|
RUBAİLER
BİRİNCİ BÖLÜM
5
Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.
Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile...
6
Öptü beni : "- Bunlar, kâinat gibi gerçek dudaklardır," - dedi.
"Bu ıtır senin icâdın değil, saçlarımdan uçan bahardır," - dedi.
"İster gökyüzünde seyret, ister gözlerimde :
"körler onları görmese de, yıldızlar vardır," - dedi...
7
Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece
pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de,
çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı
ve bende bu aslın sureti çıktı sadece...
8
"- Paydos..." - diyecek bize bir gün tabiat anamız, -
"gülmek ağlamak bitti çocuğum..."
Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak :
görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat...
9
Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha,
güzelim dünya elvedâ,
ve merhaba
k â i n a t . . .
10
Balla dolu petek
yani gözlerin güneşle dolu...
Gözlerin, sevgilim, gözlerin toprak olacak yarın,
bal başka petekleri doldurmaya devâmedecek...
İKİNCİ BÖLÜM
1
"- Şarapla doldur tasını, tasın toprakla dolmadan," - dedi Hayyam.
Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam:
"- Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım," - dedi,
"şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param..."
3
Ömür gelip geçiyor, vakti ganimet bil uyanılmaz uykulara varmadan :
yâkut şarabı billûr kadehe doldur, seher vaktidir ey delikanlı uyan...
Perdesiz, buz gibi odasında uyandı delikanlı,
gecikmeyi affetmeyen fabrikanın canavar düdüğüydü uğuldayan...
4
Geçmiş günün hasretini çekmem
- yalnız bir yaz gecesi bir yana -
ve gözümün son mavi pırıltısı bile
gelecek günün müjdesini verecek sana...
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
1
İnsan
ya hayrandır sana, ya düşman.
Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun
ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan...
2
Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü
sımsıkı etini dişlemek sıhhatli, beyaz bir elmanın.
Ey benim sevgilim, karlı bir çam ormanında nefes almanın
bahtiyarlığına benzer seni sevmek...
4
Gün iyiden iyiye ışıdı artık,
tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu, berraklaştı ortalık.
Sevgilim, sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire :
aydınlık, alabildiğine aydınlık...
Nâzım Hikmet
Ö M E R H A Y Y A M
Şarap sonsuz hayat kaynağıdir, iç;
Gençlik sevincinin pınarıdır, iç;
Gamı yakar eritir ateş gibi,
Sağlık sularından şifalıdır, iç.
Can bir şaraptır, insan onun destisi;
Beden bir ney gibidir, kan o neyin sesi.
Hayyam, bilir misin nedir bu ölümü varlık:
Hayal fenerinde bir ışık pırıltısı.
Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi el alem!
Ömür defterinden bir fal açtım gönlümce;
Halden anlar bir dost gelip falı görünce;
Ne mutlu sana, dedi; daha ne istersin:
Ay gibi bir sevgili, yıl gibi bir gece.
Bahar geldi; başka bir şey istemem kafamda;
Hele akla hiç yer vermem bahar soframda;
Şarap, seninleyim bu mevsim, koru beni:
Söğüt ağacı, sen de ser gölgeni altıma.
Gece, gül bahçesinde ararken seni,
Gülden gelen kokun sarhoş etti beni;
Seni anlatmaya başlayınca güle
Baktım kuşlar da dinliyor hikayemi.
Düşünce göklerinin baş konağı sevgidir sevgi;
Gençlik destanının baş yaprağı sevgidir sevgi;
Ey sevginin sırlarından habersiz yaşayanlar,
Bilin ki tüm varlığın baş kaynağı sevgidir sevgi.
Bu uçsuz bucaksız dünya içinde, bil ki,
Mutlu yaşamak iki türlü insana vergi;
Biri iyinin kötünün aslını bilir,
Öteki ne dünyayı bilir, ne kendini.
Bu varlık denizi nerden gelmiş bilen yok;
Öyle büyük bir inci ki bu büyük sır delen yok;
Herkes aklına eseni söylemiş durmuş,
İşin kaynağına giden yolu bulan yok.
Seher yeli eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
Kopup dallarından toprak olmadalar her gün.
Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.
Güneşi balçıkla sıvamak elimde değil;
Erdiğim sırları söylemek elimde değil;
Aklım düşüncenin derin denizlerinden
Bir inci çıkardı ki delmek elimde değil.
Gören göze güzel, çirkin hepsi bir;
Aşıklara cennet, cehennem, hepsi bir;
Ermiş ha çul giymiş, ha atlas;
Yün yastık, taş yastık, seven başa hepsi bir.
Bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben;
Şaşkınlıktan başka şeyim artmadı yaşarken.
Kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi,
Niye geldik kaldık, niye gidiyoruz bilmeden.
Felek doğruyu eğriyi tartaydı,
Her işine güzel demek kolaydı.
Böyle mi yaşardı iyiler dünyada,
Evrenin özü doğruluk olaydı?
Açılmaz kapıları açmanız mı gerek?
Dünyada insanca yaşamanız mı gerek?
Bırakın öyleyse iki dünyayı birden:
Ey ölü canlılar, canlar uyanık gerek!
Gönlümün dilediği gül yüzüne bakmak;
Elimin özlediği kadehi kavramak.
Her zerrem nasibini almalı dünyadan
Yarın güle kavuşturmadan beni toprak.
Gönül dedi: Ben neyim ki, bir damla sadece;
Ben nerde, görmediğim koca deniz nerde!
Böyle diyen gönül denize kavuşunca
Baktı kendinden başka şey yok görünürde.
Dün gece usul boylu sevgilim ve ben,
Bir kıyıda gül rengi şarap içerken;
Sedefli bir kabuk açıldı karşımızda;
Sabah müjdecisi çıkıverdi içinden.
Eşi dostu verdik birer birer toprağa;
Kiminden bir taş bile kalmadı ortada.
Sen, yorgun katır, hala bu kalleş çöldesin;
Sırtında bunca yük, yürü bakalım hala.
Dert içinde sevinci bul da yaşa;
Haksız düzende haklı ol da yaşa;
Sonu nasıl olsa yokluk dünyanın,
Varından yoğundan kurtul da yaşa.
Gönül, her an sevdiğinin kapısında ol;
Her istediğini onda ara, onda bul.
Aşk tavlasında hileye kaçma kalleşçe:
Koy canını ortaya, soyulursan soyul.
Biz de çocuktuk, bir şeyler öğrendik;
Bildiklerimizle övündük, eğlendik.
Şu oldu, bu oldu da ne oldu sonra?
Bir bulut gibi geldik, yel gibi geçtik.
En doğrusu, dosta düşmana iyilik etmen;
İyilik seven kötülük edemez zaten.
Dostuna kötülük ettin mi düşmanın olur:
Düşmanınsa dostun olur iyilik edersen.
Gök yaban gülleri döküyor eteğinden
Bir çiçek yağmuruna tutuldu sanki çimen
Gül şarap dolsun kadehimin lalesine
Mor buluttan yere yaseminler düşerken.
Sabahattin Eyuboğlu, Hayyam Bütün Dörtlükler
Geçmiş günü beyhude yere yad etme
Bir gelmemiş an için de feryad etme
Geçmiş gelecek masal bütün bunlar hep
Eğlenmene bak ömrünü berbad etme
Türkçesi: Orhan Veli Kanık
Hayyam, Seçme Şiirler, S. 4, Akdeniz
Bu şarabı dilenci içti, bey oldu gitti.
Bu şarabı tilki içti, aslan kesildi.
Bu şarabı ihtiyar içti, oldu delikanlı.
Delikanli içti, ömrü bi uzadı, bi uzadı, bi uzadı.
Doyacak kadar aşın varsa,
başını sokacak bir damın,
insanoğluna kulluk etmiyorsan,
başkasının sırtında değilse geçimin,
tamam, güneşli günler içindesin.
Türkçesi: A. Kadir, Bugünün Diliyle Hayyam
Bir gün yıkılır saltanatın, yapma güzel;,
Fırsat sana el vermiş iken, ver bize el.
Bir ülkeye benzer bu güzellik, sonu yok,
Bir gün çıkar elden; hadi, lutfetmeye gel!
Tan rüzgarı esmiş, düşmüş gül etekten.
Bülbül güle tutkun, hem öylesi içten.
Kalk, içkini doldur, savrulmada dallar;
Sönmüş göreceksin, gül, bir sabah erken.
Ben, gönlü temiz insana kurban olayım.
Gezsin başım üstünde benim, hoş tutayım.
Ham insanı al karşına, söylet azıcık,
Dön, sonra cehennem ne imiş, gel sorayım.
Bir solukluk canımız var, o da saki, senden.
Gerçi hoşlanmadı halk, gitti ne yapsak, bizden.
Kalan içkim geceden bir yudum ancak, bilirim.
Yaşamından, ama kaç gün geri kalmış; bilmem.
Düşmüş feleğin çarkına, hep fırlanırız,
Sizler onu esrarlı fenermiş sanınız.
Evren koca fanus ve güneş lambasıdır.
Bizler de biçim, simge, bireyler kalırız.
Türkçesi: Rüştü Şardağ, Bütün Yönleriyle Hayyam Rubaileri
Biliyor musun, selviyle süsenin hürriyeti neden dillere düştü,
neden yollara yayıldı? Süsenin on dili vardır, ama gene de
susmaktadır; selvinin yüz eli vardır, gene de eli kısadır,
bir yere uzanmaz.
Açıklama
Selvi - Süsen - Hürriyet:
Selvi uzayıp giden, sağa-sola eğilmeyen bir
ağaç olduğu için edebiyatta hürriyeti temsil eder
olmuştur. Süsenin de, çiçek yapraklarının her
biri, bir dile benzetilmiş, fakat söz söyleyemediği
için susmak timsali sayılmıştır.
Hayyam, selvinin elleri - kolları var; fakat
bir yere uzatmıyor; süseninde dili var; fakat
bir söz söylemiyor; onun için hür bunlar demekle,
devrinde sağ - esen kalmanın, bir yere el
uzatmamakla, bir söz söylememekle mümkün
olabileceğini de anlatmış oluyor.
Abdülbaki Gölpınarlı, Hayyam ve Rubaileri, S. 130,198
Ey gül, sen, bir gönül kapanın, bir sevgilinin yüzüne benziyorsun; ey şarap, sen cana canlar katan bir dilberin la'l dudaklarını andırıyorsun. Ey benimle; kavga edip duran baht, her solukta daha da yabancı davranıyorsun bana; sen, bir bildiğe benziyorsun.
Abdülbaki Gölpınarlı, Hayyam ve Rubaileri, S. 71
Geçici aşkın tadı-tuzu yoktur, köz olmuş, yarı sönmüş ateş
gibi bir parlaklığı, bir ısısı yoktur. Aşık olan kişinin yıllar, aylar,
boyunca gece-gündüz ne rahatı-kararı olmalı, ne yeyip ne içmesi.
Abdülbaki Gölpınarlı, Hayyam ve Rubaileri, S. 109
Dostum boş yere dünya gamını yeme; boş yere şu yıpranmış dünyanın derdiyle dertlenme; olan oldu, geçen geçti; olmayansa daha belirmedi; hoş olmaya bak; olanın, olmayanın gamına dalma.
Abdülbaki Gölpınarlı, Hayyam ve Rubaileri, S. 134
Aklını başına al; zaman pek kötüdür; tozu dumana katmadadır; emin olarak oturma; devranın pençesi pek yırtıcıdır; zaman, ağzına baklava koysa, helva verse sakın inanma; zehirlidir o baklava; ağıyla karışmıştır o helva.
Abdülbaki Gölpınarlı, Hayyam ve Rubaileri
Mevlânâ - Rubailer 11-20
--------------------------------------------------------------------------------
11
Ayrılmaz elim, saçlarına öyle esir
Vallahi mecaz değil bu bir gerçektir!
Gönlüm saçının duşlu de büklümlerine
Arzum onu, kendi gönlümü sevmektir
12
Ruhum perişan senden uzak, hiç sorma
Gönlümde ben âteş bu firak, hiç sorma!
"Ah yapma n'olur!" dedim de "Sen yapma ki ben
yapmam.." dedi bir hoş olarak, hiç sorma
13
'Duydum" dedi "buse almak istiyorsun
Benden de niçin almaya yokmuş arzun?"
'Altın mı mukâbili?" dedim, istemedi
Canımla" dedim "yâ" dedi "olsun olsun"
14
Her sırrı bilen o ihtiyat âlimden
Hiç bir şeyi gizlemesin isterdim ben
Sessizce dün akşam gelerek "sorma" dedi,
"söylenmeyecek şeyleri hisset, öğren"
15
Mümkün mü bu, olsun ruhumuz ilgisiz?
Sen bende ve ben sende doğar, gizleniriz
Sen ben deyişim anlatabilmek için
Sen ben aramızda yok ki gerçekte biriz
16
Senden alamam gönlümü, imkânı mı var?
Öyleyse tamamen senin olsun ne zarar!
Ben terk edemezsem onu aşk uğrunda
Gönlüm olacakmış ne olur, neye yarar
17
Her an eser aşkının başımda hevesi
Her an beni mest etmede aşkın badesi!
Sarhoşların en çok humarı bir gündür
Benden ise bir an dahi gitmez neşesi
18
Âfet o şeker sözlü, dudaklar ateş.
Bir fitne bakışlıdır ki yoktur ona eş
Dün geldi güzel yüzlüm uyandırdı beni
"Kalk, kalksana artık.." dedi "bak doğdu güneş!"
19
Vuslat ümidim söndü o an gelmeyecek
Aşktan el etek çekmeliyim öyle gerek
Gönlüm buna "olmaz.." dedi "asla olmaz!"
Baktım ona, baş çevirdi gülümseyerek
20
Bağlarda menekşe, lale, gül misk saçar
Güller gibi ay yüzlü güzeller de açar
Billur gibi zerre zerre sû, ırmaklar
Hep bahane hep, yalnız o var yalnız o var
Mevlânâ - Rubailer 21-30
--------------------------------------------------------------------------------
21
Gök kubbemizin birteki o eşsiz dilber
Dün istedi oynamak kuluylâ beraber
"Tek çift oyununda tek'misin çift mi?" dedi
"Âlemde" dedim "tek, ikimiz çiftsek eğer..."
22
Hırsızlama, bahçesinden aldım gül ben!
Korkuyla diyordum "beni yoktur ya gören"
Yükseldi kulağımda onun tatlı sesi
"Olsun feda gülüm, bağı al istersen.."
23
Dar goncasını terk ederek gül sultan
Bin nazla açıldı, çıktı sarayından
Tahtında oturmuştu çemen ülkesinin
Hâsetle sarardı gamzeni gördüğü an!
24
Gel gel yine gel! Her kim olursan yine gel
Kâfir ya mecûsî, puta tapan yine gel
Yoktur kapımızda hiç ümitsizlik bil
Yüz kerre eğer tövbeni bozsan yine gel
25
Hep tortulu hep safım, dinim hem küfürem
Hem pir olurum, hem çocuğum, gencim hem
Ben öldüğüm an "öldü" değil şöyle deyin
"Ölmüştü dirildi, geldi dost aldı o dem.."
26
Senden taze senden yeşil olmaz bahar
Senden daha parlak olamaz mehtaplar
Senden güzel uyanan seher yoktur yok!
Senden daha tatlı bir şeker nerde var
27
Düşsün ona isterim zalim bir dilber
Gördükçe cefâ, naz onu sevsin bin beter
Âşıkların anlasın ve görsün gamını
Aşk ver ona Rabbim, ona aşk ver aşk ver!
28
Gelsin bana fitne güzel eş olsun
Yıldızlara hükmetsin o, güneş olsun!
Kanlar dökecek alevli gönlün sahibi
Deryâda da sönmeyen bir âteş olsun
29
Bir bûse deyince verdin altı öpücük
Bir usta çırağısın bu besbelli küçük!
Lîtuf ve güzelliklere attın temeli
Senden geliyor dünyaya bin bir hürlük
30
İnsanda hüner bilgi değil meziyet
Ahdinde vefasında oluştur kıymet
Mert insanı isteğince gönlünce öv
Söz erleri her övgüye lâyık elbet
Mevlânâ - Rubailer 31-39
--------------------------------------------------------------------------------
31
Yükseldi mi aklıyla yahut ilmi mi var?
Darlıklara düşmüştür o, rızkını arar
Çok kimsede yok amma akıldan nasip
Akl yerleri malla dolmuş olmuş anbar!
32
Gök kubbeyi bir gözdeki bebek görürüm
Kudret görürüm o gözde melek görürüm
Sen ey şaşı görmektesin amma teki çift
Tam tersine ben çiftledi hep tek görürüm
33
Her altı yönün de Tanrıdan nur dediler
Halk sordu: o nur nerde bulunur dediler?
Bir âcemi göz attı bütün sağ ve sola
Sağ ve soldan arınmış bi soluk dur dediler
34
Aşk meclisinin havası bir hoşluğu var!
Aşk içkisinin bir tadı, sarhoşluğu var
Bir başka okunmakta ilim medresede
Aşkın ise bambaşka okunuşluğu var
35
Gönlüm! Can içinde dosta bir yol vardır
Hiç şaşma, açık ya gizlidir yol vardır
Bağlansa da gam mı altı yönden yollar?
İmkânını bul kalplere gir, yol vardır
36
Ben ben değilim, sen de ne sen, ben de ne sen!
Hem ben ki benim ve sen ki sen, sen ise ben
Hûtenli güzel! Seninle öyle doluyum
Sen ben mi yahut ikiz miyim bilmeden
37
Gül açsa da bende bir bahar hasreti var
Her gözde bir ayrı vuslatın lezzeti var
Bak dalda ve yaprakta kıpırdanmalara
Her sallanışın farkı ve bir hikmeti varl
38
Biz aşka imanlıyız Müselman başka!
Karıncalarız biz o Süleyman başka
Bizlerde solukçul ve sararmış yüz ara
Kıymetli kumaş satan bezirgân başka l
39
Bir an ki temiz safız melekken billah
Bir an da gelir korkuturuz şeytanı gâh!
Kutsal emanetle yüklü toprak bedenim
Hem güçlü ve hem çok çeviğiz mâşallah
Rubailer-2 / Ömer Hayyam
Dünya yıldıramazsın beni ne yapsan
Ölümden de korkmam, er geç ölür insan
Ölmemek elimizde değil ki bizim
İyi yaşamamak, beni tek korkutan
Rubai / Ömer Hayyam
Geç gençliğimin en güzel günleri
Unutmak için içerim şarabı
Acı mı gider hoşuma öylesi
Bu acılıktır ömrümün tadı
ÖMER HAYYAM DEMİŞ Kİ:
YARIM SOMUNUN VAR MI, BİR DE UFAK EVİN
KİMSENİN KULU KÖLESİ DEĞİL MİSİN?
KİMSENİN SIRTINDAN GEÇİNDİĞİN DE YOK.
KEYFİNE BAK HASAN... EN HOŞ DÜNYASI OLAN SENSİN
"HARAM" DERLER ŞARABA, "ACI, KÖTÜ, KEKREK..."
OYSA NE HOŞ SEVGİLİNİN ELİNDEN İÇMEK !
TADINA BİR BAKINCA GERÇEĞİ ANLARSINIZ:
HARAM SAYILAN HERŞEY HOŞ OLSA GEREK...
BİR YÜREK Kİ YANMAZ, YÜREK DENİR Mİ ONA?
SEVMEK HARAM, YÜREĞİNDE ATEŞ OLMAYANA.
BİR GÜNÜNÜ SEVGİSİZ GEÇİRDİNSE, YAZIK !
EN BOŞ GEÇEN GÜNÜN O GÜNDÜR, İNAN BANA...
BİZDE ÇOCUKTUK, BİRŞEYLER ÖĞRENDİK...
BİLDİKLERİMİZLE ÖVÜNDÜK, EĞLENDİK.
ŞU OLDU, BU OLDU DA ... NE OLDU?
BİR BULUT GİBİ GELDİK, YEL GİBİ GEÇTİK.
KADER DEFTERİNİ YENİDEN YAZABİLSEYDİM
KENDİME GÖNLÜMCE BİR HAYAT SEÇERDİM
BÜTÜN DERTLERİ SİLER, ATARDIM DÜNYAMIZDAN
SEVİNÇTEN GÖKLERE UÇARDI DÜŞÜNCELERİM.
YÜCE VARLIK BİZE BİR BEDEN VERİNCE
SEVMESİNİ ÖĞRETTİ HER ŞEYDEN ÖNCE
SONRA ŞU DELİK DEŞİK YÜREĞİMİZE
MANÂ İNCİLERİ SAKLADI BİNLERCE.
EY DOĞRU YOLUN YOLCUSU, ÇARESİZ KALMA
ÇIKMA KENDİNDEN DIŞARI, SERSERi OLMA
KENDİ İÇİNE SEFER ET, ERENLER GİBİ...
SEN GÖRENLERDENSİN, DÜNYA SEYRİNE DALMA.
Rubailer 1-10
1.
Ey özünün sırlarına akıl ermeyen;
Suçumuza, duamıza önem vermeyen;
Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık;
Umudumu rahmetine bağlamışım ben.
2.
Büyükse de isyanım, kötülüklerim,
Yüce Tanrı'dan umut kesmiş değilim;
Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın
Rahmete kavuşur elbet kemiklerim.
3.
Tanrım bir geçim kapısı açıver bana;
Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana;
Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni
Haberim olmasın gelen dertten başıma.
4.
Rahmetin var, günah işlemekten korkmam;
Azığım senden, yolda çaresiz kalmam;
Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm
Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam.
5.
Derde gama yatkın yüreğime acı;
Bu tutsak cana, garip gönlüme acı;
Bağışla meyhaneye giden ayağımı,
Kızıl kadehi tutan elime acı.
6.
Akıl bu kadehi övdükçe över;
Alnından sevgiyle öptükçe öper;
Zaman Usta'ysa bu canım nesneyi
Hem yapar hem kırıp bin parça eder.
7.
Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri?
Sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
Alçakları besler, yoksulları ezer durursun:
Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.
8.
Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen.
9.
Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim;
Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim;
Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler,
Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.
10.
Yaşamanın sırlarını bileydin
Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok:
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?
Rubailer 11-20
11.
İçin temiz olmadıksan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tespih, post, seccade güzel;
Ama Tanrı kanar mı bunlara?
12.
Var mı dünyada günah işlemeyen söyle:
Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.
13.
Felek ne cömert ne aşağılık insanlara!
Han hamam, dolap değirmen, hep onlara.
Kendini satmıyan adama ekmek yok:
Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya!
14.
Bilgenin yüreğinde her dilek,
Anka kuşu gibi gizli gerek.
Damla nasıl inci olur denizde:
Sedefler içinde gizlenerek.
15.
Ovada her kızıl lalenin teni
Bir padişahın kanıyla beslendi.
Yerden biten şu mor menekşe yok mu?
Bir güzelin yanağındaki bendi.
16.
Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
Bin bir derde düşer, canlarından bezerler.
Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
Onlar gibi olmayana adam demezler.
17.
Gül verme istersen, diken yeter bize.
Işık da vermezsen, ateş yeter bize.
Hırka, tekke, post most olasa da olur,
Kilise çanları bile yeter bize.
18.
Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışın önceden.
Demek günah işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o cennet cehennem?
19.
İnsan bastığı toprağı hor görmemeli:
Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili.
duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç?
Ya bir Şah kafasıdır, ya bir vezir eli!
20.
Hak er geç cimrilerin hakkından gelir;
Cehennem ateşleri onlar içindir.
Ne der, dili inciler saçan Muhammet:
Cömert gavur cimri müslümandan yeğdir.
Rubailer 21-30
21.
Varlığın sırları saklı, benden;
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.
Bizimki perde arkasında dedi-kodu:
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.
22.
Bir geldi mi derin ölüm uykusu,
Biter bu dünyanın dedi-kodusu.
Ölenden bir haber bekler insanlar:
Ne söylesin? Bilmez ki ne olduğunu!
23.
Yel eser, umutlar savrulur gider;
Sensiz, bensiz kalır bağlar bahçeler;
Altın gümüş nen varsa harcamaya bak!
Ölür gidersin, düşmanın gelir yer.
24.
Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
İki başımız var, bir tek bedenimiz.
Ne kadar dönersem döneyim çevrende:
Er geç baş başa verecek değil miyiz?
25.
Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alsın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi el alem!
26.
Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde:
Senden ayığız bu sarhoş halimizde.
Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı:
İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde?
27.
Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama;
Senden benden başka düşünen yok, arama!
Vaz geç ötelerden, yorma kendini:
O var sandığın şey yok mu, o yok arama!
28.
Şu serviyle süsen neden dillere destan?
Neden hep onlara benzetilir hür insan?
Birinin on dili var, boşboğazlık etmez,
Ötekinin yüz eli var el açmaz, ondan!
29.
Benim halimden haber sorarsan,
Bir çift sözüm var sana, yürekten:
Sevginle gireceğim toprağa,
Sevginle çıkacağım topraktan.
30.
Şu dünyada üç beş günlük ömrün var,
Nedir bu dükkânlar, bu konaklar?
Ev mi dayanır, bu sel yatağına?
Bu rüzgârlı yerde mum mu yanar?
Rubailer 31-40
31.
Dün geldi: Nedir aradığın? dedi bana:
Bensem, ne bakarsın o yana bu yana?
Kendine gel de düşün, içine iyi bak:
Ben senim, sen ben; aranıp durma boşuna!
32.
Sabah doldu göklere mavi mavi;
Doldur, ışık döker gibi, kaseyi!
Acı olmasına acıdır şarap:
Ama gerçek acıdır demezler mi?
33.
Adam olduysan hesap ver kendine:
Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?
Şarap içersem ölürüm diyorsun:
İçsen de öleceksin, içmesen de!
34.
Camiye gittim, ama Allah bilir niye:
Ne namaz kılmaya, ne dua etmeye.
Eskiden bir kilim aşırmıştım camiden:
O eskidi gittim yenisini yürütmeye.
35.
Kimi dinde imanda buldu yolu
Kimi akıl, bilim yolunu tuttu.
Derken ses geldi karanlıklardan:
Gafiller! Doğru yol ne odur, ne bu!
36.
Her gece aklım dalar gider engine.
Ağlarım, inciler dolar eteğime.
Sevdalıyım, şarap dayanmıyor bana:
Kafam baş aşağı çevrik bir tas mı ne!
37.
Dünya ne verdi sana? Hep dert, hep dert!
Güzel canın da bir gün elbet.
Toprağında yeşillikler bitmeden
Uzan yeşilliğe, gününü gün et.
38.
Şarap sen benim günüm güneşimsin!
Öyle bir dolsun ki seninle içim.
Bir bildik görünce beni sokakta:
Ne o şarap nereye böyle? desin.
39.
Ben ne camiye yararım, ne hayvana!
Bir başka hamur benimki, başka maya.
Yoksul gavur, çirkin orospu gibiyim:
Ne din umrumda, ne cennet, ne dünya!
40.
Bir kuş gördüm yüce Tus kalesinde,
Keykavus'un kafa tası pençesinde.
Sorup duruyor kafaya: Hani? Nerde?
Adamların, davun dümbeleğin nerde?
Rubailer 31-40
41.
Şu testi de benim gibi biriydi;
O da bir güzele vurgun, dertliydi.
Kim bilir, belki boynundaki kulp da
Bir sevgilinin bembeyaz eliydi.
42.
İnciyi isteyen dalgıç olacak;
Varı yoğu dosta verip dalacak.
Canı avucunda, nefesi göğsünde:
Ayağı baş olacak, başı ayak!
43.
Girme şu alçakların hizmetine:
Konma sinek gibi pislik üstüne.
İki günde bir somun ye, ne olur!
Yüreğinin kanını iç de boyun eğme.
44.
Bir taş bulamazsın ki Doğu ovalarında
Küfretmesin bana da, benim zamanıma da
Yüz adım yürü bak, bir dertli insan görürsün:
Bunalmış, otura kalmış yolun kenarında.
45.
Güneş attı göğe sabah kemendini:
Aydınlık padişahı atına bindi.
İçin! için! diye bağırdı dört yana
Canım sabah şarabının müezzini.
46.
Bu kadeh bir bedendir, cana gebe!
Bir yasemindir, erguvana gebe!
Hayır; yanlış; ne odur şarap ne bu:
Bir sudur, bir su ki yangına gebe!
47.
Gökte bir öküz varmış, adı Pervin;
Bir öküz de altındaymış yerin.
Sen asıl iki öküz arasında
Tepişmesine bak şu eşeklerin!
48.
Ne bilginler geldi, neler buldular!
Mumlar gibi dünyaya ışık saldılar.
Hangisi yarıp geçti bu karanlığı?
Birer masal söyleyip uyuya kaldılar.
49.
Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka!
Bir ışık daha var, ışıklardan başka.
Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye:
Bir şey daha var bütün yapıtlardan başka.
50.
Bir damla şarap ver Çin senin olsun;
Bir yudumu bütün dinlerden üstün.
Söyle, ne var dünyada şaraptan hoş?
O acıya tatlılar feda olsun.
RUBAİLER
BİRİNCİ BÖLÜM
1
Bir gerçek âlemdi gördüğün ey Celâleddin, heyûlâ filân değil,
uçsuz bucaksız ve yaratılmadı, ressamı illetî-ûlâ filân değil.
Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi :
«Suret hemi zıllest...» filân diye başlayan değil...
2
Ruhum ne ondan önce vardı, ne ondan ayrı bir sırrın kemâlidir,
ruhum onun, o dışımdaki âlemin bende akseden hayâlidir.
Ve aslından en uzak ve aslına en yakın hayâl
bana ışığı vuran yârimin cemâlidir...
3
Sevgilimin hayâli dile geldi aynanın üzerinde :
«— O yok, ben varım,» — dedi bana günün birinde.
Vurdum, düştü parçalandı ayna, kayboldu hayâl
ve lâkin çok şükür sevgilim duruyor yerli yerinde...
4
Muşambanın üstüne resmini bir kerecik çizdim ama
günde bin kere resmin çıktı bende tepemden tırnağıma,
fakat ne tuhaf şey hayâlin onda daha çok kalacak
benden uzun ömürlüdür muşamba...
5
Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.
Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile...
6
Öptü beni : «— Bunlar, kâinat gibi gerçek dudaklardır,» — dedi.
«Bu ıtır senin icâdın değil, saçlarımdan uçan bahardır,» — dedi.
«İster gökyüzünde seyret, ister gözlerimde :
«körler onları görmese de, yıldızlar vardır,» — dedi...
7
Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece
pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de,
çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı
ve bende bu aslın sureti çıktı sadece...
8
«— Paydos...» — diyecek bize bir gün tabiat anamız, —
«gülmek, ağlamak bitti çocuğum...»
Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak :
görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat...
9
Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha,
güzelim dünya elvedâ,
ve merhaba
k â i n a t . . .
10
Balla dolu petek
yani gözlerin güneşle dolu...
Gözlerin, sevgilim, gözlerin toprak olacak yarın,
bal başka petekleri doldurmakta devâmedecek...
11
Ne nurdan
ne çamurdan,
sevgilim, kedisi ve kedinin boynundaki boncuk
yuğrumlarındaki farkla hepsi aynı hamurdan...
12
Lahana, otomobil, veba mikrobu ve yıldız
hep hısım akrabayız.
Ve ey güneş gözlü sevgilim, «Cotigo, ergo sum»1 değil
bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz...
1 Düşünüyorum, demek ki varım.
13
Aramızda sadece bir derece farkı var,
işte böyle kanaryam,
sen kanatları olan, düşünemeyen kuşsun,
ben elleri olan, düşünebilen adam...
İKİNCİ BÖLÜM
1
«— Şarapla doldur tasını, tasın toprakla dolmadan,» — dedi Hayyam.
Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam :
«— Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım,» — dedi,
«şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param...»
2
Ölümü, ömrün kısalığını tatlı bir kederle düşünerek
şarap içmek lâle bahçesinde, ayın altında...
Bu tatlı keder doğduk doğalı nasibolmadı bize :
bir kenar mahallede, simsiyah bir evde, zemin katında...
3
Ömür gelip geçiyor, vakti ganimet bil uyanılmaz uykulara varmadan :
yâkut şarabı billûr kadehe doldur, seher vaktidir ey delikanlı uyan...
Perdesiz, buz gibi odasında uyandı delikanlı,
gecikmeyi affetmeyen fabrikanın canavar düdüğüydü uğuldayan...
4
Geçmiş günün hasretini çekmem
— yalnız bir yaz gecesi bir yana —
ve gözümün son mavi pırıltısı bile
gelecek günün müjdesini verecek sana...
5
Ben, bir insan,
ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben,
tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibâret ben...
6
Ben, spiker, konuştum,
sesim bir tohum gibi ağır ve çıplak :
— Kalbimin saat ayarını veriyorum,
gonga tam şafak vakti vurulacak.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
1
İnsan
ya hayrandır sana, ya düşman.
Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun
ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan...
2
Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü
sımsıkı etini dişlemek sıhhatli, beyaz bir elmanın.
Ey benim sevgilim, karlı bir çam ormanında nefes almanın
bahtiyarlığına benzer seni sevmek...
3
Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi
uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin.
Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden
belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize...
4
Gün iyiden iyiye ışıdı artık,
tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu, berraklaştı ortalık.
Sevgilim, sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire :
aydınlık, alabildiğine aydınlık...
Ölmeye Yatmak'ta Cinsellik ve "Olmayan" Trajedi
Dar Zamanlar üçlemesinin ilk kitabı olan Ölmeye Yatmak, cinselliğini ulusal ideallerle bastırmak zorunda kalan Cumhuriyet kadınının sesini bugünlere taşıyan bir roman. Adalet Ağaoğlu, Cumhuriyet kadınının "cinselliğinin" izini sürüyor.
30/12/2002 Çimen GÜNAY
BİA (Leiden-Hollanda) - Ölmeye Yatmak'ta "cinsellik", Cumhuriyet'le birlikte ilkokullardaki müsamerelerin bir parçası olmaya başlayan kızlı erkekli gösterilerden, genç yaşta yapılan evliliklere, monoton birlikteliklerden evli insanların kurduğu gizli ilişkilere pek çok farklı düzlemde, toplumsal baskılar karşısındaki konumu ile ele alınıyor.
Toplumsal baskının romana bütünsel bir tema olarak katılmış olması, yapıtta organik bir birliğe ulaşılmasına yol açıyor; ancak, "toplumsal" olanın "bireysel" olan üzerindeki belirleyiciliğine yapılan güçlü vurgu, bireysel düzlemdeki dinamiklerin ikinci plana düşmesine neden oluyor. Bunun sonucu olarak, Ölmeye Yatmak'ta "cinsellik" toplumsal/tarihsel sorgulamanın gerisinde kalıyor ve romanda bir "sorunsal" olarak belirginleşemiyor.
Kişisel ve tarihsel sorgulama
Ölmeye Yatmak'ta bireysel krizlerle toplumsal çalkantılar iki ayrı anlatı düzleminde konu edilir. Ölmek amacıyla kendisini bir otel odasına kapatan Aysel'in kişisel sorunları, bireysel kriz anlatısının düzlemini oluştururken, Aysel'in bu kriz nedeniyle geçmişi düşünmesi, Cumhuriyet'in ilk yıllarından 60'lı yıllara dek uzanan bir tarihsel sürecin sorgulanmasını da beraberinde getirir.
Romandaki tarihsel sorgulama sadece Aysel üzerinden yürütülmez; Aysel'in Aydın, Ali, Semiha ve Hasip gibi ilkokul arkadaşları da farklı yönlere giden, zıt ideolojilere yönelen kişiler olarak bu tarihsel sürecin sorgulanmasında önemli roller üstlenmektedir.
İdeolojik zıtlıklar
Aydın, 1960'larda politikaya heveslenen biri olarak karşımıza çıkar; Ali, solcu arkadaşlar edinir ve Radyoevi'nde işe girer; Semiha genç yaşta evlenir ; Hasipise ilahiyat fakültesini bitirir. Romanın erkek kişilerinin birbiriyle çatışan ideolojilere yönelmesinin yarattığı gerilim, bütün bir toplumsal tarihin belirleyici öğesi olarak romana itici bir güç sağlamaktadır.
Aynı "ideolojik" zıtlıkların kadınlar için belirginleştirilmemiş olması dikkat çekicidir; romanın kadın kişileri, birbirlerinden "politik yönelim"leri ile değil, kadının toplumdaki konumunu belirleyen geleneksel görüşe olan yakınlık veya uzaklıklarıyla ayrılmaktadır
Aysel, erkek dünyasında
Romanın kadın kişileri arasında bir tek Aysel, "erkeklerin dünyası"na girmeye cesaret eder ve kendisine geleneksel olarak uygun görülen konuma karşı çıkmayı başarır; Aysel, "solcu"luğu öğrenir, üniversiteyi bitirir, akademik bir kariyer yapar.
Adalet Ağaoğlu, kadını "sorgulayan bir özne" olarak değerlendirerek, yapıtlarını "modernleşme" sorunsalının etrafında geliştiren, ama kadınları bunun dışında tutan Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi yazarların uzanmadığı bir alana adım atmıştır.
Ancak, Aysel'in bu sorgulamada yalnız kalmış olması ve taşıdığı çelişkilerin sürekli toplumsal olanla bağlantılı olarak aktarılması, Ölmeye Yatmak'ta bile "aydın"ın bir "kadın" olarak yaşadığı deneyimin "özerk"liğinin arka plana itildiğini düşündürmektedir.
Kocaya ve Cumhuriyet'e ihanet
Aysel'i intihara sürükleyen, kendisini bir otel odasına kapatmasına neden olan başlıca unsur, kocası Ömer'i, öğrencisi Engin'le aldatmış olmasının yarattığı suçluluk duygusudur. Bu ilişki sonrasında hamile kalmış olmaktan şüpheleniyor olması, bu suçluluk duygusuna ek olarak, Aysel'in sorgulamalarına dramatik bir yön de katar.
Aysel'in kocasına ihanet etmiş olmasını, Cumhuriyet'in ülkülerine ihanet etmekle bir tutan tavrı, Cumhuriyet'in ilk yıllarını yaşayan kadınlar için cinselliğin görev duygusuyla ne derece iç içe geçmiş olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu iç içe geçmişlik, görece bir özgürlük ortamının oluştuğu 60'lı yıllarda da yürürlüktedir; artık "Ata'ya ihanet" şeklinde bir göndermesi olmasa da, "aydın" kadınlar için "cinsellik" hala görevlerin, sorumlulukların arasına sıkışmış bir art-alan konumundadır.
60'ların özgürlük ortamı
Ölmeye Yatmak'ta Aysel'in cinselliğine ilişkin sorgulamaları, toplumsal bağlamla sıkı sıkıya ilişkilidir. Aysel, Cumhuriyet'in bir ürünüdür; onu Cumhuriyet yaratmış, içine sarsılmaz görev ve sorumluluk duygularını da yine Cumhuriyet yerleştirmiştir. Bu bağlamda, onu cinselliğini keşfetme pahasına kocasına ihanet etme konumuna taşıyan da, deyim yerindeyse, 60'ların özgürlük ortamıdır.
Aysel'i yeniden "genç", "diri", "hem insan hem kadın" hissettiren kişinin herhangi biri değil de Engin olması, sorunun sadece bir "cinsel özgürlük" sorunu olmadığını ortaya koymaktadır.
Bunun yanı sıra, Aysel'in hepsi farklı zamanlarda kendisinden hoşlanan ilkokul arkadaşları Aydın veya Ali ile değil de, Engin'le birlikte olmayı tercih etmesi, "cinsellik" konusunu, Cumhuriyet kuşağının, kendisinden sonra gelen 60'lı yılların özgürlükçü kuşağına yetişme çabasının bir bileşeni yapar.
Bu çerçevede, doçent kimliğine ve ayrıntıları düşünmekten ölemeyecek kadar sorumluluk duygusuyla örülmüş yaşamına rağmen, Engin'le birlikte olan Aysel'in, bu edimi, Cumhuriyet kuşağına mensup bir aydının 60'lı yıllarda baş etmek zorunda kaldığı aşağılık duygusundan kurtulmanın bir yolu olarak gördüğünü söylemek olanaklı görünmektedir.
Sorun değil, simge
Ölmeye Yatmak'ta belirginleştirilen, Aysel'in kadın kimliği bağlamında, "cinselliğin" tarihsel bir çerçevede sorunsallaştırılması değil, "genç", "yeni" ve -henüz- kirlenmemiş olanın, yani 60'lı yılların kutsanışıdır.
Romanda cinselliğin bir "sorunsal"dan çok bir "simge" olduğu iddiasına kanıt oluşturabilecek başlıca unsur, Aysel'in "cinselliğini" keşfedişinin "trajik" bir olgu olarak işlenmemiş olmasıdır; Aysel, Engin ve Ömer arasında bir seçim yapma konumunda olan biri olarak değil, karnındaki çocuğu -eğer böyle bir çocuk varsa- büyütmeye karar veren biriolarak çıkar otel odasından.
Çıplak görüntüyü azarlamak
Aysel, roman boyunca pek çok kez, Engin'i kendisini bulmasına neden olan, bekaretini ikinci kez bozan biri olarak tanımlamaktadır. Engin'le sohbet ettikleri uzun bir gecenin sonunda aynaya baktığında, ilk defa "gövdesinin elle tutulur, bakılıp görülür somut bir şey" olduğunun farkına varmıştır Aysel. Yine de aynanın karşısında çırılçıplak durmak isteyen "görüntüsü"nü azarlayacak kadar ilkelerine bağlıdır henüz.
Modernleşme, özgürleşme, bireyleşme
Romanın sonlarına doğru Aysel'in, Engin'le aynı yatağa girdiğini unuttuğu günlerden söz açmaya başlaması, bu ilginin giderek şiddetini yitirdiğini duyumsatmaktadır.
Yine de Engin, tıpkı 60'ların görece özgür ortamının toplumsal olarak bir dönüşüm noktasına denk düşmesi gibi, Aysel'in hayatında önemli bir dönüşümün simgesidir. Ancak, romanda Aysel'in Engin ve Ömer arasında yaşadığı gerilim, bir "trajedi" olarak belirginleştirilmediği için, Ölmeye Yatmak, romanın baş kişisinin bir kadın olmasının ötesinde, "modernleşme"nin, "özgürleşme"nin, "bireyleşme"nin "kadınca" bir yorumunu taşımanın uzağına düşmektedir.
Romanda cinselliğin kendisinin değil, bir yönüyle kadın cinselliğini içerse de temelde "değişim"in sorunsallaştırılmış olması, Ölmeye Yatmak'ta toplumsal çalkantıların konu edildiği anlatı düzleminin Aysel'in bireysel geriliminin konu edildiği anlatı düzleminin önüne geçmesine neden olmaktadır. Aysel'in "ölmeye yattığı" otel odasında, Aydın'a ulaşmaya çalışması da bu anlamda simgeseldir ve romanın sonunda bireysel düzlemi toplumsal düzleme eklemlemektedir.
Aydınlara inanç
Başlarda, Aysel'i "köylü" bulduğu için hoşlanmayan, daha sonra ona ilgi duymaya başlayan ancak toplumsal konumlarındaki farklılık nedeniyle Aysel'in hep biraz uzak durduğu Aydın'ın, ölmeye karar veren Aysel'in son bir kez konuşmak istediği kişi olması, romanın akışı içinde anlamlandırılması zor bir istektir. Aydın, ancak, adının taşıdığı anlam yükü ile birlikte düşünüldüğünde, Aysel'in çabasını anlamlı kılmaktadır.
Aysel'i intihar etmekten vazgeçiren şey, içine sıkıştığı "dar zamanlar"ı anlamlandırma çabasına eşlik edebilecek aydınların varlığına olan inancı gibi görünüyor.
"Dar zamanlar"ı anlamlandırma çabası, aydın çabasına ancak kadın cinselliğini "sorunsal" edinebilecek bir bakışın da eklenmesi ile anlamlı olacak bir çabadır.
Ölmeye Yatmak, modernleşme bağlamında kadını uzaklara itelemeyen bir roman olduğu için dikkate değerdir; ama, cinsellik konusuna onu sorunsallaştırmadan yaklaştığı içini son çözümlemede "modernizmi" sorunsallaştıran ve kadın özgürlüğünü bu bağlamda konu eden erkek yazarların yapıtlarına eklemlenmekten kurtulamamaktadır.
http://kadin.bianet.org/2003/04/09_k/14913.htm
A. Ömer Türkeş, Aksaray’dan Bir Perihan
Behçet Çelik, Suat Derviş'in Romanları
Behçet Çelik, 60 Yıl Önce Politika ve Sanat
Çimen GÜNAY, Başını Eğmeyen Kadın: Suat Derviş
Suat Derviş'ten Bir Öykü: "Erkek Aşkı"
Sennur Sezer, Fosforlu Cevriye
Sennur Sezer, 'Eğemedim Bu Kadının Başını'
Aksaray'dan Bir Perihan
Oğlak yayınları, Suat Derviş'in öykü ve romanlarını 1996 yılından başlayarak yeniden yayınlamaya başladığı için, bu haftaki "eski kitaplar" köşesinde basım tarihi yeni sayılabilecek bir roman var. Ama, yazılış tarihi 1963-1964 yılları arasına denk geliyor. Yazarın birçok eseri gibi, "Aksaray'dan Bir Perihan" da tefrika olarak yayınlanmış ve bugüne dek kitaplaştırılmamıştı. Edebiyat tarihimizin bu önemli yazarının üzerindeki örtüyü kaldıran Oğlak yayınlarını ve Suat Derviş üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle Zehra Toska'yı kutluyorum.
Yalnız yazdıkları ile değil, yaşamıyla da ilgi çekici bir yazar olan Suat Derviş, 1903 İstanbul doğumlu. Osmanlı aristokrasisine mensup bir ailenin kızı olarak, yabancı mürebbiyelerden ana dili gibi Fransızca öğrenmiş, Türkçe'sini geliştirmek için özel hocalardan ders almıştı. 1919 yılında Berlin'de konservatuar öğrencisi olarak görürüz onu. Almancasını ilerleterek, bir süre Berlin Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat bölümüne de devam eder. Bu sıralarda yazarlık kariyerini, İstanbul'da yayınlanan romanları ile sürdürmektedir.
Almanya'dan 1932 yılında döndükten sonra gazeteciliği seçmiş, 1941'de eşi Reşat Fuat Baraner'le birlikte "Yeni Edebiyat" dergisini çıkarmıştı. Bu sosyalist dergi, dönemin bir çok genç yazar ve şairinin ilk eserlerinin basıldığı yer olarak göze çarpıyor; Orhan Kemal, A.İlhan, A.Kadir, Mehmet Seyda ilk akla gelen isimler. Bu sırada "Devrimci Kadınlar Birliği" ile basın sendikasının kurucuları arasında da yer alan Suat Derviş, yazıları nedeni ile hapse girdi, makaleleri sansüre uğradı ve Reşat Fuat Baraner'in TKP davası nedeniyle tutuklanması üzerine Fransa'da yaşamak zorunda kaldı. On yıl süren bu "sürgünlük" döneminde, yabancı dillere çevrilen eserleri büyük ilgi toplasa bile, Türkiye'de adından hiç sözedilmedi. Fransızca yazdığı, Türkiye'ye döndükten sonra kendi eliyle senaryolaştırdığı "Fosforlu Cevriye" romanının sinemada kazandığı başarıyı gördükten sonra, 1972'de İstanbul'da öldü. Suat Derviş'in eserleri üzerindeki sessizlik hala sürüyor.
"Ankara Mahpusu" ve " Fosforlu Cevriye" 1968 yılında basılmış olsalar da, yazarın Fransa'da yaşadığı yıllarda kaleme alınmışlardı. Türkiye'ye döndükten sonra yazdığı ve "Gece Postası"nda tefrika edilen "Aksaray'dan Bir Perihan", Suat Derviş'in son romanlarından. Osmanlı aristokrasisinden gelen bir gencin hüzünlü hayat hikayesini anlatıyor yazar. Daha doğrusu, Nuri özelinde, 1850'lerden 1950'lerin sonuna kadar olan yüz yıllık bir tarihsel dönem içerisinde, Türkiye'nin değişen toplumsal yaşamını, insan davranışlarını sergiliyor. Zenginliği gerilerde kalmış, ama eski terbiyesini üzerinden hiç atmadığı için insanları kırmaktan, baş kaldırmaktan sakınan Nuri'nin, sonradan görme karısı Perihan'ın elinde oyuncak oluşu, burjuva sınıfın yükselişini ve maddi ilişkilerin, eski insani değerleri bozguna uğratışını simgeliyor; Nuri, yeni düzene ayak uydurabilmek için, dönemin köşe dönmeci ve kirli bürokratik entrikalarına bulaşmak zorundadır.
Suat Derviş'in öyküsü, Demokrat Parti döneminin zenginleşme, Küçük Amerika olma düşleri içindeki kültürsüz burjuva insan tipini, eşyanın iktidarını Aksaray'lı Perihan özelinde çok iyi yansıtıyor; "Nuri karısının para ve servet isteğinin ölçüsüzleşmeye başladığını o anda hissetti. Yirmi bin lirası olunca ev yaptırmak hevesine hemen düşmüştü. Başlangıçta ilk arzusu bir dikiş makinasına sahip olmaktı, sonra radyo istemiş, sonra isteği elektrikli süpürge olmuştu". Yazar, daha o tarihlerde, sahip olma eğilimin arkasındaki tutkuyu çok iyi gözlemlemiş; "O bütün bunlara faideli ve lüzumlu birer eşya oldukları için değil, hali vakti yerinde kimseler olduklarını başkalarına gösteren işaretler telakki ettiği için istemişti. Onlara sahip olmaktan gurur duyuyordu. Ecdad resimlerini bir galeride toplayıp herkese göstermekten gurur duyan asiller gibi..."
Bütün roman boyunca eski ve yeni arasındaki bir çatışmaya şahit oluyoruz. Burada yazarın biraz şematikleştiği, eski aristokratları ve köylüleri bir dayanışma, sevgi ilişkileri içinde tasvir ederken, burjuva sınıfına karşı öfkesini gizlemediği görülüyor. Ancak, anlatının Türk romanında yapılan en edebi toplumsal eleştirilerden biri olması, yazarın dilindeki titizliği, Osmanlıca'nın şiirselliğini çok iyi kullanışı gibi estetik ölçütler, tiplemelerdeki indirgemeciliği kurtarıyor.
"Aksaray'dan Bir Perihan", yükselen görgüsüz burjuvaji, çöken soyluluk ve bir ara katman olarak köylülük şablonuyla, Balzac'ın "İnsanlık Komedyası"na benzetilebilir. "Nuri'nin bu dakikada Perihan'dan daha başka olmasının bir sebebi daha vardı, o şimdi yok olmuş bir düyanın çocuğu idi. Onun asil dedeleri, evet o aristokratlar da, kendilerini el değdirilemez, söz söylenemz yükseklikte zannederlerdi, kendilerinim kutsiyetlerine adeta inanmış kimselerdi (....) Kanunlarının her zaman geçeceğini ummuşlardı; halbuki kanunları parçalanmış, konakları, yalıları, sarayları, hiç kıymet vermedikleri 'küçük insanların' gazabı önünde iskambil kağıdından yapılmış şatolar gibi yıkılıvermişti". Roman boyunca iç çatışmaları süren Nuri, "Aksaray'dan çıkan bir Perihan mı bunu yapmıştı? Bu Aksaray'lı bir Perihan'ın suçu mu? Yoksa kendi zaafının, iradesizliğinin, müteredditliğinin bir suçu muydu?" sorularıyla, kendi sınısal aidiyetini de sorgulamaktan geri kalmaz.
Romanın sonunda, yazarın Toplumcu gerçekçi akıma bağlılığını sergileyen bir umudu yansıttığını görüyoruz; "Talebeler, hükümet aleyhine nümayiş yapıyorlar", ve "Hürriyet, Hürriyet avazeleri uzaklaşırken arsadaki işçilerden bir çoğu da bu nümayişçiler kalabalığına katılmış, diğer halk gibi onların arasında uzaklaşıyor" Nuri ve Perihan'dan., üstelik oğullarını da yanlarına katarak...
Bu kısa yazı içerisinde, yalnızca Suat Derviş'in ana teması üzerinde durabildim. Öykünün daha bir çok ilginç motif var. Bu motifler arasında en önemlisi, bir etnik guruptan, üzerlerinde bugün sıklıkla durulan Çerkesler'den, onların Osmanlı toplumundaki konumlardan açık bir biçimde söz edilmesi diyebilirim. Evin dadısı Gülter'in öyküsü, çerkes folkloru ile birlikte ilerliyor, özellikle köye dönüş bölümündeki şenlik sahnesindeki görsellik, son derece başarılı.
Yeniden başa dönersem, Oğlak yayınları Suat Derviş'in eserlerini yeniden günyüzüne çıkarma gayreti içerisinde "Kara Kitap"ı ve "Hepimiz Birbirimizin Örneğiyiz" adıyla derlediği öykülerini de yayınladı. Yazarın ilk romanı olan "Kara Kitap" çarpıcı öyküsü, ve psikolojik çözümlemeleriyle, "Aksaray'dan Bir Perihan" kadar ilgi çekici bir eser. İlk dönem Cumhuriyet kadın yazarlarımızın Suat Derviş değil, Halide Edip ekolunde yürümesi, romancılığımız adına büyük bir kayıp olmuş.
A. Ömer Türkeş
Behçet Çelik Suat Derviş'in romanları VİRGÜL Ekim 2000, Sayı: 34, s. 52-56 Yazıda değinilen kitap(lar): Aksaray'dan Bir Perihan, Çılgın Gibi, Kara Kitap, Fosforlu Cevriye, Ankara Mahpusu, Yeni Edebiyat-Sosyalist Gerçekçilik
Yazıda değinilen yazar(lar): Suat Derviş
Suphi Nuri İleri, Rasih Nuri İleri, Abidin Dino, Reşat Fuat Baraner, Suat Derviş
Yazıda değinilen kitap(lar): Yeni Edebiyat-Sosyalist Gerçekçilik
Yazıda değinilen yazar(lar):
Yeni Edebiyat
Sosyalist Gerçekçilik
Yayına Hazırlayan:
Suphi Nuri İleri
Scala Yayıncılık
1998, 357 s.
Sanat ve politika arasındaki karmaşık ve her dönemde değişen ilişkiyi belirleyen sayısız etmenin başında dönemin toplumsal-siyasal atmosferi geliyor olsa gerek. 12 Eylül'ün hemen ertesinde, açıktan (özellikle sosyalist) politika yapılamayan günlerde ardarda "estetik" kitapları yayımlanmıştı. Çoğunlukla Komintern çizgisindeki yazarların kitaplarıydı bunlar. Sosyalist sanat anlayışının nasıl olması gerektiğini tartışan, sanat yapıtı ile toplumsal yapı ve yükselen sınıflar arasındaki ilişkinin altını kalın kalın çizen bu kitapların yakın zamanlarda yeni baskıları yapıldı, ama 1982-85 arasındaki tartışmaya pek tanık olamadık. Belki tartışma bitmişti, belki tartışacak olanlar sınıfsal tercihlerini "globalleşme" yönünde yapmış, "post modernizm"e, "mistisizm"e kaymış vs. idi. Herkesin bu konuda yapacağı saptama farklı olacaktır, ama şunu pek çoğumuzun kabul edeceğini düşünüyorum: Aktif politika yapmanın yolları açıldıktan sonra sanat tartışmaları daha dar bir çevrenin, daha özgül konulardaki tartışmaları biçimini aldı.
Sanat-politika ilişkisindeki gerilimin dönemsel etkenlere bağlı olması, sözünü ettiğim gelişmelerin ilk kez yaşandığı anlamına gelmiyor. Aksine, belirli koşullar benzer eğilimleri güçlendiriyor. Yakınlarda yayımlanan, Suphi Nuri İleri'nin hazırladığı Yeni Edebiyat-Sosyalist Gerçekçilik adlı kitapta, kitabın konu edindiği Yeni Edebiyat dergisinin yayımlandığı 1940'lı yıllarda benzer tartışmaların yapıldığını okuyunca, baskı dönemlerinde politikanın sanatsallaştığı ya da politikacının sanatçılaştığı gibi ilk bakışta aykırı sayılabilecek bir tezi dile getirmenin bütünüyle saçma bir şey olmayacağını düşündüm. Politik kulvar kapanınca politika yapmak isteyenlerin başka kulvarlara geçmesi doğal, ancak bu kulvar değişikliği kalıcı etkiler de bırakabiliyor. Hele ki teorisinde politik eylemin insanın en yüce eylemi olduğu tezi bulunanlar için... Sait Faik için 1970'li yıllarda, "O bir küçük burjuvaydı, yazdıkları küçük burjuva duyarlılığıydı", diyebilmek için insanların sanata bakışının fazlasıyla bulanıklaşmış ve olumsuz anlamda politize olmuş olması gerekir. Sanat-politika ilişkisine kaba bir sınıfsalcılıkla, indirgemecilikle sakatlanmamış bir açıdan bakılabilseydi, içinde yaşadığımız toplumun en sert, en uzlaşmaz eleştirisini yapmış bu büyük öykücüye böylesi haksızlıklar yapılmazdı.
Yeni Edebiyat-Sosyalist Gerçekçilik, uzun yıllar edebiyatımıza hâkim olan bu bakış açısının nasıl teorize edildiğini anlamayı sağlayacak bir kitap. Yeni Edebiyat, Rasih Nuri İleri'nin önsözünde belirttiğine göre, TKP'nin propaganda ve eğitim amacıyla yayınladığı yasal yayın organı olmasına karşın kitabın sonundaki yazarlar kaynakçasından döneminin pek çok önemli yazarına sayfalarını açtığını görüyoruz. (Kitabın en büyük eksikliği, içinde bir bibliyografya bulunmaması. Böyle bir bibliyografya pek çok konuda araştırmacılara yardımcı olabileceği gibi, Yeni Edebiyat'ı, Yeni Edebiyat'ın sorunsallarını ve sebebi mevcudiyeti olan TKP'yi daha iyi anlamamıza yardımcı olurdu.)
Yeni Edebiyat, sayfalarını "başka" yazarlara açmakla birlikte, belirli bir çizginin yayını olduğunu oldukça açık bir biçimde ortaya koyuyor. R. N. İleri'nin önsözde, "dört yılını Sovyetler Birliği'nde, Leningrad'da üst düzey sinema dünyasında Ayzenştayn'ların, Yutkeviç'lerin yanında çalışarak geçirmiş ressam" diye tanımladığı Abidin Dino'nun 4. sayıdaki yazısının altına, gazetenin söz konusu yazıdaki fikirlerle mutabık olmadığı dipnotunu koymaktan çekinmiyor Yeni Edebiyat'ı hazırlayanlar. Elimizdeki kitaptan anlaşıldığı kadarıyla, Yeni Edebiyat'ın Türkiye edebiyatı için en önemli yanı, bu dipnotun arkasında yatan tartışma zaten. Birkaç sayı boyunca Abidin Dino ile Ali Rıza takma adıyla yazan TKP Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner arasında bir polemik yaşanıyor; konu realizm. Bir sanatçı ile bir teori adamının, hem de politik önder konumundaki bir teori adamının bakışlarındaki ve üslûplarındaki farkı çok net gördüğümüz bir tartışma bu. Dino, yazılarında mesleği sanat olan birisinin araştırıcılığı ile bazı konuları deşmeye çalışırken, örneğin "ruhun girift hassaları" gibi konuların sanattaki temsilinin yöntemini ararken karşısında politik kesinlik sahibi bir anlayışın mutlak (kendi deyimleriyle "ilmi") doğrularını buluyor. Böyle olunca da, Genel Sekreter, "Tartışma bitmiştir," diyerek tartışmayı bitirebiliyor.
Kitap, yalnızca bu tartışmadan ibaret değil. Özellikle Suat Derviş'in yazılarından oluşan 4. Bölüm oldukça ilgi çekici. R. N. İleri, bu bölümdeki fıkraların Suat Derviş'in o zamanlarki eşi, Genel Sekreter Reşat Fuat Baraner'in denetiminde yazıldığını ve partililerin eğitimini amaçlayan didaktik metinler olduğunu yazıyor. Gerçekten de, bir edebiyat dergisinden çok popüler siyasi el kitaplarına yakışan yazılar bunlar. O günün koşullarında, Marxçılık propagandası amacıyla yazılan bu yazıları 50-60 yıl sonra okuduğumuzda bambaşka konularda bize yardımcı olabileceklerini düşünüyorum. Bu yazılar, Parti çizgisindeki Marxçılığın gelişme, ekonomi-toplum ilişkisi, hakikâte ulaşma imkânı gibi konularda Aydınlanmacı-modernist çizgiye ne denli yakın konumda olduğunu görmemizi sağlıyor. Cumhuriyet, Atatürk, Dil Bayramı gibi konulardaki birkaç yazı ise sözünü ettiğim koşutluğun 1940'lar Türkiyesine özgü görünümlerini açığa çıkarıyor.
Suat Derviş'in roman yazıları ise, partinin ve eşinin denetiminden uzak olduğu için romancı duyarlığı ve titizliğiyle yazdığı yazılar. Kitaba adını veren Sosyalist Gerçekçilik'in bir dönemdeki tezahürü bu yazılar. Edebiyat yapıtındaki toplumsal-sınıfsal ilişkileri açığa çıkarma niyeti öne çıksa da, bu yazıların döneminin romanlarına dikkatle bakan bir yazarın eleştirileri olarak önem taşıdığını düşünüyorum. (Fahim Bey ve Biz için yazdığı, "Bu eser hiçbir şey değildir," cümlesine katılmak imkânsız olmakla birlikte.)
Bugün sahaflarda bile bulamayacağımız bir derginin profilini mümkün kılan, bir dönemin ve bir çevrenin edebiyatını daha iyi anlamayı sağlayan önemli bir kitap Yeni Edebiyat-Sosyalist Gerçekçilik. Sosyalist sanat ya da politik edebiyat gibi ciddi hesaplaşmalara muhtaç konularda konuşacağımız zaman elimizin altında bulunmalı.
Suat Derviş'in romanları
Behçet Çelik
VİRGÜL Ekim 2000, Sayı: 34, s. 52-56
Suat Derviş'in romanları
Behçet Çelik
Yazıda değinilen kitap(lar): Aksaray'dan Bir Perihan, Çılgın Gibi, Kara Kitap, Fosforlu Cevriye, Ankara Mahpusu, Yeni Edebiyat-Sosyalist Gerçekçilik
Yazıda değinilen yazar(lar): Suat Derviş
Suat Derviş
Aksaray'dan Bir Perihan
Oğlak Yayınları, 1997 163 s.
•
Çılgın Gibi
Doğan Kitapçılık, 2000, 309 s.
•
Kara Kitap
Oğlak Yayınları, 1996 70 s.
•
Fosforlu Cevriye
Doğan Kitapçılık, 2000, 270 s.
•
Ankara Mahpusu
Doğan Kitapçılık, 2000, 161 s.
•
Suphi Nuri İleri
Yeni Edebiyat-Sosyalist Gerçekçilik
Scala Yayıncılık, 1998, 357 s.
Suat Derviş, Yeni Edebiyat dergisinde yazdığı roman eleştirilerinde, ele aldığı romanların toplumsallıkla ilişkisinin altını ısrarla çizer. Hatta Abdülhak Şinasi Hisar’ı şu cümlelerle eleştirir:
Cemiyet hayatını aksettirmeyen, hiçbir iddiası ve tezi olmayan bir sanat eserinden en ufak bir istifade bile beklenilemez. (...) İçtimai hayatın birer mahsulü olarak etrafını çevreleyen reel tipler bulamayınca insan böyle eserleri okumakla sarf ettiği zamana acımaktan kendini alamıyor.
Yazar hızını alamaz ve Fahim Bey ve Biz’i “faydasız ve lüzumsuz bir eser numunesi” olarak niteler. Suat Derviş’in Fahim Bey ve Biz hakkındaki görüşlerini bir kenara bırakıp edebiyat eseri hakkındaki değerlendirmesine yakından bakmakta fayda var; Suat Derviş’in eleştirmen olarak baktığı açı yazarın kendi romanları hakkında bilgi edinmemize de yardımcı olabilir.
Toplumculuğun edebiyat ve edebiyat eleştirisindeki etkisi, edebiyat yapıtının toplum hayatını yansıtan bir ayna olarak (da) algılanması olmuştur. Bazıları bu aynanın –olabildiğince– gerçeğe uygun, bazılarıysa “kırık” bir yansıma sunmasını savunmuşlardır. Bazıları toplum hayatının anlatımını olmazsa olmaz koşul sayarken, başkaları bireylerin kendi içlerinde bütünlük taşıyan mikro evrenler olduğunu ve bunun anlatımının yeterli olacağını yazmışlardır.
Edebiyat yapıtında “fayda” ve “lüzum” arayan bakış, bu görüşlerin en dar açılı olanının, toplumcu-gerçekçiliğin (ve yapıta bir ideolojinin sözcüsü olarak bakan başka akımların) genel karakteristiğidir. Bu bakış açısı, modern iktisadın sosyalist ya da liberal versiyonlarında görülen “faydacı” bakış açısının sonucu aslında. Şöyle de formüle edebiliriz: Belirli bir kurumsal yapının oluşumunu nihaî amaç olarak öngörmenin ve buna bağlı olarak da, insanî yaratıların tamamını bu yapının kurulması ve güçlenmesi için “ideolojik bir aygıt olarak” atamanın bir sonucu.
Kuşkusuz toplumcu görüşün edebiyat hakkındaki değerlendirmesi bu “dar” açıyla sınırlı değil. Sanat/edebiyat yapıtlarının değerlendirilmesinde “toplumbilimsel ayrıştırma”yı öneren Lucienn Goldmann’a göre “önemli olan incelenen edebiyat ve sanat yapıtında yaratıcının bireysel duyarlılığından giderek tarihsel ve toplumsal gerçekliği ortaya koyan yolu bulup çıkarmaktır” (Diyalektik Araştırmalar, Kavram Yayınları, 1976). “Yapıtla yazılmış olduğu” zamanın toplumsal sınıfları arasındaki ilişkileri aramadan önce yapıtı kendi anlamıyla kavramak ve onu bize yapıtında seslenen yazarın yarattığı somut insanlar ve şeyler evreni olarak estetik düzeyde yargılamak” gerektiğini savlayan Goldmann, “Bir Roman Sosyolojisine Giriş” adlı makalesindeyse modern romanın doğuşunu bireyci toplumlardaki değişimle ilişkilendirir, günümüzün bireyci toplumlarında artık yalnızca insan-mal ilişkisinin değil, insan-insan ilişkisinin de soyut yasaların ve cansız nesnelerin kölesi olarak biçimlendiğini vurgular. Bu ilişkiye, Marx’tan aldığı “şeyleşme” adını verir ve bu ilişkilerin yaşandığı toplumlarda kaçınılmaz olarak “sorunsal birey”lerin doğacağını ekler.
Suat Derviş’in, roman eleştirilerinde (bkz. Yeni Edebiyat - Sosyalist Gerçekçilik) katı ve ideolojik bir biçimde yapıtlarla toplumsallık arasındaki bağın izini kovaladığına değinmiştim. Kendi romanlarındaysa –çoğunlukla– katı ideolojik bir yaklaşımı yok yazarın. (Suat Derviş’in romanlarıyla eleştiri yazıları arasındaki bu fark, sanatın özerkliğinin bir sonucu olduğu kadar, roman eleştirilerinin yer aldığı derginin aslen siyasî bir yayın olmasının da sonucu olsa gerek.) Suat Derviş’in roman kahramanlarının çoğu, bu nedenle, toplumsal bir sınıfın temsilcileri olmakla beraber, yaşadıkları çelişkilerin sorunsallaştırdığı bireylerdir. Bu sorunsal, çoğu kez, içine doğdukları toplumsal yapının dönüşümüne yetişememiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Kahramanlar menfaatler, “fırsattan istifade”ler çağında, bazı şeylerin alınır satılır olmasından rahatsızlık duyar ya da bu değişimi algılayamazlar. Suat Derviş’te kendine özgü olan yan, bu durumun kahramanların ahlakının değil, iktisadının sonucu olması. Parayla hiçbir zaman “ticarî” anlamda ilişkileri olmadığı için, insanların onurlarını ya da aşklarını “ticarîleştirme”lerini algılayamazlar.
Suat Derviş’in romanlarına daha yakından bakarken vurgulanması gereken bir başka durum da romanlarındaki kadın kahramanların yoğunluğudur. Nitekim, Fatmagül Berktay da, Radikal İki’de yayımlanan “Yıldızları Özgürce Seyretme Hakkı” (10 Eylül 2000) ve Defter’de yayımlanan “İki Söylem Arasında Bir Yazar: Suat Derviş” (sayı: 29, 1997) adlı yazılarında Suat Derviş’in, “kişiliği ve yazarlığıyla, edebiyat tarihimiz ve sosyalist geleneğimiz kadar, kadınların tarihi açısından da önemli” olduğunu vurgulamıştı.
Suat Derviş’in romanlarındaki kadınlar birbirine benzer. Aksaray’dan Bir Perihan’daki Perihan ile Ankara Mahpusu’ndaki Zeynep yoksulluktan gelen ve gözleri paradan başka bir şey görmeyen iki kadındır. Çılgın Gibi’nin Celile’siyle Aksaray’dan Bir Perihan’ın Pakize’si ise soyluluktan geldikleri için yeni toplumsal düzende kendilerine yer bulamamışlardır. Roman boyunca pek tanıyamadığımız Pakize’nin ölümünün intihar mı kaza mı olduğu anlaşılamaz; belirli olan yalnızca şudur: Onu, hangi biçimde olursa olsun, ölüme götüren yalnızlığıdır ve bu yalnızlık Celile’nin yalnızlığını anımsatır. Bir de Cevriye var; Fosforlu Cevriye’nin kahramanı. Cevriye bir sokak kızıdır. Bütün ömrü sokaklarda geçmiştir. Toplumun marjinalindeki bu kadını da, severken göze aldıklarıyla, kendisini, geleceğini feda edişiyle Celile’ye benzetebiliriz.
Bu kadınların çoğu belirli bir sınıfın ya da toplumsal kesimin temsilcileri olarak kurgulanmış olmalarına karşın özellikle aşk ilişkilerini yaşayış ve ilişkilerine bakışlarıyla gerçekçi birer karakter halini alırlar. Başka bir deyişle, erkeklerle ilişkileri sırasında yaşadıklarıdır, onların ait oldukları sınıfın davranış ve düşünüş biçimiyle ortak ve ayrı yanlarını yakından tanımamızı sağlayan. Bütün kadınlar önemli birer değişim yaşarlar. Celile olsun, Zeynep olsun, romanın başındaki kadın değillerdir; bu değişim hayatın içerisinde tavır almalarıyla başlar. “Verilmiş” hayatlarının dışına çıktıklarında, hayatlarını “yapmaya” başlarlar. Bu kahramanlardan en ilgi çekici olanı Çılgın Gibi’nin Celile’sidir. Celile, Nişantaşı’ndaki bir sadrazam konağında doğmuştur, babasının babası sadrazamdır, annesinin babasıysa Abdülhamit’in nazırlarından Veliddin Paşadır. Çocukluğu Veliddin Paşa’nın ıssız yalısında, hiçbir yaşıtıyla tanışmadan, oynamadan, dadısı ve büyükannesinin yanında geçer. Annesi kendisini doğururken ölmüş, babasıysa Berlin’de görevliyken “İttihadçılarla birlikte o kadar lekelenmiştir ki” memleketine dönememiştir, bir neden de yeni eşinin başkasıyla yaşadığı aşktır. Celile’nin babası bütün servetini kumarda tükettikten sonra, Montekarlo’da intihar eder. Suat Derviş, Celile’nin iki özelliğinin altını roman boyunca ısrarla çizer. Hayatla ilişki içerisine girmeden yaşamıştır otuz beş yaşına kadar, hep seyretmiştir. Bunun nedeni hiçbir yerde kendisini oraya ait hissedeceği bir ortam olmamasıdır. “Yıkılan, çürüyen, mahva mahkûm bir muhit olan yalıda o körpe varlığı, hayatiyeti gelişen benliğiyle bu yıkılışa ait bir unsur olmaktan uzak”tır. Okula gittiğindeyse, “yeni yetişen bir muhit ve yeni yetişen bir devrin çocukları arasında, o, hâlâ yıkılan bir yalının küf kokusunu ve ruhunda o muhitin ölü terbiyesini” taşımayı sürdürecektir ve her yerde her zaman yabancı olacaktır. Başka bir özelliğiyse, o yaşına kadar kimseye iç dünyasını açmamış olmasıdır, kendine bile. Muhsin’le karşılaştığında bu nedenle uzun süre iç dünyasında kopan fırtınayı tahlil edemez.
Celile onunla ilgilenen ilk erkekle, Ahmet’le evlenir. Ahmet bir memur ailesinden gelmekle birlikte, zengin olmanın başkasına çalışarak mümkün olmayacağına inanarak ticarete atılmış bir adamdır. Ahmet için “saadetin ikinci ismi servettir”. Toplumsal hayatın dışında, seyirci koltuğunda oturan Celile için bu anlaşılmaz bir şeydir. Sorun çıkarmasa da, ilk çelişkisini bu konuda yaşar. Onun parayla ilişkisi soyu tarafından belirlenmiştir. Bu ilişkiyi Suat Derviş şöyle tanımlar:
O asırlarca her bir sefahate, her nevi israfa alışmış, parayı hiçbir zaman zahmetli işlerle zihin yorarak kazanmamış, ihsan, atıye, rüşvet veya irtikap şeklinde elde etmeye alışmış ve yine öyle o şekilde kaybetmiş insanların muhitinden, onların terbiyesinden ve geleneklerinden geliyordu.
Kocasının içindeyse, ticarete atıldıktan sonra “bir başka adam uyanmıştır”. Savaş yıllarının “gereği”ni yerine getirmeyi doğal karşılar. “Fırsattan istifade etmek” ister ve kaçakçılık benzeri işlerle yavaş yavaş zenginleşmeye başlar. Ahmet’in karşısına önce bir “fırsat”, sonra da karısını elinden alan adam olarak çıkacak olan Muhsin ise başka bir sınıfın insanıdır. “Yerli sanayiin kurulduğu zaman” asıl servetine ulaşmış bir ailenin bireyidir; Türkiye’nin en zengin adamlarından birisidir. Kabaca özetlendiğinde üç farklı toplumsal kesimin temsilcileri olarak değerlendirilebilecek olan bu üçlünün her bir üyesi romanda iç dünyası ve çelişkileriyle birlikte ustalıkla çizilmiştir. Somut birer kişilik olmakla birlikte, ait oldukları sınıfın genel karakteristiğinden de uzaklaşmamışlardır. Bu durum, tam da Suat Derviş’in roman eleştirilerinde aradığı şeydir.
Üçlü ilişki Ahmet’in ileride kendisine yardımı olacağı düşüncesiyle Muhsin’e yaklaşmasıyla başlar, Muhsin ise Celile’ye tutulur. Celile de bir süre direndikten sonra Muhsin’le birlikte olmaya başlar. Selim İleri’nin Çılgın Gibi’nin ikinci baskısına yazdığı önsözde belirttiği üzere, “bilinen, beylik aşk romanı iskeleti tersinden kurulmuştur” (Hasat Yayınları, 1996). Muhsin baştan itibaren Celile’nin Ahmet’in işlerinin kolaylaştırılması için kendisine sunulduğu vehmini taşır. Celile oldum olası konuşmayan, iç dünyasını açmayan birisi olduğu ve Muhsin de bu vehmini açamayacağı için bu konu hiç konuşulmaz aralarında. Celile, her şeyi göze alarak, yeniden doğmuş gibi gitmiştir Muhsin’in yanına. Yaşamaya, hissetmeye yeni başlıyordur; “uzun senelerden beri hayatın seyircisi kalmış olan Celile şimdi kendi yaşıyordu,” diye yazar Suat Derviş. Bu nedenle, toplum ve ahlak gibi kaygıları taşımaz. Seviyordur ve sevdiğinin yanındadır, o kadar. Bu hal algı dünyasında karşılık bulamadığı için Muhsin’in içindeki vehim büyüdükçe büyür. Öyle ki Celile artık Ahmet’in evine dönmemeye karar verince, Muhsin’in ilk aklına gelen Celile’nin daha varsıl bir hayatı seçmiş olmasıdır. Celile’ye büyük bir tutkuyla bağlanır, ama vehminden kaynaklanan nefreti de hiçbir zaman sona ermez. Celile’nin Ahmet’in parayla saadeti yan yana getirişini algılamasına engel olan soydan gelen özelliği, bu kez Muhsin’in onu anlamasına engeldir.
Celile, her şeyini kaybetmiş olanların soyundan geliyordu. Celile’yi büyütüp terbiye edenlerin telakkisi bambaşka idi. (...) Ellerinde muhafaza edecek hiçbir şeyi kalmayanların genişliği onun hareketinde amildi. (...) Celile’nin onu sevişinde, servetleri ve semahatleri tarihlere mal olmuş eski asilzadelerin müsrifliği görülüyordu.
Celile’nin Muhsin’le çelişkisi, Ahmet’ten boşanmasından sonra da sürer. Kendisine “malik olduğu her şeyi bırakarak” gelen Celile’yle evlenmeyi Muhsin göze almaz. Ülke siyasetinde etkili bir kişiyken, fütursuzca kocasını aldatmış birisiyle evlenip toplumsal statüsünü riske atamaz; üstelik Celile’yle ilgili vehmi de artarak sürmektedir. Onu hiçbir zaman anlayamamıştır çünkü. Romanın sonunda yalıdan bozma bir otelde, belki de ilk kez bu konu konuşulur. Celile kendini çok kötü hissetmektedir, pencereden kendini atması işten bile değildir, ama ancak Muhsin’in ona hediye ettiği çok değerli bileziği suya atmayı başarır. Çünkü “onun ne yaşamaya, ne de ölmeye kudreti vardır”.
Aksaray’dan Bir Perihan adlı romanın kahramanlarından Nuri’yle eşi Perihan’ın çelişkileri Celile’yle Ahmet’in çelişkilerine benzer. Bu romanda da Nuri (ve teyzesi Pakize) Celile gibi, artık tarihe mal olmuş sınıftandır. Nuri’nin babası Jön Türktür ve annesi de kendisine miras kalan esirleri evlenince azat etmiştir. Cumhuriyet döneminde eski zenginlikleri kalmamıştır, Nuri çalışarak hayatını sürdürmektedir. Entelektüel bir muhitin insanıdır, evleri her zaman misafire açıktır. Perihan ise yoksul ve kavga gürültünün eksik olmadığı bir aileden gelmektedir. Perihan, “fırsattan istifade edilmesi” konusunda Ahmet’e benzer. “Perihan için bir ‘kimse’ olmak para sahibi olmaktı,” diye yazar Suat Derviş. Perihan Nuri’yi önce eski muhitinden (yaşça kendisine yakın ve evlenmemiş olan teyzesi Pakize’den) uzaklaştırır, sonra da kaçakçılık yapmaya sevk eder. Nuri’nin eşine direnemeyişi Celile’nin itaatkârlığını anımsatır. Ona da, Celile’ye de “itiraz etmeyi öğretmemiş”lerdir. Suat Derviş’in Celile için yazdıkları Nuri için de geçerlidir:
Hayatı olduğu gibi ve yadırgamadan kabul ediyordu. Hayatın her şeyini istenilen, beklenilen hürmete layık bir misafir karşılar gibi dudaklarında terbiyeli bir tebessümle karşılıyordu.
Nuri de, Perihan’a, önceleri “kendini ondan yüksek hissetmekten gelen bir nevi acıma duygusu”yla hoşgörü gösterir, “kendi seviyesiyle onun karşısına çıkmak” istemez, “ona küçüklük kompleksi vermemek için” isteklerini yerine getirir. Zamanla Perihan’ın her isteğini yerine getiren, istemediklerini yapamayan biri olmuştur Nuri; bu nedenle Pakize’nin yardım çağrılarına karşın onun yanına gidemez, romanın başında Ankara’ya, Nuri’nin ailesinin yanına yerleşmeye gelen Pakize’nin dadısı Gülter’i bir otele yerleştirir. Çocukken esir olarak Nuri’nin dedesinin konağına satılan Gülter, Nuri’nin annesi tarafından azat edilmiş, konakta Pakize’nin dadısı olarak “ailenin bir ferdi gibi” yaşamaya başlamış, bir zaman sonra da amcası tarafından köyüne geri götürülmüştür. Eski “ev”iyle ilişkisini de kesmemiştir bu süreçte. Öyle ki Pakize’nin bunalımlı zamanlarında yanına çağırdığı iki kişi Nuri’yle birlikte Gülter olmuştur.
Bireylerin içine doğdukları ailenin belirleyiciliği Suat Derviş’te baskın bir görüştür. Gülter’in köye dönüşünde de bunun altı çizilir. Çok küçük yaşta ayrıldığı köyüne çekinerek ve korkarak döner, ama unutmadığı anadili ve iyi kötü anımsadığı anılarıyla köyde hiçbir zorluk çekmez. Hayatını pek çok kez yeniden “kurmuş” bir kadın olarak Gülter, Suat Derviş’in romanlarında az rastlanan olumlu tiplerden biridir. Kocasının askere gittiği, köylerinin yakılıp yıkıldığı savaş yıllarından sonra yeniden bir hayat kurmuştur. Altı çocuğu da ölmüş olmasına karşın yıkılmamış ve yaşamayı sürdürmüştür. Kocası öldükten sonra da, Nuri’nin yanına Ankara’ya gittiğinde yeni bir hayat kurmayı planlamış, bu macera hüsranla sona erdiğinde biraz da komşuları iki gencin, Demir ve Melek’in yardımlarıyla hayatını sürdürmüştür. Demir de, Melek de İstanbul’da çalışmaktadır, Demir’in çalıştığı fabrika kapanınca köye dönmüşlerdir.
Demir esasında işçi değildi, o bir köylü idi. O karısı gibi işsizliğin ne demek olduğunu anlayamıyor, kavrayamıyordu. Melek işsizlikten korkuyordu. O on üç yaşında çalışmaya başlamıştı. İşini severdi, güzel kumaşlar çıkaran makinesini severdi, motorların yeknesak gürültülerini severdi. Bilhassa, her gün beraber çalıştığı, beraber eziyet çektiği arkadaşlarını pek severdi.
Melek, Suat Derviş’in romanlarındaki belki de tek işçidir. Romanda bencil ve paraya tapan Perihan’ın karşıtı olarak kurgulanmıştır. Gülter’e en zor günlerinde yardım eden odur; onu çok seven, ama Perihan’ın sözünden çıkamayarak onu yalnız bırakan Nuri’nin de alternatifi bu işçi kızıdır. “Olumlu ve alternatif kahraman” toplumcu-gerçekçiliğin önemsediği konulardan biridir. Yapıttan beklenen “fayda”, toplum çözümlemesinin yanında, alternatifin de sunulmasıdır. Suat Derviş’in roman eleştirilerinde bu görüşe sıkı sıkıya bağlı olduğunu yazmıştım. Nitekim Refik Halit’in Sürgün adlı romanını eleştirirken, romanın eksiğinin “tam manasiyle müspet bir tip” bulunmaması olduğunu yazar ve ekler:
Halbuki eseri okuyanlar, bu eserde yıkılan eski yerine kaim olan yeninin getirdiği müspet bir tip bulmasını ve hiç olmazsa eserin ön planını teşkil eden bu inhidam arkasında; doğanı sezebilmesini istemekten kendilerini men edememektedirler.
Aksaray’dan Bir Perihan, Melek gibi “olumlu” bir tip barındırmanın yanı sıra, bambaşka bir biçimde, tam anlamıyla “tezli” bir roman halini alır. (Kaldı ki Melek de roman içinde bir “tip” olacak biçimde tanıtılmaz. Aksine, “çalıştığı yerdeki makinelerin sesini seven işçi” tanımı Melek’i hayalî bir kahraman haline getirir.) Romanın sonunda Nuri, Perihan ve çocukları yeni evlerinin inşaatına giderler. Perihan dışındakiler onlara yeni bir toplumsal statü sağlayacak bu inşaata ilgisizdirler. Bu sırada dışarıdan sesler gelir. Öğrenciler hükümet aleyhine nümayiş yapıyorlardır; inşaat işçilerinin yanında Nuri’nin oğulları da öğrencilere karışırlar. Romanda tamamen yapıştırma duran bu bölümün ne anlama geldiğini romanın dışına çıkarak kavrayabiliriz ancak: Bu roman 1962 yılında tefrika edilmiştir. Ardında yatan, ister günün gereği, ister yazarın okura “doğmakta olanı sezdirme” isteği olsun, bu bölüm romanı zayıflatır. Oysa bu bölümden önce, Nuri’nin, anne ve babasının zihniyetleri gereği feragat ettikleri mülkiyete ulaşmak için kendi değerlerinden feragat ettiğini fark etmesi sonucu yaşadığı utançla roman bitmiştir aslında.
Perihan’ın bir benzeri de Ankara Mahpusu’nun Zeynep’idir. Tıp fakültesi öğrencisi Vasfi’nin trajik hikâyesidir bu kitabın konusu. Vasfi, çok sevdiği komşu kızı Zeynep’in para ve statü için amcasıyla evlenmesi üzerine sıkıntılar yaşadığı sırada, uğradığı ihanete rağmen Zeynep’in onurunu korumak adına kuzeninin ölümüne neden olur ve on iki sene hapis yatar. İstanbul’a döndüğünde zor günler geçirir; iş bulamaz ve bir gün Zeynep’i görmeye gider. Zeynep, ölmüş olan eşinin işinin başına geçmiş, kabzımallık yapmaktadır.
Vasfi bütün bir hayatı, şu ağır gövdesiyle merdivenleri zahmetle çıkan kadın için mi feda etmişti? Bu korkunç Zeynep, onun Zeynep’inin ruhunu temsil etmiyor muydu? Şu merdivenleri zahmetle çıkmış olan Zeynep, bu hale gelebilmek için her şeyi yapmıştı. Evet bu servete sahip olmak, bu korkunç vücuda sahip olmak için neler yapmamıştı ki... Evet, o bütün yaptığı çirkin şeyleri ... ağzını altın dişlerle doldurmak, gülen yüzünü somurtkan bir hale sokmak, koca vücudu, erkek ayakkabıları içindeki kocaman ayakları üstünde taşımak için yapmıştı.
Perihan’la ilgili son cümle bu bölümle çok benzeşir:
Hışımla yerine oturunca, eteğinin fermuarı sökülüverdi. Yine son günlerde birkaç kilo şişmanlamıştı.
Suat Derviş, Ankara Mahpusu’nu mutlu değilse de, umutlu bir sonla bitirir yine de. Vasfi, Zeynep’le konuşmayıp sokağa döner yeniden, bir süredir işsiz güçsüz takımıyla birlikte yaşadığı sokaklara. Bir süre önce gördüğü ve hali tavrıyla ilgisini çeken siyah bereli bir kadın vardır; bu kez de onu bir sabahçı kahvesinde görür, konuşurlar. Kadın mutluluğa inandığı için ağlamaktadır, Vasfi’yse mutlulukla mutsuzluğun ötesine geçtiğini düşünmektedir. Kadın ona “mutluluğun hayatın kendisinde” olduğunu söyler.
Biz insanlar onun [mutluluğun] bir zerresini ele geçirdik mi, onun tamamını bulduğumuzu zanneder ve kısa bir zaman sonra yanıldığımızı anlarız. Mutluluk hayatın kendisindedir, onun bir unsuru değil, mutluluk hayatın ta kendisidir. Bütün zerrelerin birbirini tedirgin etmeden birleştikleri bir ahenktir ve hayat işte bu ahenk olmalıdır. Mutluluk bölünmez bir bütündür. Eğer siz mutlu değilseniz ben mutlu olamam. Başkalarının mutlu olmadığı bir dünyada tek kişi mutlu olamaz.
Bu konuşmanın sonrasında Vasfi yaşlı bir kadının yanında iş bulur, yaşlı kadının tanımadığı bir adama gösterdiği merhametten etkilenir, uzun bir süre sonra ilk kez “saadet” duyar ve bunu siyah bereli kadına borçlu olduğunu düşünür. Birkaç gün sonra da, cezaevinden bir arkadaşına rastlar ve onun yardımıyla daha düzenli bir iş edinir. O akşam siyah bereli kadını bulmaya çalışır ve bulur; bu kez de “ümitsizliğe kapılmak doğru değil” diyen Vasfi olacaktır. Roman ikisinin el ele şehre doğru yürüyüşleriyle sona erer.
Ankara Mahpusu, Vasfi’nin trajedisinin yanında, sokakta yaşayanların hayatından da gerçekçi sahneler aktarır. Bu yanıyla Fosforlu Cevriye’yi anımsatır. Sokakta doğup büyüyen Cevriye’nin içinde yaşadığı bitirim dünyasıyla Vasfi’nin sığındığı sokakların dünyası tamamıyla aynı olmasa da, sık sık kesişen iki dünyadır. Her iki dünya da toplumsal hayatın dışındadır ve edebiyatta da Suat Derviş’e kadar pek de ele alınmamıştır. Bu iki romanında daha önce sözünü ettiklerimden çok farklı dünyaları çizer Suat Derviş. İçinden geldiği aristokrat ve yakından tanıdığı burjuva hayatını anlattığı romanlarında kahramanlarının psikolojik durumunu, bu psikolojinin toplumsallıkla etkileşimini başarıyla veren Suat Derviş, toplumun en dibindekileri, “lanetlileri” anlattığı zaman da başarılıdır.
Özellikle Cevriye, gerek diyaloglardaki argosuyla, gerekse yalın bir dille dışa vurulan iç dünyasıyla gerçekçi bir biçimde çizilmiştir. Bu romanda öbür romanlara nazaran daha çok sayıda kişiden söz edilir. Suat Derviş, bunların da çoğunu kadınlardan seçmiştir. Fosforlu Cevriye’nin gizemli kahramanı, Cevriye’nin “aftos”u ise bir kaçaktır. Vasfi gibi sokakların adamı değildir, kibar bir beyefendidir, nasıl olmuşsa idama mahkûm olmuş ve kaçmıştır. Bir gün Cevriye’ye yardım eder; bu karşılaşma Cevriye’yi şaşırtır. İlk defa evine gittiği bir adam onunla yatmayı düşünmemiş, çıkarı olmaksızın yardım etmiştir. Sürekli okuyup yazdığı için “solcu” olduğunu düşünebileceğimiz bu adamı yakından tanımamıza izin vermez Suat Derviş, onu Cevriye’nin tanıyabildiği kadar tanırız. Ne suç işlemiştir, neden kaçar belirsizdir. Bu gizemli adam Cevriye’ye o güne kadar “siz” diye hitap eden ilk kişidir. Romanın ve Cevriye’nin kaderinin değiştiği an, bu gizemli yabancının Fosforlu’ya artık “sen” demeye başladığı andır. Aralarındaki belirsiz ilişki bu tek kelimelik değişiklikle yakın bir dostluğa, hatta tek taraflı bir “aftos” ilişkisine dönüşür. Fosforlu artık onun “aftos”u olduğunu düşünmeye başlar.
Vasfi’yle siyah bereli kadına “umutlu” bir son çizen Suat Derviş, Fosforlu’ya bu şansı vermez. Fosforlu ve benzerlerinin geleceği yoktur, çoğu arkadaşı öldürülmüş ya da bir köşede ölü bulunmuştur. Bir farkla, Fosforlu’yu bekleyen acı son, “aftos”unun özgürlüğü olacaktır. İnsanların çoğunun para ve statü için onurlarından ve değerlerinden feragat ettikleri yerde, Fosforlu sevdiği adam için hayatından feragat eder, gözünü bile kırpmadan. Fosforlu’nun kişiliğinde “yeni” bir ahlakın değil, insanlık tarihinin çok eski bir değerinin altı çizilir: Vererek sevme. Muhsin’in Celile’de anlayamadığı şey yani. Cevriye de, ölümü göze alırken, siyah bereli kadın gibi düşünmüştür. Başkasının mutsuz olduğu yerde mutlu olamayacaktır.
Ölüm ve hayat, insanın ne için yaşadığı gibi konular Suat Derviş’i sıkça ilgilendirmiştir. Celile’nin ölmeye bile kudreti yoktur; intihar ya da kaza, Pakize ölmeyi becermiştir örneğin. İlk romanı Kara Kitap’ın kahramanı Şadan ise ölümcül bir hastalıkla cebelleşmektedir. Yoğun ölüm korkusunu yenmek için dayısının kitaplığına sığınır ve o kitaplardan medet umar. Dayızadesi Hasan kambur ve cücedir, Şadan’ı marazî bir biçimde sever, ancak ölümün Şadan’la kendisini buluşturacağına inanır ve karlı bir gece duygularını açtıktan sonra intihar edercesine dışarı çıkar ve ölür. Yazarın henüz on yedi yaşındayken kaleme aldığı bu kısacık romanda marazî bir romantizmin yanı sıra, ölümün karşısına bilimin çıkartılışı da ilginçtir. Hasan’ın kendisini çirkin yaratan “hilkat”e isyanı da, dönemi içerisinde cesaret isteyen bir tema olsa gerek.
Suat Derviş’in henüz toplumculukla tanışmadığı yıllarda yazdığı bu romanda yazarın ileride yazacağı romanları duyuran bir yan var: Roman bir “tez”i eksen almakla birlikte, açık ya da örtülü bir aşk ilişkisi içinde tanıdığımız kahramanlar alabildiğine canlı. Kahramanların romanın tezini mutlak biçimde desteklemelerine engel olan öznellikleri onları canlı kılıyor, romanı da klasik “tezli” romanlardan ayırıyor. •
HİÇBİRİ
Suat Derviş, Doğan Kitapçılık, roman, 185 sayfa.
1972 yılında aramızdan ayrılan Suat Derviş'in 'Hiçbiri' adlı kitabı, sevginin anlamını bulmaya çalışan bir genç kızla ona yardımcı olmak isteyen bir doktorun hikâyesini anlatıyor. Doktor Süleyman Paşa, Cavide'ye bütün acılara karşı en büyük silahın sevgi olduğunu söyler ancak Cavide sevginin ne anlama geldiğini bile bilmez ve bunun cevabını da doktordan öğrenmeye çalışır. Doktor bir insanın her şeyden önce kendisini sevmesi gerektiğini anlatmaya çalışırken Cavide'ye aşık olur... Gerçekçi ve toplumsal edebiyatın gelişip yerleşmesine öncülük eden Suat Derviş'in
'Hiçbiri' adlı bu romanının yanı sıra 'Fosforlu Cevriye', 'Ankara Mahpusu' ve 'Çılgın Gibi' isimli eserleri de Doğan Kitapçılık tarafından okuyucularla sunuluyor.
Çimen Günay, "Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş'in Yeri" başlıklı tezinde Suat Derviş’in romanlarındaki epistemolojik ve ideolojik kırılmayı inceleyerek Marksist görüşlerin Derviş'in edebiyat anlayışında yarattığı dönüşümün izini sürüyor. Günay'a göre "Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarından Cumhuriyet coşkusunun sönmeye yüz tuttuğu bunalımlı yıllara kadar pek çok roman, öykü ve çeviriye imzasını atan Suat Derviş, Türk solunun feminizme bakışını tartışmak için önemli bir yazar." Günay'ın çalışmasının ilgi odağını, Suat Derviş'in romanlarının toplumcu gerçekçilik ve Marksist estetik arasında hangi noktada konumlandırılabileceği ve yazarın Marksist ve feminist bakış açıları arasında yaşadığı çelişki oluşturuyor (tez danışmanı: Dr. Süha Oğuzertem).
http://www.bilkent.edu.tr/~kanat/k0709.html
***************
Başını Eğmeyen Kadın: Suat Derviş
Otuza yakın roman, öyküler, eleştiri yazıları ve siyaset... Fosforlu Cevriye'nin yaratıcısı, Devrimci Kadınlar Birliği'nin kurucularından Suat Derviş...
Çimen Günay, Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş'in Yeri adlı tezini bizimle paylaşıyor
--------------------------------------------------------------------------------
BİA Haber Merkezi
15/02/2003 Çimen GÜNAY
--------------------------------------------------------------------------------
... devamı ve diğer yazılar >>>
|