|
ESEN YEL
SANATIN DOĞUŞU VE GELİŞME EVRELERİ
______________________________________________________________
İdealist felsefenin yorumcularına göre sanat, bilinmeyen bir zaman diliminde insanoğlunun güzellik duygularını 'tatmin' için birden ortaya çıkıvermiştir. Nasıl, ne zaman, nerede.. İdealist yorumcu bunları görmezden gelir. Görmezden gelir çünkü bu sorulara verecek mantıklı bir yanıtı yoktur.
Sanat, insanlık tarihiyle birlikte oluşma evresine giren toplumsal bir olgudur. İnsanlık tarihinin geçirdiği evrimsel süreci sanat da yaşamıştır. Bu süreç içinde sürdüregelmiştir varlığını.
İnsanlar grup birlikteliği içinde yaşamaya, birlikte iş yapmaya başladıktan sonra insanlık tarihi hızlı bir gelişim göstermiştir. Bu başlangıç, insana ilişkin her şeyin başlangıcıdır. Dilin, sanatın, inancın, bilimin..
Sırasıyla el kol, gövde, yüz göz devinimleriyle ilkel bir iletişim dili doğar ilkin. Zaman içinde hayvansal seslenmelere uzanarak işlevi artar iletişim dilinin. Birlikte yaşama, ortaklaşa iş insan beynini hızla geliştirir. Bu gelişmeyle ilişkisi sonucu ellerini kullanmaya başlar insan. Doğadaki taşları, ağaç parçalarını araç olarak kullanmayı öğrenir. Sonra bunların daha kullanışlı benzerlerini yapmayı başarır.
Diyalektik bir etkileşim işinde sürer gider insanın insan olma süreci. Bu süreç içinde somut olarak ayrımlanan ilk ürün dildir.. İnsanlar deneyimlerini birbirlerine daha kolay aktarabileceklerdir artık. Birikimler gelecek kuşaklara daha sağlıklı bir yolla taşınabilecektir.
Fizyoloji bilgini Pavlov'un da kanıtladığı gibi ortaklaşa iş insan beyninin yetkinleşmesini, bu yetkinleşmeyse insanın ruhsal dünyasının ortaya çıkmasını sağladı. Sanatın ortaya çıkışı, insanlığın bu dönemine rastlar..
İLKEL KOMÜNAL TOPLUMDA SANAT
İnsanlık tarihinin başlarında üretici güçler pek az gelişmiş durumdaydı. Taşlardan, sopalardan yapılan basit üretim araçlarıyla, ancak karınlarını doyurabilecek denli üretebiliyorlardı. İnsan, doğa güçlerine, vahşî hayvanlara karşı kendini savunacak durumda değildi. Kimi işleri tek başına yapabilirdi belki ama, öyle işler vardı ki, tek başına başarması olanaksızdı, örneğin, balık yakalamak, soğuktan korunmak için barınak yapmak, vahşî hayvanları öldürmek... İşte insanların bu güçsüzlükleri, onları bir arada yaşamaya zorluyordu. Birlikte yaşayan bu insanların, türlü gereksinimlerini giderebilmeleri için ortaklaşa iş yapmaları gerekiyordu. İlkel komünal toplum düzeninin temelini, üretim araçlarının (toprak, türlü iş araçları, günlük gereksinimler için kullanılan eşyalar v.b.) ortaklaşa mülkiyeti oluşturuyordu. Üretimin ortaklaşa yapıldığı, üretim araçlarının ortaklaşa kullanıldığı bu düzende tüketim ortaklaşa, üleşim kardeşçeydi.
İlkel komünal toplum düzeninin ilk dönemlerindeki ortaklaşa iş ve birlikte yaşama, birlikte yaşayan insanlar ilkel olan insan beyni, doğadaki varlıkların ve olayların arasında ortak bir kültür oluşturmaya başladı. Henüz çok derinlemesine anlaşılması için yeterli değildi. Bu nedenle ilkel insanlar, önce yakın çevrelerindeki varlıkların, daha doğrusu en çok işlerine yarayan varlıkların resimlerini yapmakla, kendilerini en çok etkileyen olayları hareketlerle yeniden canlandırmakla ilk sanatı yarattılar.
Giderek yetkinleşen insan beyni, soyut düşünmeyi başardı. Sel baskınları, yanardağ püskürmeleri, yangınlar, kuraklıklar karşısında güçsüz kalınca, bu olayları bazı görünmeyen güçlerle açıklamaya kalkıştı. Bu durum, insanoğlunun ilk kez kendi küçücük dünyasından dışarı çıkışıydı. Yaşamındaki iyi rastlantıların ya da tersliklerin bir nedeni olmalıydı. Böylesine büyük olayları yaratabilen bu gizli güçler nelerdi öyleyse? Uyku sırasında görülen varlıkları ve olayları onlara gösteren kimdi? Büyük bir olasılıkla, ruh kavramının ortaya çıkışı insanlığın bu aşamasmda olmuştur. Gizli güçlere olan inanç bu aşamadan sonraki sanat yapıtlarını alabildiğine «etkilemiştir. Dinsel betimlemeler, büyü törenleri ve dinsel kaynaklı danslar hep bu inançların izlerini taşırlar.
İnsanlar et yemeye başladıktan sonra, beyin ile ellerin kullanılması ve iş arasındaki karşılıklı etkileşim, üretim araçlarını yetkinleşmesini sağladı. Başta yalnızca sopa ve taşlardan yararlanabilen insanoğlu, giderek madenlerden de yararlanmayı başardı. Bu arada ilk işbölümü ortaya çıktı: Tarım ve hayvancılık. Daha sonra da üçüncü bir kol olarak zanaat... Bu dönemde çanak çömlek yapımı oldukça gelişmişti. Artık madenden aletler hemen her yerde ustalıkla kullanılıyor ve eskiye göre çok daha fazla üretim yapılabiliyordu.
Demir aletlerin yapımı heykelciliği alabildiğine geliştirdi. Kabartma ve resim sanatı yeni boyutlara ulaştı. Resim ve heykellerin kalıcı özellikleri vardı. Bir kuşak yapıtlarını kendilerinden sonrakilere aktarabiliyordu. Çünkü resim, bir taş ya da kaya üzerine yapılıyordu. Heykel de bu maddelerin yontulması sonucu oluşuyordu. Sözle ilgili, hareketle ilgili sanatlarınsa resim ve heykel gibi kalıcı özellikleri yoktu. Bu da, bu tür ürünlerin bir madde üzerine geçirilememiş olmasmdandı. Ancak, ağızdan ağıza, kulaktan kulağa, görme yoluyla az ya da çok değişikliklerle iletiliyordu gelecek kuşaklara. Kıtlıklar ve doğal afetler, resim ve heykelin kalıcılığına çoğunlukla pek az zarar veriyordu. Söz ve hareketle ilgili sanatlarıysa tümden ortadan kaldırabiliyordu.
İlkel komünal toplum düzeninin son dönemlerinde üretici güçler çok gelişmişti. Demirden ok, kesici aletler, balta, saban demiri gibi çok çeşitli araçların yapılması tarım kesiminde üretimi alabildiğine arttırdı. Çobanlık ve zanaatçılık da durmadan gelişti. Toprağın pişirilerek çanak çömlek durumuna getirilmesi, fazla ürünlerin saklanmasına olanak sağladı.
Üretim araçlarının yetkinleşmesi sonucu, gereksinim fazlası üretim yapılmaya başlandı. Bu fazlalıklar zenginlik demekti. Giderek bu zenginliklerle birlikte üretim araçları da belli ellerde toplandı. Toplumun bir kesimi durmadan üretim araçlarına ve tüketim fazlası zenginliklere sahip olurken, bir kesimi de gittikçe üretim araçlarından ve zenginliklerden yoksun olarak yaşamını sürdürüyordu. Üretim araçlarından yoksun olanlar, üretim araçlarını ellerinde bulunduranların buyruğunda çalışmağa başladılar. Klanlar arası savaşlarda alınan tutsaklar önceleri öldürülüyordu. Çünkü her tutsak bir fazla tüketici demekti. Ama, üretim araçlarının yetkinleşmesi ve belli ellerde toplanmasından sonra bu tutsakların durumları değişti. Artık her tutsak, fazla ürün elde edecek, üretim aracı sahibine zenginlik sağlayacak kişiydi. Fazla, daha fazla üretim yapılması ve ürünlerin de üretim araçları gibi belli ellerde toplanması, değişimi yani ticareti doğurdu. Yavaş yavaş ortaklaşa mülkiyet ortadan kalktı, yerini özel mülkiyete bıraktı. Ve tarihte ilk kez sınıflı toplumlar ortaya çıktı. Eski üretim biçimi değişti, yeni bir üretim biçimi oluştu. Ve değişen bu maddi koşullar, köleci toplum düzenini tarih sahnesine çıkardı.
KÖLECİ TOPLUMDA SANAT
Bir toplumun kültürünü, sanatını hatta davranış ve düşüncesini belirleyen, o toplumun içinde bulunduğu üretim ilişkileridir. îlkel komünal toplumun üretim ilişkileri yerini köleci toplumun üretim ilişkilerine bırakınca, sanatta da köklü değişiklikler oldu.
İlkel komünal toplumda üretim araçları ve üretim ortaklaşa olduğu için, herkesin yararına olan şey toplumun da yararınaydı. Toplumun yararına olan her şey de yine herkesin yararınaydı. Oysa köleci toplum düzeninde durum alabildiğine değişti. Çünkü artık iki ayrı sınıf vardı toplumda. Bir yanda çalışan, ancak ürettiklerine yabancı olan, yalnızca efendilerinin hesabına üretim yapan köleler, öte yanda çalışmayan, ancak üretilenlerin hemen tümüne sahip olan hazır yiyiciler ,yani köle sahipleri. Bir de, bu iki sınıf arasında kendi kendilerine yetebilen ara tabakalar vardı.
Kuşkusuz köleler, «Biz sizin emrinizde, yarı aç yarı tok üretimde bulunacağız. Bu uğurda her türlü çileye razıyız.» dememişlerdir. Üretim araçlarını ele geçiren sınıf, silahları da ele geçirdi. Bu güçleri köleleştirme ve kölelerden daha çok yarar sağlama yolunda kullandı. Hemen ardından da sanat, felsefe ve dini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmağa başladı. Bu arada, köleci toplum düzeninin ayakta kalabilmesi için yeni bir yönetim örgütü olarak «devlet» biçimlenmeye başlamıştı.
Köleci toplum düzeninin getirdiği başka değişiklikler de vardı. Kentleşme, yani yerleşik yaşama geçiş ve ticaret. Yerleşik yaşama geçiş ve ticaretin doğuşuysa yazıyı ortaya çıkardı. (Efendilerin zenginliklerinin hesabının tutulması, ticaret yapanlar arasında sözleşmelerin saptanması gerekiyordu.)
Yazının doğuşu, köle sahiplerinin köleci düzeni sürdürmelerine büyük katkılarda bulundu. Dinsel kitaplar, öteki dünya denilen mutlu bir dünyadan söz ediyor, efendilere, krallara ve din ulularına bağsız koşulsuz bir boyun eğmenin gerekli olduğunu öğütlüyorlardı. Efendilere, krallara, din ulularına karşı koymanın, Tanrıya karşı koymak olduğu düşüncesini yayıyorlardı.
Yazıdan yalnızca egemen sınıf yararlandığı için, sanatçılar da bu sınıfın içinden çıkıyor, egemen sınıfın dünya görüşünü yansıtan eserler ortaya koyuyorlardı. Eski Yunan ve Roma sanatları bu savı kanıtlamaya yeter. Eski Yunan ve Roma' da yazılan tiyatro oyunları, egemen sınıfın yaşantısını anlatıyor, daha çok köle elde etmek demek olan savaşın propagandasını yapıyordu. Hititlerin kabartmalarında savaş betimlemeleri ön sırayı alıyordu.
Peki, köleci toplum düzeninde toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan kölelerin edebiyatı, müziği, resmi, heykeli, kabartması yok muydu? Kuşkusuz vardı... Toprak kaplar yapan köleler, bunların üzerlerine resim yapıyorlardı. Kendi sınıflarının çilelerini, dertlerini anlatan sözlü hikâye ve şiirleri, şarkıları vardı. Çeşitli yer ve tarihlerde ortaya çıkan köle ayaklanmalarını, bu ayaklanmaların kanlı bir biçimde bastırılmalarını konu edinen hikâyeleri, şiirleri, şarkıları, türküleri sözlü olarak kuşaktan kuşağa geçiyor, giderek bunlara yenileri ekleniyordu. Öte yandan, bu dünyada mutluluğa kavuşma şansı olmayan bu insanlar arasında, öteki dünyanın mutluluklarını anlatan, gizli güçlerin yoksullara yardım edişlerini konu edinen pek çok sözlü ürünler vardı. Bugün elimizde bulunan pek çok masalda, halk hikâyesinde, halk türküsünde bunların izlerine rastlıyoruz.
Köle emeğinin geliştirdiği üretici güçlerle bu güçlerin gelişmesini engelleyen üretim ilişkileri arasındaki çelişki alabildiğine keskinleşti. Tarım araçları gelişmişti. Ancak maliyeti oldukça yüksek olan bu araçlardan kölelerin hiçbir çıkarı olmadığı için özenle kullanılmamakta, gerekli yarar sağlanamamaktaydı. Daha çok köle sağlamak için yapılan yeni savaşlar çok pahalıya çıkıyordu. Ve köleleştirilmek istenen komşu klanlar canları pahasına savaşıyorlar, köle durumuna gelmemek için tüm güçleriyle karşı koyuyorlardı.
İç ve dış çelişkilerin çok yoğun olduğu bu dönemde kölelerin küçük direnişleri de ayaklanmalara dönüştü. Sonunda köleci düzen, kölelere ödün vermek ve iplerini gevşetmek zorunda kaldı. Bu, yeni bir toplum düzeninin doğmasına yol açtı.
Bu yeni düzende, yani feodal toplum düzeninde, değişen maddî koşullarla birlikte sanatta da değişme oldu.
FEODAL TOPLUMDA SANAT
Feodal toplum düzeninin üretim ilişkileri, köleci toplumun üretim ilişkilerinden daha ileri bir düzeyde bulunmaktaydı. Köleci toplumda köleler, köle sahipleri tarafından istenildiği zaman satılabilirdi. Köleyi dövmek, aç bırakmak, en ağır biçimde cezalandırmak hatta öldürmek hakkı vardı köle sahibinin. Köleci toplumda - bu koşullar çok çok ağırken, feodal toplum düzeninde eskiye oranla çok yumuşamış olarak karşımıza çıkar. Bu benzerlik kimi kez bizi yanılgılara götürebilir. Feodal toplum düzeni, köleci toplum düzeninin uzantısı sayılmamalıdır. Kendine özgü koşulları olan bir düzendir bu yeni düzen. Ana üretim aracı topraktır. Toprağın, yani işlenebilir toprağın büyük bölümü senyörün, beyin ya da buna benzer soylu (!) bir kişinindir. Bu toprakta serfler, yani toprak köleleri dediğimiz köylüler çalışırlar, toprağı kullanma hakkına sahip olanı ya da toprak sahibini beslerlerdi. Hem de lüks içinde. Buna karşılık onlara küçük birer toprak parçası ve birer kulübe verilirdi. Bunun dışında kendi küçük toprak parçalarını işleyen özgür köylülere de rastlanırdı. Büyük toprakların çevresinde bulunan akarsu, otlak, orman v.b. gibi yerlerse ortaklaşa kullanılırdı. Yani toprak köleleri de buralardan yararlanabilirlerdi.
Feodal düzende, soylular, soyluları korumak için savaşanlar ve dua edenler hazır yiyici sınıfı oluşturuyorlardı. Soyluları, onların koruyucularını, dua edenleri doyurmak için çalışanlar da emekçilerdi. Bu dönem Avrupa' sını anlatan şu dizeler, çalışanlar tarafından söylenmiş olmalı:
«Çünkü hem muharrip hem rahip
Çalışanın sırtından geçinir.»
Feodal düzenin egemen olduğu başka yerlerde de buna benzer sözlü ürünler günümüze dek sürdüregelmişlerdir varlıklarını. Osmanlı İmparatorluğunun feodal dönemi yaşadığı yıllarda söylenmiş bir dörtlük de bu düzeni çok iyi anlatmaktadır.
«Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok biçende yok
Yiyende ortak Osmanlı»
Ne yazık ki, bugün feodal dönemin bu emekçi kesiminin sanat ürünlerinin çoğu elimizde değildir. Günümüze dek gelebilenler vardır ama, çok az... Dönemin bize ulaşabilen yapıtlarıysa, ya egemen sınıftan olanların ya da onların şato ya da malikânelerinde çöplenme ortamı bulan sanatçılarındır. Bu nedenle bu tür sanatçıların ürünleri, yalnızca efendilerinin felsefe ve yaşamlarını yansıtmaktadır. Böyle olmakla birlikte, bu ürünlerden toprak kölelerinin yaşantılarını, çilelerini de öğrenme olanağı buluyoruz.
Şimdi Türk toplumunun feodal dönemdeki şiir örneklerine bir göz atalım. Egemen sınıfın şiiriyle, üretici sınıfın şiri arasındaki ayrılıkları görelim...
15. YÜZYIL
Halk şiiri:
«Kıldan köprü yaratmışsın
Gelsün kullar geçsün deyu
Hele biz şöyle duralım
Yiğit isen geç a tanrı
(Kaygusuz Abdal)
Divan şiri:
«Lâle-hadler yine gülşende neler etmediler
Serv mi yürütmediler gönce mi söyletmediler.
Taşradan geldi çemen mülküne bigâne deyu
Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler.»
(Necatî)
17. YÜZYIL
Halk şiiri:
«Münkir münafıkın soyu
Yıktı harap etti köyü
Mezarına bir tas suyu
Dökenin de avradını»
(Kazak Abdal)
Divan şiiri:
«Didem ruhunu gözler gözler ruhun didem
Kıblem olalı kaşın kaşın olalı kıblem.
Gamzen ciğerim deldi ciğerim deldi gamzen
Bilmem nic'olur halim halim nic'olur bilmem
(Nazîm)
19. YÜZYIL
Halk şiiri:
«Çarh bozulmuş dünya ıslah, olmuyor
Ehli fukaranın yüzü gülmüyor
Ruhsatî de dediğini bilmiyor
Yazı belli değil hat belli değil
(Ruhsati)
Divan şiiri:
«Olduk bu gece biz bize ney mey ile demsâz
Mey derdime mahrem idi ney ûhıma hemrâz
Pertev edelim bülbül ile nağmeye agaaz
Ol gonce-i sermesi sabah oldu uyansın
Âyine-i mül gül yüzünü görsün uyansın»
(Pertev Paşa)
Örneklerde de görüldüğü gibi, üretici sınıfın şiiri hareketli, gerçekçi ve yaşamdan kopuk değil. Hazır yiyici sınıfın şiiriyse bunun tam karşıtı... Yalnız şiirde değil, öteki sanat dallarında da durum aynı. Düzyazıda, resimde, tiyatroda, müzikte...
Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki müziği inceleyecek olursak, durum şiirdeki gibidir. Bir yanda bireysel zevkleri, aşkları, eğlenceleri yansıtan şarkılar; öte yanda, düzenin çarkının dişlileri arasında ezilen halkın dertlerini, sorunlarını, acıların dile getiren türküler... Ayrılıktan söz eden iki ayrı örneğe bakalım önce:
«Gel gitme kalmasın gözüm yollarda
Her taraf bu akşam sel fidan boylum
Çılgınca dağları saran bu karda
Aşılmaz o Çamlibel fidan boylum»
(Kaptanzade Ali Rıza Bey - Segah)
«Adı Yemen'dir
Gülü çemendir
Giden gelmiyor
Acep nedendir»
(Anonim Halk Türküsü)
Ölümden, aşktan ve başka konulardan söz eden şarkı ve türkülerde de bu ayrılığı görüyoruz.
Tiyatro? O da öyle... Saraydaki eğlenceler sırasında oynanan oyunlar genellikle salt güldürü amacı güdüyor. Bugün elimizde bulunan Karagöz oyunu metinlerinde de yine güldürü birinci, planda geliyor. Eleştiri öğeleri bile bireysel ve sulandırılmış.
Ama geleneksel Türk tiyatrosu içinde yer alan seyirlik halk oyunlarındaki güldürü, buruk, düşündürücü ve yerici. Konular genellikle toplumsal. Orta Anadolu, Ege, Marmara ve öteki bölgelerin köylerinde hâlâ yaşamakta bu seyirlik oyunlar. Bu seyirlik oyunlardan birini, en ilgincini, öğrencim Hakkı Avan' m derlemesinden özetleyeceğim:
Sekiz on erkek kol kola girerek bir daire oluştururlar. Sonra doksan derecelik açıyla öne eğilirler. Bu durum bir değirmen taşını simgelemektedir. Sonra değirmenci elinde sivri bir kazık ve çekiçle gelerek taşı onarmaya başlar. Oyuncuların gerilerine sırayla kazık çakarak sürdürür onarma işini...
Niğde dolaylarının seyirlik oyunlarından olan bu Değirmenci oyunu, feodal dönemde değirmencilerin, un öğütmeye gelen halkı nasıl kazıkladığını göstermeci tiyatronun öğelerini kullanarak vermektedir.
Sanatta ulusallaşma, feodal toplum düzeninin çözülmeye başlamasından sonra ortaya çıkar. Bu durum, ulusallaşma süreciyle yakından ilgilidir. Ancak, Osmanlı toplum yapısının özel koşulları gereği bizde ulusallaşma süreci kimi toplumlardakinden değişik biçimde kendini göstermiştir. Çünkü, feodal toplum düzeninden kapitalist toplum düzenine geçiş, Fransa, İngiltere v.b. ülkelerdeki gibi tam bir ulusal nitelik taşımamaktadır. Başlangıcından beri sanayileşme, varlığını dışa bağımlı olarak sürdüregelmiştir. Ulusal bir sanayi kurulamamıştır. Bundan dolayı da üst sınıfın sanatı, ekonomik etkisi altında kaldığımız ulusların sanatlarını öykünerek bir değişim göstermeye başlamıştır...
KAPİTALİST TOPLUMDA SANAT
Feodal toplumun belli bir döneminden sonra, yani zanaatlardaki teknik gelişmelerden sonra tüketim için üretim yerine, pazar için üretim süreci başlar. Bu arada bir aracı tabaka, üreticilerin alım-satımında uzmanlaşmış bir tabaka ortaya çıkar. Bunlar tacirlerdir. Küçük pazarların yerini panayırlar alır. Ve artık günden güne güçlenmekte olan tacirler, feodal beylerden para karşılığında birçok; ayrıcalıklar satın alırlar. Ve bu arada uygarlık dev adımlarla ilerlemektedir. Uygarlığın ilerlemesiyle feodallerin zararına bir gelişmedir. Giderek krallar bile kentlerde oturan bu tüccar sınıfından yana çıkmış, feodallere karşı bir savaş yürütmeye başlamıştır.
Belli bir süreden sonra, bu tüccar sınıfı kentsoyluları (burjuvaziyi) oluşturacak ve feodallerle kentsoylular arasındaki çelişki hızla keskinleşecektir.
Manifaktürün, daha sonra da fabrikaların ortaya çıkışıyla güçlenen burjuvazi köylülerle işbirliği yaparak feodallere karşı, savaşıp devrim yapacak ve yönetimi ele geçirecektir.
Kentsoyluların işbaşına gelmesi başlangıçta toprak kölelerinin (köylülerin) de çıkarma uygundur. Çünkü bu sınıf da belli bir yere dek özgürlüğünü elde etmiş
durumdadır. Artık feodal bey onlar üzerinde hiç bir yetkiye sahip olamayacaktır. Toprakla birlikte alınıp satılamayacaklardır. Bir ölçüde özgürlüklerini kazanmışlardır. Ancak, üretim araçları kentsoyluların ellerinde bulunduğu için ekonomik özgürlükten yoksundurlar. Kentsoyluların elinde sermaye ve üretim araçları vardır. Ama bu üretim araçlarını çalıştıracak güç de bu üretim araçlarından yoksun olan özgür sınıftadır. Ve bu sınıf, geçimini sağlayabilmek için, üretim araçlarını ellerinde bulunduran kişilere bağımlı olmak zorundadır günün birinde. Ve de olmuştur... Kölelik, toprak köleliği gerilerde kalmıştır artık. Yeni bir smıf doğmaktadır: Proletarya...
Kentsoylular yönetimi ellerine geçirdikten sonra bir özgürlük edebiyatı alıp yürümüştür basın yayın araçlarında. Sanatın her dalındaki ürünlerin içeriğinde... Ama iyice bakıldığında bu özgürlük, kentsoylular için zengin olma ve rahat bir yaşam özgürlüğü, çalışanlar içinse emeğini serbestçe satma özgürlüğüdür.
Kapitalizm kendi iç çelişkisini de birlikte getirmiştir. Kentsoyluların ellerinde bulunan üretim araçlarını çalıştıracak olan kişiler gereklidir. Emekçiler. Ve giderek bu iki sınıf arasında çelişkiler keskinleşecek, emekçiler sınıf bilinci kazanacaklardır. Bir başka çelişki de üretim ilişkileriyle mülkiyetin özelliğindedir. Çünkü üretim ortaklaşa yapılmaktadır emekçiler tarafından. Ama mülkiyet belli ellerdedir. îşte bu çelişkiler keskinleştikçe yeni bir aşamaya gelinecektir.
Başlangıçta birbirleriyle rekabet halinde olan kapitalistler, sonraları bundan vazgeçmişlerdir. Sermayelerini birleştirerek daha büyük kuruluşlar oluşturmuşlardır: Tekeller... Bu dönemde artık insaf yoktur. Her şey kâr, daha çok kâr içindir. Yoksul ülkelerin doğal kaynakları, insanları, acımasızca sömürülmektedir kâr için. Savaşlar, daha çok silah satmak için desteklenir ya da körüklenir...
Kentsoylularla emekçiler iki ayrı smıf olarak tarih sahnesine çıktıktan sonra, daha önceki toplum düzeninin sanatı da ağır ağır bir değişim geçirmiş ve yeni dönemin koşullarına uydurmuştur kendini. Ama, başlangıçta kapitalist sınıfın ideolojisini yaymaktan başka işe yaramamıştır sanat. Ta halkın içinden çıkan ya da onların yanında yer alan sanatçılar ortaya çıkıncaya dek.
Kendi ulusal sanayilerini kurmuş olan ulusların sanatları da ulusal olmuştur ilkin. Ulusal değerlerden yola çıkan bu sanat, giderek evrensel boyutlara ulaşacaktır. İngiltere,. Fransa, Almanya gibi ülkelerde durum böyle olmuştur. Ama Türkiye gibi ulusal sanayisini kuramamış ülkelerde durum çok değişiktir. Türkiye' deki kapitalizmin anası yerli, babası yabancıdır. Böyle bir kapitalizmin ulusal olması beklenemez elbette. Bu dönemde gelişen yeni düzenin sanatı da ulusal olamadı bizde. Tıpkı kapitalizm gibi o da dışa bağımlı olarak bocaladı durdu.
Batıda ortaya çıkan akımlar öykünülüyor, onlara benzer sanat ürünleri üretiliyordu ülkemizde. Halkımızın kültürünün üzerine kurulmayan bir sanatın ömrünün ne kadar süreceği hiç düşünülmüyordu. Örneğin, Kurtuluş Savaşı' ndan hemen sonraki yıllarda ülkemizin sayılamayacak denli çok sorunu vardı. Yol, okul, sanayi, tarım v.b. yine o yıllarda açlık, yoksulluk kan kusturuyordu halkımıza. îşte böyle bir ortamda Türk şairleri durmadan güzel (!) şiirler yazıyorlardı. Bakalım örneklere:
«Gün bitti ağaçta neşe söndü,
Yaprak âteş oldu kuş da yakut;
Yaprakla kurşun parıltısından
Havzın suyu erguvana döndü»
(Ahmet Haşim)
«Sonbahar mevsiminin en son izi,
Ruha dolmuş da gül olmuş kıyılar...
Akşamın ruhu olan sevgimizi,
Yâdeden bir gönül olmuş kıyılar...»
(Mehmet Behçet)
"His var mı bu âlemde nekahat gibi tatlı?
Gönlüm bu sevincin helecanıyle kanatlı
Bir taze bahar âlemi seyretti felekte;
Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek'te... »
(Yahya Kemal)
«Gelmiyor, gelmiyor gitti gelmiyor!
İlkbahar mevsimi geçti yaz oldu,
Gezdiği yollarda dolaşmaz oldu,
Niçin buluşmamız böyle az oldu? »
(Orhan Seyfi Orhon)
İndi solgun ve ılık
Ayışığı denize
Bal rengi bir tatlılık
Çöktü gözlerinize. »
(Halit Fahri Ozansoy)
Kapitalist toplumlarda sanat da kentsoyluların tekelindedir ilkin. Kendi ideolojilerini öven sanatçıları ödüllendirir kentsoylular. Halka bilinç vermeyi amaçlayan sanatı da yok etmeye çalışırlar. Onların ürünlerini kitlelerin gözünden saklar, sanatçıları cezalandırırlar. Bu, başlangıçta ilerici bir nitelik taşıyan kapitalizmin artık gerici bir niteliğe dönüştüğünün en açık belirtisidir.
Bizde de böyle oldu. Sakat doğan kapitalizm, çarpık gelişimini sürdürürken kitleler bilinçlenmeye başladı. Kitlelerin yanında yerlerini alan sanatçıların ürünleri ters geldi kentsoylulara. Kentsoyluların ödüllendirdiği sanatçılar kendi küçük dünyalarında gezinirlerken yeni sesler çıkmaya başladı. Birkaç şiir örneğini görelim...
"Hani siz ölmüştünüz kardeşim..
İstanbul limanında
kömür yüklerken bir İngiliz şilebine,
kömür küfesiyle beraber ambarın dibine.."
(Nazım Hikmet)
"Tıkamış fabrika malları kervan yollarını
Frenk mataıdır Mevsiş' in poturu şalvarı gayrı
Örümcek ağları kaplar hanları kervansarayları
Çekilir sipahilerin atlan kantarmasız ahıra
Toprak angaryasında gene kul tayfası reaya»
(Ercüment Behzat Lav)
Şiirdeki bu iki ayrı tutum düzyazıda ve sanatın öteki dallarında da aynıydı. Şunu da hemen belirtmek gerekir ki, halk lehine ilk uyanan şiir ve düzyazı oldu. Bizde de emek-sermaye çelişkisi artık açıkça görülmeye başlayınca, Batıya öykünmeye gerek kalmadan gerçekçi bir yöntem izlemeye başladı kimi sanatçılarımız. Hüseyin Rahmi' yle başlayan bu gerçekçi akım, Reşat Nuri, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve onlardan sonra gelen gerçekçi yazarlarla sürüp geldi günümüze dek. Şiirde, Nazım Hikmet, İlhami Bekir, Ercüment Behzat, Orhan Veli, Enver Gökçe bu akımın öncüsü ve yürütücüsü oldular. Resimde Balaban ve ondan sonraki genç ressamlar, Müzikte Âşık İhsani, Âşık Mahzuni ve öteki genç ozanlar. Bir de halk müziği çok sesli olarak bir gelişim görüldü. Halk oyuncuları, Ankara Sanat Tiyatrosu, Dostlar Tiyatrosu, Ankara ve İstanbul' daki öteki öteki genç ozanlar. Bir de halk müziği çok sesli olarak devrimci tiyatrolar en güzel çağdaş oyunları oynadılar. Brecht' çi akım önem kazandı.
Ancak bütün bu çabalar sürerken emperyalizm boş durmuyordu. Bireysel kavgayı ve macerayı körükleyen resimli kitaplarla küçücük çocukların beyinleri yıkanmaya çalışılıyor, fotoromanlarla yoksul gecekondu kızlarına ve ev kadınlarına pembe dünyalar sunuluyordu. Bunların dışındaki pek çok yayın da yine kitleleri kendi sorunlarından uzaklaştırmaya yönelik çabalarını sürdürüyordu... Ve de ürdürmekte...
Kapitalist dönemle birlikte hemen her ülkede, sanatta gerçekçi bir akımın ortaya çıktığını görüyoruz. Eleştirel gerçekçilik adını verdiğimiz bu tutumla toplumun türlü sorunları olduğu gibi yansıtılır. Halkın gözleri önüne serilmeye çalışılır. Çünkü, kültür düzeyi düşük ve de henüz bilinçlenmemiş kişiler kendi sorunlarını bilemezler. Bir bozukluk vardır ortada. Ama nedendir bu? İşte eleştirel gerçekçi sanat ürünlerinin görevi, bunları aydınlatmaktır.
Belli bir süre sonra, sorunlar geniş halk yığınları tarafından açıkça görülür. Yığınlar daha bir bilinçlenmişlerdir artık. Ama bozukluğu görmek, bozukluğu ortadan kaldırmaz. İşte böyle bir dönemde de sanata yeni görevler düşmektedir. «Nasıl yapmalı? Nasıl kurtulabiliriz?» gibi soruların cevabım içeren ürünler gereklidir. Bu tür ürünlere de toplumcu gerçekçi ürünler diyoruz. Eleştirel gerçekçilikle toplumcu gerçekçilik iç içe yürür başlangıçta. Giderek eleştirel gerçekçilik, yerini toplumcu gerçekçiliğe bırakır. Bu dönem, toplumun içinde bulunduğu üretim ilişkilerinin daha ileri bir aşamaya geçmeye hazır olduğu dönemdir.
ÇAĞDAŞ KOMPOZİSYON / OKAR YAYINLARI
1980 İSTANBUL
Kaynak: alkimsanat
|
|
|
|
|
Attila İlhan/ Şiirler 1
Attila İlhan/ Şiirler 2
Attila İlhan/ Şiirler 3
Attila İlhan/ Şiirler 4
Attila İlhan/ Şiirler 5
SÖYLEŞİ ATTİLÂ İLHAN
Konu: Asım BEZİRCİ Hk.
'...Suç, Ona Karşı İşleniyordu...'
(Çağrışım/5. ''...sanırım 60 'lı yılların sonu idi, İstanbul 'dan bir telefon -ya da telgraf-: ''Eşimle birlikte güneye geçeceğiz, vapur İzmir'de epeyce kalıyor, görüşelim!''. 'Demokrat İzmir' yılları, evlenmişim, 'Aynanın İçindekiler' dizisi romanlarının galiba ikincisini yazıyorum; habere çok sevindim, onunla hanidir göz göze gelip, yüz yüze görüşmemiştik: çok eski, çok sevdiğim bir dostum!..''
''.. Rıhtım'dan almıştık, onu ve eşini, Çamlık 'taki (Karşıyaka) evimizde ağırlayacağız; ben onun evliliğini, çok iyi ve yerinde bulmuştum; o benim evliliğime biraz şaşmış gibiydi; masmavi bir yaz günü, hani derler ya 'gülüşahenk' yemek yedik; daldan dala atlayarak, edebiyattan, siyasetten bahsettik; içine mi doğmuş ne, seninle baş başa hiç resmimiz yok, bir de resim çekelim dedi; hâlâ sakladığım o resmi, o zamanki eşim (şimdi film yönetmeni) Biket İlhan çekmişti galiba. O kadar lâfa dalmışız ki, vapuruna ucu ucuna yetiştirebildik: güverteden mendil sallayışı, artık ne uzak bir hatıra!..''
''...sonradan, kendi kendime sorduğum sorular olmuştur: benim 'Paris Serencamı' yüzünden, yıllardır görüşememiştik; hadi diyelim ki beni özlemişti, ondan görmek istiyordu; iyi de, yan yana fotoğraf çektirmeyi neden istedi? Gariptir, belki de anlaşılmaz bir hiss-i kabl'el vukû (önsezi) ona bunun son görüşmemiz olacağını, gizliden hissettiriyordu: sonraki yıllarda, telefonla filan konuştuysak da, hiç karşı karşıya gelemedik...''
Eşiyle birlikte, vapurla, güneye giden bu yolcunun adı Asım 'dı, Asım Bezirci ; ya da -nüfus cüzdanındaki kaydıyla,- Asım Bezircioğlu!..)
'mûnis bir Anadolu çocuğu..'
(Çağrışım/ 6. ''... Suna Pastanesi 'nde oturmuş, dergilere bakıyorum; Hasan (Tanrıkut) çıkageldi; oturmaya niyeti yok, Esat bey 'le (Âdil) konuşmuşlar, beni gazeteye istiyormuş! 1950 filan olmalı! Gazete dediği, Türkiye Sosyalist Partisi ' nin 'nâşir-i
efkârı' Gerçek gazetesi, henüz çıkma hazırlığı içindedir; Bâbıâli 'de Vakit Yurdu 'nda yuvalanmışlar, ben de oraya gidiyorum...''
''... Esat bey (Âdil) ortalarda yoktu, odasında 'Sarı' Mustafa oturmuş, gazete okuyor; daha küçük bir odaya geçtik, kısa boylu, daktiloya pek de alışkın olmadığı, tuşlara vuruşundan anlaşılan, mûnis bir Anadolu çocuğu. Hasan (Tanrıkut) bizi tanıştırıyor; meğer Erzincan 'lıymış, galiba Edebiyat Fakültesi 'nde öğrenci; o da, gazetede çalışacak, sosyal konu ve sorunlarla ilgilenmesi planlanmış; son sayfada bir de köşe yazısı yazması düşünülüyor: adı, Asım Bezircioğlu . Ömrümüz boyunca süren, hiçbir lekesi ya da gölgesi olmayan dostluğumuz, o gün başlamıştır...''
''... Asım , karınca gibi çalışkandı; masasından kalkmadan, saatlerce yazı yazabilir; bu arada, bizimle bir güzel sohbet ederdi. Fıkraları, zehir zemberek, o mûnis gencin, böyle sert, hatta acımasız şeyler yazabileceğine kim ihtimal verir? Bir kere, yanlış aklımda kalmadıysa, 'Sarı' Mustafa (Börklüce) uyarmış, yazılarında suç unsuru bulunabileceğine işaret etmişti; Asım 'la, en lüks lokantamız olan, Filibe Köftecisi 'nde tartıştık; ben de 'Sarı' Mustafa 'nın fikrindeydim; Asım (Bezirci) belki henüz tecrübesiz olduğu için, itiraz ediyor: ''-...öyle diyorsunuz ama, hanidir yazıyorum, tık çıkmadı!''
''o 'tık' çıktı, hem de fena halde! Başta Asım 'ın yazıları olmak üzere, Hasan 'ın (Tanrıkut) , benim, Esat bey 'in (Âdi) çeşitli yazıları, 'tâkibat' mevzuu olmuştu. İlk celpname, kader bu ya, Asım 'a geldi, onu mahkemeye gönderirken, 'Sarı' Mustafa 'nın arkasından bakışını hiç beğenmemiştim; nitekim derhal tevkif etmiş, nezarethane'ye koymuşlardı; ardı ardına, yazılarından dolayı onlarca dava açılmıştır, uzunca bir süre cezaevinde kaldı; ama tutukluluk günlerinden, hafızamda çakılı kalan fotoğraf bambaşkadır..''
''...o ilk tevkifat günü, gazetenin koridorunda, tepeden tırnağa Anadolu bir adamcağız; derme çatma bir dengin üzerine oturmuş, efkârlı efkârlı cıgara içiyor; dengi oğluna götürmeyi bekliyordu: Asım 'ın babasının o perişân hâli, hâlâ gözümün önündedir; yüzünde öyle bir ifade vardı ki, sanki o, ya da onun oğlu, bir suç işlememiştir; tam tersine, ona ya da oğluna karşı, başka birileri -hem de ciddi- bir suç işlemektedirler..'')
'Nasıl da belli oluyor değil mi?...'
(Tesbit/6. ''... Asım (Bezircioğlu) kendi imzasıyla değil, 'İ. Toplumcu' imzasıyla yazardı; aklımda yanlış kalmadıysa, 141/142 'den aleyhinde ondört onbeş kadar dava açılmıştı;yalnız ona mı, hayır: Esat Âdil bey 'e (Müstecaplı) , başyazılarından dolayı, bilmem kaç dava; bana da, iki dava: işin ilginç yanı, bana açılan davalar, yazdığım yazılardan değildi; onları ben Fransızcadan çevirmiştim; asıl yazının sahibi Josef Broz Tito ; bunun başıma daha büyük bir belâ getireceğini sanıyordum; hayır, 'dava ikâmesine' lüzum görmediler.''
''... Asım (Bezirci) uzunca bir süre tutuklu yaşadı; yine aklımda yanlış kalmadıysa, davaların hepsinden beraat etti. Çıktıktan sonraki ilk görüşmemizde, bana ne demişti bilir misiniz? 'Müddet-i hayatında', bundan böyle tek satır yazmayacağını!...''
''...oysa o sıralar, devr-i dil-âra-yı Demokrasi 'ye henüz başlamıştık: nasıl da belli oluyor değil mi?...''
Cumhuriyet 25.07.2005
SÖYLEŞİ ATTİLÂ İLHAN
' ...Yürekten Eleştirse de, O Benim Dostum!...'
(Çağrışım/7. ''... ikinci Paris dönüşü, o ara galiba İzmir 'deydim 'Sisler Bulvarı' nın, Yağmur Kaçağı 'nın yayımlandığı yıllar; kim olduğunu unuttuğum bir dost duyurmuştu: ''-...Forum dergisinde, Asım Bezirci, seni çok fena eletirmiş! Okusan iyi olur..'' O zaman Türkiye 'deki solcu sanat anlayışıyla, -ki bu Andrey Jdanof'un dogmatik ve oligarşik, Stalinci anlayışıdır- gerçekten şiddetli bir eleştiriydi; Asım 'ı (Bezirci) yakından tanımasam, kötü niyetine bile yorabilirdim ama, tanıyordum. İnandığına tam inanan, doğru bildiğini takır takır yazan, az bulunur aydınlardan!
''..eleştirisinde, -kendine göre- haklıydı da! Fransızcayı söker sökmez, - Troçkistler, Anarşistler dahil - solda kim varsa okumaya çalıştığımı; özellikle de Frankfurt Filozofları 'nın, başlangıçtaki o çok daha Marksist, çok daha beşeri sentezine aklımın yattığını bilmiyor; denediğim aslında, Türkiye koşullarındaki uygulaması! Bugün bile, 'Sosyalist Sol' da kaç kişi, Avrupa 'daki Marksist çeşitlemeleri izlemiştir, kaçı hangisini bilir? Asım 'la (Bezirci) tartışmadım; ikimizin Filibe Köftecisi' nde günde ancak bir öğün yemek yiyen; Gerçek gazetesinin, on lira haftalıkla çalışır toplumcuları olduğumuzu unutmamıştım; hatta, söylediklerinden bir özeleştiri yapmalı mıyım, onu araştırdım.
Tekrar karşılaşınca, iki eski dost, birbirimize sarıldık; aramızda takılmalar, şakalar, daha da neler!.. O yıllardan kalma bir merakım vardı; onu sordum: ''-...her cumartesi verilen o on liralarla, neden hemen her hafta, gider bir Frenk gömleği alırdın sen?...'' Durgunlaştı, hüzünlendi bile diyebilirim; soruma cevap vermedi ama, cevap yerine söylediği söz, beni de mahzunlaştırmıştır; ''-...işte seni bundan çok severim: sağcı olsun, solcu olsun, bizde hiçbir sanatçı aydın, en küçük eleştiriye tahammül edemiyor; küsüyorlar, tersleniyorlar hatta kavga ediyorlar; bir tek sen bu kaidenin dışındasın, sana ne dersem diyeyim, dostluğumuzu asla kirletmedin!..'' )
'Genç istidatlar', aslında kimlerdi?
(Tesbit/7. ''... '40 Karanlığı 'nda, ülkemize 'eski Yunan aydınlığı' getirmeye çalışan, CHP iktidarı ; gerçekte bambaşka amaçlar için tasarlanmış, Halkevlerini , uygulamaya geçirmişti; her şeye rağmen, çok da hizmetleri olmuştur: bunlardan birisi, irili ufaklı hemen hepsinin, genç yazar ve şairleri yüreklendiren, dergiler çıkarması: İzmir 'den ün yapmış, sanatçıların önemli bir kısmı, ilk yazılarını şiirlerini, Halkevi'nin Halil Dumanoğlu yönetiminde çıkardığı, 'Fikirler' dergisinde neşretmiştir. Çoğumuz 'solculuğu' müsellem, aziz arkadaşım Şükran 'ın (Kurdakul) , oradan çıktığını sanır; bazıları da, biri 'Adım Adım' öteki 'Genç Nesil' adındaki az ömürlü dergilerden! Oysa Şükran 'ı (Kurdakul) şair olarak hepimize tanıtan, bir başka Halkevi dergisi; Neşet Halil Atay yönetiminde çıkan 'İstanbul' dergisidir ki, muhteva olarak, reddedilemeyecek bir ciddiyet taşır; genç şair ve yazarların mektuplarına, sayfalarca yer ayırırdı; işte Şükran 'ın ilk önemli şiirleri, o sayfalarda yayımlanmıştır.
Ne yalan söylemeli, hiçbir yerde, hiçbir şiirimizi yayımlayamadığımız için, hepimiz 'İstanbul 'a şiir ya da hikâye göndermek istiyorduk; bunlardan birisi, elbette benim; ama sorunum büyük, o zamana kadar, tek bir şiirim yayımlanmış, üstelik Suat Hanım 'ın (Derviş) yönetmiş olduğu 'Yeni Edebiyat' dergisinde, -ki bazı iddialara göre, TKP 'nin yayın organıydı- yâni aynı imzayla, CHP diktasının, İstanbul dergisine şiir gönderebilir miyim? Çâre, uydurma bir isimle göndermekte!.. Sonraları 'Duvar' da yayımlanan 'İnci Avcuları' şiiri, hiç anlaşılmasın diye Nevin Yıldız ( 'yıldız' a dikkat) adıyla gönderilmiştir: Suat (Derviş) hem beğendiğini, hem yayımladığını, yıllar sonra açıkladı.
Meğer benim gibi, sosyalist eğilimli genç şair ve yazarlardan çoğu, aynı derginin 'genç istidatlar' sayfasına yazı ve şiirlerini göndermişler; daha çok da şiirlerini! Sonraları bendeki İstanbul ciltlerini karıştırırken rastladığım iki isim vardır ki, beni hem şaşırtmış, hem sevindirmiştir: Naci Kalpakçıoğlu, Asım Bezircioğlu! İşin şaşırtıcı, her ikisinin de, şiirlerini göndermiş olmasıydı. Naci Kalpakçıoğlu, bilahare Fethi Naci adıyla ünlü olacak, aziz kardeşimin ta kendisiydi; Asım Bezircioğlu elbette, Asım Bezirci 'nin ta kendisi! Yanlış hatırlamıyorsam, gönderdiği şiirin başlığı 'sigara' idi, oysa benim gibi o da, tütüne düşkün değildi ki...
Netice ne midir? '40 Karanlığı' nda ülkeyi avcunda tutan Oligarşi 'nin (Bürokrasi + Burjuvazi) aslında, Necip Fazıl 'la Nâzım Hikmet 'in temsil ettiği, Gazi Dönemi 'Anadolu Edebiyatçılığını' geriye itmek için; bu dergilerden, yandaş sanatçılar üretmeyi amaç edinmişlerdi; hesap tutmadı, meydana biz çıktık. Son İzmir buluşmamızda, Asım 'la (Bezircioğlu) bunu da konuşmuştuk; o dergide şiirini bulmuş olmam, çok hoşuna gitti, hayli de güldü; Necip Fazıl 'la Nâzım Hikmet 'i silip, yerine, 'rakı şişesinda balık olanları' koymak, tam da o iktidara uygun bir davranıştı:
''-...kardeş,'' dedi, ''-...diktanın 'resmî sanat görüşü' diye, onları az mı eleştirmiştik?..''
İyi de, hani ilk tutuklama 'serencamından' sonra, yazı yazmamaya yemin etmişti; yemini nasıl ve neden bozdu?
O, bambaşka bir hikâyedir.
Cumhuriyet 27.07.2005
SÖYLEŞİ ATTİLÂ İLHAN
''...Nâm-ı Diğer, 'Hâlis Acarı'!...''
(Çağrışım/8. ''...tesadüf bu kadar olur, o yıl (1956/57) Ankara 'da Muhabere Okulu'ndayım, hayli gecikmiş askerlik hizmetini yapacağım; meğer Asım (Bezirci) da orada değil miymiş; o Tank Okulu'nda; her Cumartesi/Pazar, şimdi adını unuttuğum, o sinema içindeki kahvede buluşuyoruz; sohbet, tartışma, vs. Tartışma daha çok, Asım'ın yeniden kalemi eline alması etrafında dönmektedir; ben ısrarla bu tezi savunuyorum; o mütereddit, fakat eskisine oranla, daha yatkın gibi. ..''
''...o arada, her Cumartesi uğradığım Dost Yayınevi 'nde Sâlim Şengil'e 'meseleyi' açmıştım; eğer Asım Bezirci olumlu bir karar verirse, yayınlar mı yayınlamaz mı diye; tahmin ettiğim gibi, Salim (Şengil) gözünü kırpmadan, evet dedi. Bu gerekçeyi de kullanarak sonunda Asım'ı yeniden yazmaya ikna ettik; ama bir şartla, Hâlis Acarı imzasıyla yazacaktı; adını kullanmak istemiyor. Uzunca bir süre, bu yeni isimle yazdı, nihayet adına döndü...''
Bu çağrışım, daha ziyade eleştirmeci ya da araştırmacı genç edebiyatçılar, genç edebiyat tarihçileri; bir de Türk Sosyalizm'i için araştırma yapanlara yararlı olacaktır: Hâlis Acarı'yı başka birisi zannetmesinler, Asım Bezirci'nin ta kendisidir..)
'Toplumsal' mı, 'toplumcu' mu?
(Tesbit/8. ''...meraklısı bilir, CHP Alafrangalığı intelligetsia 'da oluşmaya başlamış, ulusalcı ve bağımsız gerçekçiliği devre dışı bırakmak için; nasıl Garip Hareketi 'ni besleyip büyütmüşse: 'DP' nin 'Soğuk Savaş' iktidarı, aynı şekilde, toplumsal gerçekçiliğin ulusal bir mahiyet almasını önlemek için, onun içinden 'İkinci Yeni Hareketi' ni, besleyip büyütmüştür.
Önce toplumcu gerçekçilik nedir, toplumsal gerçekçilikten ne farkı vardır, onu belirtelim: Ülkemizde solcular, Sovyetler 'deki 'resmi sanat anlayışı' olan Sosyalist Gerçekçiliği , başlarına iş açmamak için 'Toplumcu Gerçekçilik' diye savunuyorlardı; oysa ben yurtdışında sorunu biraz kurcalayıp tartıştıktan sonra, aslında Andrey Jdanof 'un teorisi olan bu tutumun, sanatçıyı bir parti propagandacısı durumuna indirgediğini saptamış; ayrıca, toplumsal diyalektiğin yanı sıra insanlarda bir de bireysel diyalektiğin bulunduğunu hesaba katarak, bu türden toplumsal bir sanatın, sosyalizm'in ruhuna daha uygun olacağına hükmetmiştim.
Tuhaftır ama gerçektir, Toplumsal Gerçekçilik 'Mavi' Dergisi çevresinde, Garip Hareketi 'ne karşı gençliğin tepkisi olarak gelişmeye başladı; aziz dostum Asım Bezirci 'nin, bir ara bana yüklenmesinin nedeni buydu; o Toplumcu Gerçekçi çizgiye uyarak, Toplumsal Gerçekçiliği eleştiriyordu. Oysa Toplumsal Gerçekçilik , o sırada iktidar olan partilerin gazetelerinde 'Moskova Ajanlığı' olarak nitelenmişti. Gençler, bunun üzerine, Toplumsallığı da bıraktılar, Gerçekçiliği de, sonradan 'İkinci Yeni' adı verilecek, bir biçim alafrangalığına yöneldiler.
İşte, toplumsal diyalektiği olduğu kadar, bireysel diyalektiği de hiçe sayan, bu yeni harekete karşı, Asım 'la aynı safta buluştuk ve savaştık; bu beraberlik şu manada da ilginçti ki, toplumsallığı önemsediği bilinen öteki iki yazar dostumuz, Memet Fuat ve Fethi Naci , 'İkinci Yeni' çevresinde kalmışlardı, onu desteklediler bile! Bu defa biz dördümüz, aramızda tartışmaya başladık; sanırım edebiyatımızdaki en hızlı ve sert kavgalardan birisidir bu; o tartışmada Asım 'la (Bezirci) omuz omuza olmak, doğrusu ya bana, dehşetli keyif veriyordu; o, her zamanki zekâsı ve gerçekçiliğiyle, Toplumsal Gerçekçiliğin, önce sandığı gibi bir sapma ya da kayma olmadığını anlamış; toplumun ve insanın diyalektiğini yansıtmakta özgür olmak istediğini saptayıp; sanatı bir kelime oyuncakçılığına ya da biçim cambazlığına dönüştürmek isteyenlere karşı, benimle birlikte savaşmak kararını vermişti.
Gelecek kuşakların edebiyat tarihçileri için, bu 'tesbit' in önemli ve yararlı olacağını sanıyorum; 'İkinci Yeni' nin zamanla uğradığı yozlaşma ve akıbet, hangi tarafın haklı olduğunu zaten göstermiyor mu?...)
Söyledikleri kadar, rahat ve iyi mi?
Çağrışım/8. ''...o yaz, Cengiz 'in (İlhan) yazlığında, Çeşme 'deyim; neyle meşguldüm bilmem, televizyon açık, haberleri veriyor; Sıvas 'ta bazı kişilerin bir oteli bastığından, içerde epeyce aydının mahpus kaldığından bahsediyor. Cengiz 'le bakıştık, ikimizin yüzünde de, aynı kaygı: Sonu fena bitebilir.
''...sonraki haberlerde, içerde mahsur kalanların adları veriliyor; tahmin ettiğim gibi, Asım 'ın adı da onların arasındaydı; otelin ateşe verildiğini duyunca dehşete düştüm; biliyorum ki aziz arkadaşım, bu türlü serüvenlere alışkın değildir; ne fizik yapısı elverişlidir, ne ruhsal yapısı: O doğru bildiğini doğru söyleyen, bir aydın savaşçıdır; yangın kundakçılarıyla, boğuşacak bir insan değil...''
''...tahammülfersa bir bekleyiş başladı, o kanaldan o kanala geçiyor, yangının seyrini takip ediyorduk; söndürülebilecek mi, yoksa!.. Nedense onunla yaşadığımız nice olay, sinema şeridi gibi, gözlerimin önünden geçiyor; hayrettir, bu görüntülerde, Asım 'ın sadece yüzü var; iyi niyetli gülüşü, kaygılı bakışları; mütevekkil, fakat azimli duruşu; mütevazı Anadolu çocuğu halleri, ben okuduğum zaman Nâzım 'ın şiirlerini dinleyişi, vs. vs...''
''Sonuç tahmin ettiğim gibi, kötü çıktı: Asım Bezirci 'yi bir yangında kaybetmiştik; günlerce gözümün önünden, onun dumanlarla, alevlerle boğuştuğu sahneler gitmedi: Asım Bezirci 'nin sıradan ölmeyeceğini düşündüysem bile, sıra dışılığın bu mertebe alçakça, haksız ve sebebsiz olabileceği aklıma gelmemiş.)
(...işte böyle Asım kardeşim, cehennemi sana dünyada yaşattıkları için, ahirette cennete gönderildiğinden eminim: Nasıl, orası söyledikleri kadar, rahat ve iyi mi?...)
Cumhuriyet 29.07.2005
Sedat Sever konusunun en seçkin adlarından biri
'Çocuk edebiyatının temel işlevi' üzerine
"Çocuk ve Edebiyat"ı, "Çocuklar için yazıyorum" diyerek; öğütler veren, kendi anılarını anlatan, çocuk kültüründen çok uzak, yaptıkları işin sorumluluğunun farkında olamayan pek çok çocuk kitabı yazarının, yayınevi sahibinin ve böylesi yapıtlara ödül veren jüri üyelerinin de okuması çok gerekli.
Nevzat Süer SEZGİN
Artık tüm çevrelerin kabul ettiği gibi, günümüzde eğitimin ve öğretimin amacı; temel eğitim çağındaki çocuklarda, yaşamın kesintisiz bir 'öğrenme süreci' olduğu bilincini geliştirmektir. Bu amaçla yapılan bütün programlar, yaratılan tüm yöntem ve teknikler çocuklarda ; 'öğrenmeyi öğrenme', 'düşünmeyi öğrenme', 'sorun çözmeyi öğrenme', 'sağlıklı iletişim becerileri kazanma', 'teknolojiyi kullanma becerileri edinme', 'sorgulama araştırma beceri'leri kazandırmak amacıyla gündemimize girmektedir. Okulöncesi çağdan ilköğretimin sonuna kadar olan süreçte, çocuklara sunduğumuz en belirgin gelişim aracı kitaplardır. Otuz iki yıllık meslek yaşamımda yalnızca 'çocuk gelişimi ve eğitim' hakkında yazılmış olanları değil, çocuk yazını üzerine yapılmış bütün çalışmaları da olabildiğince izlemeye ve yararlanmaya çalıştım. Mesleğim gereği çocuğa sunulan dilin -onun tüm boyutlarda- sağlıklı bir gelişim oluşturabilmesini çok önemsiyorum. Batı kültürüyle tanıştığımız Tanzimat'tan beri çocuklar ve yazın ilişkisi hakkında eğitimcilere, annelere, babalara ışık tutabilecek eser sayısı ne yazık ki parmakla sayılabilecek kadar azdır. Son yıllarda Gülçin Alpöge'nin, Selahattin Dilidüzgün'ün, Necati Dönmez'in, Servet Bal ve Nergis Güven'in, Cahit Kavcar'ın, Ferkan Oğuztan'ın, Zehra İpşiroğlu'nun, Nazan İpşiroğlu'nun, Emin Özdemir'in ve M. Ruhi Şirin'in yapıtları bizlere ışık tuttu. Ayrıca Çocuk Edebiyatı'yla ilgili olarak sempozyumlar, seminerler düzenlenmeye, dergilerde -ara sıra da olsa- güzel yazılar yayımlanmaya başladı. Çocuk gelişiminde dilin öneminin fark edilip araştırma ve çalışmalar yapılması, bunların kitaplaşması da bu zamana rastlar. Edebiyatla çocuk ilişkisi konusunda ise, ilk yardımcılarımız Atalay Yörükoğlu ve Haluk Yavuzer olmuştu. Şimdi kaynaklara baktığımızda onların adlarının yanında, yeni yeni adlar bulmaya başladık. Çocuk gelişimi hakkında yazanların çoğalması, kaynakların zenginleşmesi elbette çok sevinilecek bir şey. Bu geç kalmış gelişme, biz eğitimcileri çok sevindiriyor. Ayrıca beni çok mutlu ediyor ve gelecek günlere umutla bakmama neden oluyor. Ancak, çocukla birlikte yaşamını sürdüren yetişkinlere, (bütünsel bir biçimde) çocuk yazınının, çocuk gelişimine etkilerini açık açık anlatan, somut eserlere de çok sık rastlayamadık. Arada bir rastladığımız güzel eserlerden biri var elimde. Bu eserin yazarı, Doç.Dr Sedat Sever sunuş yazısında:
ANA ÖZELLİKLER...
"Yazınsal nitelikli çocuk kitapları, okuruna sanatsal bir etkileşim ortamı yaratır; duygu ve düşünce boyutu olan dengeli insanın yetiştirilmesinde sorumluluk üstlenir. Okul türü öğrenmelere, estetik nitelikli iletileriyle katkı sağlar, bu öğrenmelerin içselleştirilmesi için sezinletici bir uyaran olur" diyor. "Yazınsal nitelikli çocuk Kitapları"nın ana özellikleri bu tümcede gizlenmiş adeta.Üç temel bölümden oluşuyor "ÇOCUK ve EDEBİYAT". Ayrıca kullanılan sıcacık dille, bir bilimsel çalışma kitabı olmasından öte, candan, sevecen bir rehber de oluyor okuyanlara. Sizi elinizden tutuyor ve hiç çekiştirmeden hem çocuk dünyasına, hem de edebiyatın insan yaşamındaki değerini bir kez daha anımsayıp, önemsemeye doğru götürüyor. Gerçekten kitabın dili öylesine içten ve öylesine yanı başınızdaki, kitabı bitirdiğinizde, kendinizi yeni bir dost bulmuş gibi hissediyorsunuz. Ve bu yeni dosta sevgiyle seslenmek gereksinimi duyuyorsunuz. Üç bölümden oluşan kitabın birinci bölümünde 'Edebiyat ve yaşam', 'Çocuk edebiyatı', Çocuk edebiyatının temel işlevi', 'Çocuk ve kitap etkileşiminde ilk adımlar', 'Kitaplar çocuklara nasıl seslenmelidir?', 'Okuma kültürü edinme sürecinde çocuk kitaplarının işlevi' gibi konularda, edebiyatın yaşamla ilişkisini irdeliyor.Yaşamın en belirleyici sürecinin (çocukluğun), okuma ve kitapla ilişkisini çarpıcı bir biçimde ve etkileyici bir dille sergiliyor. Bilgi toplumu, bilişim toplumu vb. sıfatlarla tanımlanan günümüz dünyasında çocuklarımıza evrensel okur- yazarlık becerisi kazandırmanın yolunun çocuk kültürünü tanımaktan geçtiğini söylüyor ve söylediklerini, Emin Özdemir, Gürsel Aytaç, J. Rebecca Luckens, Akşit Göktürk, Selahattin Dilidizgin, Mustafa Ruhi Şirin, Ferhan Oğuzkan, Haluk Yavuzer gibi yazarlardan yaptığı alıntılarla da besliyor. İkinci bölümde; çocuk kitaplarının, çocuğun gelişim sürecindeki yeri, dil ve bilişsel gelişim ile, kişilik gelişiminin özellikleri araştırılıyor. Bu araştırma toplumsal gelişim boyutlarında ayrı ayrı irdelenerek geniş bir perspektifte anlatılıyor. Her gelişim boyutunun genel özellikleri yaş gruplarına göre sistematize edilerek, uygulama ve kitap önerileriyle konu, somut bir biçime getiriliyor. Yazar bu bölümde ayrıca yaş grupları 2/3, 3/4, 4/5, 5/6, 6/8, 8/10 ve 10-12 yaş ile üstü dönemler biçiminde sınıflandırıyor. Her yaş döneminin ayrı özellikler taşıdığı göz önüne alınacak olursa yazarın, isabetli bir sınıflandırma yaptığını anlıyoruz. Dil gelişiminin diğer gelişim boyutlarıyla ilişkileri, paralellikleri ve karşılıklı etkileşimleri ayrı ayrı ele alınıyor ve bunlar "Bütünsel eğitim anlayışı"na uygun bir biçimde irdeleniyor. Sonra da, yaşama çok kolay geçirilebilecek öneriler halinde sunuluyor okura, doğal olarak yararlanmak isteyenlere. Bence bu bölüm, kitabın belkemiğini oluşturan bir bölüm. Çünkü çocuğun; bebeklikten ergenliğe kadar geçirdiği süreçte, yazınla olan ilişkisi ele alınıyor, bunun önemi vurgulanıyor, bu konuda örnekler veriliyor ve böylesine zor ve karmaşık bir konu sistematik bir biçimde ve çok kolay anlaşılır bir dille okura sunuluyor. Yazar, sorunlarıyla baş edebilen, yaratıcı, mutlu, yurtsever ve evrensel niteliklerle donanmış birey eğitiminden sıkça söz ettiğimiz bugünlerde; biz yetişkinlerin asgari bilgilere sahip olmadan çocuklara yönelik hiçbir işe kalkışmamamız gerektiğini de hissettiriyor. Eser bittiğinde, "KİTAP" kavramının çocuk gelişimindeki etkileri elle tutulurcasına somutlaşıyor. Bu etkiler öyle güzel vurgulanıyor ki, biz yetişkinler, sorumluluğumuzun büyüklüğünü tam anlamıyla algılayabiliyoruz.Üçüncü bölüm; 'Karakter', 'Konu', 'İleti', 'Resim', 'Dil' ve ' Anlatım' alt başlıklarıyla sunuluyor. Bu başlıkların içerdiği bilgiler çocuk edebiyatının dayanması gereken temel ilkeler içerisinde anlatılmış ve kitabın sistematiğine uygun biçimde açıklanmış. Ayrıca bu bölümde yine yaş grubu özellikleri belirtilerek, her alt başlık örneklerle süslenmiş. Örnek olarak seçilen anlatı, manzume, resim ile çizgilerin, çocuk kültürünün yetişkin kültüründen farklı yanlarını somut bir biçimde vurguladığını belirtmemiz gerekir. Resimlerin baskıları çok güzel. 73 yerli ve yabancı kaynağın, yazar, eser, yer ve yayınevi adlarının kitaba eklenmesiyle geniş bir 'kaynakça' bölümü oluşmuş. Bu zengin kaynakça bile, "Çocuk ve Edebiyat"ın büyük bir emek mahsulü olduğunu belgeliyor.
ÇOCUK KİTAPLARINA YAKLAŞIM
Hasan Ali Yücel, Janosh, Mavisel Yener, Yalvaç Ural, Necdet Neydim, Moruimi, Gülten Dayıoğlu, Muzaffer İzgü, Aytül Akal, Fatih Erdoğan, Ayla Çınaroğlu ve adlarını anamadığım öteki yazarların 193 kitabına göndermeler yapılması ise, verilen emeği ve okunmasının yararlarının altını bir kez daha çizmemi gerektiriyor. "Çocuk ve Edebiyat" kitabı çocuklarımızın eğitiminde analitik, sistematik ve bütünsel yaklaşımın önemini vurgulaması açısından ise türünün ilk örneği ve eğitim dünyası için okunması gerekli bir yapıt."Çocuk ve Edebiyat"ı, "Çocuklar için yazıyorum" diyerek; öğütler veren, kendi anılarını anlatan, çocuk kültüründen çok uzak, yaptıkları işin sorumluluğunun farkında olamayan pek çok çocuk kitabı yazarının, yayınevi sahibinin ve böylesi yapıtlara ödül veren jüri üyelerinin de okuması bence çok gerekli."Çocuk ve Edebiyat" ayrıca, çocukların ilk ve asıl öğretmenlerinin ana-babaları olduğu gerçeğinden yola çıkıldığında, temel eğitim çağında çocuğu olan tüm ebeveynlerin okuması gerekli bir yapıt. Akıcı, duru ve anlaşılabilir bir üslupla yazılmış olması geniş kitlelerin ilgisini kolaylıkla çekebileceğine olan inancımı pekiştiriyor.Sayın Sedat Sever'in, Çocuk ve edebiyat ilişkisinde; cinsel kimlik gelişimini de, aynı sistematik yaklaşımla irdeleyerek kitabının yeni baskılarına koymasını gönülden diler, bu yapıtının da en kısa zamanda, geniş bir okur kitlesine ulaşacağını umduğumu belirtmek isterim. (e-posta: nevzatsuermynet.com)Çocuk ve Edebiyat/ Doç. Dr. Sedat Sever/ Kök Yayıncılık/ 208 sayfa, 3 Bölüm, 2003 Ankara
Cumhuriyet Kitap, 14.07.2005
|
|
|
|