|
YAKALA CO
Arkadaşlarla beraber geçende bayramı kutlayalım diyerekten bir lokantada dostlarla buluşup yedik, içtik. Daha saat on sularına gelmemişti ki aramızdan en kalantoru Ahmet Ağabey, "Atlayın benim sarı mersedese haydi'n Alanya'ya!" demez mi? "Olmaz, gitmeyelim" dediysek de para etmedi.
Atladık gittik Alanya'ya . Orada da başka bir lokanta da devam ettik yemeye, içmeye. Neyse tam kalkıp hesabı ödeyeceğimiz zaman Kemal Dayı demesin mi "Lan oğlum benim palto vestiyerde yok!" Arandı, tarandı Kemal Dayı'nın kürk yakalı deri paltosu bulunamadı. Lokanta sahipleri bir yanda telâşlı ve üzgün; biz öbür yanda Anamur'a, eve gecikeceğiz kaygısındayız. Kemal Dayı tutturdu da tutturdu. "İlle de paltomu bulun! Polisi çağırın!" Lokanta sahipleri zararı ödemeye kalktılarsa da Kemal Dayı'yı ikna etmek mümkün olmadı. Neyse polis ekibi geldi. Hırsızlık masasından bir de dedektif polis köpeği getirildi. Köpeğe Kemal Dayı'nın ceketi, pantolonu koklatıldı. "Yakala Co!" komutu verildi. Sen misin diyen, Co fırladığı gibi yüz-iki yüz metre ilerde şık giyimli bir adamın paçasını yakaladı. "Dur!" dedi yok, "Yapma!" dedi yok. Sonunda yere çökmek zorunda kaldı. Polis, "Paltoyu ne yaptın?" diye sorunca, "Valla paltoyu bilmem ama itiraf ediyorum, çantamda yurt dışına kaçırmaya çalıştığım tarihi eserler var, biraz sonra da uyuşturucu pazarlamak için yabancılarla görüşme yapacaktım. Hepsini söyledim ben suçluyum. N'olur bu köpekten beni kurtarın!"
Neyse adam ekip otosuyla merkeze gönderildi. Görevli memur, bir "Yakala Co!" komutu daha verdi. Co yine şimşek gibi fırladı. Bu sefer başka bir adamı kolundan yakaladığı gibi yere yatırdı. Memur sordu: "Palto nerede?" Adam, köpeğin polis köpeği olduğunu anlayınca "N'olur beni kurtarın. Paltoyu bilmiyorum ama falanca bankayı ben hortumladım, bütün parayı üstüme geçirdim. Kendime ve tanıdıklarıma verdiğim usülsüz kredilerle bankaları ben batırdım. Suçluyum, beni bu köpekten kurtarın."
SEÇİM-GEÇİM-DEVRİ DAİM
ALİ ZİYA ÇAMUR
Osman, benim ta okul yıllarından arkadaşım olur. Babası da kendi hâlinde, ne uzayan, ne kısalan bir berberdi. Çoğu zaman okulda Osman'la simitlerimizi bölüşür yerdik. Çünkü ikimizin de birer simit almaya yetecek kadar harçlığı olmazdı. Askere gitti, geldi. Ailesi, onu helâl süt emmiş bir kızla biraz da dayatarak baş göz ettiler. Çünkü Osman, bir baltaya sap olamamış; her dala tünemiş ama hiçbirine sürekli konamamıştı.
Epey bir zaman, medarı maişet motorunu yüzdürme telâşından Osman'la görüşemedik. Ne yaptığından, ne ettiğinden haberim olmadı. Bir aralık siyasete bulaştığını, bir partinin önemli elemanları arasına karıştığını duyar gibi de oluyordum. Ama Osman'ın da benim gibi kesesi deliklerden olduğunu bildiğimden, "Yemlenmeye çalışıyor herhâlde" diye düşünmüştüm.
Kasabamızda seçim davulları vurulmaya başlamıştı. Birer birer adaylar arzı endam ediyor, kahve kahve, ev ev dolaşıyorlardı. Geçende bir kahveye uğrayayım dedim. Kahve tıklım tıklım olmasına rağmen ne okey şakırtısı, ne de kâğıt hışırtısı vardı. Biraz sonra, kahvenin içindekilerden bazıları telâşla dışarı koşuştular. "Adayımız geliyooor!" nidaları yükseldi. Dışarda son model siyah bir otomobil durdu. İçinden gayet şık, lacivert bir takım giymiş birisi indi. Önce, her önüne gelenle kucaklaştı, öpüştü. Sonra kahvede, ona ayrılmış bulunan baş masaya oturdu.
Ben hep geçim sıkıntısı içinde olduğumdan seçim o kadar da kaygım, tasam değildi. Arkalara, bir yere çekildim. Kahvenin içinde sigara dumanından göz gözü görmüyordu. Önde oturan aday, ayağa kalkıp "Merhaba Arkadaşlar!" diye konuşmasına başladı. Yüzünü iyice seçemiyordum ama sesi biraz tanıdık geliyordu. Nutka başladı. Ooofff, neler savurmuyordu ki.. Eşiktekinden beşiktekine, yataktakinden ayaktakine esti savurdu. Arada bir susuyor, peşinden goygoycuları "Yaşşşaaa, varollll!" diye bağırıp alkışlıyorlardı. Sesi çok tanıdık gelmişti. Ama Osman hiç aklımda yoktu. Biraz yaklaştım, bir de baktım ki bizim züğürt Osman.
Neyse bizim Osman epey savurdu, salladı. Hepimize birer çay ısmarladı. Sonra omuzlarda arabasının başına kadar uğurlandı. Bir aralık, öpen, kucaklayanlardan fırsat bulup ben de Osman'ı kucakladım Dedim "Yahu bu ne iştir! Nerden geliyor bu değirmenin suyu!" Bana bir işmar çaktı. "Şimdi sus, yarın bir ara benim seçim büroma uğra da seninle konuşalım. Erken gelirsen kimse olmaz, uzun uzun konuşuruz." dedi, arabaya binip uzaklaştı.
Ertesi sabah, işe gitmeden önce Osman'ın seçim bürosuna uğradım. Ocakçı çayı yeni demlemişti. Tek tük birkaç kişi vardı. Osman beni camlı özel odasına çekti.
Dedim, "Yahu Osman, sen de benim gibi gün bulup gün yiyen züğürdün biriydin. Ne oldu böyle, son model arabalarla dolaşıyorsun, grantuvalet giyiniyorsun. Sağına soluna para saçıyorsun. O kadar zengin oldun da şurada bir arkadaşım var deyip neden sormazsın, aramazsın."
Dışardakilere baktı. "Yavaş konuş, kimse duymasın. Ama sana hepsini anlatacağım. Sen benim kadim dostum sayılırsın." dedi. Başladı anlatmaya:
"Sen de bilirsin ki girip çıkmadığım iş kalmadı. Ama hiçbirinde tutunamadım. Babam öldükten sonra da epey sıkıntı çektim. Giriştiğim işlerin hepsinin sonu fos çıktı. Bende mi bir uğursuzluk vardı.
Anlayamamıştım. Bir gün düşündüm, taşındım. Aklıma müthiş bir fikir geldi. O sıralarda televizyonlar "Saadet Zinciri" kurup köşe dönen adamları anlatıyordu. Ben de o olaydan ilham aldım. Önce babadan kalma dükkânı eşyalarıyla sattım. Evdeki birkaç döküntüyü eskicilere okuttum. Birkaç ay buradan uzaklaştım. İstanbul'da, çeşitli işlerde çalıştım. Epey sıkıntı çektim, burada kalan çocuklara para yolladım.
|