bozkurtlarulkesi.sitemynet.com
trkdevletlernn9.gif

Anasayfa
Bursa
Kişisel sayfam
Kur'an-ı kerim
Peygamber Efendimiz
Başbuğ
Dokuz ışık
Yusuf imamoğlu
Ülkücü yemini
Türk devletleri
Kitaplar
Videolar
Ziyaretçi defteri
Bağlantılar
Destekleyenler

Peygamber Efendimiz


Efendimizin Cömertliği

Kerem ve cömertlik Peygamberimiz'in tabii özelliğiydi. Bilhassa ramazan aylarında O'nun kerem ve cömertliğine sınır olmazdı.

Bir gün, bir adam, Rasûl-i Ekrem (S.A.V.) mer'ada otlayan keçilerini sayarken gelmiş ve bir kaç keçi istemişti. Rasûl-i Ekrem de ona bütün sürüyü vermişti. Adam sürüyü kabilesine götürdüğünde:

-Hepiniz müslüman olunuz Muhammed (S.A.V) o kadar cömert ki, fakirlikten hiç korkmuyor, demişti.

Rasûl-i Ekrem (S.A.V) bazen birinden bir şey satın alır, sonra onu yine ona hediye ederdi. Kendilerine bir şey geldimi, derhal onu, başkalarına hediye ederdi. yanlarında bir şey, bir gece kalacak olsa ondan üzüntü duyardı.

Rasûl-i Ekrem (S.A.V)'in Hanımı Ümmü Seleme (Radıyallahu anha validemiz anlatıyor:

Rasûlüllah'ın yüzünde bir değişiklik hissettim. Sebebini sorunca:

"Dün aldığım yedi dinarı veremedim yanımda kaldı.", buyurdu.

Medinenin Mutlu Çocukları

Peygamber Efendimiz kendisine peygamberlik gelmeden önce, Mekke yakınlarındaki Hira isimli mağarada, yüceler yücesi Allahı, uçsuz bucaksız evreni ve insanların halini düşünür dururmuş
Bir gün Cebrâil isimli melek Ona, Allahtan oku emrini getirmiş Ama o günlerde insanlar okumayı terk etmiş, bilgisizlik, başıbozukluk ve sorumsuzluk içindeymişler.
Sık sık savaşlar olurmuş. Kanlar dökülüyor ve insanlar acımasızca öldürülüyormuş. İçki ve kumar, o zamanki insanların vazgeçemediği zararlı ve kötü alışkanlıklardan sadece ikisiymiş.
Özellikle bir kötü âdetleri daha varmış ki, belki de bu onların en kötü davranışlarıymış. Neymiş bu kötü âdetleri biliyor musunuz? Kız çocuklarını diridiri toprağa gömmek!
İşte, merhamet duyguları körelen bu insanların yaptıkları kötülüklere son vermek için Rahman ve Rahim olan yüce Rabbimiz, sevgili Peygamberimizi göndermiş Kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim ile de, kız çocuklarının toprağa gömülmesini, haksız yere adam öldürülmesini, hırsızlık yapılmasını ve içki içilmesini yasaklamış.
Şükürler olsun Rabbimiz !...

Peygambere Bağlılık

Mekke'nin fethinden sonra İslâm'ı kabul edenler arasında Hz. Ebû Bekir'in babası Ebû Kuhâfe de bulunuyordu. Yaşı sekseni aşmış, âmâ bir kişi olan Ebû Kuhâfe, Hz. Peygamber'in huzurunda hidayete ermekte geç kalmışlığını telâfi edercesine aşkla kelimei şehadet getiriyordu. Bu esnada sevinmesi gereken "Sıddıyk" (yürekten tasdik edip, sorgusuz sualsiz bağlanan) lakaplı Ebû Bekir ağlıyordu. Fakat bu ağlayış bir sevinç ağlayışı değil üzüntü ağlayışıydı. Bu, meclisteki herkesin hayretine sebep olmuştu. Sordular:

- Ey Ebû Bekir, neden sevinilecek bir günde gözyaşı döküyorsun? Cevap verdi:

- Allah'ın Resulünün en büyük arzusu amcası Ebû Talibin müslüman olmasıydı. Fakat bu dileği bir türlü gerçekleşmedi. Ben isterdim ki şu anda benim babamın yerinde şehadet getiren Ebû Talib olsun, babamın Müslüman olmasından dolayı benim gönlüm hoşnud olacağına, amcasının Müslüman olmasından dolayı Allah Rasûlünün gönlü hoşnud olsun. İşte bu olmadığı için ağlıyorum.

Peygamber efendimizden nasihatlar

Ashâb-ı Kirâmdan Ebû Zerr hazretleri bir gün Peygamber Efendimize:Bana tavsiyede bulun yâ Rasûlallah diye ricâda bulununca Peygamber Efendimiz Hz. Ebû Zerre şu nasîhatlerde bulundu:

Sana Allahtan korkmanı tavsiye ederim. Çünkü Allah korkusu her işin başıdır.

Kurânı oku, Allahın zikrine sarıl. Çünkü zikrullah senin için yeryüzünde ışık, gökte de saklanan bir azıktır.

Sakın çok gülme. Zîrâ çok gülmek kalbi öldürür, yüzünün nûrunu söndürür.

Çok konuşmamaya çalış çünkü bu, şeytanın senden uzaklaşması için bir vesîle, dînini koruman hususunda bir yardımcıdır.

Fakirleri sev, onlarla hemdem ol.

Senden aşağıdakilere bak, senden üstünlerine bakma. Bu, Allah için en uygun yoldur.

Acı da olsa hakkı söyle.

Bildiğin kusurların seni, halkın eksikliklerini araştırmaktan alıkoysun. Yaptığın bir işi, başkaları yaptığında kızma. Kendi noksanlarını görmeyip, insanların ayıplarıyla meşgul olman, irtikâb etmekte olduğun bir fiili insanlar yaptığında kendilerine kızman ayıp olarak sana yeter, dedi ve eliyle göğsüne vurarak:

Ey Ebû Zerr! Tedbir gibi akıl, günahlardan sakınmak gibi verâ, güzel ahlak gibi

Mağaradaki Yılan

Hazret-i Muhammed Mustafâ 's.a.v' Allahü teâlânın emri ile Mekke-i mükerremeden hicret etmek dilediği zemân,
- Benim ile bu yolda kim yol arkadaşı olur. Cânına ve başına kim kıyar, dediği zemân, herkesden önce hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü anh' ileri atılıp,
- Anam ve babam, mal ve cânım, cümlesi yoluna fedâ olsun; yâ Resûlallah. Bu şerefli hizmete ben kulunu kabûl eyle diye ilticâ ve tazarru' edince, hazret-i Fahr-i Enbiyâ 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' kabûl buyurdu. Gece ile berâber, ay ve zuhâl yıldızı gibi yola çıkdılar. Sıddîk 'radıyallahü teâlâ anh' o Resûl-i Rabbil âlemîn hazretlerini sakınıp, kâh ardına, kâh önüne, kâh sağına ve kâh soluna geçer ve kâh, mubârek ayağı parmakları üzerine basardı. Düşmânlar izlemesin diye.

Bu esnâda Habîb-i Hudâ hazret-i Muhammed Mustafâ 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' buyurdular ki,
- Yâ Ebâ Bekr, ne ızdırâb çekersin. Kendi nefsin için mi korkarsın.
Cevâb buyurdular ki,
- Hâşâ, sümme hâşâ ki, Ebû Bekr bu yolda kendi cânını sakınıp, kayırsın.Ve lâkin, yâ Resûlallah! Mubârek cesedinin bir kılına halel gelir diye, korkarım ki, benim gibi binlerce kimsenin başı düşse yeridir. Sen din serâyının mi'mârısın.
Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem',
- Üzülme, Allahü teâlâ bizimledir!' buyurdu.
Mağaraya geldiler. Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' dedi ki,
- Yâ Resûlallah! Bir mikdâr sabr edin. O mağaraya ben kulun gireyim. Yılan, akreb cinsinden nesne var ise, zararı Ebû Bekre olsun!
Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' izin verdi. Mağara içine girince, ne kadar mahlûkat var ise, târûmâr olup, herbiri deliğine girdi. Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' sırtından mübârek gömleğini çıkarıp, parça-parça edip, parçalar ile, o deliklerin temâmını tıkadı. O deliklerden biri açık kaldı. Ona parça yetişmedi. O deliğe de, ayağının tabanını iyice tıkadı. O büyük sultâna, şimdi se'âdet ile, içeri buyurun diye hitâb eyledi. İki cihân serveri de, Besmele söyliyerek, mağara içine girdi. Sabâha kadar orada kaldılar. Sabâh oldu. Hazret-i Ebû Bekrin 'radıyallahü teâlâ anh' gömleğini arkasında göremeyince, sebebini sordular. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk 'radıyallahü teâlâ anh',
- Yâ Resûlallah! Yolunda, gömleğimi yırtıp, akrep ve yılan deliklerini tıkayıp, şerlerini def' eyledim; dedikde,
Resûl-i ekrem 'sallallahü aleyhi ve sellem',
- Allahım! Ebû Bekri, kıyâmet günü, benim derecemde, benimle berâber bulundur!, buyurdu.
Bu esnâda Fahr-i âlem 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem', hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın 'radıyallahü anh' mubârek yüzlerinde değişiklik görüp, süâl etdikde, meydâna gelen hâdiseyi anlatdı.
- Mağarada olan delikleri birbir tıkayıp, lâkin, cübbe parçası bir deliğe yetmedi. O delik de açık kalmasın diye tabanımı dayamışdım. Bir yılan, birkaç def'a tabanımı sokdu. Ayağımı delikden çekmeğe korkdum ki, o yılan delikden dışarı çıkıp, zât-ı şerîfine bir elem verip, ızdırâb eder, diye cevâb verdi.
Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem'
- Onunla benim aramı aç, bırak çıksın buyurdu.
O an Ebû Bekr-i Sıddîk 'radıyallahü anh' mubârek ayağını delikden çekdi. İçeriden görünüşü hüzn ve gam veren zehirli bir yılan çıkdı. Fahr-i âlem 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem':
- Ey utanmaz yılan! Benim mağara arkadaşımı ve esrârıma vâkıf olanı, Allahü teâlâdan korkup, benden hayâ etmedin mi, ayağını sokarak eziyyet etdin, diyerek hitâb edip, azarlayınca,
Yılan cevâba kâdir olup, dedi ki,
- Yâ Habîbi rahmân! Ey insanların ve cinnin Peygamberi! Senin âşıkın sâdece insanlar değildir. Belki hayvân zümresinden kuşlar, yılanlar, karıncalar, cemâline âşıkdır. Hattâ ben kulun, birçok yaşlı, gözü nemli, kendi cinsimiz olan büyüklerimizden yüksek vasflarınızı dinleyip, ışık saçan yüzünüzü görmeğe müştak ve hayrân ve kendinden geçmiş, şaşkın şeklde ağlıyarak, mâl ve mülkünü terk edip, âşık divânen olmuşdum. Bu mağarayı şereflendireceğini öğrenmişdim. Onun için nice zemândan berî, bu sıkıntılı mağarada gece-gündüz demeyip, yolunuzu bekliyordum. Böylece, sizin buraya teşrîfiniz ile, ayrılık acısına ve içimdeki derde merhem edeyim. Çünki, en mes'ûd bir zemânda, bu karanlık mağarada, arkadaşın [mağaraya girince>, sabâh güneşi gibi zâhir olup, devlet güneşim doğdu. Ammâ ne var ki, arkadaşın yine perde oldu. Bu sebeble, korku ve hayâ ben kulundan kalkıp, zarûrî olarak, bu küstahlık benden vâkı' oldu; diye özr dileyince,
Seyyid-üs-sekaleyn, dünyâ ve âhıretde bulunanların şefâ'atcisi, yılanın küstâhâne özrünü kabûl etdi. Hazret-i Ebû Bekrin yarasına, mübârek ağızlarının suyundan sürdü. O ânda acısı şifâ buldu.

Efenfimiz buyuruyorki


"İmanı kalpte tutmak, kor ateşini elde tutmak kadar zor olacak. Mü'min sabah kâfir olarak kalkacak veya bunun tersi olacak."
Dünyanın şaşaa ve süsü o kadar cazip hâle geldi ki, iman etmiş bir mü'mini yoldan çıkarmak çok kolay hâle geldi. Her an, mukaddesata küfredilen bir düzen ve o düzenin insan nefsini cezbeden imkânları. Sabaha mü'min çıkan kişi, öyle imkân ve hâdiselerle karşılaşıyor ki, nefsinin talebine uyuyor ve akşama varmadan imanından oluyor. Çoğunlukla da bunun farkına bile varamıyor. Aynı şekilde akşam mü'min olarak varıyor; fakat sabaha mü'min olarak çıkamıyor. Evlerimizin başköşelerinde, en kıymetli yeri işgal eden televizyon birçoğunu imanından ediyor da haberimiz yok. İşte yaşamak o kadar tehlikeli bir hâl aldı ki, her an her şey oluyor. Bir anda mü'min bir anda kâfir oluyor. İmanı muhafaza etmek çok ama çok zorlaştı. Bu durum kor ateşi elde tutmaya benziyor.