aziyacamur.sitemynet.com
Anasayfam | Yeni Şiirlerim | Şiirlerim | Eski Şiirlerimden Seçmeler | Japon Şiirinden Esintiler | Konfüçyüsten Esintiler | Çocuklara Şiirler | Halk Şiirinin Rüzgarıyla | Öykülerim | Gülmece Öyküleri-1 | Gülmece Öyküleri-2 | Denemelerim | İncelemeler | İncelemeler-2 | Karikatürlerim ve Desenlerim | Öğrencilerimden Aforizmalar | Şiir Yazıları | Ben Kimim | Konuk Defteri | Linkler

Gülmece Öyküleri-1


EMERİKIN KAHVESİ

Bugünlerde bana kahve demeyin hiç. Ne geldiyse başıma kahve yüzünden geldi. Bir kahvenin kırk yıl hatırı eskidenmiş. Amerikan kahvesi çıktıktan beri kahvede hatır da kalmadı. Zaten Amerikan adının girdiği neyin tadı var ki?... Amerika nede tat bıraktı ki?....

Geçenlerde birkaç dostumla birlikte yemeğe gittik. Yemek deyince, hele akşam yemeği deyince tabi ki yanında içki de bitiveriyor. Rakıya da yeni zam gelmiş. Çivi çiviyi söker örneği tatlı söz, güler yüz ve sohbetle içkinin buluştuğu güzel bir gece yaşadık. Güzel bir müzik içinde bulunduğumuz ortamı daha da renklendirmişti.

Ruhlarımız demini, sözlerimiz kıvamını buldu diyorduk ki salondan gök gürlemesi gibi bir ses yükseldi. Rakının şişede durduğu gibi durmadığını kavrayamayanlardan birisi mikrofonu kapmış, içkiyle birlikte dışa vurmuş olan iç dünyasının fırtınasını bir türkünün anasını ağlatarak dışarı fırlatıyordu. Bir söyler geçer dedik. Ama galiba bizim toplumsal kültürümüzde var, mikrofonu kapan bir daha bırakmak istemiyor. Benzeri örneğini meclis toplantılarında, televizyonlardaki tartışma programlarında çok görmüştürsünüz. Kafası iyice dumanlanan arkadaş mikrofonu bırakmak bilmiyordu.

Her masa, kendi duygu ve düşünce fırtınası içinde burgaçlandığından kulak da asan yoktu. Ama bizim Osman hemen ayağa fırlayıverdi.
-Yahu bırakın kafamızı patlatmasını ama bin yıllık kültürümüzün katline dur diyecek bir kimse yok mu?

Ortalık bir dalgalandı, bir duruldu. Baktık ki işin sonu tatsızlaşacak, ağır ağır buradan palamarları çözelim, demir atacak başka bir liman bulalım dedik. Hesabı tuzlu yerinden ödeyip kalktık. Dışarı çıkınca başka bir tartışma başladı. Kimisi,
-Başka bir yerde devam edelim, dedi.
Kimisi ,
-Yeter, benim evden aldığım iznim bu kadar, dedi.
Kimisi,
-Gelin bir işkembe çorbası içelim, tuzlama ya da şirdenle midemizi bastıralım, dedi.
Kimisi,
-Hesabı tuzlu ödedik, bir de tuzlamaya ne gerek var? dedi.
Mustafa,
-Arkadaşlar, haydin falanca yerde birer kahve içelim; yarım kalmış sözümüzü tamamlayıp evlerimize dağılalım, dedi.

Tamam deyip bir kafeden içeri daldık.
Gelen garsona birer az şekerli söyleyelim dedik ama aldığımız cevap, sinirlerimizi daha da yamulttu:
-Abiler bizde Türk kahvesi yok, isterseniz birer Emerikın kahvesi yaptırayım.
Osman yine fırladı ayağa:
-Yahu Amerika sadece Kuzey Irakta kafamıza çuval geçirdi diyorduk; şimdi gelmiş ta Anamur'a keyfimizin, zevkimizin başına çorap mı örecek. Türk vatanında Türk kahvesi içemeyecek miyim? Ben Amerika'nın da........ Amerikan kahvesinin de ta........ diye söze başlayınca ağzını kapattık. Kafası gözü patlatılan türküden sonra bir de kahve skandalı Osman'ın ulusallık ayranını iyice köpüklendirmişti. Bir tatsızlık çıkmasın diye dışarı yöneldik. İbrahim,
-Ben bir elimi, yüzümü yıkayayım, deyip lavaboya yöneldi.

Biz dışarda İbrahim'i beklerken, içerde bir hareketlenme oldu. İçeri daldık. Zayıf, kısa, ince yapılı birisi, biz gittikten sonra emerikın kahvesini höpürdetirken arkamızdan söylenmeye durmuş:

>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>

SAVAŞ BU ANŞA KIZIN DÜĞÜNÜ DEĞİL!


Geçen yıl büyük şehirden, enseleri ve cüzdanları kalın bazı adamlar geldiler. Bizim köyle alt tarafımızdaki komşu köyün arasında sınır olan ve iki köy arasında yıllardır süren bir husumetin de nedeni olan bir toprak parçası vardı. Şehirden gelenler, Karadere'yi zorbalıkla, bizim Muhtar Hambıyık İrecep'le köyümüzün baş ağası Minnoş Abık'ı da para vaadi ile, biraz da göz dağıyla satın aldılar.



Adamlar geldiler, yestehlediler yüzlerce yıllık ata-dede topraklarımızın üstüne. Bizim köyün ileri gelenleri gık bile çıkaramadı. Hatta önceleri biraz da sevindik. "Ulan iyi oldu bu Karaderelilere!" dedik. Dedik de halt yedik. Bu Karadereliler, bu şehirlilerin köy topraklarının üstüne çökmesinden hiç hazzetmediler.



Gelenler, önce toprağı korumak ve işlemek için bizim köyden yardım istediler. Muhtar da "Bastırsınlar parayı, gidiverelim" dedi. Adamlar da parayı bize değil başkalarına bastırdılar; Kıran Dağı'nın ardındaki Kurtkaya köylülerini getirip koydular iki köyün arasına. Şehirden getirdikleri adamları da kattılar içlerine.



Karadereliler, köy çevresinde dolanan, karıya, kıza sarkan şeherli korumaları rast getirdikleri yerde tepelediler. Şeherliler, daha çok silâhlandı. Ama bizim Karadereliler yılar mı? Bağda, kırda, tepede; gece, gündüz yakaladıklarının üstüne çöküşüp ver ettiler sopayı. Geçmişte biraz düşmancılığımız olsa da Karaderelilerin yiğitliği bizim de hoşumuza gitmişti. Köyümüzün gençlerinden bazıları, "Yahu şu şeherlilere iki kötek de biz çekek, o topraklar bizim de atalarımızın toprağı sayılır." dedilerse de Muhtar Hambıyık İrecep onları salmadı. Muhtara kalsa, köyün gençlerini bu şehirlilere bekçi dikecekti. Kırk dolap, kırk numarayla köye baş ağa seçilen Minnoş Abık'la bastırdılar ama azaların çoğunluğu razı gelmedi, bunca gencin kanıyla canıyla oynanmasına.



Zaman döndü, gün döndü. Şehirlilerin başı hem Kıran Dağından getirdikleri Kurtkayalılar'la hem de Karadereliler'le iyice belâya sardı. Daha beter olsunlar. Neyse, biz gene devam edelim anlatmaya. Kurtkayalılar, "Köyümüzü buraya taşıyak, buraya kurak." demeye başladılar. Karadereliler de hem şehirlilerden, hem de Kurtkayalılar'dan rahatsız olduklarından şehirlilere dayak, sopa çekme işini büyüttüler. Her gün üç-dört şehirlinin sopa yediğini duyuyorduk.

>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>

tokmaklarda_ba_r__anlar.s.dininno.jpg

RESİM: STEVE DİNİNNO

-Bir Türk malı tutturmuşlar gidiyorlar; yerli malı yurdun malı okul müsamerelerinde kaldı artık -gerçi şimdi oralarda da kalmadı ya- bırakın keyfimizi Emerika veriyorsa versin, ne olur yani. Bak önce vahşi Afganları eğittiler, şimdi de Araplara uygarlık götürüyorlar, bir de bize gelseler de şu geri kafaları uygarlaştırsalar. Keyif meyif bırakmıyorlar insanda.... Sarhoş olduklarına bakmasam tuttuğum gibi dördünü de......

Derken lavabodan dönen 1.90'lık İbrahim, bu Emerikın hayranının yakasını toparlayıp Rihter ölçeğine göre 7.8 şiddetinde sarsmaya, sallamaya başlamış. Biz de içeri girince kıyamet koptu.Kafenin içinde küçük ölçekli bir Emerikın-Türk harbi başladı. Biz Emerikın yanlılarını bulmuşken Amerika'ya olan tüm hıncımızı; sadece bizim değil, Amerika'nın ezdiği tüm mazlum ulusların hıncını çıkarmaya başladık.

Tabi işin sonu sizin de tahmin edeceğiniz gibi karakolda bitti. Emerikıncılarla birlikte nezareti boyladık. Onlarla aynı odaya koyulunca Emerikıncılar feryada başladı:
-İnsan hakları yok mu? Bizi bu barbarlarla neden aynı odaya kapatıyorsunuz. Can güvenliği istiyoruz...

Biz beri yanda İbrahim'le Osman'ı zor zaptediyoruz. Sabaha kadar Türk-Emerikın soğuk savaşı sürdü. Sabahleyin ifadelerimizi aldılar. Görevliler, her iki tarafın da ifadesini soğukkanlılıkla aldı. Kafe sahibi zarar-ziyan tespiti yaptırdı. Kafede bir milyardan fazla zarar vardı, inen camlar, kırılan sandalyeler, masalar.... Görevliler, bir bizim sıradan memur kılığımıza, bir de Nike ayakkabılı, yabancı yazılar bulunan yabancı markalı tişortları bulunan Emerikıncılara baktılar. Biri gizlice bana göz kırptı:
-Maç kaç kaç bitti? Ben gülerek,
-Dört sıfır, deyince, görevli, Emerikıncılara ve bize,
-Bu işi burada kapatın, koca koca adamlarsınız, kafe sahibinin zararını birlikte ödeyin, dedi.
Emerikıncılar,
-Ama biz dayak yedik, mağduruz, şikâyetçiyiz diye tutturunca... görevli,
-Ortada ağır tahrik var; "Türk" ismine tecavüz var, iş oraya varırsa okkanın altında siz kalırsınız, diye çıkıştı. Emerikıncılar yelkenleri indirdiler.

Neyse bizi uzlaştırdılar ama içemediğimiz Türk kahvesi bize beş yüz milyona patladı. Bundan sonra bana hiç kahve sözü etmeyin, kahve de ısmarlamaya kalkmayın. Rize çayı nemize yetmiyor.

ALİ ZİYA ÇAMUR

__________________________________
NOT:Bu öyküler, Anamur Akdeniz Postası Gazetesinin sanat sayfasında "ERDOĞAN TEZGİDEN" imzasıyla yayınlanmıştır.

irfanerteldusveagit.jpg

RESİM: İRFAN ERTEL




Bir gün şeherlilerin katmer enseli, koca göbekli başkanları bizim köyde Minnoş Abık ve takımını ziyaret etti. Ondan sonra Minnoş Abık, Hambıyık İrecep'le birlikte başladı: "Gelin koca şehirden gelmiş, gıymatlı misafirlerimizi biz koruyalım. Bizim köy bütçesine para da virecekler. Gidelim Karadere'ye; bakın şimdi Kurtkayalıların oturduğu tarlalar dedelerimizin. Belki bu şeherliler buraları gene bize verir." dediler. Önce herkes karşı çıktı. Gençler, "Gideceksek, Karadereliler'in yanında yer almaya gidelim. Ne de olsa eski komşularımız, çoğuyla da hısım akrabayız." dediler. Ama bu sefer Minnoş Abık'la Hambıyık İrecep, azaları da kandırarak köyün gençlerini şeherlileri korumak için Karadere'ye gönderme kararı aldılar. Davul-zurna çaldırarak asker toplamaya başladılar.



Fadiş Teyze, bu karara karşı çıktı: "Ula şişgöbek Abık'la Üçkağıtçı muhtar Hambıyık, bu çocukları siz mi doğurdunuz? Siz mi doyurdunuz? Siz mi böyüttünüz. Ula Minnoş Abık, Senin çocukların nerede? Şeherden çağırtıp onları da bu kavgaya gatacak mısın? Sen Düldül İrecep, senin çocukların da şehirde. Sen çocuklarını gönderiyon mu?"



Minnoş'la Hambıyık, hık ettiler, mık ettiler; sonra Fadiş teyzeye bağırıp gürlemeye kalktılar. "Sen ne deyon, dul garı başınla işimize, aşımıza garışıyon da çol çocumuzu araya gatıyon?"



Fadiş teyze bu, altta kalır mı? Elindeki budaklı meşe odunundan bastonunu ver etmeye başladı Minnoş Abık'la, Hambıyık İrecep'in kafasına, sırtına, orasına, burasına. Şenliğe köyün diğer kadınları da katıldı. Onlar da odunlarla giriştiler Muhtarla baş dalkavuğuna dayağa.



Sonunda Fadiş Teyze, "Ey Muhtar, gazan mubarak olsun! Savaş bu, Anşa Kızın düğünü değil. Önce dayağın tadına bi siz bakın, ondan sonra gençlerimizi savaşa, kavgaya göndermeye kalkın! Elbet biz bu yiğitleri vatan için doğurduk. Ama bre utanmazlar, vatan sizin oy sandığınız mı, çiftliğiniz, şeherdeki apartumanınız mı? Biz seve seve askere evlât göndermesini de bilirük, senin gibilere haddinü bildürmesünü de!..." diye bir nutuk çekti. Analar, oğullarına sarılıp evlerine döndüler.


Ali Ziya Çamur

( Bu yazı çeşitli gazete ve dergilerde ERDOĞAN TEZGİDEN takma adıyla yayınlanmıştır.)

aziyacamur@mynet.com

(C) Bütün şiir ve yazıların telif hakkı Ali Ziya Çamur'a aittir. İzinsiz kullanılamaz