ABDÜLKADİR BADILLI İLE SOHBET


 

 

 

 

Yasemin Yaşar**Nural Aslan**Ebru Kesikbaş

 

 

     Abdülkadir Badıllı Ağabey bir çalışma odasında, kitapların sıcaklığı arasında ve meşguliyetlerinin yoğunluğu esnasında görüştük. Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatından bol, bol  hatıraların yer aldığı sohbet, muhtelif yönleriyle ibret alınacak bir nitelikte. İstifade temennisiyle...

   Risale-i Nur’lar ve Bediüzzaman’ın şahsiyeti dünden bugünlere hep ilgi odağı olmuş. Bu ilgi nereden geliyor sizce? 

    Bu soruya cevap olarak Vehbi Vakkasoğlu’ nun başından geçmiş bir hatıra sunulabilir. İ. H. L. Yıllarında Ömer Nasuhi Bilmen’ e  öğrencileri bir soru sorar. “Hocam sizin de kitaplarınız var, okunuyor, fakat pek güçlü ses getirmiyor. Bediüzzaman’ ın eserleri ise hem çok okunuyor, hem de okuyanlar bir cemaat haline geliyor. Sizin eserlerinizde bu heyecan neden yok?” Bu soruya Bilmen birden cevap vermek istemez. Ve “bu sorunun cevabının yeri burası değil” der, geçer. Fakat, çocuk hocanın peşini bir türlü bırakmaz. Ders çıkışında hoca da çocuğa bir şeyler söylemek ihtiyacı hissetmektedir. Otobüs durağında çocuğu yanına çağıran hoca, kulağına eğilerek, “Oğlum onun kulağına üfleyen var, bizim ise böyle bir özelliğimiz yok. Onun eserlerine telif denir. Bizimkisin ise tasnif  denir.” Der.

   Olaydan da anlaşılacağı gibi Bediüzzaman asırların enden kaydettiği bir şahsiyettir. Muhakemat’ın sonunda da söylemiş olduğu gibi, “Ben halli müşkül bir muammayım” demesi bunun bir işaretidir. O rast gele bir alım, bir hoca değildir. O Resulullah’ tan sonra bütün asırların beklediği bir alimdir. Onun için eserleri her geçen gün biraz daha artan bir ilgiyle okunmaktadır, okunacaktır. Bugün İslam aleminin dört bir yanında onun eserlerini anlamaya dönük sempozyumlar icra ediliyor. Nitekim, ülkemizde her yıl onun eserleri üzerinde farklı konularda sempozyumlar düzenleniyor. 30 ülkeden profesörler, doçentler Üstadı anlamaya çalışıyorlar. Eserleri üzerinde fikir yürüten bütün ilim adamları Onun müceddid olduğunda hemfikirdirler. Onun eserlerini okuyup geçmek olmaz. Okudukça her defasında yeni, yeni fikirler kazanılır. Kendisinin de dediği gibi, “Şimdi bunları ekiyoruz, bunlar tohumdur, ileride neşv-ü nema bulacaktır, ağaç olacaktır, meyve verecektir.”

   Nitekim, Sungur ağabey, “1954 yılında Üstad bize Arapça ders veriyordu. Önce okuyup geçiyordu. Sonraki okumalarında ise, geniş, geniş izahlar  yapıyordu. Bir çoğumuz bunları anlamıyorduk. O bize derdi ki, ‘Varsın siz şimdi anlamayın. Ben sadece size söylemiyorum. Ben şu anda bu havalideki nuraniyet alemine anlatıyorum. Onlar bunları dinliyor.’ Diye anlatıyordu.” 

    Bediüzzaman’ın gündemden düşmemesi, hatta bu ilginin gittikçe artması lazım. Çünkü, Onu asırlar beklemiştir. 33 ayet buna işaret ediyor. Bu öyle kolay bir hadise, bir hareket değildir. “Hz. Ali benden bahsediyor, haber veriyor.”  Demesi ne demektir? Yine, İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin Mektubat’ında bir yerde, “ Cenab-ı Hakkın adetidir. Eskiden her yüz senede bir peygamber gelirdi. Fakat, her bin geçince, Peygamberi ulul azam yani, yüksek kitap sahibi bir peygamber gelirdi. Ümmet-i Muhammed’de peygamberliğe son verildiği için, onun ümmetinden de mücedditler gelir.” Diyor. Her yüz senede gelen mücedditler “ulul” vazifesini görürler. Lakin, Peygamberimizin kendisinde üç asır sonra, onun kemalatı hükümrandı. Ondan sonra tarikat,velayet gölgeleri zuhur etti. Fakat bu tarihten itibaren 1000 sene geçtikten sonra, bir müceddid-i ulul  azam, yani, Mehdi, Aleyhisselam –aynen bu tabiri kullanıyor- gelmesi lazım diyor. Bilhassa tarih veriyor. Peygamberimizden sonra 1300 senesinde diyor, Üstad da 1300 ün başında başlamış kendi mücedditliğine...

 

    Bediüzzaman Said Nursi, eselerinin bir kısmını adını mekanlardan oluşturmuş. Mekanın insan üzerindeki tesirinden çokça söz etmektedir. Bilhassa Şanlıurfa’nın alem-i İslam’a dönük değerlendirmeleri oldukça ilginç. Sizce, neden mekan üzerinde ehemmiyetle durmakta. Bediüzzaman Urfa’ya neden bu kadar önem veriyor.

    Bu hususta Üstad’ın Urfa’ ya karşı, 1949’lardan itibaren büyük bir alakasının olduğunu görüyoruz. 1953’ten sonra gelen mektuplar, haberlerden öğrendiğimize kadarıyla, Bediüzzaman’ın halis talebelerinden olan Hulusi Bey, 1949’da buraya albay rütbesiyle daire başkanı olarak gelmiş ve burada iki sene kadar kalmıştır.

    O burada bulunurken, Urfa’lılar Üstada gidiyorlar (Vahdi Gayberi, Kuyumcu İbrahim) ve “Bize bir talebenizi gönderin. Biz Risalelerin neşrini, okumasını arzu ediyoruz. Hulusi Bey de meşgul olduğu için gelemiyor” diyorlar. Üstad da merhum Ceylan’ ı 1949’da Urfa’ya gönderiyor. O da 1950 de askere gidinceya kadar altı ay kalıyor. Urfalılar alıştıkları için tekrar Üsatada gidip eleman istiyorlar. Üstad da yanındaki talebeleri hiçbir yere bu şekilde göndermemiş. Fakat, Urfalıların bu isteği ve Üstadın da bir hikmeti var ki, bu mekana Abdullah Yeğin abiyi gönderiyor. Abdullah Ağabey o yıllarda Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde son sınıfta okuyor. Öylece fakulteden ayrılıp, Üstadın yanına geliyor  Üstad seni Urfa’ya göndereceğim” diyor.Abdullah ağabey, 1951’in Kasın aylarında Urfaya geliyor. O sırada Zübeyir Gündüzalp Ağabey Antep İslahiye‘de PTT’de muhabere memuru olarak çalışmaktadır. Üstad ona da haber gönderiyor ve “mümkünse tayinini Urafa’ya aldırsın” diyor. O da tayinini Urfa’ya aldırıyor. Ve 1952 yılı başlarında, Mart ayında Üstadın üç talebesi burada birleşiyorlar. Bir seneden fazla burada cami odalarında, şimdiki Rizvaniye Camiinin yanında kalıyorlar. O sıralar bu odanın ramında yarılmalar meydana gelmiş. Hatta, yarılan yerlerden topraklar dökülüyor. Herkes buraya girmekten korkuyor, fakat onlar burada yerleşmişler. Yazın orada kışın da Sumeydanı Camiinda kalmışlar. Fakat, 1952’ün Şubat ayında polisler geliyor ve onları götürüyor. Hepsi de kırk gün hapiste kalıyor. 

Tam o sırada Isparta savcısı Türkiye çapında, Bediüzzaman başta olmak üzere bir Nurculuk cemiyetinin varlığı hakkında dosyalar hazırlıyor. Dosyalarda Necip Fazıl, Eşref Edip, Avukat Abdürrahim Zapsu Salih Özcan, Üstad ve bütün talebeleri bulunuyor. Orada da bir iki ay hapis kaldıktan sonra, sorgu hakimliğinde dava devam ederken, Üstad Bediüzzaman, Samsun mahkemesi dolayısıyla İstanbul’da bulunmaktadır. (1953’ün mayıs ayında) Ağabeyler, hapisten çıkar çıkmaz, doğru İstanbul’a giderler. Abdullah Yeğin’in ifadesiyle İstanbul’da 20 gün kadar kalıyorlar. Üstad, Zübeyir ağabeyi kendi yanına bırakıyor ve diğer talebelerini tekrar Urfa’ya gönderiyor. Ve ondan sonraki bütün mektuplarında Urfa’ya geleceğini belirtmektedir. “Bu kitap basılırsa geleceğim, bu kış sonunda geleceğim, işte bu hastalıktan kurtulsam geleceğim” gibi ifadeleri çokça bulunmaktadır. Fakat 9 sene sonra gelebildi. 1951’in başlarında Mevlana Halid’in cübbesini, iki kat yatağını, özel bazı eşyalarını, kitaplarını göndermişti. Üstad niçin Urfa’ya bu kadar önem vermiş? Bunun bir çok sebebi olabilir, fakat, benim bildiğim bu kadar başka bilemiyorum.

    Bazı mektuplarında Urfa’nın alem-i İslam’ın merkezi hükmünde olacağından bahsediyor. Bu müjde nasıl tahakkuk edecek sizce. ?

   Lahikaya geçmeyen hususi bir mektupta bu ibareler var. “Nerede bir Urfalı görsem eskiden onunla tanışmışız gibi bir yakınlık hissediyorum” diyor.

   Urfa’ya çok peygamberler gelmiş, veliler gelmiş, bunlarda kaynaklana ayrı bir ehemmiyeti de olabilir. Üstad’ın çok büyük alakasının olduğu bir vakıa.

 Coğrafya olarak ta bir merkeziyet göze çarpıyor?

     Tabii, Urfa alem-i İslam’ın ortak bir noktası gibi. Benim kendim bir ziyaretimde, çocukça dedim ki, “Üstad’ım sisi Urfa’ya götürmeye geldim.” O da “Ben şimdi gelemiyorum, gelsem siyasete karışmış olurum. Oraya geldikten sonra Suriye ayrı, Türkiye ayrı tahammül edemem. Dolayısıyla siyasete karışmış olurum” dedi.

     Tabii, hudut biraz soğuk geliyor. Her  iki millet Müslüman, çoğunun ırkı da bir. Suriye’nin bir yanında Türkler, bir yanında Kürtler yaşıyorlar. Çoğu yerde birlikte yaşıyorlar. Neden hudut? Hem Müslüman hem aynı millet, hem aynı din, hem aynı insanlar? Hudut fıtrata uygun değil. Suruç’ta akrabaların bir kısmı öbür tarafta, bir kısmı bu tarafta, birbirlerine bayramlarda ve diğer vakitlerde gider gelirler.

    GAP’la maddi alanda sesini dünyaya duyuran Urfa, manevi alanda da bir önderlik yapabilir mi?

    Biz, Bediüzzaman bir şeyler söylemiş ise, o sözlerin bir gün muhakkak tahakkuk edeceğine inanıyoruz. Maddi alandaki gelişmeler elbette ki, manevi alandaki gelişmeleri de beraberinde getirecektir. Bediüzzaman’ın bütün müjdeleri bir, bir tahakkuk ettiğine göre, diğer sahadaki sözleri de bir gün yerini bulacaktır.

    Hanımların Risale-i Nur Hizmetleri hakkında neler söyleyebilirsiniz? Dünden bu güne hanım Risale-i Nur Talebeleri nasıl bir hizmet sergilemişler?

 Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin hanım nur talebeleri sahabeler döneminde bayanlar ne gibi hizmetler düşmüş ise onlar da bu zamanda böyle hizmet yapmışlardır.

     Erkeklere düşen vazifeden belki daha mühimi hanım talebelere düşmektedir. Çünkü, onlar kendilerini daha sıhhatli ve daha tutarlı yetiştirmek zorundadırlar. Evlerde yetişen yeni nesiller annelerin kucaklarında büyümektedirler. İstikbale şekil verecek güce bu yönde hanımlar sahiptirler.

   Bu hizmetin kadını erkeği  yok  bu cihetiyle, Hizmet hemen her sahada bizleri bekliyor. Hatta hanım kardeşlerimizin biraz daha fazla çalışmaları gerekiyor. Zira onların kalpleri daha hassastır. Daha iyi Risale-i Nur’u anlayabilirler. Bu noktadan kadını, erkeği, çocuğu hep beraber bir hizmet anlayışı içerisinde bulunmak icap ediyor. 

(Bizim Aile dergisi sayı 92)

Kaynak: www.bediuzzamanvakfi.org

 

 

GERİ DÖN

 
 
 
 
 
 

 

Haberleri başka platformlarda yayınlamak isterseniz kaynak gösterme mecburiyetiniz olacaktır...