celalsahna.sitemynet.com
________ŞAHNA KÖYÜNE HOŞ GELDİNİZ________ KONUK DEFTERİ RESİM GALERİSİ ŞAHNA KÖYÜNDE BAĞCILIK ŞİİR VE YAZILAR BAĞAMSIZLIĞIĞIMIZ VE ÇANAKKALE ZAFERİ GENEL TÜRK TARİHİ MERSİN İLİNİ TANIMA MERSİN VE TARSUSTA ERMENİ MEZALİMİ

ŞİİR VE YAZILAR

03-11-2008
VATAN:
Vatan dediğin kardeş şu baştan başa gördüğün,
yalınayak bastığın ve sıcaklığınla içini titreten yüce toprak.
İzmir'de denizin maviliği, Sinop'ta Karadeniz'in şiddeti,
Amasya'da elmanın kokusu,
Bursa'da erenlerin duası, İstanbul'da Fatih'in bitmez adaleti,
Kars'ta erimeyen kar,
Antalya'da güneşin kızıllığı, Adıyaman'da kızıl bir akşam üzeri
Nemrud Dağı'nın azameti,Ankara'da Mustafa Kemal'in zaferi.

Vatan dediğin kardeş içimde titreyen aşk,
ellerimle büyüttüğüm narin bebek,anamın oyasında yazılı gelenek,
babamın terinde gelecek.

Vatan dediğin kardeş,şehitlerin ocağı, Çanakkale'de destan,
Kocatepe'de Kurtuluş, Erzurum'da dadaş,
Elazığ'da gakkoş,Sivas'ta gardaş
Yunus'un gözünde yaş, Hacı Bektaş'da semah,
Konya'da nur yüzlü semazen, yüreğimde bitmeyen telaş.
Vatan dediğin kardeş, dedemin kanı,
Ata'mın azmi, sevdası, çocuğumun emaneti.

Vatan dediğin kardeş, toprağından fışkıran buğday,çimeninde parıldayan çiğ tanesi, köylümün elinde ekmek.

Vatan dediğin kardeş, inatla,azimle, kanla, canla alınan üzerine basarken bile şükretmen gereken kutsal miras.

BU VATAN, TÜRKİYE;
sağıyla soluyla, iyisiyle kötüsüyle, köylüsüyle kentlisiyle,
öğrencisiyle esnafıyla

"BENİM VATANIMDIR" diyebilenindir.
Bu vatan NE MUTLU TÜRKÜM diyenindir.

Bu vatandan ekmek yiyipte kalleşçe saldıranlar, değer bilmeyip rahat batanlar, renkleri bile tekeline alanlar kısacası VATANSIZLAR UTANSIN

MİLLET:
Millet dediğin kardeş, binlerce yıllık geçmiş, yaylalarda süt kokusu,kuzunun meleyişi,kurdun uluyuşu.
Millet dediğin kardeş, dili kendine has,binlerce yıldır özgür, egemenlik sevdalısı.
Millet dediğin kardeş, gelenklere bağlı, kültürü saygın
Millet dediğin kardeş, imanıyla kalleşlerin üzerine yürüyen, 3 kıtada adalet ve hoşgörü.
Millet dediğin kardeş, tüm sıkıntılara rağmen vatanına aşık, maddiyatı maneviyata ezdirmeyen.
Millet dediğin kardeş, Osman Gazi'nin asaleti,Kanuni'nin azameti, Yavuz'un kılıcı.
Millet dediğin kardeş Sakarya'da aslan,Çanakkale'de destan, İnönü'de koruyucu, Büyük Taarruz'da defedici.
Millet dediğin kardeş, Mustafa Kemal ve askerleri
Millet dediğin kardeş, binlerce yıldır tüm tarihi belgelerde adı geçmiş şanlı TÜRK

Oysa uydurma birkaç cümle, toplama bir dil,temelsiz bir geçmiş ile olunmuyor millet. Milliyetsiz olarak yaşamak isteyenler utansın.

BAYRAK:
Bayrak dediğin kardeş,kanın kırmızısı, temizliğin akı.
Bayrak dediğin kardeş göğe doğru yükselen ses, parıldayan yıldız.
Bayrak dediğin kardeş,elde onur,göğüste taşınan kutsal emanet.
Bayrak dediğin kardeş, bağımsızlık,özgürlük, yaşamın kendisi.
Bayrak dediğin kardeş, öpüpte başına koyacağın dedemin tarihi
Bayrak dediği kardeş, vatanın her köşesinde salınan gelin.
Bayrak dediğin kardeş.....SEN, BEN,O,HEPİMİZ, TÜRK MİLLETİ.


TEKELİ YÖRÜKLERİNE SELAM OLSUN

BAYRAK
Devletleri temsil eden renk ve sekli özellestirilmis millî alamet. Arapça raye ve liva kelimelerinin karsiligi olan bayrak ve sancak, umumiyetle dikdörtgen biçiminde ve kumastan yapilir. Bayrak bir milletin varliginin ve bagimsizliginin sembolü, tarihinin hatirasidir. Degeri; pamuk, atlas ve ipekten yapilmasina bagli olmayip, temsil ettigi milletin kiymeti ile ölçülür. Devletin hakimiyetini, bagimsizligini ve serefini temsil ettigi için bayraga saygi gösterilir. Çok eski zamanlarda kurulan devletler ve kavimler, bayrak veya bayraga benzeyen semboller kullandilar. Islam tarihinde ise hicretin birinci yilindan itibaren bayrak kullanilmaya baslandi. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem hicretin birinci senesinde Sam'dan dönmekte olan Kureys kervanina karsi gönderdigi hazret-i Hamza komutasindaki otuz kisilik kuvvete bayrak seklindeki sembolü ilk defa kendi elleriyle bir mizragin ucuna beyaz bir bez baglayarak askerlerden Ebü Mersed'in eline verdi. Liva-ül-Beyda ismiyle anilan bu bayrak, Hayber gazasina kadar kullanildi. Hayber'den sonra Raye denilen siyah bir bayrak kullanildi. Dört halîfe devri, Emevîler, Abbasîler, Endülüs Emevîleri zamanlarinda da çesitli renk ve sekilde bayraklar kullanildi.

Türklerin ilk kullandiklari bayragin rengi ve sekli hakkinda kesin bir malumat yoktur. Ancak Orta Asya tarihi hakkindaki bilgilere dayanarak Islamiyet'ten önceki Türklerde Tug adi verilen bayrak veya sembollerin kullanildigi bir gerçektir. Siyahtan kirmiziya kadar; mavi, sari, yesit, beyaz gibi çesitli renklerde semboller kullanmis olan eski Türkler, bir mizragin ucuna bagladiklari, umumiyetle ipekten yapilmis bu alametlere batrak, badruk, bayrak gibi isimler verdiler. Dokuzuncu asirdan Itibaren kitleler halinde müslümanligi kabul eden Türkler de çesitli bayraklar kullandilar. Bu bayraktaki en büyük özellik, Islamî motif ve unsurlarin ön plana geçmesiyle birlikte, millî motif ve sembollere de yer verilmesi idi. Ilk müslüman Türk devletlerinden olan Gaznelilerin bayraklarinda, yesil zemin üzerinde beyaz hilal ve kus resimleri vardi. Karahanlilarin bayraklarinda al renk üzerinde dokuz tug resmi bulunuyordu. Diger müslüman Türk devletleri de çesitli renk ve sekilde bayraklar kullandilar. Büyük Selçuklu Devleti'nin ilk yillarinda mavi zemin üstüne beyaz çift kartal sembolü ve siyah çizgili gerilmis yay ve ok resimleri varken, daha sonra siyah renkli bayrak kullandilar. Bu bayrak Anadolu Selçuklulari tarafindan da benimsenmisti. Selçuklularda hanedan rengi olarak kabul edilen al renkti bayraklar da vardi. Haçli seferlerine kahramanca gögüs geren Selahaddîn-I Eyyübî'nin bayragi san renkli olup, üzerinde hilal bulunuyordu. Bu sekil hem bu devletin bayragi, hem de Avrupalilar tarafindan Islamiyetin sembolü olarak kabul edilmistir.

Osmanlilar zamaninda da çesitli renk ve sekillerde bayraklar kullanildi. Osmanlilarda bayrak; padisahi, dolayisiyle devleti temsil ederdi. Zira padisah, devleti temsil etmekteydi Padisah bayrak ve sancaklarim, Emîr-i Alem denilen pasa Ile bunun maiyyetindeki saltanat sancaklanyla mehterhane takimim ihtiva eden bölükler tasirdi. Ayrica her ocagin, her birligin hatta her ortanin (taburun) ayri sancagi vardi. Sancaklar da çesitli renklerde kullanilmistir. Yesil ve kirmizi renklerin hakim oldugu bayrak ve sancaklarda, Osmanogullarinin hanedan rengi kirmizi daha dogrusu al idi. Al renk, dogrudan dogruya Osmanogullarini Isaret ederdi. Sultanlar yani padisah kizlari bile beyaz renkte degil al renkte gelinlik giyerlerdi. Padisahin yorgani, çarsafi, yastigi al renkteydi. Al renk esasinda Selçuklularda da hanedan rengi olarak kabul ediliyordu. Osmanogullari, Selçukogullarinin mesru varisleri olarak bu rengi devralmislardir. Bu husus al renge tamamen bir millî karakter vermistir ki, bugün de devam etmektedir. Selçuklular da bu rengi selefleri olan Karahanlilardan almislardi. Kirmiziyi süsleyen ayin mensei ise destanlar dönemine kadar dayanir. Yildiz ise daha sonraki devirlerde konulmustur.

Osmanlilarin ilk bayragi, Anadolu Selçuklu hükümdari Giyaseddîn Mes'üd tarafindan Osman Bey'e gönderilen hediyeler arasindaki beyaz renkli bayrak idi. On dördüncü asirdan itibaren çesitli renk ve sekilde bayraklar kullanildi. Kamüs-ül-a'lam'da bildirildigine göre, Osmanli sancaginin rengini ve (bugünkü ayyildizli Türk bayraginin) seklini tayin eden, sultan birinci Murad ve Yildirim Bayezîd Handevirlerinde yasayan Tîmürtas Pasa'dir. Bu asirda Osmanli donanmasinda ve azap Kit'alarinda kirmizi; yeniçeri kit'alarinda beyaz bayraklar kullanildigi, Fatih Sultan Mehmed Han' in muasiri olan tarihçi Türsün Bey'in ifadelerinden anlasilmaktadir. On besinci asirda Osmanlilarin kirmizi bayraklar kullandiklari, Asikpasazade'nin Alasehir'de dokunan bir nevî al kumastan bayrak ve hil'at yapildigi hakkindaki kaydinda yer almaktadir. Muhtelif kaynaklarin incelenmesinden anlasildigina göre, Osmanlilar kurulustan Itibaren diger islam ve Türk devletlerinde oldugu gibi, çesitli bayraklar kullandilar. On besinci asirda padisaha aid sancaklardan baska çesitli askerî birliklere ve büyük devlet adamlarina, beylerbeyi, sancakbeyi, donanma kumandani ve reisleriyle azap ocaklari na ve ticaret gemilerine mahsus türlü renklerde bayrak ve sancaklar vardi. Bu bayraklarin ve sancaklarin üzerinde muhtelif sekil ve yazilar bulunurdu. Yeniçeri ocaginin muhtelif ortalarinin (tabur) kendileri ne mahsus nisanlari vardi. Kislalarin kapilarina asilan ortalarin bayraklarina bu alametler naksedilirdi. Bu asirda yeniçerilere ak, sipahîlere kirmizi, silahdar bölügüne san, orta ve asagi bölüklere alaca renkli olarak verilen bayraklar bu birliklere verilen sancak mahiyetinde idi. Çünkü Osman Gazi'den Itibaren Kanunî devri de dahil olmak üzere padisahlara mahsus olan bayrak beyaz renkli idi. Yavuz Sultan Selîm Han'in Çaldiran ve Misir seferlerinde, otaginin önüne hakimiyet alameti olan beyaz ve kirmizi renkli bayraklar dikilmisdi. Ayrica Yavuz Sultan Selim Han zamaninda, bugün Topkapi Sarayi mukaddes emanetler dairesinde bulunan, Peygamber efendimize satlallahü aleyhi ve sellem aid olan Sancak-i serîf Osmanlilara geçti. Çok büyük hürmet ve ihtimam gösterilerek asirlardir muhafaza edilen Sancak-i serif kilif içinde bulundurulur, asla açilmazdi. Sefer-i hümayunlarda padisahlar beraberlerinde götürürlerdi. Halifelik alametlerinden biri olan Sancak-i serif, devleti son derece tehdîd eden hallerde ve isyanlarda padisahin emriyle çikarilir, millet, asilere karsi Sancak-i serifin altinda toplanmaya çagrilirdi. Bu suretle millet birlik içinde hareket ederek isyani bastirirdi.

Yavuz Sultan Selim zamaninda Çaldiran seferinde ilk defa olarak kullanilan yesil renkli bayrak, bu devirden sonra da hemen her zaman sik sik kutlanilmistir. Osmanlilarin, hilafeti de haiz olduklarini göstermek ve Peygamber efendimizin mesru halefleri olduklarini belli etmek için kullandiklari yesil renkli sancak, Barbaros Hayreddîn Pasa ve Utuç Ali Reis'in donanmalarinda da kullanildi. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem mensüb oldugu Hasimîlere aid olan yesil renkli sancak, sultan birinci Mahmüd Han devrinde donanmanin bayragi kabul edildi.

Kanunî Sultan Süleyman Han devrinde de beyaz, alaca, kirmizi ve san bayraklara siyah ve yesil renkliler de ilave edildi. Dogrudan dogruya padisahin hassa kuvvetini teskil eden kapikulu ocaklarinin tasidiklari bayraklar, umumiyetle saltanat sancaklari sayilirdi. Macaristan seferine çikan ve orduya kumandan tayin edilen sadrazam Ibrahim Pasa' ya; beyaz, yesil ve sari renkte üç sancakla iki kirmizi, iki de alaca bayrak verilmesi bu hususu isbat etmektedir. Toprakli süvarinin yukansi yesil, asagisi kirmizi renkte olmak üzere iki renkli bayragi vardi.

Osmanli ordusunda oldugu gibi, donanmasinda da türlü renk ve sekillerde bayraklar kullanildi. On besinci asirda genellikle kirmizi renkli bayraklar kullanildigi halde on altinci asirda kumandana mahsus bayragin yesil, derya beylerinin ise beyaz, kirmizi, sari, sarikirmizi, ufkî çizgili alaca bayraklar kullandiklari görülmektedir. Bu asirda ticaret gemilerinin beyaz bayraklar tasidiklari da bazi kaynaklardan anlasilmaktadir. Daha sonraki asirlarda da kapdan pasalara mahsus olan bayrak yesil idi. Gemi sancaklarinda en ziyade kirmizi (al) renk kullanilmakla beraber, yesil bayraklar da çöktü. Bunlarin kimlere aid oldugu üzerlerindeki sekillerden anlasilirdi. Sultan birinci Mahmüd Han devrinden sonra donanmada daha çok yesil sancaklar kullanilmaya baslandi.

Kalyonlarin kiç sancaklari yesil oldugu gibi, amirallere mahsus forslar da yesil zemin üzerinde zülfikar ve hilal sekillerini ihtiva ederdi. Sultan üçüncü Selîm Han zamaninda ordu ve donanmada yapilan yeni düzenlemeler esnasinda bayraklar üzerindeki hilal sekline, sekiz köseli yildiz ilave edildi. Bayrak mes'elesinin muayyen esaslara baglandigi bu devirde, büyük gemilerin muhtelif direklerine çekilecek bayraklar tesbit edildi. Padisaha mahsus gemiye (taht gemisi) çekilecek kirmizi sancagin üstünde sultan üçüncü Selim Han'in tugrasi vardi. Ticaret gemilerinin tasidigi bayraklarin renk ve sekillerinin tesbit edildigi bu dönemde, Cezayir beylerbey inin, üst kösesinde beyaz renkte sarikli bir insan basi bulunan kirmizi bayragi vardi. Bu dönemde kumandan forslari yesit olup, beylerbeylige aid ticaret gemilerinin bayragi; yesil, beyaz, kirmizi üç ufkî parçadan meydana gelmisdi. Tunus ve Cezayir ticaret gemileri ortasi yesil olmak üzere iki mavi, iki kirmizi, bes ufkî parçadan meydana gelen bayraklar tasiyordu, Trablus beylerbeyi île istanbul limanina mahsus sancak, üç hilalli olup yesildi. Sultan üçüncü Selîm Han devrinde kurulan Nizam-i cedîd ordusu kit'alari için ihdas edilen, ortasina sari. sirma ile bir hilal, yahut ortadaki hilalden baska dört kösesine de hilaller islenmis kirmizi veya fes rengi bayraklar kullanildi.

Sultan ikinci Mahmod Han zamaninda da bayrak sekilleri hemen hemen ayniyle devam etti. Ancak bu devirde kalelere ve hükümet binalarina ayyildizli al sancak çekildigi görülmektedir. Yeniçeri ocaginin kaldirîlmasi üzerine bunlara aid hususî bayraklarin kullanilmasina son verildi. Yeniçeriler arasinda çok yayilmis olan yeniçeriligi ve bektasiligi hatirlatan bir takim kelimelerle birlikte bayrak kelimesinin kullanilmasi da yasak edildi. Bunun yerine sancak kelimesinin kullanilmasi için her tarafa emirler verildi.

Yeniçerilerin son zamanlarinda daha ziyade kirmizi renkte, üzerinde beyaz bir pençe, bir zülfikar ve bir daire sekli bulunan çatal uçlu bayraktar kullanildi.

Sultan ikinci Mahmüd Han tarafindan kurulan Asakir-i Mansüre-i Muhammediyye'ye mahsus olarak üzerinde kelime-i sehadet veya fetih ayetleri bulunan siyah bayraklar yapildi. Siyah rengin tercihi Peygamber efendimizin Ukab adli meshur siyah sancaginin rengini taklid etmek maksadiyladir.

Ikinci mesrutiyetin îlanina kadar orduda üzerinde ayetler yazili ve hükümdarlarin ortasi tugrali armalarini tasiyan sirma saçakli çesitli alay sancaktan kullanildi ve ondan sonra da bu adet devam etti. Bu sancaklarin rengi umumiyetle kirmizi idi.

Kirmizi zemin üzerine hilal ve yildiz bulunan bayrak, Osmanlilarda Ilk defa 1793'de devletin resmî bayragi olarak kabul edildi. Ancak bu bayraktaki yildiz, sekiz köseli idi. Bu bayrak Osmanli Devleti'nin resmi ve umumî sembolü olarak kullanildi Sultan birinci Abdülmecîd Han zamaninda 1842'de yildizin bes köseli olmasi kararlastirildi ve Osmanli bayraginin sekli kesinlesti. Bu devirde padisaha aid tugrali sancaktan baska hükümdarin gemileri ziyaretinde kullanilan, ortasinda günes ve dört kösesinde de sualar bulunan bir sancak daha vardi. Kapdan pasaya mahsus sancakta; bir hilal ile sekiz köseli yildiz mevcutlu. Osmanli hakimiyetinde bulunan, Tunus, Eflak, Bogdan beyleri île Sirp prensliginin özet bayraklarinda, Osmanli bayraginin kirmizi rengiyle birlikte mavi, beyaz, san gibi mahallî renkler de kullanilirdi. Tunus beyinin sancaginin, ortasinda kirmizi zemin üzerindeki bir beyaz daire içinde kirmizi hilal ve yildiz sekli mevcuddu. Sirp, Eflak ve Bogdan beylerbeyleriyle Sisam adasina aid hususî bayraklarin üst köselerinde, Osmanli hakimiyetinin sembolü olmak üzere, kirmizi zemin üzerinde beyaz üç yildiz bulunan sari Eflak bayragi Ile mavi Bogdan bayraginda, birincisinde çifte kartal, ikincisinde de bir öküz baci mevcuddu.

Sultan Abdülazîz Han zamanindan baslayarak, padisahlara mahsus kirmizi renkli bayraklarin ortasindaki tugralarin beyaz renkte sekiz suali bir günes içinde alinmasi adet oldu. Sonradan bu bayragin rengi visne çürügü olarak degistirildi ve saltanat sancagi kabul edilen bu bayrak, saltanatin kaldinîmasina kadar devam etti.

Sultan ikinci Abdülhamîd Han zamaninda Cuma namazi münasebetiyle yapilan selamlik resminde hilafete mahsus bir bayrak kullanilirdi. Bu, kirmizi atlas zemin üzerine etrafi beyaz kitapdan ile islenmis dört köse bir çerçeve içinde; bir tarafinda Fetih süresi, diger tarafta ise günes resmi bulunan sirma saçakli ve ucu hilalli bir sancakli.

1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafindan saltanatin kaldirilarak, hilafet makami ihdas edilmesi üzerine halîfeye mahsus olarak, yesil zemin ortasinda sekiz suali beyaz bir günes içindeki kirmizi zeminde beyaz ay yildizi ihtiva eden bir sancak kabul edildi ve saltanata mahsus bayrak kaldirildi. Lakin daha önceki millî bayrak muhafaza edildi. Cumhuriyet idaresinin kurulmasindan ve halifeligin kaldirilmasindan sonra 25 Tesrin-i Evvel 1925'de bir sancak talimatnamesi çikari larak, harb ve ticaret gemileri hakkinda muayyen esaslar kabul olundu. Bu talimatname millî bayragin seklini tesbit etmekle beraber, daha ziyade donanmanin ihtiyaçlarina göre yapildigindan, az çok hususî bir mahiyet arz ediyordu Bunun üzerine 29 Mayis 1936 tarih ve 2994 sayili kanunla Türk bayraginin sekli ve ölçüleri kesin bir sekilde tesbit edildi. 28 Temmuz 1937 tarih ve 2/7175 sayili kararnameye ilisik 45 maddelik bir tüzük (Türk bayragi nizamnamesi) ile de Türk bayraginin kullanilisi nizam altina alindi.

Osmanlilar döneminde, devleti, hanedani, milletin hükümranligim temsil eden bayrak kesin olarak kutsal sayilirdi. Yere düsürmemek, düsmana birakmamak, manevi haysiyetine dokunacak bir duruma sokmamak için ölüm dahil her türlü fedakarlik göze alinirdi. Bayrak ve sancagina hakaret ettirmek en büyük milli serefsizlik olarak kabul edilirdi. Bayraga hakaret, padisaha hakaret suçu ile ayni derecede tutulurdu. Bayragin kutsalligi muharebe meydaninda en yüksek mertebesini bulur, bayragi düsürmemek için nice vezirlerin en küçük bir tereddüd göstermeden sehîdligi göze aldiklari ve ard arda sehîd olduklari görülürdü. Zîra bayragin düsmesi hezîmete ugrama ve maglüb olma alameti idi.





ATATÜRK
Ahir zaman kahramanı Atatürk
Türkiye`nin hali yaman oldu gel
Fitne fesat ellerinde kaldı mülk
Kardeşler kardeşe düşman oldu gel

Söyle yüce Tanrı mehdiyi salsın
Ali, Battal Gazi beraber gelsin
Sana taş atanın eli kırılsın
Gafiller cahiller pişman oldu gel



Ernler Dağında kar da kalmadı,
Eridi yürekte fer de kalmadı,
Engeller oturmuş yarin yanına,
Bana oturmaya yer de kalmadı.

Ilgıt ılgıt esen seher yeli mi?
Benim aklım divane mi deli mi?
Yarim durup durup göğsün geçirir,
Yoksa bu gün ayrılığın günü mü?

Yoruldum da yol üstüne oturdum,
Güzeller başıma derile deyi,
Gittim Padişahtan ferman getirdim,
Herkes sevdiğine sarıla deyi.

Keklik öter sesi vurur taşlara,
Yeni gazel düşmüş gül ağaçlara,
Ben yarimi kattım gönlü hoşlara,
Bu yıl da bayramı yad ile yapsın.

Kim budamış bu selvinin dalını,
Soldurmamış yeşilini alını,
Kim ağlatmış benim nazlı yarimi,
Gözünün yaşını silip duruyor.

Selvi kavak senin dalın budarım,
Başım alır diyar diyar giderim,
Ya ver muradımı ya al canımı,
Yıkar hanelerin viran ederim.

Yüce dağ başında bir topça çiçek,
Yaradan yaratmış ne yaman gökçek,
Kitaplar getirin yeminler içek ,
Yare değen sözü ben söylemedim.

Aşağıdan gelir güzelin göçü,
Gene mi göç ettin canımın içi?
Koynumda sakladım verdiğin saçı,
Belki cenazemde ilazım olur.

Ala geyik ne boynuzun sallarsın,
Kement atar kollarımı bağlarsın ,
Bana derler niçin gülmez ağlarsın,
Felek güldürmemiş ben nasıl gülem



YÜCE DAĞ BAŞINDA

Yüce dağ başında mangal kömürü
Mevlam yare versin uzun ömürü
Vefasız duvara çalma çamuru
Yağmur yağar emeklerin zay olur

Yüce dağ başında bir top lahana
Kız senin nerene bulam bahana
Sen ol buğday çeci, ben olam şahna
Ölçem ölçem öşür’ünü ben alam

Yüce dağ başından indiremedim
Yönünü yönüme döndüremedim
Bir elimde divit birinde kalem
O kızın gönlünü kandıramadım

Yüce dağ başında yağmaz mı dolu
Eşinden ayrılan olmaz mı deli
İçinizde yok mu bir Allah kulu
Gele barıştıra yar ile beni

Yüce dağ başında pelit budama
Biraz yakışmalı adam adama
Bir hoyratı alır isen odama
İşteozaman hey vah beni vah beni

Yüce dağ başında bir topça çiçek
Yaradan yaratmış ne yaman gökçek
Kitaplar getirin yeminler içek
Yare değen sözü ben söylemedim

Yüce dağ başında armut fidanı
Ayrılıkdır verem eder adamı
Biraz daha çekem ah ile zarı
Sonu selamata çıkana kadar


YÜRÜ GÜZEL

Yürü güzel yürü töremeyesin
Kör ola gözlerin göremeyesin
Beni kor da başkasını seversen
Kırıla kolların saramayasın

Yürü güzel yürü yolundan olma
Her yüze güleni dost olur sanma
Bayramda düğünde selam çok gelir
Verdiğin ikrardan sen geri durma

Yürü güzel yürü farıdım senden
Eski muhabbetin sen aldın benden
Sen bir çayır çimen ben bir bezirgan
Kondurmazsan beni göçerim senden




Yigidin eyisini nerden bileyim
Yuzu gulec, kendi yaman olmali
Kasavet serine coktugu zaman
Gonlunun gamini alan olmali

Benim sozum yigit olan yigide
Yigit olan muntazirdir ogude
Ben yigit isterim firka dagida
Yigidin basinda duman olmali

Yigit olan yigit kurt gibi bakar
Dusmani gorunce ayaga kalkar
Kapar mizragini meydana cikar
Yigidin ardinda duran olmali

Safi guzel olan, sol bazi kotu
Yigidin densizi ey olmaz zati
Gayet durgun ister silahi, ati
Yigit el cekmeyip viran olmali

KARAC'OGLAN derki, cile cekilmez
Hozan tarlalara sunbul ekilmez
Sak yabanci ile basa cikilmaz
icinden sidk ile yanan olmali


BAKIN ŞAŞKINLARIN HALİNE
. .Bakın görün şaşkınların halini
. .Umulmadık yerden tutar pay ister
. .Karga gibi daldan dala dolaşır
. .Sanki avcı olmuş durmaz toy ister

Haddini bilmeden yüksekten uçar
Ben konuşam diye ağzını açar
Sürüsü varmış da yaylaya göçer
Eski şahna gibi büyük köy ister

. .Kendi kendisine gurur getirir
. .Mecliste yerini bilmez oturur
. .Kazanda kaynatır tastta içirir
. .Gider kahvelerde demli çay ister

Aziz bakın şaşkınları haline
Olur olmaz şeyi alır diline
Kendirden kolanı takmış beline
Arap atı gibi asil soy ister


TÜRKLERDE DEVLET VE YÖNETİM FELSEFESİ
Türk milleti, devlet organizasyonunu “Baba”, yaşadığı coğrafyayı, (toprak parçasını) ise “Ana” olarak görmektedir. Devlet tektir... Toprak anadır... Yani toprak verimin ve doğurganlığın sembolü olarak kabul edilir...Topraklar değişebilir, yani toprak ananın konumu ve boyutları değişebilir; ancak, devlet tektir, babadır ve herkes ona tabidir.
Bu anlayış totaliter bir anlayış değil, bireylerin devleti oturttuğu konumun tanımıdır.
Bu bakış açısı tarih boyunca Türk Devlet geleneğinin değişmez ölçütü olmuştur. Bu nedenledir ki tarihte hiçbir zaman iki Türk Devleti olmamış, bölünmeler sonucu böyle bir tablo ortaya çıktığında ise biri, diğerini yıkmış ve onun üzerine yeni bir Türk Devleti kurulmuştur.
Tarihte geleneksel yapıları hiç değişmemekle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti dahil kurulan 16 Türk Devleti’nin doğuş nedenini bu oluşturmuştur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 16 yıldız, bunun ifadesidir.
Tarih boyunca Türk Devlet geleneğinde hakim olan temel unsurlardan birisi de yöneticiler ile yönetilenler arasındaki ilişkidir. Bu ilişki; “çoban-sürü” ilişkisi olarak genelleştirilmiştir.
Türk Tarihi ve devlet yapısı üzerinde çalışmalar yapan özellikle yerli tarihçiler, bu benzetme üzerinde fikir birliği içerisindedirler. Bunlardan birisi de İsmet Bozdağ’dır. İsmet Bozdağ, Türk Devlet geleneğindeki “çoban-sürü” benzetmesinin açılımını şu şekilde yapmaktadır:
“Türk devlet geleneğinde yönetenler çoban, yönetimin altında bulunanlar ise sürü olarak değerlendirilmiştir. Bu bir aşağılama değil, tam tersi yönetenlerin sorumluluklarını ifade eder. Sürü yoksa, çobanın varlığı anlamsız kalır. Çoban da sürünün beslenmesinden, güvenliğinden, gelişmesinden ve hayatını devam ettirmesinden sorumludur. Sürünün başına olumsuz bir hal geldiğinde, çoban olarak adlandırılan yönetici bundan sorumlu tutulur ve görevi elinden alınır. Çoban eğer sürüye hakim olabiliyorsa, sürüsünü tehlikelerden koruyabiliyorsa ve hayatını devam ettirmede ihtiyaç duyduğu imkanları sağlayabiliyorsa, görevine devam edebilir.”
Bu hakim anlayış, aslında Türk Devlet geleneğindeki yöneticinin ağır sorumluluğuna ve vatandaşına verdiği öneme işaret etmektedir.
Dünyada demokrasinin olmadığı, insanların totaliter rejimlerin baskıları altında sıkıntı çektiği dönemlerde Türk Devlet yapısına egemen olan bu anlayış, diğer devletlerdeki vatandaşların ve sempatisini kazanmış ve özellikle Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde gerçekleşen fetihlerde, Türk orduları, savaş meydanındaki ordulardan başka hiçbir engelle karşılaşmamışlardır.
Özellikle uzun yıllar Türk Devletlerinin egemenliği altında bulunan etnik toplulukların yönetime gösterdiği bağlılığın temelinde, Türk Devlet geleneğinin, yönetimi altında bulunan insanlara bakış açısının bu şekilde olması vardır.
Bu bağlılık şuuru, tarihte değişik devletlerin yapısında, değişik gerekçelerle görülmüştür. Örneğin, “Güneş Batmayan İmparatorluk” olarak adlandırılan bugünkü İngiltere ile sömürgelerini bağlayan en önemli bağ, yönetim altında bulunan vatandaşların, kendilerini bir yere ait hissetme duygusudur.
Bu gerçeği, Thomas PAINE, şu şekilde ifade etmektedir: “Sömürgeleri İngiltere’ye bağlayan en kuvvetli bağlardan birisi, İngiltere’nin Anavatan olduğu hakkındaki duygusal bağdır”
Kendi devlet bilinçlerini kaybetmiş, kendi ayakları üzerinde durma noktasında güven duyamayan bireylerin kendilerini bir yere ait hissetme duygusu, sömürgesi altında bulunduğu bir imparatorluğu Anavatan olarak kabullenme duygusunu doğurmuştur.
Bu duygunun zedelenmesi, dünya tarihinde demokrasi, bağımsızlık ve kendi kaderini tayin etme psikolojisinin hakim olmaya başlamasıyla hız kazanmıştır.
Türk Devletleri tarihi, 16 Türk devletinin kuruluşuna sahne olmuşsa da tarihteki Türk devletleri üç ana grupta toplanmaktadır. Bu gruplamayı inanç ve kültür temeline dayandıran ünlü Türk Tarihçisi Prof. Dr. Osman TURAN, şu değerlendirmeyi öne sürmektedir:
“Şamanist dönemde KUN (Hiung-nu) ve Göktürk Kağanlıkları; İslami dönemde Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları; son olarak da Türkiye Cumhuriyeti” (18)
Türk Devlet geleneği, Karl Marks’ın “Tarihsel Materyalizm” felsefesinin aksine, manevi değerlere dayalıdır. Bu konuyu Türk Tarihçisi Prof. Dr. Osman TURAN, şu şekilde değerlendirmektedir:
“Türk halkı, Kağanı ve devleti mevcut oldukça, çalışmanın faydasına inanıyor; böylece milli duygular tarihinde, idareci ve idare edilen olarak bir kaynaşma meydana geliyordu”
Tarih boyunca her Türk Devleti’nde halkın yönetime bağlılığını manevi temeller oluşturmuştur. Yönetim bu manevi temellere uyduğu sürece, birey-devlet kaynaşması artmıştır.
Tarih boyunca Türk Devletleri konusunda araştırmalarıyla tanınan Rus Doğu Bilimcisi Barthold, şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Türklerde halk hakaret görmez; bir demokrasi şuurunun hakimiyetinde yaşardı....”
Günümüz Türk Devletini, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayıran temel ayrımlardan birisi de ümmet-millet-devlet ekseninde yaşanan büyük değişimdir.
Bu çarpıcı değişimin bir özetini, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki 20 yıllık zaman diliminde oluşan üç örnekte görmemiz mümkündür.
M.Said Halim Paşa, “Bir Müslümanın vatanı, İslamın hüküm sürdüğü yerdir”, sosyolog ve Türk Milliyetçisi Ziya Gökalp, “Millet ne ırksal, ne kavimsel, ne siyasi, ne coğrafi, ne de iradi bir sınıf değildir. Millet; dilde, inançta, ahlakta ve gelenekte müşterek olan; yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bir toplumdur.”
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935 tarihli Parti Programı’nda ise Ziya GÖKALP’in etkisini açıkça görmemiz mümkündür:
“Vatan; Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlığını muhafaza eden eserleriyle yaşadığı bugünkü siyasi sınırlarımız içerisindeki kutsal varlıktır.”
Türk Devlet felsefesini Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti ekseninde inceleyen Bernard LEWIS, özellikle devlet yapısına egemen olan ideolojiyi çarpıcı bir şekilde incelemiştir. Bernard LEWIS’in görüşleri, yerli-yabancı pek çok araştırmacı tarafından da kabul edilmiştir.
LEWIS’e göre, “Osmanlı Hanedanı devrildi, İslamlık devletten ayrıldı, Türk Ulusu ve Türk Yurdu temeli üzerinde Laik bir Cumhuriyet ilan edildi. Bu yeni kavramlar ve yeni bağlılıklar –millet ve vatan- Türkiye’de derine kök saldı ve biraz değişiklikle, Müslüman Türk halkının en derin içgüdüleriyle birleşti.”
Birçok araştırmacı gibi Bernard LEWIS de Osmanlı İmparatorluğu’nun ümmet yapısına, Türkiye Cumhuriyeti’nin de millet (ulus) yapısına dayandığını ifade etmektedir.
Türk Devlet yapısındaki danışma ve kararları ortaklaşa alma ilkesi, yerli ve yabancı bütün araştırmacıların ortak görüşüdür.
Bernard LEWIS, “Demokratik rejimin hüküm sürmediği dönemlerde dahi, Türk toplumunda bir demokrasi ruhu, yönetimde kararların danışılarak alınması ilkesi hakimdi" demektedir.
1803’te Hintli Müslüman gezgin Mirza Abu Talip Han, Türkler hakkında diyordu ki, “İmparatorlarının haksız olarak kan dökme yetkisine sahip olmadığını; cezasını çekmeksizin, eğilimlerinin ve tutkularının doğrultusunda gidemeyeceğini anladım. Bütün önemli işlerde, devlet yönetiminde yeralan insanlara danışmak zorundaydılar.”
1876 tarihinde Fransız Elçisi Choiseul-Gouffier, Fransa’ya gönderdiği bir mektubunda şunları belirtiyordu:
“Burası Fransa gibi değildir. Fransa’da Kral tek karar sahibidir. Türkiye’de ise bir karar için din adamlarını, hukukçuları, iktidarda olanları ve daha evvel iktidarda bulunanları ikna etmek gerekir.”
Görüldüğü üzere, Türk Devlet ve Yönetim geleneğinde danışarak kararları alma çok önem verilen bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu mekanizma, alınan kararların isabetini ve uygulamadaki başarısını yakından etkilemiştir. Bu gerçek, yerli-yabancı birçok araştırmacı ve tarih yazarının tespit ettiği bir gerçektir.
Avrupa kıtasında tek karar alma ve uygulama makamı olarak belirginleşen krallık yapısına karşılık, tarih boyunca kurulan bütün Türk Devletlerinde kararlar ortaklaşa alınmış, yönetimde bulunan imparator ve kağanlar, devlet ve yönetimle ilgili politikalarını ve eylemlerini, çevrelerindeki bilgili ve tecrübeli kişilere danışarak almışlardır.
Bu anlayış, Türk Devlet Geleneği’ndeki demokrat ve hümanist anlayışın belgesi niteliğindedir.
Tarihteki en büyük Türk Devleti olan Osmanlı İmparatorluğunun bu büyüklüğe erişmesinin temelinde yatan nedenlerden en önemlisi de devlet felsefesinin dayandığı bu demokrat ve hümanist anlayıştı.
Bu gerçeği vurgulayan İsmet PARMAKSIZOĞLU, Türklerde Devlet Anlayışı adlı kitabında şunları söylemektedir:
“Osmanlı Devleti, Anadolu’daki dağınık güçleri (beylikler, aşiretler v.s.) kanalize eden; onları yeniden Türk Devleti hakimiyeti, gelenek ve felsefesi etrafında birleştiren bir otorite olmuştur. Anadolu’ya gelen Oğuz Boyları, Orta Asya’dan yüzyıllar içerisinde geliştirdikleri devlet hakimiyeti kavramı içerisinde, yerli halktan sadece itaat ve devlete sadakat istemişlerdir. Yerli halkı ikinci sınıf halk, köle veya esir olarak tanımamışlardır. Halkın şu veya bu dinden olmaları, devleti kuranlar ve yönetenler için önemli olmamıştır.”
İşte tarih boyunca bütün irili ufaklı Türk devletlerinde olduğu gibi, tarihteki en büyük Türk Devleti olan Osmanlı İmparatorluğunun devlet felsefesi ve yönetim anlayışının özeti bu şekildeydi.
DEVLET DEDİKLERİ

Devletin ne olduğu ve kökenleri sorusu, onun türleri, tarihsel ve toplumsal formasyonlarla bağlantıları konusunda ortaya konan birçok ampirik bilgiye ve onca tartışmaya rağmen bir türlü çözüme kavuşturulamamıştır. Kavuş(a)maz, çünkü bu soru, birçok bilim dalını ilgilendirdiği kadar doğrudan doğruya felsefi bir sorudur. Yani cevabı, hayat içindeki mücadelelerde nerede tavır alındığına bağlıdır. Aldığınız felsefi tavır, sorunuzun cevabının kalitesini de belirleyecektir.
"Ne aile ne de devlet bir sözleşme değildir; 18. ci yüzyılın bireyci teorilerinin, Kant'ın aile teorisinin ya da Rousseau'nun toplum sözleşmesi teorisinin yanılgısı, daha üstün olanı yani aile ve devletin tözsel istemini, ancak onun zayıf bir görünüşü ya da fenomenal bir önsezisi olan sözleşme aracılığıyla tanımlamalarıydı." (Hyppolite, J.) "Eğer devleti sivil toplumla zıtlaştırırsak; onu kişisel mülkiyet ve özgürlüklerin korunması ve güvence altına alınmasına yönelik bir şey olarak tanımlarsak, bu durumda bireylerin çıkarı, tek başına, onların gerçekleştirmek için bir araya geldikleri en yüce amaç haline gelir ve bir devletin üyesi olmak, isteğe bağlı bir şey haline dönüşür. Oysa devletin bireyle ilişkisi bundan çok başkadır; eğer devlet nesnel tin ise (ki öyledir), bu durumda birey ancak onun üyesi olduğu ölçüde nesnelliğe, hakikate ve ahlaksallığa sahip olacak demektir." (Hegel, G.W.F)... "Devlet, evrenselin temsilcisi ve savunucusudur. Toplum, devletin temeli, ve belli formlar içinde kalarak anlaşılmak şartıyla, onun maddesi ise de, kendi bilincine sahip akıl tümüyle devlet tarafında yer alır; onun dışında somut ahlak, gelenek, iş, soyut hukuk, duygu, erdem mevcut olabilir, ama akıl olamaz. Yalnızca devlet düşünür ve yalnızca devlet bütünsel olarak düşünebilir." (Ilting, K.H.)
Bugüne kadar çeşitli zeminlerde, etatizm düzeyine varmış bir devletçilik anlayışından sonuna kadar kaçınmakla birlikte, devlete bakışımızda Hegelci felsefeden yararlandığımızı, Hegel'in modern devlete bakışını daha da ilerleterek, devleti toplumsal nomos'un bulunduğu her şart altında, şu veya bu şekilde, taslak halinde ya da bir Leviathan kılığında karşımıza çıkan ontolojik bir oluş olarak gördüğümüzü savunmuştuk. Bu nedenle yazımıza Hegel'den ve onun çağdaş yorumcularından alıntılarla başladık. Böylece genel devlet teorisi tartışmalarında ve daha sonra üzerinde duracağımız dünyadaki yeni saflaşmalarda hangi tarafta saf tuttuğumuzu daha en başından ortaya koymuş olduk.
Hegel'le birlikte, devleti ve sivil toplumu birbirinden keskin hatlarla ayırmak yerine, aile, sivil toplum ve devlet üçlüsünün nesnel tin'in görünümleri olduklarını, devlette nesnel tin'in doruğuna ulaştığını ileri sürüyoruz. Bu nedenle mutlak ve farklı kategoriler olarak sivil toplum ve devlet ayrımını reddediyoruz. Milletin dinamiklerinin eninde sonunda yönetici akıl katında yansıyacağını, bizatihi en üst düzeyde bir yönetici akıl formuna dönüşeceğini iddia ediyoruz. Devlet, toplumun üstelik gücü tek meşru kullanma yetkisini de içerecek tarzda kendisinden üretebildiği genel otoritedir; toplumun kendine özgü genel bir diyaloga sahip olduğunun ispatıdır; toplumun onayladığı pratik akıldır. İşte bu yüzden "hak ettiğiniz biçimde yönetilirsiniz" veya "içinde yaşadığınız grup yaşantısındaki tinin örgütlenme biçimi demek olan devlet, sizin birey olarak ona mesafeniz ne olursa olsun sizin devletinizdir". "Ben", "biz" ve devletimiz, her birindeki değişme ve gelişmelerin diğerini etkilediği organik bir ilişki halindedir.
Ne ki bizim devlete organikçi bakışımız, aynı zamanda kurulu düzene her zaman muhalif bir bakışı içinde taşıyan; öznellikle nesnellik, ahlak ile siyaset, birey ve devlet arasındaki asla tamamen giderilemeyecek gerilimleri hesaba katan bir konum da arz etmektedir. Devlet, mutlak ve değişmez bir kategori değil tinin görünümlerinden biridir; toplumsal tin kendi dinamikleri ve muhalif akımları uyarınca değiştikçe devlet de kendini değiştirmek zorundadır. Bu anlamda devletin var olan işleyişine yöneltilen eleştiri ve yapılan muhalefet, geleceğin daha gelişkin devletini minyatür olarak içinde taşımaktadır ve son tahlilde yararlıdır. Ancak böyle bir bakışla devletin neliğini ve niteliğini anlama şansımız vardır. Ancak devleti olumlayan bir siyaset felsefesine sahip olan bakışımızla, devleti mutlaklaştıran ve her türlü eleştiriden muaf tutan etatist ve faşizan görüşleri karıştırmamak gerekir. Toplumla devlet arasındaki organik ilişkiyi ortadan kaldırarak, toplumu tamamen devletin hizmetine veren etatizmin bizim devleti her zaman toplumdan ve toplumsal dinamiklerden giderek açıklamaya çalışan organikçi bakışımızla bir alakası yoktur; ilerleyen satırlarda bu daha açık biçimde görülecektir. Liberal ve radikal demokrat bakış açıları ise, özellikle bireysel özgürlükler ve demokrasi açısından oldukça donanımlı bir eleştiri sunabilseler de, devletin neliğine ve niteliğine ilişkin, olguyu açıklayıcı olamayacaklardır. Anarko-liberal çizginin savunucuları (örneğin müthiş edebi gücüyle Yıldırım Türker), kendisini tutuklamaya gelen polisin "seni kanun namına tutukluyorum" sözüne "Ben de seni özgürlük namına tutukluyorum" cevabını yapıştıran anarşist Duval'in sözünü alkışlarlar ve adaleti sağlayacak olanın "hukuk devleti" değil, haz ve özgürlükleri yüceltmek olduğunu söylerler. Ama onların bu tumturaklı ifadeleri, hazzın ve özgürlüklerin kaynaklarına inildiğinde ve genetik ve toplumsal adaletsizlikler ve güç mücadelesinin eşitsiz karakterine gelindiğinde suskunlaşır. Marksistler, dünya konjonktürü, sınıflar mevzilenmesi ve devletin ideolojik aygıtları açısından oldukça ikna edici söylemlerine rağmen, devleti "egemen sınıfların baskı aygıtı" olarak değerlendiren formülasyona bağlı kaldıkları ölçüde şaşalayacaklar, hele hele sivil toplumcu olanları ellerinde işe yaramaz kavramlarıyla kalakalacaklardır. İslamcı olduğunu söyleyen aydınlar ise, bugüne kadar gerek liberal ve gerek Marksist devlet anlayışlarına ve "Türkiye Cumhuriyeti"ne yönelik eleştirilere "İslami" bir kılıf örtmekten başka bir şey dile getirmediler; gerçekliğe yalnızca Müslüman toplumun değil cemaatleşmelerin çıkarlarını koruyabilmek açısından yaklaştılar; bir devlet ve siyaset felsefesi geliştirmeye hor baktılar; görünüşte akidevi ilkelerden taviz vermeseler bile, son tahlilde siyaseti sadece hasımlar arasındaki çelişkiden yararlanmayı esas alan reel-politiğe indirgediler; haklılıklarını ve tarihsel miraslarını siyasete, düşünceye ve toplum projesine çeviremediler; sorunlara cevaplar üretme yerine zaman zaman modernliğin nimetlerinden yararlanmayı meşrulaştıran, zaman zaman da püriten anti-modernistler olma yolunu seçen oportünistler olarak gözüktüler. Bir zamanlar pek moda olan sudan ucuz "çok hukukluluk teorisi"ni ve şu meşhur "adil düzen"i şimdilerde kimsenin ağzına almaya yeltenmemesi ve hiç bunlar söylenmemiş gibi yapılması, reel-politiğin zorunluluklarından değil, inançların ortaklığının rehavetiyle kendilerinden geçen tembel zihinlilerin bir devlet felsefesi olmamasındandır.
ORGANİK DEVLET GÖRÜNMEYEN DEVLETTİR
Organikçi dediğimiz bakışımız için en uygun metafor, "beden"dir. Beden sağlığının bilinebilen en iyi tanımlarından birisi, sağlıkta bedenin hissedilemeyen bir konumda olmasından kalkılarak yapılır. Hayatımızı yaşayıp giderken, yaşayan bir bedenimiz olduğunun ve ona ait çeşitli sistemlerin, organların, doku ve hücrelerin inanılmaz bir harmoniyle çalışmasının tümüyle bilincinde olduğumuz halde, bu çalışmayı hissedemeyiz. Zaten başka türlü olsaydı, örneğin kalbimizi her tiktağını ona dikkat kesilmeden hissediyor olsaydık, hayat dayanılmaz bir kabus olurdu. Bedenimizin çalışmasını, ancak bedensel sağlığımız bozulduğunda hissederiz ve aslında hastalık anlarında bu hissettiğimiz de, tam anlamıyla bedenin çalışması değil, bedenin bozuk çalışmasının yol açtığı semptomlardır; yani bedenimizi hissettiğimiz andan itibaren ortada bozuk çalışmaya bağlı semptomatik bir hissediş vardır. Nomos'u ancak düzen bozulduğunda hissederiz. Toplumsal nomos için de aynı hakikat geçerlidir; toplumsal düzenin idamesinden sorumlu olarak var olan ya da varlık nedeni toplumsal düzenin idamesi olan ve ancak bunu sağlayabildiği ölçüde meşruiyetini garanti edebilen devlet, hayatın içinde hissedilmeye, görülmeye başladığında, bu, toplum düzeninde işlerin yolunda gitmediğine delalet eden bir durumdur. Şu halde, en iyi devlet, görünmeyen devlettir. Devletin görünmemesi, oldukça basit fenomenolojik bir kavramdır ve yalnızca devletin toplum hayatında ve bireylerin hayatlarında varlığını hissettirmeden varolabilmesi anlamına gelmektedir. Görünmeyen devlet ile kast ettiğimiz, devletin toplumla arasındaki mesafeyi, organik bir ilişkinin gerektirdiği en asgari noktada tutup, toplumla birlikte güçlü bir kohezyon geliştirebilmesidir; ki bu kohezyonun tek bir biçimi olamaz her bir toplumsal formasyon, kendisine en uygun devlet yapısını ve kohezyon biçimini belirler. Devletin nasıl görünmez kılınacağının da her toplum ve tarihsel dönem için geçerli olabilecek bir şablonu bulunmamakta, tam tersine devletin görünmezliğinin ölçütleri, her toplum ve tarihsel dönem için değişik olabilmektedir.
Organikçi devlet anlayışımıza uygun olan bir görüş de, devletin varlığını mümkün ve meşru kılan niteliğinin zora dayalı otoriteryanizm değil, düzenini sağladığı toplumun bireylerinden aldığı bilinçli onay olduğudur. Nasıl bedensel varlığımızın bilincinde isek, aynı şekilde toplumsal hayatımızın düzeninden sorumlu bir aygıt olduğunun ve olması gerektiğinin de bilincindeyizdir; her şey bizim bilinçli onayımız çerçevesinde olup bitmektedir. Otoriteryanizm ve varlığını uzatmak için başvurduğu zor kullanma biçimleri ve ideolojik aygıtlar, görünmeyen devletin değil, görünür hale gelerek toplumla arasındaki makas açılmış ve meşruiyet krizine girmiş bir devletin tezahürleridir. Bir suni solunum aygıtının ya da dializ makinesinin doğal bedene yabancı olması kadar, otoriteryanizm ve toplumuna uyguladığı baskılar da meşruiyetini toplumdan alan görünmeyen devlete yabancıdır.
Böyle bakıldığında "derin devlet" denilen olgunun ne olduğunu da cevaplamak artık zor değildir. Her ne kadar bugün yayılmaya çalışılan anlayış, derin devleti otoriteryanizm ile bir tutmaya çalışsa da, devletin derinliğinin asıl ölçütü, toplumla arasındaki bağların gücüdür. Toplumuna güvenen ve meşruiyetini toplumdan alan devlet, derin devlettir; devletine güvenen ve devletini onaylayan her bireysel bilinç, derin devletin bir parçasıdır.

DEVLETE KARŞI SERMAYE
Yazımızın başındaki alıntılardan da açıkça anlaşılacağı gibi, Hegelci düşünce tek bütünsel akıl türü olarak (kimilerine göre Prusya monarşisinde, kimilerine göre Napolyon Fransa'sında somutlaşan ve giderek evrensel bir dünya devleti olmaya doğru yönelerek tarihin sonunu getirecek olan) modern ulus-devleti görmektedir. Hegel'in tarihin sonu fantazmına elbette katılmıyoruz ama bizim burada bir tin, bir töz olarak savuna geldiğimiz de, günümüz koşulları için konuşacak olursak, modern ulus-devlettir. Ama bu devlet anlayışını son dönemde ortaya çıkan bazı gelişmeler nedeniyle netleştirmek için bazı ilaveler de yapmak gerekmektedir.
İkinci Dünya Savaşı'na kadar olan modern dönemin uluslararası ilişkilerini de Batılı modern ulus-devletlerin etkinlik alanlarını genişletme ve diğerlerini alt ederek tek başına dünya devleti olma mücadelesinin yansımaları şeklinde okumak mümkündür. Ancak dünya, İkinci Savaş sonrası yıllarda, bir yandan A.B.D.'nin bu mücadelede hayli öne geçmesinin yanı sıra yepyeni bir gelişmeye de sahne olmaktadır. İkinci Savaş sonrası yıllar, sermayenin uluslararasılaşmasının inanılmaz boyutlara vardığı, uluslararası finans kapital oligarşisinin modern ulus-devletlerden ayrı bir güç olarak, dünya yönetiminde ve tek tek ülkelerin siyasetinde büyük bir söz sahibi olduğu yıllardır. Enformasyon teknolojilerinin dev atılımlar yaptığı ve artık bir köye dönüşen bu dünyada, Hegel'in hesap edemediği, Leninist emperyalizm teorisinin açıklayamadığı gelişme, şu adına övgüler düzülen "globalleşme"dir. Hegel'in hesap edemediği diyoruz çünkü globalleşme ile birlikte ulus-devletlerin karşısına onlardan çok daha esnek ve hızlı hareket edebilen finans kapital örgütleri ve onların ortak aklı çıkmıştır; artık bütünselliğin tek düşünücüsü ulus-devletler değildir. Leninist emperyalizm teorisinin açıklayamadığı diyoruz çünkü bu teorilerde ulus-devletler zaten finans kapitalin aygıtları olarak yer almaktadır ve bu teorilere göre, her iki dünya savaşı da finans kapitalin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan paylaşım savaşlarıdır ve bu teorilerle savaşlar sırasındaki ittifakları hele hele dünün sosyalist dünyasında olup bitenleri anlamaya imkan yoktur.
Gerçek şu ki, kimilerine göre başlangıcı 16. Yüzyıla, kimilerine göre tarihin ilk dönemlerine kadar uzanan kapitalizm, doğası gereği yerellikle ve ulus-devletlerle değil, dünya ekonomisiyle ilgili bir şeydi; belki tarihte ilk kez Kartaca'da kendisini sınırlı bürokratik bir toplum yönetimi olarak örgütleyebilmiş ama sonradan hep tek tek devletlere boyun eğmek zorunda kalmış olan bu sermaye gücü, ancak İkinci Savaş sonrası özlemlerini ulus-devletlerin sınırlarının ötesine taşırarak, dünyaya biçim verebilecek bir düzeye ulaştı. O güne kadar kendini hep "milli" olarak sunagelmiş ve ulus-devletlerle karşılıklı bir payanda etkileşimi sürdürmeyi yeğlemiş olan sermaye, artık ulus-devletlerin toplumun biricik aklı olarak tek tek uluslara nizam verme arzusunu kendisine rakip olarak görmeye ve bunu açıkça deklere etmeye başladı.
Globalleşme süreci ve bu sürecin en etkin aktörü olan uluslararası finans kapital örgütleri, bütün dünyadaki dengeleri alt-üst etmiştir; özellikle önceleri devletlerarası güç ilişkilerine göre, konjonktürdeki konumlarını nispeten kolayca belirleyebilen Üçüncü Dünya'daki devletler ve siyasi aktörler, ne yapacaklarını bilemez bir hale düşmüştür. Bizim de Anthony Giddens ile birlikte "radikal modernlik" olarak kavramaya meyilli olduğumuz post-modernizm ile ilgili tartışmalar, tam da bu döneme tekabül etmektedir. "Bilgi toplumu" mahlasıyla arzı endam eden bu dönemde, gerçekte, enformasyon teknolojileri sayesinde kitlelerin hayal güçleri bile, burjuva tüketimin unsurları haline dönüşmüştür; ulusal kalkınmacılık anlayışı iflas etmiştir; yalnızca sosyalist dünya çökmemiş, en güçlü olanları da dahil olmak üzere bütün ulus-devletler ve milliyetçi ideolojiler ağır yaralar almıştır. "Çok-kültürcülük", bu yeni dünya düzenin adeta, parolası gibidir; çok-kültürcülük ve liberal anti-etatizm, uluslararası finans kapitalin resmi ideolojisi durumuna yükselmiştir. Tek evrensel değer, para ve daha çok tüketimdir. Bütün dünyada finans kapital örgütleri ile ulus-devletlerin yönetici akılları arasında gizliden gizliye kıran kırana bir savaş sürmektedir. Zira ulus-devletleri yöneten akıl, baştan kendi lehine gibi gördüğü bu gelişmeden, sermayenin kendisine ihanetinden rahatsızdır; finans kapitalin dizgin tutmaz kazanma hırsı nedeniyle en gelişmiş ülkelerde bile, ciddi toplumsal huzursuzluklar meydana gelmektedir. 11 Eylül Milat'ından sonra bu süreç, ulus-devletler lehine yepyeni bir döneme girmiştir; finans kapital oligarşisi, çok kültürcülük ve anti-etatizm söylemleriyle öyle dünyanın her yerinde kolayca at süremeyecektir.
İşte yazının başında Hegelci alıntılara yer vermemizin nedenlerinden birisi olarak gösterdiğimiz, tarafımızın baştan belirlenmesi tavrı, bütün bu sürecin analizine dayanmaktadır. Bizim demokratlığımız, finans kapital oligarşisinin dünyaya yeni bir düzen verme çabasını kabullenerek, toplumları sermayenin kazanma hırsına terk etmekten yana değildir; demokrat olmak, ekonomik konumları ne olursa olsun bütün vatandaşları, karşısında gerçekten eşit oldukları bir hukuka ve tarafsız-meşru bir güç kullanma hakkına sahip bulunan bir devleti, toplumsal tinin vazgeçilmez bir üst ifadesi olarak benimsemek demektir. Bizim için liberal olmak ise, devlet ve sermaye örgütleri de dahil olmak üzere, nereden gelirse gelsin zulme karşı olmak, bireysel özgürlüğü ve onu düşüncede, davranışta ve pazarda var kılacak vasatı üstün tutmakla eş anlamlı ve sınırlıdır. Liberal olmak, bazı bireylerin kendini gerçekleştirme potansiyelleri adına ekonomik gücü ele geçirmelerine ve diğerlerinin yerine "Nasıl bir hayat?" sorusuna cevap verme hakkına sahip olmalarına imkan veren bir tavır alış olarak ele alınırsa, aslında liberal ütopyanın ilkelerine daha baştan ters düşen yeni tür bir despotizmin ideolojisini savunmaktan başka bir şey yapılmış olmayacaktır.
Böyle bir devlet felsefesiyle, böyle bir dünyada neyi savunduğumuzun formülasyonuysa açıktır: Milletin dinamiklerinin, vatandaşların bireysel potansiyellerinin bir an evvel ortaya çıkmasını kolaylaştıran, özgürlükçü ve demokratik bir siyasetten yanayız ve milletin en yüksek zihinsel ürünü olan organik aydınlarını bu siyasetin gerçek temsilcileri olarak düşünüyoruz. Bize göre, içinde doğup "insan" olduğumuz, bizi biz yapan geleneğimizi ve bu geleneğin evrensellik iddialarını, insanlığa sunacağı muştuyu, menzili maksuduna eriştirmek için başkaca bir yol yoktur. Milletin iradesi (toplumsal nesnel tin), eninde sonunda iktidara bütünüyle yerleşecek, bu topraklardan, Varlık'ın buradaki yankısından dünyaya ulaştırmaya değer bir mesaj olup olmadığı, işte o zaman kendisini gerçekten apaçık biçimde belli edecektir

celalsahna@mynet.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın