|
|
İstanbul;
10 Eylül 2006
Kardeşim Nadir;
Mayıs 1995 başlangıcında
yazdığın son mektuba cevap vermekte epey geciktim.
Gecikme için sana bildirebileceğim ne bir özrüm ne bir
bahanem var. Şehadetin 11. yılını dolduruyor.
Elim gitmedi, yüreğim yetmedi, yazamadım bunca zaman.
Hakkını helal et.
Kadim dostluğumuzun
temelleri, 11 Nisan 1994 Pazartesi günü Tuzla Piyade Okuluna katıldığımız
güne dayanıyor. Gri bir İstanbul günüydü; kapalı,
yağmurlu ve soğuk. Üniversite bitirmiş, memleketin kültürlü,
eğitimli, bir kısmı iş güç sahibi olmuş
237. dönem Yedek Subay adayları o gün ilkokula yeni başlayan
çocuklar gibi ürkek ve korkak bakışlarla nereye geldiğini
ve bundan sonraki günlerin nelere gebe olduğunu anlamaya çalışıyordu.
İlk günün akşamında,
herkes koğuşlarda kendisine ayrılan yatağını,
dolabını ararken, gözüm koridorun kenarında, çelik
dolapların arasındaki boşlukta bir parça yırtık
mukavva üzerinde yatsı namazını eda ederken takılmıştı
sana. Takdir etmemek mümkün değildi. Bunca kalabalık
içinde bir alnı secdeli ile birlikte olabilmek büyük
bahtiyarlıktı.
Ertesi sabah, yine aynı
yerde Sabah namazına hazırlandığını gördüğümde,
o zamanlar bir gazeteden kupon biriktirerek sahip olduğum cep
seccadesini uzatıvermiştim sana.
Askerlik düzen ve disiplin
mesleği, boylarımız hemen hemen aynı olduğu
için, sadece yatakhane değil, eğitim düzeninde, içtima
alanında, dershanede, sporda, yemekhanede velhasıl her
yerde yan yanaydık. Tesadüf kelimesinin lügatlerden silinip
tevafuk kelimesine yer açılması zamanıydı.
İlk günden itibaren bana hep abi diye hitap ediyordun. Öyle
ya, nerden baksan benden bir kaç yaş küçük gösteriyordun.
Ta ki, bir süre sonra etüt odasında doldurduğum formu görene
kadar.
-Yahu kardeşim ben
1970 doğumlu değilim, 68 doğumluyum, bizim oralarda
kimse çocuğunu zamanında yazdırmaz, sen bana abi
demeye devam et.
-Demem.
-Neden?
-Çünkü ben 67 doğumluyum.
-!!!!
Daha sonraları anladım
ki kalbindeki nur, yüzüne de aksetmişti. Cebinde taşıdığın
küçücük kitapçıklarla her fırsatta nurlanmaya ve çevrene
nur saçmaya devam ettin hep.
Sen bir Matematik öğretmeniydin,
sayıların, hesabın kitabın adamıydın,
neden sınav kâğıtlarını boş verdin?
Neden 1500 Yedek Subay adayının sonuncusu oldun? İstesen
dereceye girecek kadar zekiydin. Neden kura torbasını sen
tuttun? Neden 1499 kişi kurasını çektikten sonra
1500. kurada sana Şemdinli kaldı?
Ben derecemi hatırlamıyorum.
700-800 civarında bir yerlerde, ortalarda olabilirim.
Bana neresi mi çıktı kur'a da? Şemdinli Taktik
Jandarma Sınır Alay K.lığı. Kuram
okunduğunda gözlerini nasılda buruşturmuştun.
O torbada topu topu 15 Şemdinli kurası vardı. 1500 de
15, Yüzde bir. Birisi sana çıktı, birisi bana.
Bundan öte kader mi var? Sahi! Senin birliğin 1. Jandarma Sınır
Taburu idi. Acaba çok mu uzak olacaktık birbirimize?
Foça Jandarma Komando
okulundaki 20 günlük kursu hatırlıyor musun? Beş yıldızlı
otel gibiydi, Tuzladaki 30 kişilik koğuşların
aksine burada 4 kişilik, konforlu, deniz manzaralı ve
klimalı odalara yerleşmiştik. Oh ne güzel.
Hiç olmazsa günde 3-4 saat uyuyabilseydik. Sahi madem her gece dağlarda
eğitim yapacaktık, dağda yatıp dağda
kalkacaktık, o odaları niye gösterdiler bize? Topu topu
kaç saat yatak yüzü gördük? Bütün geceyi dağda geçirmediğiz
günlerde, sabaha karşı 02-03 te gelip 06 da yeniden kalkıyorduk.Foça'da
daha bir hüzünlü idin, sık sık annenden söz ederdin.
Ölmekten değil, annemi üzmekten korkuyorum diyordun. Ölmek
mi? Sus! Ağzından yel alsın. Hepimizin anası
var, bacısı var, eşi, seveni var. Ne diye
dillendiriyorsun şimdi bunları? Ne diye eşeliyorsun içimize
gömdüğüz kor ateşleri?
Van'da 6 gün kaldık.
Yanlış hatırlamıyorsam sen bizden 2-3 gün daha
geç gelmiştin. Ziyanı yok, nasılsa Hakkâri-Şemdinli
konvoyu 10 günde bir. Geldiğinin ertesi günü çarşıda
bir kitapçıdan cep boyu bir cevşen alıp hediye etmiştin.
Terhisime kadar cebimden hiç çıkarmadım onu. Hala
da saklarım. O bizim gerçek zırhımızdı.Şemdinli'ye
ulaştığımızda benim, senden ve diğer
14 arkadaşımızdan farklı olarak Şemdinli
Taktik Jandarma Sınır Alay K.lığı bünyesinde
ilçe karargâhında görev yapacağım, sizlerin ise 1.
Jandarma Sınır Taburuna bağlı sınır
karakollarında görev yapacağınız ortaya çıktı.
Buraya gelene kadar kaç defa kura çektik Nadir, hatırlıyor
musun? İşte ilk defa yollarımız ayrılıyor.
Sen yeni bir kura daha çekeceksin. Ben torbada yokum. Lakin bir
şansımız daha var. Öğrendiğime göre
sizden 3 kişi tabur Karargâhında kalacakmış,
neden sen olmayasın? Tabur ve Alay burada iç içe aynı
binada.
Fakat olmadı. Kurada
sana Aktütün Karakolu çıktı. Ne menem yerdir? Hiçbir
şey bilmiyoruz. Felaket tellallarını dinleyecek
olursak kötü sarp, kayalık bir bölge. Fakat ötekiler daha mı
iyi? Hiç birinde telefon yok, karayolu ulaşımı yok,
bakkal yok. Hepsi sınırda, hepsi ölümle burun buruna,
hepsi can pazarı. Ecel hepsinde dolaşıyor.
Cem'e tabur karargâhı çıkmış. Cem taburda
kalmak istemiyordu. Sana becayiş teklif etti, değişelim,
Aktütün'e ben gideyim, sen burada kal dedi. Önce kabul ettin.
Vaziyeti Tabur Komutanı'na bana arz-ı hal ettirdiniz.
Binbaşı teklifi kabul etti. "Siz bilirsiniz, biz
sadece kimsenin kaderi üzerinde tesir etmek istemiyoruz, buraların
şartları belli" dedi. Fakat ne oldu da kısa
bir zaman sonra bu değiş tokuştan vazgeçtin. "Kaderim
bu imiş, zorlamaya gerek yok, ben ya da başkası,
buraya birisi gidecek " dedin. Kim bilir belki de Cem in başına
bir şey gelmesi halinde ömür boyu kendi vicdanını
sorgulamaktan çekindin. Cem de inançlı ve sağlam bir
arkadaşımızdı. Senin değiş tokuştan
vazgeçmene çok canı sıkıldı. Nitekim bir süre
sonra onu da karakollardan birine gönderdiler.
Şemdinli ve çevresi
tam bir cehennem. Geceleri ilçe merkezinde bombalar patlıyor.
Gündüz çeşitli yerlerde silahlı çatışmalar.
Şemdinli'de tek nefeslendiğim yer Merve Pastanesi.
Yusufelili, çocukluk arkadaşım, gelmiş burada
pastane açmış. Kavganın tam içinde ekmek
kavgası..
Ben size göre daha elverişli
imkânlara sahibim. En azından kaldığım odaya
bir telefon bağlattım. Ailemle haberleşme imkânına
sahibim. Odam zaman içinde bir haberleşme üssü haline geldi.
Telefon iznine gelen arkadaşlar, benim odamı kullanıyorlar
veya birçoğunun ailesiyle ben haberleşiyorum, karşılıklı
olarak birbirlerine iyi haberlerini ulaştırıyordum.
Fakat senin ailen bir başka, baban tam bir Osmanlı
Beyefendisi. Ailenden posta ile adıma iki koli geldi. Birini
sana birini bana göndermişler. Bir de mektup aldım
babandan; Neler mi yazıyor, kendin oku istersen;
Devamı...
|