|
HACIABDULLAH KASABASI İLE MURTAZA ARASINDA KALE DÜNÜ ANLATIYOR
Ömer Fethi GÜRER
Hacı Abdullah Kasabasına ermeden önce İnli kasabasından geçiyoruz. Ovada kurulu tarım ile geçinen İnli Kasabası görünürde diğer bölgelere göre daha düzenli gibi, Hacı Abdullah Kasabasına doğru giderken çevrede düz ve damlı evler yanında birkaç katlı yapılar okullar dikkatimizi çekiyor. Hacı Abadullah Kasabası ile nerede ise birleşme noktasına eren İnli Kasabası düz alanda kurulu, İnli'den sonra Hacı Abdullah Kasabasına girişte yolda eski bir kalıntı dikkatimizi çekiyor. Kimine göre han, kimine göre eski bir kilise olan tarihi kalıntının iki yan duvarı ayakta kalmış, yıkıntı halde bulunuyor. Hacı Abdullah Kasabasının başladığını gösteren "Tak" bu yerde yapılmış. Hacı Abdullah Lisesi de bölgede yer alıyor. Sağlık ocağı da yol boyunda. Kasaba girişte yolun sol tarafında düzenli katlı bir mahalle beliriyor .İlk bakışta İstanbul'da yaşayan Hacı Abdullahlılar "kasabalarını unutmamış ta mahalle kurmuş" düşüncesi yaratan bölge afet evleri olarak yapılmış, Eski yerleşim yerleri dağın eteklerinde vadide iken afet nedeni ile taşınma sağlanmış.Eski yerleşim yerinde evler harabe halde, birkaç evde insan yaşıyor.Eski yerleşim alanı dağ ile buluştuğu noktada birden çok birbirine bağlantılı mağaralar var. Çiftlike bağlı Murtaza Köyüne ulaşım sağlanan yolda ki görünüm ilginç. Vadide bir dere akıyor. Çevresinde değişik tür ağaçlar var. Murtaza ile Hacı Abdullah Kasabası arasında yolun ortalarında zirvede Murtandı Kalesi bulunuyor. Kale bir bölümünde burçları sağlam olarak görülüyor. Kasabadan Mustafa Ünlü Kale'nin içindede bazı bölümlerinin de sağlam olduğunu anlatıyor. Görkemli kale ovaya bakıyor. Niğde bölgesinde burçları sağlam kalan ender kalelerden biri. Niğde ile ilgili tanıtımlarda resmine çok rastlamasak ta kale görkemli bir güzelliği var. Dağ yamaçlarında koyun otlatan çobanlarda "bu dağlarda kalede mağara da değişik bölümlerde var" diye konuşuyorlar. Kale gibi bölgede "Bozdağı" "Takyunus" olarak anılan yerlerde tarihi eski yapılarda yer alıyor. Ayrıca "Güney" olarak tanımlanan yerde yer alan kelerlerde ilginç. Bir dönem kullanıldığı söylenen bu yapılarda dağın altında yumuşak toprak dokusuna oyulmuş. Bu yol sonunda vadide Murtaza Köyü kurulu, kavak, selvi ağaçları yanında eski yeni evler arasında mağaralarında varlığı dikkat çekiyor. Bu bölgeler yapı olarak dünde yaşamın olmasını uygun alanlar olarak not ediyorum. Köyden Murat Timur İçeri köyde eski bir yapının da yıkıldığını, eski bir caminin de bulunduğu, bölgede kimi dünden kalan yapıların incelenmesi gerektiğini anlatıyor. Bölgede eski kilise kalıntılarının olduğunu ancak detaylı bir bilgiye sahip bulunmadıklarını da sözlerine ekliyor... Hacı Abdullah Kasabası ile bölgede yol yapımı, ağaçlandırma, kanalizasyon gibi konular öncelikli olarak anlatılanlar. Hacı Abdullah Kasabası Murtaza ve Hacı Abdullah Kasabası Çınarlı yollarının da asfaltlanması isteniyor. İçme suyu ilgili yapılan çalışmalarda var... Hacı Abdullah Kasabası nüfusu 3 bin 14 olarak görülmesine karşı yaz aylarında gurbetçilerin dönmesi ile nufus on bine ulaşıyor. İmar planı 6 yıl önce yapılan kasabada imara aykırı yerleşmelerin önlenmesi ve belli bir düzen içinde yapılanma olmasına da çalışılıyor. Kasabada halkın taleplerine uygun belediye hizmetlerine yönelik çalışmaların varlığına karşın gelişen bölgede sorunlarda bulunuyor. Ağaçlandırma istenen kasabada işsizlik ve tarım ürünlerinin değer bulmaması ve göçün sürmesi de anlatılan konulardan. Kasabada bölgesel merkez olarak sağlık ocağından öte kapsamlı çalışmalarda bulunacak doktor ve ekibinin olması isteği de var. Kasabanın çevresinde bulunan tarihi eserlerin incelenmesi, tanıtıcı panolar konması ve bölgede sağlıklı kentsel gelişim projesi uygulanarak kasabanın bölge merkezi kılınması isteği de seslendirilen temenniler.
HACI ABDULLAH KASABASINDAN
ŞEHİT MUALLİM ETHEM
Ömer Fethi GÜRER
Hacı Abdullah Kasabasının dünyaca bilinen bir ismi de var. Çanakkale'de 1915 yılında yaşanan o önemli ve inanılmaz zafer öyküsünün geçtiği yerleri gezerken onun adını müzede annesine yazdığı mektupta okumuştum. Bölgede duygulu bir gezi sonrası müzeye erdiğimde bir mektup dağıtılıyordu. Çanakkale Şehidi Muallim Ethem Beyin, annesine yazdığı mektubu alıp okumaya başladım. Mektup yazan bir Niğdeli şehit idi.Hacı Abdullah Kasabasında, Şehit Muallim Ethem'i mektubunu okurken gözlerimden yaşlar aktı. Niğde'de Şehit Muallim Ethem Bey adı yaşatılıyor mu? Anılıyor mu? diye o dönemde bir yazıda yazdım. İnli Kasabası adı ne anlama geliyor bilmiyorum.Hacı Abdullah ile içiçe olan bu bölgenin adı acaba şehit Muallim Ethem Bey adı olamaz mı diye bu kere düşünmedim der isem yanlış olur.İşte Şehit Ethem Annesine yazdığı mektup :
Valideciğim,
Dört asker doğurmakla müftehir Şanlı Türk Annesi! Nasihatâmiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selâmlıyor gibi geldi. Hepsi benden doğru tarafa eğilip kalkıyordu ve beni annenden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.
Gözlerimi biraz sağa çevirdim. Güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim. Cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektupdan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım; güzel bir bülbül, tatlı sedas ile beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak, göstermek istiyordu. İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri: "Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz!" dedi. "Pekâlâ" dedim. Aldım, baktım sütlü çay! "Mustafa bu sütü nereden aldın?!" dedim. "Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?". "Evet, dedim, evet, ne kadar güzel!". "İşte onun çobanından on paraya aldım!".
Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış! Koyundan şimdi sağılmış! Aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde, onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin olur mu?!... Şevket neden içmiyor? dedim... Fakat yukardaki bülbül bağrıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım?! O da erkek olsaydı; bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.". Şevket merak etmesin; o görür, belki de, daha güzellerini görür. Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben, seni, evet, seni mutlaka buralara getireceğim! Ve şu tabîi manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de, senin sayende görecektir.
O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri, Ezan okuyordu. Ey Allahım! Bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi! Bülbül bile sustu. Ekinler bile hareketten kesildi. Dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat; onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırın üzerine diz cöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım. Gözümü yukarı diktim. Ağzımı açtım ve dedim: "Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Hâlıkı! Sen, bütün bunları Türklere verdin, yine Türklere bırak! Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur. "Ey benim Ya Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ismi celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen, bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütüne mahfeyle!". Diyerek, bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mesrur, bir kimse tasavvur edilemezdi...
Anneciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir. Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?...
Kadire mektup yazdım...
Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere katiyyen vermeyin ve sorarlarsa, "Biz bilmiyoruz" deyin...
Çantayı al, sandığa koy. Ben, sana vaktiyle anlatmış idim, bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık?! Yalnız zaman ister...
Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor. Allah razı olsun!
Oğlun Hasan Etem
4 Nisan 1331-17 Nisan 1915
|