|
..."SÜMBÜL EFENDİ HAZRETLERİ"...
Sümbül Sinan ile cihangir padişah Yavuz Selim Han arasında geçen bir hadise vardır ki, efsane çapında güzel. Çirkinleri güzelleştiren, dikenleri güller haline getiren etrafta ıtırlar ve miskler saçan bu veli kullar Osmanlı'nın batmaz güneşleridir onlar...
Yıl 1512... Alem padişahı Yavuz Sultan Selim vezir vüzerasını, paşasını, kumandanını, alimini, ulemasını yanına alıp Bursa istikametinde yola revan oldu. Bursa'da aziz cedlerinin kabirlerini ziyaret edecekti. Yeşil Bursa'ya şanlar şereflerle girdi. O sırada Koca Mustafa Paşa, küçük vezir sıfatıyle hünkarın yanında bulunuyordu.
Türbeleri bir bir ziyarete başladılar. Ziyaret sırası talihsiz Cem Sultan'a gelmişti. Padişah sandukanın başında derin düşüncelere daldı.
Yüreğine sanki zehirli hançerler çakılıp kalmıştı. Amcası Cem'in çileli hayatı gözünün önünde billurlaştı. Basina neler gelmemisti ki, vatan topraklarını terk etmiş, kafirlerin azap diyarında son uykusuna dalmıştı.
Cem Sultan, güzel vatandan, aziz topraktan uzakta, gündüzü olmayan hicran gecelerinde ne acılarla kıvranıp zari zari ağlamıştı. Ne mısralar söylemiş, fakat kimsenin yüreğini yumuşatamamıştı. Nihayet ecel rüzgarı can kandilini söndürmüştü. Ama nasıl söndürüş?
Kuruyan dudaklarına bir damla su verecek kimsesi bile yoktu başında. Firkat şimşeğiyle yana yana vefasız dünyadan ayrılmıştı.
Yavuz Sultan, babasıyla amcasının aralarını bozanın küçük vezir olduğunu düşünüyordu ve O'na haddini bildirmek niyetindeydi.
Yavuz Selim Han'ın yüzünde damar damar gazap belirdi. İstanbul'a döner dönmez kükredi:
_Tiz küçük vezirin camisi yıkılsın. Böyle bir adamın camisi de, imareti de İstanbul'a gerekmez, yerle bir edilsinler.
Yavuz bu, kükreyişi gökleri titreten alem padişahı. Emrine kim karşı koyabilirdi ki...Lakin nedendi bu kadar öfke, başka birşey daha vardı içini yakan kavuran bir arayış, ama kime, nereye...
Kama, kürek, balta alanlar yola koyuldu. Padişahın emriyle Koca Mustafa Paşa Camii'ni yıkmaya gidiyorlardı. Gürül gürül avlu kapısından içeri doldular.
Sümbül Efendi hiçbir şeyden habersiz gibi toprak kazmakla meşguldü. Çapasını bir yana fırlatıp padişahın adamlarının yüzüne sakin sakin baktı ve dedi ki:
_ Hayrola ne istersiniz?
Sanki herkesin dili tutulmuştu. Şu sevimli Şeyhin hitabı ve bakışı gelenleri mecnuna döndürmüştü. Şeyhin mana dolu gözleri insanın ta ciğerine oklar yağdırıyordu. Mümkün müydü ona karşı durulsun? Padişahın adamları da karşı duramadılar ve izleri üzerine geri dönüp dediler ki:
_ Biz o camiye elimizi süremeyiz.
Bu söz, dalgalana dalgalana ta hünkarın huzuruına kadar vardı. Hem de cihanı titreten heybetli hünkarın. İsmi Yavuz'a çıkmış bir padişahın emri yerine getirilmesin. Bu hiç olacak şey mi ki? Ne var ki olanlar oldu, kimsecikler o dergaha kazma vurmaya cesaret edemedi.
Hünkarın yüzünde celal şimşekleri öyle bir çaktı ki, görenler ak çiçekli söğüt dalı gibi titrediler.
Hünkarın gür sesi kubbelerde çınladı:
_ Tiz atımı hazırlayınız, o yeri ben kendim yerle bir edeyim!..
Ve öfkeyle atına atladı, yanına alacakalrını aldı. Rüzgar rüzgar uçarak Sümbül Efendi'nin dergahına vardı. Nazlı Sümbül'ün inciler dolu gönlüne Hakk, ilham yağmurunu yağdırmıştır bile. Sümbül Efendi derhal hırkasını sırtına, tacını başına giydi. Birkaç dervişiyle cami avlusunda beklemeye koyuldu.
Şimşek şimşek gelen hünkar atının nal seslerini duyunca gözlerini kapadı. Yanık gönlünün diliyle:
_ Ya Allah, ya Fettah, ya Cebbar! Diye inledi.
Cihan padişahı Yavuz Selim Han, kapı önünde attan atladı, ok gibi ileriye fırladı. Yüzünde yine alevler oynaşıyordu. Küt küt yürüyerek birkaç adım atmıştı ki, hızı birdenbire kesiliverdi.
Onu, olduğu yerde çivi gibi çakan neydi ki?
Aşıklar ve dervişler niyaz duruşunda, başları yerdeydi. Dervişlerin ortasında ise dergahın şeyhi süt gibi beyaz sakalıyla ve arslan gibi dik başıyla Yavuz'a nazar ediyordu. Öyle bir nazar ki bu Allah'ın nazarıydı. Allah'ın gözlükleriyle bakıyordu Sümbül Sinan…
İnsanın ciğerinin zarına işleyen bu bakışlar, taşların bile sinesindeki cevheri meydana çıkarıyordu. Kaldı ki Yavuz'un kalbini delmesin. Yavuz Sultan Selim Han daha fazla dayanamadı, usul usul yürüyerek Sümbül Efendi'nin önüne kadar vardı:
_ Peki, dedi; yıkılmasın!.. Gelişimiz sizi ziyaret olsun!..
_ Ey devletlim dedi; padişahların ahdinin yerine getirilmesi gerekir. Hiç değilse ocakları yıksınlar, hünkar sözü vücut bulsun!..
Yavuz ne diyebilirdi ki:
_ Öyle olsun, ey yol güneşi dedi.
Aradığını bulmuştu artık, içini yakıp kavuran mürşidine kavuşma arzusuydu ve Onun bir tek nazarıyla sönmüştü gönlündeki yangın…
Sırtından kendisine pek yakışan beyaz samur kürkünü çıkardı, hürmetlerin en güzeliyle Sümbül Efendi'ye giydirdi.
_ Ey İsa nefesli Pir dedi. Bu kürk hoş bir hatıra olarak sizde kalsın.
Ve Sümbül Efendi'nin huzurundan ayrıldı. Yarenleriyle beraber saraya davet etti. Ne var ki olup bitenlerden herkes hayretteydi. Dayanamayıp sordular:
_ Ey devletli! Bu ne acayip bir iş, niyet ne idi, ne oldu?
Yavuz Selim Han tatlı tatlı gülümsedi:
_ Behey ademler! Bir adamın ki elini Hakk tutar, ona padişah gücü yeter mi? Bir adam ki sadece Hakk'tan korkar, padişah ona ne etsin?
..."AZİZ MAHMUT HÜDÂYİ HAZRETLERİ
BUZLARI KAYNATAN AŞK"...
Hüdâyi Hazretleri, tasavvuf denizine dalmış, vahdetin halis ırmaklarından gönül kovasını doldurmuştu. Mürşidi Üfdâde Hazretlerini Allah kapılarına ulaştıran bir güneş olarak görünüyor ve onun eteğine öyle sarılıyordu. Ona öyle candan hizmet ediyordu ki; sanki başını onun yolunda ayak yapmıştı.
Bursa'da derin ve şiddetli bir kış hüküm sürüyordu. Mevsim, kara kış denilen mevsimdi. Evlerin saçakları, buzların billur avizeleriyle dopdoluydu.
Hüdâyi, bir sabah gözlerini açtı ki; mürşidinin abdest vakti gelmiş, yüce mürşid halvetten çıkmış, o hâlâ abdest suyunu ısıtmaya vakit bulamamıştı. Ateş yakacak zaman da yoktu. Neredeyse mürşidi kendisine seslenecekti. Pürtelaş, bakır ibriği kaptı. Kaptı ama ibrik sanki buz kesmişti. Telaştan ne yapacağını şaşırmış bir halde, buz kesmiş ibriği kalbinin üstüne koydu ve sıkıca sarıldı, Rabbine sığındı. Üftâde Hazretleri, ağır ağır merdivenin basamaklarından iniyordu. Kucağında ibrikle Hüdâyi'yi gördü.
-Dök bakalım suyu evlâdım.
diye buyurdu.
Hüdâyi, mürşidinin eline soğuk suyu nasıl dökecekti? Lâkin emri yerine getirmek gerekti. Çekinerek ve utanarak üstadının mübarek eline su dökmeye koyuldu. Üftâde Hazretleri, her zamanki gibi abdestini alıyordu. Döktüğü suyun sanki kaynamış gibi soğuk havayla karşılaşınca, hafif bir duman çıkardığını gören Hüdâyi, şakınlık içerisinde bakarken üstadı:
-Aziz'im, bu su, odun ateşiyle ısınmış suya benzemiyor. Aşkının ateşi, elimizi yaktı.
-Ey Rabbim! Bu Hüdâyi, bana çok güzel hizmet ediyor, ona da padişahlar hizmet etsin!...diye dua etti....
......
16 yıl kadar sonra, Sultan Ahmed Han bir gece rüyasında; Avusturya Kralı ile güreşe tutuştu. Şiddetli bir boğuşmadan sonra, sırt üstü yere düştü. Kral, göğsünün üzerine çıkıp oturdu.
Bu rüyanın tesiriyle uyanan Sultan, derhal tabiri için bir Allah dostu aramaya koyuldu. İşte o dem, veziri kendisine Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri'nden bahsetti. Sultan, rüyasını kendi eliyle yazdı ve itimada şayan bir adamıyla, Üsküdar'daki dergâha gönderdi.
Hüdâyi Hazretleri ise Allahû Tealâ'nın bildirmesiyle rüyadan haberdardı. Önceden tabirini yapıp, aynı itinayla bir mektup şeklinde Sultan'a göndermek için hazırlamıştı. Padişahın adamı, kapıyı çalınca hiçbir sual etmeden:
- Al, sorularının cevabı burada.
dedi.
Sultan, mektubu defalarca okudu.
- En kuvvetli dayanak topraktır, insanın en kuvvetli uzvu da sırtıdır. Sırtınız toprakla birleşerek, güç üstüne güç kazanıyor. Bu ise, yüce İslâm'ın küffara galebesi demektir. İşte rüyanın içindeki gerçek ! Allah kılıcınızı keskin etsin...
Böylece Sultan, ezelde kendisi için tayin edilen mürşidiyle tanışmıştı ve ömür nefeslerinin incilerini, O'nun yanında, O'na karşı hürmetlerin en güzelini göstererek tüketiyordu.
Hüdâyi Hazretleri, elli yaşlarını geride bırakmışlardı. Bir gün, Osmanlı Hünkarı at üstünde, Üsküdar çarşısında geziniyordu. O an yol güneşi, gönüllere gaybî inciler saçan sultanı Hüdâyi Hazretleriyle karşılaştı, hemen atından indi ve hürmetlerin en güzeliyle mürşidine atına binmesini rica etti. Bir süre sonra, Hüdâyi Hazretleri at üstünde, Osmanlı İmparatorluğu'nun yüce hakanı ise yaya olarak yürüyorlardı. Bir müddet gittikten sonra:
- Ey devletlü Sultanım, yanımda yaya olarak yürümenizi asla istemem. Ne var ki, şeyhimin emri yerini bulsun diye bindim.
dedi ve böylece mürşidinin senelerce önce söylediği sözü vuku bulmuş oldu.
Mürşidine hürmetlerin en güzelini gösteren Osmanlı sultanları, Osmanlı'yı Nizam'ul Âlem yapanlardı. Onlar, koskoca bir imparatorluğu yönetirken, Allah'ın en sevgililerin yardımı doğrultusunda yönetmişlerdi ve işte koskoca bir imparatorluğun temellerini bu şekilde sağlamlaştırmışlardı.
|
|
|
|
|
..."ŞEYH EDEBÂLİ HAZRETLERİ"...
Şeyh Edebâli, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda hizmeti geçen büyük İslâm âlimidir. Osman Gazi'nin kayınpederi ve hocasıdır.
Karaman'da ilk eğitimini alan Şeyh Edebâli, eğitimini ilerletmek amacıyla Şam'a gitti. Şam'da hâdis-i şerif, tefsir ve fıkıh ilimlerinin eğitimini aldı. Ancak her Allah dostunun geçtiği yollardan, o da geçti ve aldığı ilim ona yetmedi. Mevlâna Celâleddin-i Rûmi'ye tâbî oldu; gerçek İslâm'ı öğrendi. Kur'ân-ı Kerim'de anlatılan 28 basamağı geçerek, kendisi de mürşid oldu.
Bu sırada Selçuklu Devleti, çöküntüye doğru gidiyordu. Moğollardan kaçan Oğuz Boyları, Anadolu'ya büyük gruplar halinde gelerek çeşitli bölgelere yerleşiyorlardı. Bu Boylardan biri de Kayı Boyu idi. Kayı Boyu'nun başında, Ertuğrul Bey bulunuyordu. Ertuğrul Bey ve oğlu Osman Bey'in velilere olan saygı, hürmet ve ilgileri, büyük bir devletin müjdesini veriyordu.
Ertuğrul Gazi, bir gece gittiği Kur'ân-ı Kerim sohbetinde, o güne kadar işitmediği şeyleri dinledi. Dünyada bulunmasının bir sebebi olduğunu, ilk defa düşünüyordu. Rabbine sarılmayı, Rabbine sığınmayı, biricik Allah'ına ulaşmayı diledi. O gece uyumak için girdiği odada, sabaha kadar Kur'ân-ı Kerim'in huzurunda, hürmet ve tazimle ayakta durdu. Fakat sabaha karşı dayanamayıp uykuya daldı. Bu sırada rüyasında kendisine: "Sen Benim kelâmıma hürmet ve tazimde bulundun. Ben de senin evlâdına, kıyâmet gününe kadar daim olacak bir ulu devlet ihsan eyledim." dendi.
Ertuğrul Gazi, bunun üzerine yanına oğlu Osman Bey'i de alarak Konya'ya, Mevlâna'ya giderek ona tâbî oldu. Mevlâna, küçük Osman'ın başını okşayarak: "Biz, kendimize bir oğul bulduk." dedi ve hayır dualar etti.
Şeyh Edebâli, Eskişehir yakınlarında halkı irşad ediyor, insanlara sulh ve sukûn dağıtıyordu.
Ertuğrul Bey ve oğlu Osman Bey, Şeyh Edebâli'nin derslerine devam ediyorlardı. Osman Bey bir gece bir rüyasında, Şeyh Edebâli Hazretleri'nin koltuk altından çıkan bir nurun gelip göğsüne indiğini; o nurun girmesiyle, karnından bir ağaç peydah olduğunu gördü. Rüyasında ağaç birden dallanıp budaklandı. Dalları çok yükseklere ulaştı. Altındaki nice dağlar ve nehirleri gölgeledi. Onun gölgesindeki dağ ve nehirlerden birçok insan gelip istifade etmeye başladığı sırada Osman Bey uyandı.
Rüyasını Şeyh Edebâli Hazretleri'ne anlattığında, yüce şeyh şöyle buyurdu:
"Oğul! Sen; Ertuğrul Gazi oğlu Osman, babandan sonra 'bey' olacaksın. Kızım Mal Hatun'la evleneceksin; benden çıkıp sana gelen nur budur. Sizin asil ve temiz soyunuzdan nice padişahlar gelecek. Onlar nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar. Allahû Tealâ nice insanın, huzur ve saadete kavuşmasına, TESLİME ULAŞMASINA, senin neslini vesile edecek."
..."AKŞEMSETTİN HAZRETLERİ"...
" Konstantiniye bir gün mutlaka feth olunacaktır. Onu feth eden asker ne büyük bir asker, onu fetheden kumandan ne büyük bir kumandandır. " buyurmuştu güzeller güzeli Peygamber Efendimiz (S.A.S)
14 Asır önce müjdelenmişti İstanbul'un fethi, kıymetlilerin en kıymetlisi tarafından. Alemde kaç kişiye nasip olurdu, Allah'ın sevgilisinin övgüsüne mazhar olmak ? Allah aşkı için, Resulu Ekrem sevdası uğruna ; gözü, gönlü Allah'a dönük nice Hakk dostu, nice Hakk sevdalısı dayanmıştı surların kapısına.
Ama bir Osmanlı vardı ki Onu kuranlar hamurunu imanla yoğurmuş, aşkla işlemişti. Osmanlı sultanlarının herbiri bu şerefe mazhar olmak için dayanmıştı Bizans'ın kapısına...
Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri II. Murat'a şöyle söylüyordu.
--- Sultanım, fetih şu bizim köseyle, sizin Mehmed'e nasip olur, ben dahi o günü göremem!...
Üstâdının bu sözlerini duyan Akşemseddin büsbütün vahdet deryasına atıldı. Çünkü kendisini büyük bir vazife bekliyordu. İstikbâlin Fâtih'i onun elinde şekillenecekti...
Nitekim öyle de oldu. Zaman ırmağı sonsuza doğru aktı, günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı ve Sultan Murad Han oğlu Muhammed Osmanlı tahtına çıktı... Hiç vakit kaybetmeden bütün âlimleri Edirne'ye dâvet etti ve onlardan sordu. Herkes fikrini söyledi. Sıra Ak Şeyh'e gelince şöyle dedi:
--- Allah Resûlü'nün iltifat-ı seniyyesi size vâki olmuştur! Gayret sizden, yardım yüce Allah'tan... Hiç tereddüt etmeden küffâr üzerine yürüyünüz!...
Her zaman keskin bir bıçak gibi parlayan zekânın sahibi İkinci Sultan Muhammed Han, ordusuna dikkat emrini verdi ve fetih ordusu nurdan bir ırmak gibi Konstantiniyye üzerine aktı...
1453 Nisan'ının beşinci Perşembe günü, güneş ak tepeli dağlar ardında gülümserken, İstanbul surları önüne geldiler... Hünkâr, o gün öğle namazını binlerce cengâverin arasında kıldı ve namazı müteakip kuşatmanın başladığı ilân edildi...
Fetih ordusunda kimler yoktu ki... Velîler, âlimler, cengâverler, sırtı yere gelmemiş pehlivanlar, bülbül sesli hâfızlar... Ulubatlı Hasan gibi ay yüzlü delikanlılar ve Zühre gibi parlak vezirler...
Ve cenk bütün şiddetiyle başladı... Bir gün, iki gün, üç gün derken, günler zincir gibi uzayıp duruyordu.
İşler böyle sıkışınca ümit yıldızı da ufukları terk etti ve konuşanlar oldu:
--- Bir şeyhin sözüyle asâkir-i İslâm'ı burada helâk edeceğiz!...
Bu sözler genç hünkârın kulaklarına çarptı. Derhal paşasını şeyhin huzuruna gönderip sordurdu:
--- Fetih ne zaman?
Cevap hiç de iç açıcı değildi... O kat'i bir cevap istiyordu, istiyordu ama alamıyordu...
Yine günler süren cenk ve yine müyesser olmayan fetih... Artık sabır taşı da parçalanmıştı... Aslında sabır güzel bir şeydi de, bu an herkes kendisini bir sevdânın alevine kaptırmıştı. Âşık ise sabır bilmezdi... Fatih haykırdı:
--- Ya ben bu şehri alırım, ya Bizans beni alır!
Ve paşalardan birini yine Ak Şeyh'e gönderdi:
--- Hazret, ta'yîn-i vakt eylesün!... Fetih ne zaman vâki olacaktır?
Paşa koşar adım Ak Şeyh'in çadırına gitti... O da ne? İçeriden hıçkırık sesleri geliyordu... Ak Şeyh, mübârek alnını yerlere koymuş ağlıyordu. Seccadesi gözyaşı incileriyle ıslanmıştı... Feryâd ü figânı Arş'a merdiven dayamıştı ve o demde kendisine kesin işaret vâki oldu, hemen hünkâra haber uçurdu:
--- Mayısın 28. gecesi şafağında genel hücum yapılırsa Allah'ın yardımıyla fetih müyesser olacaktır!...
Bu haberi alan genç hünkârın yüzünde görülmemiş bir ışık pırıldadı ve bütün hazırlıklar yapılıp surlara doğru akın başladı... Genç hünkâr atının üstünde ve dimdik, gözleri ufukları kucaklayacak gibi keskin bakıyor... Birden Ak Şeyh'in olmadığını fark etti... Onu bulmalıydı, ondan mânevî destek almalıydı...
Etrafına ateşli nazarla baktı... Hayır!... Şeyh yoktu... Çadırında olsa gerekti. Atını şeyhin çadırına sürdü. Kapıdan içeri bakmak istedi. Nöbetçi haykırdı:
--- Dur Sultanım! Şeyhin kesin emri vardır!...
Fatih, nöbetçiyi dinlemedi ve başını uzatıp içeriye bir göz attı. Ak Şeyh başını secdeye koymuştu. Dili de hep inciler saçıyordu:
--- Yâ Rabbî, diyordu; bir bölük mücâhidi yerindirme, küffârı sevindirme, asâkir-i İslâm'ı mansur ve muzaffer eyle!...
Bu hâli gören Fâtih yepyeni bir ümitle doldu ve atını şaha kaldırıp yıldırım gibi cenk sahnesine düştü... Bir taraftan da nâra atıyordu:
--- Haydi arslanlarım; Allah için can verecek gündür!... Koman yiğitlerim... Vurun hâ vurun!...
Kulağının dibinde bir ses çınladı:
--- Yetiştim padişahım!...
Bu Ulubatlı Hasan'dı... Surlara doğru ilerliyordu... Hünkâr, bu genç adama bir nazar attı, dudakları tebessümlerle doldu ve dedi:
--- Allah seni nazardan saklasın!...
Ulubatlı şehid olmak için kalelerin burcuna tırmanıyordu... Bir anda sanki kıyâmet kopmuştu... Okların çekirge bulutu göklerde yüzüyordu. Binlerce, yüzlerce ok yağıyor, yağıyordu... Ne var ki, göğsü îman dolu cengâverler bir nefes olsun durmadan ileriye hamle yapıyorlardı... Bütün bu ateşten âlem sürüp giderken Ak Şeyh de yüzünü secdegâhın topraklarına sürüyor ve inliyordu:
--- İlâhî! Nûrun şerefine, Habîbin hürmetine bize zafer nasip et! Bir bölük mücâhidi mahzun etme!...
Secdeden başını kaldırdığında yüzünde elmaslar oynaşıyordu. Artık vakit tamamdı. İstanbul fethi gerçekleşiyordu... Gözyaşları şimdi de sevinçten akıyordu...
Tekbir sesleri, ezan ve Kur'ân nağmeleri surlarda bulutların kanadına konup semâ semâ yükselirken beklenen an geldi ve İstanbul kapıları ebedî olarak Müslümanlara açıldı... Fetih, Akşemseddin Hazretlerinin dediği demde olmuştu... Hünkâr, saâdetinden uçacak gibiydi... Mübârek yüzünden nurlar akıyordu... Beyaz atı üstünde ilerliyordu... Hemen yanı başında yüce mürşidi bulunuyordu.
Muzaffer orduyu selâmlayan mağlûplar, Akşemseddin'i hünkâr sanarak ona doğru koştular ve ellerindeki çiçekleri Ak Şeyh'e uzattılar:
--- Buyurunuz, ey âlem padişahı!...
Yüce şeyh, eliyle hünkârı işaret ederek:
--- Sultan Muhammed Han odur, ona gidiniz!...
O zaman, genç ve muzaffer kumandan güneş güneş gülümsedi ve dedi:
--- Gidiniz, yine ona gidiniz!... Evet, ben padişahım, ama o benim hocamdır!
Bir hoca, bir üstâd ve bir şeyh için bundan büyük saâdet hayâl edilebilir mi?...
|
|
|
|