|
Milli Mücadele'nin en önemli aşamalarından biri olan Bilecik Görüşmeleri:
Bilecik Görüşmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin toplanmalından sonra, İstanbul Hükümeti'nin Ankara Hükümeti'yle yaptığı ilk resmî görüşmedir 5 Aralık 1920 tarihinde yapılmıştır.
İstanbul'un 16 Mart 1920'de İtilaf Devletleri'nce işgal edilmesinden ve hükümeti yeniden Damat Ferid Paşa'nın kurmasından sonra iyice sertleşen Ankara - İstanbul ilişkileri, Ferid Paşa'nın Kuva-yı Milliye'yi bastırma çabalarından sonuç alamaması üzerine yeni bir sürece girdi. Damat Ferid Paşa Hükümeti istifa etti ve yerine Ankara ile uzlaşma yanlısı Tevfik Paşa Hükümeti kuruldu. Yeni hükümetin dahiliye nazırı Ahmed İzzet Paşa, ilk iş olarak Ankara Hükümeti'yle görüşme isteğinde bulundu. Bilecik'te yapılan görüşmede İstanbul Hükümeti'ni Ahmed İzzet Paşa ile bahriye nazırı Salih Paşa, Ankara Hükümeti'ni ise Mustafa Kemal ile Batı Cephesi Komutanı Miralay İsmet Bey (İnönü) temsil ettiler. Ankara'dan Mustafa Kemal ile birlikte yola çıkan Kuva-yı Seyyare komutanı Çerkeş Ethem, İsmet Bey'le aralarındaki sürtüşme yüzünden Eskişehir'de treni gizlice terk ederek görüşmelere katılmadı.
Mustafa Kemal'in Ahmed İzzet ve Salih paşalarla Bilecik'teki görüşmesi, İstanbul Hükümeti'nin umduğu gibi gelişmedi. Mustafa Kemal, Tevfik Paşa Hükümeti'ni temsil eden heyete, Ankara Hükümeti'nin üstünde bir güç tanımadığını, dolayısıyla kendilerini İstanbul Hükümeti'nin temsilcileri olarak kabul etmediğini açıkladı. Bunun üzerine görüşmeler kimlik ve yetki söz konusu olmadan yapıldı. Görüşme sonrasında da İstanbul'a dönmesine izin verilmeyen heyet Ankara'ya götürüldü.
Ahmed İzzet ve Salih paşalar. Mart 1921'e değin Ankara'da kaldılar. Ankara Hükümeti'nin sanılandan daha güçlü olduğuna ilişkin gözlemler edindiler ve bunu Tevfik Paşa'ya bildirdiler. Bununla birlikte gene de İstanbul'a dönmek istiyorlardı. Kendilerinden, Ankara Hükümeti'ne karşı herhangi bir girişimde bulunmayacaklarına ve İstanbul Hükümeti'nde görev almayacaklarına ilişkin söz alındıktan sonra İstanbul'a dönmelerine izin verildi.
(Ana Brittanica)
Başa Dön
Mustafa Kemal Atatürk'ün büyük nutukta Bilecik görüşmeleriyle ilgili söyledikleri:
İstanbul'da Tevfik Paşa iş başına getirildi. Dahiliye Nazın olarak Ahmet İzzet ve Bahriye Nazın olarak Salih Paşa'lar Hükümet'te bulunuyorlardı. Tevfik Paşa Hükümeti hemen bizimle ilişki kurmak istedi. Bu görevi, başlıca Ahmet İzzet Paşa üzerine aldı. İzzet Paşa, Saray kurmaylar kurulunda bulunan bir subayı, birtakım notlarla Ankara'ya gönderdi. Bu notlarda, eskisine göre daha elverişli koşullarla örneğin Osmanlı egemenliği altında İzmir'de Yunanlıların bir özel yönetim kurmalarını kabul etmek gibi koşullarla barış yapılması umudunda bulundukları, her şeyden önce de İstanbul Hükümeti ile bir uzlaşmaya varmanın önemli olduğu bildiriliyordu.
Ahmet İzzet Paşa'nın ve İstanbul Hükümeti'nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ve Hükümeti'nin nitelik ve yetkilerini bilmedikleri, bu yetmiyormuş gibi, İstanbul'da bir Hükümet kurmayı ve o yoldan ulus ve yurt yazgısıyla ilgili sorunları çözümlemeyi düşündükleri görülüyordu.
Ahmet İzzet Paşa'ya ve Tevfik Paşa Hükümeti'ne durumu bildirmek ve iyice aydınlatmak amacıyla gereken bilgi ve düşünceleri ayrıntılı olarak yazdırıp, Ankara'ya gelen özel görevliye verdik ve kendisini 8 Kasım 1920'de İnebolu'ya doğru yola çıkardık.
12 Kasım 1920 günü, Zonguldak'tan Yüzbaşı Kemal imzalı kısa bir telyazısı aldım. Bunda: "Kapalı bir teli çekmek üzere İstanbul'dan gönderildim." deniliyordu. Söz konusu kapalı tel, Dahiliye Nazın İzzet Paşa imzalı idi. İstanbul'da 9 Ekim 1920'de yazılmıştı.
Bu telyazısında, İstanbul ile Zonguldak arasında Fransız telsiziyle haberleşmeye Fransız temsilcisinin izin verdiği bildirildikten sonra: "Hükümet ile bir uzlaşma ilkesi kabul olundu mu? Kabul olundu ise, nerede buluşulabilir ve oraya hangi yolla gelmek uygun olur?" diye sorulmakta idi (...)
Baylar, Tevfik Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Salih Paşa zamanın büyük adamlan gibi tanınmışlardı. Ulus bunları akıllı, ölçülü, uzakgörülü biliyordu. Bunun için Damat Ferit Paşa çekilip de yerine, bu kişilerin önderliğinde bir Hükümet iş başına gelince, herkeste türlü türlü umutlar uyandı. Tevfik Paşa Hükümeti'nin hemen Ankara ile ilişki araması üzerine, kamuoyunca kendisinin temiz yürekli olduğu yargısına varılmaması için bir neden düşünülemezdi. Herkes, Tevfik Paşa Hükümeti'nin iş başına gelmesini uğurlu saydı. Bu Hükümet'in, ülkenin ve ulusun en üstün çıkarlarını sağlamanın yollarını ve araçlarını bulmadan iş başına gelmiş olmasını kabul etmek ve ettirmek gerçekten güçtü. Özellikle, kendileri de İstanbul siyasa çevrelerinde ve basında kullandıkları dille, kamunun yargısını destekleyecek bir tutum içine girmiş bulunuyorlardı:
Biz, gerçek durumun, kamunun sanısı ve kanısı gibi olmadığına iyice inanıyorduk. Ama, kamuoyunu inandırmaya yarayacak koşullan hazırlamadan, İstanbul'un, kurtuluş yolu olarak ileri sürdüğü uzlaşma ve buluşma önerilerini kabul etmemeyi uygun bulmadık. Onun için, özellikle İzzet ve Salih Paşalardan oluşacak bir kurulla Bilecik'te buluşmayı uygun gördük. Bu kişilerle görüştükten sonra, kamunun sanı ve kanısının hepten temelsiz olduğunun anlaşılacağına kuşkum yoktu. Bir de, her ne olursa olsun, kamuoyunca yukarıda belirttiğim nitelikte tanınmış olan bu kişilerin İstanbul'da Hükümet kurmasının ulusal amaç için ne denli zararlı olduğu meydanda idi. Bunun için buluşmamızdan sonra da kendilerinin geri dönmelerine izin vermemek gerektiği; bence doğaldı, işte bu düşünceler üzerine, İzzet Paşa Kurulu ile Bilecik'te buluşma kararlaştırıldı. Buluşma, 2 Aralık'ta değil, 5 Aralık 1920'de oldu.
Biliyorsunuz ki, kendileriyle Bilecik'te buluşmaya İzzet Paşa'nın istek ve önerisi üzerine karar vermiştik. Kurul, ayın dördünden beri beni Bilecik istasyonunda bekliyordu. Kurulda, İzzet ve Salih Paşalarla elçilerden Cevat, Ziraat Nazırı Hüseyin Kâzım, Hukuk Danışmanı Münir Beyler ve Hoca Fatin Efendi vardı. Bilecik istasyonunun bir odasında birleştik, ismet Paşa da yanımızda idi. Görüşme şöyle oldu: Ben, ilk olarak: "Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti Başkanı" diyerek kendimi tanıttıktan sonra; "Kimlerle tanışıyorum?" diye sordum. Salih Paşa benim ne demek istediğimi kavrayamayarak, kendisinin Bahriye ve İzzet Paşa'nın Dahiliye Nazırı olduğunu anlatmaya kalkışırken ben hemen, İstanbul'da bir Hükümet'in varlığını tanımadığımı ve kendilerini o Hükümet'in adamları olarak kabul etmediğimi, eğer İstanbul'daki bir Hükümet'in Nazırları olarak görüşmek istiyorlarsa, kendileri ile görüşemeyeceğimi söyledim. Ondan sonra, kimlik ve yetki söz konusu olmaksızın görüşmek uygun bulundu.
Konuşmanın kimi evrelerinde Ankara'dan bizimle birlikte gelen kimi milletvekili arkadaşları da bulundurdum, İstanbul'dan gelen kişilerin hiçbir sağlam bilgi ve görüşleri olmadığı, birkaç saat süren konuşma ile anlaşıldı. En sonunda, İstanbul'da dönmelerine izin vermeyeceğimi ve birlikte Ankara'ya gideceğimizi kendilerine bildirdim.
Konuşmanın kimi evrelerinde Ankara'dan bizimle birlikte gelen kimi milletvekili arkadaştan da bulundurdum, İstanbul'dan gelen kişilerin hiçbir sağlam bilgi ve görüşleri olmadığı, birkaç saat süren konuşma ile anlaşıldı. En sonunda, İstanbul'a dönmelerine izin vermeyeceğimi ve birlikte Ankara'ya gideceğimizi kendilerine bildirdim.
Beklemekte bulunan trenle yola çıkıldı. 6 Aralık 1920'de Ankara'ya geldik, İstanbul Kurulu'nu, istekleri dışında alıkoymuştum; ama bunu kamuya duyurmayı yararlı bulmadım. Çünkü, İzzet ve Salih Paşalardan ve öbür kişilerden Ulusal Hükümet işlerinde yararlanmayı düşünerek onurlarım korumak istedim. Bu amaçla, Ankara'ya gelir gelmez basma verdiğim resmî bildiride, söz konusu kişilerin, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'yle görüşmek gibi bir sözde nedenle İstanbul'dan çıktıklarını; ülkenin iyilik ve esenliği uğrunda daha verimli ve etkili olarak çalışmak üzere bize katıldıklarını açıkladım.
Sayın Baylar, Ankara'da bulunan İstanbullu konuklarımıza bir, bir buçuk ay süren konukluktan sırasında çok şeyler gösterebildiğimizi sanıyorum. Başkaldıran Etem ve kardeşlerinin kuvvetleri ortadan kaldırıldı. Yunanlıları, üç günde İnönü'de yendik. Büyük Millet Meclisi'nin kıvanç ve gönül rahatlığı duyacağı yeni bir dönem açıldı. Ama İzzet ve Salih Paşalar bunların hiçbirinden kıvanç duymuş görünmüyordu; yurt özlemine tutulmuş gibi, ne olursa olsun İstanbul'a dönmek istiyorlardı.
İnebolu'ya gelmiş olan özel görevli aracılığıyla Ziya Paşa'ya ve arkadaşlarına gönderttiğim yanıtta, verdikleri bilgiye teşekkürden sonra: "İzzet ve Salih Paşalar, ortak amacımızın kesin gereği olarak Ankara'da kalmışlardır." dedim. Kendilerinin de İstanbul'da işbaşında kalmaları uygun ise de, iktidardan düşmeden önce, hepsinin -şimdiden elaltında bulunduracakları güvenli ve hızlı bir araçla- hemen Anadolu'ya gelmelerinin, yurdun yüksek çıkarları için gerekli olduğunu ve böylelikle yapacakları hizmet ve özveriye ulusça pek çok değer verileceğini yazdım.
Baylar, Ankara'da bulunan İzzet ve Salih Paşalar bir türlü Ankara'ya ısınamadılar. İstanbul'daki aileleri yanına gitmelerine izin vermemizi, kendileri ya da aracıları, boyuna rica ediyorlar ve İstanbul'a dönüşlerinde hiçbir siyasal görev almayacaklarına söz veriyorlardı. 1921 yılı Mart başlarında İsmet Paşa'nın kimi işler için Ankara'ya gelmiş bulunduğu bir sırada, paşalar ricalarını yenilediler. Bir gün ismet Paşa'nın da katıldığı bir Bakanlar Kurulu toplantısı sırasında Ahmet İzzet Paşa daireye gelerek haber göndermiş, ismet Paşa kendisiyle görüştü, İzzet Paşa, bizim isteğimiz üzerine, İstanbul'da siyasal görev almayacağına, uzun uzadıya açıklamalar yaparak söz vermiş ve İstanbul'daki ailesinin yanına dönmek için izin rica etmiş; Salih Paşa'nın da böylece söz vererek serbest bırakılması ricasında bulunduğunu söylemiş.
İsmet Paşa bu açıklamayı ve ricayı Bakanlar Kurulu'na ulaştırdı (...) Bakanlar Kurulu bu paşalann İstanbul'a dönmelerinde bir sakınca görmedi. Ama ben, Ahmet İzzet Paşa ve arkadaşının verdikleri sözde doğruluk ve içtenlik olmadığı; İstanbul'a dönünce, İstanbul Hükümeti'nde yüzde yüz görev alarak bizi tedirgin etmeyi sürdürecekleri kanısında bulunduğumu söyledim. "Namusları üzerine söz veriyorlar." dendi. Bu sözlerini, yazılı ve imzalı olarak verirlerse gönderilebileceklerini bildirdim, ismet Paşa bu önerimi yanımızdaki odada bekleyen İzzet Paşa'ya ulaştırdı, İzzet Paşa, hemen bir kâğıt kalem alıp, Hükümet'ten çekileceklerini, biz söz verme belgesi olarak yazmış, imzalamış ve yanılmıyorsam, Salih Paşa'ya da imza ettirmişti (...)
Gerçekten, İzzet ve Salih Paşalar İstanbul'a dönünce Hükümet'ten çekildiler. Ama, pek kısa bir süre sonra, yine o Hükümet'te, başka nazırlıkları üzerlerine aldılar ve bunu bize telle bildirdiler, İstanbul Hükümeti'nin Hariciye Nazırlığı görevini yüklenmiş olan İzzet Paşa, ulusa ve ülkeye yönelmiş olan büyük bir kötülüğün önüne geçmek için Hükümet'e girdiğini söyleyerek; bize de birtakım öğütler veriyordu.
Baylar, Ahmet İzzet Paşa, ekmeğiyle yetiştiği Türk Ulusu'nun içinde kalarak ona en acı ve kara günlerinde hizmet etmeyi, Vahdettin'in kulu olmaktan üstün görememişti. Dürrizade Esseyyit Abdullah'ın fetvasına bağlı kalıp, Padişah'ın buyruğu dışına çıkmakla suçlanmaktan ve dinsel cezalara çarpılmaktan çekindi (...)
Baylar, İzzet ve Salih Paşalar aylarca Ankara'da oturdular. Ulusal ilkelerimizi benimsemeleri koşuluyla kendilerine ulusal görev vermeye hazırdık. Yanaşmadılar. Bir kez olsun Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kapısından içeri ayak atmadılar. Ama bu Millet Meclisi'nin koyduğu yasalardan elbet bilgileri vardı. Bu yasaların buyruklarını ve Millet Meclisi'nin ve Hükümeti'nin İstanbul'a karşı belirlenmiş olan tutumunu çok iyi biliyorlardı. Bu yasalara ve bilinen duruma karşın, İstanbul'da yeniden iş başına geçip ulusal varlığın ve girişimlerin değerini ve erkini yok etmek; düşmanların elinde oyuncak olan Vahdettin'in egemenliğini sürdürmek için bütün varlıklarıyla çalışmalarına verilecek gerçek anlamın ne olduğunu ben söylemeyeceğim! Onu, Türk Ulusu'na ve Türk Ulusu'nun yeni ve gelecek; kuşaklarına bırakırım.
Baylar, sırası gelmişken, saygıdeğer Ulusuma, şunu öğütlerim ki: Bağrında yetiştirerek başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, duyuncundaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten, hiçbir zaman geri kalmasın!
Başa Dön
Mustafa Kemal'in İkinci İnönü Muharebeleriyle ilgili büyük nutukta söyledikleri:
Baylar, itilâf Devletleri'nin (Londra Konferansı'nda) Delegeler Kurulumuz aracılığıyla yaptıkları önerilerin yanıtını almayı beklemeden ve daha delegelerimiz yolda iken, Yunanlılar tüm ordularıyla bütün cephelerimize saldırdılar. Şimdi, izin verirseniz, size bu saldırıyı ve sonucunu anlatayım:
Yunan ordusunun, Bursa ve doğusunda önemli bir grubu; Uşak ve doğusunda da başka bir grubu vardı. Bizim kuvvetlerimiz de Eskişehir'in kuzeybatısında, Dumlupınar'da ve doğusunda olmak üzere iki grup idi. Bundan başka Yunanlıların, İzmit'te bir tümenleri; bizim de ona karşı, Kocaeli Grubumuz bulunuyordu. Yunanlıların Menderes boyundaki birliklerine karşı da birliklerimiz vardı. Yunan ordusunun Bursa ve Uşak gruplan, 23 Mart 1921 günü ilerlemeye başladılar, ismet Paşa komutasında bulunan Batı Cephesi birlikleri, bildirdiğim gibi, Eskişehir'in kuzeybatısında toplanmıştı. Kararımız, savaşı İnönü dayangalarında (mevzilerinde) kabul etmekti. Ona göre önlemler almıyor ve düzenlemeler yapılıyordu. Düşman, 26 Mart akşamı ismet Paşa'nın, birliklerini yerleştirdiği dayangaların sağ kanadı ilerisine yanaştı. Ertesi günü bütün cephede çarpışmalar oldu. Düşman 28 Mart'ta sağ kanadımıza saldırdı. 29'da her iki kanattan saldırdı. Düşman yer yer önemli basanlar elde ediyordu. 30 Mart günü sert çarpışmalarla geçti. Bu çarpışmalar da düşman yararına sonuçlandı.
Bundan sonra sıra bize geliyordu, ismet Paşa 31 Mart günü karşı saldırıya geçti ve düşmanı yenerek, 31 Mart'ı 1 Nisan'a bağlayan gece, gerisin geriye kaçmak zorunda bıraktı. Böylece Devrim Tarihimizin bir yaprağı ikinci İnönü Utkusu'yla yazıldı.
Baylar, düşman çekilirken Batı Cephesi Komutanı ile 1 Nisan günü yaptığımız yazışmalar o günün izlenimlerini saptayan belgelerdir. O izlenimleri yeniden canlandırmak için, izin verirseniz, o günkü yazışmalarla ilgili kimi telleri, olduğu gibi okuyacağım:
Başa Dön
İsmet İnönü ve Atatürk arasında geçen İkinci İnönü Muharebeleriyle İlgili Telgraf Mesajları
Metristepe'den
1.4.1921
Saat 6.30 (18.30'da) Metristepe'den gördüğüm durum Gündüz bey kuzeyinde sabahtan beri direnen ve artçı olduğu sanılan bir düşman birliği sağ kanat grubunun saldırısı üzerine, dağınık olarak çekiliyor. Yakından kovalanıyor. Hamidiye yönünde karşılaşma ve çatışma yok. Bozüyük yanıyor. Düşman binlerce ölüleriyle doldurduğu savaş alanını silahlarımıza bırakmıştır.
Batı Cephesi Komutanı
İsmet
İnönü Savaş Meydanında Metristepe'deBatı Cephesi Komutanı ve Genelkurmay Başkanı ismet Paşa'ya
1.4.1921
Bütün dünya tarihinde, sizin İnönü Meydan Savaşlarında yüklendiğiniz görev kadar ağır bir görev yüklenmiş komutanlar pek azdır. Ulusumuzun bağımsızlığı ve varlığı, çok üstün yönetiminiz altında şerefle görevlerini yapan komuta ve silah arkadaşlarınızın duyarlığına ve yurtseverliğine büyük güvenle dayanıyordu. Siz orada yalnız düşmanı değil ulusun ters yazgısını da yendiniz. Düşman çizmesi altındaki yaslı topraklarımızla birlikte bütün yurt bugün, en kıyıda köşede kalmış yerlerine dek utkunuzu kutluyor. Düşmanın yurdumuzda sonsuz yayılma isteği, dayancınızın ve yurtseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.
Adınızı tarihin övünç yazıtları arasına geçiren ve bütün ulusta size karşı sonsuz bir saygı ve bağlılık duygusu uyandıran büyük savaşınızı ve utkunuzu kutlarken, üstünde durduğunuz tepenin, size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref alanı gösterdiği kadar, Ulusumuz ve kendiniz için yükseliş parıltılarıyla dolu bir geleceğin çevrenini (ufkunu) de gösterdiğini söylemek isterim.
Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal
Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Kıyım ve zorbalık (zulüm ve istipdat) dünyasının en kıyasıya saldırılarına karşı yalnız ve şaşkın kalan Ulusumuzun nesnel ve tinsel bütün yetenek ve güçlerini ruhundaki ateşle toplayan ve harekete getiren Büyük Millet Meclisi'nin Başkanı Mustafa Kemal Paşa
Yiğit erlerimiz ve subaylarımız adına, erlerimizle avcı hatlarında omuz omuza vuruşan tümen ve kolordu komutanları adına övgü ve kutlamalarınıza büyük bir övünçle teşekkür ederim.
Batı Cephesi Komutanı
İsmet
|
|
|
|
|
Tarih Öncesinde Bilecik
Bilecik’te ilk yerleşim MÖ 3000’den öncelere rastlamaktadır. Anadolu’da Tunç Çağına geçiş sürecinde önemli bir yeri olan Bilecik’ten MÖ 3000’lerde tunç yapımı için kalay çıkarıldığı bilinmektedir.
İlin bilinen en eski isimleri Agrilion ve Agrillum’dur.
Daha sonraki dönemlerde Bilecik Bizans İmparatorluğu sınırları içine giren bir yerleşim yeri olmuştur. Doğu Roma (Bizans) döneminde şehir Belekoma ismiyle anılıyordu. Bilecik o zaman, şimdiki Bilecik’in doğusunda, Hamsu ve Tabakhane derelerinin oluşturduğu vadiler arasındaki bir kaya çıkıntısı üzerine inşa edilen kale çevresinde kurulmuştu.
Antik Çağda Bilecik
Antik Çağ’ da Bilecik’le ilgili özel bilgi bulunmamaktadır. Bu nedenle kentin bu çağdaki hayatı, tarih kaynaklarında Bilecik’i de içine alan Bitinya (Bithynia) bölgesinin genel tarihi içinde gösterilmektedir.
Bitinya bölgesinin bilinen tarihi MÖ 1950’lerde burada yaşayan Trakya kavimlerinden Thynler’le başlar.
Bölge Thynler’den sonra kronolojik sıra ile :
MÖ 1550-1400 Mısırlılar, 1400-1200 Hititler, 1200-676 Frigler, 676-595 Kimmerler, 595-546 Lidyalılar, 546-334 Persler, 334-326 Makedonyalılar, 326-297 Özgürlük dönemi, 297-74 Bitinya Krallığı, 74-395 Roma İmparatorluğu, 395-1299 Bizans (673-678 ve 714-718 döneminde bölge Emevi ve Abbasi hakimiyeti) dönemlerini yaşamıştır.
Bizans Döneminde Bilecik
Roma İmparatorluğu MS 395 yılında ikiye ayrılınca, Bitinya Bölgesi ve Bilecik Doğu Roma (Bizans) imparatorluğu sınırları içinde kaldı. Bizans döneminde Belekoma Kalesi Bilecik’te inşa edilmiştir. Bizans döneminde Bilecik bir Tekfurluk idi. Abbasi Halifesi Harun Reşid döneminde (797 yılında), Bitinya bölgesinin diğer şehirleri gibi Bilecik ve Söğüt civarı da fethedilerek Abbasi idaresine sokulmuştur. Çevresi kale ile korunan Belekoma kenti tarih içinde Bizanslılar-Emeviler ve Bizanslılar-Abbasiler arasında birkaç kez el değiştirmiştir.
Selçuklular Döneminde Bilecik
Selçukluların bir boyu olan Kayıların bir bölümü (400 çadırlık bir oba) Ertuğrul Bey yönetiminde batıya doğru yer değiştirerek Söğüt ilçesi ve çevresine gelmişlerdir.
Osmanlı vaka-i namelerinde Kayıların Söğüt ve çevresine yerleşme tarihi olarak 1230’lu yıllar gösterilmektedir. 1231 yılında İznik İmparatoru Selçuklu sınırına tecavüz edince Selçuklu Sultanı I. Aleaddin Keykubat Bizanslılara karşı bir sefer düzenlemiş, Ertuğrul Bey de bu sefere bir akıncı olarak katılmıştı. Selçuklu ve Bizans orduları arasında Sultanönü mevkiinde meydana gelen savaşın sonucunda Bizans ordusu yenilmiş, Karacadağ ve Söğüt dolayları Büyük Selçuklu Devleti’nin eline geçmişti. I. Aleaddin Keykubat Belekoma (Bilecik) Tekfurunu vergiye bağladı. Savaşta büyük yararlıklar gösteren Ertuğrul Bey’e Söğüt’ü mülk, Domaniç’i de yaylak olarak verdi.
Yine Osmanlı kaynaklarına göre Ertuğrul Bey 1281 yılında ölmüştür. Türbesi Söğüt ilçemizde bulunmakta ve her yıl Söğüt’te düzenlenen Ertuğrul Gazi Şenlikleri ile anılmaktadır.
Ertuğrul Bey, Kayı Türklerinin değerli önderidir. Kayı boyu ise Osmanlı Devletinin nüvesi, kurucusudur. Böylece Söğüt ve dolaylarında kök salan 400 çadırlık uçbeyliğinden bir Devlet doğmuştur.
Osmanlılar Döneminde Bilecik
Ertuğrul Gazi’nin ölümünden sonra Kayıların başına Osman Bey geçti. Osman Bey ve silah arkadaşları Bizans’a karşı savaşıyor ve bu savaşlarda sürekli başarı kazanıyorlardı. Kayıların bu başarılarında Şeyh Edebali’nin büyük rolü olmuştu.
Şeyh Edebali Ahi idi. Ahilik; tarım dahil bütün zanaat dallarında halkı, çalışanları teşvik eden, herkesi kardeş bilen, çalışanlara her türlü yardım elini uzatan örnek bir örgüt anlayışı idi ve Fakih Şeyh Edebali Kayı Ahilerinin önderi idi. Şeyh Edebali o sıralar Eskişehir ili sınırları içindeki İtburnu Köyünde oturuyordu. Daha sonra medresesini Söğüt ve son olarak da Bilecik’e taşımıştır.
Osman Bey 1286 yılında İnegöl yakınındaki Hisarcık kalesini Bizanslılardan zaptetti. 1287 yılında İnegöl Tekfuru’nu Domaniç yakınındaki İkizce’de (Erice) yenilgiye uğrattı.
Osman Bey ve silah arkadaşlarının Bizans Tekfurları ile olan savaşlarını izleyen Selçuklu Sultanı III. Alaeddin Keykubat büyük bir ordu ile Karacahisar önlerine geldi. Osman Bey’in kuvvetleriyle birleşerek Bizans elindeki bu kaleyi kuşattı. Kuşatma sürerken Selçuklu Sultanı geri döndü. Osman Bey’e bir sancak, tuğ alem ve gümüş takımlı bir at göndererek Söğüt ve Eskişehir’i de içine alan bu sancağı Osman Bey’e verdi. Karacahisar’daki Rum kilisesini camiye çeviren Osman Bey ilk kez kendi adına hutbe okuttu(1289). Bu olaylar Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun ilk işaretleri olarak nitelendirilmektedir.
O sıralarda Bilecik henüz Türkler tarafından fethedilmemişti. Bizanslılara ait bir kentti. Bilecik (Belekoma) ve Yarhisar tekfurları vergiye bağlanmıştı. Osman Bey 1299 yılı yaz başında Belekoma kalesini ve peşinden Yarhisar kalesini fethetti.
Bilecik, Yıldırım Bayezid dönemine kadar Osmanlı yönetiminde kalmış, ancak, 1402 yılında Ankara meydan savaşında Bayezid’in Timur’a yenilmesi sonucunda 2 ay kadar Timur’un hakimiyetine geçmiş ve Çelebi Sultan Mehmet tarafından geri alınmıştır.
Bu tarihten sonra, Osmanlı yönetimi sırasında Bilecik giderek gelişmiş, ancak, şehrin kurulu bulunduğu alanın iskân için uygun olmaması daha hızlı gelişmesini engellemiştir. Bununla birlikte Bilecik Bursa ve İznik’ten Eskişehir’e ve Anadolu içlerine giden yol üzerinde önemli bir konaklama ve dinlenme yeri olarak önemini korumuştur.
Bilecik Trakya ve Marmara bölgelerini İç, Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgeleriyle Ön Asya’ya bağlayan İstanbul-Bağdat demiryolu kenarında kurulmuştur. Roma ve Bizanslılar zamanında kent merkezinin küçük bir yer olduğu sanılmaktadır. Türklerin eline geçtikten sonra önem kazanmıştır. Osman Gazi’nin fethettiği ilk önemli kale olması ve Şeyh Edebali Türbesi’nin burada bulunması, şehre olan ilgiyi artırmıştır.
Önceleri kale çevresinde yerleşik kent daha sonra Şeyh Edebali Türbesi, Orhan Gazi camii ve yakınındaki medreseye doğru büyümeye başlamıştır. Şehir Türk hakimiyetine geçtikten sonra, önceleri Türkler ve Rumlar ayrı mahallelerde oturmuşlardır. Örneğin, Türkler daha çok Osman Gazi, Orhan Gazi ve Aşağı Camiler çevresine yerleşmiş, Rumlar ise bugünkü Bilecik merkezinin bulunduğu bölgede yoğunlaşmışlardı. Zamanla toplumlar arası sosyal ve ekonomik ilişkiler kurulmuş, iki toplumun ayrı mahallelerde oturması eğilimi ortadan kalkmış, devlet yapıları Yukarı Mahalleye yapılmaya başlanmış ve kent bugünkü yerleşim yerine doğru gelişmiştir.
Kurtuluş Savaşında Bilecik
İstiklal Savaşında T.B.M.M. hükümet ile İstanbul’da bulunan hükümet arasında ortaya çıkan ihtilafı gidermek amacı ile İstanbul’daki Tevfik Paşa hükümeti adına Dahiliye Nazırı Ahmet İzzet Paşa, Ankara Hükümeti ile bir görüşme yapmak istedi. Görüşmenin Bilecik İstasyon binasında yapılması kararlaştırıldı.
Heyetler 5 Aralık 1920 günü Bilecik İstasyon binasında bir araya geldiler. İstanbul Heyeti Ahmet İzzet Paşa, Salih Paşa, elçilerden Cevat Bey, Ziraat Nazırı Kazım Bey, Hukuk Danışmanı Münir Bey ve Hoca Fatih Efendi’den oluşmuştu. Ankara heyetine ise Mustafa Kemal Paşa başkanlık etmişti. Heyette İsmet Bey (İnönü) de bulunuyordu. Bilecik Mülakatından olumlu ve somut bir sonuç elde edilememiştir.
Yunan Ordusu 6 Ocak 1921 günü Bursa ve Uşak dolaylarından taarruza geçti. 8 Ocak 1921 akşamı Bilecik-Karaköy-Muratdere hattına kadar geldi. Böylece Bilecik işgal edilmiş oldu (Bilecik’in Yunanlılar tarafından ilk işgali).
I. İnönü Savaşı
I. İnönü Savaşı tümüyle Bilecik toprakları üzerinde geçmiştir. Akpınar, Oklubalı mevzilerinde göğüs göğüse kanlı çarpışmalar oldu. Üst üste yenilgiyi alan Yunan ordusu geri çekilmeye başladı. Öyle ki, 11 Ocak 1921 günü taarruzu ilk başlattıkları Zevvare Tepe, Tepeköy, Oluklu, Rızapaşa, Poyra, Beşkardeş Dağları, Zemzemiye ve Bursa’nın doğu mevzilerine kadar çekilmişlerdi. Bilecik’in ilk işgali 8-11 Ocak 1921 tarihleri arasında sadece 4 gün sürmüştür.
II. İnönü Savaşı
II. İnönü Savaşı, 23 Mart 1921’de Yunan ordusunun yeniden Bursa-Uşak kesimlerinden taarruzu üzerine başlamış ve Bilecik ili toprakları üzerinde geçmiştir.
Albay İsmet Bey yönetimindeki Türk kuvvetleri, Yunan birliklerini Bilecik-Pazaryeri ve İnegöl hattında karşılamış ve 26 Mart’ta ise Söğüt-Gündüzbey yolu, Yazıahlat-Karaköy demiryolu ve Bozüyük’ün batısı-Karasu çizgisinin oluşturduğu asıl mevzilerinde savaşmıştır.
İntikam Tepe, Zevvare Tepe ve Nazımbey Tepelerinde kanlı çarpışmalar oldu. Yunanlılar 1 Nisan 1921 akşamı 1. ve 61. tümenlerimizin yaptığı saldırılarla buralardan atıldılar. II. İnönü Savaşı şanlı Türk Ordusunun kesin zaferiyle sonuçlandı.
II. İnönü Savaşları sırasında Bilecik iki kez daha Yunanlılar tarafından işgal edildi (ikinci ve üçüncü işgal). Geri çekilirken 12 Temmuz’da Karaköy ve Yeniköy’ü işgal eden Yunan birlikleri 13 Temmuz 1921’ de Bilecik’e girdiler (ikinci işgal). Fakat, Türk Kuvvetlerinin karşı saldırıları sonucu şehri birkaç gün içinde boşalttılarsa da 22 Temmuz 1921’de yeniden Bilecik’e girdiler (üçüncü işgal). En uzun işgal de bu olmuştur. Ancak 30 Ağustos 1922’deki Başkomutanlık Meydan Muharebesiyle istilacı Yunan ordusuna karşı son ve kapsamlı zaferi kazanan Türk ordusu, 4 Eylül 1922’de Söğüt ve Bozüyük, 5 Eylül de Pazaryeri ve 6 Eylül l922’de ise Bilecik’i Yunan işgalinden kurtarmıştır.
Yunanlılar bu ilçeler ve il merkezini boşaltırken bir çok yerde yangınlar çıkararak buraları harabeye çevirdiler. Örneğin, Bilecik’te ancak Yukarı Mahalledeki birkaç evle, Tabakhane Mahallesi yangın ve tahripten kurtarılabilmiştir. Yangınlar sırasında 1956 ev, 331 dükkân, 18 han, hükümet konağı, tüm ipek fabrikaları, okul, cami ve türbeler yanarak kullanılamaz duruma gelmiştir.
Cumhuriyet Döneminde Bilecik
Böylece Bilecik Kurtuluş Savaşından çok büyük yaralar alarak çıkmış, savaşın getirdiği sosyal ve ekonomik çöküntü nedeniyle Cumhuriyet dönemine çok güçsüz başlamıştır.
Bilecik Halkı Kurtuluş Savaşına tüm varlığı ile katılmış, gerek milis kuvvetleri ve gerekse düzenli ordularımıza onbinlerce evladını vermiştir. Bilecik, Kurtuluş Savaşından yanmış-yıkılmış, tam bir enkaz halinde çıkmıştır. 1920’lerde 12.000 olduğu tahmin edilen şehir nüfusu, savaştan sonra 4.000’e inmiştir.
Savaştan önce Bilecik bölgenin en önemli ipek endüstrisi merkeziydi. Şehirde çok sayıda ipekçilik tesisi ve ipek kadife üreten fabrika bulunuyordu. Ancak, Yunanlıların çıkardığı intikam yangınlarında bu fabrika ve tesislerin tümü yandı. Bu arada diğer fabrika ve işyerlerinin de yanmış olması il ekonomisini çökertmiştir.
|
|
|
|