boyunca tek bir şiirin dünyasını boyutlandırır, anlamaya çalışır. Son kitap 'Güz Bitiği' bu derin çizginin en uç noktası ve Cemal Süreya şiirinin doruğudur. Bu kitapta duyarlılık, büyüleyici bir sadelik ve ezgiyle gövdesini oluşturur. 'Güz Bitiği', II. Yeni'nin vardığı en son noktadır.

Şairliğinin yanı sıra çok önemli şiir yazılan ve denemeleri olan Süreya, şiirimizin, kendi deyimiyle 'cins' şairlerindendir. Ve yapıtına (ve yapıtından temel oluşturmuş hayatına) dikkatle bakıldığında bu hayatın ve şiirin bir dünya tasarımı öne sürdüğü görülecektir. Cemal Süreya, birçok şiirin birleştiği kavşaktır. Ama asıl önemi birçok yeni şiirin uç vereceği bir kaynak olmasıdır. Şiirimiz için de, bakılacak bir modeldir.

* Osman Çakmak tarafından kaleme alınan bu yazı Radikal gazetesinin 9 Ocak 2001 tarihli sayısından alındı.



"Neden Seni Bu Kadar Geç Tanıdım"
Çok önceden de, bunu seziyordum ama; Cemal Süreya ile ilgili bir tebliğ sunmam sözkonusu olunca iyice anladım: Benim Cemal Süreya sevgimin, nesnel, maddi, ele avuca gelir bir yanı yok.
Hoş, sevgide akılcı bir neden aramak, "akıl karı" değildir biliyorum. Yine de, şiir yazan birisi olarak "akılda kalan" bir şeyler söylemem gerekiyor.
Söyleyeceklerimin benim "aklımda kalanlar" olduğunu bilinerek dinlenmesi, benim sözümün de önemli ölçüde çerçevesini çizecek.
Bir genellemeyle, 70'li yıllarda şiir yazmaya başlayanların koordinatlarını hiç kuşkusuz Nazım belirliyordu. Buna, tek kitaplık şiir toplamı ile Ahmed Arif'i, 40 Kuşağı başlığı altına alınan şairleri de eklemem gerekiyor. Daha önce de yazmıştım: Dönemin sözü epeyce bir dinlenen eleştirmeni Mustafa Öneş bile, 60'lı yılların gözde dergisi Yeni dergi'de kanat çırpmaya çalışan gencecik şairlere, Nazım ve Ahmed Arif'i okumalarını tavsiye ediyordu. Gerçi nedenleri bir başka toplantının konusudur; ama edebiyat hayatımızın büyük deformasyonlarından birini yaşadığımız o on yılda, burcundaki az sayıda şair gibi çok güzel şiirler bırakan Cemal Süreya'nın bilen ve seveninin az olmasının da izah edilmesi gerekir. Bir açıklamam var. Parantez içinde şunu söyleyeyim. Bilen ve seveninin az olduğunu söylüyorum; çok tartışmalı bir kavram olmasına rağmen, "değer"inin değil. Bir örnek bilmem buna yeter mi? Beni Öp Sonra Doğur Beni, 1973'de yayımlanmış, ikinci baskısını 1984 yılında yapmış; aynı kitap, 1994 yılına kadar da 5 kez yeniden basılmıştır.
Açıklamama gelince; sözünü ettiğim deformasyon, sadece şiirin değil, sanat ve edebiyattaki "tercih"in "politik etki"ye indirgenmesiyle ilgilidir. Tercih dedim ama bu, dışlama olarak da anlaşılabilir. Bilenine ve hayatında bir yer açanına lafım yok. Ne var ki 1966 yılında yayımlanan o enfes Ortadoğu şiiriyle 15 yıl sonra tanışmanın da, hadi kendi adıma konuşayım, bir mahcubiyeti olmalıdır. Biraz önce de dedim: Altını çizerek söylüyorum, 70'li yıllarda şiir yazmaya başlayanların "neden bu kadar geç tanışmışız" sorusuna muhatap bir şiirdir, burda konuştuğumuz. Burada bir kusur varsa ve bunu da bu şiire yükleyeceksek; o zaman az önce kullandığım mahcubiyet sözcüğünü, arsızlıkla değiştirmek gerekir. O halde doğru soru şu olmalıdır:"Neden seni bu kadar geç tanıdım?"
Bütünsel anlamıyla kullanıyorum, Türkçenin az sayıda en güzel aşk ve en politik şiirinden birisiyle bu geç tanışıklık, bizim aşk ve politika, daha doğrusu hayatla kurduğumuz ilişkinin niteliğiyle ilgilidir.
Şimdi bu tanışıklıktan sonrasına geliyorum.
Kuşkusuz birbirinden net çizgilerle ayıramayız. Yine de, son yirmi yılın birinci yarısı, dersem, bu payla anlaşılsın isterim. Birinci yarısındaki şiir ortamı, aslında kampanyalar dönemidir.
70'li yılların politik etkiye indirgenmiş şiirinden, 80'li yılların "kampanyalar dönemi"ne geçiş, sanıldığından daha kolay olmuştur. Vasat, aynıdır, sadece biçim değişmiştir. Geriye dönüp baktığınızda, hatırlayabildiğimiz bir tane ciddi bir şiir tartışmasının, bu kuşaktan çıktığını göremezsiniz. Cemal Süreya ile bu dönemde tanışan kuşak ve bu kuşağın ne kadarsa o kadar bir çevresi, olsa olsa "Şiirimizde Gençler" kampanyalarının malzemesi olmuşlardır. Ama lütfen dikkat:Benim de içinde bulunduğum, tırnak içindeki kuşağın şiirlerine ilişkin bir değerlendirme değil bu. Hatta şiire ilişkin bir iki sözedilecekse, yine Cemal Süreya'nın dediği gibi, "kusursuz" şiir yazıldığı da eklenmelidir. Söyledim, yine vurgulayayım:Şiir ortamını tanımak anlamında ifade ediyorum. Bence yine Cemal Süreya bu ortamı iyi anlatıyor. "Bir şair kıpırtısı var" diyor. Tomris Uyar'la yaptığı bir söyleşide. Aşırılık arıyor Cemal Süreya. Çok haklıdır. Bunu göremiyor. Şikayet de değil, bir saptama bu. Şöyle bir basitlik olabilir mi? O günlerin bir genç şairi de, kendisine, "bu gerekir mi" diye soruyor. Anlayamıyor, Cemal Süreya'yı. Türkçe'nin en büyük şiir atılımının birkaç öznesinden birisi, şiir hayatı boyunca bu aşırılığı arayacak tabii ki.
Şunu söyleyecektim. Bu şair kıpırtısından çıkan bir şiir varsa -ki var elbette-, bunu etkileyen saysanız bir elin beş parmağından az sayıdaki şairden birisidir. Ama eğer etkileme yanıyla bakacak olursak, önemi bence bundan büyüktür. Kendisinden önceki kuşağı da etkilemiş bir şiirdir, Cemal Süreya'nın şiiri. Madem ki etkilemekten konuşuyoruz. O halde, etkilendiğini açık açık söyleyen bir alçakgönüllülükten de söz etmeliyiz. Belki bir istihzayla karşılanabilecek "Aragon'dan etkilendiği" tespitine, Apollonaire ismini verir. Üstelik, Perçemli Sokak'ın önsözünde İkinci Yeni'yi kendisinin kurduğu iddasıyla "yaralandığını" ifade ettiği Oktay Rıfat'ın ve ayrıca Melih Cevdet'in Türkçe tutumundan etkilendiğini de belirtir. Hadi bir adım daha atalım da, Cemal Süreya'nın "bak bu çok güzel" diye karşıladığı Turgut Uyar'ın şu sözlerini analım:
"İnsan tabii kendisinden yaşlı, önemli şairlerin şiirlerinden etkilenebilir ya da dilin nasıl kullanılacağı doğrultusunda etkiler çıkarabilir, ama şiir etkilenme alanı değildir, tam tersine alınan etkilere bir tepkidir".
Devam ediyorum.
1984 yılından bu yana yayımlanan üç kitabındaki şiirlerin her biri tek başına bir "çok iyi şair"in olgunluk dönemini işaret eder. Bunu, uzun uzun konuşacak değilim. Meramımı şöyle anlatabilirim. "İyi şiir, ezberde bir iki bile olsa dize bırakan şiirdir", denir.
Aynı izlek üzerinden devam edecek olursam, Cemal Süreya, ezberimizde en çok dize bırakan bir şairdir.
Birkaç tanesini hatırlayalım:
"Seviş yolcu büyük sözler söyle ve ayrıl/ Uçurumlar birleştirir yüksek tepeleri".
"Bahçelerden geç parklardan köprülerden geç git/ Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti"
"Kurt altı yavru doğurur/ köpek olur bunlardan biri". "Biz kırıldık daha da kırılırız/ Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza". "Kadınlar uçtatırlar / Hele evli kadınlar".
Ne var ki, ezberde kalan dize ile iyi şiir bağlantısının, her zaman "doğru" sonuçlar verdiğinden kuşkuluyum.
Şimdi bir hatırlatma. Cemal Süreya, sanırım biraz da bir hayıflanma ile Özdemir Asaf'ı şiir sevmeyenlerin sevdiğini söylüyor. Tam da aynı nedenden. Peki Cemal Süreya için aynı şeyi söylemek mümkün mü? Ezberimizde en çok dizesi kalan bir şair olarak Cemal Süreya, en çok da şiirin hayatında ciddi bir gedik açtığı bir topluluğun sevgisini kazanmıştır. Çok iyi şiirdir onun şiiri.
Ben, şair olmanın büyük bir rütbe gibi taşındığı bir iklimde şiire gözümü açtığım için, onun şiirinden öte, şair olarak duruşunu tanıdıkça Cemal Süreya'yı daha çok sevdim. "Yaşayan, çağdaş, en büyük Türk şairlerinden birisi" diyorlar sizin için. "Sizce böyle mi" sorusunu, "Şair miyim, onu ben de pek bilmiyorum aslında" diye yanıtlar. "Şiir bana baştan itibaren hep zor geldi ve hep şiirle uğraştım"
Şiirle bu kadar senli benli, bu kadar sevgili olup da şairliğini önemsemeyen belki birkaç isim gösterilebilir. Şu sözlerini anmadan geçemeyeceğim:
"Şiirle başarı kazanmayı hiçbir zaman düşünmedim. Aslında hiçbir konuda başarı kazanmayı düşünmedim. Şiir ne benim için? Dramım, açmazım, kurtuluşum, batağım, sevgilim, babam, gözaltım ve hiçlemeyi bilişim..."
Kendi şiiri için konuşmayı da sevmeyen birisidir. "İnsan kendi şiirini değerlendiremez, Kendi sesini değerlendiremez" der, yine.
Şaire gülücük veya mavi boncuk dağıtmayı sevmeyen, ama her şiiri gören bence son gözdür.
Bu kadar laf ettikten sonra, şiiri için de tek bir cümle kurmak gerekirse, yine bir şiirinden şu dizeyi hatırlatmak isterim. "Sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim / Bütün çocuklar anlar da". Gerçekten de, talim terbiyeye gelmez bir şiirdir onun şiiri.
Örneğin Cemal Süreya'nın antolojiler üzerine şu sözlerini okuyunca, antoloji yapan şairler, antolojiye alınmayınca öfkelenen, alınınca sevindirik olan şairler, bende daha bir tebessüm yaratıyor:"Benim antoloji yapmam pek doğru olmaz. Yine de düşünürüm (..) Her şairin kendi antolojisi vardır. Ve antoloji yapan şair en başta kendine haksızlık yapar."
Son olarak: Bir söyleşide, bir İran atasözünden söz ediyor. Türkçe bilenin işi rastgider. Ben de şöyle diyorum. Cemal Süreya'nın şiirini bilenin işi rastgider.
Hamiş! Son şiirinin yayımlanma tarihi Ocak 1990; Yeni Yaprak'ta. Üstü Kalsın. 1953'den bu yana 37 yıllık bir şiir hayatı ve ortada Türkçe'nin büyük bir sesi öylece duruyor. "Erken ölüm"le kaybedilmiş hiçbir şey yok gibi ve tam tersine Türkçe'ye heves kazandırmış bir şiir var.
Yine de ben, o şarkıyı hatırlıyorum:"Geç buldum, çabuk kaybettim".
(*) 26 Şubat 2000 tarihli Edebiyatçılar Derneği'nin düzenlediği Cemal Süreya Günleri'ndeki konuşma metni.

AKİF KURTULUŞ


m.jpg

atilganyildiz@hotmail.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın