buket.sera.sitemynet.com
gazete

Sahne
Tiyatro
Piyano
Sanat
Çifte başarı
Çığ
Yolcular
Nurhan Tekerek
Kosova Turnesi
Duyuru
Sinema
Vitrin
Tarih
Sunum
Soufisme
Haber Sayfası
Akis

Tiyatro


Tiyatro


tiyatro

DEVLET TİYATROLARI 1 EKİM'DE PERDELERİNİ
AÇMALI VE BU OYUN BOZULMALIDIR!

Tuncer CÜCENOĞLU

Tuncer CÜCENOĞLU

Sonunda "Takke düştü kel göründü..."
Sayın Fehmi Koru 1 Eylül 2005 günlü Yeni Şafak Gazetesi'nde "Devlete bağlı tiyatro olmaz" başlığı altında Devlet Tiyatroları'nın geleceğiyle ilgili, çok önemli ipuçlarını da içeren bir yazı yayımladı.
Fehmi Koru deyip de hafife almamak gerek...
Çünkü söz konusu kişi Sayın Başbakan'ın danışmanlarından biri, belki de en önemlilerinden biridir...
Bakın nasıl başlamış yazısına Sayın Koru:
"Devlet Tiyatroları'nda (DT) olan-biteni izliyorsanız, biliyorsunuzdur: Kültür Bakanlığı DT genel müdürünü görevden aldı. Aynı genel müdür bakanlık koltuğunda bir DSP'linin oturduğu dönemde de görevden alınmış mahkeme kararıyla yerine dönmüştü. Yine aynı durum olabilir, yargı devreye girip bakanlık tasarrufunu değiştirebilir. Ancak, görüyorsunuz, DT câmiası ayakta; sanatçılar eski genel müdürün göreve iadesini talep ediyorlar...
Kurumsal olarak, DT, yarı-özerk bir statüye sahip; ancak yine de yapılan işlemin yasaya uygun olduğu belli. Yasaya aykırılığın iddia edileceği merci de mahkemeler... Bu sebeple, konunun toplu eyleme dönüştürülmesinin pek bir anlamı bulunmuyor. Bazısını film ve dizilerden tanıdığı sanatçıların protesto eylemlerini sessizce izlemeyi yeğliyor kamuoyu. Medyada da eylemlere fazla bir destek görünmüyor. Ortalık yatıştığında DT'nin imajında ciddi bir kırılma görülebilir.
Olayın güncellik taşıyan yönünü bir tarafa bırakarak sorunun temeline inmekte yarar var."
Sonra alıştıra alıştıra çıkarıyor baklayı ağzından Sayın Koru:
"Sorunun temelinde "Türkiye'de devletin tiyatrosuna hâlâ ihtiyaç var mı?" sorusu yatıyor. Tiyatrocu devlet memuru, devlet tiyatro patronu olduğunda sık sık bugünküne benzeyen sıkıntıların yaşanması doğal. DSP'li bakan ile Ak Partili bakanı genel müdür konusunda aynı noktada buluşturan da işte bu garabet.
Yeni kurulan ve sıfırdan örgütlenen bir devlet yönetiminin sanatla ilgilenmesi ve onu kendine bağlamak istemesi elbette doğal. Bunun ideolojiden ekonomik imkânlara kadar pek çok sebebi bulunuyor. Devlet, ister istemez, sanatçıyı ve sanatı korumak zorundaydı kendisini yeniden konumlarken... Ancak, bugünün gelişmiş Türkiyesi'nde aynı düşüncelerle tiyatroyu devletin güdümünde tutmanın bir anlamı yok... Bunun yolu da, devlet tiyatrolarını devletten ayırmayı göze almaktan geçiyor. Opera ve bale gibi seyirlik sanatlar devletin himayesine hâlâ muhtaç olabilirler; ancak kendine izleyici bulmakta zorlanmayan kaliteli oyunculardan oluşan bir kurumun, kendi kanatlarıyla uçamayacağı herhalde düşünülemez. "Deneme tiyatrosu" mâhiyetinde küçük bir birim devlet tarafından korunabilir, ancak tiyatroların geri kalanının devletle irtibatı kesilmelidir... Şu sırada yapılması gereken, devletin tiyatrodan bütünüyle elini çekmesiyle sonuçlanacak kapsamlı bir yapılanmadır."
Sayın Koru'nun yazdıklarını ayrıca yorumlamaya gerek var mı?
Ancak sayın Başbakan'ın danışmanına destek gene aynı günlü gazetede M.Ocaktan adlı köşe yazarından geliyor:
"...Bildiğiniz gibi, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin'in görevden alınmasından sonra ortalarda dolaşan bütün tiyatrocular yollara düştü. Her ne kadar yıllardır Devlet Tiyatrosu'ndaki görevlerine uğramasalar da bir anda tiyatroyu çok sevdiklerini hatırladılar ve siyasi iktidara karşı yürüyüşe geçtiler. Hiç yoktan bu da bir şeydir.
Kültür Bakanı Koç'un 'tiyatro memurları'nın eylemiyle ilgili nefis bir yorumu var: "Eylem yapanlara çok teşekkür ediyorum. Tiyatroyu çok seviyorlarmış. Eylemde yer alan Devlet Tiyatrosu sanatçıları da yıllardır çalıştıkları, ancak uğramadıkları kurumlarına, böylece uğramış oldular. Dizilerde oynamaktan uğrayamadıkları, yıllardır oyunlara çıkmadıkları Devlet Tiyatroları'na bu vesile ile uğramış oldular."
İş bununla da bitmedi ve tasarlanan senaryo adım adım geliştirilmeye başlandı. Bu kez adının başında üzülerek belirteyim ki "Prof.Dr." da olan, (Sevgili Aziz Nesin ağabeyimizin Pülüfüsör dediklerinden olsa gerek) Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Atilla Yayla adlı şahıs, 2 Eylül 2005 günlü Zaman Gazetesi'nde "Devlet Tiyatroları kapatılmalı mı?" başlıklı yazısında, devlet tiyatrosu sanatçılarının tepkisini "İktidara değil, halka kafa tutuyorlar... Türkiye'de sanatçıların önemli bir bölümünün özgürlükle bir ilgisinin olmadığını, hatta özgürlüğü savunmak bir yana, düpedüz özgürlük karşıtı olduğunu söylemek haksızlık olmayacaktır. Onların özgürlük kelimesini dillerinde sakız etmeleri bizi yanıltmamalıdır. Ne özgürlüğün ne olup ne olmadığından haberdardırlar ne de ilkeli bir özgürlükçü tavır sergilemektedirler... Evet, tiyatro sanatının ve tiyatrocuların uzun vadeli iyiliği için, hakkaniyet ve adalet için, sanatın ve sanatçının gelişmesi için DT kapatılmalıdır!" diyerek asıl amacını kusmuştur. (Bu adamı öncelikle bütün Devlet Tiyatrosu sanatçılarının, sonra da ülkemizdeki her daldaki tüm sanatçıların tek tek maddi ve manevi tazminat talebiyle Mahkemeye vermelerini öneriyorum. Sayın Yayla haddini aşmıştır, bedelini ödemelidir...)
Yani Yayla'nın amacı da bellidir... Devlet Tiyatroları kapatılsın!
Bu kervana 2 Eylül 2005 günü (çağdaş görünümlü) kadın köşe yazarlarından Gülay Göktürk de Tercüman Gazetesi'nde daha ustaca, ancak Mustafa Kemal'le dalgasını geçmeyi de ihmal etmeden katılmakta gecikmedi.
"Doğrusu, devletin tiyatrosunun olmamasıdır; televizyonunun olmamasıdır. Ve aslına bakarsanız, bir kültür bakanının da olmamasıdır. Hem bir kültür bakanlığı kuracaksınız, hem de o bakanlığın kendine bağlı hiçbir kuruluşta kültür politikası belirlemesine, bu politikaya uygun yönetici atamasına izin vermeyeceksiniz. Bir genel müdür değiştirse kıyâmeti koparacaksınız. O zaman neden kurdunuz o bakanlığı?

Devlet televizyonu, devlet tiyatrosu, devlet operası ya da balesi... Bütün bu kurumların varlığının bu kadar yaygın bir şekilde, sorgusuz sualsiz kabul edilişinin ardında, ideolojik devletin meşru görülmesi yatıyor. Aksini çok söylememize rağmen, devlet hâlâ başöğretmenimiz! Onun bizi kültürel olarak biçimlendirmesini, neyi seyredeceğimize, neyi dinleyeceğimize bizim adımıza karar vermesini makul karşılamamız bu yüzden."
(Yazıklar olsun sana Gülay Göktürk... Fırsatını yakaladığın an bindiriyorsun Mustafa Kemal'e... Hem bu ne biçim mantıktır böyle?... Neyi seyredeceğinize, neyi dinleyeceğinize seçenekler sunuyor bu yapı... Buraları kapatırsan asıl o zaman zorunlu olarak sunulanı izlemeyecek misin Sayın Göktürk?...
Ben de deli miyim ne? Bu Göktürk zaten kültür sanat bitsin istiyor, sen tutmuş tartışmaya giriyor ya da ikna etmeye çalışıyorsun bu bayanı...)

Şimdi size ikisini zaten yaşadığım, öbürünü de gazetelerden izleyip öğrendiğim üç anekdot anlatmak istiyorum.
Bunlardan birincisi eski genel müdürlerden, çok sevip saygı duyduğum, hatta bir oyunumu da, aşağıdaki olayı yaşadıktan sonra kendisine ithaf ettiğim Sayın Prof. Bozkurt Kuruç'la ilgilidir...
Sayın Bozkurt Kuruç genel müdür... Ben, rahmetli Orhan Asena ve değerli hocam, Türk Tiyatrosuna sayısız hizmetleri olan Prof. Dr. Özdemir Nutku da Edebi Kurul üyeleriyiz...
Etimesut'taki Devlet Tiyatrosu binasının büyük salonunda Koordinasyon Toplantısı yapılıyor... O zamanki Kültür Bakanlığı (ki sosyal demokrat olduğu söylenen bir iktidarın elinde söz konusu Bakanlık. Bakan kimdi acaba?) müsteşarı da (adını bile anımsamıyorum bu sayın müsteşarın da... Ama derseniz ki 80'e yakın sanatçının adını sayabilir misin? Sanıyorum hemen hepsinin adlarını birkaç fire de olsa sayabilirim...) ilk gün, başından itibaren toplantımıza katılmış...
Saat l8.00'e doğru toplantı bitiyor... Sayın Müsteşar soruyor Sayın Bozkurt Kuruç'a:
"Yarın kaçta toplanacağız Sayın Kuruç?"
Bozkurt Bey gülerek yanıtlıyor:
"Sayın Müsteşarım... Siz yarın gelmeyeceksiniz" Çünkü yarın bizim işimiz başlıyor..." Müsteşarın kıpkırmızı olmasına aldırmadan sürdürüyor konuşmasını Sayın Kuruç: "Bizim işimiz yani sezonun oyunlarını seçeceğiz... Sizin dışınızda bir çalışmadır..."
Sonra da kalkıyor ayağa Sayın Kuruç ve arabasına kadar saygıyla uğurluyor Müsteşarı...
Tanığı olduğum ikinci olay Polonya'da bir oyunumun galasının bitiminde verilen kokteylde yaşanmıştır.
Polonya'daki tiyatronun genel sanat yönetmenine bu oyunumu repertuarlarına alıp sahneledikleri için teşekkür ettiğimde onun bana söylediği şu sözler, tiyatroda dramaturgun ne kadar önemli bir kişi olduğunu, onların asla rencide edilecek kişiler olmadığını anlatmaya yeter sanırım...
"Bana değil dramaturgumuza teşekkür edin... Çünkü sizin İngilizce oyununuzu bir siteden bulup okuyan, özetleyip öneren ve çevirisinin yapılması için gerekli önlemleri alan ben değil, dramaturg arkadaşımızdır...
Bizim yöneticiler olarak onun kadar birikimli olmamız asla düşünülemez...
Bizim yaptığımız yalnızca onaylamaktır onun önerisini..."
Üçüncü anekdot Sayın Aziz Nesin'le ilgilidir...
Sevgili Aziz Nesin, 12 Eylül öncesi ülkemizde gene bütün ülke için çok kapsamlı bir senaryo uygulanırken, DİSK'in yaptığı bir grevin yanlış bir eylem olduğunu, bu nedenle de vazgeçmeleri gerektiğini aydın bir insan olmanın sorumluluğuyla o zamanki DİSK Başkanına söylemiş, bunun üzerine de geniş işçi kesimlerince "Aziz Nesin, sen nesin?" bağırtılarıyla işçi sınıfına ihanetle suçlanmıştı...
Ama Aziz Nesin birkaç yıl sonra haklı çıkmış ve işçi örgütleri de işlevsiz bir duruma düşürülmüşlerdi.
Sendikaların özellikle bugünkü durumlarını gördükçe Sayın Nesin'i anımsamamak elde mi? İnsan durup dururken büyük yazar olmuyor!

Devlet Tiyatroları üstünde bir oyun oynanmaktadır...
Bu oyunun hemen bozulması gerekmektedir.
Çünkü eğer bu oyun engellenemezse, Türkiye'yi daha da çölleştirecek bir ortam kaçınılmaz olarak önümüze getirilecektir.
Bu kavga ne Sayın Lemi Bilgin ya da Sayın Mine Acar çekişmesi, ne de kimin genel müdür olmasının daha yararlı olacağı tartışmalarıyla küçültülmemelidir...
(Zaten değerli Lemi Bilgin yargıya gitmiştir... Bu nedenle de sonuç sabırla beklenilmelidir. "Şeriatın kestiği parmak acımaz..." Karar olumlu ya da olumsuz uygulanacaktır. Uygulanmalıdır. Sayın Mine Acar'a gelince, onun her zaman aklının, ihtiraslarının önünde olduğunu bilen kişilerden biriyim... Bunca durumdan sonra ne gerekiyorsa yapmalıdır/yapacaktır, inancındayım...)
Sonuçta Devlet Tiyatroları bir büyük ailedir... Ve bu aile tehlikededir. Bu oyunun bozulması için, 1 Ekim'de perdelerin, bu bilinçle, kesinlikle hatta diğer yıllardan farklı olarak, daha bir coşkuyla açılması sağlanmalıdır.
Çünkü üretim yapması gereken bir Kurumu atalete sürüklemek gerçek bir ihanettir. Kaldı ki seyirciyi cezalandırmaya da kimsenin hakkı yoktur.
Zaten Sayın Bilgin başından beri büyük bir sorumluluk örneği göstererek aileyi, üretimin durdurulmaması yönünde uyarmış ve uyarmaktadır...
Öyleyse bir yandan yeni oyunlar hazırlanırken diğer yandan da (eski bir memur olduğum için çok iyi bildiğim) Komisyon ve Kurultay önerilerinin bir oyalamaca olduğu gerçeği hiç unutulmadan (Kuşkusuz amaç Kurultay olmadan), Devlet Tiyatroları sanatçıları, yetkin hukukçuları da yanlarına alarak yeni ortak yasalarını hızla hazırlamalı ve aynen geçmesinin önlemlerini de alarak, bu taslağın Meclis'e sevki için hareket etmelidirler... (Tabii ki bu arada Sayın Bakan Koç'un hareket yapanın cezalandırılacağı uyarısını da hiç unutmadan...)
Bunun ön koşulu olan sevgi ortamının sağlanarak, en tepedekinden başlamak koşuluyla yarından tezi yok, herkesin ne gerekiyorsa üzerine düşeni yapmasının gerekliliği ise asla hatırdan çıkartılmamalıdır.
Bu büyük ailenin bu önemli badireyi atlatmayı gerçekleştireceğinden, Türkiye'nin aydınlık geleceğine olan inancım kadar eminim... Çünkü Devlet Tiyatrosu'nun eski ve yeni tüm kadroları Atatürk ve laik Cumhuriyetin birer neferi olduklarının bilincindedirler...
Sonunda Sevgili Aziz Nesin gibi haklı çıkmamak umuduyla, bitsin bu oyun artık diyorum...
Ve perdeeeee!

tcucenoglu@yahoo.com

Tiyatroda yas

Tiyatrocu Mübeccel Vardar Öldü

Tiyatrocu Mübeccel Vardar Öldü

Tiyatro sanatçısı Mübeccel Vardar, uzun süredir tedavi gördüğü hastanede vefat etti. Son olarak "Gönül Yarası" filminde ve "Yabancı Damat" dizisinde (Heriye) oynayan Vardar için bugün saat 10.30'da Kenter Tiyatrosu'nda tören düzenlenecek.

Vardar'ın cenazesi, Levent Camii'nde öğle vakti kılınacak namazın ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedilecek. İstanbul'da 1960'ta doğan Vardar, İstanbul Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nden mezunuydu. "Harold ve Maude" adlı oyunla Kenter Tiyatrosu'nda profesyonel olan Vardar, "Cyrano De Bergerac", "Ölümü Yaşamak", "Babalar ve Oğullar", "Gönül Suçları", "Şafak Yıldızları", "Yarın Cumartesi", "Kökler", "Arzu Tramvayı" gibi oyunlarda rol aldı.

Hürriyet Gazetesi - 28.05.2006

Hürriyet Gazetesi

TRT - Tiyatrocu Mübeccel Vardar Öldü

haber 7.com

Milliyet Gazetesi : BAKANLIK ORGANİZASYONUNDA SANATÇIYA DAYAK