|
İNSAN MUCİZESİ
Vücuttaki Taşıma Ağı: Dolaşım Sistemi
İnsan vücudundaki işlemlerin çok büyük bir bölümü, dolaşım sisteminin birbiriyle bağlantılı ve son derece karmaşık yapısı sayesinde gerçekleşir. Dolaşım sistemi, insan vücudunda bulunan yaklaşık 100 trilyon hücreyi tek tek dolaşarak besleyen bir damarlar ağıdır. Bu bölümde, kalp, damarlar ve kan gibi daha birçok parçadan oluşan bu kompleks sistemle ilgili üzerinde düşünülmesi gereken konulara değineceğiz.
VÜCUDUMUZUN İÇİNDE AKAN YAŞAM NEHRİ: KAN
Bütün canlılarda hücrelere besin taşınması, atık maddelerin vücuttan uzaklaştırılması ve solunum gazlarının hücrelere ulaştırılması gibi ihtiyaçlar, dolaşım sistemiyle taşınan maddeler aracılığı ile karşılanır. İnsanlarda bu işlemlerin tümünü gerçekleştiren sıvı ise "kan"dır. Ayak parmağınızın ucundaki bir deri hücresinden, gözünüzde bulunan özel bir dokunun hücresine kadar vücudunuzda bulunan bütün hücreler kana muhtaçtırlar.
Kan, vücudu bir ulaşım ağı gibi saran damarlar içinde akar ve insan vücudunun her noktasını ziyaret eden uçsuz bucaksız bir nehre benzer. Bu nehir, vücuttaki yolculuğu sırasında hücrelerin ihtiyacı olan maddeleri paketler halinde taşır. Nehrin taşıdığı bu paketleri bir kargo paketi olarak nitelendirecek olursak, bu paketlerde yiyecek, su ve bazı kimyasal maddeler bulunur. Ulaştırılması gereken en acil paket ise oksijendir. Çünkü hücreler oksijensiz kalırlarsa kısa bir süre içinde ölürler. Ancak vücutta kurulmuş olan kusursuz sistem sayesinde paketlerin tümü hücrelere tam zamanında taşınır ve hep doğru adreslere teslim edilir.
İnsan günlük hayatında vücudundaki bu nehrin akışını hiç hissetmez. Ancak insan vücudu o kadar mükemmel bir sanatla tasarlanmıştır ki, bedenin her noktası damarlarla kaplı olduğu halde, dışardan bakıldığında bu damarlar belli olmaz. Çünkü insan vücudunu kaplayan 2 mm. kalınlığındaki deri tabakası damarları ustalıkla gizler.1 Bu tabaka aslında o kadar incedir ki, deride meydana gelen en küçük bir çizik bile kanın dışarı sızmasına neden olur. Eğer damarlar, incecik ve estetik bir deri ile gizlenmeselerdi, kuşkusuz dünyanın en güzel insanı dahi yüzüne bakılamayacak kadar çirkin ve itici bir görüntüye sahip olurdu.
Kanın vücut içinde çok fazla görevi vardır. Atıkların ve zehirlerin karaciğere taşınması, savunmaya destek olma, bir klima cihazı gibi vücut ısısının ayarlanması ve besinlerin ilgili yerlere ulaştırılması gibi pek çok hayati görev kan vasıtasıyla yerine getirilir. Vücut içindeki haberleşmenin tamamına yakın bir bölümü de kan tarafından sağlanır.
KANIN HAYATİ GÖREVLERİ VE TAKLİT EDİLEMEYEN ÖZELLİKLERİ
1. Taşıma Sorumlusu
Vücudumuzdaki bütün hayati işlemler dolaşım sistemi sayesinde gerçekleşir. Soldaki resimde gördüğünüz damarlar ağı sayesinde görür, duyar, nefes alır, yürür kısacası yaşamımızı sürdürürüz.
Vücudunuzun ihtiyacı olan her türlü madde kan vasıtasıyla ilgili organlara taşınır. Glikoz, aminoasit, vitamin, mineral gibi besinler ve en önemlisi oksijen bunlardan bazılarıdır. Ayrıca kan, hücrelerin atıklarını toplayan bir çöp ünitesi gibidir. Vücutta bulunan yaklaşık 100 trilyon hücrenin her birinin günlük olarak gerçekleştirdiği işlemler sonucunda bazı atıklar ortaya çıkar. Karbondioksit, üre gibi vücut için zararlı olan bu atık maddelerin hücrelerden uzaklaştırılarak vücuttan atılması da kan vasıtasıyla gerçekleşir. Kan atık maddeleri böbreklere taşır ve bu maddeler böbreklerde temizlenir. Hücrelerde üretilen zehirli karbondioksit gazı ise yine kan tarafından akciğerlere taşınır ve burada vücuttan atılır.
Bu işlemleri gerçekleştiren ise, bilinçsiz kan hücreleridir. Ancak bu hücreler, son derece bilinçli bir şekilde, kanda taşınan atık maddeleri ve yararlı maddeleri birbirlerinden ayırt edebilmekte, ve hangisinin nereye bırakılacağını çok iyi bilmektedirler. Örneğin hiçbir zaman zehirli gazları böbreklere veya atık maddeleri akciğere taşımazlar. Ya da, besin ihtiyacı olan bir organa atık maddeleri götürmezler. Kuşkusuz, böyle bir şaşkınlık, o insanın ölümüne dahi sebep olabilecek kadar ciddi bir hata olurdu.
Damarlarda hareket eden kan hücreleri
Kan hücrelerinin, hiçbir şaşırma, karıştırma, aksatma ve hata olmadan, son derece bilinçli bir şekilde görevlerini yerine getirmeleri, onları kontrol eden, düzenleyen, organize eden bir akıl ve bilincin de varlığını göstermektedir. Bu insanın kendisi değildir ve olamaz da. Çünkü insan bu işlemlerin herhangi birinden haberdar olmadan bir ömür sürer. Ancak dolaşım sistemi yine de kusursuzca işlemeye devam eder.
Kan hücrelerinin, bu ayrıştırma, seçme ve karar verme yeteneklerini tesadüfen kazanmış olduklarını, bunları kendi iradeleriyle gerçekleştirdiklerini öne sürmek ise en mantıksız ve akıl dışı iddialardan biri olacaktır. Kana tüm bu özellikleri verenin ve kusursuz bir sistem yaratının üstün kudret sahibi olan Allah olduğu apaçık bir gerçektir.
DARWINİZİM'İN NE BÜYÜK BİR SAFSATA OLDUĞUNU GÖRMEK İÇİN SADECE BİR ÖRNEK YETER!
Darwinizm, tesadüfen meydana gelen milyonlarca olayın, cansız maddeleri canlandırdığını, kusursuzca işleyen, eksiksiz tasarıma sahip yapıları oluşturduğunu öne süren, son derece mantıksız bir iddiadır. Darwinizm'in ne kadar büyük bir safsata olduğunu görmek için şu örneği okumanız dahi yeterlidir.
Kandaki taşıyıcı proteinlerden biri olan albumin, kolesterol gibi yağları, hormonları, zehirli safra kesesi maddesini ve penisilin gibi ilaçları kendine bağlar. Daha sonra kanla birlikte vücutta gezerek, topladığı zehirleri karaciğerde zararsız hale getirilmek üzere bırakır, besin maddelerini ve hormonları ise gerekli oldukları yerlere götürür.
Şimdi bir düşünün ve kendinize şu soruları sorun:
-Albumin gibi atomlardan oluşmuş, hiçbir bilgisi, şuuru olmayan bir molekül nasıl olur da, yağları, zehirleri, ilaçları, besin maddelerini birbirinden ayırt edebilir?
-Dahası, nasıl olur da karaciğeri, safrayı, mideyi tanıyıp, taşıdığı maddeleri şaşırmadan, yanılmadan, hiç hata yapmadan her seferinde doğru yere ve ihtiyaç oranında bırakabilir?
Kanda taşınan zehirli maddeleri, ilaç ve besin maddelerini mikroskopta görseniz -tıp eğitimi almadıysanız- bunları siz bile birbirinden ayıramazsınız. Hangi organa hangisinin ne kadar miktarda bırakılması gerektiğini ise kesinlikle tespit edemezsiniz.
İnsanların büyük bir çoğunluğunun, özel bir eğitim almadıkça bilemeyecekleri bu bilgileri, şuursuz birkaç atomun birleşiminden oluşan albumin molekülü bilmekte ve milyonlarca yıldır bütün insanlarda görevini kusursuzca yerine getirmektedir. Kuşkusuz bir "atom topluluğunun" böyle bir şuur gösterebilmesi, Allah'ın sonsuz kudreti ve ilmi ile gerçekleşmektedir.
2. Askerlerin Taşınması
Devriye gezen bir savunma sistemi hücresi görülüyor
Kanın bir diğer görevi de hastalıklarla mücadele eden savunma sistemi hücrelerini taşımaktır. Vücuda giren virüs, bakteri gibi yabancı maddeler kanda bulunan antikor ve lökosit adı verilen savaşçılarla zararsız hale getirilirler. Ayrıca savunma sistemi hücreleri kan nehri üzerinde devriye gezer ve bütün vücudu bu sayede denetlerler. Dolayısıyla, vücuda giren yabancı bir madde, devriye gezen bu savunma hücrelerinden biri tarafından derhal tespit edilebilmektedir. (Vücuttaki savunma için bkz. Harun Yahya, Savunma Sistemi Mucizesi, Vural Yayıncılık)
3. Haberleşme
Kan aynı zamanda vücudun haberleşme yollarından birini de oluşturur. İnsan vücudundaki hücreler arasında çok üstün bir haberleşme sistemi vardır. Hücreler birbirleri ile -adeta her biri şuurlu birer insanmışcasına- bilgi alışverişinde bulunurlar. Hücrelerin birbirlerine gönderdikleri mesajlar (hormonlar) kan tarafından taşınır. (Detaylı bilgi için bkz. Bedenimizdeki Muhteşem Haberleşme: Hormonal Sistem Bölümü)
4. Yaraların Kapanması
Kan sıvısının en mucizevi özelliklerinden biri de 'pıhtılaşma' mekanizmasıdır. Pıhtılaşma sayesinde hasara uğrayan bir damarda meydana gelebilecek olan kan kaybı en aza indirilmiş olur. Pıhtılaşma mekanizmasında kanın içinde bulunan onlarca protein, enzim ve vitamin bir düzen içinde görev alır. Bu özelliği ile pıhtılaşma mekanizması bilim adamları tarafından kusursuz bir planlama ve tasarım örneği olarak gösterilmektedir. (Detaylı bilgi için bkz. s.37-43)
5. Vücuttaki Dengelerin Ayarlanması
Kanın taşıdığı hayati kargo paketlerinden biri de "ısı"dır. Kanla dolu damarlar, tıpkı bir binanın sıcak su taşıyan kalorifer boruları gibi ısıyı bütün vücuda yayarlar. Ancak ısının kaynağı kalorifer örneğinde olduğu gibi tek bir kalorifer kazanı değil, vücuttaki bütün hücrelerdir. Kan sayesinde hücrelerin ürettikleri ısı bedene eşit olarak dağıtılır.
Gün içinde yaptığımız hareketlerin temposuna göre vücudumuzda çeşitli değişiklikler yaşanır. Örneğin vücut sıcaklığı arttığı zaman beyindeki düzenleyici merkez (hipotalamus) kan damarlarının genişlemesini ve ter bezlerinin harekete geçmesini sağlar.(1) Bunun üzerine hemen vücut ısısı azalır. Vücudumuzda ısı kaybı olduğunda da aynı düzenleyici merkez tam tersi işlem yaparak kan damarlarının daralmasını ve titreme oluşmasını sağlar.(2) Bu önlemlerden sonra vücut ısısı tekrar yükselir.
Eğer vücudumuzun ısı dağıtım sistemi olmasaydı oldukça büyük sıkıntılar yaşardık. Kas gücüyle yaptığımız bir iş sonucunda, örneğin koştuğumuzda bacaklarımız ya da bir yük kaldırdığımızda kollarımız aşırı derecede ısınır, diğer bölgelerimiz ise soğuk kalırdı. Bu dengesiz yapı, metabolizmamıza büyük zarar verirdi. İşte bu nedenle ısının bedene eşit olarak dağıtılması son derece önemlidir.
Aynı şekilde bedenimizde fazla yükselen ısının düşürülmesi için de terleme mekanizması ile birlikte kan devreye girer. Deri altındaki kan damarları genişler ve böylece kanın taşıdığı ısıyı havaya bırakması kolaylaştırılmış olur. Bu nedenle yüksek tempolu fiziksel işler yaptığımız zaman, damarların genişlemesi sonucunda yüzümüz kızarır. Kan, vücut ısımızın korunmasında da büyük rol oynar. Üşüdüğümüzde ten rengimiz beyazlaşır. Çünkü derimizin altındaki kan damarları havanın soğukluğuna göre daralır. Bedenimizde havaya yakın bölgelerdeki kan bu şekilde azaltılmış olur ve vücuttaki soğuma minimuma indirilir.
YÜZEN HÜCRELERDEN OLUŞAN BİR DOKU
Kan yapı olarak vücudun diğer sıvılarından farklıdır. Kan aslında bir anlamda dokudur; tıpkı kemik veya kas dokusu gibi. Ancak bir dokuyu oluşturan hücreler birbirlerine sıkı sıkıya tutunurken, kan dokusunu oluşturan hücreler birbirlerine yapışık olmayan hücrelerden oluşmaktadır. Alyuvar, akyuvar ve trombosit ismi verilen kan hücreleri, kan plazması içinde serbestçe dağılmış olarak dolaşırlar.
Kan %55 plazmadan, %45 de kan hücrelerinden oluşur. Plazmanın %90-%92'si su, geri kalan bölümü ise plazma proteinleri, aminoasitler, karbonhidratlar, yağlar, hormonlar, üre, ürik asit, laktik asit, enzimler, alkol, antikorlar, sodyum, potasyum, iyot, demir, bikarbonat gibi elementlerden oluşur. İşte kan hücreleri bu karmaşık sıvının içinde yüzerler.
KANI OLUŞTURAN PARÇALAR
Küçük Kırmızı Hücreler: Alyuvarlar
İnsan bedeninde bulunan yaklaşık 25 trilyon küçük kırmızı hücre hiç durmadan yük taşır. Alyuvar isimli bu hücreler, kan sıvısı içinde bütün vücudu baştan aşağı dolaşır ve yerine göre oksijen ya da karbondioksit taşırlar. Ancak bu basit bir taşıma işlemi değildir. Öncelikle hücrenin bir madde taşıyabilmesi için özel bir yapısının olması gerekmektedir. Örneğin oksijen taşıyacak hücre için en ideal şekil hücrenin yassı olmasıdır. Çünkü bu yassı şekil hücrenin yüzey alanını artıracak ve oksijenle temasını kolaylaştıracaktır. Nitekim alyuvar hücresinin biçimi yuvarlak ve yassı bir yastığı andırır. Bu sayede alyuvarlar mümkün olduğunca çok oksijen atomuyla temas edebilecek bir dizayna sahiptirler.
Mikroskopla incelendiğinde kanın içinde birçok farklı hücre türü olduğu görülecektir. (solda) Kanda sayıca daha çok olan kırmızı kan hücreleri kana rengini verir. Bu hücreler oksijenle yüklü olduğunda kanın rengi kırmızı olur. Aksi takdirde kan pembemsi bir kahverengiye bürünür.
Olağan koşullarda vücutta saniyede yaklaşık 2.5 milyon alyuvar üretilir.2 Alyuvar sayısının dengede tutulması vücut için hayati önem taşımaktadır. Herhangi bir nedenle örneğin vücut ısısının azalmasıyla birlikte alyuvar sayısında artma görülmesi önemli rahatsızlıklara yol açar. Vücut ısısı aşırı düştüğünde kan sıvısının azalmasına karşılık, alyuvar sayısı aynı kalır. Birim hacme düşen alyuvar sayısının artması ile birlikte kanın akıcılığı azalır. Bu da damarlarda tıkanmaya neden olur ve kalbin çalışmasını zorlar. Bu nedenle alyuvar sayısının belirli bir dengede olması insan yaşamı için hayatidir.
Vücuttaki taşıma işlemi için hücrenin şeklinin yassı olması tek başına yeterli değildir. Oksijeni taşıyan, fakat hücreye kullanabileceği şekilde sunamayan alyuvarların hiçbir anlamı yoktur. Çünkü vücut hücrelerinin, oksijeni kendilerine bağlayacak özel moleküllere ihtiyacı vardır. Bu molekül oksijenle üç boyutlu bir yapıda en ideal şekilde birleşmeli ve oksijeni güvenle taşımalıdır. Ancak oksijene çok da sıkı bağlanmamalı, oksijen verilecek hücreye geldiğinde, oksijenden kolayca ayrılabilmelidir. Kısacası oksijenin taşınması ve gereken yerlerde kullanılabilmesi için kendine has bir tasarıma sahip çok özel bir moleküle ihtiyaç vardır. İşte bu molekül alyuvarlara -dolayısıyla kana- kırmızı rengini veren hemoglobin molekülüdür. Hemoglobin birbirinden farklı iki işlev yapabilmesi nedeniyle bilim adamları tarafından "olağanüstü bir molekül" olarak nitelendirilmektedir.
Hemoglobin akciğerdeki oksijeni alırken, karbondioksidi bırakır ve oradan kaslara geçer. Bu sırada kaslar da besinleri yakıp karbondioksit oluşturur. Hemoglobin molekülü kaslara ulaştığında öncekinin tam tersi bir işlev görerek oksijeni bırakıp karbondioksidi alır. Bu çok şuurlu ve disiplinli bir hareket şeklidir.
Hemoglobin oksijenin taşınması için gerekli olan en uygun tasarıma sahip bir moleküldür.
Bilim adamları, 1996 yılında, alyuvarların yapısındaki hemoglobin moleküllerinin oksijeni taşımaktan başka, yaşamsal önem taşıyan bir diğer molekülü daha taşıdıklarını keşfettiler. Bu molekül, azotmonoksittir (NO). Hemoglobinin azotmonoksit gazını taşımasının çok önemli bir nedeni vardır. Hemoglobin, azotmonoksit gazının yardımıyla dokuya ne kadar oksijen verileceğini denetler.3 Dolayısıyla, bu gazın hemoglobin tarafından taşınması insan hayatı ve sağlığı açısından son derece önemlidir.
Hemoglobinin kusursuz molekül yapısı ve işlevleri bilim adamlarının da dikkatini çekmiştir. Evrimci Gordon Rattray Taylor, The Great Evolution Mystery (Büyük Evrim Gizemi) adlı kitabında, hemoglobin hakkında şunları yazmıştır:
Kanın oluşumu, tek başına bir saga destanı gibidir. Çoğunun yeterince anlaşılmadığı en az 80 unsurdan oluşur. En büyük öneme sahip olan bileşen ise hemoglobindir. Hemoglobin akciğerdeki oksijeni alırken, karbondioksiti bırakır ve oradan kaslara geçer. Orada ise tam tersi işlevi yapar, oksijeni bırakıp, karbondioksiti alır. Kaslar besinleri yakıp karbondioksit oluşturur. Bir arabanın akaryakıt yakıp karbonmonoksit üretmesi gibi. Bu madde gerçekten olağanüstü bir moleküldür ki, bir anda oksijene karşı birleşme eğilimi gösterirken, birkaç saniye sonra bu eğilimini kaybeder. Bir anda tercihi karbondioksite bağlı olarak değişir. Bu da onu daha da dikkate değer yapar. Yaptığı işe uyum gösteren daha iyi bir örnek yoktur.4
Nerede, ne zaman, nasıl davranacağını çok iyi bilen hemoglobin molekülü Allah'ın ilhamı ile hareket etmektedir.
Taylor'ın da özetlediği gibi, hemoglobin molekülü adeta şuur sahibi bir varlık gibi gerektiği yerde ve zamanda gereken seçimi yapabilmektedir. Yalnızca oksijeni taşımakla kalmayıp, hemoglobin, oksijene acil gereksinimi olan bir kasın yanından geçerken bu oksijeni bırakması gerektiğini hemen anlamakta, bu sırada açığa çıkan karbondioksiti alması ve nereye bırakması gerektiğini de bilerek hareket etmekte ve yeni yüküyle birlikte akciğerlere doğru yola çıkmaktadır. Hemoglobin molekülü hiçbir zaman oksijen ile karbondioksiti birbirine karıştırmamaktadır ve daima doğru adrese gitmektedir.
Bir molekülün düşünme, karar verme, seçme ve tercih yapma gibi özellikler gerektiren bu gibi davranışlarda bulunması elbette ki düşündürücüdür.
Bu molekülün sergilediği olağanüstü şuur sayesinde tüm insanlar yaşamlarını rahatlıkla sürdürebilmektedir. İnsan vücudunda saatte ortalama 900 milyon alyuvar üretilir. Sadece bir alyuvar hücresinde ise yaklaşık 300 milyon hemoglobin molekülü bulunur. Bu moleküllerin tümü bu işlemleri hiçbir karışıklık çıkmadan yapabilecek özelliklere sahiptir. İnsan vücudunda bulunan bütün hemoglobin moleküllerinin sayısı ve bu moleküllerin hepsinin istisnasız aynı yeteneklere sahip oldukları düşünüldüğünde konunun önemi daha net anlaşılmaktadır.
Böyle bir seçiciliğin tesadüfen ortaya çıkamayacağı, tesadüflerin insan vücudundaki milyarlarca hemoglobine bu özellikleri kazandıramayacağı akıl sahibi her insan için çok açık bir gerçektir. Hemoglobin molekülünü yaratan ve her insanın vücuduna tüm özellikleriyle birlikte yerleştiren Allah'tır.
OKSİJENİN HEMOGLOBİNE BAĞLI DAĞILIMI EVRİMCİLER İÇİN BİR ÇIKMAZDIR
Kanın, oksijen dağıtıp, karbondioksit alma işlevini hemoglobin olmadan yapamaması evrimciler için bir açmazdır. Çünkü evrimciler kanın da insan vücudundaki diğer sistemlerin de zaman içinde aşama aşama gelişmelerle meydana geldiğini iddia ederler. Yani bu iddiaya göre kanın var olduğu ama içinde hemoglobin molekülünün henüz bulunmadığı bir dönem vardır. Oysa bu evrim teorisi açısından büyük bir çelişkidir. Kan denen sıvı hemoglobin molekülü olmadan işlevini yerine getiremez ve hücrelerine oksijen ulaşmayan canlı hemen ölür. Bu canlının hemoglobin molekülünün oluşumunu bekleyecek zamanı yoktur. Görüldüğü gibi kan oluştuğu anda hemoglobinin de oluşması gerekmektedir. Yani kanın, tüm özellikleri ve yapıları ile birlikte tek bir anda ortaya çıkması şarttır. Evrimcilerin aşamalı oluşum iddiaları bu noktada tamamen çökmekte ve kanın Allah tarafından tek bir anda yaratıldığını ortaya koymaktadır.
ALYUVARLARIN ŞEKLİNDEKİ HİKMET
Alyuvar hücrelerinin biçimi daha önce de belirtildiği gibi yuvarlak ve yassı bir yastığı andırır. Bu yassı şekil hücrenin yüzey alanını artırır ve oksijenle temasını kolaylaştırır. Oksijenin kolay taşınması için bu en ideal şekildir. Bu şeklin bozulması durumunda vücutta son derece ciddi hastalıklar ortaya çıkar. Orak hücreli anemi denilen hastalık türünde alyuvarlar "hemoglobin S" denilen anormal hemoglobin tipini içerirler. Bu hemoglobin, oksijensiz kaldığı zamanlarda alyuvar içinde uzun kristaller halinde çöker. Bu kristaller de hücreyi uzunlaştırarak bir çeşit orak şeklini almasına neden olurlar. Alyuvar oraklaşınca, kandan dokulara oksijen geçişi zorlaşır. Bu durum oksijen azlığına ve oraklaşmanın artmasına neden olur. Bir süre sonra alyuvar kütlesi azalmaya başlar ve hastalık birkaç saat içinde çok tehlikeli boyutlara ulaşabilir.5
Normal alyuvarlar damarlardan kolaylıkla geçer (1), bozularak oraklaşmış alyuvar hücreleri (2) ise damarlarda tıkanmaya yol açar. (3)
Bu gibi hastalık halleri dışında hemen hemen bütün insanlarda alyuvarların şekli aynıdır. Bu şekil sayesinde her insanın vücudundaki oksijen kolaylıkla gereken yerlere taşınır. Şu anda yaşayan, geçmişte yaşamış olan ve gelecekte de yaşayacak olan bütün insanların alyuvarlarının şeklinin yassı ve yuvarlak bir yastık şeklinde olması elbette ki tesadüflerle açıklanması mümkün olmayan bir durumdur. Allah herşeyin en kusursuzunu bilen, herşeyi en ince ayrıntısına kadar tedbir edip düzenleyendir. Tüm alemlerin Rabbi olan Allah'ın şanı çok yücedir.
BENZERİ ÜRETİLEMEYEN MUCİZEVİ SIVI: KAN
Kanda gerçekleşen olayları inceleyen bilimadamları karşılaştıkları kusursuz düzeni taklit edebilmek için çalışmalarını sürdürmektedirler. Ancak bugüne kadar somut bir gelişme kaydedilememiştir. Hatta araştırmacılar bu olağanüstü sıvıyı taklit etmeye çalışmaktan vazgeçmişler, kan ile ilgili araştırmaların yönünü değiştirmişlerdir. Oksijen taşıyabilen yedek bir sıvıyı üretmek için çalışmalar yürütmektedirler.
Ancak bilim adamları kan ile ilgili çalışma yaparken çeşitli zorluklarla karşılaşmaktadırlar. Kanı damardan çektikleri anda kan pıhtılaşmaktadır. Kan hücrelerinin mikroskop altında ve bedende aynı şekilde hareket edip etmedikleri bilinmemektedir. Ayrıca kan ne plastik hortumda ne de cam şişede tam anlamıyla canlı kalmadığı için içindeki hücreler ayrı ayrı alınıp incelenmektedir. Bütün bunlar gözönünde bulundurulduğunda bilim, canlı 'kan'ı değil laboratuvardaki kanı analiz ederek tanımaktadır. (R. von Bredow, Geo, Kasım 1997)
Laboratuvarlarda benzeri üretilemeyen bu olağanüstü madde insan ilk ortaya çıktığından beri vücutta üretilmektedir. Bugün sahip olduğumuz yüksek teknoloji ile taklidi dahi yapılamayan bir maddenin zaman içinde kendi kendine tesadüflerin etkisiyle oluştuğunu iddia etmek akılcılıktan tamamen uzaklaşmak demektir. Pek çok canlı türüne hayat veren bu madde Allah'ın yaratışının açık delillerinden bir tanesidir.
ALYUVARLARIN ŞEKİL DEĞİŞTİRME YETENEĞİ
Alyuvar hücreleri tek bir kan damlasına 250 milyon tane sığacak kadar küçük boyutlardadır. Bu alyuvarların damarlarda kolay hareket edebilmesini sağlayan avantajlı bir durumdur. Ancak insan vücudunda çapı bir alyuvar hücresinin çapından çok daha küçük kılcal kan damarları vardır. Bu, ilk bakışta oldukça büyük bir problem gibi görülebilir. Çünkü alyuvar hücresinin kendisinden çok daha küçük çapa sahip bir kılcal damardan geçmesi gerekecektir. Bu zor işlem nasıl gerçekleşir?
İşte bu noktada alyuvarların esnek yapıları devreye girer. Alyuvarlar yassı ve oldukça esnek yapıları sayesinde en dar damarlardan bile rahatlıkla geçebilirler. Bu esneklik alyuvar hücrelerinin sahip olduğu bir başka tasarım örneğidir. Eğer alyuvarlar biraz olsun bu esnekliklerini kaybederlerse oldukça ciddi problemler doğar. Örneğin bazı şeker hastalarının gözlerindeki hassas dokular, esnekliklerini kaybetmiş alyuvar hücreleri tarafından tıkanır ve bu durum ileri aşamada körlüğe neden olur.6 Tek bir örnekte bile görüldüğü gibi insan vücudunun her parçasında var olan tasarım son derece hassas, kusursuz bir denge üzerine kuruludur.
VÜCUTTAKİ GERİ DÖNÜŞÜM SİSTEMİ İLE SAĞLANAN EKONOMİ
İnsan vücudundaki geri dönüşüm sistemi de kusursuz bir yapıya sahiptir. Her an çok sayıda işlemin gerçekleştiği vücudumuzda sürekli zararlı atıklar, ölü hücreler, vücuda giren ve savunma sistemi tarafından parçalanan yabancı maddeler ve daha pek çok gereksiz madde dolaşır. Ancak bunların hiçbiri vücuda zarar vermez.
Yanda vücuttaki demir emiliminin nasıl gerçekleştiğini gösteren tablo görülmektedir.Sürekli yenilenen alyuvarlar vücut için önemli bir demir kaynağıdır.
Çünkü vücutta bu maddeleri dışarı atabilecek veya vücut içinde gereken işlemlerde değerlendirecek sistemler mevcuttur. Örnek olarak sürekli yenilenen alyuvar hücrelerini verebiliriz. Bu hücrelerin ömrü yaklaşık 120-130 gün kadardır. Yaşlı alyuvarlar karaciğerde, dalakta ve kemik iliğinde ölürler. Ölen alyuvarların yerine de sürekli yeni alyuvarlar üretilir. Her saniye 10 milyon alyuvar ölür ve yerine her gün 200 milyar yeni hücre oluşturulur ve bu şekilde vücudun tüm alyuvarları yaklaşık dört ayda bir tamamen yenilenmiş olur.7
Ölen alyuvarların içinde bulunan demir molekülü de vücudumuzdaki 'geri dönüşüm' sistemiyle yeni alyuvarların üretiminde kullanılmak üzere depolanır. Bu mükemmel bir endüstriyel planlama örneğidir.8 Böyle bir planlamanın kendiliğinden ortaya çıkamayacağı açıktır. Alyuvarları bu özellikleriyle birlikte yaratan Allah'tır.
Mikro Askerler: Akyuvarlar
Bir damla kanın içinde akyuvar adı verilen yaklaşık 400 bin mikro asker bulunur. Hatta güçlü bir savunma yapılması gerekiyorsa normal şartlar altında kanın her milimetrekübünde akyuvar sayısı 7.000-10.000 arasındayken, birdenbire bu sayı 30.000'e kadar yükselebilir.9 Bu askerlerin görevi vücudu mikro düşmanlardan korumaktır. Akyuvarlar vücuda ait olmayan canlı cansız herşeyi yok etmek için programlanmışlardır. Bu nedenle vücuda giren bakterileri, virüsleri ve tehlike meydana getirebilecek her türlü maddeyi arar, bulur, izler ve en uygun anda yok ederler.
Akyuvarlar gerek yaşam süreleri, gerekse vücudun savunması için sahip oldukları diğer özellikleriyle çok açık bir şekilde yaratılışı kanıtlar. Yanda çeşitli akyuvar resimleri görülüyor. Sarı hücreler en küçük akyuvarlar olan lenfositlerdir.
Akyuvarlar kandaki diğer hücrelerden yapısal olarak farklılıklar gösterirler. Örneğin alyuvarlarda çekirdek bulunmaz. Ancak akyuvarlar çekirdeklidir ve içlerinde bütün organeller bulunur. Bundan başka akyuvarlar birkaç gün hatta bir enfeksiyon sırasında birkaç saat yaşarlar. Bu kadar kısa bir yaşam zannedildiğinin aksine vücudun savunması açısından oldukça önemlidir. Çünkü savunma yapan yani yıpranmış olan akyuvar ölür ve daha o ölürken yerine hemen sağlıklı ve savunma kabiliyeti çok daha yüksek olan bir yenisi üretilir.10
Akyuvarlar aslında tek tip hücrelerden oluşmaz. 'Akyuvar' farklı askerlerden oluşmuş ve insan bedeni için çarpışan savaşçı hücrelere verilen genel bir isimdir. Bu askerler iki ana gruba ayrılır. Birinci grup, düşmanla ilk karşılaşan ve göğüs göğüse savaşan granülositlerdir. İkinci grup ise düşmana karşı özel silahlar (antikor) üreten lenfositlerdir.
Lenfositlerin kandaki diğer hücrelerden farklı bir özellikleri vardır. Kanın dışında, dokularda yaşayan lenfosit sayısı, kanda yaşayan lenfosit sayısına oranla çok fazladır. Bu hücreler dokularda -vücudun derinliklerinde- adeta üs kurar ve dokuları mikroplara karşı korurlar. Öyleyse kanın içinde lenfosit bulunmasının nedeni nedir?
Aslında akyuvarlar kanı bir taşıma aracı olarak kullanırlar. Akyuvarlar adeta devriye görevi yapan bir jandarma birliği gibi vücudun her yerini kanla birlikte gezerler, yaşlı ve güçsüz akyuvarların bulunduğu dokuları büyük bir hızla takviye ederler. Böyle akılcı ve hızlandırıcı bir sistemin, evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüfen gelişmiş olması imkansızdır.
Şuursuz atomlardan oluşan bir hücrenin tercih yeteneğine, akla ve bilince sahip olamayacağı, vücut savunması yapmasını sağlayacak özellikleri kendi kendine edinemeyeceği açıkça ortadadır. Kaldı ki bu küçük canlının diğer hücreleri korumak için savaşması oldukça önemli bir ayrıntıdır. Gözle görülemeyen bir hücrenin kendisini sizin için feda etmesi ve vücudunuzda aynı fedakarlığa sahip milyonlarca hücrenin bulunması gözlerinizin önünde bulunan milyonlarca mucizeden biridir.
Akyuvarların yapısındaki mükemmellik, sahip oldukları fedakarlık, savaşma bilgisi ve yeteneği kendi tercihlerinin değil Allah'ın onları bu özelliklerde yaratmasının bir sonucudur. Bunun aksini kanıtlamaya çalışanlar bugüne kadar hiçbir sonuca ulaşamamışlardır, bundan sonra ulaşmaları da mümkün değildir.
EVRİMCİLERİN BU KONUDAKİ MANTIK BOZUKLUKLARI
İnsan vücuduna her gün çok sayıda mikrop girer. Bu mikroplar savunma sisteminin ilk aşamasında etkisiz hale getirilmeye çalışılır. Ancak engellenemeyen bazı mikroplar ve yabancı maddeler dolaşım sistemine girerek yaşamsal tehlike oluşturabilir. Bu tür mikroplara "antijen" adı verilir. Vücut antijenlere karşı "antikor" adı verilen maddeler üreterek onları yok etmeye ya da çoğalmalarını önlemeye çalışır. Antikor antijene tıpkı anahtarın kilide oturması gibi üç boyutlu yapıda kenetlenerek antijeni etkisiz hale getirir. Antikor ile antijen arasındaki anahtar-kilit benzerliği bu sistemin anlaşılması açısından üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir örnektir.
Doğada ortaya çıkan yüzbinlerce farklı antijene karşılık savunma hücreleri ayrı ayrı antikor üretebilir. Bu yüzbinlerce kilide uygun anahtarı vücut hücrelerinin anında üretebilmesi demektir. Bu elbette ki mucizevi bir olaydır.
Fakat asıl ilginç olan laboratuvarda oluşturularak insan vücuduna yerleştirilen yapay antijenlere karşı bile savunma hücrelerinin antikor üretebilmesidir. Vücut hücreleri doğada bulunan kilitlere uygun anahtar üretebildikleri gibi doğada hiç bulunmayan ve laboratuvarda üretilen kilitlere göre de anahtar üretebilmektedirler.
Vücudun içindeki bir mekanizmanın dış dünya hakkında bu denli şaşırtıcı bir bilgiye sahip olması elbette ki tesadüflerle açıklanamaz. Bir hücre nasıl olur da yüzbinlerce yabancı maddenin bilgisine sahip olmanın yanısıra, laboratuvarda yapay olarak üretilen çok farklı bir maddenin (antijenin) de bilgisine sahip olabilir? Savunma hücrelerinin, vücuttaki antijenleri bir şekilde tanıdığını kabul etsek dahi, daha önce hiçbir şekilde karşılaşmadığı bir antijeni de tanıyabilmeleri çok şaşırtıcıdır. Dahası, savunma hücreleri vücuda yeni giren bu yabancıyı hemen teşhis ettikleri gibi, yabancıya karşı kullanılacak etkili silahları da -uygun antikoru- anında tespit edip üretmek için gerekli olan yetenek ve akla da sahiptirler. Teşhis etme, tedbir alma gibi akıl, bilgi ve şuur gerektiren özelliklerle donatılmış olan savunma hücrelerinin tesadüfen oluştuğunu söylemek, önemli bir mantık hezimetidir. Evrimciler, savunma hücrelerinin, her türlü yabancı maddeyi teşhis edebilme özelliğini kendi teorilerine göre açıklayamadıkları gibi, son derece mantık ve bilim dışı izahlarla, konuyu geçiştirmeye çalışırlar.
Savunma sisteminin bir parçası olan B hücreleri vücuda giren düşmanlara karşı birebir etkili olan ve antikor denilen silahlar üreterek savunmaya katılırlar.
Savunma hücrelerinin yapay bir antijeni tanıma konusuyla ilgili olarak evrimci bilim adamlarından Ali Demirsoy'un sözleri buna örnektir:
Fakat yirminci yüzyılda yapay olarak sentezlenen bir kimyasal maddeye karşı antikor yapma düzeneğini çok daha önceden geliştiren bir hücre, kahin demektir.11
Prof. Demirsoy aynı kitabında, bu konunun bugüne kadar bir açıklamasının olmadığını da şöyle itiraf etmiştir:
Plazma hücreleri bu bilgiyi nasıl ve hangi formda elde ederek, ona göre özgül şekillenmiş antikoru üretebilmektedir? Bugüne kadar bu sorunun kesin bir açıklaması yapılamamıştır.12
Demirsoy bu ifadesiyle hücrenin olağanüstü birtakım özelliklere sahip olduğunu kabul etmektedir. Çünkü "kahin" bazı bilgilere önceden sahip olan kişiler için kullanılır. Bir hücrenin bilgi sahibi olması, üstelik de bulunduğu ortamdan tamamen uzaktaki varlıklar hakkında bilgi sahibi olması olağanüstü bir özelliktir. Cansız atomların birleşmesinden meydana gelmiş bir hücrenin tesadüfen güçlü sezilere veya ileri derecede bilgi ve kültüre kendi kendine sahip olması elbette beklenemez. Bunu iddia etmek aklın ve mantığın sınırlarının dışına çıkmaktır.
Ancak, evrimciler çaresiz kaldıkları için canlıların yaratılıştan sahip oldukları mucizevi özellikleri kabul ederler. Fakat bu sistemlerin özel olarak yaratıldığını kabul etmemek, daha doğrusu Allah'ın varlığını inkar etmek için bu mükemmelliğin sebebini başka yollarla açıklamaya çalışırlar. Bu noktadan sonra evrimciler bilimsellikle hiçbir ilgisi olmayan, yalnızca telkin yapmaya ve acizliklerini gizlemeye çalışan açıklamalar yaparlar. "Bu bir evrim mucizesidir" veya "bu hücre adeta bir kahin gibidir" gibi evrimin tılsımlı sözleriyle halkı "hipnotize" etmeye çalışırlar.
Oysa burada olağanüstü bir durum vardır. İnsan vücudundaki, gözle görülmeyecek kadar küçük ve sürekli yenilenen hücreler, doğada var olan tüm düşmanlarını, daha onları görmeden tanıma, teşhis etme ve yok etme yetenek ve donanımına sahiptirler. Böyle bir yapıyı tesadüflere bağlamak, Allah'a inanmamayı kendilerine amaç edinmiş kişilerin içinde bulundukları fikri aczi gösteren önemli bir örnektir.
Evrimcilerin, bu hücreleri, böylesine mükemmel işlev ve özelliklerle oluşturduğunu ileri sürdükleri mekanizma ise mutasyonlardır. Demirsoy da yine Kalıtım ve Evrim adlı kitabında, yukarıdaki sözlerine şöyle devam eder; "Bu düzeneğin (antikorun antijeni tanıması) oluşması da rastlantı ile meydana gelen mutasyonlardır şeklinde savunulmaktadır."
Yukarıdaki açıklamayı detaylı bir şekilde incelemek evrimci bilim adamlarının başvurdukları oyunları anlamak açısından son derece önemlidir. Yazar, bazı çevrelerin bu düzeneğin mutasyonlar sonucunda ortaya çıktığını savunduklarını söylemektedir. Bu cümleyi okuyan ve biyoloji hakkında detaylı bilgiye sahip olmayan bir okuyucu da bu iddianın bilimsel bir açıklama ve ispatlanmış bir gerçek olduğunu zannedebilir. Oysa; "Bu düzeneğin (antikorun antijeni tanıması) oluşması da rastlantı ile meydana gelen mutasyonlardır şeklinde savunulmaktadır." cümlesi, içi tamamen boş, hiçbir bilimsel değeri olmayan ve yalnızca okuyucunun dikkatini dağıtmaya, etki altına almaya yönelik hazırlanmış bir cümledir.
>
1) Savunma hücreleri vücuda yeni giren yabancı hücreleri hemen teşhis ederler. Aynı anda yabancıya karşı kullanılacak etkili silahları da -uygun antikoru- anında tespit edip üretebilirler. 2) Antikorlar antijenlerle birleşerek onları yok ederler. Ancak burada dikkat çekici olan nokta vücut hücrelerinin düşmanlara birebir uyan silahlar üretmesidir. 3) Görüldüğü gibi antikorlar antijenlere tıpkı anahtarın kilide oturması gibi üç boyutlu bir yapıda kenetlenir ve antijeni etkisiz hale getirirler.
Bu etki altına alma ve aldatma yöntemi aslında dünya hakkında hiçbir bilgisi olmayan, hatta hafızasını tamamen kaybetmiş bir insanı kelime oyunları ile kandırmaya benzer. Bu kişi, içi son derece ileri teknoloji ile donatılmış bir gökdelenin önüne getirilse ve kendisine bu binanın bir "deprem" sonucunda oluştuğu söylense şüphesiz kişinin -mantıken böyle bir şeye kesinlikle inanmasa da- aksini ispatlayabilme imkanı o an için yoktur. Ama herşeye rağmen aklı ve vicdanı ile düşünen insan, böyle bir olayın gerçekleşemeyeceğini takdir edebilir.
Kompleks bir hücrenin mutasyonla meydana geldiğini söylemek de yukarıdaki örnekten farksızdır. Herşeyden önce hücre bir gökdelenden çok daha üstün bir teknolojiye sahiptir. Hatta birçok bilim çevresi hücrenin insanoğlunun karşılaştığı en üstün ve kompleks yapı olduğunu söyler. İkincisi hücreye sahip olduğu özellikleri kazandırdığı iddia edilen mutasyonun hücre üzerindeki etkisi, genel olarak bir depremin gökdelen üzerindeki etkisinden çok daha yıkıcı ve tahrip edicidir.
Böylesine tahrip edici bir faktörün, yüzbinlerce farklı antijen için yüzbinlerce farklı antikor üretebilen, insan hafızası ve zekasından üstün bir beceriye sahip bir hücreyi tesadüfen üretebilmesi kesin olarak imkansızdır.
Kaldı ki evrim teorisine göre hücre tek bir mutasyon sonucunda değil, birbirini takip eden birçok mutasyon sonucunda bu özelliklere sahip olmuştur. Bu da birbirini takip eden birçok depremin bir şehir imar etmesine benzer.
Bilimsel gerçeklere ters düşerek mutasyonların her birinin hücreye faydalı bir özellik kazandırdığını, her ne kadar imkansız olsa da- kabul edelim. Ancak bu da yeterli değildir. Çünkü savunma hücresinin, sahip olduğu özellikleri kazanabilmek için milyonlarca yıl beklemeye zamanı yoktur. Çünkü savunma hücresi görevini yapamazsa, bu canlı için kesin ölüm anlamına gelir. Savunma hücreleri bütün özellikleri ile canlının bedininde ilk andan itibaren bulunmak zorundadır.
Ayrıca savunma hücreleri yalnızca üstün bir üretim yeteneğine sahip değildir. Savunma sisteminde birbirlerinden farklı özellik ve görevlerde birçok hücre vardır. Bu hücrelerin adeta disiplinli bir ordu gibi kendi aralarında sahip oldukları iletişim, düzen, emir komuta zinciri gibi özellikleri gözönüne alındığında, evrim teorisinin tesadüf açıklamasının bilimin karşısında nasıl çöktüğü bir kez daha anlaşılmaktadır.
KANIN HAYATİ PARÇASI: PLAZMA
Kan hücrelerinin (alyuvarlar, akyuvarlar) içinde yüzdükleri sıvının ismi kan plazmasıdır. Kan plazması da basit bir sıvı değil, içinde birçok özel madde bulunan özel bir karışımdır. Plazma, %90-92 oranında su, %6-8 oranında protein, ayrıca eriyik halinde tuz, glikoz, yağ ve aminoasit, karbondioksit, azotlu atık ve hormonlar içeren sarımsı bir sıvıdır.
Plazma yediğiniz yiyeceklerden elde edilen besinleri vücudun içine dağıtır. Hücrelerin ürettikleri artık maddeleri de bedenden uzaklaştırmak için ilgili organlara iletir. Eğer plazmanın bu taşıma-nakliye görevi olmasa, yenilen besinler hiçbir işe yaramaz, dokulara besin ulaşamaz, üretilen artık maddeler uzaklaştırılamadığı için vücut hemen zehirlenirdi.
Plazmanın diğer başlıca görevleri;
- kan basıncının belirli bir düzeyde tutulmasını sağlamak,
- vücutta ısının eşit olarak dağılmasına yardımcı olmak,
- kan ile diğer dokuların asitliğini belirli bir düzeyde tutmaktır.
Plazma proteinlerinin her birinin farklı fonksiyonları vardır. Bu proteinlerin üç ana çeşidi; albumin, fibrinojen ve globülinlerdir.
Albumin, sayıca en fazla olan plazma proteinidir. Vücutta bir anlamda taşıyıcı görevi görür. Albuminin en önemli görevi ise kılcal damarlardan çevre dokulara aşırı sıvı geçişini önlemektir.13 Bu görevin önemini anlamak için besinlerin vücutta nasıl bir yol izlediklerine göz atmakta fayda vardır. Besin maddelerinin atardamarlardan gereken dokulara ulaşabilmeleri için öncelikle doku duvarını aşmaları gereklidir. Besin duvarı, çok küçük gözeneklere sahiptir. Buna rağmen hiçbir madde kendiliğinden bu duvardan geçemez. Bu geçişte etkili olan faktör kan basıncıdır. Tıpkı bir elekte olduğu gibi kanın sıvı kısmı ve en küçük moleküller basınçla duvardan geçerler. Eğer böyle bir engel olmasaydı ve bu maddeler dokulara aşırı miktarda ulaşabilseydi, vücutta ödem oluşurdu. İşte albumin, kandaki yüksek yoğunluğu nedeniyle suyu, bir süngerin yaptığı gibi emer ve bu tehlikeyi önlemiş olur. Bu sistem şöyle çalışır: Su ve erimiş haldeki maddelerin çoğu kılcal damar duvarından rahatlıkla geçebilirler. Ancak proteinler için bu geçiş mümkün değildir. Bu yüzden damar içinde kalan albumin gibi proteinler geçiş yerinde bir basınç oluşturur ve sıvının dışarı çıkmasını önlerler. Albumin; kolestrol gibi yağları, hormonları ve bir safra kesesi maddesi olan zehirli sarı bilirubini kendisine bağlayarak tutar. Ayrıca civa, penisilin ve diğer bazı ilaçları da tutar ve geçişlerine izin vermez. Bundan başka zehirleri karaciğerde bırakır, besin maddelerini ve hormonları ise vücut içinde ihtiyaç duyulan yerlere götürür.14
Plazma kanın önemli bir bölümünü oluşturur. Plazmanın içinde bulunan gerek proteinler gerekse tuzlar, insan için hayati önemi olan işlemleri yerine getirirler. Örneğin kanın pıhtılaşması, zehirlerin vücuttan uzaklaştırılması, besin maddelerinin taşınması plazmadaki proteinlerin görevlerinden birkaçıdır. Plazma vücuttaki taşıma-nakliye görevini hiç aksamadan, karışıklık çıkmadan yerine getirir. Bütün insanların plazmalarında bu proteinler bulunur ve hepsi aynı görevleri yerine getirirler. Plazma sıvısını oluşturan proteinlere sahip oldukları aklı veren elbette ki herşeyin Rabbi olan Allah'tır.
PLAZMA %55
Öge Temel Fonksiyonları
Su Diğer maddeleri taşıma
Tuzlar (elektrolitler)
sodyum
potasyum
kalsiyum
magnezyum
klorür
bikarbonat Ozmotik denge,
pH değişimini
önleme ve zar
geçirgenliğinin
düzenlenmesi
Plazma Proteinleri
albümin
fibronojen
globülinler Ozmotik denge,
pH değişimini önleme,
kanın pıhtılaşması,
savunma ve lipid taşınması
Plazmada bulunan başka bir protein olan fibrinojen ise kanın pıhtılaşmasında önemli bir rol oynar. Kandaki diğer bir protein olan globülinlerden gamma olanlar, vücudun belirli bir enfeksiyonla uyarılması sonucunda oluşan koruyucu maddeler olan antikorlar gibi hizmet verirler.
Bunlar kanda bulunan proteinlerden sadece birkaç tanesidir. Bunlardan başka oksijen, azot ve karbondioksit gazları da plazmada erimiş halde bulunur. Kanda bulunan katı maddelerden olan glikoz ise oldukça önemli bir maddedir. Glikoz beynin yakıt maddesi olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle kandaki seviyesi hormonlarla sabit tutulur. Eğer kandaki glikoz miktarı belli bir oranın altına düşerse aşırı uyarılma, bayılma, kaslarda titreme ve bir müddet sonra komayla birlikte ölüm ortaya çıkar.
İnsan yaşamında son derece büyük öneme sahip olan kandaki bu maddelerin her biri özel bir tasarımın ürünüdür. Yaptıkları işler ve genel özellikleri düşünüldüğünde bu açıkça görülmektedir.
Görüldüğü gibi kandaki maddelerin tümü birbiriyle bağlantılı ilişkiler içindedir. Maddelerden tek bir tanesinin olması ya da normal şartlar altında olması gerekenden farklı özelliklerde ya da miktarda olması insan vücudu için ciddi sorunlara yol açmaktadır. Bütün bunlar insan için hayati öneme sahip olan kanımızın bütün özellikleriyle birlikte Allah tarafından yaratılmış olduğunu göstermektedir.
KANIN PIHTILAŞMASI
İnsan bedeninin hemen her bölümüne milyonlarca borudan oluşan bir tesisat -damarlar- döşenmiştir. Bu boru tesisatının içinde hiç durmaksızın akan bir kan nehri vardır. Zaman zaman insan bedeninde meydana gelen küçük bir çizik veya kesik sonucunda, derinin hemen altında bulunan bu boruların içinde akan kan dışarı sızar. Normal şartlarda olması gereken, vücuttaki bütün kanın -tıpkı dibinde delik açılmış bir su şişesi gibi- bu delikten dışarı akması ve küçük bir çiziğin bile insanı kan kaybından öldürmesidir. Ancak bu gerçekleşmez. Söz konusu deliğin etrafında kan pıhtılaşmaya başlar ve pıhtılaşan kan, deliği adeta bir tıpa gibi tıkar. Bu durum, dibi delinen bir şişenin içindeki suyun dışarı akmamak için deliği onarmasına ve sertleşerek deliği tıkamasına benzer.
Bu, kuşkusuz büyük bir mucizedir. Kanın bu özelliği dünyadaki her insanın hayatını kurtarmaktadır. Aksi takdirde çok küçük bir yara bile insanların ölümüne neden olacaktır. Ancak insanlar gözlerinin önünde bulunan ve kendi hayatlarını koruyan bu mucize hakkında hiç düşünmezler. Peki bu büyük mucize nasıl gerçekleşir? Kan nasıl pıhtılaşır? Bu sorunun cevabı incelendiğinde çok açık bir yaratılış mucizesi ortaya çıkar.
Pıhtılaşma olayı, tıpkı otoyolda meydana gelen kazaya acil çağrılarla yetişen devriye ve ambulansların ilk yardımlarını anımsatan bir olaydır.
Vücudun herhangi bir bölgesinde bir kanama olduğunda ilk yardım trombosit adı verilen kan plakçıklarından gelir. Trombositler kanın içinde dağınık olarak dolaşırlar, bu nedenle kanama vücudun neresinde olursa olsun mutlaka o bölgeye yakın, devriye gezen bir trombosit vardır.
"Von Willebrand" isminde bir protein ise, kaza yerini işaret ederek yardım isteyen bir trafik polisi gibi, trombositleri gördüğünde önlerini keser ve olay yerinde durmalarını sağlar.
Vücudumuzda meydana gelen küçük bir çizik veya kesik sonucunda, derinin hemen altında damarlarımızda akan kan dışarı sızar. (en soldaki resim) Bir süre sonra deliğin etrafındaki kan pıhtılaşmaya başlar. (ortadaki resim) Yumuşak bir yapıya sahip olan fibrin ilk başta yarayı kapattıktan sonra kurumaya başlar ve yarayı iyileşene kadar korumak için büzülerek sert bir kabuk halini alır. (en sağdaki resim)
Olay yerine gelen ilk trombosit, tıpkı telsizle yardım ister gibi, özel bir madde salgılayarak, diğer ekipleri olay yerine çağırır. Gözle görülemeyen bir hücre ortada bir problem olduğunu anlamakta ve diğer mekanizmalarla haberleşebilmektedir. Diğer ekipler kendilerine gelen mesajı anlamakta ve kendilerinden isteneni yapmaktadırlar. Vücudunuzun küçük bir noktasında gözle görülemeyen varlıklar birbirleri ile haberleşmekte ve bir organizasyon gerçekleştirmektedirler.
Bu arada, vücutta yer alan 20'ye yakın enzim biraraya gelerek yaranın üzerinde trombin adında bir protein üretmeye başlar. Bu enzimlerden tek bir tanesinin olmaması sistemin işlememesi ve insanın hayatını kaybetmesi anlamına gelmektedir. Ancak herşey planlanmış ve sistem kusursuz bir şekilde kurulmuştur.
Trombin sadece açık yaranın olduğu yerde üretilir. Bu, olay yerinde bulunan ilk yardım ekibinin, hasta için gereken ilacı olay yerinde imal etmeleri gibi bir olaydır. Üstelik bu üretim tam ihtiyaç kadar olmalıdır. Ayrıca bu proteinin üretimi tam zamanında başlamalı ve tam zamanında durdurulmalıdır. Başlama ve durdurma emrini trombini üreten enzimler kendi aralarında verirler.
Yeteri kadar bu proteinden üretildikten sonra fibrinojen adında iplikçikler oluşturulur. Bu iplikçiklerin çok önemli bir görevi vardır: Kanın üzerinde bir ağ oluştururlar ve gelen trombositler bu ağa takılarak birikir. Bu birikim yoğunlaştığında ise kanın dışarı akışı durur. Yara tamamen iyileştiğinde ise kan pıhtısı yine benzer işlemlerle çözülür.15
Solda pıhtılaşmayı sağlayan hücreler, sağda ise fibrin iplikçiklerinin kan hücrelerini hapsedişi yani pıhtılaşma olayı görülüyor.
Şimdi biraz durup düşünelim: burada bahsedilen enzimler, proteinler, cansız, şuursuz, kör atomların farklı şekillerde dizilmelerinden oluşmuş yapılardır. Bunların her biri, yaralanma olayının en başından beri bir görev üstlenerek, en acil şekilde akan kanı durdurmak için organize olurlar, ilaç üretir gibi gerekli proteinleri üretirler, yardım için diğerlerine haber gönderirler, diğerleri haberin mahiyetini anlayıp derhal olay yerine gelir ve her biri görevini eksiksizce yerini getirir.
Sistem en küçük ayrıntısına kadar kusursuz bir şekilde çalışmaktadır. Eğer bu hayati sistemde bir aksaklık olsaydı ne olurdu düşünelim: Yara olmadığı halde kan birdenbire pıhtılaşmaya başlasaydı ya da yaranın etrafında oluşan pıhtı bulunduğu yerden ayrılsaydı ya da pıhtılaşmada rol alan proteinler arasındaki haberleşmede aksaklıklar olsaydı. Bunlardan herhangi birinin olması durumunda kalp, akciğer veya beyin gibi hayati organlara giden yollarda tıkanma, kan kaybından ölme gibi durumlarla karşılaşırdık.
Kanın pıhtılaşması denince, sadece gözle görülür yaralardaki pıhtılaşma akla gelmemelidir. Gün içinde çok sık başımıza gelen, ancak çoğu zaman fark etmediğimiz kılcal damar parçalanmalarının tamir edilebilmesi için de pıhtılaşma sisteminin olması zorunludur. Bacağınızı masanın kenarına ya da salonun ortasındaki sehpaya çarptığınızda çok sayıda kılcal damarınız parçalanır. Bu durum iç kanamalara yol açar ancak pıhtılaşma sistemi sayesinde kanama hemen durur ve arkasından tamir işlemi başlar.
Pıhtılaşma sistemi olmasaydı ne olurdu? Hemofili olarak nitelendirilen hastalık ortaya çıkardı. Hemofili rahatsızlığı olan kişilerin en ufak bir darbeden bile korunmaları gerekir. Çünkü özellikle hastalığın ileri aşamalarında çok ufak bir kanama bile durdurulamaz, bu da hastanın kan kaybından ölümüne neden olur.
Kanımızdaki pıhtılaşma özelliği mutlaka olmak zorundadır. Üstelik çok sıkı bir denetime tabi tutulması da gerekmektedir. Verilen bilgilerde de çok açık bir şekilde görüldüğü gibi böyle bir sistemin, canlı vücudunda tesadüfen oluşması kesinlikle imkansızdır. Her detayı ayrı bir plan ve hesap ürünü olan bu sistem, Allah'ın sonsuz ilminin, aklının ve gücünün bir göstergesidir. Bu sistemin tesadüfen oluştuğunu iddia etmek ise, Darwinistler'in mantık çöküntüsünü sergilemesi açısından son derece ibret verici bir olaydır.
SİHİRLİ MADDE TROMBİN
Trombin kanı pıhtılaştıran bir proteindir. Ancak, trombin kanın içinde dolaşmasına rağmen, geçtiği yerlerdeki kanı pıhtılaştırarak normal akışın durmasına neden olmaz. Trombin sadece damarlardan birinde kanama olduğunda kanı pıhtılaştırır. Peki, trombin gerektiği anda pıhtılaştırma özelliğini nasıl kazanabilmektedir?
Trombin, genelde kanda aktif olmayan protrombin halinde mevcuttur. Aktif olmadığı için protrombin, fibrinojeni işleme sokarak pıhtılaşma için gerekli olan fibrin maddesinin oluşmasını sağlamaz. Böylece canlı, kontrolsüz bir pıhtılaşmanın ölümcül etkilerinden korunmuş olur.
Şimdi düşünelim: Eğer, kanın pıhtılaşması sisteminde sadece fibrinojen ve protrombin görev alsaydı bu durum ölümcül sonuçlar getirebilirdi. Böyle bir durumda, kişi yara aldığında, kanın içinde amaçsızca dolaşan protrombin, fibrinojenin yanından geçip gidecek, ve kişi kan kaybından ölecekti. Bu duruma göre; protrombin fibrinojeni fibrine dönüştürme özelliğine sahip olmadığı için vücutta protrombini harekete geçirecek bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. Nitekim bu sistem insan vücudunda mevcuttur.
Pıhtılaşma işleminde, Stuart faktörü denilen başka bir protein de protrombine etki eder ve onu aktif trombine dönüştürür. Ancak bu şekilde trombin, fibrinojeni fibrine dönüştürür ve kan pıhtısını oluşturur.
Fakat burada çok önemli bir detay daha vardır: Eğer, Stuart faktörü ve protrombin ile fibrinojen, kanın pıhtılaşmasında rol oynayan tek proteinler olsaydı; Stuart faktörü etkisini hemen başlatacak ve organizmanın kanını kurutacaktı. İşte bu nedenlerden dolayı Stuart faktörü de kanda aktif durumda bulunmamaktadır ve harekete geçmesi için aktifleştirilmesi gerekmektedir.
Pıhtılaşmanın bu noktasında durum daha da dikkat çekici bir hal almaktadır. Aktif durumdaki Stuart faktörü de protrombini harekete geçirmeye yeterli değildir. Stuart faktörü ve protrombini bir test tüpüne koyup karıştırabilirsiniz, fakat bu sırada trombin oluşana kadar kişi kanamadan ölüp gidecektir. Stuart faktörünün harekete geçebilmesi için de akselerin adında başka bir protein gereklidir. Bütün bunların biraraya gelmesiyle akselerin ve aktif Stuart faktörü protrombini hemen etkileyip trombine dönüştürür ve kanama durdurulur.
Buraya kadar anlatılan aşamaların özeti; bir proenzimi aktifleştirebilmek için, iki ayrı proteine ihtiyaç duyulduğudur.
Ancak pıhtılaşmadaki birbirine bağlı işlemler bu kadarla da sınırlı değildir. Aslında akselerin de başlangıçta aktif olmayan proakselerin durumundadır. Peki bu proteini ne aktifleştirmektedir? Trombin! Fakat trombin hatırlayacağınız gibi bu zincirleme olayda, proakselerinin durduğu yerden daha aşağıdadır. Bu durumda akselerin üretiminde rol oynayan trombin, torunun anneannenin doğumundan önce var olmasına benzer. Ne var ki, Stuart faktörünün protrombini çok yavaş bir hızda kesmesi nedeniyle, kanda her zaman bir miktar trombin bulunmaktadır. (Michael Behe, Darwin's Black Box, New York: Free Press, 1996, s.85-90)
Buraya kadar anlatılanlar pıhtılaşma ile ilgili son derece yüzeysel bilgilerdir. Ancak bu kısıtlı bilgilere rağmen, pıhtılaşma gibi hayatımız boyunca çok sık karşılaştığımız bir olayın ne kadar kompleks ve tasarım harikası olduğunu anlamak mümkündür. Onlarca parçanın birbirine bağımlı olarak işlev gördüğü ve bir tanesinin bile bir kez dahi görevini aksatmadığı bu sistemin tesadüfler sonucunda oluştuğunu öne sürmek ise, bir insanın hayatı boyunca karşılaşabileceği en mantıksız, en akıl dışı iddiadır.
Dahası, evrimciler canlıların aşama aşama evrimleştiklerini iddia ederler. Oysa, pıhtılaşma olayında da görüldüğü gibi, tüm proteinler ve enzimler, pıhtılaşmanın gerçekleşebilmesi için birbirine bağımlıdır ve biri olmadan diğerleri hiçbir işe yaramamakta, hatta canlının ölümüne neden olmaktadır. Dolayısıyla, canlının, diğer parçaların tamamlanmasını beklemek gibi bir şansı ve vakti olmayacak ve canlı yok olacaktır. İnsan evrimleşmemiştir. Şu anda ne görünüme sahipse, ne gibi fiziksel ve kimyasal özellikleri varsa bundan milyonlarca yıl önce ilk ortaya çıktığında da bu özelliklere sahiptir. Bu da insanın bir anda Allah tarafından yaratıldığının açık delillerindendir.
De ki: "Siz, Allah'ın dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana haber verin; yerden neyi yaratmışlardır? Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı var? Yoksa Biz onlara bir kitap vermişiz de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge üzerinde midirler? Hayır, zulmedenler, birbirlerine aldatmadan başkasını vadetmiyorlar. (Fatır Suresi, 40)
|
|
Dünden Bugüne Teknoloji ve İnsan
Yaratıcılık insanın en temel özelliklerinden biridir. İnsanın kendi doğasından beslenen bu yaratma isteği mühendislik mesleğinin ve bunun sonucu olarak teknolojideki gelişmelerin ana sebebidir. Hemen her fırsatta kullandığımız teknoloji sözcüğü, sanat ya da beceri anlamına gelen yunanca "Techne" ve bilim ya da çalışma anlamına gelen "Logia" sözcüğünün birleşmesinden türetilmiştir. İngilizcedeki mühendis anlamında kullanılan Engineer kelimesi ise latince "İngeniatorem" kelimesinden türemiştir ve icat etmede ya da günümüze uygun bir diğer deyişle teknoloji tasarımında yaratıcılığı olan kişi anlamına gelir. Türkçede kullanılan mühendis sözcüğü ise eski osmanlıcada (arapçadan) 'Geometri bilen' anlamındaki hendese sözcüğünden türetilmiştir.
M.Ö 3000 civarında Mısırda pramitlerin yapımında çalışan mühendisler matematiğin bilinebilen kurallarını büyük bir ustalıkla kullanarak pramitin yapımını binde birlik bir hata payıyla tamamlamış ve bunu birçok gizemli buluşla süslemeyi başarmışlardır. (Örneğin İlk radyoaktif meteryallere firavun mezarlarında rastlanmıştır, Mumyalama teknikleri hala tam çözülememiştir. Pramitin ışıklandırma sistemi ciddi bir muammadır, pramitin coğrafi konumu ve Pi sayısının gizemi bugüne kadar cevapsızdır vs) Babilde ilk toplama makinası olan abaküs bu yıllarda icad edilmiştir.
M.Ö 2000 yılı civarında kaleme alınan Hamurabi yasalarında belirtilen inşaat yapım kuralları, belgelenen en eski mühendislik kuralları sayılmaktadır. Anadoluda yaşamış olan Thales, M.Ö 550'lerde geometrinin temellerini atan Pisagor okulunu kurmuştur. Ayni dönemlerde yaşayan Arşimed (M.Ö 287) birleşik makaraları, hidrolik vidaları, büyüteci bulması ve kaldıraç kanunlarının uygulandığı savaş makinalarının icadı modern mühendisliğin ilk adımları sayılabilir. Bulduğu kaldıraç kanunları Fen bilimlerindeki gelişmenin de başlangıcı sayılmaktadır.
Mısırlılar ve Yunanlıların bu icad etme yetenekleri tarihsel olarak bilinmekle birlikte teknolojik olarak ilk uygulayıcılar Romalılardır. Romalılar mühendislikte gösterdikleri başarıların yanında satandart ölçütlerin geliştirilmesine ve örgütlenmeye büyük önem vermişlerdir. Bilim ve tekniğin birleştirilmesi olarak belirtilen bu çalışmalar mühendisliğin temeli sayılmaktadır. M.Ö 10 yılında romalı mimar Vitruvius ilk vinci tasarlamıştır.
Hakkında bilgi sahibi olunan ilk mühendislik ders kitabı M.Ö15 yılında Marcus V.Pollio tarafından kaleme alındığı tahmin edilen "De Architectura" dır.
Toplumlar arasında ticaret geliştikçe edinilen bilgilerde hızla yayılmıştır. Yayılan bu bilgilerin Çinliler tarafından büyük bir maharetle ve batıdan çok daha önce teknolojiye dönüştürüldüğü bilinir. Örneğin demir kalıpçılık, dümen, kağıt, ipek dokumacılığı, barut (1000 civarı), matbaacılık (1045 civarı) gibi buluşların Avrupada keşfedildiği 14.yy dan yüzlerce yıl önce Çinde uygulandığı saptanmıştır.
Özellikle 16.yy sonrasında Copernicus, Kepler, Newton, Galileo,Toricelli, Laplace, Fourier, Lavosier, Avagado, Carnot, Maxwell, Watt, gibi bilimle uğraşan insanlar günümüz teknolojisinin gelişmesinde çeşitli disiplinlere bağlı bilimsel temellerin oluşmasına neden olmuşlardır.
Günümüze en uygun modern ve popüler mühendisliğin babası olarak Leanardo da Vinci kabul edilmektedir. (1452 -1519).
6.yy da Slavlar tarafından geliştirilen saban, 8.yy da uzak doğudan getirilen üzengi, 11.YY da ilk ateşli silahın icadı (M.S1050) ve19.yy da at nalı ve koşum takımı devrimsel niteliktedir ve batıdaki toplumsal yapının zaman içinde tümüyle değişmesine neden olmuştur.
Sanayileşme sürecindeki Avrupada teknolojinin gelişimi vazgeçilmez hale gelince insanların şehirlerde yaşamaya başlamaları sonucu yeni çalışma şartları ortaya çıkmıştır. Bu yeni toplumsal yapılanma sürecinde ilk başlarda yeni gelişmelere karşı tepki de büyük olmuştur. Buna ilk örnek 19.yy başlarında çıkan luddite isyanıdır. İsyanın adı çalışma koşullarından memnun olmadığı için bir çorap tezgahını parçalayan Ned Lud adlı işçiden geldiği sanılmaktadır. (Luddite , günümüz İngilizcesinde makine düşmanı anlamına gelmektedir.) Bu isyancıların başlattıkları eylemde giydikleri saboları (Takunyaya benzer terlik) çıkrıkların dişlileri arasına sokmaları sonucu tezgahlar zarar görerek üretim durmuştur. Günümüzde benzer olaylar için kullandığımız "sabotaj" kelimesinin kökeni bu olaydır.
Batıda sanayi devriminin 19.yy dan itibaren James WATT tarafından gerçekleştirilen buharlı lokomotifin icadıyla başlamış olduğu varsayılır. 1876 da Alexande Graham BELL'in bir deney sırasında üzerine dökülen asitin temizlenmesi için yeni icad ettiği telefonun öbür ucundaki yardımcısını " Bay watson buraya gelin, çabuk olun " sözüyle çağırması iletişim teknolojisinin kesin başlangıç tarihidir. Bu olayların hemen sonrasında Edison 1879 da Elektrik ampulünü ve 1888 de gramafonu icat etti. 1902 de Limuere kardeşler ilk sinama filmini icat etti. 1903 de Wright kardeşler ilk motorlu uçak denemesini gerçekleştirdi. 1904 de elektronik vakum tüp icad edildi. 1908 de Sanayici Henry Ford "T" adını verdiği otomobili için sanayide devrim sayılan ilk üretim bant sistemini yarattı. Markoni ilk radyo yayınını gerçekleştirdi. 1911 de Rutherford atomun parçalanmasını gerçekleştirdi. 1915 de Einstein genel relativite teorisini keşfetti. 1926 da R.Goddat tarafından ilk roket denemesi yapıldı.1926 da ilk TV cihazı, 1946 da ENIAC adıyla ilk elektronik bilgisayar, 1954 de transistörlü radyo,1958 de ilk mikrochip keşfedildi. Ruslar ilk insan yapımı cisim olan sputnik1 i uzaya fırlattı. 1962 de Telstar adıyla uzaya ilk haberleşme (Comminication) uydusu fırlatıldı. SSCB de ( Bugünkü Rusya) Y. Gagarin adındaki astronot 12 Nisan 1961 de uzaya giden ilk insan oldu. 1967de G.Afrikalı Dr bernard tarafından ilk kalp nakli ameliyatı gerçekleştiridi. 1969 da
N. Armstrong aya ilk ayak basan adam oldu. 1974 de mikroişlemcili ilk bilgisayar geliştirildi. Ve nihayet 2000 de genetik şifre çözülmeye başlandı ve ilk canlı kopyalaması başarıldı.
Bütün bu sayılan teknolojik gelişmelerin tümü batıda olmasada büyük bir çoğunluğu batıda olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Zira buluşları en çok onurlandıranlar ve en çabuk organize olan toplumlar batılılardır. Örneğin ilk uçma denemesini yapan insanın, ilk aya gitme denemesinin, gerçeğe en yakın haritanın( Piri Reis) ve ilk denizaltının Osmanlılar döneminde yapıldığı çok az kişi tarafından bilinmektedir. İlk uçan insan ünvanına sahip Hazerfen Ahmet çelebi ödülllendirilmeyi ve dahada önemlisi çalışmalarında desdeklenmeyi beklerken ne yazıkki eline tutuşturulan bir kese Akçe ile Cezayire sürülmüştür ve mezarının nerede olduğu bu gün hala tam bilinmemektedir. Bu gün nasıl yapıldığı hala çözülemeyen dünya haritasının sahibi Piri reis ise en olgun yaşında hayata veda etmiştir.!
Bu gün ulaşılan teknolojinin temeli bilimdir. Bu iki kavram tarihsel süreçte ilk kez ilişkiye girdiklerinde bilim teknolojinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Önce icat yapılmış sonra neden ve sonuç irdelenerek prensipler oturtulmuştur. Günümüzde ise bilim teknolojiye öncülük etmektedir. Örneğin Transistör, Lazer gibi buluşlar bilimsel çalışmaların sonucudur ve teknolojinin vazgeçilmez ögesi olmuşlardır.
Teknoloji kavramı bilimin uygulamaya geçirilmesi olarak da tanımlanmaktadır. Matematik ise bilim ve teknolojinin kuramsal dilidir ve evrensel nitelikteki bu dili en yoğun kullananlar mühendislerdir.
Zaman içinde mühendislik kavramı da gelişerek sadece teknoloji tasarım ve üretimiyle sınırlı bir iş olmaktan çıkmıştır. Yapılan tasarımın uygulanması ve denetlenmesi bir dizi mühendislik yaklaşımlarını doğurmuş ve birbirinden ayrı temel ve alt mühendislik disiplinlerinin oluşmasına neden olmuştur.
Tasarımın ürüne dönüşmesi birbirinden farklı bazı teknik yaklaşımları gerektirir. Bu noktada ustalık kavramı önem kazanmaya başlamıştır. Geçmişte maharetli ve eğitilmiş usta kişiler tarafından yapılan ve sınırlı kalan bu üretimler günümüzde artık makinalar tarafından yapılmaktadır. Makinaları tasarlayan mühendislerdir ama kullananlar genellikle mühendis olmayan ve emek yoğun çalışan işçilerdir. Kisiden kişiye değişebilen kabiliyet ve kişilik yapısı işçiliğin denetimini zorunlu kılmıştır. Önceleri üretim sürecinde tecrübeli ve/veya kıdemli işçiler ya da ustalar tarafından denetlenen işçilik, zamanla teknolojinin denetimine girmiştir. Bu tekniklerin farklı boyutlarda kullanımıyla üretimde denetim teknolojileri ya da genel adıyla Otomasyon Teknolojileri ortaya çıkmıştır. İşcilik zamanla uzmanlığa dönüşmüş ve günümüzde sayıca azalmaya başlamıştır.
Hızla gelişen mikro elektronik sistemlerine paralel olarak yazılım teknolojileriyle entegre edilen üretim yöntemleri iğneden ipliğe üretilen her ürün için geçerlidir. Kullandığımız her ihtiyaç maddesi neredeyse bir teknoloji harikasıdır. Bir dizi araştırma geliştirme sonucu yaratılan bu ürünlerin nasıl bir süreçten geçtiği kullanıcısını pek ilgilendirmez. Hangi prensiplerin uygulandığı, nasıl bir matematik modele dayandırıldığı hatta nasıl üretildiği kimsenin umurunda değildir. Önemli olan sonuçtur. Diğer bir deyişle üründe aranan konfor, estetik, fiyat, çevresellik ve en önemlisi kalite özelliğidir.
Yaratılan yeni pazarlama teknikleri ile toplumsal ihtiyaçların genişlemesine paralel olarak üretimde rekabete dayalı maliyet ve kalite kavramlarının ağırlığı hızla artmıştır. Özellikle batılı toplumlarda rekabetin ve pazarlamanın en temel ögelerinden biri kalitedir. Gelişme bu yönde olunca üretim tesislerinde kalitenin denetimi gerekli hale gelmiştir. Başlangıçta emek yoğun yöntemlerle yapılan bu denetimler bilgisayar teknolojisinin hızlı gelişimiyle yerini PC tabanlı test ve otomasyon tekniklerine bırakmıştır. Artık neredeyse insan gibi görebilen, ses tanıyan, koklayan, hareket eden, insandan daha hızlı ve isabetli karar veren Robotik sistemler revaçtadır. Günümüzde insan ve makine bir anlamda bütünleşmektedir.
Teknolojinin yaşamımıza getirdiği bunca olumlu etkinin yanında doğal yaşama olan olumsuz etkileri insanoğlunun çözüm bulmaya çalıştığı diğer bir olgu olarak zihinleri meşgul etmeye devam etmektedir. Bu günü yarınlar için geçmişten ödünç alan insanoğlu, torunlarının değil artık kendi yaşamının kaygısını taşımaktadır. Yaşamda felsefi düşünceyi hızla yok eden harika teknolojiler makinaları insanlaştırmanın bir adım öncesinde neyazıkki insanları makinalaştırmaya başlamışlardır.
beliz altug
gülşah altug
|
|
|
X ışınlarının yararlı uygulamaları.
1895 yılında Alman bilgini Wilhelm Röntgen tarafından keşfedilen X ışınları, ışık dalgalarından daha kısa olan elektromagnetik dalgalardır. Göze görünmeyen bu ışınlar, fotoğraf levhalarını etkileyebilir ve nesnelerin içinden geçerek onların yapısını ortaya koyabilir. Bu nedenle X ışınları bugün sanayide ve tıpta geniş ölçüde kullanılır.
GÖRÜNMEYENİ GÖRMEK
X ışınlarından yararlanma ilkesi nispeten basittir. Çok yoğun bir ışın demeti incelenecek nesneye yöneltilir; ışınlar karşılaştıkları bölgelerin kalınlığına ve yoğunluğuna göre, nesneden az veya çok geçer. Nesnenin öte tarafından çıkan ışınlar bir fotoğraf filmini (radyografi) veya flüorışıl bir ekranı etkileyerek (radyoskopi) görüntü sağlar.
Sanayide radyografi madenlerin yapısının incelenmesine ve fabrikadan çıkan eşyadaki en ufak kusurların yakalanmasına olanak verir. Bazı müze laboratuvarlarında tabloların ekspertizinde de kullanılır.
ASIL FAYDA TIP ALANINDA
X ışınlarının tıpta kullanılması (radyoloji), bazı hastalıkların teşhisini ve organizma içindeki berelerin araştırılmasını geniş ölçüde kolaylaştırır. Radyografi sayesinde organlardaki ve kemiklerdeki anormallikler (verem, kalpte biçim bozukluğu, kanser, zatülcenp, omurga çarpıklığı) saptanabilir. Radyoskopi solunum hareketlerinin izlenmesine ve öksürüğün etkisiyle akciğer dokusunda meydana gelen değişimlerin saptanmasına olanak verir.
Bununla birlikte, bütün bunlar, bir hastaya çok sık uygulanmaması gereken araştırma yöntemleridir, çünkü çok şiddetli dozda veya çok sık kullanıldığı takdirde bu ışınlar hasta için tehlikeli olabilir.
İnce bir kamışla su içtiğimiz zaman, kamışın içindeki havayı ağzımızla içimize çekeriz. Böylece yaratılan boşluk hemen, yukarı doğru çıkan sıvıyla dolar. Bu olay bize doğal gibi gelir; ama bunu nasıl açıklamalı? Eskiçağ bilginleri bu soruya şöyle karşılık verirlerdi: «Doğa, boşluktan nefret eder», yani boşaltılan havanın yerini mutlaka bir şey doldurmalıdır. Ama bu bir açıklama değildir.
Atmosfer her şeyi bastırır, sıkıştırır; tıpkı bulunduğu kabın çeperlerine ve içinde yüzen nesnelerin tümüne basınç yapan bir sıvı gibi. Dalgıçlar birkaç metre derine dalar dalmaz, hemen su basıncını duyarlar. Hava için de az çok aynı şey söz konusudur: stratosferin en yüksek katmanlarına oranla biz, havanın «dibinde», çok derinde sayılırız ve sıfır düzeyde (deniz düzeyi) havanın ağırlığı, sm2'ye l 033 gramlık bir basınç yapar.
Bir kuyuya daldırılan borudaki hava tulumba ile emilince, atmosfer, borunun içindeki suya basınç yapmaz olur, ama kuyunun içindeki suya basınç yapmağa devam eder. Böylece sıvı, borudan yukarıya doğru itilir. Ve su, 10,30 metrelik bir yüksekliğe ulaşınca, bu sıvı sütununun ağırlığı, havanın kuyu yüzeyine yaptığı basınca eşit hale gelir. Bu iki güç arasında denge kurulur ve su artık yükselmez.
BAROMETRENİN İCADI
Bu garip olayı ilk olarak 1643 yılında, İtalyan bilgini Evangelista Torricelli açıkladı. Torricelli, suyun yerine, ondan on üç buçuk defa daha ağır olan civayı (sıvı maden) koymayı akıl etti, bu sayede sütunun yüksekliği aynı oranda kısalmış oldu. Böylece Torricelli ilk barometreyi gerçekleştirdi: bir ucu tıkalı ve içi civa dolu cam bir boru. Bu boru başaşağı çevrilip açık ucu gene civayla dolu bir küvete daldırılır. Borudaki civanın bir kısmı küvete akar ve civa sütunu borunun içinde aşağı yukarı 760 milimetreye kadar iner. O zaman civanın ağırlığı, atmosfer basıncı ile eşdeğer olur.
YÜKSEKLİĞİN ÖLÇÜLMESİ VE HAVA TAHMİNİ
Aynı dönemde, Blaise Pascal, yükselti'yi ölçmek için barometreden yararlanmayı düşündü. Atmosferin ağırlığı, borunun içindeki civanın yüksekliğini belirlediğine göre, bu yükseklik, bir dağın tepesinde azalacaktır; dağın tepesinde, hava tabakasının yüksekliği deniz düzeyine göre daha az olduğundan ağırlığı da daha az olacaktır. Buna göre civa sütununun yüksekliği, hangi yükseltide bulunduğumuzu gösterir: altimetre'nin (yükseltiölçer) esası budur.
Daha sonra, atmosferdeki değişmelerin, atmosfer ağırlığını azaltıp çoğaltmakla civa sütununun yüksekliğini değiştirdiği anlaşıldı. Böylece barometre işaretlerine bakılarak hava değişikliği'nin tahmini öğrenilmiş oldu; buna göre deniz düzeyinde, 760 milimetre yükseklikteki civa, «güzel hava» belirtisidir. Atmosfer basıncı, havası boşaltılmış kutular olan madeni barometre'lerle de ölçülebilir.
|
|
Yağlı maddeleri suda, ayırma yoluyla yok etme özelliğine sahip olduğundan, lekeler ve kirler sabunla giderilir. Bu işlem, sodyum hidroksit denilen alkali bir maddenin, hayvansal (eskiden keçi içyağı) veya bitkisel bir yağlı madde üzerindeki etkisinden elde edilir.
İlkçağ'dan beri kullanılan sabun
Atalarımız hiç sabun kullanmazlardı: onun yerine kül, kil veya bitki özleri kullanırlardı. İlkçağ'da artık iyice bilinen sabun, ancak 1850'den itibaren sanayide büyük ölçüde üretilmeğe başladı ve gerçek anlamıyla kullanılabilir oldu.
Piyasada kalıp dediğimiz küçük parçalar halinde sunulan tuvalet sabunlarından başka, ev işlerinde kullanılmak üzere beyaz veya yeşil sabun; geniş yüzeyleri temizlemek üzere Arap sabunu; nazik çamaşırların yıkanmasında kullanılan toz deterjanlar ve onlara oranla daha yumuşak toz sabun da vardır. Son yenilik: yoğunluğu suyun yoğunluğundan az olan yüzer sabundur. Dolayısıyla, bu sabunu, banyoya düştüğü zaman yitirmek tehlikesi yoktur.
Bumerang, günümizde en çok Avustralya yerlileri tarafından kullanılan ağaçtan yapılmış eski bir silahtır. Hayvan avcılığı, spor ve eğlence amaçlı kullanılır.
Bumerang, sert ağaçtan yontularak yapılan kıvrık bir atış çubuğudur. Boyu 15 cm'den 120 cm'ye kadar değişir. En bilinen V biçimli ve iki kollu bumerangtır. Havaya atılan V biçimli bir bumerang havada bir halka çizdikten sonra tekrar onu atan kişiye döner. Geriye dönmeyen bumeranglar da vardır. Geri dönmeyen bumerangları eski Mısırlılar da kullanmışlardır.
Geriye dönen bumeranglar, hafif, ince ve genellikle 75 cm'den daha kısa boydadır. İki kolu eşit ya da ayrı uzunlukta ve düze yakın ya da kıvrık biçimli olabilir. Kollar arasındaki açı genellikle 120 derecedir. Bumerangın bir kenarı yuvarlak, diğer kenarının yassı olması için ağaç büyük özenle yontulur.
Bumerangın geriye dönmesi için özel bir biçimde atılması gerekir. Bumerang, yuvarlark kenarı içe, V ucu da dışa bakacak şekilde sağ elde ve omuz arkasında tutulur. Birkaç adım koşularak fırlatılır. Bumerang düzgün atılabilirse bir kanguruyu öldürebilir. Tavşan ya da kuş gibi küçük bir hayvanı ise ikiye biçebilir.
Barut güherçile, kükürt ve kömür tozundan meydana gelmiş patlayıcı bir maddedir. Ateşli silahlarla mermiyi atmak için kullanılır. Çok kez, "karabarut" adıyla anılır. Barutun çok eski bîr tarihi vardır. M.Ö. 1000 yıllarında, Çinliler, ateşi bir savaş silahı olarak kullanırlardı. Gerek Doğu'da, gerekse Batı'da, alev ve ateşten savaşlarda da yararlanılıyordu. Özellikle Çin ordusunda, dehşet saçan savaş arabaları vardı ki, bunların görevi çömlek ve güllelerin içindeki ateşi düşman ordusuna atmaktı.
Batılılaın, ateşli silahları Doğululardan öğrendikleri sanılıyor. Ancak, tarihçi Home-ros'un (M.Ö. IX. yüzyıl) eserlerinde, ateşli silahlar üzerinde herhangi bir bilgiye rastlanmamaktadır. Peloppones Savaşları'nda (M.O. 428-424) içlerinde kömür, kükürt ve zift gibi yanıcı maddeler bulunan toprak kapların mancınıklarla atıldığı biliniyor. Ne var ki, bu yoldan çıkarılan yangınlar, üzerine toprak atmakla kolaylıkla söndürülebiliyor, büyük bir zarara yol açması önleniyordu.
Bunun sonucu olarak, daha etkili yanıcı maddeler aranmaya başlandı. Yanmak için gerekli oksijeni havadan değil de, kendi bünyesinden alabilen yanıcı maddeler en iyisiydi. Yani, ateşin üstü örtü ise bile, sondürülememeli, alevler çıkmaya devam etmeliydi. İşte böylece de, ateşli silahlardan patlayıcı silahlara geçilmiş oldu. Bu işte ilk olarak, güherçile kullanıldı. Güherçile, beyaz renkte, ince billurlar halinde bir maddedir. Kimyasal adı "potasyum azotat"tır.
Doğu'da, Çinliler, güherçileyi biliyorlardı. Abdullah adında Malaga'lı (İspanya'nın güneyi) bir Arap yazarı (1200 yılları), güherçileden söz ederken, "Çin karı" deyimini kullanmıştır. İranlı yazarlar ise, güherçileye "Hint karı" derlerdi. Böylece, güherçile, XIII. yüzyılın ortalarına doğru. Doğu'dan İslam ülkelerine geçti. Anlaşıldığına göre, Çinliler barut yapmayı biliyorlardı. Ancak, barutu, "maytap" ve "kestane fişeği" dediğimiz biçimde kullanmışlardır. Büyük İskender Hindistan'a gittiği sıralarda, barut Hindistan'da da biliniyordu. Marco Polo, Çin'e yaptığı uzun gezisinde, Çinli rahiplerin geceleri havada baruttu fişeklerle şenlikler yaptığını görmüştü.
Avrupa'da barutu ilk bulanın ise, Friburglu Berthold Schwartz (1318-1384) adında bir Alman rahip ve filozofu olduğu sanılıyor. Schwartz, Venediklilerin kullandıkları ilk topları dökmüş, bu toplarla gülleleri uzağa fırlatmak için de, baruttan yararlanmıştı. Ancak, kimi tarihçiler de, Avrupa'da barutun icadı şerefini, Roger Bacon (1224-1294) adındaki İngiliz bilginine verirler.
Avrupa'da, ateşli silahlarla barut, ilk kez XIII. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. XIV. yüzyılda da, barutun topçuluk alanında kullanılması geliştirilmiştir. Barutun, bugünkü anlamıyla, ilk olarak. İngilizlerle Fransızlar arasındaki Cressy Savaşı'nda (1346) kullanıldığı sanılıyor.
Kimya alanındaki ilerlemeler sonucunda, nitrosellüloz ve nitrogliserinin elde edilmesiyle, hafif dumanlı barutlar kullanılmaya başlanmıştır. Eskiden, barut çok miktarda duman yaptığı için, ateş eden topun yeri hemen belli oluyor, üstelik, bu, top namlusunün kalın bir is tabakasıyla örtülmesine de yol açıyordu. Paul Vieille adındaki Fransız mühendisi (1854-1934) dumansız barutu icat ettikten sonra İse, silahlarda yalnız bu çeşit barut kullanılmaya başlandı (1886). Bundan birkaç yıl sonra da, İsveçli kimyager Alfred Nobel (1833-1896) daha yüksek nitelikte patlayıcı bir madde olan nitrogliserinil barutu keşfetti. Zamanla, barut geliştirilerek, değişik silahlarda, istenilen biçimde kullanılabilecek duruma getirildi.
Barut Nasıl Elde Edilir?
Barutun karışımında, %70 - 80 potasyum nitrat (NOs), %12-20 odun kömürü, %3-14 de kükürt vardır. Bu karışımdaki potasyum nitrat, kömürle kükürtün yanması için gerekli olan oksijeni verir; kükürt de, barutun kolayca tutuşmasını sağlar ve yakılınca çok miktarda gaz çıkartır. Barutu meydana getiren maddelerden kömürün yanmasıyla, karbon dioksit (CO2), kükürtün yanmasıyla da, kükürt dioksit (SO2) gazları oluşur. Geriye, potasyum sülfat, potasyum karbonat, potasyum sülfür kalır ki, bunların gazları yüksek bir basınç meydana getirir. Bu basınç da, ateşli silahlarda, merminin ileriye fırlatılmasını sağlar.
Teknikteki ilerlemelere rağmen, barut, bugün de, pek az bir farkla, eskiden elde edildiği yollardan elde edilir: Karışımı meydana getiren maddeler, önce ayrı ayrı, sonra da bir arada öğütülerek, karıştırılır. Bu karışım, basınçla, hamur haline getirilir; sarsıntılı eleklerden geçirilerek, tozundan ayrılır. Bu işlemin sonunda, tane halinde barut elde edilmiş olur. Bu hamur, borulara basılarak, çubuk halinde barut haline getirilir; buna, "makarna barutu" adı verilir. Ayrıca, küp, prizma, vb. gibi biçimlerde kaplar kullanılarak, istenilen biçimde barut da elde edilebilir.
Bugün, karabarut, şistli killer, kaya tuzları gibi, ötekilere oranla yumuşakça kütlelerin atılmasında kullanılmaktadır. Çok duman çıkarttığından, askerlik alanında artık büyük bir önemi kalmamıştır. Bugün için, ateşli silahlarda, daha çok "dumansız barut", daha doğru bir deyişle, "az dumanlı barut" kullanılmaktadır. Dumansız barut kolodyum, trinitro gliserin, trinitro tolüen gibi patlayıcı maddelerin karışımıdır.
Bugün, bu patlayıcı maddeleri yapabilmek için, çok miktarda potasyum nitrata ihtiyaç vardır. Oysa, bu madde, yeryüzünde pek az bulunur. Yalnız, Güney Amerika'da, And Dağları'nın denize bakan kıyılarında, kuşların bıraktığı gübreler, bu madde bakımından son derece zengindir. O dolaylarda, bu gübreyi temizleyecek kadar bol yağmur da yağmadığı İçin, "guana" adı verilen bu gübreler, uzun süre, bozulmadan kalabilir. Bu gübreler, genişliği 3 kilometre, uzunluğu 300 kilometre olan bir alanı kaplamış durumdadır. Gübre tabakasının kalınlığı da 1,5 metreyi bulur. İşte, bu çevre uzun süre, devletlerin barut yapması için gerekli olan ham maddeyi sağlamıştır.
Bütün devletler, Şili'den gübre satın almak zorunda kalmıştır. Yalnız Almanya, 1913 yılında, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce, bu gübrelerden tam 750.000 ton satın almıştı. İngiltere de aynı miktar gübre almış ve bu iki ülke, bu maddelerden yaptıkları barutları birbirlerine karşı kullanmışlardı. Ancak, Almanlar, savaş sırasında, havadan aldıkları azotla, potasyum nitrat yapmayı başardılar. Böylece, barut yapımı için, Şili'deki gübreler yerine, bitmek tükenmek bilmeyen havadan yararlanılmaya başlandı.
Hava yastıkları 80'li yılların başında ortaya çıktıklarından beri binlerce hayatı kurtarmışlardır. Aslında hava yastıkları İkinci Dünya Savaşı sırasında uçakların yere çakılmalarında bir önlem olarak tasarlanmış ve ilk patent o zamanlarda alınmıştı.
Hava yastıklarının arabalara uygulanmasında birçok problemle karşılaşıldı. Basınçlı havanın araba içinde muhafazası, süratle şişmenin sağlanması, ani şişme sırasında yastığın patlamasının veya kişiye zarar vermesinin önlenmesi vs...
Coğrafi Keşifler, 15. yüzyıl ve 16. yüzyıllarda Avrupalılar tarafından yeni ticaret yollarının bulunması amacıyla başlattıkları ve yeni okyanusların ve kıtaların bulunmasıyla gerçekleşmiş olan keşifleri ifade eder. Bilimsel bir merak ve yeni ufukların keşfedilmesi duygusu sözkonusu olmakla birlikte temelde bu keşifler özellikle 15.yüzyıldan itibaren açık bir şekilde ekonomik nedenlerden kaynaklanmıştır.İlk keşif denemeleri, Atlantik Okyanusu ve Afrika kıyılarına doğru, 14. yüzyılın başlarında Fransız ve Cenevizli gemiciler tarafından yapılmıştır. Kanarya Adaları ve Azor Adaları keşfedilmesi, bu girişimlerin sonucudur.
Avrupa'da cografya bilgilerinin artması ve gemicilik deneyiminin çogalması, pusulanın ögrenilmesi.
Avrupanın kendinde olmayan ama Dogu uygarlıklarında olduğunu bildikleri zenginliklere (baharat, ipek ve diger maddi kaynaklara) ulaşmak için yeni, kısa ve ucuz yol arayışı.
Özellikle İspanyol ve Portekiz krallıklarınca, değerli madenlere ulaşılması için gemicilerin desteklenmesi.
Hiristiyanlık dininin ve Avrupa kültürünün yaymak istenilmesi.
Artan bilgilerin de etkisiyle dünyanın tanınmak istenilmesi
Yeni kıyılarda KolombKristof Kolomb (1451-1506), 1492'de Amerika Kıtası'na ulaştığında, gerçekte Asya'ya ulaşma arayışı içindeydi. Hem daha ucuz hem daha kısa yoldan Asya'ya ulaşma arayışı içindeydi. Çünkü buradan baharat ve benzeri maddeleri ucuz ve hızlı taşımak gibi bir sorun sözkonusuydu. Portekizli gemici Bartelmi Diyaz'ın Ümit Burnu'nu bulmasından sonra Vasko dö Gama, buradan dolaşarak Hint Okyanusu ve Hindistan'a ulaştı. Portekizli Macellan ve Del Kano, dünyayı dolaşarak geçtiler ve bunun sonucunda dünyanın yuvarlaklığına dair kesinleştirici sonuclara ulaşmışlardır. Venedikli gezgin Marko Polo (1254-1324) Asya gezilerinin anlatımlarıyla Avrupa'nın Doğu uygarlıklarını tanımasını sağlamıştır.
Keşiflerin sonuçları [değiştir]Coğrafi keşifler, Reform ve Rönesans hareketlerinin etkileriyle gelişmiş oldukları gibi kendileri de bu hareketlerin gelişimini etkilemişlerdir. Bu keşifler sonucunda Avrupa yeni kıtalara yayılma ve onların zenginlik kaynaklarını ele geçirme olanağı elde etmiştir. Avrupa düşüncesi ve kültürü, evrensel bir değer olarak bu süreçten itibaren yayılmaya ve egemen kılınmaya başlanmıştır. Bunu yaparken Avrupalılar, yerli halkları ve yerel yaşamı dağıtmış ve hatta yok etmiş, avrupa kültürünü egemen kılma sürecini şekillendirmiştir.Hem doğal hem de kültürel farklılıkları yok eden bir süreç olmuştur bu. Klasik Sömürgecilik olarak bilinen sömürgecilik süreci bu dönemle başlamıştır.
Bunun yanı sıra, coğrafi keşiflerin sonucunda, sözkonusu dönemdeki öteki bilimsel devrimlerle de birleşerek tüm bir dünyayı/evreni kavrayış tarzı değişime uğramıştır. Bu kavrayış değişikliği sonucunda ve bu süreçte dünyanın düz değil yuvarlak olduğu, kendi etrafında ve güneşin etrafında döndüğü, evrenin merkezi olmadığı ortaya çıkmış, bunların sonucunda tüm bir evren kavrayışı değişime ugramıştır.Kopernik devrimi denilen zihniyet değişikliginin kaynaklarından birisinin de coğrafi keşifler olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Keşiflerin Osmanlı devleti açısından önemi [değiştir]Bu keşiflerle Osmanlının elinde bulunan İpek ve Baharat Yolu önemini kaybetmiş, yeni ticaret yolları bulunmuştur. Bu da Osmanlı Devleti'nin vergi gelirlerinin azalmasına yol açmıştır. Tüm bunlar Osmanlı devletini maddi açıdan kötü etkilemiştir. Daha doğrusu; Osmanlı Devleti ve diğer müslüman devletler zarara uğrayıp, ellerindeki malların değerleri gitmiştir.
Coğrafi Keşifler, bütün insanlığı etkilemiştir. Bu yönüyle evrensel bir özelliğe sahiptir. Akdeniz Limanları, Coğrafya Keşifler sonucunda önemini kaybetti. Ancak 1869'da Süveyş Kanalı'nın Fransızlar tarafından açılmasıyla bu limanlar yeniden önem kazanmıştır.
Coğrafi Keşifler, Müslüman ülkeler açısından büyük zararlara neden olmuştur. İslam ülkeleri yoksullaşmış, Türkistan Hanlıkları giderek zayıflamış ve Ruslar karşısında gerilemiştir. Osmanlı İmparatorluğu, İpek ve Baharat Yollarına hakim olmasına rağmen yolların değişmesinden dolayı umduklarına ulaşamamıştır. Osmanlı İmparatorluğu, ticaret faaliyetlerini yeniden geliştirebilmek için Avrupalı devletlere kapitülasyonlar vermek zorunda kaldı.
Ayrıca Osmanlı topraklarında kervan yolları boyunca faaliyet gösteren halk ve zanaatkârlar işsiz kaldı. Bu durum, Osmanlı Devleti'nde ekonomik sıkıntılara ve Celali İsyanları'na zemin hazırlamıştır.
Osmanlı Devleti, Hint ticaret yolunun hakimiyeti için Portekizlilerle, Akdeniz hakimiyeti için de İspanyollarla mücadele etti. Endonezya'da savunma ve koruma savaşları yapan Osmanlı Devleti, Hıristiyan Avrupa karşısında Doğu Kalkanı haline gelmiştir.
Tıp İcatları
Tarih boyunca bütün toplumlarda, çok farklı biçimlerde de olsa hekimlik uygulanmıştır. İlk insanlar hastalıkları iyileştirmek için şifalı bitkilerden yararlanmışlar ve tarihöncesinden kalma kafataslarında büyük bir olasılıkla "trepan" adı verilen yuvarlak cerrah testeresiyle açılmış delikler görülmüştür (eski Yunanlılar bu ameliyata, ağır kafa yaralanmalarından sonra, beyin üstündeki basıncı hafifletmek amacıyla başvururlardı). Ayrıca Çinliler çok eski dönemden başlayarak, ağrıları dindirmek için ya da bir organla ilgili hastalık belirtilerini ortadan kaldırmak için bedenin belirli noktalarına iğneler saplamaya dayanan "akapunktur" adlı tekniği uygulamışlardır. Eski cerrahların kullandıkları araçlar, sözgelimi küçük bıçaklar, pensler, çeşitli kancalar, testereler organ kesmeye ya da diş çekmeye yarayan öbür aletler, XIX. Yüzyılın büyük bir bölümünü de içine alan uzun bir süre boyunca çok az değişikliğe uğramıştır. Hastalıkların nedenlerini belirlemek için kullanılan ilk aletler de, Avrupa'da Rönesans döneminde, Leonardo da Vinci ve Andreas Vesalius gibi bilginlerin çığır açıcı anatomi çalışmalarının ardından ortaya çıkmıştır. Tıp biliminde XIX. Yüzyılda büyük bir gelişme gerçekleştirilmiş, stetoskoptan dişçi delgisine kadar, günümüzde tıp ve diş hekimliğinde hala kullanılan donanımların birçoğu bu dönemde geliştirilmiştir.
Hava yastığında üç ana parça vardır. Birincisi yastığın kendisi ki, ince naylon iplikten yapılmış ve konsolda bir silindir üzerine sarılmıştır. Aslında sürücü tarafındaki hava yastığı diğerlerinden farklıdır. Diğerleri tipik bir silindir şeklinde iken sürücü tarafındaki direksiyonun ortasına uyacak şekildedir.
İkinci olarak yastığa ne zaman şişeceğini bildiren, arabanın ön tarafında bir sensör vardır. Bir tuğla duvara yaklaşık saatte 15 - 25 kilometre süratle çarpıldığında oluşacak kuvvet karşısında sinyal verecek şekilde ayarlanmıştır.
Son olarak da şişirme sistemi vardır. Hava yastıkları sıkıştırılmış veya basınç altındaki havanın veya bir gazın salıverilmesiyle şişmezler. Bir kimyasal reaksiyonun sonucunda şişerler. Bu kimyasal reaksiyonun ana maddesi 'sodyum azide'dir, yani NaN3. Normal şartlarda durağan olan bu molekül ısıtılınca anında ayrışır ve ortaya nitrojen gazı çıkar. Çok az miktarından, yani 130 gramından 67 litre nitrojen çıkabilir.
Ancak bu ayrışmadan ortaya bir de sodyum (Na) çıkar ki, çok reaktiftir. Su ile birleşince vücuda bilhassa gözlere, buruna ve ağza ağır tahribat verebilir. Bu tehlikeyi önlemek için hava yastığı üreticileri kimyasal reaksiyonda sodyum ile birleşebilecek bir gaz daha kullanıyorlar ki, bu da potasyum nitrattır (KNO3). Bu reaksiyondan da yine ortaya nitrojen çıkar.
Arabanın önündeki sensör belli bir seviyenin üstündeki çarpmada, NaNS'ün bulunduğu tüpe bir elektrik sinyali gönderir. Burada çok küçük bir spark oluşur ve bunun yarattığı ısıdan da NaN3 çözülür, açığa çıkan nitrojen hava yastığına dolarak şişirir. Burada ilginç olan sensörün çarpmayı algılaması ile yastığın şişmesi arasında geçen zamandır. Sadece 30 milisaniye yani 0.030 saniye.
Bir saniye sonra yastık üzerindeki özel delikler vasıtası ile kendi kendine söner ve kazazedeye devamlı baskı yapılmasına mani olur
Filmlerde görmüşsünüzdür. Aslında kulaklara zarar verebilecek kadar yüksek olan silah sesi, silahın ucuna takılan boru gibi çok basit bir madeni parça ile neredeyse işitilemeyecek kadar, çok düşük bir seviyeye indirilebilmektedir.
Gerçekten de susturucular silahın sesini çok aza indirirler ve de çok basit bir prensibe göre çalışırlar. Bir balon düşünün, bu balonu iğne ile patlattığınızda yüksek bir ses çıkar. Alt tarafı balonun içindeki basınçlı havayı boşaltmışsınızdır. Halbuki balonun ağzını çok az açarak basınçlı havanın yavaşça boşalmasını sağlarsanız, çok az bir ses çıkar.
Bir diğer örnek de şarap şişeleridir. Köpüklü şarap veya şampanya şişelerinin mantarları çıkartıldığında çok yüksek bir ses çıkmasına rağmen, normal bir şarabın mantarı çıkartıldığında az bir ses çıkar. Çünkü şampanya şişesinde mantarın arkasında sıkıştırılmış basınçlı gaz bulunmaktadır.
Her iki örnekte de görüldüğü gibi, kapalı bir yerde sıkıştırılmış bir gaz aniden küçük bir delikten salını verirse, ortaya bir patlama sesi çıkmaktadır. Gazın basıncı fonksiyonel olarak size gerekli olduğu için, bu sesi azaltmanın tek yolu boşalan gazın tek bir delikten değil de, daha büyük bir delikten boşalmasını sağlamaktır. İşte silah susturucularının arkasında yatan temel fikir budur.
Kurşunu silahtan atabilmek için, kurşunun arkasındaki barut ateşlenir. Ateşlenen barut çok yüksek basınçlı ve hacimli bir sıcak gaz ortaya çıkarır. Bu gazın basıncı kurşunu namluya doğru iter.
Kurşun mermiden çıktığında, bir şişenin mantarının çekilip çıkarıldığında oluşan sese benzer bir olay olur. Kurşunun arkasındaki yaklaşık santimetrekarede 200 kilogram olan basınç, şampanyanın mantarının patlatılmasında olduğu gibi, kurşunun mermiyi terk etmesiyle birlikte yüksek bir ses çıkmasına yol açar.
Namlunun ucuna vidalanan ve üzerinde delikler bulunan susturucunun hacmi, namludan 20-30 kat daha fazladır. Kurşunun arkasındaki sıkıştırılmış, basınçlı sıcak gaz anında buraya boşalır ve basıncı yaklaşık santimetrekarede 15 kilograma kadar düşer. Kurşun da namludan çıkarken arkasında şampanya örneğinde olduğu gibi basınçlı gaz olmadığından, normal bir şarap şişesi mantarı çıkarılıyormuş gibi, çok az bir ses çıkarır.
Diyelim ki, normal bir fırında bir keki pişiriyorsunuz. Kekler normal olarak 170-180 derecede pişirilirler. Ama siz fırını yanlışlıkla 250 dereceye ayarlarsanız, olacak olan, kekin daha içi ısınmamışken, dışının yanmasıdır. Normal bir fırında, ısı önce yemeğin piştiği kap sonra da yemeğin dışı ile temas eder ve oradan içine doğru yayılır. Fırının içinde ısınan kuru hava da, kekin içi hala nemli iken dışını kurutur ve kahverengi bir kabuğun oluşmasına yol açar.
Bir mikrodalga fırında kullanılan, yani yiyeceğin üzerine gönderilen mikrodalgalar 2.500 megahertz frekansındaki radyo dalgaları boyutunda olup, frekansları FM radyo bandı frekansının yaklaşık 20 mislidir.
Bu frekanstaki radyo dalgalarının ilginç bir özelliği vardır. Su, yağ ve şeker tarafından çok rahat emilmelerine rağmen plastik, cam, seramik gibi malzemeler, nitrojen ve oksijen gibi gazlarca emilmezler ve tekrar gerisin geriye yansıtılırlar.
Sık sık mikrodalga fırınların, yiyeceği içinden dışına doğru ısıttığını duyarsınız. Bu doğru değildir. Dalgalar doğrudan yiyeceğin yağ ve su moleküllerini etkilerler. Yani yiyeceğin dışından başlayıp içine doğru ilerleyen veya tam tersi yönde bir ısınma söz konusu değildin Su ve yağ molekülleri yiyeceğin her tarafına dağılmış olmaları sebebi ile, ısınma da aynı zamanda her yerde olur.
Tabii ki bazı sınırlamalar da vardır. Radyo dalgaları yiyeceğin daha kalın ve yoğun kısımlarından farklı şekilde direnç görerek geçtiklerinden, yiyecekte farklı sıcaklıkta noktalar oluşabilir.
Radyo frekansındaki bu mikrodalgalar, oksijen ve nitrojen tarafından emilmedikleri için, mikrodalga fırında bulunan ve çoğunlukla bu gazları içeren hava da, diğer fırınlardaki gibi sıcak olmayıp, oda sıcaklığındadır. Bu da ısınan hava tesiri ile yiyecekte, kızarmış bir kabuk oluşmasına mani olur.
Bir mikrodalga fırınına, giysilerinizden birini koyarsanız, kumaş aniden ısınır ve içerdeki havayı da ısıtır. Kumaş yanmasa da normal bir fırında olacağı gibi kumaşın yüzeyinde kırışık bir kabuk oluşur.
Daha ilginci, bir mikrodalga fırının içine bir kahve fincanı içinde su koyarsanız, fincanın içindeki suyun ısısı, suyun kaynama noktasını geçtiği halde, suyun kaynamadığını, hava kabarcıklarının çıkmadığını görürsünüz. Bu suyu fırından alır, içine bir kahve kaşığı sokar veya onu içinde kahve bulunan bir kaba dökerseniz, aniden kabarcıklarla kaynayacak ve hatta taşacaktır.
Aydınlatma
İlk yapay ışık ateşten elde edildi; ama ateş tehlikeliydi ve sağa sola taşınması zordu. Sonra 20.000 yıl kadar önce insanlar, yağların yakılmasıyla ışık elde edilebileceğinin farkına vardılar ve böylece ilk lambalar ortaya çıktı. Bunlar içi oyulmuş taşların içine hayvan yağı doldurulmasıyla yapılan kandillerdi. Bitki liflerinden yapılma liflerin konduğu lambalarsa, İ.Ö. 1000 dolaylarında geliştirildi. Başlangıçta içinden fitilin geçtiği basit bir olukları vardı; sonradan fitil bir memenin içine yerleştirildi. Mumlar günümüzden yaklaşık 2.000 yıl önce ortaya çıktı (mum, çevresi balmumuyla ya da donyağıyla sarılmış bir fitilden oluşur, yakılan fitilin alevi balmumunun ya da donyağının bir bölümünü eritir; böylece fitil sürekli yanarak ışık saçak. Bu bakımdan mum, kullanılması daha kolay bir yağ lambasıdır). Yağ lambaları ve mumlar gazyağıyla aydınlatmanın yaygınlaştığı XIX. Yüzyıla kadar başlıca yapay ışık kaynakları olmayı sürdürdüler. Elektrikle aydınlatma, çok daha yakın bir dönemde kullanılmaya başlandı.
Zaman Ölçme
Zamanı öğrenmek, insanların toprağı ekip biçmeye başlamalarıyla önem kazandı. Ama zamanı daha doğru belirlemeye yönelik ilk adım, günümüzden 3.000 yıl kadar önce, eski Mısırlı gökbilimcilerin Güneş'in gökyüzündeki düzenli hareketinden yararlanarak geliştirdikleri sistemle atıldı. Mısırlıların "gölge saati", bir tür güneş kadranıydı ve işaretli yerlere düşen gölgenin konumuna göre zamanı gösteriyordu. Zamanı belirlemeyi sağlayan öbür ilkel düzeneklerse, bir mumun düzenli yanışına ya da suyun küçük bir delikten akışına dayanıyordu. İlk mekanik saatler, bir kadran çevresinde bir kolun dönmesini düzenleyen metal bir çubuğun düzenli salınımından yararlanma ilkesine göre çalışırken, daha sonraları ileri geri giden sarkaçlar kullanılmaya başlandı. Eşapman denen bir düzenek, bu düzenli hareketin, kolları ilerleten dişli çarklara iletilmesini sağlıyordu.
çalışıyordu. İcatlara çok meraklı ve girişken bir çocuktu. ilk patentini 1868 yılının ekim ayında elektrografik oy kayıt makinası için aldı. 1 Haziran 1869 yılında başvuru onaylandı. 1871 yılında delikli kağıt şeritleri icat etti. Bu kağıtlar borsa fiyatlarının kayıt altına alınmasına yarıyordu. Aynı yıl içinde dünyanın ilk AR-GE laboratuvarı olduğu söylenen sanayi araştırma laboratuvarını kurdu.1876 yılında laboratuvarını Newark'tan Menlo Park'a taşıdı. Otografik baskı isimli bir baskı tekniği için patent başvurusunda bulundu.
1877 yılında Fonograf'ı icat etti ve patentlerini aldı. Aradan bir yıl geçmeden karbonlu telefon aktarıcısı adında bir alet icat etti. 1879 yılında adını genelde onunla andığımız icadı olan filamanlı ampulü icat etti ve patent başvurusu yaptı. 1880 yılında kabul edilen patent 3 yıl sonra iptal edildi.
Devamını oku...
Planör
İnsanlar uzun yıllar boyunca hep uçmanın hayalini kurdular. Bu hayal uğrunda birçok insan hayatını kaybetti. Farklı birçok araç icat edildi. Bu icatların en kullanışlısı ise günümüzde oldukça yaygın olarak kullanılan uçaklardır.
Uçağı icat edenler olarak Amerikalı Wright kardeşler bilinirler. Ancak fikir kendilerinden çıkmamıştı. Sadece daha önce bulunmuş ancak önemi kavranamamış bir buluşu geliştirmekti yaptıkları. Uçuşun asıl babası İngiliz George Cayley'dir. Cayley planörü icat etmiş ancak İngiltere'de birtürlü önemini kavratamamıştı. 1849 yılında dünyada ilk kez havadan ağır bir araçla insan uçuran kişidir. Cayley'den 50 yıl kadar sonra 1903 yılında Uzun mesafelere kesintisiz uçabilmeyi sağlayan Wright Flyer bulunmuştur.
Devamını oku...
Turbo Jet
Newton'un 3. hareket yasası olarak adlandırılan tezinin hayata geçirilmesi için yüzyıllarca bilimadamları tarafından uğraşıldı. Yasanın temeli her etkinin aynı büyüklükte ve ters yönde bir tepki doğuracağıydı. Bu temele dayanarak herhangi bir aracın arkasından püskürtülen gaz veya bir sıvının aracı ters yöne hareket ettirmesi gerekiyordu. İlk buharlı jet motoru 1781 yılında bulundu ve bir gemide kullanıldı. Tabi ki bu asıl devrim değildi, sadece bir önhazırlık niteliğindeydi. Frank Whittle gerçektende çok büyük bir başarıya imza atarak bir icat geliştirdi ancak uzun yıllar kabul görmedi.
Devamını oku...
Logaritma
Logaritmanın mucidi olarak John Napier kabul ediliyor. Doğum yeri kesin olarak bilinmiyor fakat Balfron^da, Merchiston Şatosu'nda ya da Stirlinshire'da doğmuş olabileceği tahmin ediliyor.John Napier çok başarılı bir matematikçidir şüphesiz. Ancak 13 yaşındayken okulunu Avrupa'yı gezmek için terketmiştir. 18 yaşına geldiğinde ailesine ait şatonun birkısmı kendisine kaldı. Bunun üzerine İskoçya'ya geri döndü ve kendini edebi, bilimsel akademik araştırmalara adadı. İspanyol kralına karşı koyabilmek için birkaç savaş aracı icat etti ancak hayata geçirmesine gerek kalmadı.
Devamını oku...
Dikenli Tel
Dikenli tel deyip geçmeyin. İcat edildiği ilk yıllarda birçok farklı versiyonu mevcuttu. Bunun için onlarca patent alınmıştı. Ayrı bir parça olarak diken eklenmiş telleri ilk kez Lucien B. Smith Amerika'da icat etti. 1867 yılında patenti onaylandı. Patenti alınmış olmasına rağmen bunu ürettiği hakkında hiçbir kesin bulgu yoktur. Aradan çok geçmeden yine Amerika'da William Donison Hunt isimli bir mucit farklı tipte bir dikenli tel için patent aldı. Yine Amerika^da Micheal Kelly 1868 yılında Kelly'nin Elması adında değişik bir çit teli için patent aldı.
Devamını oku...
Alexander Graham Bell
3 Mart 1847 yılında İskoçya'da Edinburgh'da doğdu. Edinburgh'daki McLauren's Akademisinde öğrenim gördü. 1860 yılında Kraliyet Lisesi'nden mezun oldu. Graham Bell'in iki erkek kardeşi veremden öldü. Bu ölümler nedeni ile doktorlarının tavsiyesine uydular ve Kanada'ya göç ettiler. 2 sene gibi kısa bir süre burada yaşadıktan sonra Amerika'ya yerleştiler.1873 yılında Boston Üniversite'sinde ses fizyolojisi profesörü oldu.
Kullanılabilir ilk telefonun icadını 1875 yılında yaptı ve patentini 1 yıl sonra aldı.1877 yılında Bell Telephone Company adlı şirketi kurdu. 1880 yılında şirketten ayrıldı ve işitme engelliler üzerinde çalışmak için Volta Laboratuvarı'nı kurdu. İşitm engelliler için konuşmaların ışınlar aracılığı ile iletilebilmesini sağlayan Photophone isimli icadını gerçekleştirdi.
İlk üretilen motorlu zincir testere günümüzde kullanılanlardan çok farklıydı. En büyük farkı taşınabilir olmamasıydı. 1926 yılında Andreas Stihl tarafından icat edilen testere kereste üreticilerinin ve hızarların işlerini büyük ölçüde kolaylaştırdı.İlk üretilen bu testere elektrik ile çalışıyordu. 1 yıl sonrasında Emil Lerp tarafından benzinle çalışan farklı bir modeli geliştirildi. Testerenin ilk tanıtımı Almanya'nın ormanlık bölgesi yoğun olan Thuringia'da yapıldı. Lerp tanıtım yaptığı bu bölgede testerenin pazarlanması amacı ile Dolmar GmbH adlı şirketini kurdu ve ilk ürettiği testereye buluşu yaptığı dağın adını verdi.
Devamını oku...
Radar
İskoçyalı mucit Robert Watson-Watt günümüz radar sisteminin mucidi olarak tarihe geçmiştir. Watson-Watt radarı bulmadan önce buna benzer birçok deneme farklı mucitler tarafından gerçekleştirilmiş ve bazılarının patentleri alınmıştır.Christiyan H. Ismeyer deniz yolculukları sırasında oluşan gemi kazalarını önlemek için kesintisiz radyo dalgaları kullanarak nesnelerin belirlenmesini sağlayan bir sistem geliştirmiş ve 1904 yılında patentini almıştır.1926 yılında ise İskoçyalı John Logie Baird kısa boylu elektromanyetik dalgalar kullanarak nesneleri belirlemeyi başardı. Benzer başka bir buluşsa Alman Rudolf Kühnold'un radyo dalgaları ile nesnelerin saptanmasına yarayan cihazıydı.(1933)
Devamını oku...
Hesap Makinası
İskoçyalı John Napier çarpma - bölme ve toplama - çıkarma arasında bağlantılar kurdu. Kurduğu bu bağlantılar mekanik hesap yapma makinalarının temelini attı.
Uzun yıllar boyunca insanlar hesap makinasını Blaise Pascal'ın icat ettiğini düşündüler. Aslında ilk icadı onun yapmadığı, ondan 18 yıl önce hesap yapan bir saat icad eden Wilhelm Schickard'ın yaptığı ortaya çıktı. Alman tarihçi Franz Hammer tarafından bu konuda pekçok belge bulundu. Schickard'ın icadı daha önce bulunmasına karşın Pascal'ın icadından daha gelişmiş özelliklere sahipti. Toplama, çıkarma, çarpma ve bölme işlemlerini aynı anda yapabiliyordu.1957 yılında belgeler ortaya çıkarıldı ve hesap makinasının gerçek mucidi olarak Schickard tarihe adını yazdırdı..
Devamını oku...
Yapışmayan Tava
Yapışmayan tavaları günlük hayatımızda oldukça sık kullanırız. Yapışmayı engelleyen teflon kaplama 1938 yılında Roy Plunkett tarafından Amerika'da bir tesadüf eseri bulundu.Soğutucu gaz üretmeyi amaçlarken yaptıkları bir deney sırasında hiç ummadıkları birşey keşfettiler. Bir tüpün içerisine doldurdukları bileşimden sonra tüpü açtıklarında içinde hiçbirşey olmadığını farkettiler. Ağırlığa bakılacak olursa içinde birşeyler olmalıydı. Kesilen tüpün yüzeyinde buldukları beyaz toz asitten etkilenmiyor, elektrik geçirmiyordu.
Devamını oku...
Elias Howe, Jr
1819 yılında Amerika'nın Massachusetts eyaletinde 9 Temmuz günü bir çiftlikte dünyaya geldi. Çocukluğu çiftlikte çalışmakla geçti. 1830 yılında komşu bir çiftliğe çalışmaya gitti. Daha sonraları babasının yanında değirmenlerde çalışmaya başladı. 1835 yılında Lowell'da pamuk ipliği ile ilgili makinalar üreten bir firmada çalışmaya başladı. 2 yıl sonra bilimsel cihazlarla ilgili araştırma ve imalat yapan bir firmaya girdi. Firma Ari Dawis'e aitti.
Birgün imalathaneye gelen bir müşterinin dikiş makinası gibi bir makina üreten kişinin çok zengin olabileceği sözü kafasına takıldı. 1839 yılına gelindiğinde 20 yaşına girmişti ve evlendi. Çocukları oldu. Ev geçindirmekte zorlandıkları için karısı dikiş yaparak ailenin geçimine yardımcı olmaya çalışıyordu. Karısının dikiş yapması ona dikiş makinası fikrinin kafasında oluşması için çok iyi bir fırsat oluşturdu.
Devamını oku...
Joseph Wilson Swan
31 Ekim 1928 yılında İngiltere yakınlarında Sunderland'de doğdu. Çalışması için bir eczacının yanına çırak olarak verildi. Bu başlangıç olmuştu ve 1846 yılında Newcastle upon Tyne'deki bir ilaç firmasında işe başladı. Aradan geçen zaman içerisinde ise Swan şirketin ortakları arasına katıldı.
Biryandan ilaç sektöründe çalışıp diğer yandan değişik icat denemeleri yapıyordu. 1856 yılında Islak Levha Kolodyon Fotoğraf baskı yöntemini geliştirdi ve patentini aldı. Fotoğraf konusunda kendini geliştirdi. 1857 yılında ise yüksek hızlı bromür fotoğraf kağıdının patentini aldı. Daha sonra bu fikri George Eastman'a sattı. Eastman Kodak'ın kurucusu olarak bilinir.
Televizyon
John Logie Baird bir rahatsızlık nedeni ile sağlığına iyi geleceğini düşünerek Batı Hint Adaları'na tatile gitti. 1922 yılında İngiltere'ye geri döndü. Hastings'e yerleşen Baird burada birkaç buluş denemesinde bulundu, sonuç hüsrandı. Daha sonraları aklında görüntüyü iletme düşüncesi gelişmeye başladı. Sağlık sıkıntıları devam ediyordu ve bunun üzerine para sıkıntısıda eklenmeye başladı. Alman Paul Nipkow'un buluşu olan optik bir tarayıcı diskini geliştirip, mekanik bir televizyon alıcı-vericisi geliştirdi.26 Temmuz 1923'te patent başvurusunda bulundu. 1924 yılında patent onaylandı. Aradan geçen zamanda buluşunu geliştirmek için değişik yöntemler denedi. Bisküvi kutusu, örgü şişeleri gibi değişik malzemeler kullanarak çalışan bir televizyon elde etmeyi başardı. 1926 yılında Londra'da Kraliyet Bilim Akademisi'nde ve Oxford sokağında halka buluşunu tanıttı.
Devamını oku...
Bulaşık Makinası
19. Yüzyılda ABD'li kadınların canını bulaşık yıkamak çok sıkmaya başlamıştı. Bulaşık yıkamanınkendi görevleri olmadığını düşünüyorlardı. Bu tür işlerle uğraşmak yerine daha sosyal aktivitelere zaman ayırmak istiyorlardı. Bu nedenle tuttukları temizlikçiler onların yerine bu görevleri yerine getiriyorlardı. Çok sevdikleri yemek takımlarına hizmetçilerin çok fazla özenmediklerinden şikayet ediyorlardı.
Devamını oku...
Ekmek Kızartma Makinası
İlk elektrikli ekmek kızartma makinası 1909 yılında General Electric tarafından üretildi. Bu dönemde üretilen kızartma makinasında bir tel örgünün üzerine konulan bir dilim ekmek tek taraflı ısı aldığı için diğer tarafının kızarması ekmeğin çevrilmesi ile mümkün oluyordu.
1927 yılında ise Charles Strite ilk fırlatmalı ekmek kızartma makinasını üretti. Diğer kızartma makinasına göre daha geliştirilmiş bir modeldi. Çift taraflı kızartma yapabiliyordu. Ayarlanan süre dolduğunda ekmeğin dışarı fırlamasını sağlayan yay serbest kalıyordu. Böylece daha pratik şekilde kızartılmış ekmek yapılabiliyordu.
Elektrikli Süpürge
19. yüzyıla kadar halı gibi eşyalar sopayla dövülüp yıkanarak temizleniyordu. Bu şekilde temizlik yapmak oldukça zahmetli ve uzun sürüyordu. Mekanik bazı sistemler geliştirildi. Döner fırçalı ve kiri emen körüklü temizleyiciler kullanıldı.
Devamını oku...
Trafik Işıkları
Günümüzdeki gibi trafiğin yoğun olmadığı ve araç çeşitlerinin az olduğu dönemlerde trafik ışıklarına kimsenin ihtiyacı yoktu. At arabalarının yoğunlaşması ile bu ihtiyaç kendini hissettirmeye başladı. Bu düzensizliği bir düzene sokabilmek için gaz lambalarından kurulan bir düzenek ile denemeler yapıldı. Daha sonraları ABD^nin Detroit kentinde demiryollarının sinyalizasyon sistemine benzer bir sistem yapıldı (1920) ve trafik lambası olarak kullanıldı.
Günümüzde kullandığımız modern trafik ışıklarının patenti ise ilk kez 23 Kasım 1923 yılında ABD'de Cleveland'da Garrett Augustus Morgan tarafından alındı. Bu patenti aldıktan kısa bir süre sonra ise patentini General Electric'e sattı.
Yalan Makinası
Televizyondan veya gazetelerden, bizde pek olmasa da ABD'de polis sorgulamalarında gerektiğinde bir sanığın yalan makinesine bağlanarak, doğruyu söyleyip söylemediğinin kontrol edildiğini görmüş veya okumuşsunuzdur. Hatta ABD'de FBI veya CIA gibi çok önemli devlet görevlerine alınmaya aday memurlara da bu test uygulanmaktadır.
Yalan testine sokulacak kişilerin vücuduna 4-6 adet sensör bağlanır ve 'Polygraph' denen bir alet ile bu sensörlerden gelen veriler kayıt altına alınır. Bu veriler sürekli olarak dönen bir kolun kağıt üzerine çizdiği çember şeklindeki grafikleri oluşturur. Sensörler test yapılan kişinin.
İnsanlar giysilerindeki kırışıklıkları giderebilmek için uzun uğraşlar vermişlerdir. Bu uğraşılar sonunda değişik yöntemler bulmuşlardır.Başlarda odun, cam , mermer gibi aletler kullanıldı. Taşların ısıtılıp giysilerin üzerinde gezdirilmesi ile ütünün temelleri atılmaya başladı. Tarihte ilk kez sapı olan bir demir parça ile ütüleme işleminin yapılması 17. yüzyılda gerçekleşmiştir. Ocaklarda ısıtılarak kullanılan ütüler zamanla kor ve kömür ile ısıtılan içi oyuk ütülerle yerdeğiştirdi. 19. yüzyılda ise ocak ya da sobaların ısıtıcı olarak kullanılması standart hale geldi.
Devamını oku...
Telefon - Telgraf
İnsanlar uzun yıllar boyunca uzak yerlerde yaşayan diğer topluluklarla haberleşmeyi sağlayacak değişik yollar aradılar. Açık havada ateş yakmak, parlayan aynalar kullanmak gibi ilkel yöntemler denediler. Fransız Claude Chappe 1793 yılında uzak mesafelerle haberleşmeyi sağlayan bir araç geliştirdi ve adını Telgraf koydu. Kulelerin tepelerine hareketli kollar takılırdı ve bu kolların yardımı ile işaretler yapılır rakam ve harfler iletilirdi. Aradan geçen zaman telgraf kullanımını geliştirdi. 1876 yılında Alexander Graham Bell, ilk defa konuşmaları teller aracılığı ile iletmeyi başardı. Sağır olan insanlar üzerinde araştırma yapan Bell, seslerin havadaki yayılımını ve nasıl oluştuğunu merak etmiş ve "armonik telgraf adında bir düzenek üstünde çalışırken, elektrik akımı sayesinde konuşurken oluşan titreşimlere benzer değişimlerin benzer şeilde elektrik dalgalarıyla iletilebileceğini bulmuştu.
Devamını oku...
Wilhelm Konrad von Röntgen
1845 yılının 27 Mayıs'ında Prusya'da Lennep'te doğdu. İsviçrede makine mühendisliğini bitirdi. 1879 Giessen Üniversitesinde Fizik Profesörü oldu.1888'de Würzburg Üniversitesinde Fizik Profesörlüğü yaptı. 1895 yılında onu meşhur eden X ışınlarını keşfetti ve görüntülemeyi başardı. 1896 X ışınları üzerindeki başarılı araştırmaları nedeni ile kraliyet bilim akademisi tarafından Rumford Madalyası ile ödüllendirildi. 1899'da Münih Üniversitesinde profesörlük yaptı. 1901 yılında bu çalışmalarından ötürü Nobel Fizik ödülünü aldı. 77 yaşına geldiğinde Münih'te hayata veda etti.(1923)
Çatal, Bıçak
Kaşık günümüzde yemek yeme aracı olarak kullanılır. Bıçak aynı zamanda bir silah olarakda anılabilir. Eskiden bıçaklar bu amaçla kullanılırdı. Kaşıkların yerine deniz kabuklarının eski insanlar tarafından kullanıldığı düşünülüyor. Ancak bir kaptan bu deniz kabukları ile birşeyler içmek pek kolay olmuyor. Bu nedenle zaman içerisinde bunlara saplar geliştirildi. Daha sonraları ise ayrıca sap eklenmesinin önüne geçebilmek için kaşıkların ağaçlardan tek parça halinde oyulduğu düşünülüyor. Bunun temel nedeni ise spon sözcüğünün kıymık ya da yonga anlamına gelmesidir
Devamını oku...
Mısırlıların Keşifleri
Dünyanın ilk köklü uygarlıkları Ortadoğu'da yaşamaya başlamıştır. Bu uygarlıklardan biri Mısırlılardı. M.Ö. 3000 yıllarında Mısır'da kurulan bir devlet Nil'in kenarında kasabalar, kentler inşa etmişti. Mısırlı rahipler halka dünyanın düz ve dikdörtgen biçiminde olduğunu ve dört direğin üzerinde durduğunu söylemişlerdi.Mısır halkı başlarda Nil dışına pek fazla çıkmadan kendi yağlarıyla kavruldular. Daha sonra uzak ülkelere yolculuk etmeye ve ticaret yapmaya başladılar. Mısırlıların en bilindik keşifleri olan Punt keşfi Kraliçe Hatşepsut zamanında yapıldı. Bu yolculukların ardından Mısırlı rahipler dünyayı tutan direklerin sandıklarından daha uzakta olduklarını söyleyerek işin içinden çıktılar.
Bumerang
Bumerang ağaçtan yapılmış bir tür silahtır. Günümüzde Avustralya yerlileri tarafından hala kullanılmaktadır. Çeşitli kullanım amaçları vardır. Spor, eğlence, avcılık gibi.
Çeşitli türlerde bumeranglar vardır. Bunlar arasında en çok bilinen ve kullanılan V şeklindeki bumerangdır. Sert ağaçlardan yontularak yapılır ve kımvrımlı bir yapısı vardır. 15 cm ile 120 cm arasında değişen ölçüleri mevcuttur. V bumeranglar havaya atıldıklarında bir halka çizdikten sonra onu fırlatan kişiye geri dönerler. Geriye dönmeyen bumerang çeşitleride bulunmaktadır. Eski Mısırlılar bu tür bumerangları kullanmışlardır.
Geri dönen tipteki bumeranglar, hafif, ince ve genellikle 75 cm'den daha kısa boyda olurlar. Kolları aynı uzunlukta ve düz ya da kıvrık biçimde olabilir. Bir kenarları yuvarlak diğer kenarları ise yassı olur. Bunun için yontulurken özenli davranılması gerekir. Kollar arasındaki açı ise genellikle 120 derecedir.
Bumerangın geri gelebilmesi için uygun atış şeklinin yapılması gerekir. Yuvarlak kısmı içe, V şeklindeki uc kısmının dışa bakacak şekilde sağ elde ve omuzun arka kısmında tutulması gerekir. Biraz koşularak fırlatılır. Düzgün bir şekilde atıldığı takdirde bir geyiği öldürebilecek etkiyi yaratabilir. Küçük hayvanları ise parçalayabilecek kadar kuvvetlidir.
İcatların Tarihi Geçmişi
Milattan Önce
4241: Mısırlıların takvimi bulmaları ile birlikte olayların tarihlenebildiği ilk zaman.
3200: Sümerler yazıyı buldu ve tekerleğin resmini çeken ilk halk oldu.
3000: İlk abaküs bu devirde Babilliler tarafından bulundu.
1300: Suriyeliler kendilerine ait bir alfabe geliştirdi.
700: Malların alım satımı için ilk para Lidyalılar tarafından kullanıldı.
287: Arşimed bu tarihte doğdu.
10: Vitruvius adında Romalı bir mimar bir çeşit vinç yaptı.
Devamını oku...
Keşifleri Nasıl Öğreniyoruz?
Yeni bir ülke veya insanlarla karşılaşan kaşifler her zaman kayıt tutmuşlardır. Kimi zaman tuttukları kayıtları kitap haline getirmişlerdir.Yunanlı bir kaşif olan Diogenes'in Milattan Sonra 1. yüzyıl civarında Afrika'nın doğu kıyılarından iç kesimlere doğru yaptığı yolculukların kayıtları Ptolemaios'un Dünya haritasını çizmek için başvurduğu temel kaynaklardan biri olmuştur. 14. yy, İbn Battuta'nın gezilerinde gördüğü herşeyi kayıtlara dökmesi fazla sürmeden Avrupalıların gizem ve serüvenlere ilgi duymasını sağladı.Stanley'nin Afrikada tuttuğu raporların sabırsızlıkla beklenmesi ve Mungo Park'ın yaptığu yolculukları anlattığı kitabın en çok okunanlar arasına girmesi bunlara örnek gösterilebilir.
Sabun
Yağ içeren maddelerin ayrıştırılıp yokeldilmesine yardımcı olan sabun kir ve lekelerin giderilmesi amacıyla kullanılır. Bu işlem, sodyum hidroksit denilen alkali bir maddenin, hayvansal (eskiden keçi içyağı) veya bitkisel bir yağlı madde üzerindeki etkisinden elde edilir.
İlkçağ'dan beri kullanılan sabun
Atalarımız hiç sabun kullanmazlardı: onun yerine kül, kil veya bitki özleri kullanırlardı. İlkçağ'da artık iyice bilinen sabun, ancak 1850'den itibaren sanayide büyük ölçüde üretilmeğe başladı ve gerçek anlamıyla kullanılabilir oldu.
Piyasada kalıp dediğimiz küçük parçalar halinde sunulan tuvalet sabunlarından başka, ev işlerinde kullanılmak üzere beyaz veya yeşil sabun; geniş yüzeyleri temizlemek üzere Arap sabunu; nazik çamaşırların yıkanmasında kullanılan toz deterjanlar ve onlara oranla daha yumuşak toz sabun da vardır. Son yenilik: yoğunluğu suyun yoğunluğundan az olan yüzer sabundur. Dolayısıyla, bu sabunu, banyoya düştüğü zaman yitirmek tehlikesi yoktur.
İnsanlar Neden Keşif Yapar?
İnsanlar yaratılışlarından itibaren yeni bilgiler ve serüvenler yaşamak için inanılmaz bir istek içerisindedirler. Ancak Keşiflerin gereksiniminin tek nedeni bu değildir.
Besin ihtiyacı nedeniyle insanlar yeni yaşam yerleri aramak zorunda kaldı. Birçok eski medeniyet fetihler ve ticaret yolları sayesinde çok büyük ve güçlü imparatorluklar kurdu. Din, yeni yerlerin keşfinde en önemli etmenlerden biriydi. 5. Yüzyıl kadar eski bir tarihte İrlandalı rahipler, Galler, Cornwall ve Fransa halklarını hristiyanlaştırmak için harekete geçmişlerdi. İleriki zamanlarda din adına yapılan birçok seferde eşine az rastlanır yıkım ve vahşete rastlandı.
Diğer yandan yeni yerler keşfetme arzusuyla yanıp tutuşan birçok amatör kaşif vardı. Charles Darwin, Alexander von Humboldt gibi bazı kaşifler ise yeni ülkeler hakkında olabildiğince çok bilimsel amaçlı gezilerin başını çektiler.
Kristof Kolomb ve Amerika'nın Keşfi
Kristof Kolomb, en ünlü kaşiflerden biridir. Kolomb’un en büyük keşfi Amerika’yı bulmaktı ama bu keşif tamamen bir yanlışlık nedeni ile olmuştu.
1451’de İtalya da Cenova kentinde doğdu ve ilk kez küçük bir çocukken denize açıldı. Daha sonra Lizbon’a yerleşti ve Portekizli bir soylunun kızıyla evlendi. Lizbon’daki çeşitli deniz maceraları ona birçok beceri kazandırdı.
Kolomb, Uzakdoğu’ya gitmeyi çok istiyordu. Bunun bazı nedenleri vardı tabi ki ve kısaca şöyle açıklıyordu. “Altın, Tanrı ve Hitay”. Altın sayesinde Çin ve Japonya:’dan baharatlar ve ipek getirerek zengin olmayı hayal ediyordu.
Kolomb bir Hıristiyan dı ve bu inancı yaymayı çok istiyordu. Tanrı onun için bu anlamı taşıyordu. Bu o zamanlar yaygın bir amaçtı ve çok değerli bir amaçtı. Birçok kaşif Hıristiyan ülkelerle dış ticaretin kolaylaşacağını umut ediyordu.
Devamını oku...
Kaşif Kime Denir?
Kaşif olarak nitelendirilen insanların çoğu, aslında keşfettikleri topraklar daha önceden orada bulunan insanlar tarafından zaten biliniyordu.Orada binlerce yıldır yaşayan yerli insanlar vardı. Bu gezginlerin kaşif diye adlandırılmalarının temel nedeni dünya görüşleri üzerinde köklü değişiklikler gerçekleştirmiş olmalarıdır. Avrupalı'ların Uzakdoğu'dan ve Amerika'dan çok önemli coğrafi bilgilerle dönmeleri buna örnek olarak gösterilebilir. Galapagos Adaları'nda Darvin'in elde ettiği bulgular gezegenimizin evrimi konusunda temel görüşlere zıt kuramlar geliştirmesini sağladı. Keşif aslında dünyaya ilişkin bilgi edinmenin bir yoludur. Gezginler Farklı yerlere gittikçe, hiç bilmediğimiz, hayal bile edemediğimiz kıtaların bilinmeyen yüzlerini gözler önüne serdiler. Hala Dünya ve Evren üzerine o kadar bilinmeyen konu var ki; bunların çözülmesi asla bitmeyecek.Her yeni bulunan keşif bilgi dağarcığımıza çeşitlilik katmaya devam ediyor.
İcatların Tarihi Geçmişi
Milattan Önce
4241: Mısırlıların takvimi bulmaları ile birlikte olayların tarihlenebildiği ilk zaman.
3200: Sümerler yazıyı buldu ve tekerleğin resmini çeken ilk halk oldu.
3000: İlk abaküs bu devirde Babilliler tarafından bulundu.
1300: Suriyeliler kendilerine ait bir alfabe geliştirdi.
700: Malların alım satımı için ilk para Lidyalılar tarafından kullanıldı.
287: Arşimed bu tarihte doğdu.
10: Vitruvius adında Romalı bir mimar bir çeşit vinç yaptı.
Devamını oku...
Keşifleri Nasıl Öğreniyoruz?
Yeni bir ülke veya insanlarla karşılaşan kaşifler her zaman kayıt tutmuşlardır. Kimi zaman tuttukları kayıtları kitap haline getirmişlerdir.Yunanlı bir kaşif olan Diogenes'in Milattan Sonra 1. yüzyıl civarında Afrika'nın doğu kıyılarından iç kesimlere doğru yaptığı yolculukların kayıtları Ptolemaios'un Dünya haritasını çizmek için başvurduğu temel kaynaklardan biri olmuştur. 14. yy, İbn Battuta'nın gezilerinde gördüğü herşeyi kayıtlara dökmesi fazla sürmeden Avrupalıların gizem ve serüvenlere ilgi duymasını sağladı.Stanley'nin Afrikada tuttuğu raporların sabırsızlıkla beklenmesi ve Mungo Park'ın yaptığu yolculukları anlattığı kitabın en çok okunanlar arasına girmesi bunlara örnek gösterilebilir.
Sabun
Yağ içeren maddelerin ayrıştırılıp yokeldilmesine yardımcı olan sabun kir ve lekelerin giderilmesi amacıyla kullanılır. Bu işlem, sodyum hidroksit denilen alkali bir maddenin, hayvansal (eskiden keçi içyağı) veya bitkisel bir yağlı madde üzerindeki etkisinden elde edilir.
İlkçağ'dan beri kullanılan sabun
Atalarımız hiç sabun kullanmazlardı: onun yerine kül, kil veya bitki özleri kullanırlardı. İlkçağ'da artık iyice bilinen sabun, ancak 1850'den itibaren sanayide büyük ölçüde üretilmeğe başladı ve gerçek anlamıyla kullanılabilir oldu.
Piyasada kalıp dediğimiz küçük parçalar halinde sunulan tuvalet sabunlarından başka, ev işlerinde kullanılmak üzere beyaz veya yeşil sabun; geniş yüzeyleri temizlemek üzere Arap sabunu; nazik çamaşırların yıkanmasında kullanılan toz deterjanlar ve onlara oranla daha yumuşak toz sabun da vardır. Son yenilik: yoğunluğu suyun yoğunluğundan az olan yüzer sabundur. Dolayısıyla, bu sabunu, banyoya düştüğü zaman yitirmek tehlikesi yoktur.
İnsanlar Neden Keşif Yapar?
İnsanlar yaratılışlarından itibaren yeni bilgiler ve serüvenler yaşamak için inanılmaz bir istek içerisindedirler. Ancak Keşiflerin gereksiniminin tek nedeni bu değildir.
Besin ihtiyacı nedeniyle insanlar yeni yaşam yerleri aramak zorunda kaldı. Birçok eski medeniyet fetihler ve ticaret yolları sayesinde çok büyük ve güçlü imparatorluklar kurdu. Din, yeni yerlerin keşfinde en önemli etmenlerden biriydi. 5. Yüzyıl kadar eski bir tarihte İrlandalı rahipler, Galler, Cornwall ve Fransa halklarını hristiyanlaştırmak için harekete geçmişlerdi. İleriki zamanlarda din adına yapılan birçok seferde eşine az rastlanır yıkım ve vahşete rastlandı.
Diğer yandan yeni yerler keşfetme arzusuyla yanıp tutuşan birçok amatör kaşif vardı. Charles Darwin, Alexander von Humboldt gibi bazı kaşifler ise yeni ülkeler hakkında olabildiğince çok bilimsel amaçlı gezilerin başını çektiler.
Kristof Kolomb ve Amerika'nın Keşfi
Kristof Kolomb, en ünlü kaşiflerden biridir. Kolomb’un en büyük keşfi Amerika’yı bulmaktı ama bu keşif tamamen bir yanlışlık nedeni ile olmuştu.
1451’de İtalya da Cenova kentinde doğdu ve ilk kez küçük bir çocukken denize açıldı. Daha sonra Lizbon’a yerleşti ve Portekizli bir soylunun kızıyla evlendi. Lizbon’daki çeşitli deniz maceraları ona birçok beceri kazandırdı.
Kolomb, Uzakdoğu’ya gitmeyi çok istiyordu. Bunun bazı nedenleri vardı tabi ki ve kısaca şöyle açıklıyordu. “Altın, Tanrı ve Hitay”. Altın sayesinde Çin ve Japonya:’dan baharatlar ve ipek getirerek zengin olmayı hayal ediyordu.
Kolomb bir Hıristiyan dı ve bu inancı yaymayı çok istiyordu. Tanrı onun için bu anlamı taşıyordu. Bu o zamanlar yaygın bir amaçtı ve çok değerli bir amaçtı. Birçok kaşif Hıristiyan ülkelerle dış ticaretin kolaylaşacağını umut ediyordu.
Kaşif Kime Denir?
Kaşif olarak nitelendirilen insanların çoğu, aslında keşfettikleri topraklar daha önceden orada bulunan insanlar tarafından zaten biliniyordu.Orada binlerce yıldır yaşayan yerli insanlar vardı. Bu gezginlerin kaşif diye adlandırılmalarının temel nedeni dünya görüşleri üzerinde köklü değişiklikler gerçekleştirmiş olmalarıdır. Avrupalı'ların Uzakdoğu'dan ve Amerika'dan çok önemli coğrafi bilgilerle dönmeleri buna örnek olarak gösterilebilir. Galapagos Adaları'nda Darvin'in elde ettiği bulgular gezegenimizin evrimi konusunda temel görüşlere zıt kuramlar geliştirmesini sağladı. Keşif aslında dünyaya ilişkin bilgi edinmenin bir yoludur. Gezginler Farklı yerlere gittikçe, hiç bilmediğimiz, hayal bile edemediğimiz kıtaların bilinmeyen yüzlerini gözler önüne serdiler. Hala Dünya ve Evren üzerine o kadar bilinmeyen konu var ki; bunların çözülmesi asla bitmeyecek.Her yeni bulunan keşif bilgi dağarcığımıza çeşitlilik katmaya devam ediyor.
Milattan önce 2500'lü yıllarda Çin mürekkebi bulunmuştu, aynı zamanda Mısırlılarında mürekkep kullanması aynı zamanlarda bulduklarını göstermektedir. Asur, Mısır ve Yunan Medeniyetlerinden kalan taşlar üzerine yazılmış yazılar, toprak levhalar değişik kalıntılardır. Mısırlıların yeraltındaki mezarlarından çıkarılan mürekkeple yazılmış olan papirüsler de bulunan kanlıntılar arasındadır.
Bulunan elyazmalarında Calamus ve tüy kalem kullandıkları sanılmaktadır. Romalılar ve Yunanlılar düşüncelerini aktarmak için sadece tabletleri ve kazı kalemlerini kullanmıyorlardı. Bunların yanı sıra mürekkep kullandılar. Zaten Plinius, Marcus Vitrunius Polio ve Dicskorides`in yazıtlarında mürekkebin formüllerine rastlanmaktadır.
Devamını oku...
El Aletleri
Atalarımız günümüzden yaklaşık 3,75 milyon yıl önce ayakta durmayı öğrendiler ve çayırlarda yaşamaya başladılar. Yeni işlerde kullanılabilecek biçimde serbest kalan elleriyle, hayvan leşlerinde işe yarar şeyler çıkarmaya ve bitkisel yiyecekleri toplamaya yöneldiler. Zamanla bu işler için el aletleri geliştirdiler. Etleri kesip parçalamak ve kemikleri kırarak içlerindeki iliği çıkarmak amacıyla çakıllar ve taşlar kullandılar. Sonraları, daha iyi kesmeleri için, taşların kenarlarını yonttular. Yaklaşık 400.000 yıl kadar önce çakmaktaşına biçim verilerek ilk baltalar ve mızrak uçları yapıldı; ayrıca, kemikler sopa ve çekiç olarak kullanılmaya başlandı. İnsanoğlu günümüzden yaklaşık 250.000 yıl önce de ateşi buldu. Böylece yiyecekleri pişirebilecek duruma gelen en yakın atalarımız, yaban hayvanlarını avlamak için el aletleri yarattılar. Tarım yapmaya başladıklarında da, daha farklı aletlere gereksiniz duydular.
Delgiler
Yay delgisinin önce ahşap işleme içinmi yoksa ateş yakmak içinmi geliştirildiği bilinmemektedir. Ateş delgisinde kemik biçimindeki yaya takılı deri şerit kullanılarak, tahta ateş yuvasına bastırılan tahta bir delgi hızla çevrilir, delgi ve yuva arasındaki sürtünme, bir parça samanı tutuşturmaya yetecek kadar ısı yaratırdı. Bu işlemde aynı zamanda da, ateş tahtasında bir delik açılmış olurdu.
Devamını oku...
Delici Aletler
Bir İcadın yaratılmasına genellikle çok sayıda insan katılır ve icatların son biçimlerini alması çok uzun sürebilir. Bazen bir icat, yüzyılları bulan bir evrim süreci geçirir: bu evrim sırasında farklı gelişmelerin ve yeni teknolojilerin sonuçları benimsenir: Delik açmaya yarayan aletlerin tarihini geriye doğru incelediğimizde, bildiğimiz el matkabının icat edilmesinin basit bizleri ve yay delgisini geliştirmek için yüzlerce yıl boyunca yapılmış yeniliklerin ürünü olduğunu görürüz. Delik açmaya yönelik aletlerin ilk örnekleri arasında eski Mısırlıların kullandığı aletler sayılabilir. Eski Yunan bilgini Archimedes (Arşimet). M.Ö. 230 dolaylarında fiziksel gücü aktarmak ve artırmak için kaldıraç ve dişli takımlarından yararlanma yollarını araştırmış, ama ek manivela gücü sağlayan matkap kolu, ancak Ortaçağ'da geliştirilmiştir; dişli takımlarının kullanıldığı çarklı el matkaplarıysa, daha yakın bir dönemde ortaya çıkmıştır.
Kurşun Kalem
Kurşun Kalem 1790'larda birbirinden habersiz mucitler tarafından Fransa'da ve Avusturya'da icat edildi. Kurşun Kalem yapımcıları çok geçmeden, "kurşun'un iki bileşeni grafit ve kilin farklı oranlarda kullanılmasıyla farklı sertlikte kalemler üretilebileceğini buldular.
Kibrit
Günümüzdekullandığımız kibrit 1827'de İngiliz kimyacı John Walter tarafından icat edildi. İlk kibrit çöpleri, ucuna kimyasal bir karışım sürülmüş tahta kıymıklar biçimindeydi ve ucun bir zumpara kağıdına sürülmesiyle elde edilen ısıyla tutuşturuluyordu. O dönemde Batı ülkelerinde bu kibritlere "Işık Saçan" anlamında "Sabah Yıldızı" adı verilmişti.
Televizyon
John Logie Baird bir rahatsızlık nedeni ile sağlığına iyi geleceğini düşünerek Batı Hint Adaları'na tatile gitti. 1922 yılında İngiltere'ye geri döndü. Hastings'e yerleşen Baird burada birkaç buluş denemesinde bulundu, sonuç hüsrandı. Daha sonraları aklında görüntüyü iletme düşüncesi gelişmeye başladı. Sağlık sıkıntıları devam ediyordu ve bunun üzerine para sıkıntısıda eklenmeye başladı. Alman Paul Nipkow'un buluşu olan optik bir tarayıcı diskini geliştirip, mekanik bir televizyon alıcı-vericisi geliştirdi.26 Temmuz 1923'te patent başvurusunda bulundu. 1924 yılında patent onaylandı. Aradan geçen zamanda buluşunu geliştirmek için değişik yöntemler denedi. Bisküvi kutusu, örgü şişeleri gibi değişik malzemeler kullanarak çalışan bir televizyon elde etmeyi başardı. 1926 yılında Londra'da Kraliyet Bilim Akademisi'nde ve Oxford sokağında halka buluşunu tanıttı.
Devamını oku...
Bulaşık Makinası
19. Yüzyılda ABD'li kadınların canını bulaşık yıkamak çok sıkmaya başlamıştı. Bulaşık yıkamanınkendi görevleri olmadığını düşünüyorlardı. Bu tür işlerle uğraşmak yerine daha sosyal aktivitelere zaman ayırmak istiyorlardı. Bu nedenle tuttukları temizlikçiler onların yerine bu görevleri yerine getiriyorlardı. Çok sevdikleri yemek takımlarına hizmetçilerin çok fazla özenmediklerinden şikayet ediyorlardı.
Devamını oku...
Ekmek Kızartma Makinası
İlk elektrikli ekmek kızartma makinası 1909 yılında General Electric tarafından üretildi. Bu dönemde üretilen kızartma makinasında bir tel örgünün üzerine konulan bir dilim ekmek tek taraflı ısı aldığı için diğer tarafının kızarması ekmeğin çevrilmesi ile mümkün oluyordu.
1927 yılında ise Charles Strite ilk fırlatmalı ekmek kızartma makinasını üretti. Diğer kızartma makinasına göre daha geliştirilmiş bir modeldi. Çift taraflı kızartma yapabiliyordu. Ayarlanan süre dolduğunda ekmeğin dışarı fırlamasını sağlayan yay serbest kalıyordu. Böylece daha pratik şekilde kızartılmış ekmek yapılabiliyordu.
Elektrikli Süpürge
19. yüzyıla kadar halı gibi eşyalar sopayla dövülüp yıkanarak temizleniyordu. Bu şekilde temizlik yapmak oldukça zahmetli ve uzun sürüyordu. Mekanik bazı sistemler geliştirildi. Döner fırçalı ve kiri emen körüklü temizleyiciler kullanıldı.
Devamını oku...
Trafik Işıkları
Günümüzdeki gibi trafiğin yoğun olmadığı ve araç çeşitlerinin az olduğu dönemlerde trafik ışıklarına kimsenin ihtiyacı yoktu. At arabalarının yoğunlaşması ile bu ihtiyaç kendini hissettirmeye başladı. Bu düzensizliği bir düzene sokabilmek için gaz lambalarından kurulan bir düzenek ile denemeler yapıldı. Daha sonraları ABD^nin Detroit kentinde demiryollarının sinyalizasyon sistemine benzer bir sistem yapıldı (1920) ve trafik lambası olarak kullanıldı.
Günümüzde kullandığımız modern trafik ışıklarının patenti ise ilk kez 23 Kasım 1923 yılında ABD'de Cleveland'da Garrett Augustus Morgan tarafından alındı. Bu patenti aldıktan kısa bir süre sonra ise patentini General Electric'e sattı.
Karasaban
Karasaban milattan önce 2000 dolaylarında, çiftçilerin binlerce yıl kullanmış oldukları basit çapalardan ve kazı sırıklarından geliştirildi. Çeşitli parçalarının biçim ve boyut olarak adım adım değiştirilmesi ile, tek bir işlemde toprağı yarmayı, sökmeyi ve alt-üst etmeyi sağlayan bir alet haline getirildi.
Şeritli Mezura
Şeritli mezura önce eski Mısırlıların, daha sonra da Eski Yunanlıların ve Romalıların kullandıkları ölçüm zincirlerinden ve çubuklarından geliştirilmiştir. Bazı örneklerinde gövde kısmında not defteri bulunmaktadır.
Fermuar
ABD'li mühendis Whitcomb Judson'un 1891'de icat ettiği ilk fermuar, kayıcı bir parçayı çekerek birbirine kilitlenen sıralı çengel ve ilmiklerden oluşuyordu. Metal dişlerin kayıcı parçayla birbirine geçirildiği günümüzün fermuarlarını ise Gideon Sundback geliştirerek 1914'te patenti aldı.
Makas
Makas günümüzden 3000 yılı aşkın bir süre önce, aynı sıralarda çeşitli yerlerde ortaya çıktı. İlk makaslar, kesici ağızları bir yay yardımıyla açılan maşaları andırıyordu. Günümüzün makaslarıysa daha rahat ve kolay kullanımı sağlayan eksen ve kaldıraç ilkesine göre çalışmaktadır.
Konserve Kutuları
Yiyecekleri uzunca bir süre saklamak için, yüksek derecede ısıtarak içindeki zararlı bakterileri öldürdükten sonra hava geçirmeyecek bir kabın içine koymaya dayanan tekniği, Fransız Nicholas Appert 1810'da kusursuzlaştırdı. Ağzı mantarla kapatılmış cam kavanozlar kullanan Appert'ten sonra, 1811'de Donkin ve Hail adlı iki İngiliz, vakumlu kalay konserve kutuların kullanımını başlattı, ilk konserve fabrikasını kurdular.
Konserve Açacağı
İlk konservelerin çekiç ve keskiyle açılması gerekirken, Yates adlı İngiliz Mucit, 1855'te kıvrık tırnak biçiminde bir konserve açacağı geliştirdi. Aletin sapını aşağı yukarı hareket ettirme yoluyla, ağız bölümünün konserve kapağının kenarını çepeçevre kesmesi sağlanıyordu. Açacaklar konserve sığır etiyle beraber hediye olarak verildiği için, ağzın üst bölümü bir boğa başı biçiminde yapılmıştı.
|
|