|
Tarihe Yerleşen Hayal : UZUN MEHMET
Necdet Sakaoğlu
Kömür diye herkesin ayağa kalktığı bir sırada bu paha biçilmez nesneyi bularak kalkınma ve ekonomik bağımsızlığa kavuşma yolunda bize ilk ışığı yaktığı ileri sürülen Uzun Mehmet, başlı başına bir konu olarak okul kitaplarına kadar girmiştir . Onun için her yıl 8 Kasım'da törenler düzenlenir. Adı caddelere, parklara, okullara verilmiştir. Anıtı da vardır. Mütegallibeden Hacı İsmail Ağa'nın adamlarınca öldürülmüş olması ise kendisine duymamız gereken saygıyı arttırmaktadır .
8 Kasım 1829 günü (!) (bu tarihin saptanabilmiş olması ne kadar düşündürücüdür!) Karadeniz Ereğli'sinin Kestaneci köyünden kalkıp Köseağzı değirmenine (Bu iki yer arasında yol yoktur!) buğday öğütmeye gitmesi, burada sıra beklerken dere boyunca kömür aramaya çıkması, "kara nesne"yi bulması... Olayının, tam 103 yıllık bir unutuluştan sonra 1932'de, yeri. tarihi, ayrıntıları, kişileri ile ve hiç güçlük çekilmeden tespit edilmesi, bizdeki tarih düzme kolaycılığın en ilginç örneklerindendir. Bu tespitte herhangi bir belge ya da kanıt kullanılmamış, yer, yöre incelemesine dahi gerek duyulmamış, bir tür "ilahi ilham"dan yararlanılmıştır.
Maya bir kez tutunca gerisini işlemek, belleklere yerleştirmek yazarlara, şairlere ve hatiplere düşmüştür:
"...II. Mahmud, bir fermanla Memalik-i Şahane dahilinde yanan siyah nesnenin taharrisini irade eyleyince bir taraftan ilmî heyetler halinde kömür araştırılırken diğer taraftan da çok pratik bir fikirle Bahriye'nin her yıl terhis ettiği deniz erlerine gemilerimizin yaktığı maden kömürü numuneleri verilerek memleketlerinde : Benzerini aramaları kulaklarına konuyor ve bulanlara mükafatlandırılacağı da ayrıca vadolunuyordu."
"...Uzun Mehmet de torbasına maden kömürü sokarak tezkereci olanlardandı. Subaylarının, milletimizin kömür yüzünden yabancılara ödediği para hakkında söylediklerini iyice dinlemişti. Köyüne döndükten sonra usanmak bilmeyen bir gayretle kırlarda,dağlarda dolaşmaya başladı. Taşkömürünü hararetle aradığı günlerden biri idi. Kışlık zahiresini öğütmek için Köseağzı değirmenine gitmişti. Hasat mevsimi olduğundan değirmen kalabalıktı. Nöbeti gelinceye kadar Niren Deresine indi. Derenin bir tarafında sellerin sürüklediği molozlar vardı. Bunlar arasında, aylardan beri yana yakıla aradığı siyah taşlara benzer taşlar gördü. Bunları ayırdı ve kimseye sezdirmeden değirmenin ocağına attı. Koca Uzun Mehmet, istekle, azimle arkasından koştuğu taşkömürü bulmuştu. Taşlar mükemmel bir surette yanıyordu. Büyük bir sevinçle değirmenden fırladı. Akşama kadar zahmetli bir arayıştan sonra, bunların koptuğu yeri de buldu. Mehmet beraberinde getirdiği kazmanın sapına sarıldı ve havza topraklarında gömülü büyük servetin ilk kaşifi, ilk kömür damarına ilk kazmayı bu suretle vurdu. Bu hadise 8 Kasım 1829 günü oluyordu..."
Hikayenin devamı farklılıklar verir: Bazılarına göre:
"...Uzun Mehmet aldığı örnekleri hemen İstanbul'a götürmüştür (veya, kömür numunelerini bir kış köyünde saklamış, ilkbaharda İstanbul 'a gitmiştir). Keşfi, II.Mahmud'a bildirilmiş; (veya Uzun Mehmet, vaktiyle emrinde askerlik yaptığı bahriye subayını bularak:
-Beybaba, emrettin, buldum getirdim, demiş!) Sultan, çıkardığı ferman gereği kömürü bulanı mükafatlandırması gerektiğinden, Uzun Mehmet'e elli altın vermiş ve altı altın maaş bağlamış tır. Fakat kömür hazinelerinin anahtarını II. Mahmud'a daha pahalıya satmak isteyen Ereğli Mütesellimi Hacı İsmail Ağa'nın kiniyle karşılaşan biçare Uzun Mehmet, İstanbul'da misafir kaldığı Leblebici Hanı'nda mütesellimin adamlarınca kahvesine zehir katılarak öldürülmüştür. (Veya, Tersaneden kendisine katılacak bir heyetle maden kömürünün yerini göstermek üzere Ereğli'ye avdet edeceği sırada, handaki odasında mütesellimin gönderdiği adamlar tarafından boğulmuştur.) Ateşli söylevcilerden Nurettin Artam ise konunun masalsı yönünü daha bir kıvraklaştırmıştır:
"Uzun Mehmet, uzun boylu bir Karadeniz çocuğuydu. Kıyıda doğup yetiştiği için askere alınınca kendisini donanmaya verdiler. Gemilerin kazanları vardı. Buharla işleyen bu gemilerin ocaklarına atılan kömürlerin duruşu, parlaklığı bu uyanık deniz erinin gözünde ve hafızasında yer etmişti. Tezkeresini alıp kendi köyüne dönünce bir gün bir derenin içinde, tıpkı gemilerde kazanları kaynatan taşkömürüne benzer birkaç; parçaya rastladı. Herhalde Mehmet biliyordu ki, bu parlak kömürleri devlet yabancı ülkelerden getirtiyor ve keseler dolusu altın harcıyordu (!!!) Halbuki o karaelmas, işte onun köyünde ve yurdunda da vardı. Herhalde Mehmet, şu dağlar şu topraklar kazılınca bunlardan birçoğunun çıkacağını bilse gerekti. Bilmeseydi, o karaelmaslardan birkaç; avuç toplayıp mendiline doldurmaz, bu müjdeleyici çıkını sırtına vurup karadan İstanbul yolunu tutmazdı. O da neme lazım der, evini barkını düşünür, yeniden terki tezkere ederek İstanbul'a dönmezdi. Devlete diyecekti ki: - Şu gemilerin kazanlarını kaynatmak için ne diye yabancılara avuç avuç para dökersiniz? Bizim topraklarımızda da bundan var! Ondan sonra bohçasını, çıkınını çözüp işte bakın örneği diyecekti. Bunu falanca derenin böğründen derledim. Bundan böyle kendi gemilerimizin bacasından kendi kömürümüzün dumanı çıksın. Fakat Uzun Mehmet bu düşündüklerini yapamadı. Onun ardını kovalayan ihtiras ve menfaatler, bu uzun boylu kömür peygamberini İstanbul hanlarından birisinin loş ve rutubet kokan bir köşesinde boğazlayıverdiler. O gün bugündür kömür davasının hem peygamberi, hem de şehididir."
Bu satırlara, daha 19. yüzyılın başında inanılması güç bir "ulusal bilinç" kazanmış olduğu vurgulanmak istenen Uzun Mehmet'e, Behçet Kemal Çağlar, ağıtsı dizelerle seslenmiştir:
Her ışıkta yanan gözün Mehmedim
Mehmedim Mehmedim Uzun Mehmedim
Bak yüzlerce insan seni anıyor
Yurtta kömür diye şevkin yanıyor
En büyük kuyuya adın konuyor
Mehmedim Mehmedim Uzun Mehmedim!
S.Sami Barım ise, doğrusu pek de kavrayamadığımız derin manalarla yüklü ağır üsluplu "makale"sinde Osmanlı düşmanlığını pekiştirmek için Uzun Mehmet öyküsünü elverişli bulmuş gözükmektedir:
"Uzun Mehmet adlı Türk çocuğunun gözlerinden toprağımıza vuran arayıcı ışık: 114 yıl önce kara topraklarımız altında yatan kömür hazinesini açtı. Kendisi Uzun Mehmet, Köseağzı'nın yolunda ayaklarına sıvanan çamur gibi çirkefleşen Osmanlılığın hırsı içinde, kan sızan boynunu Ereğli Müteselliminin bir yudum zehrine verdi. 1829 sonbaharının bağrında, kanlı bir gül gibi açan ve kızaran yara, Uzun Mehmet'tir. Kestaneci köylü kaşif Mehmet'in yüzünden akan terle, Köseağzı köyü değirmeninin yollarında aranan Uzun Mehmet'in ayaklarından kalkan tozu bir hamur gibi karan ve Uzun Mehmet'i, kömürü arayıp bulmak işin tutuşturan antuzyazm (?) 114 yılın kalın örtüsü arkasında bugüne, geleceğin gelişim rengini veren bir ışık gibi süzülüyor. Türk madenciliğinin mayası, Uzun Mehmet'in topraktan söktüğü kömürle, toprağa döktüğü kanın kaynaştığı tırnak arası hamurda özünü bulan, tabiatı arama ve yenme aşkından alınmıştır. Kömür gözlü ve elmas yürekli Uzun Mehmet, yerin altında gömülü kömür adlı endüstri anasının gücünü ve hızını yerin üstüne çıkarıp boşaltmasaydı, yani bugün Türk endüstrisi kömürsüz kalsaydı, sütsüz bir ananın çocuğu gibi, cılız ve boynu bükük olurduk. Biz Uzun Mehmet adında, ulusal madenciliğin ülküleştiğini görüyoruz. Bütün Türk çocukları Uzun Mehmet gibi, kendilerini Türk tabiatını yenmeye vermelidirler. Her Türk çocuğunun alınyazısı, yurt kuruluşunda Uzun Mehmet'in buluşu kadar önemli bir dayangaç olacak buluşlarda gizlidir."
Bunlar hayali bir kişi için yazılıp dizilmiştir. Tam yarım yüzyıldır döşenen destanlar, makaleler, konferanslar, söylevler... Adına dikilen anıt adını taşıyan ocak, okul, cadde, mahalle... Uzun Mehmet'i hayalden hakikate öylesine transfer etmiştir ki, bugün ona değgin bir kuşkuyu ortaya atmak düpedüz münasebetsizliktir. Bu nedenle Uzun Mehmet'in varlığına ilişkin yargıyı okuyucu oyuna bırakmak için, "kara nesne"nin dünyadaki serüvenine kısaca gözatmakta yarar vardır:
Kömür, bulunduğu her yerde eski çağlardan beri biliniyor, fakat pis kokusu ve kiri yüzünden kullanılmıyordu. Kiliseye göre de "kötü ruhların sindiği" sakıncalı bir maddeydi. Bizim Uzun Mehmet masalına benzeyen bir başka kömür masalı ise ta 17. yüzyılda Belçika'da "Demirci Houillos" Adına düzülmüştü. 15. yüzyılda, enerji açığı Avrupa'nın kapısını çalınca kömür aklanmaya başladı. Kilise tehditlerine rağmen Almanya'da ilk ocaklar açıldı. Fakat asıl, 17.yüzyılın sonlarına doğru, topçuluğa dayalı harp sanayisinin, buna bağlı iş kollarının, geceli gündüzlü çalıştırdığı fabrikalar, maden kömürüne görülmedik bir değer kazandırdı. Demir dökümcülüğünde maden kömürünü kullanan Dunley, kimyasal sorunlar yüzünden sonuç alamadı, ama bu başlangıç yüzyıllık denemelerden sonra 1735'te başarıya ulaştı. Çelik çağı açılırken "siyah taş"a ilgi daha da arttı. 18. yüzyılın sonunda ise Avrupa'da odunun pabucu dama atıldı. Buhar makinesinin geliştirilmesi ise büyük yeniliklere gebe 19.yüzyılda maden kömürünün biricik enerji kaynağı olacağını haber vermekteydi. 1690'larda Denis Papin'in icat ettiği buhar pistonu da uzun bir unutulmuşluktan sonra,yine 19. yüzyıl başında Fulton'un projeleriyle yepyeni ufukları gösteriyordu. 1803'te ilk buharlı geminin Seine Irmağı'ndaki sükse turu, uzun sürecek yelkenli-buharlı çekişmesinin başlangıcıydı. Bu mücadele boyunca karada da at-şimendifer yarışı sürecekti.
Neticede, Batı"nın kapitalist ve sömürgeci devletleri, 19. yüzyılı "kömür demir çağı" olarak yaşamak gereğini duydular; buhar kömür demir devlerinin yakıcı, kirli ve sert egemenliğine boyun eğdiler. Bu olgu, toplumları yeni tercihlere çekerken kömürün kaynattığı kazanlar da 1840’ta 34.000 beygir gücünden, baş yukarı dikilerek 1900' de 1.800 .000 beygir gücüne fırladı. Siyasal dengeler de aynı hararete bağımlı grafikler çizdi. Artık, "kömür kimde ise Süleyman da o!" idi..
Aynı sürecin uzunca bir bölümünü iç dünyasının çalkantıları arasında geçiren Osmanlı Devleti'nin, elbette ki bu gelişmelerle ve gelecekteki sorunlarla pek ilgisi yoktu. 19. yüzyıl başında devletin biricik büyük sanayi kuruluşu Haliç Tersanesi, cayır cayır odun yakıyor; en büyük işletmesi olan Keban Madenleri'nin kalhaneleri (izabe fırınları) de yine, Anadolu platosunu kuşatan Son meşe ve çam korularını tüketiyordu. Haliç Tersanesi'nde çalışan 50 bin işçi, bunların yüzlerce ustası, mimarı, Batı"dan habersizdi. Ancak III. Selim, Fransa'dan mühendisler getirterek tersaneyi ıslah projeleri hazırlatmayı düşünebildi. Bu yenilikçi padişahın sütkardeşi Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa'nın çabaları ise, Osmanlı Donanması'nı Batı tekniği ile tanıştırdı. Kalyoncu denen paralı deniz erlerine askerlik eğitimi verilmeye çalışıldı. Bunlar için kışlalar yaptırıldı. Fakat, paralı askerlik geleneğinin aşılması için henüz erkendi ve askere gitmek, terhis olmak diye bir şey yoktu. Topçular (gemi topçuları), kalyoncular , derya azebleri (deniz piyadesi), tüm bunlar, daimi askerlerdi. Büyük savaşlarda ise gemilere çok sayıda yeniçeri ve tımarlı sipahi alınırdı.
Daha sonraları, (-Uzun Mehmet'in terhis edildiği (!) yıllarda-) Amiral Sir Adolphus Slade'in gözlemlerine göre Osmanlı Donanması'nda ne deniz eri ne de deniz subayı mevcuttu. Rasgele devşirilmiş, cahil, tembel, işten anlamaz kalyoncular ve bunları kumanda eden kara subayları, bir kaç yıl önce ocakları yıkıları yeniçerilerden farksız bir serkeşlikle gemileri doldurmuş bulunmaktaydılar. Bu donanmanın büyük bölümü, 27 Ekim 1827'de Navarin'de müttefiklerce yakıldı. Bir yandan Rusya'ya harb ilan eden Sultan II. Mahmud, bir yandan da yakıları gemilerinin yerine yenilerini yaptırttı. Selimiye. Mahmudiye gibi dönemin en büyük ve görkemli kalyonlarının da yer aldığı bu donanmada, her şey mükemmel, fakat efrat berbattı. Önceden olduğu gibi kalyoncular, güvertelerde miskin miskin oturuyorlar ve çubuk tüttürüyorlardı. Bu nedenle reformcu ve gururlu Sultan Mahmud'un ta Amerika'dan gemi mühendisleri getirterek yenilediği yelkenli donanması, ona düşlediği zaferleri kazandırmaktan uzaktı. Sultan, "buharlı" yeniliğini -ki, o vakit henüz fantezi idi- denemekten de geri kalmadı. 1827'de alınan ve "Sür'at" adı verilen buharlı yata binerek Rodos'a gidip döndü. Bu adım veya deneyiş, bu kadarla kaldı. Çünkü, henüz hiçbir devletin donanmasında buharlılar yer almış değildi. Osmanlı donanması, 1850'lere kadar, ahşap tekne ve yelken gücü ikilisinden kurtulamadı. Büyük tekneler Haliç'de, bir iki boy küçükleri ise İstanbul'a yakın iskelelerde yapılıyordu.
Denizcilik gelenekleri ileri ülkeler bile ancak 1840'larda Henri Bell'in çabaları sonucu, buharla işleyen yandan çarklı teknelere heves duyabildiler. Her nasılsa bu yenilik, kısa zamanda İstanbul'a da sirayet etti. Ama, buhar kazanını ve makinesini Türkiye'de en önce kullarıma şerefi, donanmaya değil bir kamu kuruluşu olan Fevaid-i Osmaniye şirketine 1843'te kısmet oldu. Bu şirket, İngiltere'den satın aldığı gemilerini Boğaziçi, Adalar, Gemlik ve İzmit hatlarında, bol bol odun yaktırarak işletmeye başladı. On yıl sonra ise, buhar gücünün ağırlığı, sayılı donanmalarda hissedilmeye başlandı. Bu gelişmeye, birkaç yıllık bir aradan sonra Osmanlılar da ayak uydurdu. Donanma, buharlı gemilerle takviye edildi. Fakat kömür yakan ve zırhla kaplı asıl harp gemileri modası, 1870'lerde aldı yürüdü. Bizde ise bunun öncülüğü ve övüncü, Donanma aşığı Sultan Abdülaziz'e aittir. Onun, 21 zırhlı, 173 yardımcı gemi ve toplam 225 bin tonajlı muazzam donanması ve yenileştirilen Haliç Tersanesi işin, hem şok miktarda maden kömürüne, hem iyi eğitilmiş subay ve asker kadrolarına büyük ihtiyaç doğdu. Bahriye Sınıfının eğitimine önem verilirken Tümamiral Dilaver Paşa da, öteden beri şunun bunun sömürüsüne terkedilmiş bulunan Ereğli Maden Kömürü havzasına fevkalade yetkilerle gönderildi. Görevi, harıl harıl kömür üretmekti... (Subayların, terhis olan askerlerine kömür örnekleri vermeleri de bu yıllarda olsa gerektir.)
Buraya kadar anlatılanlar şu gerçekleri ortaya koymaktadır:
1820'li yıllarda II. Mahmud'u ve hükümeti kömür kaygısına düşürtecek hiçbir neden yoktur. Gemiler henüz yelkenlidir. Tersane ve tophane gerekli enerjiyi, Karadeniz yalılarından taşınan odundan sağlanmaktadır. Gelenekçi çizgide "paralı - devşirme" askerlik devam etmektedir. Terhis olup köye dönmek söz konusu değildir.
Durum bu olunca Sultan II. Mahmud'un "Memalik-i Mahrusa'da kömür taharrisi"ni emreyleyen ve nerede kimde olduğu bugüne dek açıklanmamış bulunan fermanı da yoktur. Böyle bir ferman olmayınca. Uzun Mehmet'in kömür araması da münasebetsizliktir. Öyleyse, kömür kaşifi bir Uzun Mehmet de yoktur. Nitekim onu icat eden kurgu-bilim ustaları, makalelerine dipnotlar düşüp : "Türkiye'mizde ilk kömürü bulan kaşifin ismi, bulma şekli ve zamanı meçhul kalmıştır. Bu malumat. Zonguldak Cumhuriyet Halk Partisi merkezinin takdire şayan araştırmaları neticesinde tespit edilmiştir" veya "Bu tarih, Zonguldak Halkevi teşkilatı ile tespit edilmiştir" veya "Kömürün bulunuşu tarihini kitap yazarları ile eski Maden Müdürü Hüseyin Fehmi İmer'den kurulu bir komite tespit etmiştir" gibi; aslında hiçbir şey söylemeyen kalabalık cümleler kullanarak dayanaksız bir uydurmayı okuyanların saflıkları ihtimalinden cesaret alarak yutturmaya çalıştıklarını adeta ilan etmişlerdir. Zihinlerde şek ve şüphe uyamasın diye de gün, ay, yıl, yer, yön, ayrıntı vermekten çekinmemişlerdir. Ancak, 1829'un seçilmesinde bir başka amacın olduğu sezilmektedir: Havza-i Fahmiye Nizamnamesi'ni değiştiren 1465 sayılı Kanun 1929'da kabul edilmiş ve milli bir kuruluş olan İş Bankası'na, havzada ocak işletme hakkı bu yıl tanınmıştır. Anlaşılıyor ki, "devletçi ve milliyetçi" uydurmacılar; Kömürü Uzun Mehmet adlı (Mehmetçik çağrışımı yapan) bir gence buldururlarken bu övünç verici olayla devletin havzaya el atışı arasında da tamı tamına yüz yıllık bir zaman aşımı koymayı yeğlemişlerdir. Varsın, 1829'da devletin kömürle işi, ilişkisi olmasın!... Böylece, uydurmalar, tasarlamalar ve varsayımlarla bir meçhul çözümlenmiş, tarihimizin karanlık bir safhası daha aydınlığa kavuşturulmuştur! Havza tarihini yirmi yıl inceleyen, havza arşivini un eleğinden geçiren merhum Vedat Cumalı'nın kömürün keşfine ve kaşifine ilişkin hiçbir belge bulamaması ise doğaldır. Çünkü ortada ne keşfedilen ne keşfeden vardı. Nasıl olabilir? Havzanın meskûn ve ekilip biçilen toprakları yüzlerce yıldan beri koynundaki kömürü insanlara göstermiştir. Herkes kömürü tanımış, fakat yaşadığı çağın gereği olarak odunu kullanmış, kömüre rağbet etmemiştir. Şu kadar ki, halen havzanın en verimli kömür damarlarının bulunduğu Kozlu-Zonguldak-Kilimli Çizgisi, sık ormanlarla kaplı, ıssız ve sarp olduğundan, buralardaki kömür yataklarına ancak 1860'tan sonra ulaşılabilmiştir. Öte yandan, havzanın batı sınırının dışında kalan Ereğli kasabasının kömürle ilgisi ise idari ve ticari açıdan söz konusu olagelmiştir. Dahası, Kestaneci köyü ve Köseağzı denen yerler de kömür damarlarından yoksundur.
Güvenilir kaynaklar ise, maden kömürünün ilkin Amasra'da istihsal edilmeye ve buradaki en eski işletmenin 1835'lerde çalışmaya başladığını açıklığa kavuşturmaktadır: Temmuz l847'de Amasra'ya gelen Fransız araştırıcı X. Hommaire de Hell (1812-1848), Amasra'nın jeolojik yapısıyla da ilgilenmiş, burada kömür yataklarının bulunduğunu belirttikten sonra bu madenin on iki yıldan beri işletildiğini yazılmıştır. Bir başka yabancı, Alman mühendis Schlehon, Amasra ile bu kasabaya bağlı Tarlaağzı köyündeki kömürlerin durumunu 1852'de incelemiş ve bulgularını aynı yıl yayınlamıştır. Bundan üç beş yıl sonra ise, bugün Zonguldak dediğimiz kentin nüvesi oluşmaya başlayacaktır. Burada kömür ocakları açma girişiminde bulunan Fransızlar, dik tepeleri, dar derin vadileri örten bakir doğaya "junlge" (balta girmemiş orman, cangıl) demişler, buna, yöre halkının orman anlamında kullanageldiği "dav-dağ" kelimesi de ulanınca, doğmakta olan yeni kentin adı "jungle-dağ", Fransız-Türk ortak yapımı biçiminde ortaya sıkmış ve bu isim zaman içinde yontulup düzelerek "Zonguldak" oluvermiştir. (Güneş-dil akımına kapılanlardan Saim Ali Dilemre, bu "jungle" kelimesinin, boy pos, kaş göz bakımından özbeöz Türkçe olduğunu savunmuştur.)
Maden kömürünün bulunuşu ve işletilmesiyle ilgili en eski belge ise "2 Receb 1259" (28.7.1843) tarihlidir. Sadaret'den Saray'a yazıları bu arz tezkeresi, Ereğli ve Amasra'da çıkarılan kömürün, Takvim-i Vekayi'de ilan edilerek alıcı bulabilmesini öngörmektedir.
Sadrıazam'ın bu yazısına Mâbeyin-i Hümayun'dan (Saray Başkâtipliği'nden) konan şerhte; konunun Padişaha sunulduğu ve aynen benimsemesi nedeniyle gereğinin yapılması için tezkere ile eklerinin geri gönderildiği bildirilmektedir.
Böylece, İstanbul'da iki kez denenen ve "âlâ" cinsten olduğunda kuşku kalmayan - o zamanki adı ile - vapur kömürünün, Ereğli-Amasra ocaklarında daha fazla üretilebilmesi için Takvim-i Vekayi ile özel gazetelerde ilanlara yer verilmesi konusunda Sultan Abdülmecid'in izni çıkmıştır. Görülüyor ki henüz Donanma için kömür söz konusu değildir. Havzadan çıkanları kömürün bir bölümü Tersane ve Tophane'de kullanılmakta, üst tarafı yeni yeni görülmeye başlayan buharlı ticaret gemilerinde tüketilmektedir. İstanbul'a un taşıyan buharlı vapur ise odun yakmaktadır. 1843'te yeterince rağbet görmeyen ve satış azlığı yüzünden şirket ortaklarını sıkıntıya sürüklediği anlaşılan maden kömürü için, daha l829'da Padişahın, devletin, donanmanın telaşa düşmüş olması mümkün değildir; ama, Hicri 1264 (Miladi l848)'de gerçek bir telâş başlayacaktır. Bu yıl havzaya gönderilen Kapıcıbaşı Ahmed Nazif Ağa, ilk "Maden Müdürü" sıfatı ile havzanın sınırlarını tespit ettirecek, Hazine adına ilk işletmeyi kuracaktır. İki yıl kadar bölgede kalan "Ereğli Kömür Madeni sabık Müdürü Nazif Ağa'nın hesap işlemlerine ve Amasra Memuru Hasan Efendi'nin madenden dolayı borçlarına" ilişkin çıkanları emirler, 1850'lerde devletin konuya ciddiyetle eğildiğini göstermektedir.
____________________
SAKAOĞLU, Necdet, "Tarihe Yerleşen Hayal: Uzun Mehmet,"Tarih ve Toplum Dergisi, Sayfa: 21- 25.
|
|
|
|
|
KOBİLERİN MAKRO ÖLÇEKTE - ZONGULDAK ÖZELİNDE SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ ( ÖZET )
I.Genel Durum
Zonguldak, Batı Karadeniz Bölgesi'nde, yer alan ve 3481 km²'lik yüz ölçümüyle Türkiye topraklarının binde altısını kaplayan bir ilimizdir. Kuzeybatı Anadolu'nun büyük illerinden birisi iken, 1991 yılında Bartın ve 1995 yılında da Karabük ilçelerinin il olmasıyla oldukça küçülen Zonguldak, kuzey doğudan Bartın, doğudan Karabük güneyden Bolu illeri ile çevrilidir. Bugün Zonguldak, Merkez ilçe dahil olmak üzere alfabetik sırayla Alaplı, Çaycuma, Devrek, Gökçebey ve Kdz. Ereğli olmak üzere 6 ilçe, 372 köy ve 32 belediye teşkilatına sahiptir. .
Zonguldak Türkiye'nin ilk vilayeti ve ilk sanayi kentidir. Zonguldak ilinin ülke ekonomisindeki yeri taş kömürünün bulunması ve işletilmeye başlaması ile başlamıştır. TTK' nın yüksek kalorili taşkömürü üretimi, Ereğli Demir-Çelik İşletmelerinin kütük ve yassı mamul üretimi, SEKA Çaycuma Müessesesinin ülkenin %50 kraft kağıdı ihtiyacını karşılayıp, ihracat düzeyinde üretim yapması önemli ekonomik faaliyetlerdir. Bunların yanında TEAŞ Çatalağzı Termik Santrali, Filyos Ateş-Tuğla Fabrikası ile Devrek TAŞ Sunta Fabrikası gibi orman ürünlerine ait sanayi kuruluşları da ilin ekonomik durumunu belirleyen kuruluşlardır.
II. Ekonomik Yapı
İldeki ekonomik yapı hemen hemen kamu sektörü tarafından belirlemiş ve kamunun öncülüğünde gelişmiştir. Bu durum özel teşebbüsün sadece hizmet ve perakendecilik gibi sektörlerle sınırlı kalmasına neden olmuştur. Potansiyel olarak varolan tarım, hayvancılık ve ziraate olan ilgi azalmıştır. Zonguldak KÖY içerisinde cari fiyatlarla en yüksek GSYİH'na sahiptir. Bu değerin ortaya çıkmasında hemen hemen tek faktör TTK ve Ereğli Demir-Çelik Fabrikaları'dır.
...
Zonguldak ve çevresindeki temel ekonomik faaliyet, taşkömürü ve demir-çelik üretimi ile çimento, kağıt, orman, gıda ve inşaat malzemeleri sanayileri üzerinde yoğunlaşmıştır. Ne var ki, işgücünün önemli bölümü (1990'da %58.9) tarım kesiminde bulunmaktadır (Türkiye ortalaması %53.7). Aynı yıl, imalat sanayi kesiminde çalışanların oranı ise %10.6'dır.
Merkezdeki çalışabilir nüfusun %60'ı başta TTK olmak üzere kamu kuruluşlarında işçi ve memur olarak istihdam edilmektedir . Bunun dışında, Ereğli ve Karabük ile Alaplı ve Safranbolu'da ki nüfusun önemli bölümü Erdemir ve Kardemir'de istihdam edilmektedir. Ancak, son yıllarda, başta bu kurumların çevresinde olmak üzere Çaycuma ve Devrek çevresinde, küçük sanayi sitelerinde (taşeron, yan sanayi ya da haddehane gibi) çok sayıda küçük ve orta ölçekli işletme faaliyete geçmiştir. Bunun sonucu, il ekonomisinde yapısal bir değişimin işaretleri gözlenmeye başlanmıştır. Bu gelişmeye paralel olarak, 1997 yılında, özel sektör istihdamı kamu alanının %2 puan üstünde gerçekleşmiştir . Bir başka çalışmada ise, 1970'lerde şehirdeki işgücünün yarıdan fazlası (%63) madende istihdam edilirken; 1996'da bu rakamın %27'ye kadar düşerek, bölgedeki değişime vurgu yapılmaktadır .
...
Zonguldak'ta istihdam kaynakları kömür ve demir-çelik faaliyetleri, kalan bölüm ise tarım sektörüdür. Bu bağlamda en önemli istihdam kaynağı TTK ile Ereğli Demir-Çelik Fabrikaları'dır.Bu istihdam kaynağı olan her üç sektör için ortak nokta çalışan işçilerin vasıfsız olmasıdır. İşçiler iyi bir eğitim görmemişlerdir. Ancak hizmet içi eğitimler ile işçilik verimliliği arttırılmaya çalışılmaktadır.
...
Gelişen ekonomik zorluklar ve kamusal otoritenin özellikle TTK konusundaki tercihini, kurumun küçültülmesi yönünde kullanması yöredeki işsizliği arttırmıştır. Bunun sonucu olarak Türkiye genelinde olduğu gibi insanlar hizmet sektörüne yönelmeye başlamışlardır.
Bunun bir sonucu olarak hane halklarının tüketim harcamaları oldukça yüksektir. DİE*nin 19 ilde 1994 yılında yapmış olduğu bir araştırmada toplam tüketim harcamasının hane halkı sayısına oranı açısından İstanbul, Ankara, İzmir, Erzurum ve Trabzon gibi büyük şehir metropollerinden sonra 6. gelmektedir.
...
3.Zonguldak Özelinde KOBİ'lerin Sorunları
Son iki on yıldır, varolma savaşı vermeye başlayan ilde, ekonomik faaliyetlerin ilk ve hemen hemen tek harcı kamu tarafından atılmıştır. Bilindiği gibi, şehrin varlık nedeni olarak, kömür üretiminin başlaması gösterilmektedir. Bunun dışında, ülke için büyük öneme sahip iki adet demir-çelik fabrikasının ilde kurulması, ekonomik faaliyetlerin büyük oranda bu müessese ve tesislerin etrafında toplanmasına yol açmıştır. Başlangıçta, çalışabilir nüfusun tamamının istihdamına yeterli olan kamu tesisler, uzun süre Türkiye'nin de önemli istihdam alanlarından biri haline gelmiş ve birçok ilden yoğun bir nüfus göçüne sebep olmuştur .
Böylece, yüzyılın son çeyreğine Zonguldak, kamu yatırımları bakımından en zengin illerden biri olarak girdi ve bir anlamda cazibe merkezi oldu. Ne var ki, bu yapı fazla sürmedi. Ve, 1980'li yıllarda yükselmeye başlayan rekabete dayalı serbest pazar ekonomisi ile birlikte, il ekonomisi ve sosyo-ekonomik yapı hızla çökmeye başladı.
Buna dur demek için son on yıldır ciddi ve yoğun çaba gözlenmektedir. Ancak, bu çabaların, hemen hemen tamamı ildeki kamu görevlileri eliyle yapılmakta, henüz tabandan başlayan bir hareket görünmemekte; dolayısıyla, bütün bu çabalar istenen ilgiyi görmemekte ve bugüne kadar kayda değer bir başarı elde edilememiştir.
Zonguldak'taki KOBİ'lerin gelişememesi ve arzu edilen seviyeye ulaşamamasının temel sebepleri şunlardır :
a) Yüzyılın üçüncü çeyreğine kamu ağırlıklı önemli bir ağır sanayi merkezi halinde giren ilde, kamunun sağladığı istihdam rahatlığı ve kolaylığı "girişimci ruh"un gelişmesini önlemiştir.
Çalışmak isteyen herkese iş imkanı sağlanması; üstelik, ortalama ülke seviyesinin üzerinde kazanç ve yaşam standardı sunulması gibi nedenlerle ilin bir cazibe alanı haline gelmesi, sadece bölge insanının dikkatini toplamakla kalmamış; bölge dışından da yoğun bir nüfus göçüne yol açmıştır. Çalışma yaşına gelen insanların gözü, sürekli, bu kurum ve kuruluşların üzerinde toplanmıştır. Dolayısıyla bu istihdam ile sağlanan rahatlık duygusu, özel girişim ve yatırıma ilgiyi engelleyerek, teşebbüs kabiliyetinin doğmasını önlemiştir.
İl nüfusunun tek hedefi demir-çelik ya da TTK'de işçi olmak olduğundan, 1970 sonrası meslek liseleri yoğun bir ilgi görmüş, bu ilgi yüksek eğitime yönelmeyi kısmen düşürmüştür.
b) İlde kamu ya da diğer alanlardan (fındık gibi) sağlanan kazanç veya gelirlerin, genellikle özel tüketime yöneldiği görülmektedir. Bu arada, ilde daha çok gayrimenkul ya da otomobil gibi bireysel yatırımlara yönelen kaynaklar; bölge dışında, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere bazı büyük merkezlerde kısmen ticari ve sanayi faaliyetine de yönelmektedir.
Dolayısıyla, bölge içinde katma değer oluşturacak yatırıma yönelmekte isteksiz olan bir takım girişimler gelişmiş bölgelerde genellikle serbest meslek faaliyeti ya da bireysel küçük atölye ölçeğinde imalata yönelmektedir.
c) Üçüncü bir sebep ise, bölgenin coğrafyası ile ilişkilidir. Bölge coğrafyası, gelişmenin önünde iki yönlü bir faktör olarak durmaktadır. Bunlardan ilki, yerleşilen bölgenin, burada yaşayan insanların bazı özelliklerini belirleyici olmasıdır. KOSGEB'in yaptırdığı çalışmaya göre, Zonguldak ilinde toplam içinde anonim şirket oranı %21, kooperatiflerin oranı %45'dir. Bunlardan anonim şirket oranı Türkiye ortalaması olan %28'in oldukça altındadır . Yapılan çalışmalar göstermiştir ki, genel olarak Karadeniz insanı, ortaklık kültüründen uzak, daha çok şahsi girişimcilik eğilimi içindedir. Coğrafyanın ikinci bir etkisi ise, gelişme ve yatırım için gerekli fiziki mekanın azlığıdır. Bu nedenle, mevcut arsa, arazi fiyatları da yüksek olmaktadır. Arsa tahsisi veya kuruluş yeri güçlüğü, özellikle küçük girişimcileri, yapmayı planladıkları yatırımlardan kolayca caydırabilmektedir. Alaplı ve Ereğli de gelişme potansiyeli yüksek olan gemi, deniz motoru ve tekne gibi sanayiler, arazinin engebeli ve sahilin dar olması yüzünden gelişememektedir.
...
e)Yatırımcının tesis kuracak, bina yapacak uygun uygun arazilerin bulunamamasında havza-i fahmiye uygulaması, maden tasmanları, orman sınırlamaları ve arazi elverişsizliği önemli faktörlerdir. Bölgedeki sahipli arazi (% 25-30) oranı ile en düşük ildir. Örneğin minimum büyüklükteki bir tarım işletmesinin oluşturulabilmesi için 25-30 tane müstakil tapulu arazinin bir araya getirilmesi gerekmektedir.
...
VII.Sonuç
Aynı gemide seyahat eden insanlar olduğumuz için ulusal ekonomideki sıkıntılar doğal olarak küçülen bazda Zonguldak KOBİ'lerini ve girişimcisini de etkilemektedir. Bu olumsuzluğa Zonguldak'ın yerel şartlarından kaynaklanan olumsuzlukların (coğrafyanın elverişsizliği, Havza-i Fahmiye kanunu vb.) eklenmesiyle durum iyice vahimleşmektedir.
TTK'nin küçülme sürecine girmesi ve ekonomik açıdan alternatifsizlik özelliğinin azalması bireylerdeki girişimcilik ruhunun 1990'lı yıllarla birlikte yeniden canlanmasına neden olmuş ve 1990-1999 yılları arasında Zonguldak'ı en hızlı ihracat artışı gerçekleştiren 10 il arasında 3.sıraya sokmuştur. Zonguldak'taki toplam mevduatın %7.7'lik kısmının Zonguldak içerisinde kullanılması, kalan %92.3'lük kısmın başka illerde yatırıma dönüşmesi girişimcilik ruhunun ne kadar köreldiğini göstermesi açısından ciddi bir göstergedir.
Ancak en gelişmiş organize sanayi bölgesi olarak görünen Çaycuma OSB'ine baktığımızda kapanan pek çok işletme görmekteyiz. Buna ilaveten çalışan işletmelerin bir kısmı da Zonguldak menşeli olmayıp, diğer illerden gelen yatırımcılardan oluşmaktadır. Başarılı girişimlerin başarısı çok çabuk yayılmasa da başarısızlık çok çabuk yayılmaktadır. Ve bu kötü örnekler potansiyel girişimcilerin yatırım projelerini daha başlamdan bitirmektedir.
Zonguldak bağlamında çözüm önerimiz sistematize edildiğinde :
1. İl merkezi coğrafik yetersizlikler nedeniyle sanayi işletmelerinin kurulmasına uygun değildir. Yeni sanayi yatırımlarda Filyos havzası ve Çaycuma en uygun yatırım bölgeleri olarak gözükmektedir. Zonguldak için en güzel fırsat hizmet sektörüne ilave sosyo-kültürel faaliyetlerle uğraşacak işletmelerin kurulmasıdır. Üniversitenin gittikçe büyümesi, Araştırma hastanesi güzel fırsatlardır. ABD'de ekonomik açıdan sadece üniversitelere bağımlı olan şehirler bulunmaktadır.
2.Ereğli'deki gemi yapım sanayii desteklenmeli ve geliştirilmeye çalışılmalıdır. Bugün gemi inşa sanayiimizin sahip olduğu olanaklar İtalya'dan aşağı değildir. Ara madde ve işçilik avantajları ile özellikle katma değeri çok yüksek olan lüks yat ve gemilerin üretilmesi ile Zonguldak Türkiye'nin ve Avrupa'nın gemi inşa merkezi olabilir.
3.Mevcut KOBİ'lerin birleştirilmeye çalışılması, KOBİ'lerin kriz ekonomilerine karşı dayanıklılığını arttıracağı gibi maliyet avantajı, satış koşullarının iyileşmesi ve ihracat olanaklarının gelişmesi gibi bir .çok olumlu gelişmeye neden olacaktır. Sektörel Dış Ticaret Şirketleri(SDTŞ) KOBİ'ler için güzel bir birleşme modelidir. Mevzuatta yapılan düzenlemeler ile SDTŞ'lere bir çok avantaj tanınmıştır. EGS bunun güzel ve başarılı bir uygulamasıdır. Böylece yeni sanayi hamleleri gerçekleştirilebilir.
4.KOBİ'lerin kapanmasında önemli payı olan bir diğer konu da hiper faizlerdir. KOBİ'lerin sermaye yapılarını optimize etmeleri ve borçlanma kararlarını mutlaka profesyonel finansmancılarla birlikte vererek borçlanmanın kaldıraç etkisi oluşan durumlarında TL üzerinden borçlanmaya gitmeleri gerekmektedir. Yaşanan acı deneyimler (5 Nisan kararları, yaşanan son devalüasyon) Türkiye'de özellikle KOBİ'ler için dövizle borçlanmanın yanlışlığını açıkça göstermiştir.
5.Gelişen krizlerden en az zararla çıkabilmek için aşağıdaki stratejilerin izlenmesi doğru olacaktır.
·Müşteri portföyünüzü geniş tutun, özellikle fuarlar ve benzeri etkinliklere katılarak yabancı müşteri bulmaya çalışın
·Kaliteli ürün veya hizmet vermeye çalışın, verilen hizmet veya üretilen malın kaliteli olması maliyetleri arttırıyor gibi görünse de orta vadede yükselen satış hacmi ile bu durum tersine dönecektir. TSE,CE,ISO gibi standartları edinmeye çalışın
·Küresel düşünüp lokal hareket edin. Değişen durumlardan sonuç çıkarmaya çalışın. ABD satışlarını ve karlılığını birkaç kat arttıran işletmeler e-ticaret yapan işletmeler olmuştur. İnternette bir web sayfanızın olması çok düşük bir maliyet ile dünyaya açılmanız demektir.
·Yeni gelişen finansal enstrümanları takip ederek, işletmenizde uygulanabilecek olanları uygulamaya çalışın. Böylece kaynak maliyetinizi minimize ederek, oluşacak olan maliyet avantajı ile rakiplerinize karşı önemli bir üstünlük sağlayabilirsiniz.
·Fason üretim yapsanız bile marka imajı oluşturmaya çalışın.
6.Ulusal bazda oluşturulacak ekonomik kriz konseylerinin bir benzeri il bazında oluşturularak eylem planları hazırlanarak uygulamaya geçilmelidir.
7.Ar-Ge için mümkün mertebe bütçeden pay ayrılmalıdır. Üniversite ile işbirliği ile sağlanacak teknik destek ile ar-ge harcamaları minimize edilebilir. Rekabetin artması ve eknonomik olumsuzluklar yapılan hatalardan geri dönüşü imkansızlaştırmaktadır. KOSGEB gibi devlet kurumlarının uzman-danışman olanaklarından yararlanılmalı veya seminerlerle bu eksiklik giderilmeye çalışılmalıdır.
8.Üniversite-sanayi işbirliği ile yeni projeler oluşturularak müteşebbislere sunulmalıdır.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Büyük Madenci Grevi ve Yürüyüşü
(30 Kasım 1990 - 6 Şubat 1991)
Zonguldak'taki Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve Maden Tetkik ve Arama (MTA) işyerlerinde örgütlü olan Türk-İş'e bağlı Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) ile işveren arasında 48 bin işçi için sürdürülen toplusözleşme görüşmelerinin uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine, sendika 30 Kasım 1990'da başlamak üzere grev kararı aldı.
Grev, 30 Kasım günü çeşitli siyasi partiler, meslek kuruluşları ve kitle örgütlerinin desteğiyle başladı. Zonguldaklılar ilk gününden itibaren greve aktif bir biçimde katıldılar. İlk günkü miting daha sonra her gün tekrarlandı.
Hükümetin kamu açıklarını kapama gerekçesiyle bu tür kamu işletmelerinin tasfiyesini öngörmesi, özelleştirme politikaları ve genel olarak işçi ücretleri konusundaki tutumu, Zonguldak'taki uyuşmazlığın boyutlarını genişletti ve kamuoyunda büyük tartışmalara yol açtı. Savunduğu ekonomik politikalar ve greve karşı tutumu nedeniyle Cumhurbaşkanı Turgut Özal bu mitinglerde işçilerin başlıca hedefi haline geldi.
İşveren 4 Aralık'ta lokavt ilan etti.
Hükümet, bu arada, madenlerin işçiler tarafından işletilmesi önerisini gündeme getirdi. Sendika, öncelikle ''işletme-nin tüm borçlarının ödenmesi, kıdem tazminatı karşılıklarının bir yerde bloke edilmesi, Türkiye Demir-Çelik İşletmeleri'ne dünya fiyatlarının çok altında kömür satılmasından doğan zararın karşılanması ve havzanın durumunun iyileştirilmesine yönelik projelerin uygulanması'' koşuluyla bunu kabul edeceğini açıkladı.
13 Aralık'ta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı İmren Aykut ile GMİS Genel Başkanı Şemsi Denizer arasında yapılan görüşmede, Aykut, madenlerin kapatılmayacağı garantisini verdi.
14 Aralık'ta çeşitli sendikalara üye 100 bin işçi, Zonguldak maden işçilerine destek vermek amacıyla 2 saatlik iş bırakma eylemi yaptı.
22 Aralık'ta GMİS tarafından ''Ankara'ya yürüyüş'' kararı alındı.
3 Ocak 1991'de Türk-iş tarafından düzenlenen 1 günlük işe gitmeme eylemi yapıldı.
4 Ocak'ta işçileri Ankara'ya götürecek olan otobüslerin Zonguldak'a hareketleri ve kente girmeleri güvenlik güçlerince engellendi. Bunun Sendika Genel Başkanı Şemsi Denizer, işçilere Ankara'ya yürüyerek gidileceğini duyurdu ve yürüyüş aynı gün GMİS merkezinden başlatıldı. İşçi ailelerinin de katılımıyla sayıları 70 bine ulaşan yürüyüşçüler, ilk gün Zonguldak'a 33 km uzaktaki Devrek'e vararak geceyi burada geçirdiler.
5 Ocak'ta Başbakan Yıldırım Akbulut, GMİS Genel Başkanı Denizer ile Bolu'da görüştü, ancak bir anlaşma sağlanamadı. Devrek'ten çıkarak yürüyüşe devam eden işçilerin yolu Dorukhan Tüneli'nde komando birlikleri ve çevik kuvvete bağlı polislerce kesildi, ancak yürüyüşçülerin kararlılığı karşısında güvenlik güçleri yolu açtılar. Daha sonra Bolu'nun Mengen ilçesine ulaşan madenciler ve aileleri burada hükümet karşıtı gösteriler yaptılar.
6 Ocak'ta Zonguldak-Mengen yolu kesilerek yürüyüşçülere battaniye, ilaç ve yiyecek gönderilmesi engellendi. Mengen'den Ankara-İstanbul karayoluna doğru hareket eden yürüyüşçülerin yolu Yılancık Köprüsü'ne 200 m kala jandarma komandoları ve polis tarafından kesildi, yol dozerlerle kapatıldı. Denizer ve sendikacılar, Bolu Valisi ve diğer yetkililerle görüşmek için barikatın diğer tarafına geçti, binlerce yürüyüşçü barikat önünde beklemeye başladı. İşçiler geceyi dağlarla çevrili açık arazide geçirdiler ve ateşler yakarak ısındılar.
7 Ocak'ta barikata yakın noktada bekleyen 200 kadar işçi güvenlik güçlerince gözaltına alındı.
8 Ocak'ta Ankara'daki görüşmeleri tamamlayan Denizer yürüyüşe son verildiğini açıkladı. 112 kilometrelik yürüyüş Ankara yolu kavşağına 8 km kala sona erdirilmişti.Zonguldak'a dönen işçiler greve devam ettiler.
25 Ocak'ta hükümet Körfez Krizi nedeniyle tüm grevleri 60 gün süreyle erteledi.
TTK ve MTA'da çalışan 48 bin işçiyi kapsayan toplusözleşme, 6 Şubat 1991'de imzalandı. Sözleşmeyle işçi ücretlerinde sağlanan iyileşme, Başbakan Yıldırım Akbulut'un 31 Aralık'ta teklif ettiği ve sendika tarafından reddedilen rakamları aşamadı.
____________________________
KAYNAK : http://www.belgenet.com/arsiv/zonguldak.html
|
|
|
|