aziyacamur.sitemynet.com
Anasayfam | Yeni Şiirlerim | Şiirlerim | Eski Şiirlerimden Seçmeler | Japon Şiirinden Esintiler | Konfüçyüsten Esintiler | Çocuklara Şiirler | Halk Şiirinin Rüzgarıyla | Öykülerim | Gülmece Öyküleri-1 | Gülmece Öyküleri-2 | Denemelerim | İncelemeler | İncelemeler-2 | Karikatürlerim ve Desenlerim | Öğrencilerimden Aforizmalar | Şiir Yazıları | Ben Kimim | Konuk Defteri | Linkler

Denemelerim


da_a_yap___k_da_c_.jpg

YAŞAM DENEN SALINCAKTA
FOTOĞRAFLAR VE ÖYKÜLER

Hepimiz, sonsuz yaşam içinde bir ömürlük fotoğraflarız. Takvimler bizim için son yaprağını düşürdüğünde dostlarımız arasında yaşayacak anılarımızla, aşklarımızla, eylemlerimizle gönül arşivlerine, albümlerine kaldırılırız. Kimimiz bu albümde soluk kimimiz ise canlı ve parlak bir fotoğraf olarak yerini alacaktır.

Bu, bir ömürlük fotoğraflarımızın silik olması da, canlı ve parlak olması da hep bizim elimizde değil midir? Eğer yıllar boyunca suya, sabuna karışmamışsak; "beni sokmayan yılan bin yaşasın" diye kör bireyciliğimize kılıflar uydurmuşsak elbet o fotoğraflarda izlerimiz, yaşam haritasında yerlerimiz soluk olacaktır.

Salt kendimiz için değil, tüm sevdiklerimiz, dostlarımız, ülkemiz, halkımız için de soluk alıp vermişsek yaşamımızda... elbette en canlı fotoğraf bizimki olacaktır. Bir yaraya em olmuşsak, dertliye derman arayabilmişsek, "teklik"ten çok birliğe ve gürlüğe değer vermişsek... fotoğraflarımız albümlerde solsa bile belleklerde canlı ve parlak yaşamaya devam edecektir.

İşte tam burada ortaya çıkan bir olgu daha var: Hepimiz, kendi öykümüzün yazarıyız. Her ne kadar, kimi zaman ve durumlarda bu öyküye dışarıdan müdahaleler yapılıyor olsa da öyküdeki ana olayı hazırlayan, düğüme getiren ve çoğunlukla da çözen biz olmuyor muyuz?
Bazılarımız, kendi yeterliliklerimiz ve emeklerimiz ölçüsünde; bazılarımız kimi zaman kendi öyküsünün kahramanı olarak , kimi zaman da içine doğduğu şansları, olanakları kullanarak hep bu öykünün içinde yer aldık. Halbuki öyküye başlangıç noktalarımız aynı değil miydi? Aynı olayla –doğumla- başlayan öykümüz; farklı mekânların yaşantımıza girişleri, farklı kişilerin olaylarımıza müdahaleleriyle yön ve mecra değiştirdi. Belki öykümüzün "serim" bölümünde biz olayların seyrinde etkili değildik. İstemimiz dışında gelişti ve serpildi olaylar. Ama belli bir noktadan sonra öykümüzün "düğüm" bölümünde olaylara ve durumlara müdahil olmaya başladık. Artık olay ve durumlara yön verecek gücümüz, sabrımız, deneyimimiz ve birikimimiz oluşmaya başlamıştı.

İşte yaşam denen sonsuzlukta kendi ömrünün öyküsünü yazabilenlerin fotoğrafı hep canlı ve parlak kalacaktır. Başkalarının öykülerinde sığıntı kalanlar ya da başka öykülerden çalıntı yapanlar hep belleklerin tozlu albümlerinde silik fotoğraflar olarak kalacaklardır.

İşte burada önemli olan bir nokta da kendi ömrümüzde kendi öykümüzün kahramanı olmaktır. Bunun içinde önce okula teni başlamış bir çocuğun heyecanında başlamalıyız öykümüzü şekillendirmeye. Avuçlarımızın arasına alabilmeliyiz yüreğimizi... Yaşamda ancak doğduğumuz gün kadar hatırımız, torpilimiz, arkamız olmalı. Engin ve emin adımlarla demir kapılardan geçmeli sınırları aşmalıyız. Dokunmak gerekirse, dokunmalıyız tozuna yaşamın. Çünkü bizi biz yapan gerçek; öğrendiklerimizi aktarmak, öğrendiklerimizi aktarırken de parmak kaldırmadan konuşmak.
Bu öyküsel yolculukta yeni renkler bulmaya çabalarken rengimizi de yitirmemeliyiz. Kalbimizin buyruk ve istekleri beynimizce onaylandığı kadar yerine gelebilmeli. Önümüze sürülen seçeneklerden ille de birini seçmek durumunda kalmamalıyız. Kendi öykümüz içinde kahramanlığımız, seçeneklerin hiçbirini seçmemek, kendi seçeneğimizi kendimizin yazmasıyla başlar.

Ancak burada unutmamamız gereken bir yan daha var: Tüm insanların da bizim kadar özel olduğunu; onların da kendi öykülerini şekillendirme kavgasında olduklarını aklımızdan çıkarmamalıyız. Başkalarının öykülerine yapacağımız her müdahale, bizim öykümüzün akışını bozacak; öykümüz içinden yansıyan fotoğraflarımızı da silikleştirecektir.

Ali Ziya Çamur

BÜYÜK ADAM


Bir "büyük adam" lâfıdır gidiyor. Kimisinin ağzında şudur "büyük adam", kimisinin ağzında budur "büyük adam". Bazısına göre de O'dur. Gelin isterseniz büyük adamlığın tanımını yapmaya çalışalım. Büyük adam, toplumlarının gelecekteki gereksinmelerini bugünden sezebilen ve yorulmaz bir çabayla anlatmaya, oluşturmaya çalışan insandır.

İster sanatçı olsun, ister düşün adamı, ister bilim adamı ya da siyasetçi... Bireyi toplumdan ayırarak ona büyüklük sanını veren temel öğe, sezme, anlatma ve yapabilme yetisidir.

Toplum, günü gününe nefes alan, günü gününe duyan ve düşünen, duyarlı olmakla birlikte alışkanlıkların dümen suyunda yaşadığı için istediğinden emin olmayan; bu nedenle de hem muhafazakâr, hem atılgan bir varlıktır.

Bizler, sürekli bir değişim içinde bulunan bu canlı varlığın küçük birer parçayız. Gelecekteki durumunun sancıları içinde kıvranan bu büyük varlıktan arada bir bizlere de küçük sancılar bulaşabiliyor. Toplumun küçük birer parçası olan bireyler olarak küçük sancılarla yaşamaya çalışıyor, çoğu zaman da kendimizi avutuyoruz.

Ama "büyük adam" böyle değildir. O, geleceği tüm ayrıntısıyla görmekle yetinmez. Hem güçlü bir sevgi duyduğu toplumun sancılarıyla derinden sarsılır, hem de tüm yeteneğine karşın geleceği bugüne anlatamamanın, geleceğin toplumuyla ilgili düşüncelerini bugünün toplumuna inandıramamanın acısını yüreğinde duyar. Büyük adamların ölümlerinden sonra da bir yanardağ görkemiyle parlamalarını sürdürmeleri bundandır.

O büyük adamın düşlerindeki geleceğe kavuşan toplum, onu tüm sıcaklığıyla kucaklamaya başlar. Ne var ki, bu kavuşma, düşüncelerdeki bu birleşme ancak bir mezarın başında ve tek yanlı olduğundan yarım kalır.

Büyük adamlık, bir yerde toplum içinde yalnızlığı getirir. Toplumun akışına ayak uyduranlar, demagojiyle ilgi ve güç toplamaya çalışanlar "büyük adam" olamazlar. Çünkü onlar da toplum denen güçlü akıntının içinde yitip giderler. Son yıllarda yaşadığımız erozyon, yitip giden büyük adamcıklar, bu gerçeği tüm açıklığıyla göstermiyor mu?

Büyük adam, akıntıya karşı dik durabilen; akıntıyı güzelliklere , aydınlıklara yönlendirebilen insandır. Toplum içindeki tüm yalnızlığına karşın, kırılma pahasına da olsa eğilmeden dik durabilen insandır.

Toplumumuzun; eğilen, bükülen, bencil hesapların buzlu sularında yıkanan değil, eğilmeyen, bükülmeyen, toplumun çıkarlarının kendi çıkarlarından üstün tutan "büyük adam"lara gereksinmesi var.

ALİ ZİYA ÇAMUR

_iir_i_le-adam_bulut-a_a__ve_r_zgar-reha_bilir.jpg

FOTOĞRAF: REHA BİLİR

DÜŞÜNME ENGELLİLER

Çevremizde çeşit çeşit insanlar görürüz. Kimileri bir kazada ayağını yitirdiğinden yürüme engellidir. Kimileri geçirdiği hastalıklar sonucu görme ya da işitme engellidir. Bu insanların bir ya da birkaç organları işlevlerini yerine getiremez. Ama duyan, düşünen pırıl pırıl, ışıl ışıl beyinleri vardır. Ürettikleriyle, yarattıklarıyla , bir çok sağlam insanın yapamadıklarını başarırlar.

Çevremizde kimi insanlar vardır ki, çevrelerinde gördüklerini, duyduklarını, yaşadıklarını kendi bakışlarıyla değerlendirmekten acizdirler. Okudukları gazetelerin, yazarların ya da inandıkları insanların düşüncelerini kutsal bir kitabın sözü gibi kayıtsız, koşulsuz kabullenirler. İnandıkları, doğru söylediklerine koşullandıkları insanların, siyasetçilerin sözlerini benimserler, istemlerini buyruk sayarlar. Hatta bu kişilerin saldırdıkları, karaladıkları insanları öldürmek, yakmak, yok etmek isteği duyarlar. Ülkemizin toplumsal tarihinde örnekleri çokça görüldüğü gibi öldürürler, yakarlar.....

Düğmelerine basıldıkları zaman yapamayacakları şey yoktur bu insanların. Düşüncelerini koşulsuz kabullendikleri insanlardan gelen irade doğrultusunda göz dağı verirler; kendilerine ters gelen her doğru ve düzgün şeyi kırmak, parçalamak arzusu duyarlar. Kimileri de kaba güçle değilse de sırtlarını dayadıkları kalın sermayenin gölgesinde sahip oldukları yayın organlarıyla ver yansın ederler. Kendileri gibi düşünmeyenlere yaşam hakkı tanımamak için her türlü yöntemi kullanırlar.

Peki, kimdir bu insanlar? Adları, kimlikleri nedir? Adları pek önemli değil ama görüldüğü kadarıyla bu kişiler düpedüz düşünme engellidirler. Kendileri düşünemezler. Bu kişilerin beyinleri soyguna uğramış banka kasası gibi bomboştur. Artık kendileri düşünemedikleri için mutlaka onlar için düşünen birileri çıkacaktır. İşte düşünme engelli kişilerin yapabilecekleri tek iş vardır: Kendi yerlerine düşünenlerin tetikçiliğini yapmak.

Yüzyıllar öncesinden gelen bir ses, düşünür EPİHARMUS, insandaki en büyük eksikliğin düşünme eksikliği olduğunu vurguluyor: "İnsan düşünce ile görür ve duyar; her şeyden yararlanan, her şeyi düzene sokan, başa geçip yöneten düşüncedir. Geride kalan her şey kör, sağır ve cansızdır."

Görülüyor ki insanı insan yapan, onun düşünebilme yeteneğidir, düşüncelerini üretime dönüştürebilme gücüdür. Düşünce üretemeyen kişi ve toplumlar, kendilerini de yeniden üretemez. Artık onlara düşen şey ya televolelerin, popstar programlarının beşiğinde sallanmak, ya da dedikodu makinelerini yağlayıp durmaktır.

Bir toplumda düşüncenin üretim ve değişim gücünün tükenmesi; bilimde, dinde, toplumsal yaşamda "dogmalaşma"yı doğurur. Dogmaların, yani kalıplaşmış, dondurulmuş düşünce ve anlayışların kölesi olmuş toplumlar ise Çağın gerisinde kalmaya, uygarlık yolunda ilerleyenlerin bastığı yerleri süpürmeye mahkûmdur.

Yolda, yolakta, köşede, bucakta bir koltuk değnekli, bir beyaz bastonlu görsek, insanca bir tepkiyle üzülürüz, yüreğimiz burkulur. Halbuki bir ya da birkaç organı işlevsiz olsa da bu insanlar, yüreklerindeki cevheri yitirmedikleri sürece ışıl ışıl beyinleriyle üreticidirler, yaratıcıdırlar. Topluma yük değildirler. Hatta bazıları, toplumu da sırtlar...

Yaşamda gerçek acınası kişiler, merhamete gereksinmesi olanlar; düşünme engelli, ödünç düşüncelerle yaşamaya çalışan zavallılardır. Toplumdaki yerleri bir cezve, bir pense ya da mangal maşası kadardır. Kullanamazlar, kullanılırlar.

ALİ ZİYA ÇAMUR

tokmaklarda_ba_r__anlar.s.dininno.jpg

RESİM: STEVE DİNİNNO

DAR GÖRÜŞLÜLÜK

Her insan için en önemli değerdir özgürlük. İnsanlar, özgürlük için yüzyıllar boyu can vermiş, can almışlardır. Ama işe düşünce bazında baktığımızda pek çoğumuzun dar görüşlerinin tutuklusu olduğunu da görürüz. Nasıl özgürlüğümüz için savaş verebilmesini biliyorsak, düşünce yönünden dar görüşlülükten kurtulabilmek için de savaş verebilmeliyiz.

Dar görüşlü olmak, başka düşüncelerin tutsağı olmaktır.

Dar görüşlü olmak, tedavisi çok zor bir düşünce tembelliğidir.

Dar görüşlü olmak, dünyamızda ve ülkemizde olup bitenlere "at gözlüğü" ile bakmaktır

Dar görüşlü olmak, "zor"dan "kolay"a kaçmak, kendisinin ve ülkesinin geleceğini ipotek altına almaktır.

Dar görüşlü olmak, bireysel çıkarları uğruna toplumsal çıkarları görememektir.

Dar görüşlü olmak, denizden geçmeyi göze alamayıp bencilliğin gölünde boğulmaktır.

Dar görüşlü olmak, başkalarının çiğnediği sakızı şişirmeye çalışmaktır.

Dar görüşlü olmak, toplumda yaygınlaşırsa, ülkenin geleceğine ket vurmaktır.

Dar görüşlü olmak, öfkelerini, umutlarını ve özlemlerini tutarsızlık değirmeninde öğütmek demektir.

Dar görüşlü olmak, yalan harmanını gerçeğin rüzgârında savunmaya çalışmak demektir.

Bırakalım geçim sıkıntısının ağır yükü altında bunalan, okumaya ve düşünmeye ayıracak zamanı bulamayanları. Nice aydın geçinenlerin yargılarına bakalım. Ne tutarsızlıklar görürüz. Doğru düşündüklerini sananlar, doğrularla çeliştiklerinin bilincinde değildirler. Bir tür beyin körlüğü yaşarlar. Onlar söyler, siz dinlerseniz sorun çıkmaz.Ama soru sormaya kalkarsanız; "Burada yanlışsınız." diyecek olsanız hemen hemen saldırı duruşunu alıp "İlle de benim dediğim doğrudur!" diyerek yumruklarını gösterirler. Bu tür insanlar, olaylara ve durumlara, prefabrik düşüncelerle bakmaya çalışırlar.

Öyleyse görüş genişliği nedir, nasıl oluşur? Bir de bu sorunun yanıtlarını aramaya çalışalım. Görüş genişliği; bir akarsu gibi olmalı. Yanlışlığa sapmadan kabını taşırmalı, akıp gitmeli uzak güzellikleri yakın etmeye. Yanlışlığa sapacak olsa da aklın ve bilimin ışığında kendi doğru yolunu kendi bulmalı.

İşte yenilikler,güzellikler ancak böyle gelebilir. Çünkü bilginin, düşünce fırınında pişmesidir önemli olan. Aklın sevgi tarlasında ürüne durmasıdır. Henüz olgunlaşmayan bilgi ve düşüncelerle nereye kadar uzanabiliriz. Bu uzanma, bize ne kazandıracaktır. Durum böyle olunca yaşantımız, çelişkilerin yumağında körelmez mi?

Öyleyse gelin kıralım dar görüşlülüğün demir kafesini. Olaylara ve durumlara aklın ve bilimin açtığı aydınlık pencereden bakalım. Karşılaştığımız olgulara tez ve antitezleriyle bakmasını bilelim. Dar görüşlülerin terse çevirmek istedikleri yaşam çarkını ancak bu biçimde doğru yöne çevirebiliriz.

ALİ ZİYA ÇAMUR

volker_kirchberg.g_ne_ten_ge_en_turnalar.jpg

FOTOĞRAF: VOLKER KİRCHBERG

UMUT ATEŞİNİ SÖNDÜRMEMEK



O körpe gülüşüyle ilkyaz güneşi taze yaprakların teninde geziniyor. Sokaklar, seçim öncesinin kirliliğinden ve gürültüsünden arınıyor yavaş yavaş. Doğa, yavaşça geriniyor baharla yaz arası, mevsimlerin geçiş köprüsünde. Yeni bir umut, yeni bir heyecan sarmış insanları. Herkesin yüzünde umutlu bir tebessüm.

Akdeniz, en mavi fistanını giyinmiş. Kıyıları ak köpükler dantel dantel işlemekte. Huzurlu uykuların arasında bahçelerden taşan yasemin kokusunu özlemeye başlıyoruz. Geceleri yıldızlar, sevgi sözcükleri fısıldamakta kulağımıza.

Ormanlar, yemyeşil giysileriyle bizi duldalarına davet ediyor. Biliriz ki ormanın güzelliği, dinginliği ve dirliği; görkemli birliğinden kaynaklanmakta. Bu yönüyle bizlere anlamca en güzel pencereleri açmakta, dersler vermekte.

Unutulacak ya da hiç unutulmayacak sözler, süpürüldü bir gecede temizlik işçilerinin süpürgelerinin uçlarında. Fırtına geçti, sarsıntı durdu. Sokaklardaki demokrasi bayrakları, posterler, afişler... kirli bir mendil buruşturulup atılıverdi çöpe.

Ortalıkta şimdi farklı bir telâşın egemenliği var. Beklentiler ve umutların coşkulu yüzü, bağdaş kurmuş ülkemin üstüne. Halbuki umut dediğin nedir ki hem parlar, hem söner gecede. Tıpkı her esintide salınan yağı tükenmiş bir kandil gibi.

Önemli olan umut kandilini hiç söndürmemek. Çünkü kimi üfleyişler vardır, ateşi söndürür; kimi üfleyişler de vardır ki ateşi canlandırır. İşte şimdi bu ateşi canlandırmanın zamanı. Gerçi kimileri, bu ateşi söndürebilmek için ciğerlerini bencilliğin ve nefretin kirli soluğuyla doldurarak üfleme çabasında da olacaklardır. Sorumluluğumuz, bu ateşin söndürülmemesiyle doğru orantılıdır. Bu konuda da dökülmesi gereken hayli ter olmalıdır.
Rüzgârlı yamaçlardan savrulan baharlar bitmeden; bütün yeşillikler güzün egemenliğinde sararmadan çökmek gerek emeğin ve dostluğun sofrasına. Gülüşlerinde güller açan ağızları kapattırmamak gerek. Ufku örten kötümser perdeler; emeğin rüzgârıyla savrulmalı bir bir...

Sanatın, kültürün ve bilimin yol göstericiliğinde yeni özlemlere köprüler kurulmalı. Bu köprünün üstünde tüm Anamurlular ele ele durmalı. Yeni güzellikleri oluşturabilmek için. Rantiyelere kapanmalı kapılar; halka, umuda, sanata ve emeğe açılmalı. Görgüsüzlük abideleri sarsılmalı yerinden. Yakılacak umut ateşi, karanlık düşleri ve gülüşleri de tutuşturmalı.
Burada suyun gücüne de kulak vermek gerek. Damlalar selleşerek bir nehre dönüşmeli. Nehre dönüşmedi mi yazgısı yazın çatlattığı toprakta kurumak. Öyleyse damlaları bir sel bütünlüğüne ulaştırmak gerek. Tüm akaçları umudun ve özlemlerin güçlü nehrinde buluşturmak gerek. Her ne kadar sel, imgelerimizde yıkıcı, yok edici bir görüntü oluştursa da yine de suç insanın değil mi? Selin önüne ev kuranlar; suyun binlerce yıldır açtığı yolları rant kaygısı ya da başka nedenlerle kapamaya çalışanlar suçlu değil mi? Anlatmak istediğim; insanları aynı coşku, aynı heyecan, aynı mutluluk ve aynı özlemler çevresinde bir araya toplayabilmek. Ne diyor Dedem Korkut, "gök çatısını eğdiren su/gök kuşağını ağdıran su/gök yalağı dolduran su/gökçe gözde göğeren su/göğül göğce akan su."

Kıyıda, kenarda bu selin, ırmağın kurumasını dört gözle bekleyenler de günm gelecek, kendileri kuruma derdine düştüklerinde zorunlu olarak bu sele katılacaklardır. Önemli olan umudu karartmamaktır. Bu konuda oldukça dikkatli ve duyarlı olmak yükü düşüyor ateşin başına geçenlere. Rüzgârlı düşlere kapılmamak gerekiyor.
Sözlerimi Hüseyin Yurttaş'ın bir şiiriyle bağlayalım:"bir yol var, ucunda en uzun gün görünür/yarının başladığı yerdir o, dün görünür///geçip gidersin rüzgârlı düşler içinde/dönüp geriye baksan köhne ömrün görünür"

devrim_meri_.umuda_yolculuk_sinemilliyaz_s_.jpg

İNSANLIĞIN BURÇLARI


Kör dumanların savrulduğu yaşamın sarp dönemeçleri bizleri kaosları içine çekmeye çabalarken, ak ve kara, yalan ve gerçek, yanlış ve doğru terazileri harıl harıl düşünce üretiyor. Bağnazlık tüketiyor.

Bir yandan bozulan dengeler, bizleri de, ülkemizi de çarkları arasına çekme hevesindeyken, bir şeyler var ki çarkları sıkıştırıyor; istediği gibi duygularımızı, düşüncelerimizi öğütemiyor. Ne kadar yağlansa da oynak yerleri, zorlanıyor çark, rahat dönemiyor, duygu ve düşüncelerimizi dönüştüremiyor.

Nedir, düzenin ve düzensizliğin çarklarını zorlayan güç?

Umuttur birisi. Arzuların gün doğrusu yelinden gönlümüzün ortancalarını okşar.

Sevgidir birisi. Karanfil düşlerimizin hedefini arayan özlem başlıklı peri bacası.

Tutkudur birisi. Gül sağanağından şemsiye açmadan, gönül köprüsünden süzülen aşk bulvarına çıkan son kavşak.

İnançtır birisi. Zulüm zincirinin sarkacından boşanan kavun içi gölgelerin pembemsi uç veren kandili.

Öfkedir birisi. Deli çaylar gibi gönül dağlarından boşanan, yankısız gecelerin kulağında çalan gonk.

Bilinçtir birisi. Beynin yeğin kıvrımlarından dolana dolana doğan, ebemkuşağından yüreğe dolan pusula.

Sabırdır birisi. Kuşatılan yıldızların bumeranglarını geri dönemeden tutan ve sardunya dalına destek kılan isyan.

Onurdur birisi. Kuşatmalardan süzdüğü direnci, bahar doruklarına tırmandıran kardelen.

İşte, filizkıran fırtınasındaki düşlerimizi, komaya düşen hasretlerimizi düzensizliğin yağlı çarklarına kaptırmaksızın ayakta dimdik yaşatan burçlarımız... Duygu, düşünce ve eylem anıtları.

041705-yumruk.jpg

BASKILAR VE SANAT


Baskılar vardır; yolumuzu kapayan, önümüzü kesen. Tepemizde Demokles'in kılıcı gibi sallanan. Baskılar vardır; düşüncelerimizi dondurmak; yaşama arzumuza fren yaptırmak isteyen. Baskılar vardır; bizi kendi iradesinin kör kafesine kapatmak isteyen. Ama bir baskı türü daha vardır ki, bizi sıkıştırarak, rehavete düşmekten alakoyarak gerçeğe, doğruya, üretkenliğe götürür.

İnsan, bir baskı ya da baskılar çemberinin ortasında yaşar. Kimi baskılar toplumsaldır, düzenin siyasî temellerinden kaynaklanır. Sistemin ilerlemeye ve gelişmeye koyduğu kotalara karşı koyan insanın duygu ve düşüncelerini zincirler. Önüne, arkasına, sağına, soluna engeller diker. Kıpırdatmaz, kedi tutmaz eder. Ve özgürlük kuşu, başımızın üstünden uçar, gider. Bu baskılar daha çok, demokrasinin tüketildiği, insan hak ve özgürlüklerinin üstüne şal çekilmek istendiği anlarda ortaya çıkar.

Toplumsal baskının bir başka türü de toplumsal yaşamımızı egemen olan; rahatını kaçırmaktan ürken insanların kabullendiği ve bu baskının unsurlarından biri olmayı kabullendiği geleneklerdir. Çocuklukta ve gençlikte bu baskıyı pek takmayız ama olgunluğa geçişte tutsağı olmaktan da kurtulamayız. "O ne der?", "Bu ne demez?" türünden kaygılar sık sık bizleri bu baskının prangaları arasına iter.

Bizi çevreleyen toplumsal yığınlarda egemenliğini sürdüren, çağ gerisindeki geleneklere, törelere akıl ve mantık bileşimi içinde karşı durduğumuzda, durumumuz; akıntıya karşı yüzmekten farklı değildir. Yığınların güçlü seli, bizi kenarlara çarparak parçalamaya çalışır. Ama bir yerde de ne pahasına olursa olsun, akıl ve bilim ilişkisi dışına taşan, feodal yüzyılların gölgelerini taşıyan geleneklerin baskılarına da karşı durmak gerekmez mi?

Bir de bireysel baskılar vardır ki, yaratıcılık ve üretkenliğin kamçılayıcısıdır. Bu baskı, tepemizden eksildi mi, alışkanlıkların pençesine düşeriz. Amacımızı yitirir, hedefimizi şaşırırız. Bu baskının kökeninde; dünyayı doğru algılama gücü ve iyiye, doğruya, güzele yöneltme çabası ağır basar. Yazara yazısını, romanını, öyküsünü; şaire şiirini yazdıran baskıdır bu.
Bu baskının bir ucunda irademiz, diğer ucunda istemlerimiz yatar. İrademiz güçlüyse, bu baskı zinciri içinde kendimizi yenileme, kabuğumuzu kırma, üretme, yaratma kaygısı çekeriz. İrademiz sağırlaşmışsa, duyarlıklarımız tükenmiştir. Artık olaylara ve durumlara at gözlüğünden bakmaya başlarız. Bir "neme lâzımcılık" rüzgârında kendimizi kapıp koyveririz. "Bana necilik" hastalığına yakalanır; dünyada olup bitenlere akıl ve mantık gözümüzü yumarız. Bir topaç gibi kendi merkezimizde döner dururuz.

Bugün "aydın" nitelemesi yaptığımız pek çok insanın, alışkanlıkların pençesine düşerek, salonlarda, çay bahçelerinde okey taşlarının peşine düşmesi, iskambil kâğıtlarıyla kavga etmesi; onlardaki bu bireysel baskının erozyona uğramasındandır.

Şurası yanlış anlaşılmamalı! Bireysel baskı da toplumsal duyarlıklardan doğar. Sözgelimi, Irak’ta, Filistin’de olup bitenler karşısında bir tepkimiz varsa; "Neden böyle?", "Böyle olmamalı!", "Bu gidişe karşı benim de yapacağım bir şeyler olmalı!" gibi soruların ve sorunların baskısını benliğimizde duyar, bir şeyler yapabilme çabası içine gireriz. Doğrudan bir şeyler yapabilme gücümüz olmasa bile, hiç olmazsa Sait Faik gibi kalemimizi açar, sivriltir, durumdan duyduğumuz rahatsızlığı dile getirmenin yollarını ararız.

İşte "Bir şeyler yapmalı!" sorusuyla üzerimize abanan bu baskılar, bizlere toplumsal uyanıklığın, üretkenliğin ve yapıcılığın da kapılarını açacaktır. Sanata açılan yollar da bu kapılardan başlar.

Ali Ziya Çamur

magritte64_g_verc_n.jpg

RESİM: RENE MAİGRETTE

YÜZLER VE İNSANLAR

İnsanlarla ilk karşılaşmamızda yüzlerine dikkat ederiz. Çünkü yüzler, bizim için karşımızdaki kişinin kartvizitidir. Çünkü kimi düşünürlere göre yüzler, insanların ruh dünyalarının bir aynasıdır.

Her yüzün kendine göre bir öyküsü vardır. sevgilerin, acıların, kuşkuların, güvenin yada güvensizliğin, umudun, olgunluğun ya da hamlığın gezindiği mekânlardır yüzler. Okuruna göre değişen bir kitaptır da diyebiliriz yüzler için.

Kimi okumak gereği duymadan bakar o kitaplara; kimi okuduğunu zanneder de anlayamaz. Kimisi de duyarak, düşünerek inceler yüzlerden yansıyan görüntüleri. Bu nedenle toplumsal yaşamda karşılaştığımız insanların yüzlerini okuyabilmek; başarının temel anahtarlarından biridir.

Yüzler insan ruhunun aynasıdır dedik de, aynı zamanda insan bakışlarının gezi alanlarıdır. Ama gün olur bir yüzde kendimizi buluruz. O yüzün aydınlığı yaşantımıza benzersiz bir ışık saçar. İşte o zaman gezimizin en önemli molalarından birini vermiş oluruz. Bu aydınlık yüz, umutlandırır bizi, yüreğimiz kıvançla dolar. Bu yüzün arkasında bencillikle yapılmış bir kavganın izleri vardır. Doğal olarak bu kavganın galibi içtenlik ve insancıllıktır.

İnsan yüzleri, şuna ya da buna göre farklı algılanabilir. Bu durum, bir görüş ya da beğeni sorunudur. En önemlisi, o yüzden çıkarsadığımız anlamdır. Bizi saran, varlığımızı sevinç ve mutlulukla dolduran bir anlam. Farklı düşünmek, insanlığımızı çözülüşe uğratır, acılarımızı yoğunlaştırır. Gerçekleri gizler, sevgileri kara bir ambalaj ardına kilitler. Bu yüz kimi zaman sevdiğimiz bir dostun, kimi zaman bir sevgilinin, kimi zaman da hoşgörü perdesiyle bakmağa tahammül edemediğimiz insanların yüzüdür. Ama yine de her yüzden çıkaracağımız bir sonuç vardır.

İlk önce bizi etkileyen, yüzlerle gelen dostluklardır. Bakarsanız, ya birden sarar, çeker kendine. Ya da üşütür, kovar sizi. Her yüzün söyledikleri farklı farklıdır. Elbette ortak noktalarda bileşenler de bulunur. Bunların içinde bizi en çok etkileyenler, olgun insanların yüzleri ve kötü etkilerle bozulmamış olan, içtenliğin ışığı içinde parıldayan yüzlerdir. Bu yüzlerin birinde uygarlığın yansımasını, diğerinde atık sularla kirletilmemiş bir pınar suyunun arılığını buluruz.

İnsanların dünyalarına önce yüzlerinden gireriz. Kişi kendini nasıl gizlerse gizlesin, gene de yüzündeki gerilme ve kıvrılmalardan; duygu ve düşünce dalgalarından kendini açıklar. Soyguncu, hortumcu, despot yüzlerle sevecen, insancıl, toplumcu yüzleri pek az bir yanılgı payıyla anlayabilmek mümkündür. Kim parasına güvenerek başkalarını ezmeye çalışır? Kim her ne kadar candan ve yakın görünse de kişisel çıkarları ortaya çıktığı zaman acımasızlaşır? Kim köprüyü geçene dek ayıya dayı demeyi göze alır? Kim bencilliğin fosseptik çukurunda insanlığını yitirme pahasına kâr ve kazanç peşinde koşar. Kim halkın çıkarlarını savunur görünüp kendisinin ve takımının cüzdanını şişirmeye çabalar? Hepsini yüzlerden okumak mümkündür. Ne kadar cambaz , ne kadar madrabaz olursa olsun yüzündeki hileli gülüş kendini ele verir. Sözgelimi bağnaz yüzleri tanımak çok kolaydır. Çünkü geleceğin gemileri onların iskelesine uğramaz. O yüzde, muştular getiren yolcuları göremeyiz. Onların yüzleri, ağaçsız yamaçlara benzer. Makiler bile tutunamazlar üzerlerinde.

Kimi zaman da çocuk yüzlerine takılır kalırız. Sevincin, mutluluğun, coşkunun yanında korkuyu, kaygıyı da kolayca okuruz onların yüzlerinde. Ne yazık ki son zamanlarda hep korkulu, kaygılı çocuk yüzleri görmeye alıştırılıyoruz. Nasıl unutabiliriz, gözlerinde korku şimşekleri çakan Afganlı kızın yüzünü. Hiç unutmak mümkün mü ateş çemberinin ortasında kafasından kanlar akan Iraklı çocuğun yüzündeki korkuyu. Gazete fotoğraflarının bir özelliği ortaya çıkıyor burada. Bu fotoğraflar yüzleri olduğu kadar duyguları da donduruyor, kalıcılaştırıyor.

Kimi zaman bir sanatçının fırçasından ya da objektifinden yüzler yansır yaşamımıza. Ama bu yüzlerde çoğu kez genciyle, yaşlısıyla, çocuğuyla Anadolu insanının onurlu duruşları; yoksulluklarına, yalnızlıklarına karşın umut, alçakgönüllülük ve insancıllık vardır. Doğayla ve yaşam koşullarıyla verdikleri zorlu kavganın izleri vardır.

Bir de şu kendini beğenmişlerin yüzleri var ki, ne kadar bakarsanız bakın, insanî bir sıcaklık bulmak çok zordur. İçtenlik yoksulu, soğuk, ürkütücü, sevgisiz.... İlle de tepeden bakmak isterler. Ama bu bakışlarının kendilerini ne kadar küçülttüğünü fark edemezler. Yaşamları zorlukların dışındadır. Kurnazdırlar. Parmaklarını bir kez yakanıza geçirseler, vay gele hâlinize. Sesleri, gülüşleri, bakışları yapaydır. Yüzlerinin her kıvrımında güvensizliğin fayları döşelidir.

Evet, sessiz konuşmalar ağır basar yüzlerde. Yüzlerin kurduğu tümceler, en usta yazarın kaleminden çıkan tümcelerden daha etkilidir. Dilerim günlerin yolculuğu içinde karşınıza çıkan yüzlerin tümü bencillikten, kötülükten arınmış; içtenlikli ve özgeci olsun. Bencil, bağnaz, hükmeden ve kendini beğenmiş bir yüzle karşılaştınız mı takmayın. Bırakın o yüzler, bencilliğin fosseptiğini kulaçlasın dursun. Sizler, aydınlıklara, güzelliklere ve sevgilere uçurtmalar uçurun.


ALİ ZİYA ÇAMUR

_rende_g_verc_n.jpg

FOTOĞRAF: ADNAN VELİ KUVANLIK

ELEŞTİREL BAKIŞ

Geçmişten bu yana, insanın insana bakışında gözleri perdeleyen iki olumsuzluktan söz edebiliriz: aşağılama ve yüceltme... İlk bakışta birbirine karşıt izlenimi uyandırsa da aslında ikisi de aynı kapıya çıkar. Olaylara ve durumlara tek pencereden at gözlüğüyle bakmak. Tek yönlü duymak, düşünmek, anlamak...

Olay ve durumlara, kişilere tek yönlü bakmak, yadsımayı da birlikte getiren bir olgudur. Bireyde var olmayan bir yüceliği varmış gibi göstermek ya da var olan bir üstünlüğü, erdemi yokmuş gibi göstermek. İkisi de doğru ve gerçek caddesinden uzaklaşarak yadsımanın çıkmaz sokağına çıkar.

Her iki tutuma da sinmiş bulunan öznelci idealizm, yapılan değerlendirmeleri bir ölçüt olarak alma olanağımızı yok ediyor. Bu durumda daha gerçekçi sonuçlara çıkarmamıza yarayacak yöntemler içeren farklı bir bakış edinmek zorundayız.

Kısaca "eleştirel bakış" diyebileceğimiz bir yaklaşımla olaylara, durumlara ve kişilere daha gerçekçi ve doğru yönden yaklaşabiliriz.
Bugün kime sorsak, bize yaşamın her alanında "eleştirel bakış" eksikliğinden yakınacaktır. Ne var ki, yakınmakla sorunlar çözülmüyor. Yakınanlar da içinde olmak üzere "eleştiri"yi ucu sivriltilmiş bir kargı ya da sırt sıvazlarken kaşağı olarak kullananlar hâlâ çoğunluktadır. İyi niyetler, günlük yaşamın hay huyu içinde çürüyüp dağılıyor. Kişisel çıkar beklentileri, cemaat örgütlenmeleri, kişisel düşmanlıklar, çekememezlikler... özlenen "eleştirel bakış"ın neden hâlâ çok uzağında durduğumuzu açıklar sanırım. Çünkü eleştirenin duygu ve düşüncelerini bağlayan grupsal zincirler, gerçeğe giden yolda yürümesini engellemektedir.

Düşünceleri ve duyguları zincirli olanlar, deyim yerindeyse yürüyemezler, sürünürler. Sürünenin de kirlenecek olması kaçınılmaz sondur. Bu kirlenmişlik karşısında duyduğumuz üzüntü, gerçeği değiştirmeye yetmiyor. Onlarla birlikte yürüdüğümüzde, kirlenme olasılığını da göze almamız gerekmektedir.

Toplumsal ilişkilerin yoğunlaştığı mekânlarda geçireceğimiz birkaç dakika, eleştiri körlüğünün çok kolay bulaşan bir virüs olduğunu kanıtlayacaktır bize. "Öteki"nin tıpkıbasımı olan sözler, dedikodular, temelsiz suçlamalar, bir türlü ayakları yere basamayan övgüler..... Tembel zihinlerin, yetersiz ama zeytin yağı gibi üste çıkıcı başka zihinlerden kaptığı üstü örtülü alıntılardır.

"Eleştirel bakış", başta doğruluğu kendinden menkul medya organlarından olmak üzere, dışarıdan gelen her türlü yönlendirme baskısına direnmekle elde edilebilir. Bu da yetmez. Eleştirenin gündelik yaşamdaki konumundan kaynaklanan içsel güdülendirmelere karşı da uyanık olmak gerekir. "Kendini aşmak" dediğimiz şeydir bu!

Olabildiğince nesnel bir "eleştirel bakış", kendini aşabilen insanın başarabileceği bir yüceliktir. Bunun için de yapılacak şey bellidir. Zihnimizin kapılarını bilimsel doğruya ve bilimsel öğretilere açmak. Ancak bu yolla dünyanın bize göründüğü kadar küçük, dar ve yoksul olmadığını fark edebiliriz.

ALİ ZİYA ÇAMUR

ahamd-khalilifard.saz_alan_ve_g_v.u_.jpg

SEVGİNİN GÜCÜ

Sevginin sesi gürdür. Bazen bir halay ezgisinde davulda, bazen bir bozlakta sazın telinde çınlar. Gönül antenlerinde yürekten yüreğe konar.

Sevginin dili yalındır. Bazen bir kuşun cıvıltısında, bazen bir çocuğun ilk hecesinde yankısını bulur. Sözden söze, şiirden şiire tümce tümce, dize dize sonsuz çağrısını yineler.

Sevginin rengi ebemkuşağındandır. Bazen incecik bir kelebek kanadında, bazen bir kuş kanadında, bazen bir kır çiçeğinde alır bizi evrenine.

Sevginin açısı geniştir. Bazen özlemleri kucaklar, bazen aydınlık yarınları. Basar bağrına en derin coşkuları, heyecanları.

Sevginin azığı umuttur. Bazen çağlayanlardan dökülür, serinletir dudakları, bazen çöl ateşinde yakar kavurur. Dokur tezgâhında avuntuları.

Sevginin bağı ateşte yanmaz, fırtınada kopmaz. Bazen ibrişimden renkli ve yumuşak, bazen çelikten serttir. Alır kıvrımlarına en yüce duyguları.

Sevginin ateşi eritir buzu. Bazen kerem gibi yakar kavurur, bazen yüreklere meltem estirir. Biriktirir közünde en canlı coşkuları, en alevli tutkuları.

Sevginin düşü evreni dönüştürür gül bahçesine. Bazen ak bir güvercin olur barışa uçan, bazen dostun elinde al bir karanfil. Özlemleri tutuşturur.

Sevginin izi kurutur kini. Bazen nefreti dönüştürür dost sofrasına, bazen susturur hoşgörüsüzlüğü. Yüreklerden beyinlere bir köprü kurar.

Sevginin ışığı söndürür karanlığı. Bazen yıldızları indirir yeryüzünü, bazen gün ışığına türkü söyletir.

Sevginin gücü, yener acıyı. Bazen en kanlı silâhları susturur, bazen buluşturur gökyüzüyle yeryüzünü. Salar sonsuz barışını evrene, estirir özgürlüğün yelini.

ALİ ZİYA ÇAMUR

aziyacamur@mynet.com

(C) Bu sitede yayınlanan tüm şiir ve yazıların her türlü telif hakkı Ali Ziya Çamur'a aittir.