borun.sesi.sitemynet.com
Ömer Fethi GÜRER - BOR ŞEHRİ

Bor
Haber için
İlgisizlik
Geride Kalanlar
Bor doğumlular
Cinayet
Medya
Yaşayan tarih
Bor'da okullar
Görüntü
Ö. Fethi GÜRER
Çukurkuyu
Hacıabdullah
Eğitim
Niğde
Adresler

Görüntü


Hacı Avşar, Ömer Fethi GÜRER

ULUKISLA, KERVANSARAY ONARIMI, Ömer Gethi GÜRER


BOR BELEDİYESİNE ÇAĞRI

Ömer Fethi GÜRER

Güzel şiir okuyana keyif verir, Kimi şairlerin yazdıklarında farklı derinlikler vardır. Okurken düşünürsünüz. Hemşehrimiz Hicri Göncel yazdığı şiirlerde birbirinden güzel ve okunduğunda şiir bu dediğiniz özellikte çalışmalar. Hicri Göncel bir eğitimci, Günümüzde yaşasa beklide çalışmaları eserleri çok öenmsenerek ülke çapında değer bulurdu. Onun yazdıklarını arşivlerde olması dahi geleceğe bir şans, Hicri Göncel eğitimci, öğretici olmanın yanında güzel şiirleri ilede anarken iyi ki böyle bir hemşehrimiz varmış diyor ve saygı ile anıyorum. Vefatından sonra Yeşil Bor gazetesi beklide Bor'da bir ilki gerçekleştirip sayfalarını bu değerli eğitimci şair dilcimize ayırmış. Memleket insanı ona gereken saygıyı göstermiş. Yazılanlarda övgüden öte örnek alınacak bir kişiliğin tanımı var.. Şiirleri yanında kişiliğide detayları ile anlatılmış, Hicri Göncel kuşağı tarafından vefatı sonrası onu anlatan gazetede VE şiirleri mutlaka daha çok kişiye ermeli ve onu anlatan yazılar ile şiirleri kitap haline getirilmelidir. BOR BELEDİYESİ HİCRİ GÖNCEL ŞİİRLERİNİ kitap olarak bastırıp her okulumuza dağıtımını sağlamalıdır.

Kabul etmek lazım ki Cumhuriyet ilk kuşağı her konuda daha çok çaba ve çalışma içinde olmuş, daha duyarlı,daha bağlı,daha sevgi dolu ve sahiplenen bir dönem yaşanmış, O günün gençlerinden günümüzde çoğunluğu aramızdan ayrıldı ama eserleri çaba ve çalışmaları yaşıyor. Hicri Göncel şiirlerini öğretmen Talat Gün derlemiş Bor kütüphanesinde yazılı olarak bulunuyor. BOR BELEDİYESİ BU ŞİİRLERİ KİTAP OLARAK BASTIRMALIDIR. HATTA HİCRİ GÖNCEL ŞİİRLERİ KİTABINDA SON BÖLÜM BOR İÇİN YAZILAN ŞİİRLERE AYRILARAK BÖYLECE HEM HİCRİ GÖNCEL ŞİİRLERİ YAŞAMASI HEMDE BOR İLE İLGİLİ FERİT ÜNAL-EMİN ARISOY ve diğer memlekete şiir yazmış hemşehrilerimiz şirleri bir kitapta toplanmalıdır. Bu güzel şiirler kütüphaneleri zenginleştirir.Eğitimci kökenli başkan Yavuz Can bu konuda duyarlı olacağını umuyorum. 1000 kitap Borlu birkaç varlıklı hemşehri desteği ile yaptrılabilir. Ben kendi olankalarımla hiç kimseden maddi destek almadan 3000 Bor Şehri kitabı ki 625 sayfadır bastırabilyorsam Bu şiir kitabı Bor belediyesi için çokta uygun bir fiaytla yaptırılabilir. Umarım Başkan bu konuyu düşünür. Ayrıca eğer bizdende bir destek istenirse hemen hazırız. 9 Şubat 1953 tarihli gazetede Hicri Göncel yazdığı "Bense" şiiride çok hoşuma giden şiirlerinden.

BENSE (9 Şubat 1953)

Baş olmaktan kaçarım ben her vakit nedense,
Başım bir türlü almaz bu yolda her nedense.
Gem tutmayan başımla özgen, erkin gezerim;
Ne sarkmıştır göbeğim, ne yapmışımdır ense.

Benimde bir yerim var bilenlerin katında:
Gururun üstündeyim, tevazuun altında!
Ezdim hain başını ıkbalın da, bahtın da..
Batmıyor artık bana hayat eğer dikense..

Düşman ayağa bakar, dostlar başa bakarmış;
Gülümseyen bakışlar bâzen de can yakarmış;
Göncel! Sevgi denen şey kalbden kalbe akarmış..
Serdim yoluna halkın seven kalbimi bense...

HİCRİ GÖNCEL

ANDIK KELERİ - KİTAPLAR

Ömer Fethi GÜRER

Bor ile ilgili yazdıklarıma çok sayıda hemşehrim düşüncesini katıyor. Buda beni çok mutlu ediyor.Andık Keleri ile ilgili aylar önce bir yazım olmuştu. Bu yazı internette Bor Şehri sitesinde halen duruyor. O Yazıyı okuyan değerli hemşehrimiz bir yazı göndermiş. Yazıda duygularını paylaşıyor ama en önemlisi Andık Keleri ile çok önemli bir detay aktarıyor. Bu kilerde bulunan kitapların akibetini soruyor. Çok çok önemli bu konuda umarım ilgililerin bir açıklaması vardır. İşte bana gönderilen yazı:Sayın Ömer Fethi Gürer,
Ben Bor 1952 doğumlu İsmet Bağçacı. 1969 yılından beri dışarıda yaşıyorum. İstanbul Üniversitesi Arkeoloji bölümü mezunuyum, fakat uzun yulardır turizmle uğraşıyorum. Şu an Antalya'da bulunmaktayım. Bor ve Niğde ile ilgili çalışmalarınızı internetten öğrendim. Yazılarınızı okuyunca çok duygulanıyorum. Hep özlem duyduğum o eski günlere gidiyorum. Bizim evimiz Karaca Mahallesi Ceylan sokakta Caminin duvar bitişiğinde idi. Şimdi herhalde bu adrese mektup yazsam, yerine ulaşmaz, ne Karaca mahallesi ne de Ceylan sokak kalmış, sadece köşede virane çeşme duruyor. Çok seyrek aralıklarla Bor'a gittiğim için her seferinde çok değişmiş buluyorum. Fakat eskiye özlemim hiç bitmedi, acaba Bor eski haliyle kalsa daha mı iyi olurdu diye düşünmekteyim. Sizin yazılarınızı okuyunca eskiyi yaşıyorum. Bor Şehri kitabınızdan orada bulunan çok az kalmış arkadaşlarımın birisine sipariş verdim, umarım gönderir. Ben de kendi öz geçmişimi, çocukluk yıllarımı yazıya dökmekle meşgulüm. Tabii çocukluğumu yazarken 1952-1968 arası Bor'da geçen yaşamımla birlikte yöremizin adet ve göreneklerini kendine has kelimelerini, çevreyi de anlatmaktayım. Yazdıkça yeni şeyler hatırlıyorum. Bu çalışmamı bir maddi çıkar beklemeksizin kaleme almaktayım. Tamamladığıma emin olunca mutlaka size mail edeceğim. Belki çalışmalarınızda benim de ufak bir katkım olur.

Şimdilik ANDIK Keleri ile ilgili yazdığınız yazıya istinaden bir anımı sizinle paylaşmak isterim. Bence Andık keleri yer altından Niğde'ye falan gitmiyor ( Bu anadoludaki tüm mağaralar için söylenen benzer sözlerden birisidir) Ben çocukluğumda bir kaş kez bu kelere girdim, en sonunda insanın geçemeyeceği bir delikle son buluyordu. Orta son veya lisenin ilk yıllarında (1965-1966 olabilir) bu kelerde toprakları kazıyınca bir yığın arap harfleri ile yazılmış el yazması kitaplar bulmuştuk. Belki de bunları günah olmasın diye birileri buraya gömmüştü. İnanın kitaplar 5-10 sandık tutardı. Hepsi de el yazması kitaplardı. Biz arkadaşlarımla bunlardan birkaçını alarak okula getirmiş ve eski yazı okuduğunu bildiğimiz yanılmıyorsam ismi Yüksel olan tarih hocamıza vermiştik. Çok ilgilendi, Ondan sonra bu kitapların akibetinin ne olduğunu bilmiyorum. Şimdiki aklım olsaydı hepsini toplardım. Hala aklıma geldikçe pişmanlık duyuyorum. Bu kitaplar ne bilgiler içeriyordu kim bilir.
Çalışmalarıızda başarılar diler saygılar sunarım.
İsmet Bağçacı ismet.bagcaci@letoonia.com
Hemşehrimiz bu yazısı sonrası Bor Şehri kitabını Bor'dan aldırmış beğenisini anlattı. İsmet beyin yazdıkları dikkatle okunmaya değer. Bor ilçemiz adına dünde kalan ayrıntılar satır arasında var. O arada Andık kileri Niğde kadar gitmediğini belirtiyor. Bu bağlamda kileri son olarak Akif Üstün ile gidip ağız kısmına erdik ama artık toprak yığınları ile girişi dahi eskisi gibi değildi. Belki Niğde ermesede dünde kullanılan bir yer olarak bu bölge dahi incelemeye değer. İsmet Bağcacı adını Yüksel olarak hatırladığı muhtemelen Yüksel Turhal olabilir? 1970 lerde lise Müdürlüğüde yaptı Tarih öğretmeni idi. Acaba o kilerde bulunan kitaplar ne oldu. Bu konuya ilgi duyupta araştıran olurmu? Bor Halil Nuri Bey Kütüphanesinde tarihi kitapları bir bölümü Selçuk Kütüphanesine gidecek orada okunacaktı? Acaba o kitaplar içinde bu kitaplar varmı?
İlgi ve merakla bu işin sonunu bekleyeceğim. Belki o konuda başka bilgi sahibi olanlarda çıkar da kitaplar Türkçeye çevrilip belki bor için yeni kaynaklar doğar

POLİTİKA ISINIYOR

Ömer Fethi GÜRER

Kitapları okurken kimi ayrıntıları altını çizer, o noktada düşüncelere dalarım. Bazı olayların ve bakış açılarının değişmediğini gözler, görürüm. 2007 yılı seçim yılı. O nedenle çok farklı süreç yaşamaya uygun bir dönem başlıyor. Milletvekilliği için adaylar hazırlanırken bir yerde de yavaş yavaş rakiplere karşı hareketlenme ve laf söz üretme sürecide başladı. İşte bu döneme uyan bir hikayeyi anlatayım istedim.
"Aladağında Yörükler Arasında" kitabında da Karakoyunlu aşiretinden Ömeroğlu Ali efendinin anlattığı hikaye politikada başlayan süreç e ne kadar uyar onada siz karar verin.
- Kurtla koyun hikayesini 1950'lerde şöyle kaleme almıştı: Bir kurt bir koyunla arkadaş olmuş.Günlerce beraber dolaşmışlar. Koyun yeşil otlardan yararlanırken kurt aç kalmış. Sonunda arkadaşı koyunu yemeğe karar vermiş.Fakat ne de olsa arkadaş: birdenbire yenmez ya... Buna mutlaka bir sebep düşünmek gerek. Kurt şöyle bir çare bulmuş: KOYUNA DÖNMÜŞ, ÖFKELİ ÖFKELİ;
Sen benimle neden böyle alay ediyorsun?
Koyun şaşırmış ve demiş ki:
Benim bir şeyden haberim yok.
Kurt:
- Haberin mi yok.. Karşıma geçmiş,ağzını kıvırıp duruyor ve dilini şapırdatıyorsun. Ben senin eğlencen miyim.
İş kızışmış, zavallı koyun geviş getirdiğini anlatmay uğraşmış ama söz kar etmemiş. Kurt söze devam ettikçe öfkelenmiş ve "Hayır sen benimle alay ediyorsun, bana hakaret ediyorsun" deyince koyun maksadı anlamış ve minnetsiz bir ifadeyle kurda :
"Bahaneye ne gerek? Anladım : Sen beni artık yemek istiyorsun. Senin elinden kurtulmak kolay bir iş değil. Bari beni acele ye de sana yalvarmamış olayım, çünkü ben kaderime küsmesini de bilirim" demiş
Hikaye bu. Dostluklar bir süreçte yaşanıyor ama paylaşımda bir noktada tıkanma olduğunda dost iken oluşan değerler ayağa düşüyor. Açıklar anltılıyor. Karalamalar başlıyor. Laf söz çoğalıyor. Gerçekler örtülüp olmayanlar üzerinden varmış gibi yorumlara gidiliyor.

İnsanoğlu her konuda çok iyi ama çıkar konusu gündeme gelince nedense farklılaşıyor. Miras konusunda dahi kardeş kardeşle sorun yaşarken siyasette makam mevki için kavga eksikmi olur? Ama etik olanı saygı sevgi kuralları içinde mücadelenin yapılmasıdır. Boş laf hayali vaat ile oluşan dokular çabuk göçüyor halk bunun notunu veriyor ama özellikle kişinin kimliği ile ilgili yapılan söylenti ve üretilen senaryolar hoş kaçmıyor. Bakınız aynı partide aynı amaca hizmet veren çok kişi birbiri ile kavgalı küs, yada alehte çaba ve çalışma içindeler. Hedef iktidar olsa bu kadar acımasız bir mücadele olurmu hedef "Ben" anlayışı olduğu için her kişi kendini haklı doğru gerekli yeterli olması gerekn görüyor o nedenle karşıdakini alt etmenin yolu olarakta dedikodudan medet umuyor. Bu bağlamda en çok bilgi en yakından koparılan bilgi oluyor. Kurt ile kuzu hikaeysindeki gibi dostluklar çıakrların kesistiği noktada yön değiştiriveriyor. Ve Ne yazık ki uzun yıllarda kurulan dostluklar kısa sürelerde eritilip bitiriliyor.
Büyükler derlerdi ki, çevreni iyi seç ama günümüzde çevre seçilecek noktayı çoktan aştı. Yaşam gerçekleriğ her kişinin her alanda olduğu noktaya erdi. Özellikle yakınınızda size övgüler dizene uzak dur denmiyor ama o övgü dizenler bir gün saf değiştirdiğinde neleri nasıl kullanıldığıda görülüyor.
Umarım ve dilerim ki 2007 dönemi Niğde ve Bor'da daha çok dayanışma ve memlekete katkı anlamında bir süreçte yaşanır. Siayset yapacaklarını anlatma başkasını karlamama noktasında yapılır.

TULUK EKİBİ YAŞAMALI

Ömer Fethi GÜRER

Bor Tuluk ekibi Dabak esnafının bir gösteri oyunu idi.Dabaklığın ilk kuruluş sürecinden dabakların düğünlerinde ve özel günlerde oynanan oyun 1970'li yıllarda da Milli bayramlarda dabaklar tarafından gösteri olarak sunulurdu. 1980 sonrası konu ile ilgili yazdığımız bir yazı üzerine kaymakam Ertan Yüksel Tuluk Ekibi yeniden kurdurdu. Milli Bayramlara tuluk ekibi katılır oldu. Uzun özel şort ve özel atlet giyen eski ekiplerdekinden farklı eşortmanla oyuncular resmi geçişe katılıyordu.

İlçemize gelen araştırmacılarda tuluk ekibi ile ilgili ilginç gözlemleri yazmışlardı. 5 Eylül 1934 yılında yayınlanan Kırkpınar dergisinde bir makale de Boksunda menşi olarak Tuluk ekibi değerlendirilmişti.
Tuluk ekibi iki gruptan oluşurdu. Oyuncular ve onları tamamlayan giysiler destekçiler. Tulukçular karşılıklı paralel iki gruba ayrılırdı. En az on kişi ile oluşan iki ayrı ekip ellerinde tulumu çıkmış keçi derisini şişirilmesi ile ile oyuna hazır hale gelir ve oyun başlardı. Her tulukçu kendi ekibini bulur, Havada tuluklar top sesi andıran biçimde vurulurdu. Gösteri olarak değild eyarışma olarak yapıldığında Oyunda tuluk patlaması, rakibin bileğinin çıkması yada devrilmesi ile karşı oyuncu oyun dışı bırakılırdı. Ancak bayramlardaki gösteride daha çok karşılıklı tuluk vurularak yer değiştirilir havada vuruşma anında çıkan ses yankılanırdı. Oyuncu eksiltme yoluna gidilmezdi. Tuluk ekibi oyuna başladığında çevre düzeni ise ellerinde çuvaldız bulunan üzerlerinde çan, çıngırak takılı keçi postuna girmiş kişilerce sağlanırdı. Tuluk ekibi oyuna başladığında keçi postuna giren oyuncularda kızılderilerin dansları gibi dansa başlarlardı. Başlarında deriden başlık yüzlerinde kömür boyaları ile karartma yapan bu görevlilerde dans dışında özellikle oyun olsun diye izleyenlerçocukları kovalar onların koşuşmasıda oyuna ayrı bir özellik katardı. Bayram keçişlerinde tuluk ekibi iki yanında bu keçi kıyafeti giyenler yürürdü.
1950'lu yıllarda düğünlerde sonrası bayramlarda yaşayan gelenek günümüzde çok önemsenmiyor. Oysa görselliğin geliştiği süreçte bölge tanıtımı açısından tuluk ekibi yeniden oluşturulması ve özellikle bakanların yada özel sektör önde gelen isimleri geldiğinde tuluk ekibi sunum yapması yöreye ayrı bir özellik katacaktır.
Bu bağlamda yapılması gereken Üniversite ilgili birimi ilede işbirliği yapıp düzenli bir ekip kurmaktır. Toplamda onarlı oyun grubu ve keçi kıyafeti giyenlerle 30 kişilik bir ekibin oluşturulması zor bir iş değildir.
Oyuna folklorik bir kimlikte yeni eklemelerde katılıp farklı ülkelerde yada illerde festivallere kadar uzanacak bir ayrıcalık yaratılabilir. Bu bağlamda 1930'lu yıllardaki gibi ekiplerin giysi ve düzeni yanında oyun stilleri ile ilgili kapsamlı araştırma yapmalı ve dündeki olanları tekrar gün ışığına çıkarıp geleceğe taşımalıyız.
Kentlerin gelişiminde folklorik değerlin önemi çok artmıştır. Ayrı ve özelliği olan çalışmaların değer bumlamaması olası değildir. Bu nedenle Bor ileçmizin el sanatlarınıda yeniden gündeme taşıma açısındanda tuluk ekibi bulacağı ilgi yapacağı tanıtımın ilçemize katkısı önemli olacaktır.
Tuluk ekibi dabak esnafı ile üniversite işbirliği sonucu kurulmalı ve bu çalışma önemsenmelidir. En azından Üniversite açılışında olsun bir gösteri sunar isek bölgeye gelip okuyup gidecek gençelrin aklıların da kalacak bir özellik gün ışıgına çıkmış olur.

NİĞDE'DE HALI FABRİKASI

Ömer Fethi GÜRER

Béla Horvarth Niğde ile ilgili 1913 yılı anıları oldukça ilginç, gözlemlerinde tespitlerini irdeleyerek günümüze değin değişen ne diye bakabilirsiniz. 1913 Anadolu kitabında anlattığına göre yazar ikinci gün Niğde'de halı almaya niyetleniyor. Sonrası onun anlatımı ile okuyalım : Ertesi sabahımızı halı almaya ayırmak niyetindeyiz. Ama handa iki şapkalının halı satın almak istediğimiz haberi bütün kentte yayılmış bile.Sabahtan itibaren kentin bütün halı, kilim ve seccade satan tüccarları hanı kuşatma altına alıyorlar. Peşkirciler de sırada.Akşamın geç saatlerinde bile gelen oluyor :
- Çelebi, güzel halılarım var.!
Doğu sanatının engin hayal dünyasını belki de en iyi dile getiren ürün halıdır. Niğde halı ticaretinin en ünlü merkezlerinden. Sadece Türklerin değil, Rum ve Ermenilerin evlerinde de halı tezgahları çalışıyor.Birbirinden güzel halıların dokunduğu bu ev tezgahlarının yanı sıra, 80 kadının çalıştığı fabrika bile var. Bundan 25 - 30 yıl önce halı sanayi bur yörede yeni kurulmaya başlarken Kayseri'den ustalar getirilmiş. İşini çok iyi bilen ustalar, yöre halkına kağıda çizilen desenlerin halıya nasıl taşınabileceğini öğretmişler. Geçen zaman içinde halı sanayi büyük bir atılım yapmış : Amerika'ya binlerce halı ihraç eden ve oradan halı motifleri de getiren Kayserili tüccarlar Niğde'li üreticilere sipariş vermeye başlamışlar.
Türk kadınlarının hayatı, kafesli pencereleri ardında ve bizim görmemize yasak olduğundan
Halı üretiminin nasıl gerçekleştiğini Rum ve Ermeni evlerinde seyredebildik. Rum Mahallesinde istisnasız her evin önünde sırtlarında bir örnek gri elbiseler, kapıda oturup, bir taraftan komşularla konuşurken,öte yandan da elinde yün eğiren kadınlarla karşılaşabilirsiniz.
Ellerinde hızla aşağı yukarı hareket eden çıkrıklarla, yün öbeklerini beyaz iplik haline getiriyorlar. Daha sonra bu iplikler evde değişik renklere boyanıyor. Ne yazıkki, artık doğal malzemeler değil, suni boya kullanılıyor ve bu da bir süre sonra solabiliyor.
Zemini oluşturan iplikler pamuk, yün veya İngiltere'den getirilen Manchester ipliğinden ki en sağlamının bu olduğu söyleniyor-seçiliyor. Tezgaha uzunlamasına gerilen iplerin önünde kadınlar ayaklarını altlarına alarak oturuyorlar.Parmakları ise inanılmaz bir hızla, bir harpa benzeyen karmaşık iplikler arasında dolanıyor.
- İşte efendim, diyerek bir kadın tezgahının önünde çalışan kızları gururla gösteriyor. Asla hata yapmıyorlar. En karmaşık motifleri bile hatasız işliyor, nereye neyi kullanacaklarını gayet iyi biliyorlar. Kızlar 7 - 8 yaşlarından itibaren tezgahlarda çalışmaya başlıyorlar. Bu çocukların inanılmaz bir ustalıkla hareket ederek halıya hayat veren parmaklarını zevkle seyrediyoruz;önce bir renk, sonra bir başka renk iplik alıyor, bağlıyor kesiyorlar.Bir sıra tamamlandığında yün iplikle hepsini sıkıştırıyor, taraklarla sağlamlaştırıyor ve uçlarını büyük bir makasla kesiyorlar. Bu son kesim halıcılıkta artık ustalaştığını da kanıtı. Bütün bir sürecin en zor işi,çünkü yanlış bir kesim günlerce süren işi berbat etmeye yetiyor.
Her yörenin kendine özgü renk, motif,düğüm ve şekilleri var. "Yazar bu bölümde farklı bölgelerde halı dokuma ile ilgili bilgileri aktarıyor. Ve halı satın alacak kişinin çok dikkatli olmasını ve inceliklerini kontrol ederek alması gerektiğini anlatıyor." Halıcının halısını anlatırken
- Üzerine yazı yazılır efendim! Dediğini de belirten Bela Horvarth alışverişte hizmetçimiz Kirill'in çok büyük yardımı dokundu diyerek "Uğradığımız her dükkanda sonuna kadar yarım mecidiyenin bile pazarlığını yaparak, bizim alacağımız fiyattan çok daha ucuza mal almamızı sağladı diyerek halı alımını noktalıyor."

NİĞDE'DE GEZİNTİ

Ömer Fethi GÜRER

Niğde ile ilgili üçüncü gün gezisini de aktaran Béla Horvarth bu kere bir at gezisine çıkıyor. 14 Ağustos 1913 yılında at ile gezdiği Niğde'de bir gece önce Ramazan ayında gördüğünüde yazmış. Akşam çocukların ateş yakarak üzerinden atladıklarını yazıyor. Ayrıca sesleri çıktığınca bağırarak
- Sultan Reşat binler yaşa!
dediklerini de kayd etmiş. Bela Horvarth arkadaşı hastalığı nedeni ile doktorlarında önerisi sonucu Niğde'de kalamaya devam eder . Mutasarrıfın evine gider ve Oğlu Sedat Bey'le çevrede atla dolaşacaklarını anlatır. Mutasarrıf bir jandarmada refakatçi verir.
- Sabah saat 8 ama evde herkes hala uyuyor. Harika halılarla kaplı misafir odasına alınıyorum. Ve bekliyorum.
Türk evi, balkonlarıyla, narin sütunlarıyla son derece zevkli mimarlık örneği. Birbirinden kesinlikle ayrılan iki ayrı bölümden oluşuyor; bir tarafta selamlık, yani erkeklerin bölümü var ve misafir odası da bu tarafta. Diğer bölüm ise harem, yani kadınların dairesi. Hareme evin erkekleri ve doktorlar dışında başka erkek giremiyor. Hatta bu sözü geçen kişiler de eğer ev hanımının misafiri varsa hareme geçemiyorlar.Ama selamlığa da ev hanımlarının dışında başka hanımda giremiyor. Bu nedenle kahve veya tatlı ikramları uşaklar yapıyor.

Yaz sıcakları nedeniyle bu tür evlerin havadar olması için elden gelen yapılıyor ; "ama bu durum kış aylarında sorun yaratıyor. Odalarda soba yok ve mangal adı verilen, metal bir kutu içinde koydukları közlerle ısınılıyorlar. Normal olarak küçük mangallar bütün odayı ısıtamadığı içinde kürkler ve kalın paltolarla oturuluyor." Ve Sedat Bey gelmesi ile ev anlatısını bitirip gittikleri yerleri yazıyor.
- Kentin çevresinde kayalık ve çıplak yükseltiler arasında bir saat kadar yol alıyoruz ve bir değirmene ulaşıyoruz. Değirmenin çevresinde dalları olgunlaşmış meyvelerle dolu yüzlerce kayısı ağacı var.. Kayısıların tadına bakıyorum;hayatım boyunca böylesine bal tatlısı kayısı yemediğimi düşünüyorum.Ama Sedat Bey'de Ramazanla fazla ilgilenmiyor herhalde :
- Bak bakalım Denigi'ye doğru yol iyi mi? Bahanesiyle jandarmayı gönderiyor ve biz değirmencinin ikram ettiği olgun kayısıları kendimize ziyafet çekiyoruz.
Yakınlardaki Denigi Köyü de gerçekten teraslar üzerine kurulu üzüm bağlarıyla, bahçelerde ki meyve ağaçlarıyla ve taş evleriyle güzel ve alımlı bir köy. Buradan çok zor tırmanılabilen dar bir patika Dilmesun Köyüne çıkıyor. Bu köy 100 yıllık Rum manastırı nedeniyle ün salmış. Böylesine gözlerden uzak bir köşede, bu kadar güzel bir manastır inşa etmek kimin aklına geldi acaba?Manastır avizelerle, altın kaplama eşyalarla ve tablolarla süslü.Bu kilise de Türklerin başka dinlerden olanlarla ne denli barış içinde yaşıyabildiklerinin güzel bir kanıtı.

- Biz Türkler ve Hıristiyanlar birlikte kardeş gibi yaşarız, diyorlar.
Kiliseyi dolaştıktan sonra Jandarmayı yine gönderiyoruz. Manastırda yumurta, peynir ve konserveden oluşan mükemmel bir öğle yemeği yiyoruz. Akşama doğru Kayardı ve Kayabaşı
Dinlenme yerlerini geçip günlük gezimizi noktalıyoruz.
15 Ağustosta Niğde'de hazırlıklarla geçiren yazar 16 Ağustosta Niğde'den yola çıkıyor.
Yazarın Ramazan günü Mutasarrıf'ın oğlu Sedat ile yaptığı gezide Sedat oruç tutmadığını vurgulaması ilginç bir gözlem.
Şeriat var ve gariban oruç yese cezayı boyladığı bir süreçte demek ki 100 yıl geçse de benzer olaylar yinede yaşana geliyor. Şeriat olsa da olmasa da isteyen istediğini kuldan gizleyerek yapabiliyor.
Çünkü konu Kul ile Allah arasında. O nedenle kimin içi nedir onu bilmek olanaklı değil. Yazar Niğde'den Nevşehir'e doğru yola çıkıyor. O yolculuğunda da Niğde'ye bağlı yerleşim yerlerinden de geçiyor ve o bölgeleri de anlatıyor.
Niğde madenleri ile ilgili yaptığı bir tespit var ki o konuda gerçekten çok ilginç ve dikkate değer.

NİĞDE'NİN MADENLERİ

Ömer Fethi GÜRER

16 Ağustos 1913 tarihinde Niğde'den yola çıkan Béla Horvarth Kuzeydoğu'ya doğru yola çıktıklarını belirtip o gün kentte panayır düzenlendiği için köylülerin at ve eşek sırtında yaya kente geldiklerini yolun kıyısında eşeğin sırtında bir toz bulutu içinde kente ilerleyen bir adamla havadan sudan konuşmaya başladıklarını hayat koşullarını konuşurken sohbetin ilginçleştiğini yazıyor. 1913 Anadolu kitabında dokuzuncu bölüm 81 sayfada yer alan bölümde bu konuşmayı aktarıyor.
- Köylü anlatıyor.
- Beyim,bizim bu gördüğün toprakların altı hazinelerle dolu!Hepimize yeter bunlar,ama ne yazık ki bölgede demiryolu yok. Yani işleyecek adam yok. Bak şimdi buradan doğuya gittiğinde melendiz vardır.Oralar olduğu gibi fosfattır. Hem de öylesine güçlü ki,çıkan gazlardan havada uçan kuş düşer ölür.İnsanlar yanına bile yaklaşma. Niğde'den sekiz saatlik mesafede Enehil'de ise toprağın hemen yüzeyinden kömür çıkar. Köylüler kazmalarla kömür toplarlar. Niğde'nin batısında bir saatlik mesafede olan Nenezi yöresinde ise, eritildiğinde cam yapımında kullanılan taş madeni(silikat)vardır.
- Peki buralarda kimse maden açmıyor, buralar işletilmiyor mu?
- Evet işletiliyor. Örneğin Enehil'deki kömür madenini bir Rum işletmeye başladı, ama sonra iflas edip kaçtı. Niğde'nin batısında sekiz saatlik mesafede Göstelin diye bir köy vardır. Burada çıkan kırmızı topraktan yapılan boya çok iyidir. Ama Nevşehir'den altı saat uzaklıktaki İsmail Sivri kasabasında yine topraktan yapılan kırmızı boyanın ise dünyada eşi benzeri yoktur.
Bu arada Melendiz Dağı'nın eteklerinde kurulmuş Gordonos, Denigi, Salca, Naina, Mudala, Güllüce gibi köyleri geçiyoruz. Sağda Üçkapılı Dağı'nı hemen dibinde Eskigümüş Kasabası var. Bu kasabada bir zamanlar gümüş madeni işletilmiş. Ocak girişleri ve eritme kazanları hala duruyor. Konuşkan yol arkadaşımız hararetle anlatmaya devam ediyor.
- Bizim hatamız ne biliyor musun Çelebi, hükümet her madeni, her ocağı,toprağın bütün zenginliklerini kendi tekelinde tutuyor. Kimseye zırnık koklatmıyor! Mesela, vatandaşın biri tarlasında, toprağında bir maden olduğunu keşfetse, ona hiçbir yararı olmuyor. Çünkü devlete hemen le koyuyor. Bu nedenle bu tür keşif yapan insanlar kimseye anlatmıyor. Hükümete haber de vermiyor. Tabii toprak üzerine imtiyaz sahibi olanların durumu biraz farklı. Onlar toprağın derinliklerinde olan zenginliklerinde sahibi olabiliyorlar. Ama imtiyaz hakkını elde edip,bunu tapu kayıtlarına geçirmek o kadar pahalıya mal olan bir iş ki,hiçbir girişimci bu kadar masraf edip maden işletmeye başlayamıyor.. Ama bu arada ters bir iş oluyor. Kendi vatandaşlarımız lede edemediği imtiyaz hakkı için yabancılar sıraya giriyor.Yok onların amacı imtiyaz hakkını aldıkları topraklardaki maden ocaklarını işletmek değil, sadece ilerde çok büyük karlarla başkalarına devretmek! İşte bu nedenle madencilik yok bu ülkede ve bu nedenle hep fakiriz. Şimdi sen söyle : Biz Avrupalılara, İsevilere(Hıristiyanlara)kızmakta haklı değil miyiz?
- Sustu. Ben ise ihtiyarın söylediklerinin sonuna kadar haklı olduğunu düşünüyorum.
Anadolu gerçekten de yer altı kaynakları çok zengin olan bir toprak. İhtiyarın bahs ettiği o boya yapılan kızıl toprağı ben de biliyorum;antik çağlarda bile kullanılan bu toprağa Romalılar "terr sigilatta" diyorlardı. Anadolu'da zengin krom madenlerinin olduğu da bilinir. Yazar bundan sonrasında madenlerle ilgili örnek ve anlatıları var. 100 yılda çok değişende yok. Yazar yol arkadaşım dediği Niğdeli köylü ile köylü tarlasına varınca sohbeti tamamlıyor.

YAZMA İSTEĞİ

Ömer Fethi GÜRER

İlk yazım 1975 yılında Yeşil Bor gazetesinde çıkmıştı. O gün bügündür Niğde ve Bor ile ilgili yazmaya devam ediyorum. Bu alanda sanırım düzenli sürekli ve beş bini aşan yazıda Niğde ile Bor konusunu işleyen başka biri yok. Amacım yaşamın doğum ile ölüm arasında olduğunu ve gelecekte bilgi ve belgelerinde bu tür yazılar ile kaldığını düşünüp geleceğe not düşmek. Bir gün birileri için bu yazılanlar bilgi belge veri olur işe yarar böylece yöremiz ve bölgemiz için bugünün geleceğe kalmasında bir küçük katkımız olur düşüncesi ile yazmaya devam ediyoruz.
Bu anlamda Kömürcü dağında kazı yapan insanlardan daha şansliyım.Çünkü onlar 1700 metre yüksekte N eolotik dönem ile ilgili iğne ile kuyu kazıp bilgi ve belge derlemeye çalışıyorlar. İlk insan ile ilgili bulgulara ermeye çabalıyorlar. Ben ise gezip gördüklerimi duyup öğrendiklerimi anlatıyorum. Geleceğe taşıyorum.
Yazmak biş tutku, kimi zaman yorulduğumda oluyor sonra konu Niğde - Bor olunca yazı akıp gidiyor. Bir şiir yazmıştım. Yazacağım diye önce onu bir anımsatalım.

Yazacağım

Kumsala Yazardım,
Deniz Kabarır Silerdi.
Duvara Yazardım,
Memur Yakalar Döverdi
Boşluğa Yazardım
Gören Gülerdi
Yazmayı Sevdim
Sevda İle... Aşk İle
Yazdım... Yazdım Düşlerimi De
Yaş Kemale Erdi
Yazacak Kağıtlarım Vardı
Yazacaklarım Da...
Boş Bırakmaya Korktuğumdan Yazacağımda
Yazılanlar Bir İşe Yarasa
Dünya Bu Halde Mi? Olurdu Ama
Yazmak Tek Umut, Yazılanlar Da...

Ömer Fethi Gürer

İşte bu şiirde beklide anlatmak istediğim çoğu şeyi kısaca özetlemiş oldum. Elimden geldiğince bölgemiz ile ilgili yazmaya devam edeceğim . Bölge sorunlarının çözümüne yararı olan çok konuyu yazmış olmak bir yerde memleketime küçükte olsa bir hizmet vermiş olmak güzel bir duygu. Bu bağlamda mutluyum. Ondan olacak belki çok kişi yazılanlardan bir sonuç çıkıyormu? diye düşünür ama bügün bölgede bir çok konuyu önce ben yazdım, sonra yapıldı. Bu konuda açıkca yazdıklarımdan sonra çok sayıda çözüm bulan konu var.O nedenle geleceğe konuları, sorunları gündemi taşırken kimininde yapılıyor olmasından mutlu oluyorum.

Yazmak için kişinin isteği önemli. Eğer bir şeyleri düşünür, yazar, paylaşırsanızsanız en azından o konuyu gündeme taşımış olursunuz ama bir yerde tarihede not düşersiniz. Bu bağlamada dünde yazılanların önemini inceleme yaparken gördüm. Günümüzde çok sayıda basılan kitap için dünde yazılmış olanlar kaynaktır. Bu bir tutku ile olacak iş, Belki yaz denilse bu denli üretmek zor olur. İstek ile olduğu için düşünceler daha kolay akıyor. Kimseyi kırmadan dökmedem memleket meslesi yazmak ve onların takibinde bulunmak sonuçta güzel işlerin olduğunu görmek, işte bütün emeklerin sonunda olan birkaç çözüm bütün meselede memleketimiz gelişsin insanımız daha mutlu olsun isteğidir.

KIZILCA

Ömer Fethi GÜRER

Kızılca kasabası geçmişte sık gittiğimiz yerlerdendi. Son yıllarda daha sayılı uğrak verir olduk. 2005 yılında Kızılca gittiğimde caddelesinin düne göre daha düzenli olduğunu görüp gelecek için umutlandım.Çünkü yer ve konumu gelişime açıktı. Kızılca Tarihi ile ilgili Profesör Mustafa Akdağ (Celali İsyanları) Türklerde birlik düzenlik atlı hitabında Kızılca'nın tarihinin 1600 yıllarına dayandığından bahseder ve adını Kızılca denen çaydan aldığını yazar.. Cumhuriyetin ilanı ile belediyelik olmuş; Ancak halk hayvancılıkla geçindiği için yerleşik yaşamadıklarından kendi istekleriyle yeniden muhtarlığa dönmüşlerdir.(Yaylaları Çamardı, İşkil, Yeniköy) Üçkapılı yaylasına ve Melendiz Aşmış Yaylasına çıkıldığı bilinendir.

1930'lu yıllarda Üç Kapılı yaylasını terk etmişlerdir neden olarakta bilinen Çamardı Üçkapılı bir bekçiyi Kızılca'lı bir delikanlının silahla öldürmesiyle burayı terk ettikleridir. Yine Melendiz Aşmış yaylasını zamanla terk etmişler ancak şimdi Çukurkuyulular gidip gelmektedir. Oba şeklinde 1970'li yıllara kadar tüm köy halkı kasabanın dışına hayvan otlatmaya çıkar. topak ev kurarlar iken 70'li yılların sonunda tamamen bu alışkanlığı da terk etmişlerdir. Kızılca 1955 yılında belediyelik olmuştur... İlk belediye başkanı Rasim Azizoğlu'dur. Meclis üyeleri 2. yılın sonunda başkanlıktan düşürmüşler.1957 - 60 yılları arası ihtilale kadar Seyit Afşar belediye başkanlığını yürütmüştür. 1960 ihtilalinde İlkokul Müdürü Ahmet Aktaş Belediye Başkanı olarak atanmış ve Ahmet Aktaş bu görevi belli bir süre sonra bırakır. Zamanın Valisi Kızılca'ya giderek halkla söyleşi yapar. Eski muhtarlardan Seyit Ağa'nın (Seyit Baykal) Belediye Başkanı olmasını halk ister ve böylece Belediye Başkanlığını 3 yıla yakın Seyit Baykal yürütür.Bundan sonra Mehmet Fehmi Sönmez 2 dönem üst üste Belediye Başkanlığı yapar.(1973-1977) yıllarında Kenan Afşar Belediye Başkanlığı yapar. 1977-1980 arası emekli başkomiser Ömer Akın; ihtilal döneminde ise en yaşlı muhtar olan Sadık Akkuş 1983 yılı seçimlerine kadar oda Belediye Başkanlığını yürütür.1983 - 1989 yıllarında emekli başçavuş Ali Gülümser 1989-1994 yılları arası Öğretmen Sadi Uçar, 1994 - 1999 yılları arası emekli Baş komiser Feridun Yıldırım, 1999 - 2004 yıllarında Bayındırlıktan emekli Mehmet Şenkul (CHP'den) Belediye Başkanlığı yapar ve 2004 yılı seçimlerinde AKP'den öğretmen Yahya Özkan seçilir Kasabaya çift girişli yol, park ve elektrik M. Fehmi Sönmez zamanında yapıldı.
Kenan Avşar, döneminde içme suyu boruları yenilendi. Mevcut su Çukurkuyu ile ortak olduğu için yetersizliği nedeniyle zamanla ayrı ayrı proje yaptırılarak Ali Gülümser döneminde yeniden içme suyu projesi yapıldı ve Sadi Uçar zamanında 3000 tonluk ayaklı depo ve sondaj ile kasabaya su verildi.Bu su 23 sertliğinde idi.
Sadi Uçar zamanında sulama kooperatifi kuruldu. Başkalığına Halit Atalay getirildi ve 5 adet sulama amaçlı sondaj açıldı, pompalar kuruldu tarımsal sulama yapılmaya başlandı.
Feridun Yıldırım, zamanında 4 adet sondaj daha açıldı. Önceki 5 kuyunun beton kanal işi yapıldı.
Mehmet Şenkul döneminde kasaba içindeki ana yollar (5 km)asfalt yapıldı. 5 adet belediye tarafından sulama amaçlı sondaj açılıp hizmete sunuldu. İçme suyuna bilinmeyen bir yerden hayvan gübre şerbeti karışmakta ve 240 kolibasilli halk su içmekte idi. Bu suyun yetersizliği nedeniyle İller Bankasına yeni bir içme suyu kuyusu açtırıldı. Bu suyun sertliği 13 olunca mevcut şebekeye Başbakanlık Acil Afet Fonu desteği ile bağlatıldı.Önceki mikrop karışımı da bulunup sorun tamamen giderilerek mikropsuz su halkın hizmetine sunuldu.
Sulama Suyu Kooperatifi başkanlığını da yürüten Mehmet Şenkul döneminde önceki 4 adet kuyunun beton kanal yapım işi Köy Hizmetleri İl Müdürlüğü tarafından yapımına başlandı ve bitirildi.Yeni dönemde yavuz Özkan ilk kez Kızılcayı festival ile tanıştırdı. Cıngıllıoğlu Holding bölgede tarımsal amaçlı çalışmalar başlattı.

HALKEVİNDE TEMSİL

Ömer Fethi GÜRER

Talat Gün ilçemizde tanınan sevilen ve saygı duyulan bir öğretmendi. İlçemiz tarihi ile ilgili küçük bir kitapta olsa ilk çalışmayı yapanda o oldu. İsmail Hakkı Konyalı Kütüphanesinde o kitabı görünce ne kadar ayrı bir mutluluk duydum. Allah Rahmet eylesin. Talat Gün yazdıkları ile bir çok konuda günümüze eren bilgi ve belgeler oldu. İşte Halkevi temsil konusunu da onun anlatımı ile anlatalım :
- 28 İlk Kanun 1941 Cumartesi günü Bor Halkevi, muhitine çok güzel bir gece hazırladı. Temsil kolu "Kör" Piyesini oynadı. Piyes hareketten ziyade jest,çizgi ve ruhu yüze getirme piyesi olduğundan provalarda içimize bir korku düşmüştü. Zaten oraya çıkanlar sahne içinde büyümüş,sahne içinde gelişmiş değillerdi. Belki sahnenin ilk yahut ikinci merdivenine ayak atmış olanlardı. Öyle olduğu halde, öncedende ağlatacak kadar muvaffak oluyorlardı. Meğer asıl muvaffakiyetlerini sonraya son geceye saklamışlar. Hem provalarda, hem aslında bulunanlar başarıya doğru esaslı bir değişikliği elbette görmüşlerdir. Kör;Rasim Yüksel.. Allah uzak etsin, körlük öyle yakışmış, yahut körlüğe kendini öyle yakıştırmıştı ki. Bügün onu görenler belkide hakiki kör olup olmadığını sorup arıyacaklardı. Rolünün icaplarını eksiksiz yaptı. Teessürü kahkaha ile sukuneti tehevvürle, ağır başlılığı, titizlikle el ele yürüttü. Hele dedikodu bahsine gelince, piyesin çercevesinden çıkarak, ruhunun bütün isyanları ile muhite haykırdı. Kadın Semiha Yurtsever... Temizliğin, Saffetin temsili.. Kocasına bağlı,çocuklarına tapan bir ev kadını, Hassas, heyecanlı, sakin.. Mevsiminde çoşan, mevsiminde çekilen su akıcılığı ile konuşuyor. Hidetini alnında,sevgisini gözlerinde, saffetini tavırlarında, iğbirarını sözlerinde yaşatmasını pek iyi biliyor.Seyircilerden birine : "Bak şu mahçup kıza" dedirtecek kadar bir başarı... Mahçupluğunu vazifesi mukaddes örtüsüne saracak kadar başarı. Eğer alakalı bir seyirci kitlesi karşısında olsaydı ona bu muvvaffakiyeti çok yarım görürdük... Sahnemizin amcası;Rıfat Onat... Rolünü seyrettikten sonra ona "Amca" soyadı daha uygun gelecek. Zengin fakat cimri, nasihat verir fakat metelik vermez, saf görünen hain bir tip... İçi ile dışından uyan bir nokta: Kara sakalı ile kalbi. Ağdalı, hülülkar sözleri maksatları perdelemesini pek iyi biliyor. Ön kenarı yırtık olan şapkayı omu seçti, yoksa bu, onun muvaffakiyetini istemek ve fazlalaştırmak için tesadüfen bir cömertliğimi bilmiyoruz. Rıfat Onat'ı tanıyanlar kendisinin tamamen aksine olan bu roldeki başarısına şaşacaklar ve ondan haklı olarak çok şeyler bekliyeceklerdir. Fuat Ekabaş'la beraber dört arkadaşın yaptığı ve Fuat Mengi tarafından ibretli bir hikaye ile süslenen bu temsil cidden güzel oldu. Yalnız hançerlerine bir,ses büyülten koysaydılar, yahut salonu küçültmek imkanı olsaydı daha iyi olurdu. Yoksa tabilikten çıkarmıydı bilemem? Fakat ortada eser varken faraziye yürütmek luzumsuz olur sanırım.Kendilerini başarılarından dolayı tebriklerimizi, Halkevimize bize böyle bir gece yaşattığından teşekkürlerimizi sunarız. Temsilin beşinci uzvu;Seyirciler... Cemiyet, muhakak ki kendisine olan hastalığı çok zaman göremiyor ve tabii tedavisine de gidemiyor. İtiraf edelim : Bir çokları amcanın sözlerine yahut sakalına, körün gözlerine, asil hiddetlerine, öbürünün makyajına gülüyordu. Piyes, ağlatacak, inceliklerle dolu olduğu halde halkı güldüremsi, kimbilir belkide arkadaşlarımızın artisliği aşan muvaffakiyetlerine, fakat her halde seviyemizin yükselmek ihtiyacında olduğuna bir delildir. Dedikoduyu en kıymetli bir bebek gibi kundaklayıp itina ile büyütenlere ve onu yolunda çakıl yapacağı yerde,başına taç yapanlara haykıran bu piyesi seyr edip çıkanlardan kulaklarımla duydum. "Filan adam falancayı seviyormuş..!" Anlıyana sivrisinek saz gelir anlamayana davul zurna az gelir.

(Talat Gün 3- 2.nci kanun 1941
Niğde gazetesi)