ballisite.sitemynet.com
bayrak15.gif

Anasayfam
Makaleler
Siirler
Foto Albüm
Aktualite
İletişim

Makaleler


Aşağıda kaynakları ile verilen alıntı Makalelerin sorumluluk yazarına aittir.

prefos_r.gif

İKİNCİ EL KADINLAR
_________________________________
Pınar Aylin'in dün verdiği bir röportajda söylediği sözleri en yakışıklı gazeteci Can Dündar kaleme aldı

Pop şarkıcısı Pınar Aylin, Kelebek'te diyor ki: "İnsan ilişkileri sahte... Etrafıma bakıyorum; genç kızlardan biz yaşta kadınlara kadar herkes, gerçeğini bulamamaktan şikâyetçi... Annelerimizin zamanındaki ilişkiler mumla aranır hale geldi. Adam gibi adam istiyorum, ama zor; bunu da biliyorum. Çünkü benim dengim, 40 yaş grubudur. E o yaştaki 'adam gibi adamlar'ın çoğu evli... Bir arkadaşım 'Artık ikinci elleri bekleyeceğiz' demişti. Doğru!"
* * *
Ananevi erkekler, "İlle de sıfır kilometre olsun" takıntısındayken, 40 yaş grubu kadınlarda "artık" ikinci ele talep oluşması ilginç...
Daha da ilginci, Pınar Aylin'in aynı röportajda, boşanmak için gün saydığını söylemesi...
Yani bir "ikinci el" de kendisi çıkarmak üzere...
Böyle bakınca, herkesin bir yandan kendisininkini elden çıkarmaya çalışırken, öte yandan da öbürlerininkine göz attığı, bereketli bir ikinci el araba pazarına benziyor ilişkiler...
Üstelik bazıları sadece göz atmıyor, göz koyuyor da...
Yakında "Arkadaş arıyorum" sitelerinde şöyle ilanlar okuyacağız:
"Bayandan... az kullanılmış, yıpranmamış... takasta kullanılabilir."
* * *
Ne oldu da ilişkiler böyle piyasaya düştü, "sahte"leşti?
Neden kadınlar "adam gibi adam" bulamamaktan dertli?
Annelerimizin zamanındaki ilişkiler nereye gitti?
"Artık domatesin bile hakikisi bulunmuyor" demek kolay...
Ama işin daha derin boyutları var.
Geçenlerde Van'da dinlediğim bir öyküyü yazmıştım:
Köyün en güzel kızı, daha bahçe çitinden ötesini tanımadan çirkin bir delikanlıya kaçmış. Dağın öbür yamacındaki köye gitmişler. Orada yakışıklı oğlanlarla evli kızlar "Niye bu çirkine kaçtın" diye sorunca boyun bükmüş bizimki:
"Dünyanın bu kadar büyük olduğunu bilsem, buna kaçar
mıydım hiç..."
* * *
Çağımız kadını, dünyanın büyüklüğünü fark ediyor giderek...
Bir önceki kuşağa göre, erkeklerle daha fazla karşılaşıyor.
"Annelerimiz gibi" evlendirildiği erkeğe mahkûm değil artık...
Seçenekleri artıyor.
Eskisi gibi boyun eğmiyor; itiraz ediyor; beğendiğini de beğenmediğini de söylemekten çekinmiyor.
Yeni kadının meydan okuyuşu, asırlık iktidarını kaybeden erkeği ürkütüyor. Erkek, ne istediğini bilen, cesur kadın karşısında nasıl tavır alacağını bilemiyor. Sahteleşiyor.
Öte yandan, iş dünyasındaki rekabete, eş dünyasındaki rekabet ekleniyor.
Kentli kadın, ayakları üzerinde durabildikçe yoruluyor, bağımsızlaştıkça yalnızlaşıyor.
Sonunda bazıları, Pınar Aylin'in dediği gibi, "ne kadar güçlü olsa da, erkeğin varlığını hissetmek istiyor."
Hatta bazen, annesinin dönemindeki rol dağılımını özlemeye başlıyor.
* * *
Aylin de o rol dağılımı uğruna "mesleğinin zirvesindeyken evliliği seçmiş. Gözü başka bir şey görmemiş."
Hata da burada işte...
Kadının erkek için kendinden vazgeçmesi, kendisini mutsuz ettiği gibi, ona "mesleğinin zirvesindeyken" âşık olmuş erkeği de soğutuyor.
"Annelerimiz" için aşk, bir elmanın iki yarısı olabilmekti.
Artık kimse yarım kalmak istemiyor.
Gün, kendi başına tam elma olmayı başarabilenlerin, aynı dalda yan yana durabilmesinin günüdür.

Can Dündar

_mousemad.gif

İETT OTOBÜSÜNDEKİ MİNİK GÖZLER
______________________________________________
Etraf kar, kış, kıyamet olunca, yetkililer de çözümü özel araçlarınızla trafiğe çıkmayın, hatta dışarıda çıkmayın, oturun evinizde diye söyleyip dahiyane bir çözüm bulunca aracımızı bırakıp belediye otobüsleri ile işyerimize gidelim dedik. Sabah namazı ile yola çıkıp Avcılar-Taksim hattında çalışan bir otobüse bindik. Otobüs Avcılar'dan çıkarken yan yola girebilmek için tekrar Cihangir Mahallesine doğru yöneliyor. Bir kilometre kadar gidip tekrar dönüp, alt geçitten geçerek yan yola giriyor. Vardır bir sebebi deyip sorgulamıyoruz. Ancak bu kadar yolcusu bulunan ve son derece yoğun bir nüfusa sahip ilçenin merkezden neden bir ekspres ara-cı olmaz, anlaşılır gibi değil. Zira araç merkezden yan yola çıktığında zaten dolmuş oluyor. Dolayısıyla yan yoldan binenlerin oturarak seyahat edebilme şansı yok. Mutlaka Taksim'e kadar ayakta yolculuk edecekler. Yolculuğun bir buçuk saat sürdüğü düşünüldüğünde gerçekten berbat bir durum. Ancak bu maalesef bir çok insanın kaderi her sabah. Üstelik bizim seyahat ettiğimiz sabah okullarda tatil olma-sına rağmen otobüste ayakta duracak yer bile kalmamıştı.
En azından sabahları eğer Avcılar-Taksim ya da Avcılar-Mecidiyeköy hatlarına ekspres araçlar konursa, biz dahil pek çok kişi bu araçları özel araçlarına tercih ederler. Hem de yan yolda seyahat edenler oturma şansı bulur. Küçük ve basit bir değişiklik İETT yönetimine buradan iletiyorum.

İETT yönetimi dedik de, yazının ana konusuna geçelim diyoruz. Belki de ülkemizin en vebali yüksek, en sorumluluğu fazla müessesesi bizce bu kurum. Zira otobüsle her sabah seyahat eden milyonlarca insan var. İETT de İstanbul'da bu işi üstlenen nadide ve özel bir kurum. Bir dönem Sayın Başbakanın da çalıştığı ve çok iyi tanıdığı bir kuruluş. Öyle sıradan ve basit yönetilebilecek bir yer değil. Keyfi ya da sorumsuzca yönetilemez. Tıpkı o gün otobüste karşılaştığımız minik gözler gibi binlerce göz hesabını burada olmaz ise bile ahirette sorar, hem de ne sorar.

Babası ile beraber sabahın karanlığında otobüse binen ve oturacak yer olmadığı için ancak babasının kucağına oturabilen ve her durakta binen-inen olduğu için sürekli duran ve çok zor hareket eden üstelik içerisinde nefes almanın bile güç olduğu otobüste hastaneye gitmek için çok çok erken kalkan minik gözler ve yürekler bunun hesabını sorar.
Ha yapacak bir şey yoktur, imkânlar bu kadardır’ dersiniz. Ve gerçekten o kadardır, sorun yok. Buna insanlar kanabilir, inanabilir hatta daha ileri gidip hiç bir şey yapılamayacağına kendi kendinizi bile inandırabilirsiniz. Ama Yüce ALLAH'ı inandıramazsınız. Hele bir şeyler yapılacağını bile bile bunu yapmaya yüreğiniz yetmiyor, gücünüz eksik kalıyor ve cesaretiniz yoksa, inanan birisi iseniz sonsuz alemde kurtuluşunuz olamaz. İnanan değilseniz zaten diyecek lafımız yok.
O küçük minik bakışlar, sabahın karanlığın-da etrafa donuk donuk bakan ve neden böyle diyen bakışların hesabını nasıl vereceksiniz. Belli ki kanser hastası olan ve babasının taşıdığı uzun köşeli poşette tetkik ve tahlil sonuçları bulunan ve Vakıf Gruba Radyoloji servisine erken saatlerde gidip sıra alacak ya da tedavi olacak minik yüreğin ve minik vücudun zaten hastalıkla mücadele veren direncini bir de otobüste yıpratmaya, tüketmeye hakkınız olamaz.
İşin şakası ve geçip gidilecek yanı yok. Daha çok otobüs ve daha çok hat, ne gerekiyorsa yapılıp insanlara sabah ve akşam eziyet ve ızdırap çektirilmemelidir.
Minik gözler insanlara ve hayata anlamsız ve kızgın bakarken, hayat ona bakamıyor, utanıyor, sıkılıyor ve gözünü kaçırıyor.
Tıpkı bizim yaptığımız gibi...

http://www.gercekyayincilik.com/modules.php?

dik.gif

DEDESİ OSMANLI PAŞASI OLAN RAHİBE VE PAPAZLAR
____________________________________
Bir müddet önce bu köşede, Bu adamı ve dedesini tanıdınız mı başlıklı bir yazı kaleme almıştık. Şimdi sıra geldi, Bu kızı ve dedesini tanıdınız mı? sorusuna cevap aramaya. Hem de bugünlerde isminden sıkça söz edilen bir profil üzerinden.
Gelenekleri olan köklü bir toplumda, bir milletin tarihi açısından oldukça kısa sayılabilecek bir sürede kuşaklar arasında yaşanan inanılmaz uçurumun bir başka çarpıcı hikâyesine yer vereceğiz bugün.
Yıllardan 1862, aylardan ekimdi. Kim bilebilirdi o gün dünyaya gelen minicik kız çocuğunun gün gelip ilk kadın Türk romancısı olacağını. Aslında onun kaderi ebesinin göbek bağını keserken ettiği duasından belliydi. Aklı güzel olsun deyivermişti ebe kadın, Sesi de, talihi de güzel olsun diyeceğine. Öyle de olmuştu.
Öğrenmeye, okumaya ve Fransızcaya ilgisi vardı. Fransızcayı evde kendi kendine kitaplardan öğrenmişti. Annesi Adviye Hanım ise, Dilini değiştiren dinini de değiştirirdiye söyleniyordu bazen.
Arapça ve Fransızca derslerinden sonra matematik, hukuk, Arap tarihi ve felsefesi okudu. 17 yaşına geldiğinde babasının isteği üzerine Abdülhamitin Kolağası Faik Bey ile evlendi. Azimliydi. 1892 yılında ilk romanı olan Muhadaratı yazdı.
George Ohnetnin Volontesini çevirip yayımladı. Çevirisine imzasını Bir kadın diye atmıştı. Bir erkek ismi de kullanabilirdi ama o Bir kadın yazmayı tercih etmişti.
1914 yılında yazdığı Ahmet Cevdet Paşa ve ZamanıMeşrutiyet sonrası zamanı anlatıyordu.
Kolağası Faik Bey ile evliliğinden Ayşe, Hatice, İsmet ve Nimet adlı 4 kızı dünyaya geldi.
Yazının buraya kadar ki kısmında sanırım kimden bahsettiğimi anladınız
1 Ocaktan itibaren tedavüle girecek olan Türk lirasında resmine yer verilecek olan Fatma Aliye Hanımdan söz ediyorum.
Ama buraya kadar yazdıklarımız konunun sadece bir yönü.
1926 yılına gelindiğinde Fatma Aliye Hanımı şok eden bir olay yaşandı.
Dame De Sionda okuyan kızının, yani İsmetin ortadan kaybolmasıyla hayatı değişti. Çünkü İsmetin kaybolmasının nedeni bir gençlik hevesi değil, Katolik bir rahibe olmayı tercih etmesiydi. İsmet, annesine uzaklardan mektuplar yazdı ama hayatının sonuna kadar onun karşısına çıkmayı reddetti.
Fatma Aliye Hanım babasından kalan tüm bütün servetini kızını bulma uğruna harcadı. Birçok ülke gezdi, dedektifler tuttu ve kalan ömrünü kızı İsmeti bulmaya adadı. Ancak Hıristiyan olan kızı İsmete kavuşamadan 13 Temmuz 1936 da hayata gözlerini yumdu.
İşte size, 1 Ocakta tedavüle girecek olan lirada resmine yer verilen Fatma Aliye Hanımın acıklı hikâyesi.
Bitti mi? Bitmedi?
Kızı rahibe olan Fatma Aliye Hanımın babası kimdi dersiniz?
Abdülhamit döneminin devlet büyüklerinden ünlü tarihçi ve hukukçu Ahmed Cevdet Paşa
Yani, İslam Hukuku konusunda önemli çalışmalara imza atan Ahmet Cevdet Paşanın torunu İsmet, bir rahibe oldu.
Tıpkı, dönemin ünlü Osmanlı bakanlarından gazeteci Ali Kemalin, geçtiğimiz mayıs ayında Londra'ya belediye başkanı seçilen torunu Boris Johnsonun İslam karşıtı bir Hıristiyan olması gibi.
Boris Johnsonun büyük dedesi Hacı Ahmet Efendide, İstanbulun büyük camilerinin aydınlatma mumlarını bedava verecek kadar dinine ve devletine hürmetkâr bir Osmanlı idi.
Pekâlâ, bu nasıl oldu?
Fatma Aliye Hanımın 1880li yıllarda doğan kızları Hatice ve Ayşe evde eğitim gördü. 1900 doğumlu Nimet ile 1901 doğumlu İsmet ise Dame De Siona gitti.
Ailenin üçüncü kızı Nimet, saçlarımdan tutarak beni Hıristiyanlığın sembolü olan ikonları öpmeye zorluyorlar diyerek Dame De Siona bir daha gitmeyeceğini söyledi. Nitekim bu okuldan alınarak Robert Koleje kaydettirildi. Ama İsmet o kadar şanslı değildi. Kendisiyle özel ilgilenildi, peşine kendisiyle özel ilgilenmesi için misyoner kızlar takıldı ve din değiştirmesi sağlandı.
Neticede Ahmet Cevdet Paşanın torunu İsmet Katolik rahibe oldu. Tevfik Fikretin oğlu Haluk, Protestan papaz Haluk bir Protestan kilisesinin papazı olarak 1965 yılında öldü. Namık Kemalin torunu ise kimliğini bir ateist olarak oluşturdu.
Bu nasıl bir kaderdir Ya Rabbi
Aranızda bu konuda açıklaması olan, ya da kendi akıbetini garanti gören var mı?
PROF. DR. OSMAN ÖZSOY - HABER 7

kar_nca.gif

KIZIM İÇİN
_______________________________
Çaresizlik bir hayat dersidir.

Bir kelime, bazen, anı uzama sonsuzlukla kilitler.

Yalan söylememenin neden önemli olduğunu anlatamamanın verdiği yenilgi duygusu çok ağır...

Geçen gece duyduğum tek bir kelimeyle, bir an için, bu yenilgiyi aldım.

An sonsuzluk gibiydi. Issız ve çaresiz...

Kızım bir masum yalan söyledi...

Körpe ruhunu o pırıltılı dünyalara bir an önce atıp o sahte cemaate; modern zaman tarikatına üye olabilme pahasına yalana sığındı.

14 yaşındaki çocuklara, birkaç milyon daha kazanmak için kapılarını açıp içki servisi yapan meşhur müesseselere veryansın etmek, burada adlarını teşhir etmek çok anlamlı gelmiyor.

Çocuğunuzu emanet etiğiniz anne babaların evladınızı bir gece vakti eğlensinler diye akranlarıyla sokağa bırakmalarına isyan etmek de beyhude bir çaba...

Asıl körlüğünüze, sağırlığınıza kızıyorsunuz.

Modern kültür denen şeyin ne olduğunu anlamamız gerek. Kendisini ebeveyn olarak tarif eden insanların durup, bir an önce, evlatlarına ve nasıl bir dünyada yaşadıklarına bakmaları gerek.

Yaşadığım bu travmayı paylaştığım bir anne bana şunu rica etti, Ne olur İstanbulun en pahalı okullarında okuyan 13-14 yaşındaki çocukların babalarının ne yaptığını da yaz dedi.

Ne yapıyorlar? diye şaşkın şaşkın sordum. Aldığım yanıt, beni bile şoke etti...

Bu sonradan görme adamlar -ben bir kadınla beraber olabilmek için 20 yaşına kadar bekledim, oğlum bu kadar beklemesin; tecrübe sahibi olsun diye-ev tutup; 13-14 yaşındaki oğullarına bir hayat kadını kiralıyorlar... O çocuklar da, bir süre sonra akranları kızlardan tek bir şey bekliyor: Seks... Son moda bu İstanbul sosyetesinde...

Facebooku açtı sonra bir başka arkadaşım. 13-14 yaşındaki çocukların sitelerinde paylaştıkları fotoğrafları, yazdıkları yorumları gösterdi.

Aynı yapmacık yüz ifadeleri; kendini şuh bir kadın gibi göstermeye çalışan gencecik kızlar... Onlarla sarmaş dolaş, donuk ve mutsuz bakışlıoğlanlar...

Fotoğrafların çekildiği mekanlara bakıyorum, büyük alışveriş mekanlarındaki marka restoranlar, bazı bildik barlar, müstakil havuzlu evler, tekneler...

Refaha terk edilmiş; yalnızlıklarını paylaşan; orada bir mutluluk inşa etmeye çabalayan, amaçsız, tatminsiz bir gençlik...

“Nerede hata yaptım? Ne yapmalıyım? Ne yapmalıyız? sorularıyla meşgul ortalarda dolanıyorum.

Hayatımızın anlamına; neden ve nasıl sorularıyla yanıt ararken maneviyattan başka sığınacak liman bulamıyorum.

Karşılıksız sevgiyi, anlamı, değeri ve çabayı; ne pahasına olursa olsun sahip olup tüketmeye takas ettiğimiz bu günlerde bazen bir ışığa ihtiyaç duyuyoruz.

Ölüm böylesi bir ışık.

Çok değerli dostum Kemal Sayar bir süre önce babasını kaybetmişti.

Tüm bu karmaşa ve çaresizlik içinde gene onun yazılarında ruhuma şifa aradım.

Kişisel internet sitesine (www.kemalsayar.com ) babasının vefatı nedeniyle koyduğu yazıdaki anlamlı hüzün ve muazzam derinlik adeta ruhumu yıkadı.

Babasına duyduğu sevginin gücü ve duruluğu; değerler sisteminin yükseldiği sağlam din ve ahlak zemini; tüm bu zihinsel evreni tarif ederken seçtiği kelimelerin gücü beni adeta yeniden inşa etti; insanlığımı hatırlattı.

İki yetim ve iki baba olarak,sevginin zaferleri ve acılarını kelimelerde paylaşmanın ne olduğunu hissettim.

Yüreğin türlü hallerinde; ortak kelimelerde hemdem olmanın sırrını paylaştım.

Ölüm var. Çünkü hayat var diyor Kemal Sayar.

O sesini uzaklara yazarken ben biçare çığlığımı nerelerde arasam bilemiyorum.

Evlatlarımızın masum kalplerinde mi acaba?
Serdar Akinan'ın köşe yazısı(Akşam)

ataturk1sayfa.gif

Cumhur giremez çünkü Cumhuriyet Bayramı!

30.10.2008/ Alper TAN/Kanala

Her ne kadar bazı devlet binalarının duvarlarında 75. yıl 76. yıl 80. yıl 83. yıl gibi değişikliğe gerek duyulmamış levhalar olsa bile siz bunlara aldırış etmeyin. Cumhuriyetimizin 85. yılını coşkuyla kutladık. Nerde mi? Haberiniz yoksa söyleyelim. Türkiyede, KKTCde ve dış temsilciliklerimizde.


Müsadeniz olursa kutlamalar sırasında yaşanan güzelliklerden bir demet sunarak coşkunuza coşku katmak isterim.


Balıkesir kutlaması

Balıkesirde yapılan Cumhuriyet koşusunu kazanan üç kızdan biri olan Nuriye Memiş madalya almak için arkadaşlarıyla beraber kürsüye çıkıyor. Albay Gürsel Işık ödül töreni için kürsünün yanına geldiğinde Nuriyenin başörtülü olduğunu görünce tepki göstererek geri dönüyor. Kahraman Albay ödülü vermiyor. Tabi böyle olunca bir Allahın kulu madalyayı takmaya cesaret edemiyor. Üç kız mahzun ve gözyaşları içinde kürsüde kalakalıyor. Cumhuriyet düşmanlarına hadleri bildiriliyor.

Güneydoğu kutlamaları

Güneydoğuda DTPli belediyeler bayram kutlamalarını protesto ederek törenlere ya katılmıyor, ya da alt düzey temsil ile idare ediyor. Böylece DTPliler ne büyük bir Kürt mücadelesi verdiklerini göstermiş olmakla kalmıyor, cumhuriyetimiz de bölücü bir tehlikeyi salimen atlatmış oluyor. Hamdolsun.

Anamuhalefet kutlaması

Cumhuriyetin ilk partisi Cumhuriyet Halk Partisi, cumhurun başkanını protesto ettikleri için Cumhurbaşkanlığı Köşkündeki hiçbir kutlamaya katılmayarak cumhuriyeti muazzam bir şekilde koruyor.

Anıtkabir kutlaması

Devletin kurucusu Atatürkün kabri başında zoraki bir araya gelmiş hükümet, muhalefet, sivil ve askeri bürokrasi, kaşlarını çatarak, suratlarını olabildiğince asarak ve birbirlerinin yüzüne hiç bakmayarak cumhuriyetimizin 85. yılını kutluyorlar.

Savaş uçakları ve tankla bayram kutlamaları

Cumhuriyetimizin gücünü göstermek için şehirlerin bulvarlarında tank ve top yürütüyor, halkın başının üstünden jetlerimize alçak uçuş yaptırarak kudretimizi ve nelere kadir olduğumuzu cumhura hissettiriyoruz.

Bizim Mustafa bu mu?

Gazeteci Can Dündar Genelkurmay arşivlerine dayanarak, Mustafa adıyla, Atatürkü anlatan bir belgesel hazırlıyor. Ama biz beğenmiyoruz Mustafayı. Niye mi? Çünkü bize ezberletilen Mustafa, bu Mustafa değildi. Biz gerçek Mustafayı değil ezberlediğimiz Mustafayı istiyoruz.

Şimdi Can Dündar, ezberimizdeki Mustafayı bozuyor. Ondan hiç beklemezdik. Ayıp ediyor. Ya diğer ezberlerimizi de birileri bozarsa..

Cumhuriyetten önce kurduğumuz ve övündüğümüz Meclisin en yüksek oy oranıyla çıkardığı yasalar, cumhuriyetimizin 85. yılında, cumhuriyetin mahkemesi tarafından geçersiz kılınıyor. Meclis;imizin duvarında Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir yazıyor. Ama egemenliği millet değil mahkeme kullanıyor. Tekrar söyleyelim bütün bunlar cumhuriyetin 85. yılında oluyor.

Biliyor musunuz her vesile ile onuncu yıl marşını söyleyenler haksız değiller.

Ne olacak. Egemenliğin millete ait olmadığı bir ülkede parlamentonun duvarında Egemenlik milletindir yazısı kalmaya devam ettiğine göre, Cumhuriyet Bayramları da cumhursuz kutlanabilir. Gayet de coşkuyla kutlanır.

Ne var ki bunda. Cumhurumuz olmasa bile cumhuriyetimiz var. Cumhurumuz olmasa bile cumhurbaşkanımız var. Cumhurumuz olmasa bile cumhuriyet Bayramımız var. Cumhurumuz olmasa bile Cumhuriyet Halk Partimiz var. Cumhurumuz olmasa bile Cumhuriyet gazetemiz var. Cumhurumuz olmasa bile cumhuriyetimizi cumhurdan koruyan devletimiz var.

Ne mutlu bize.

Ne mutlu Türküm diyene.

Ne mutlu, cumhuriyetimizin 85. yılına..
___________________________________
BU MAKALE ALINTIDIR.


_mousemad.gif

EVLENECEK GENÇLERE
_________________________________
Öğrendiğim bilgileri hayat tecrüble birleştirerek günümüz şartlarında evliliğin nasıl olması gerektiğini ve yarınlara daha nasıl güçlü ve mutlu girebilmenin düşüncesini sizlerle paylaşmak isterim.
Âyet,Hadis ve İslami eserlerde evlenilmesi sürekli teşvik edilmiştir.
Konuya hemen bir ibretlik gerçek kıssa ile başlak istiyorum.

-Hanefi Mezhebinin kurucusu İmam-ı Âzam Ebu Hanife, diğer adıyla Numan bin Sabit. Beş yaşında Kuran-ı Kerimi ezberlemiştir.
Bir gün annesine ezberlerken biraz zorlandığını söyler.Annesi ise elbetteki zorlanırsın der.O da babanın yüzündendir ve anlatır.
Baban Sabit bir gün dere kenarında gezerken, suyun üzerinde bir elma görür, alır ve ağzına götürerek bir kere ısırır. Suyu boğazına gitmiştir. Hemen elmayı ağzından çıkararak dereyi takib edip, dereye sarkan elma ağaçlarının olduğu bahçeye gelir. Sahibine durumu anlatıp helal etmesini söyler.
Sahibi ise bu hassas ve dikkatli genci elinden kaçırmak istemez.
(Anlatıldığı üzere)Yedi yıl yanında çalışmasını şart koşar. Numan mecburen kabul edip yedi yıl çalışır.
Bu seferde yine helal etmesini istediğinde helal etmeyeceğini söyleyip; kör, topal, dilsiz, sağır, çolak bir kızının olup onunla evlenmesini şart koşar.
Çar-ı nâçar kabul eder ve evlenir. Birde bakar ki evlendiği kız hiç de söylenildiği gibi değildir..tam bir ay parçası gibi.
Sebebini sorduğunda kızın babasından şu cevabı alır; kızım kör dedim çünkü harama bakmaz. Dilsiz dedim çünkü kötü söz söylemez. Sağır dedim çünkü kötü söz dinlemez. Topal dedim çünkü kötü yola gitmez. Çolak dedim çünkü başkasının malına el atmaz. Kısaca günahtan uzak bir kişidir. Seninde günah konusunda bu kadar hassasiyet göstermeni görünce, kızımı ancak senin gibi birisine verebileceğimi düşündüm.
Ve işte o babadan ve anadan İmam-ı Azam doğar.
Ve de anne oğlu Numan İşte baban o bir kerecik elmayı ısırıp suyunu yutmasaydı, sen ezberlerken o kadar da zorlanmazdın.

Evliliği iki katagoride değerlendirmek istiyorum. Biri olmazsa olmaz olan bekarlığa veda, ikincisi ise evliliğin zamanı.
Evliliğe mani olacak sağlık vb bir sebep yoksa evlenmek şarttır.

Bir batılı da en kötü ihtimal ile evlenmeyi şöyle tarif eder:
Evlenmek ahmaklık ise, evlenmemek en büyük ahmaklıktır
ÂyetteOnlar, Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allaha karşı gelmekten sakınanlara önder eyle diyenlerdir
Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de Onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır

Hadis de kadının dört özelliğinden dolayı isteneceğini ancak dördüncüsünün tercih edilmesi gerektiği bildirilmektedir.
Bunlar;Neseb,Zenginlik,Güzellik ve Ahlak güzelliği Burada kadın istenir derken, isteyen devamlı erkek tarafı olduğu için erkek nazara verilmiştir.Yoksa böyle bir tercihte seçme durumu kadın içinde geçerlidir. Ancak genel hüküm ve uygulama, erkeğin kadını seçmesi ve istemesiyle gerçekleşmektedir der alimler.

1-Neseb-Soy üstünlüğü.
Veda hutbesinde Peygamberimiz;hepiniz Âdemdensiniz, Âdem ise topraktandır. Nice soylu ailelerden soylu olmayan insanlar dünyaya gelmektedir.
Peygamber efendimizin soyu, Hz.Hacere dayanır. Hz.Hacer ise bir hizmetçidir.
İbrahim peygamberin Hz.Sareden çocuğu olmayınca evlenmesine izin verir.Oda Hizmetçi Hz.Sareyle evlenir. Ondan Hz.İsmail dünyaya gelir ve Peygamber Efendimizde Hz.İsmailin soyundandır.
Allah Ahirette insanların soyuna göre muamele etmeyecektir. Takva esastır.

2-Zenginlik.
İnsanların çoğunu aldatan hususta budur. Zenginliğine aldanarak kendi kızlarını tehlikeye ve ateşe atmaktadırlar.
Zenginliğini düşünen anne-babalar, huzurlu olup olmayacağını hesaba katmazlar.

3-Güzellik.
Yüz ve sima güzelliği geçicidir. İhtiyarlık anında tamamen o güzellik yerini çirkinliğe bırakır.
Yazar Ahmet Haşim nişanlanır. Evlenmeye yakın kıza annesiyle görüşmek istediğini söyler. Kızın annesini görür görmez kıza nişanı bozduğunu söyler ve evlenmekten vaz geçer.
Sebebini soran kıza, sen de yaşlanınca mutlaka annen gibi olacaksın,der.

4-Ahlak ve huy güzelliği.Ahlakta denklik.

Huyu güzel olan bir kadın diğer ilk üçünün de kazanılmasına sebeb olur. İlk üçü dördüncüsünü kazandırmaz fakat dördüncüsü ilk üçünü kazandırır.
Buda helal süt emmiş olmakla orantılıdır.
-Hz.Ömer her gece şehri gezip, halkın problemlerini araştırır.
Bir gece bir evden gelen seste kız süte su katmamakta ısrar ederken ve bunu Hz.Ömerin yasakladığını annesine hatırlatırken, annesi Ömerin haberinin olmayacağını söyleyerek katmasını söyler.
Hz.Ömer hemen ertesi günü o kızı oğlu Abdullaha ister. Ve onlardan eşine rastlanmayan, adalet ve yönetimde Ömer bin Abdulaziz gibi bir şahsiyet dünyaya gelir.
***
-Bediüzzaman Said Nursi daha bıyığı yeni yeni terlemişken genç yaşında Bitlis/Hizan/İsparit/Nurs köyünden kalkarak, İstanbulda Beyazıtta şekerci işhanında Her soruya cevab verilir, soru sorulmaz.levhasını asar.
Her gün yüzlerce kişi gelerek dini, fenni bir çok alanlardan, farklı sorular sorup cevablarını alarak giderler.
Birkaç esnafın dikkatini çeken bu durum üzerine memleketine gitmeye karar verirler.
Evine varıp kapıyı çaldıklarında annesi Nuriye hanım çıkar. Babasını sorarlar.Tarlada olup, akşama geleceğini söylemeleri üzerine annesine çocuk Saidi nasıl büyüttüğünü sorarlar.
Annede cevaben, Saidi abdestsiz hiç emzirmediğini söyler.
Akşam üzeri babası Mirza önüne iki öküz katmış gelmekte ancak öküzlerin ağızları bağlıdır.
Kendilerinin hasad zamanı hayvanların ağızlarını bağlayıp,hasada girmelerini engellemek için yaptıklarını ancak şimdi hasad zamanı olmadığından dolayı neden hayvanların ağızlarını bağladığını sorunca babası;
Bizim tarla uzaktadır. Gelirken komşuların bağ ve bahçeleri vardır. Hayvanlar yanlışlıkla onların bahçelerine girmesinler diye bağladım,der.
Bunun üzerine bunlar, elbette böyle bir anne ve babadan böyle de bir evlad doğar deyip başkada soru sormadan dönerler.
***
-Eskilerin çokça okudukları,içinde güzel kıssaların olduğu Ahmediyye ve Muhammediyye adlı iki eserin sahibi olan Ahmed,devamlı Mehmetten öndedir.Fazlasıyla çalışıp gayret gösteren Mehmet bir türlü kardeşi Ahmede yetişemeyince sebebini annesine sorar.Annede cevabında;
Elbette yetişemezsin,der.Çünkü bir gün sen çatlayacak derecede ağlıyordun.Bende o zaman abdestsizdim.Gidip abdest alıp gelene kadar senin çatlayacağını düşünerek bir sefer seni abdestsiz emzirdim,der.
Kardeşi Ahmet ise hiç abdestsiz emzirilmemiştir.
***
-İmam-ı Âzam bir gün sürüden bir hayvanın çalındığını duyunca kırk gün et yemez. Ola ki o çalınan hayvan kasaba satılmış olup,kendisi almış olabilir düşüncesiyle ancak kırk gün içerisinde bunun neticeleneceğini düşünerek bekler.
***
-İmam-ı Âzam ticaretle uğraşmaktadır.Kumaşlar içerisinde bulunan defolu bir malı işçisine göstererek bunun müşteriye söylenerek ucuza satılmasını hatırlatır.
Bunu unutan işçi onu da diğerleri gibi aynı fiyattan satıp söylememiştir.
Bunun üzerine İmam-ı Âzam o seneki tüm kazançlarını fakirlere dağıtır. Çünkü o paranın hangi kazancın içerisinde olduğunu bilmemektedir.
***
-İki köylü arkadaş köyden şehre satmak üzere pekmez getirirler. Bunlardan biri şehre girişte bir çeşmenin başında pekmez tuluğunu ağzına kadar suyla doldurur.Öbürü yapmadığı gibi arkadaşını da uyarır.
Arkadaşı ise katması yönünde uyarır.
Şehre vardıklarında her ikisinin pekmezlerinin fiyatı da aynıdır. Su katan bir saat içerisinde satar. Diğeri ise bir türlü satamaz. Su katmasını tekrar söyleyen arkadaşı köye gider.
Birkaç gün geçtiği halde hala satamayan bu kişi oranın bilge kişisinin yanına gidip durumu anlatır ve çaresini sorar.
Bilge kişi ise;Evladım senin malın helal, senin malını alacak helal para olacak ki satılabilsin. Alacak kişinin parası helal olmayınca senin malında satılmıyor.
Su katarsa satılabileceği, buna ise kendisinin karar vereceğini söyler.
Ve denemek içinde olsa bunu yapar ve hemen bekmezi satılır.
Mutlulumu mutlu bir kavim varmış, işeri sürekli rast gidermiş. Bir teslik olduğu zaman toplanır beraberce dua ederlermiş. Helede memnun olmadıkları bir kıral gelirse başlarına hemen al aşağı olurmuş.
Birgün bir uyanık çıkmış ben bunların başında uzun süreli kral olarak kalmak istiyoruım demiş.
Bir büyücüye gitmiş danışmış. Büyücüde kıral olur olmaz bir ferman yayınlatıp herkesten büyük küçük birer yumurta getirmelerini , birgün sonrada ikinci bir fermenla herkesin gelip tekrar yumurtalarını almalarını emretmesini önermiş.
Öylede yapmış ve ardından başlamış halka zulmetmeye.
Halk toplanıp toplanıp dua ediyormuş ama bir türlü kraldan kurtulamıyorlarmış
Sonunda omnlar da toplanıp bir ermişe danışmışlar. Ermiş sorup durumu anlayınca reçeteyi yazmış.
Siz verdiğiniz yumurtanın aynısını almadığınız için kiminiz söylendi ki benim yumurtam daha büyüktü diye onun için biri birinize kul hakkınız geçti.
Şimdi bir kez daha toplanıp önce helalleşin sonra dua edin der
Ve öyle yaparlar kralda tepe takla gider.
Eğer evleneceklerde bu dördü de varsa, ne âla.
Ancak Peygamberimizin de buyurduğu gibi, dördüncüsü esas alınmalı,diğerleri onu takib etmelidir.
Tıbbende sabittir ki,haram lokma insan mekanizmasını bozmaktadır. Nesilleri etkilemektedir.
Hadislerde:"İnsanlar, babalarından ziyade zamanlarına benzerler."
Kadın beş vakit namazını kılar,Ramazan orucunu tutar,namusunu korur ve kocasına itaat ederse,cennete girer.
Çocuk bulunmayan bir evde,bereket yoktur.

kar_nca.gif

MÜSLÜMANLAR NEDEN GÜÇSÜZ..

DÜZENLEME BAYKAN TASARIM,,MURAT BAYKAN

PAKİSTANLI BİR BİLİM İNSANININ YAZISI ...


Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var, Kuzey ve Güney Amerika'da yedi milyon, Asya'da beş milyon, Avrupa'da iki milyon ve Afrika'da 100,000 kişi. Tek bir Yahudi'ye 100 tane Müslüman düşmektedir. Buna rağmen Yahudiler tüm Müslümanların toplamından yüz kez daha güçlüdürler. Nedenini hiç merak ettiniz mi?

Tüm zamanların en etkin bilim adamı ve Time dergisi tarafından 'Yüzyıl'ın Adamı' seçilen Albert Einstein bir Yahudi'ydi. Psikanalizin babası Sigmund Freud bir Yahudi'ydi. Karl Marx, Paul Samuelson ve Milton Friedman da öyle. İşte size ürettikleriyle tüm insanlığa zenginlik katmış olan Yahudilerden bazıları:

-Benjamin Rubin insanlığa aşı iğnesini verdi.
-Jonas Salk ilk çocuk felci aşısını geliştirdi.
-Albert Sabin çocuk felci aşısını daha da geliştirdi.
-Gertrude Elion lösemiye karşı ilacı verdi.
-Baruch Blumberg Hepatit B aşısını geliştirdi.
-Paul Ehrlich frengiye karşı bir tedavi buldu.
-Elie Metchnikoff bulaşıcı hastalıklarla ilgili çalışmalarıyla Nobel ödülü kazandı.
-Bernard Katz nöromüsküler iletişim (kas-sinir sistemi arası iletişim) alanında Nobel ödülü kazandı.
-Andrew Schally endokrinoloji (metabolik sistem rahatsızlıkları, diabet, hipertiroid) Aaaron Beck Cognitive Terapi (akli bozuklukları depresyon ve fobi tedavilerinde kullanılan psikoterapi yöntemi) geliştirdi.
-Gregory Pincus ilk doğum kontrol hapını geliştirdi.
-Gerald Wald insan gözü hakkındaki bilgilerimizi geliştirerek Nobel ödülü kazandı.
-Stanley Cohen embriyoloji (embriyon ve gelişimi çalışmaları) dalında Nobel aldı.
-Willem Kolff böbrek diyaliz makinesini yarattı.

Müslümanlar da dahil tüm hastalar Yahudilerin; bu buluşlarından yararlanıyor, sağlığına kavuşuyor.
Peter Schultz optik lif kabloyu, Charles Adler trafik ışıklarını, Benno Strauss paslanmaz çeliği, Isador Kisse sesli filmleri,Emile Berliner telefon mikrofonunu ve Charles Ginsburg videotape kayıt makinesini geliştirdi. Stanley Mezor ilk mikro-işlem çipini icat etti. Leo Szilard ilk nükleer zincirleme reaktörünü geliştirdi. Son 105 yılda 14 milyon Yahudi bilim dalında 100 ün üzerinde Nobel ödülü kazanırken, 1.4 milyar Müslüman yalnızca üç Nobel kazandı. Neden Yahudiler bu kadar güçlü ?

Yahudi inancına bağlı ünlü yatırımcılar; Ralph Lauren (Polo), Levi Strauss (Levi's Jeans), Howard Schultz (Starbuck's), SergeiBrin (Google), Michael Dell (Dell Bilgisayar), Larry Ellison (Oracle), Donna Karan (DKNY), Irv Robbins ( Baskins & Robbins ) ve Bill Rosenberg (Dunkin Dougnuts ).
Yale Üniversitesi'nin Başkanı Richard Levin bir Yahudidir.
Harrison Ford, George Burns, Tony Curtis, Charles Bronson, Sandra Bullock, Billy Crystal, Woody Allen, Paul Newman, Peter Sellers, Dustin Hoffman, Michael Douglas, Goldie Hawn, Cary Grant, William Shatner, Jerry Lewis ve Peter Falk'ın da Yahudi olduklarını biliyor muydunuz ?

Yönetmenler ve yapımcılar arasındaki Yahudiler: Steven Spielberg, Mel Brooks, Oliver Stone, Aaaron Spelling (Beverly Hills 90210), Neil Simon (The Odd Couple), Andrew Vaina (Rambo 1 /2 / 3), Michael Mann (Starzky and Hutch), Milos Forman (One FlewOver The Cuckoo's Nest, Amadeus), Douglas Fairbanks (TheThief of Baghdat), Ivan Reitman (Ghostbusters), Kohen Kardeşler,William Wyler. William James Sidis, 250-300 lük I.Q. derecesiyle dünyanın gördüğü en parlak insandır. Bilin bakalım hangi dine mensuptur?
Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür? Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, Araştırıcı, Yaratıcı)

Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür? Cevap: Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci)
Gezegenimizde yaklaşık 1.476.233.470 Müslüman yaşamaktadır. Asya'da 1 milyar, 400 milyon Afrika'da, 44 milyon Avrupa'da, ve 6milyon Amerika kıtasında. Toplam dünya nüfusu içinde her beş kişiden biri Müslümandır. Her bir Hindu'ya iki Müslüman düşmektedir, her bir Budist'e karşılık iki Müslüman vardır ve her bir Yahudi'ye karşılık 100 adet Müslüman bulunmaktadır.

Müslümanların bu kadar kalabalığa rağmen neden güçsüz olduklarını hiç merak ettiniz mi? Nedeni şudur; İslam Konferansı Örgütü'nün (OIC) 57 üyesi vardır ve ülkelerin tümünde 500 adet üniversite bulunmaktadır. Üniversite başına 3 milyon Müslüman düşmektedir. Sadece ABD'de 5.758 üniversite vardır. 2004 yılında Shanghai Jiao Tong Üniversitesi' Dünya Üniversitelerinin Akademik Değer Listesi' hazırlamış ve ilginçtir ki Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500 e giren üniversite yoktur. UNDP tarafından toplanan verilere göre Hıristiyan dünyasında okuma-yazma bilenlerin oranı neredeyse % 90 ve bunlardan 15 Hıristiyan çoğunluğa sahip ülkede okuma-yazma oranı % 100 dür. Müslüman dünyasında buna çok zıt bir durum olarak bir ülkenin okuma-yazma oranı yaklaşık % 40 olup, % 100 okur-yazar oranına sahip bir Müslüman ülke yoktur.

Hıristiyan dünyasındaki 'okur-yazar' ın% 98'i ilkokulu bitirmişken, Müslüman dünyasında bu oran % 50dir. Hıristiyan dünyadaki okur-yazarların % 40'ı üniversite mezunudur ve bu oran Müslüman dünyasında %2'yi geçememektedir.

Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerdeki toplam bilim adamı sayısı 230 olup her bilim adamına düşen Müslüman sayısı 1 milyon kişidir. ABD her 1 milyon Amerikalıya karşılık yaklaşık 4000 bilim adamına, Japonya 5000 bilim adamına sahiptir. Tüm Arap dünyasındaki tam-zamanlı çalışan araştırmacı sayısı 35.000 kişidir ve her bir milyon Arap nüfusa 50 teknisyen düşmektedir. (Bu sayı Hıristiyan dünyasında bir milyon kişiye 1000 teknisyendir.) Ek olarak İslam dünyası gayrı safi milli hasılasının yalnızca % 0.2 sini araştırma-geliştirme bütçesi olarak ayırmaktayken Hıristiyan dünyası % 5 oranında araştırma-geliştirme fonu ayırmaktadır.
Sonuç:İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur.

1000 kişiye düşen günlük gazete sayısı ve bir milyon kişiye düşen kitap çeşidi bilginin toplum içine yayılıp yayılmadığının iki önemli göstergesidir. Pakistan'da 1000 kişiye 23 günlük gazete düşerken bu sayı Singapur'da 360 dır. İngiltere'de her 1000 stand için 2000 çeşit kitap bulunurken, Mısır'da kitap eşidi 20 dir.

Sonuç: İslam dünyası bilgi yayılmasını gerçekleştirmekte başarısızdır.
Bilgi uygulamasının önemli göstergelerinden biri ileri teknoloji ihracatının toplam ihracat içindeki oranıdır. Pakistan'ın ileri teknoloji ihracatının toplam ihracatın içindeki oran % 1, Suudi Arabistanın % 0.3, Kuveyt, Fas, ve Cezayirin aynı şekilde % 0.3tür. Singapur'da bu oran % 58 'dir.
Sonuç: İslam Dünyası bilgi uygulamasını gerçekleştirememektedir.

Neden Müslümanlar güçsüzdür? Çünkü bilgi üretmiyoruz.
Neden Müslümanlar güçsüzdür? Çünkü bilgiyi yayamıyoruz.
Neden Müslümanlar güçsüzdür? Çünkü bilgiyi uygulamıyoruz.
Ve gelecek bilgi-temelli toplumlara aittir.
İlginçtir, OIC üyesi 57 ülkenin gayrı safi milli hasılalarının toplamı 2 trilyon doların altındadır. ABD, tek başına 12 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretmekte, Çin 8 trilyon dolar, Japonya 3.8 trilyon dolar ve Almanya 2.4 trilyon dolarlık üretim yapmaktadır. (Satın alma gücü eşitlenerek hesaplama yapılmıştır.) Petrol zengini Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Katar hep birlikte 500 milyar dolarlık mal ve hizmet üretmektedirler ve bunların çoğu petroldür. Mal ve hizmet üretimi İspanya'da 1 trilyon doların üzerindedir. Katolik Polonya 489 milyar dolarlık mal ve hizmet üretim gerçekleşmektedir. Budist Tayland 545 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretimi yapmaktadır. İslam Dünyasının gayrı safi milli hasılasının tüm dünya gayrı safi milli hasılası içindeki oranı hızla azalmaktadır.

O halde Müslümanlar neden bu kadar güçsüzdür? Cevap: Eğitim Yoksunluğu. Tam anlamıyla söylersek kaliteli eğitim yoksunluğu. Çok kesin biçimde söylersek akılcı olmayan, din eksenli ve çağdışı eğitim.
Dr.Faruk Saleem / Yazar, İslamabad,,,,,,,,
________________________________________

--YUKARIDAKİ MAKALEYE CEVAP AŞAĞIDADIR.--

Hiçbir Şey Aksetti(rildi)ği Gibi Değildir

Her hakikatın içinde yanlış, her yanlışın içinde bir miktar doğru, her olumsuzun içinde bir olumluluk, her olumlunun içinde olumsuzluk. Nereden, nasıl ve kim tarafından hangi kriterlerle bakıldığı, neyin ön plana neyin geri plana bırakıldığına bağlı olarak da değişebilir.
İnsanların mensup oldukları /bağlarının olduğu dinlere göre kategorize ederek yaptıklarını anlatan yazıda ismen belirtilen kişiler ve yaptıkları hakkında bir yanlışlama yapmak mümkün değil. Ancak kurulan neden sonuç ilişkilerinde, eksiklikler, yanlışlıklar olduğunu da göz ardı edemeyiz.
Öncelikle kategoriyi şu veya bu dinden insanlar diye yapmak ne kadar da hatalı bir yaklaşım.

Bunu şöyle de yapabiliriz: Bu düşünür ve bilim insanlarının çoğu dikkat edilirse Batılı ülkelerde kaba bir genelleme ile 17 yy ve 21 yy arasında yaşamış insanlar.
Bu devirde batı medeniyeti şaha kalkmıştır. Bu şaha kalkış reform ve rönesans hareketlerinin ortaya konuluşu ile start almıştır. Ancak bu dönemler ve akabindekiler direk veya endirek ana maddi desteğini merkantalizm'den , sömürgecilikten almıştır.Yapılan kategorizasyon gibi düşünecek olursak bunları yapanlar da sözü edilen din bağlantılı insanlardı(dinleri tenzih ederek). Dünyanın geri kalan kısmına kan kusturarak elde edilen değerlerden bir kısmı finans gücü olmuştur. Sanatçıları bilim adamlarını koruyan destekleyen dönemin mesenleri bu parayı gökten inen zembillere el atarak edinmiyorlardı. Keza bu dönem ana bilimsel ve düşünsel arka planını Doğu'dan ve Orta Doğu'dan almıştır.

Batı medeniyyetinin çıkış noktası olarak Rönesansın ana beşiği İtalya'yı değerlendirecek olursak,
İlk üniversite yapıları Arap –İslam ekollerinden almıştır.
11. yüzyılda İtalya , Fransa ve İspanya'dan bir çok öğrenci İslam coğrafyasındaki Medreselerde tıp astronomi matematik felsefe gibi çeşitli alanlarda eğitim görerek Avrupa'da açılacak üniversitelerde prof adayı olmuşlardır.
(Çağımızda tersi sözkonusu) Yanısıra Paris , Oxford, Köln, Sicilya, Napoli üniversiteleri Müslüman eğitim modeli üzerine kurulmuştur.
Batılı üniversitelerde okutulan temel kaynaklar uzun bir süre (kimyada Caber bin Hayyan, geometride Cabir bin Hayyan, Muhammet bin Musa, felsefede Farabi İbni Rüşt, tıpta İbni Sina, Çiçek ve Kızamık hastalıklarının aşılarına dair ilk çalışmalar yapan İranlı Abubekir El Razi , fizikte El Kindi eserleri olarak kalmıştır. 1937 yılında Dr. Hulusi BEHÇET tarafından Behçet hastalığı tanımlanarak tedavisi Gerçekleştirilmiştir Piri REİS İlk Dünya haritasını çizen deniz bilimci, Ünlü matematikçimiz Cahit ARF, XV yüzyılda yaşamış Dünyaca ünlü Astronomi uzmanı Ali KUŞÇU, Dünyanın önemli liderlerinde Atatürk, Mimari alanda Mimar SİNAN..
Kimya alanında yapılan çalışmalarla Diyasar, nitrik asidi, Asil Berhil fosfor yapımını keşfetmiştir." Batının kullandığı ilaçların yarıdan fazlası İslam dünyasından gelmiştir. Tıptaki başarılar çok bilinir.60-70 yıl önce, kanın küçük dolaşımının Michel Servet' den 3 yy. önce Arap'ların bulduğu anlaşılmıştır"

İslam 800-1200 yıllar arasında bilimsel ve düşünsel gelişmenin öncülüğünü yürütmüştür. 750-800 lü yıllarda Abbasiler devrinde Bağdatta etkili olan Buveyhoğulları döneminde hastane ve rasathane kurulur. Kağıt üretimi için ilk kağıt fabrikası kurulur. Bağdat'taki Dar'ük Hikme'de 1 milyon kitap vardı." Arap parası Dinar uzun süre Avrupa'nın başlıca parasıydı. Güney Fransa ve İtalya, Sicilya ve İspanya'daki Müslümanlardan şeker üretimini öğrendi. Venedik; Antakya'nın cam işlerini taklit ediyordu. Avrupa pamuklu,kadife halı ve nakışlı diba dokuma yöntemini Araplardan öğrendi. Avrupa'ya barutu,topu veren,en iyi çelik üretimini öğreten,pusulayı,pamuktan ucuz kağıt yapımını,metalürjiyi,matbaacılığı öğretenler Müslümanlardır."** Hristyan Batı'nın kapattığı Sokrates-Eflatun- Aristoteles geleneğindeki Atina felsefe okullarından kaçan düşünürler Suriye ve Mısır'a sığınmışlardır. Batı, Helen felsefesini gerisin geriye gene Arap kaynaklardan yaptığı tercümelerle yeniden öğrenmiştir.
Şimdi asıl soruyu sormak gerek yaklaşık 900 yıl önce insanlık medeniyetinin bayraktarlığını yapan bu insanlara ne oldu da bu bayrağı başkasına kaptırdılar da bayrağı uzaktan dahi selamlayamıyorlar?. Bunlar o dönemde Müslüman değillerdi de şimdi mi Müslümanlar ?
1200'lerde İslam coğrafyasının uğradığı Moğol istilası ekonomik ve siyasi anlamda her şeyi tepe taklak ettiği gibi Moğollar girdikleri her yerde kütüphaneleri yerle bir etmiş bulunan tüm eserleri iz bırakmazcasına cayır cayır yakmıştır.Bu yıkıma paralel olarak bölgede ortaya çıkan egemenler de İslam'ın Hz. Muhammed ve Ehlibeyti'nin düşünce sistematiğinden çok eleştirel aklı durduran Gazali felsefesine uygun ve bağnaz bir din yorumunu kabul edip dayatmışlardır. Dananın kuyruğu burada kopmuştur.Kuyruğu burada bırakalım yazarın söylemini (istemeden) kullanarak diğer kesimlere bakalım.

Yahudilerin maruz kaldıkları sürgünler ve ayrımcılık, dışlanmışlık nedeniyle sanayi devrimi öncesinde toprak işleriyle sosyolojik durumları gereği uğraşamamaları şehir kültürünün ağır basmasına, esnaflık, finans, eğitim gerektiren mesleklerin tercih edilmesine neden olmuştur. Büyük göçlerinden evvel -Ortadoğu'da, Hazar bölgesinde yaşarlarken- o dönemlerin düşünür ve bilim adamları arasında ağırlıkla onların olduğu görülmez. Ancak istilacılar onları yaşadıkları yerlerden koparıp çeşitli yerlere dağıldıktan ve zor şartlar kısıtlamalar altında yaşamaya başladıktan sonra bilim ve sanat gibi alanlarda başarılarının arttığına dikkat edilmelidir.Bu durum ve öncesini din temelli ele almak hiçbir doğru ile örtüşmez.Halen kendi aralarındaki dayanışmanın gücünün azametinden ve sonuçlarından bihaber olan varsa Erdener abiye verelim yirmidört saat non stop unplugged Ajdar dinletsin The History of Jewish People adlı eseri Japoncasından aşağıdan yukarı okutarak ezberletsin, o zaman gerçeklerin farkına varır. Tarihin garip bir cilvesidir ki dikkat edilirse bugün Ortadoğulular arasında eğitim düzeyleri en yüksek halk vatanını kaybetmiş Filistinlilerdir
Diğer yandan Yahudi mistizmi diye tanımlanabilecek Kabala'nın bir takım verilerinin bir çok bilimsel keşife esin kaynağı olduğu bilinen bir gerçektir.Bu esinler günümüz bilim kurgu ve fantastik sinema yapıtlarında da etkisini göstermektedir. (ör. Matrix) .Ancak Tevrat ,Torah veya Talmud da ey inananlar eğitim sisteminiz sorgulayıcı araştırıcı ve bilimsel olsun diye ve Rab böyle yaptığınızda sizi kutsasın diye ibare yoktur. Kendi alanlarında önemli gelişmeler sağlayan Yahudi kökenli bilim adamlarının Freud, Marx vb dini inançla hiçbir bağları olmadığı gibi Spinoza, Einstein Tanrıya inanan kesimdendi.
Hiristanlık dininin (Hz. İsa'nın) öğretisinde bilimi aklı dışlayan bir unsur yoktur.İncil'de iman edenlerin nasıl bir eğitim sisteminde ne tür tedrisatlardan geçmeleri gerektiği ve bunu yapanların Rab'bin melekutuna gireceği müjdesini ben göremedim. Belirli bir dönemden sonra teolojik olandan çok dünya işleri ve hakimiyetine dalan Hiristyan kilisesi ve din adamlarının( kendi yorum ve pratikleriyle) akıl ve bilim üzerine dayatmalar zorlamalar getirmiştir.Bu uygulama Avrupa'da karanlık dönemi başlatan Hiristyanlığın bağnaz yorumuydu. Ama dikkat edilirse reform hareketleri Hiristyanlık dini üzerine yapıldı. Rönensansı ve sonrasındaki gelişmeleri yaşayan Batı yeni protestanlık, kalvinizm , anglikan mezhepleri, eskisi kadar bağnazlığını sürdüremeyen Katolik mezhebi ve Ortodox mezhebi ile gene Hiristyandı. Şüphesiz diğer heterodox inançlar ve ateist, deist gibi kişi ve gruplar da mevcuttu.
Mendel, Aquinas gibi hiristyan din adamı kimlikleriyle bilim ve felsefe ile uğraşanlar olduğu gibi Sartre, Voltaire ,Newton gibi Tanrı yerine insan merkezli düşünmeyi tercih eden Hiristyan kültür bağlı insanlar olmuştur.
Müslümanlık dininin içinde hiçbir İslam'ın özüne bağlı öğreti yok ki bilimi, felsefeyi aklı dışlasın.Kur'an ı Kerim içinde akıl edin diye emreden onlarca ayet, hikmet/felsefenin üstünlüğünü vurgulayan ayetler, kurtuluşun ancak bilerek olabileceğini vurgulayan onlarca Allah buyruğu mevcuttur. İlim Çin'de olsa dahi gidin bulun diyen Hz. Muhammed'tir. İlk emri "oku" olan din İslam'dır. Kur'anı Kerim'de ;ey iman edenler okulunuz medrese, dersleriniz ezbere dayalı bağnaz fikirler,muallimleriniz elifi görse mertek belleyenler olmalıdır mealinde bir ayet (haşa) yoktur. Şimdi hangi dayanakla geri kalmışlığı , bilimde eksikliği İslam'a bağlayabiliriz ?

Hal böyle iken denilecek ki : Ama yazının dediği gibi bugün bilimsel araştırmaların en az olduğu, buluşların geliştirmelerin en az olduğu , kaynakların en kıt olduğu diyarlar reel olarak Müslümanların yaşadığı bölgelerde mevcut. Doğrudur. Ama neden ? Diye de sormak gerek. Biraz tarihi karıştirırsanız İslam'ın bilimsel çağını akıl ve mantık yürütmeyi durduran dönemin, İslam kisvesi altında dünyevi siyasalarını yürüten Emevi hükümranlığının başlaması ile olduğunu görürsünüz. Felsefik alanda da Gazali feslefesinin hakim kılınmasının bunda en büyük etken olduğu görülür.O dönemlerde merkezi hükümranlıktan( Şam ve etrafı) ne kadar uzak kalınmış ise özgür ve blimsel düşüncenin o kadar güçlü kaldığı görülür. Bu özgürlük ve bilimsellik İslam karşısında değil ancak tiranların İslamı çarpıtarak İslam böyle anlaşılacaktır diye dayattıkları kendi bağnaz anlayışları karşısındadır. Zorbalık ve baskı altında hükümdarların dayattıkları nasıl İslama bağlanabilir ? Abbasiler döneminde gene hakim güç dışında kalanlar tarafından sürdürülen bilimsellik bir süre sonra aynı akibete uğratılmıştır. Bugün olduğu gibi. İslam ülkeleri arasında nerede bir zorba rejim varsa orada bilim ve düşünce zayıftır. Kur'ani çağrıyla, ey insanlık akıl edersen araştırırsan da görürsün ki bu diktatörleri de vareden yaşatan sistemlerini kuran, medeni denilen Batı'dır. Diyeceksiniz ki bu bölgedeki insanlar da haklarını savunsun ve değiştirsin bunları. En ufak bir kıpırdanmayı dahi bölgedeki zalim müttefiklerine zeval gelmesin diye sorgulayıcı araştirmacı eğitim sistemlerinden yetişen her alandan akıl hocası en has uzmanlarını, tankını tüfeğini göndererek yok ettiren de kimdir acaba? Ama evet bu insanlarda bir kabahat aranacaksa o da aralarında besleyip semirttikleri benden sonrası tufan, gemisini kurtaran kaptan, cafcaflı yaşam ve caka atma düşkünlüğü mikroplarında bulunabilir.

Özellikle bir hususun çok iyi irdelenmesi gerek. Acaba Batı'da bilim ve teknik alanında yapılan araştırmalar geliştirmeler yazıda anılan devasa iş yatırımları sadece ve sadece 'aman insanlığa nasıl hizmet ederiz' diye mi yapılmış yoksa bu maddi güce ,siyasi güce nasıl dönüştürülebilir diğer insanlar hüküm altına alınabilir diye de yapılmış mı ? Avrupa 15.yüzyıldan itibaren dünyada yeni hammadde kaynağı ve pazarlar bulmamış olsaydı,bugünde geliştirilen herşey satış yapma amacı olmasaydı bu kadar üzerine eğilinebilir ve paradoxal olarak geliştirilen şey satılmamış olsaydı bilimsel araştırmalara bu kadar kaynak nasıl sağlanabilecekti ? Bu soruyu neden sorma gereksinimi doğdu ? Biraz daha neden sonuç ilişkisi kurabilmek için. Orta doğu'da petrol ve doğal gaz üzerinde yüzen ve çok rahat akıl dışı para kazanan baskıcı yönetimler bilimsel araştırmalara neden yönelsin ki ? Şunun bunun uğraşarak icat ettiğinin en mükemmel olanını ihtiyac duyduğunda parasını bastırarak getirtiyor haci. Eğitim konusunda da Orta Doğu'nun hemen her yerinde bulunma fırsatı bulan bir kişi olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki durum hiç de aksettirildiği gibi değil. Bugün bakın dünyadaki en önemli üniversitelerin öğrencilerinin kayda değer bir kısmı Müslüman coğrafyadan gelmektedir. Bölge halkları tüm olanaksızlıklara rağmen birçok Amerikalıdan daha fazla dünyadan haberdar ve ilgilidir.Ama asıl sorun baskıcı rejimler nedeniyle (bunları yaşatanların da dış güçler olduğunu tekrar etmek gerekmiyor) sosyal devletler kuramamış, gelir dağılımı eşitsizliğinde kıvranmaktadır. Şüphesiz heryerde ve batı dünyasında olduğu gibi bağnazları, okumuş cahilleri de mevcuttur. Ama genel bir eğitimsizlikten ve cehaletten sözedilemez. Bu bölge halkları gene Müslümandır gene Hiristyandır.
Bilimsel ve düşünsel alanda isimleri bilinen onca Batılı mevcuttur.Bunları takır takır sayanlar bugün kaç Çinli , Japon , Koreli biliminsanının adını bilir? Bilinmiyorsa olmadığı için mi, bu ülkeler bilim ve düşünce alanında geri kaldığı için midir ?
Eğitimin önemi tartışılmazdır. Ancak gelen yazıdaki kategorizasyon ile bugün Hiristyan ve Yahudi toplumların eğitim nedeniyle ileri olduğu ama Müslümanların eğitimsizlik nedeniyle veya sanki bu onların tercihi inancı imiş gibi (veya medrese eğitimi nedeniyle –Afganistan hariç hangi ülkede bu durum var ki ?!) geri kaldıkları gibi bir iddiaya katılmak mümkün değil.Öyle bir tablo çizilmiş ki Yahudi ve Hristyan olan herkes için dünyanın her tarafında araştırmacı modern sorgulayıcı eğitim veren okullar mevcut, Müslüman coğrafyada ise sadece medreseler var her müslüman öğrenci taliban .Bunlarda din eksenli ezberci eğitim var. Gibi bir vargı ortaya çıkıyor. Dünyanın her yerinde modern eğitim veren okullar mevcut olduğu gibi en gelişmiş ülkelerde en bağnaz anlayışlarla eğitilen insanlar da var. Afrika'da bir çok geri kalmış Hiristyan nufus ağırlıklı ülke var. Diğer yandan Müslüman ülkelerde 15 yaş ve üstü okur yazar ortalaması %60 -70 civarlarında gezmektedir. Zor şartlar altında bulunan Afganistan'da dahi bu oran %29 lardadır.
Yazıdaki diğer iddialara şöyle bir göz atarsak:
Nobel ödülü: Bu ödülün ilk asıl amacını nasıl aştığı ve ödül dağıtımında dönen kulis ve siyasi tercihlerin varlığını artık sağır sultan bile duydu.
Sorgulayıcı araştırıcı eğitim: Kulağa çok hoş geliyor. Ama misal Yale,Harvard gibi gözde universitelerden mezun olanların dünyayı ne güzel araştırdıkları gıdımına kadar hesapladıkları enerji kaynakları için pardon' for the sake of freedom and democracy' ne hale getirdiğini hergün izliyoruz. Çoğunuzun Avrupa ve Amerika'da okuyan tanıdıkları mevcut gidin samimi olanlara sorun.Alacağınız yanıt: Evet olanaklar (laboratuarlar, kütüphaneler , kaynaklar vb) çok güçlü ama eğitim sistemi hiç de gelen öğrencilerden seri imalat olarak allameler düşünürler yetiştiren türden değil. Ki bu okullardan dahi her yıl muhtelif ülkelerden gelen binlerce Müslüman öğrenci mezun olmaktadır.
Din eksenli ezberci eğitim: Müslüman coğrafyada medrese eğitim döneminin hakimiyeti çoktan geçmiştir. Bağnazlıkla yönetilen Suudi Arabistan'da dahi maalesef geri planda bırakılan kadınlara bu konumlarına rağmen normal eğitim veren okullar mevcuttur. Özellikle din eğitimi almak isteyenler içinse farklı okullar (medrese tarzı) mevcuttur. Din eksenli demek yerine süphesiz sadece bağnaz din anlayışlı tedrisatları hakim kılmak isteyen anlayışlar her yerde vardır ve şüphesiz bu anlayışları hiçbir şekilde onaylamak mümkün değildir.
. Bugün insanlığa verilen sistematik eğitim, vicdanı hür aklı hür bilimsel düşünen, insan mı yetiştirmektedir yoksa tüketimin en yüksek erdem, paranın en kutsal değer olduğunu içselleştiren, kendini dünyanın merkezine koyan modeller mi?Eğer çoğunluk ikinci seçenekten ise bu eğitimin değeri ne kadardır(veya şöyle soralım yılda kaç para kazandırmaktadır)? Bilimsel ve düşünsel alandaki her gelişme , araştırma buluş insanlığın yararına mıdır? Nükleer , kimyasal biyolojik silahlar, küresel ısınma, yabancılaşmış insan temel insan değerlerini kaybetmiş toplumlar vs teolojik çıkarımların sonucu mudur yoksa laboratuarlarda kafa patlatan eğitim düzeyi çok yüksek insanların ürünü müdür?

Hiristyan ve Yahudi ülkeler ilerlemiş gerisi geri kalmış(özetle): Kazın ayağı hiç de öyle değil.Sadece Çin'de her yıl tam rakamını hatırlamıyorum ama gerek Çin'de gerekse anılan top 500 üniversiteden yetişen on binlerce mühendis mezun olup bu dev üretim sistemine katılıyor. Yapılan araştırmalar Çin'de ortalama her 22 dakikada bir fabrikanın kurulduğunu ve her 36 saatte bir Arge laboratuarının daha açıldığını gösteriyor.( İşkembeyi kübradan attığımızı düşünenler bir bilet alsınlar sadece Faw adlı otomotiv fabrikasını gezsinler) Hindistan IT sektoründe dünyanın merkezi olmaya doğru gidiyor. Budistler sadece Buda heykeli gibi elleri bağlı Hintliler de öküze bakıp durmuyor gibi. Ne dersiniz ?Arap dünyasında nufus başına düşen teknisyen sayısı çok az. Ne olmasını bekliyoruz ki? Sanayisi gelişmemiş geliştirilmemiş ( sadece bir iki çarpıcı örnek: Petrol üreticisi bugün bile İran rafineri kuramamaktadır çünkü dünyanın neresinden olursa olsun İran'a rafineri teknolojisi ve makinesı satmak uluslar arası güçlerce yasaklanmıştır. Türkiye'de Cumhuriyetin ilk dönemlerinde kurulan uçak sanayi kapatırılmış yerine soba üreten bir fabrika açtırılmıştır) ülkeler o kadar teknisyen yetiştirip kahvelerde nargile mi fokurdattırsın?Elbette Almanya yetiştirecek fabrikalarının ihtiyacı var.

Yazıda varılan bir sonuç var: İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksun. Niye orada tanımlanan bu dünyada yaşayanların hepsi embesil mi ? Yoksa bilgi üretme olanakları kısıtlanmış demek daha mı doğru olacak ?Pakistanlı fizikçiler (yazarın ülkesinden) ürettikleri bilgileri uzaktan mektupla eğitim kurslarından mı ezberliyorlar yoksa Londra caddelerinde gezinirken köşede rastladıkları çöp kutularından mı buluyorlar ?

Batıda yılda binlerce kitap basılıyor ve okunuyor: Bu konuda herhangi bir araştırmaya dayalı bir verim yok ama bulunma imkanı bulunduğum Avrupa ülkelerinde kitapçılar tıkabasa best seller dolu ,okuyan insanların elinde de Dan Brown eserleri ve versiyonları dolu.( Ben aradığım hiçbir kitabı bulamadım.Bilen varsa rica ederim bildirsin)Üniversite ve enstitü kütüphaneleri için bir şey söyleyemem. Ama insanlarının çoğu hiç de öyle entellektüel filan değil.

Ülkelerin ekonomik göstergeleri hakkında da inanılmaz yanlışlar var yazıda: Polonya'nın GDP'si 489 milyar dolar denilmiş bu rakam 189 milyar dolar , Tayland ise 545 trilyon dolar ile dünya GDP'sine kendi ekseninde turlar arttırmış gerçek rakam ise 132 milyar dolar. Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin petrole dayalı GDP'si yaklaşık olarak doğru. Ama cümle alem biliyor ki bunlar sadece aysbergin görünen yüzü. Petro doların Batı ekonomisindeki yatırımlardaki payları hakkında % 40 -60 lı rakamlar konuşulmaktadır. Yapılan bu rakamsal hataların nedeni belki çeviri hatasıdır. Aksi taktirde Dr. Unvanı taşıyan ve sorgulayıcı araştırmacı bir kişiden çıkmış olması bu kişinin varlığını süpheye düşürtecek kadar şaşırtıcıdır( Dr. Faruk Saleem: İsim genelde Farouk veya Faruq / Farouq şeklinde yazılır eğer Türkçesi yazılmış ise Saleem neden Salim/ Selim diye yazılmamış)

Sonuç: Dünyayı din bazlı kategorilere ayırmak, analiz etmek kadar hatalı bir yaklaşım olamaz. Daha ötesi din adına yapılan çarpıklıkları ve yanlışları İlahi olan dinlere fatura etmek en büyük cehalettir. Gerikalmışlığın nedenleri eğitim-din ilişkisi nedenine indirgenebilecek kadar basit olmaktan uzak ve çok daha karmaşık tarihi ve güncel siyasi,iktisadi ve sosyolojik nedenlere dayanmaktadır

Bilim ve düşünce insanlığın ortak ürünü ve mirasıdır. Elden ele beyinden beyine coğrafyadan coğrafyaya bir bayrak gibi taşınmıştır, taşınmalıdır. Hangi köken ,din ve anlayıştan, gruptan olursa olsun her kim insanlığın yararına bir buluş bir geliştirme yapmış ve yapmakta ise insanlık ona minnet ve şükran borçludur. Ama kim yıkım , fitne, bozgunculuk,ayrım yaratan bilgiler ortaya koymuş ise Allah'ın ve tüm insanların laneti üstüne olsun. Keza dinleri sahipleri olan sonsuz iyilik güzellik ve doğruluk kaynağının amacından saptırıp insanları birbirlerine karşı şeytanlaştırmak için kullanmış ve kullanmakta ise Allah'ın meleklerin ve insanların sonsuz laneti üstüne olsun.

Tanrıdan gelen haliyle ne Yahudilik ne Hiristyanlık ne de Müslümanlık (ki bunlar esasında birdir) akıl düşünce,bilim karşıtı değildir bu şekilde yamanmaya çalışılmış ne varsa kirli olan, insan eliyledir.

Geri kalmış ne kadar ülke varsa bugünkü gidişatlarını dinlerde aramasınlar. Uzaktan kumandalarla çevrilen kafalarını kendisini yöneten sistemlere ve bu yönetimlerini yaşattıranlara sabitlesinler.

civi.gif

ÜMMET NE ZAMAN UYANACAK ?
___________________________________
Araplar ve Müslümanların kaderi, Batının elinde oyuncak olmak mı? Araplar ve Müslümanlar, hiç harekete geçmeksizin hatta 'ret' tabirini dahi kullanmaksızın kendilerine, inançlarına, vatanlarına ve zenginlik kaynaklarına karşı kurulan tuzaklara teslim mi olacak?

Ümmetin kaderi, İslâm ülkelerinin, despot güç ABD, İsrail ve diğer Batılı ülkelerle mücadelede edemeyen ancak birbirleriyle savaşan zayıf küçük devletçiklere bölünmesi ısrarı gölgesinde boynunu Yahudilerin ve Siyonistlerin planlarına teslim etmek mi? Bu Batılı ülkeler İkinci Dünya Savaşı ve uluslararası örgütün kurulması akabinde çıkarılan uluslararası sözleşmeleri, anlaşmaları ve vaatleri unuttular. Uluslararası örgüt yani Birleşmiş Milletler, yıkma ve bozma gücüne sahip dünyanın doğusu ve batısındaki iki bloğun gölgesinde dünya güvenliğini ve barışını korumayı garanti ediyordu. Bu iki blok kendi ulusal çıkarlarıyla çelişen uluslararası her tutuma karşı çıkmaktalar.

ÜMMETİN BOYNU SİYONİST KASABA TESLİM EDİLEMEZ
Ortada teslimiyetin birçok görüntüsü var. Ümmetin boynunun Amerikalı veya İsrailli Siyonist kasaba teslim edilmesi, Arap ve İslâm bölgesindeki gelişmeler kanalıyla yapılıyor. Arap dünyasının ve Ortadoğu'nun hedef alınması, bünyesinde iki etkeni barındırıyor. İlki İslâm, bölgedeki Müslümanlar ve bu dinin saldırılarla mücadele gücü. İkincisi ise bölgenin sahip olduğu zenginlikler. Yahudi ve onların fikir ve hayatlarıyla irtibatlı Siyonistlerin hedeflerinden biri de bu zenginliklerdir.

BİZLERİ BÖLÜYORLAR, KENDİLERİ BİRLEŞİYOR
Bizler Arap bölgesinde ve bu bölgenin komşuları İslâm ülkeleri İran, Afganistan, Pakistan, Somali ve Sudan'daki gelişmelerle birlikte ABD ve İsrail'in, istikrarı sarsmak, savaşlar çıkarmak, halkları ve kaynaklarını kontrol altına almak, fikirlerinin ve inançlarının içini boşaltmak amacıyla halkları ve toprakları bölmek için çalıştıklarını anlıyoruz. İnanç bağlamında bu iki ülke İslâm'a terör, din ve vatan için şehitlik eylemlerine ise intihar damgası vurdu. İnsanları inançlarından ve bu inançları uğrunda şehit olmaktan uzaklaştırdı ve manevi ruhu öldürdü. Arap Birliği'nin içeriğinin boşaltılması operasyonlarını planladı ve hayata geçirdi. Arap Birliği'nin faydasına dair birçok kimsedeki kanaati sarstı. Oysa ABD'nin kendisi, Almanya ve bütün Avrupa ülkeleri, halkları ve milletleriyle birlik içinde.

DARFUR'DA İÇ SAVAŞI DESTEKLEDİLER
Bunun en anlamlı kanıtı, işgalci ve paralı askerlerin Sünni, Şii ve Kürt vatandaşlara karşı uyguladığı terör ve işgal gücü altında Irak'ın bölünmesi operasyonlarıdır. Sünni ve Şiilerin din çerçevesinde mezhepler olduğunu biliyoruz ancak peki niçin Irak'ta Kürtler, Sudan'da Araplar ve Afrikalılar gibi etnik bölünme teşvik ediliyor? Darfur'daki iç savaş İsrail, ABD, Fransa ve İngiltere tarafından finanse ediliyor ve destekleniyor. Belirli aralıklarla Müslümanlar ve Kıptiler diye aynı bölünme sorununun körüklendiği Mısır'ı, ABD ve İsrail Mossad'ın sahip olduğu en yüksek teknolojiyle yapılan suikastlar, mezhepçilik, partiler ve çözülmez anlaşmazlıklarla kaynatılan Lübnan'ı unutmuyoruz. Böylelikle Suriye ile Lübnan ve hükümet ile muhalefet arasındaki fitne körüklenmiş oldu. Hatta ülkeler ılımlı ve aşırılıkçı başlıkları altında bölündü. Fetih ile HAMAS arasındaki fitne ateşlendi. Anlaşmazlıkların halkası süratle genişletildi, bir taraf ötekine karşı güçlendirildi.

BİZLERİ KOBAY OLARAK KULLANIYORLAR
Bölgede yürürlüğe konan bütün bu siyasi senaryolar, hayata geçirilme yolunda ilerliyor. Bizler ise bu planlara kobay fare gibi boyun eğiyoruz, icabet ediyoruz hatta hiç üzerinde düşünmeksizin harfiyen yerine getirilmesini hızlandırıyoruz. Niçin yolumuzu görmek ve gerçekleri anlamak için kısa sürelik de olsa durmuyoruz?

GÜCÜMÜZ BİRLİĞİMİZDEN GEÇİYOR
Bizler haklıyız, batılı tanımayız. Ümmetimiz için güven ve istikrar, ülkelerimiz için egemenlik ve özgürlük, nesillerimiz için geleceğin garantilerini sunmaya çalışmalıyız. Böylelikle zenginliklerimiz düşmanlarımızın eline geçmesin ve yüce dinimizin belirttiği gibi gücümüzün birliğimizden geçtiği gerçeğini teyit edelim. Tarihimiz kadim ve bunu gerçekleştirme gücümüz sınırsız. Ümmetimiz gücün ve ilerlemenin bütün unsurlarıyla dolu. Peki gerçeği anlamak, saldırganı kovmak ve bütün yalancı çağrılarını dile getirmek için neden biraz durup düşünmüyoruz?

Katar'da yayımlanan El Şark gazetesi, 25 Eylül 2007
Arapçadan çeviri: Halil Çelik

Kaynak: Vakit-Cuma, 28 Eylül 2007 02:47

a_herz05.gif

ŞEHİDİN YETİMİ
_____________________________________
Bir Şehit Evladından Şehit Babasına
Yürek dağlarımın eriyen karı, bahar kokulu bahçemin solan çiçeği, evimizin yıkılan direği, canım, biricik babacığım;

Sen bizi bırakıp gittiğinden beri hep bir yanımız eksik kaldı. Hain kurşunlara hedef olduğun o talihsiz zaman dilimi sanki dondurdu hayatımızı. Fakat biz yarınları değil dünü yaşıyoruz seninle. Yarınlarımız yetim, onun için mazide kalmayı, o şefkat iklimine sığınmayı yeğliyorum. Sen varsın dünümde. Bugünler ve yarınlar babasızlığın ağır yükünü ve mahzunluğunu sırtıma yüklemiş. Taşıyamıyorum kurşundan ağır bu yükü baba.

Biz dünü yaşıyoruz baba, yani senin hatıranı Onun için soframızda hep bir tabak ve bir kaşık artıyor o günden beri. Boş kalan tabakta senin ruhun ve kısacık hayata sığdırdığın hatıraların gizli. O tabak hep boş kalacak. Bunu düşündükçe içim acıyor; gözlerim sulanıyor. Bedenen olmasa da ruhen aramızdasın. Tabağımız ve kaşığımız boş kalsa da hatıralarının sıcaklığı ısıtacak içimiz. Bununla avunacağız bu fani dünyada.

Biliyor musun baba? Asker potinlerin hâlâ kapımızda duruyor. Yıllardan beri hiç giyilmeseler de sımsıcak içleri. Haftada bir boyayıp cilalıyorum asker potinlerini. Misafirliğe gelenler yetim bir yuvanın kapısına dayandıklarını bilmesinler. Bize yukardan bakıp acımasınlar. Her evin olduğu gibi bizim evin de bir babası olduğunu sansınlar.

Kahverengi pantolunun cebindeki köstekli cep saatin hâlâ çalışıyor. Geceleri yanıma alıyorum onu. Çıkan tik tak sesleri nabzının attığını hissettiriyor bana. Babam ölmedi diyorum. Uzun bir gurbet yolculuğuna çıktı, dönüşü olmayan yola revan oldu. Biz de bir gün bu yoldan sana geleceğiz baba… Sana kavuşma heyecanıyla zamanın bir çırpıda gelip geçmesini istiyorum. Sensiz dünyanın ne tadı, ne tuzu var.

Annem elbiselerini de kaldırmadı gardıroptan… Güveler vurmasın diye her yıl naftalin döküyoruz üzerlerine. Şimdilik içlerini dolduramasam da belli ki gelecekte bana miras kalacaklar. Miras dedim de aklıma geldi. Sen bana maddî bir miras bırakamadın ama iyi bir nam bıraktın ardında. Kirlenmemiş bir hayat sundun çocuklarına. Her Cuma gecesi yasinler gönderiyorum mübarek ruhuna. Biliyorum ki orada rahatsın. Peygamberimizin “livaül hamd” sancağı altında gölgeleniyorsun.

Kardeşim Dilara"yı hiç merak etme. O benim şefkat kanatlarımın altında çocukluğunun pembe rüyalarını görüyor. Senin boşluğunu dolduramasam da yeri gelince bir abi, yeri gelince bir baba oluyorum ona. Daha doğrusunu söylemek gerekirse garibanı Allah koruyor baba. Onun için gözün arkada kalmasın, rahat uyu toprağında

Sen vatan yoluna baş koydun baba. Canın karşılığında cennetin tapusunu verdiler sana. Fakat ben teselli bulamadım dünyada. Bunu da çocukluğuma say baba. Aradan yıllar geçmesine rağmen seni bir türlü unutamıyorum. Hayalin gözbebeklerime takılıp kalıyor. Herkes babasıyla el ele gezerken bakamıyorum onlara baba. İçime bir garip hüzün çöküyor o anda. Kanım donuyor gün ortasında.

Oysa ne güzel hayallerimiz vardı yarınlara dair Biz geleceğin planını kurarken melekler gülüyordu kenarda. Olmadı, olmadı habersiz gidişin baba. Yoluna güller koyduğum mübarek insan Sen de Hamzalar"ın, Ömerler"in, Aliler"in yoluna baş koydun. Mübarek şehadet şerbetini yudum yudum içtin baba

Avutmuyor isyankâr yüreğimi yarına dair düşler Sensiz bir dünyanın kendi buz tutmuş karanlık düştür zaten. Türküler ağıt gibi geliyor bana. İkindi yağmurlarıyla ıslatıyorum kavrulan bedenimi. Yine de içim yanıyor, bağrım kanıyor baba

Fazla söze ne hacet Son sözü sen söyledin baba Bir yetimin kanayan ruhundan yansıyan sözlerle örülü, titreyen ellerle yazılan bu pulsuz mektubu kabul et baba Sözlerimi şair Mithat Cemal Kuntay"ın şu anlamlı dizeleriyle tamamlamak istiyorum:

Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.

Cennette yetim oğluna da bir gölgelik ayır baba. Seni dünya gözüyle görmek mümkün olmasa da bari Cuma ve kandil gecelerinde rüyalarıma gir baba. Belki böylelikle her dem çoğalan hasretimiz diner sabaha. Rahmet sana, minnet sana, gülşende gonca gül baba!...

Kaynak-İnternet

2_kalp.gif