cevregundem.sitemynet.com

GÜNDEM
ÖZETLER
İKLİM
GIDA SORUNU
SÜRDÜRÜLEBİL
NÜKLEER
SU
EKOLOJİ
ATIKLAR
EKONOMİ
TÜRKİYE
MEVZUAT
KENT DOĞA
HAKKIMDA
Sitelerim
Linkler

İKLİM


KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

12.jpg



İKLİM TARTIŞMALARI ISINIRKEN - 10/9/09 Radikal'deki yazıma link

Küresel iklimin, son 30 yıldır insan aktivitelerine bağlı olarak değişmekte olduğu tezi geniş kabul görse de, tartışmalar bitmiyor. Bunun nedeni anlaşılabilir: iklim dediğimiz sistem henüz pek azını çözebilmiş olduğumuz karmaşık, hatta kaotik (kozmik, jeolojik, atmosferik, oşinografik, fiziksel, kimyasal, biyolojik, vb) süreçlerden etkileniyor ve geleceği tahmin etmek çok güç.

İklimin sabit olmaması en başta dünyanın yörünge ve ekseninde, güneşin aktivitesinde oluşan döngüsel değişikliklerle açıklanıyor. Perioyadları farklı uzunlukta olan bu etkiler zaman zaman çakışırken, bazen de tersine etkileşiyor. Dörtbuçuk milyar yıllık ömrü boyunca dünyanın ikliminin, tamamı karla kaplı kartopu durumla, kutuplarda tropikal bitkilerin yetiştiği dönemler arasında sabırla gidip geldiği sanılıyor. Yarım asır önce, iklimin ancak onbinlerce yılda değişebileceğine inanılırken, 80lerden sonra yüz, hatta (ender de olsa) onyıllarda bile değiştiğini gösteren veriler bulunmuş. Ama peşpeşe sıcak veya serin geçen birkaç yıl anlamlı olmaktan çok uzak. Otuz yıl? Bir eğilim gösteriyorsa, belki.

Tarihöncesinden Günümüze
İklimle ilgili ipuçları taşıyan (derin deniz çökeltileri; polen, plankton, böcek fosilleri; buzul kesitleri; mağara sarkıtları; tundra çamurları; mercanlar gibi) ortamlardan alınmış sayısız örnekten çıkarsandığına göre dünyamız, çoğunlukla günümüzden daha sıcak olmuş ve (kutuplarında buz bulunduğu için bu ismi alan) buz çağına 5 kez girip çıkmış. İkibuçuk milyon yıl önce başlayan son buz çağı halen sürüyor ama sıcaklık farkı on dereceyi aşan iniş-çıkışlar onu da buzul dönemler ve ılıman ara dönemlere ayırmış. İçinde bulunduğumuz ılıman dönem 12 bin yıl önce başlamış ve, neyse ki, daha en az birkaç yüz veya bin yıl bitmesi beklenmiyor.

Medeniyetler ve İklim
İnsan medeniyetleri de işte bu kısacık ılıman dönemde gelişmiş, tarım toplumları ortaya çıkmış. Bu süre boyunca sıcaklık bir dereceden daha küçük salınımlar yapmış ama bu kadarı bile medeniyetler üzerinde önemli etkilere neden olmuş. Örneğin, Ortaçağ'daki ısınma Vikinglerin İskandinavya'ya yerleşmesine imkan verirken, İstanbul'un fethinden sonra başlayan düşüşün dibe vurduğu 1600lerde, kuzey bölgelerde kıtlıklar, göçler yaşanmış. Küresel sıcaklık 1800lerden sonra tekrar artmaya başlamış ve kimilerine göre bu artış eğilimi halen devam etmekte. Ama son 30 yıldaki ani çıkış beklenen doğal salınımın üzerinde görünüyor ve tartışmaların odağında da, endüstri devrimi sonrası bu dönem var.

Tahminler
Birleşmiş Milletler tarafından görevlendirilen 1500 seçkin uzman bu hızlı ısınmayı insan aktivitelerinin yarattığı sera gazlarına bağlıyor ve çok çeşitli bilimsel (atmosferik, biyolojik, ekonomik, oşinografik, vb) veriyi kullandıkları modellerle, farklı politikaların sonuçlarını deneyerek, artışı sınırda tutmanın yollarını arıyor. Gecikmenin, geri dönülemez bir gidiş başlatacağı, iki derecenin üzerinde artışın dünyayı bambaşka bir gezegen yapacağı, büyük felaketlere yolaçacağı teorileri var.
Biliminsanlarını ürküten nedenlerden biri değişimi körükleyip salınımları büyüten mekanizmalar. Örneğin, buzlar eridikçe (beyaz yüzey küçüldüğünden) yansıtma azalıyor, sıcaklık daha da artıyor, sıcaklık arttıkça daha fazla buz eriyor, ve artırıcı döngü oluşuyor. Okyanusların karbondioksiti emmesi gibi süreçler ise yavaş. Kabaca 100 bin yıllık periyodu olan buzul-buzul arası döngüdeki ısınmalar da, soğuğa dönüşlerden çok daha hızlı olmuş. Sonuçta, sistem kendi artırıcı döngülerini yaratarak kontroldan çıkarsa, hangi sürede nereye varacağını kestirmek zor. Örneğin, sıcaklığa bağlı olarak denizlerin 120 metre yükseldiği veya çekildiği dönemler var.

Tartışmalar
Diğer tarafta, hem bu ısınmayı doğal salınım içinde görüp yakında inişe bile geçebileceğini düşünen biliminsanları var, hem de sera gazı artışını doğal nedenlere bağlayanlar. Hatta ölçümdeki zorluklara, tahminlerdeki hata payına işaret ederek, ısınmanın olmadığını iddia edenler de yok değil. Gelecekle ilgili belirsizlikler de çok: büyük volkan patlamalarının yaratacağı toz ve aerosoller bulut oluşmasını artırıp dünyayı (geçici de olsa) soğutabilir veya son yıllarda fazla sakin olan güneş 300 yıl önce yaptığı gibi bir durgunluk periyoduna girerse soğutma etkisi yapabilir. Gerçi NASA'ya göre güneş kıpırdanmaya başladı bile ve beklendiği gibi aktif duruma dönünce, durgun dönemin maskelemesi ortadan kalkacağından, daha da büyük bir ısınmayla karşı karşıya kalabiliriz. İklim sürprizlerle dolu: 115 bin yıl önce başlayan son buzul dönem, küresel ısınma ile başlamış.

Yeşil Dönüşüm
Uzak geçmişte dünyamızda çok farklı iklimler hüküm sürmüş olsa da, bizi ilgilendiren insan medeniyetlerinin (özellikle tarım sistemlerinin), iklimdeki ufacık değişimler karşısındaki kırılganlığı. Biliminsanları arasında sera gazlarının en azından artmaya başlayan sıcaklığı körüklediği konusunda tereddüt olmadığından, ülkeler emisyonlarını kontrol altına almak için organize oluyor. Bunu yeterli miktar ve hızda başarabilecek miyiz, zaman gösterecek. Ama bu sürecin hayati bir önemi daha var. Geliştirilen temiz teknolojiler, ekonomik mekanizmalar, hatta kültürel değişim, medeniyetimizin karşı karşıya olduğu esas krizin çözümüne de katkı sağlayabilir.

Küresel iklim değişikliği semptomlardan yalnızca biri. Temeldeki büyük kriz dünyanın kaynaklarını, ve dolayısıyla kirliliği yoketme kapasitesini aşmakta olduğumuz. İklim konusundaki belirsizliklere karşın, bu konuda fazlasıyla bilgi ve somut göstergeler var. İklim konusundaki görüşümüz ne olursa olsun, "benden sonra tufan!" demiyorsak, bu yeşil dönüşümü benimseyip desteklememiz gerekiyor.


KÜRESEL ISINMAYA ACI REÇETE
RADİKAL gazetesi, 12.1.2007

Küresel iklim değişikliğinin gerçek olup olmadığı artık tartışılmıyor. Bilimsel göstergeler, sera gazlarına bağlı iklim değişikliği nedeniyle dünyamızın ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğu yönünde. Bilim adamlarına göre bu süreçte iklim felaketleri sayı/şiddet olarak katlanarak artacak.

Kyoto Protokolü'nün 2005'te yürürlüğe girmesiyle çözüm yolunda bir adım atıldı. En büyük sera gazı üreticisi ABD imzalamadığı için ölü doğduğu sanılan protokole, ABD'de eyalet ve şehir yönetimleri yasalar çıkararak uymayı vaat ediyor. Fakat insanlığın geleceğini kurtarmak için çok daha radikal değişiklikler gerekecek. Dünya, 'meta tüketimine dayalı kalkınma' modeline alternatifler bulmak zorunda ve bunu ekonomik krizler/bunalımlar yaratmadan gerçekleştirmek çok zor. Çin, Hindistan gibi kalabalık ülkeler bu modelle kalkınırken, küresel tüketim hızı geometrik olarak artıyor. Çin 2009'da ABD'yi sollayarak, atmosfere en fazla karbondioksit salan ülke olacak.

Küresel ısınma belirtileri, sera gazı emisyonu olmayan nükleer santralları da yeniden gündeme getirdi. Bu bir çaresizlik göstergesi olarak da algılanabilir; ölümcül hastaya en riskli tedaviyi önermek gibi. Bu noktada, temiz enerji olduğu öne sürülen nükleere çevrecilerin neden karşı çıktığını, atık meselesinin niçin bu kadar önemsendiğini, niçin 'sürdürülebilir kaynak' olarak kabul edilmediğini sormak gerekiyor. Ülkemiz, nükleer silahlanma yarışına bulaşmamış olması sayesinde radyasyon 'tecrübesi' pek olmayan 'şanslı' bir ülke. Beyaz Rusya'da Çernobil'den yedi yıl sonra ölüm oranının doğum oranını aştığını, anormal doğumların beş katına çıktığını çoğumuz duymuşuzdur ama, örneğin ABD'de halen tazminat ödenmekte olan topluluklar olduğunu pek bilmeyiz. Acısını çekmiş toplumlar bu teknolojiye karşı çıkıyor.
Nükleer atıklar için hâlâ nihai bertaraf yöntemi yok. Dünyanın ilk bertaraf tesisi olarak, ABD'nin Nevada Çölü'ndeki Yucca Dağı'nda 300 metre derinliğe planlanan yer, onlarca yıldır, milyarlarca dolar harcanmasına rağmen gerçekleşemedi ve eyalet halkı orada bir 'yanardağ' yaratılmasına, taşıma yolu üzerindeki eyaletler de dökülme riskleri yüzünden şiddetle direniyor. Kömürü (doğalgaz/petrolü de) olmadığı için nükleer santrallara ağırlık vermiş olan Fransa da, diğerleri gibi bu atıkları biriktirip duruyor.
Kaza risklerini değerlendirirken büyük kazalar olması şart değil, söz konusu radyasyon olduğunda, dünya sanılandan çok daha küçük. Birkaç yıl önce Tokai, Japonya'da işcilerin bir torbaya fazla uranyum koyarak "kritik kütleyi" aştığı küçük kaza, Kaliforniya San Ofre istasyonunda, Çernobil'den sonraki en yüksek beta ölçümüyle fark edildi. Kazalar genellikle insan ihmalinden kaynaklanıyor. Biz, kaynak yapan işçisine koruma gözlüğünü zorla taktıran, anayol inşaatında doğalgaz borusunu delen, doktorları en çok sigara içen bir toplumuz. Kendi canını düşünmeyi bilmeyenlere, başkalarının güvenliğini düşünmeyi öğretmek kolay değil.

Özetle, nükleer santrallar sera gazı salmasa da, mali/çevresel maliyeti örneğin rüzgâr enerjisinin çok çok üzerinde. Gelecekte, özellikle atık sorununu çözebilirse, 'sürdürülebilir' bir alternatif olabilecek. Bütün sorunlarına karşın, nükleer teknolojide geri kalmamak, enerji güvenliği veya askeri stratejiler gibi gerekçeler öne sürülebilir. Bu durumda fayda/zarar analizleri yapılırken bütün riskler, maliyetler ve alternatifler göz önüne alınmalı. Örneğin, nihai bertaraf tesisi kurmak, birkaç santral kurmak kadar pahalı ama bu maliyetler devlete yüklendiği için santral maliyetine eklenmiyor. Oysa, yeni santral kurmanın çok altındaki maliyetlerle enerji fazlası yaratılabiliyor: endüstride/elektrikli aletlerde verimi artırarak, iletim kayıplarını önleyerek, aşırı (peak) talebi zamana yayacak teşvikler getirerek.

Bu arada, temiz enerji için umut veren füzyon enerjisi konusunda çalışmalar hızlanıyor. Fakat, elektrik üretimi için kullanılmasına daha onlarca yıl var. Yani küresel ısınmanın 'mucize ilacı' yok, rehavete kapılma şansımız yok. Hepimize büyük sorumluluk düşüyor. Ülkemizle ilgili olumlu bir gelişme, 2005'te 'Yenilenebilir enerji' ile ilgili yasanın çıkmış olması. Güneş ve rüzgâr zengini ülkemiz, şüphesiz bu teknolojilerin gelişmesiyle en fazla kazanç sağlayacak ülkelerden biri olacak.

KÜRESEL SORUNLAR, YEŞİL STRATEJİLER ve TÜRKİYE
(Meraklısı için notlarla, ÖZETLER ve TÜRKİYE sayfalarında ikiye bölündü)

BİLİM TOPLUMdaki yazıma link.

Tarih boyunca çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış Anadolu
kuşkusuz yeryüzünde insan yaşamına en uygun bölgeler arasındadır.
Elverişli iklim koşulları, yeterli ekilebilir alanı ve suyuyla Türkiye
kendisini doyurabilecek potansiyele sahip şanslı ülkelerden de biri.
Ama, giderek medeniyetlerin gelişmesini etkileyecek düzeye ulaşan
küresel sorunlara iyi hazırlanmak zorunda.

Cennet Türkiye?

Ülkemizin önemli ayrıcalıklarını kanıksamışızdır. Örneğin, pazar
yerlerimizi dolduran gıda bolluğu dünyanın büyük nüfusları için hayal
bile edilemez. Dört mevsimi de yaşarız ve bulunduğumuz enlemde, yazın
uzayan günlerimiz hiç ışıksız da kalmaz gecesiz de.
Deprem ve orman yangınlarından korkarız ama her yıl okyanus kıyılarını
yerle bir eden tayfunlar, önüne çıkanı silip süpüren hortumlar,
tufanlar yaratan muson yağmurları, kum fırtınaları, buz yağmurları,
son yıllarda Pasifik kıyılarının korkulu rüyası tsunamiler,
yanardağlar... tanıdığımız afetler değildir.

Bitki ve hayvan tür çeşitliliğimiz oldukça zengin olmasına karşın,
denizlerimizde katil köpekbalıkları, ölümcül denizanaları; doğa
alanlarımızda timsah, aslan, fil saldırıları; bağ bahçelerimizde ölüm
saçan yılanlar, olağan tehlikelerden değildir. Çekirge sürüsü gibi
böcek istilaları görülmez.

Dünyada her yıl milyonlarca can alan bulaşıcı, paraziter hastalıklar
burada nadirdir. Ozon tabakasının incelmesiyle şiddeti artan ve
özellikle güney yarıkürede tehlikeli düzeylerde olan ultraviyole
ışınları ülkemizde genelde orta şiddettedir ve D vitamini almamıza
yeterli düzeydedir.

Rüzgar ve özellikle güneş enerjisi potansiyelimiz Avrupa'daki en
yükseklerden, jeotermal kaynaklarımız ve -geleceğin enerji
teknolojisinde kullanılacak- bor madenimiz dünyadaki en
zenginlerdendir. Karbon tutma teknolojileri gelişirse
değerlendirilecek kömürümüz boldur.

Nüfusumuz gençtir ve artışı genelde kontrol altındadır. Kültür
çeşitliliğimiz yaratıcı potansiyel açısından değerli bir sermayedir.

Küresel Sorunlar

Yedi milyara yaklaşan dünya nüfusuna her gün 230bin kişi ekleniyor.
Nüfus ve tüketimin katlanarak büyümesi dünyanın doğal kaynaklarını
bitirirken, kirliliği yok etme kapasitesini aşıyor; örneğin, balık
üretiminin artması artık imkansız sayılıyor, atmosferde biriken sera
gazları iklimi değiştiriyor. İklimin değişim sürecinde şiddeti artan
kuraklık, sel, fırtınalar; yayılan bulaşıcı hastalık, parazit,
istilacı türler; ve çevre kirliliği ile mücadele için ülkeler giderek
daha çok kaynak ayırmak zorunda kalıyor.

Kalabalık nüfusların -üretmek için birkaç kat fazla tahıl gerektiren-
et yemeye başlamasıyla ve tarımsal üretimde hayvan yeminin,
biyo-yakıtın paylarının artmasıyla, kişi başına düşen gıda-tahıl
miktarı yıllardır küçülüyor, stoklar azalıyor. Üstelik büyük çoğunluğu
doyuran tahıl üretiminin 12 türe inmiş olması gıda güvenliğimizi riske
sokuyor. Dünyanın artmaya devam eden nüfusunu doyurabilmek için gıda
üretiminin artması gerekirken, tersine, sıcaklık artışı yüzünden
azalacağı hesaplanıyor. Şehirleşme, erozyon ve tuzlanmaya sürekli
kaybedilen topraklar da cabası.

Yenilenemeyen yeraltı sularını hızla bitirmekte olan Çin ve Hindistan,
yüzyılın ortasında Himalayalar'daki buzlar kuruyup dünya tahılının
dörtte birini üreten tarlalarını kaybederse kıtlık kaçınılmaz, hatta
savaşlar da. Mali kaynakları bol Çin, Japonya dışarıda tarım alanları
kiralamaya başladı bile. Yükselen tahıl fiyatları şimdiden yoksul
ülkeleri açlığa itiyor, siyasi düzenler bozuluyor, mülteci sorunu
büyürken hepimiz için güvenlik riskleri artıyor. Kendini
doyurabilmenin stratejik değeri artıyor, sınırlarını koruyabilmenin de
önemi.

İklimin ısınması kadar salınımların büyümesi ürkütücü. Yarım yüzyılda
Avustralya'nın ortalama sıcaklığı 1 dereceden az arttı ama
güneydoğusundaki son aşırı-sıcak dalgasında yüzlerce insan öldü,
verimli çiftlikler terk edildi, normalde orman ekolojisinin parçası
olan yangınlar afete dönüşürken 200 kişiyle birlikte kasabaları yuttu,
sayısız canlı telef oldu. Orada yaşananlar, ısınan dünyada
olabileceklere örnek gösteriliyor.

Yeni hastalıklar, parazitler, istilacı türler ısınan bölgelere
yayılarak insan sağlığını ve ekolojileri etkiliyor. Her yıl birkaç
milyon ölüme yol açan sıtma, Batı Nil virüsü gibi hastalıklar
sivrisineklerle birlikte kuzey yarımküreye yayılıyor, bitkilere yeni
parazitler dadanıyor.

Küresel Çözümler

Öte yandan, dünyada daha tokgözlü ve paylaşımcı bir kültür gelişmeye
başlıyor. Mal tüketimine dayanan ekonomik büyüme yerine daha az ama
kaliteli üretim, temiz enerji, atıkların yeniden kullanımını içeren
sürdürülebilir ekonomik modeller ortaya çıkıyor. Emisyonları azaltmak
için ülkeler organize oluyor ve Kyoto Protokolünün yarattığı karbon
ekonomisi, henüz iyi işlemese de, karbon emisyonunu ekonominin
deklemlerine sokmayı başarıyor ve örneğin ormanları korumaya mali
değer kazandırıyor. Su ve enerji kullanımında verimi artırmak, hayvan
yemi/biyoyakıt üretiminde tahıl yerine atık kullanmak için
teknolojiler geliştiriliyor. Farklı koşullara dayanıklı tarımsal tür
çeşitliliğini korumak için gen bankaları kuruluyor, yerel türler
yeniden ekilmeye başlanıyor, parazite dayanıklı tohumlar
geliştiriliyor.

Türkiye'nin Durumu

Kuraklıktan en çok etkileneceği tahmin edilen bölgenin kıyısında yer
alan ülkemiz öncelikle, uğruna savaşlar çıkabilecek suyunu verimli
kullanmak zorunda. Birkaç yılı bulabilen kuraklıklar Anadolu'da olağan
ama yağışların azalması, tarımsal çıktılarımızı düşürecek. Son
yıllarda zaten tarımsal üretimimizi artıramamışız, yetersiz
beslenenlerin oranı az da olsa büyümüş. Nüfusumuz ve düşük et yeme
oranımızda beklenen artışa rağmen, fark belki hala kapatılabilir.
Tarım alanlarımızı gözümüz gibi korumak, çiftçilerimizi ekolojik
üretime yönlendirip desteklemek, tarımsal tür çeşitliliğimizi
güçlendirmek, biyo-yakıtları atıklardan üretmeyi teşvik etmek, acil
atılması gereken adımlar.

Kuraklık artışı, orman yangınlarını da tetikleyecek. Ormanlarımızı
geliştirmek ve yönetiminde, tabandaki yanıcı birikintilerin
temizlemesi gibi, yangına karşı önlemler almak şart. Atıkları
azaltmak, sanayi veya enerji üretiminde yeniden değerlendirmek için
fiziki/hukuksal altyapımızı güçlendirmek önemli.

Rüzgar yatırımlarıyla ivme kazanan yenilenebilir enerji üretimimizi
çok daha artırmak, güneş ve dalga enerjisi gibi her türlü kaynağımızı
değerlendirebilmek için araştırma ve yatırım yanında, kullanımı da
teşvik etmek gerek.

Ortaya çıkan yeni hastalık, böcek ve parazitlerle mücadele için
yatırımlar yanında, bir disiplin kültürü de geliştirmek; gümrüklerde
daha sıkı kontroller yapacak altyapıyı kurmak; salgın hastalık
risklerinin arttığı bir dünyada, aşı ve ilaçta dışa bağımlılıktan
kurtulmak olmazsa-olmazlar.

Sonuç

İnsanlık bu güne kadar savaşlar, hastalıklar, açlık ve doğal afetlerle
baş etmeyi başardı ve bugünkü medeniyet düzeyine ulaştı. Gelişmeyi
yine sürdürebilir ve yüzyılın ortasında 9 milyarı bulacak nüfusunu
-bugünün açgözlü beklentilerini karşılayamasa da- yeterli bir yaşam
kalitesinde taşıyabilir. Ama bu sürecin mutlak kaybedenleri olacak,
değişen koşullara adapte olabilecek teknik/mali altyapısı olmayan,
bilgiyi kullanmayı bilmeyen, ekonomisini ve teknolojisini
dönüştüremeyenler arasında.

Bunlardan biri olmamak için, bilgi üreten ve kullanan bir topluma
dönüşmemiz gerekiyor ama OECD ülkeleri arasında eğitimde en
sonlardayız, çoğu sınav hazırlığına indirgenmiş eğitim modelimiz
gerçek eğitimden giderek uzaklaşıyor, bilgi veri tabanlarımız yok
denecek kadar az, planlama yapan kurumlarımızı pasifize ediyoruz,
kurumsal hafıza oluşturamıyoruz, siyasi çekişmeleri bir kenara bırakıp
toplumsal çıkarımız için ortak akıl üretmeyi beceremiyoruz. Pek çok
açıdan şanslı bir konumda olan ülkemiz çok daha iyisini başarmak
zorunda.

Mayıs 2009

KÜRESEL SORUNLAR ve BİREYSEL SORUMLULUK

Seksenli yıllarda ortaya çıkan ilk global sorun - ozon tabakasının incelmesi - devletler düzeyinde ilk uluslararası hareketi getirdi ve Montreal protokolu imzalandı. Küresel ısınma belirtilerinin ortaya çıkmasıyla da sera gazlarının kısıtlanması devletlerin gündemine taşındı ve Kyoto protokolü imzalandı. Bunlar küresel başarılar olarak görülebilir. Ama diğer taraftan, ülkeler "tüketime dayalı" ekonomilerle kalkınmaya başladıkça global tüketim katlanarak artıyor. (Kaynakları sınırlı bir sistemde katlanarak artan tüketimin, o sistemi çökerteceği belli.)

Bilim adamlarından öğrendiklerimiz sera gazlarına bağlı iklim değişikliği nedeniyle dünyamızın ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğu. Bu süreçte iklim felaketleri sayı ve şiddet olarak katlanarak artacak. Bu iddiaların gerçekleşmekte olduğunun bilimsel göstergeleri de var. "Feedback mekanizmaları" ortaya çıktıkça, ısınmanın dehşet verici şekilde hızlandığı ve, en önemlisi, geri dönebilirlik sınırlarını aşmaya yakın olduğumuz kanısı var.

İnsanoğlunun sınırsız yaratıcılığına güvenerek, ben türümüzün geleceğini kurtarabileceğimize inanıyorum ama bu hiç mi hiç kolay değil. Sorumluluğu bilim adamlarına, devletlere atıp, sanayiciye kızarak değil, ancak her birimiz yaşam felsefemizde çok radikal değişiklikler yaparak başarabiliriz.

Makro düzeyde ekonomik gelişmeyi mutlaka "sürdürülebilirlik" kavramı çerçevesine oturtmalıyız (orman gibi yenilenebilir kaynaklar için, kaynağı kullanma oranının kaynağın kendini yenileme oranını aşmaması; kömür gibi tükenebilir kaynaklar için, tüketme oranının, o kaynağın yerini alabilecek alternatifler bulma oranını aşmaması).

Bireyler olarak, gelişmişliği daha fazla meta tüketmek olarak algılamaktan vazgeçmeli, yeni kriter getirmeliyiz. Örneğin, su gibi benzin içip kamyonet gibi emisyon veren araçlar satın almak değil, en "yeşil" olanı kullanmak, daha çok elektrikrik değil daha çok kültür, daha çok yenilenebilir kaynak tüketmek gibi. Aslında biz bireyler tüketim alışkanlıklarımızla sanayiciyi yönlendiriyoruz. Ayrıca, yeryüzüne birey olarak verdiğimiz zararı azaltmak için yapabileceklerimiz var. (internette kendi "ekolojik ayakizi"inizi hesaplayan siteler bile var)

Unutmamalı ki hiç bir üretim ve tüketim çevreye zarar vermeden yapılamaz; amaç mümkün olan (teknik/ekonomik..) en azına indirmek ve zararı telafi etmek için örneğin ağaç dikmek.

Bireysel olarak yapabileceklerimiz konusunda birkaç öneri:

- Aşırı tüketimden kaçınmak,
- Geri dönüşümü benimsemek, geri dönüşümlü ambalajdaki ürünleri seçmek,
- Az benzin kullanan, emisyonu düşük araç satın almak ve gereksiz kullanmamak,
- Evinizde elektrik üretmek, güneş panelleri kullanmak,
- Isıtma ve soğutmayı minimum kullanmak,
- Elektrikli aletleri kullanmazken açık veya beklemede bırakmamak,
- Enerji verimi yüksek elektrikli araç/gereç kullanmak,
- Çöpleri en aza indirmek,
- Et ve işlenmiş ürünler tüketimini azaltmak,
- Kimyasal tüketimini azaltmak,
- Su kullanırken ziyan etmemek,
- Gereksiz kağıt kullanmamak,
- Organik ürünler kullanmak,
- FSC sertificası olmayan tropikal ahşap ürünleri satın almamak,
- Doğal yaşama zarar vermemek, desteklemek,
- vb.

(Ocak 2007)


BİR İLETİŞİM KAZASI: Mini Buz Çağı - Radikal 18.1.2010

İnternet, şüphesiz, bilgiye erişimde bir devrim yarattı. Bilimsel, kültürel müthiş arşivleri elimizin altına getirirken, yeni çıkan istatistiklere, henüz-tamamlanmış araştırmalara, en son haberlere hızla ulaşmamızı sağlıyor. Devlet kurumlarının ürettiği bilgiyi kamu malı sayıp, cömertçe hepimizin kullanıma sunan batılı yasalar da sağolsun; darısı ülkemizin başına!

Öte yandan, bu hızlı iletişim sistemi, çarpıtılmış bilgilerin, uydurma haberlerin, çeşit çeşit komplo teorilerinin de bombardımanı altında ve gerçekleri ayıklamak kolay değil. İyice mantıksız olanların bile yarattığı ruh-hali insanları etkileyebiliyor, akılcı değerlendirmeler yapmaktan alıkoyabiliyor. Hurafeler gibi, bunlara da karşı çıkmak cesaret işi; aşırı tepkilerden kurtulsanız da taraf olarak etiketleniyorsunuz. Amaca göre çarpıtılan bilgiler, biribirinden kopyalanıp yayıldıkça, esas kaynaklara ulaşma
becerisi sınırlı olan kitleler, gerçekleri ancak çeşitli bozuk aynalardan yansıtılmış şekliyle görebiliyor.

Çarpıtılmış bilgiler bazen gazete manşetlerine kadar da taşınıyor. Çevre konusunda son örnek, mini buz çağının kapıda olduğu haberi. Avrupa ve Kuzey Amerika’da son haftalarda yaşanan anormal kış koşulları üzerine, (birbuçuk yıl önce yayımlanmış bir bilimsel çalışma), İngiliz Daily Mail gazetesince, büyük ölçüde çarpıtılarak yayınlanınca, internet yayınlarına, bloglara, ve bütün dünyada gazete manşetlerine taşındı. Araştırmayı yürütenlerden (aynı zamanda BM iklim paneli modelcilerinden biri olan) Dr. Mojib Latif, durumu düzeltmek için oradan oraya koşup mülakatlar vermekle meşgul.

Öncelikle, bahsedilen araştırma 20-30 yıllık mini buz çağı bir yana, önemli bir soğumadan bile bahsetmiyor. Kuzey Atlantik Okyanusundaki suların, doğal döngülere bağlı olarak soğuduğunu, Kuzey Amerika ve Avrupa’da da serinlemeye neden olduğunu, bu yüzden de küresel ısınmadaki artışı birkaç yıl daha önleyebileceği kanısında. Dr. Latif, uzun dönemli küresel ısınmadan hiç şüphesi olmadığını, 2015’lerden sonra sıcaklığın tekrar yükseleceğini tahmin ettiklerini vurguluyor. Ayrıca, son yaşanan soğuk hava dalgasının olağanüstü basınç sistemlerinden doğan kısa süreli bir fenomen olduğunu, kendi bahsettikleri serinlemenin ise 10-yıllık bir iklim eğilimi olduğunu belirtiyor. Bu arada, Pasifik Okyanusu’ndaki ısınma olayı (El Nino) yüzünden, Güney yarıkürede sıcaklık rekorları kırılmakta olduğunu hatırlatalım. İstanbul’da da ocak ayında ağaçlar tomurcuklanmış durumda.

İklim, çok çeşitli faktörlerin ve henüz çok azını çözebildiğimiz karmaşık sistemler ağının sonucu olsa da, bugün bilimin vardığı noktadaki hakim görüş, küresel ısınma eğiliminin süreceği ve insan aktivitelerinin buna önemli katkıda bulunduğu. Ama, (BM iklim panelinin 2007 raporunda da belirtildiği gibi) yıllık veya onyıllık kısa dönemlerde, doğal etkiler baskın çıkıp, genel eğilimden sapmalar yaratabiliyor. Son birkaç yıldır güneş aktivitesinin çok düşük seyrediyor olmasının da ısınmayı bir miktar maskelediği düşünülüyor.

Bugün (pek bilimsel destekçisi olmayan) mini buz çağı iddialarını önemsemeyebiliriz ama dün de, aşırı sıcaklar yaşanırken, küresel ısınma yüzünden birkaç onyıl içinde iklim kıyameti iddiaları toplumlarda tedirginlik yaratmıştı. İster reyting, ister politik amaçlı olsun, alarm zillerini gereksiz yere çalıp durmak, dikkat çekmeyi başarıyor gibi görünse de, toplumları gerçek sorunlara karşı duyarsızlaştırıyor ve kısa süre içinde ters-tepmeye mahkum. Eh, yalancının mumu yatsıya kadar!

NOT: Gazetelerde haber "İngiliz Bilimadamlarına göre.." diye verildi. İşin ilginç yanı iki baş araştırmacı da İngiliz bile değil ve iki ayrı Alman enstitüsünde görev yapıyor.



KIYAMETE ÇEYREK KALA (?)

(Cumhuriyet gazetesinin Bilim ve Teknoloji dergisinde 13.4.2007 de çıkan yazımın uzun versiyonu)

Küresel iklim değişikliği nedeniyle insanoğlu büyük bir sorunla karşı karşıya. Dünyanın birçok bölgesini zor günler bekliyor. Fakat bu, bir kıyamet habercisi olarak değil, dünyanın sınırlarını aştığımızın güçlü bir göstergesi olarak algılanmalı. Dengeleri yerine oturtmak da elimizde.

KAYNAKLARIN SINIRLARI

Dünya nüfusunun ve tüketimin katlanarak artmaya devam etmesi durumunda, kaynakları da, kirliliği yoketme kapasitesi de sınırsız olmayan dünyamızın krize gireceğini daha 1970'lerde bir modelleme çalışması tahmin etmişti (1). Aynı bilim insanları, Massachusetts Institute of Technology'de geliştirdikleri dünya ölçeğinde üretim ve kaynak tüketimi modelini 30 yıl sonra güncelleyip yeniden çalıştırınca, birçok kaynağın ve kirlilik akışının 'sürdürebilirlik' sınırlarını aşmış olduğu sonucuna vardılar ve yüzyıl içinde büyümenin sınırına gelineceğini öngördüler. Fakat bu çalışmanın sonuçları insanlık için ölüm fermanı olarak değil, bu gidişi durduracak seçenekleri vurgulayan bir uyarı olarak sunuldu (2).

Bunu izleyen başka çalışmalar, dünyada orman, su gibi bir çok kaynağın, kapasitesinin çok üzerinde kullanılmaya başlandığını hesapladı (3). Batının kalkınma modeliyle hızla büyüyen kalabalık ülkelerin kaynak tüketimi hız kesmezse, yakın gelecekte gezegenimiz yetmeyecek. Örneğin, bugün Çin, ABD'nin iki katı et ve çelik tüketiyor; 2031'de ABD'nin şimdiki gelir ve tüketim düzeyini yakaladığında, sırf kağıt gereksinimi bugünkü dünya üretiminin iki katı olacak. O tarihte Hindistan'ın nüfusu da Çin'i geçecek. Yeni bir kalkınma modeline gereksinim olduğu çok açık (4).

SINIRLARIN AŞILMASI

Küresel sınırların aşıldığının ilk göstergesi 1980'lerde umulmadık bir yerden, stratosferden geldi. Güney kutbu üzerinde, bizi güneşin zararlı ultraviole ışınlarından koruyan ozon tabakasında oluşan deliğe, buzdolabından spreylere birçok yerde kullandığımız kloroflorokarbon (CFC) gazlarının sebep olduğu ispatlanınca, ülkeler hızla organize oldu ve1987'de Montreal protokolü ile CFC kullanımı sınırlandı. Ozon deliğinin, ilk tahminlerden gecikerek, 2050'lerde kapanması bekleniyor. Ozondaki incelmenin etkisi tam bilinmese de, deliğin altlarına düşen Avustralya halen dünyanın cilt kanseri başkenti; istatistiklere göre yaşamını burada geçiren insanların yarısı bir tür cilt kanseri oluyor.

Küresel ısınma da, sınırların aşıldığının önemli bir göstergesi olarak kabul edilmeli. Yeni açıklanan Birleşmiş Milletler İklim Paneli'nin (IPCC) raporu, önlem alınmazsa yüzyılımızın sonu için güç koşullar öngörüyor. Sıcaklığın artması, yağışların kayması topyekün değilse de, bölgesel felaketleri getirebilecek. Seller, fırtınalar, kuraklıklar... Özellikle de medeniyetin iklim karşısındaki en zayıf halkası olan tarım çıktılarında büyük iniş çıkışlar beklenebilir. Azalan yağışlar, doğada (baraj gibi) su stoklayan kar ve buzulların yokolması, önemli bir su sorunu ortaya çıkartabilecek. Bu da bölge insanı için ya göç etmek ya da zor koşullara uyum sağlamak demek. Buna karşılık, şimdi çok soğuk olan bölgelerin yaşanılır hale geleceğini, tarıma açılacağını da göz ardı etmeyelim. Isınma her yer için kötü değil şüphesiz.

TAHMİN MODELLERİ ve İKLİM

Gelecek tahminleri temelde iki tür modelle yapılıyor. Geçmiş verilere bakıp yakın geleceği tahmin edenler ya da uzun dönemde davranışı tahmin edenler. Birinci tür bir model bize birkaç dönem sonra, örneğin 5 yıl sonra bir ormandaki ağaç sayısını söyleyebilir. İkinci tür model ise, onlarca yıl sonunda bir ormandaki yaş dağılımının, ve dolayısıyla kereste üretiminin, değişme dinamiğini gösterebilir. Uzun dönemli modeller doğaları gereği 'nokta' tahmini değil, 'davranış biçimi' tahmini yapar. Ama kıyameti tahmin edebilmek için hem uzun dönemli, hem anlık tahmin gerekiyor ki bunu yapmak imkansız. IPCC raporu da zaten buna kalkışmıyor. Yine de, bu rapor üstünden biçilen kıyamet tahminleri az değil.

Oysa, böyle uzun dönemli modeller, kehanette bulunmaktan çok stratejik kararlar almaya yarıyor. Farklı kararların dünyayı (veya şirketi) nasıl etkileyeceğini karşılaştırmamızı sağlıyor. İklimi modellemek de hiç kolay değil. Yakın gelecek için yapılan 'nokta' tahminlerinde bile büyük sapmalar olabiliyor. Kaotik/karmaşık sistemlerin aşırı kırılgan dengeleri için kullanılan "kelebek etkisi" deyiminin meteorolojik modellerden çıktığını hatırlayalım.

Endüstri devriminden sonra iklimde belirleyici faktör olarak sera gazları öne çıksa da, milyarlarca yıldır iklimi değiştiren, dünyanın ekseni ve yörüngesindeki kaymalar, güneşteki değişmeler, tektonik hareketler gibi yeterince araştırılmamış dış etkenler var. İklim süreçleri karmaşık mekanizmalar, hatta kaotik süreçler, içeriyor. (Kaotik sistemler, doğaları gereği tahmin edilemez.) Gecikmelerle çalışan mekanizmaları var. (Örneğin, atmosfere salınan karbondioksiti tamamen durdursak bile sıcaklık bir süre artmaya devam edecek (5)) Bilim insanlarını ürküten eşikleri var. (Örneğin, bir bölgedeki deniz suyu sıcaklığı bir eşiği aştığında, tüm okyanustaki akıntıları değiştirip sıçrayan bir etki yaratabilir. (6)) Positive feedback (artırıcı döngü) denilen, kendini hızlandıran mekanizmaları var (Örneğin, ısınan tundralar karbondioksit salıyor, bu daha fazla ısınmaya, o da dönerek daha çok gaz salınımına neden oluyor.(7)) Ayrıca, elemanları arasında bire bir ve doğrusal olmayan (non-linear) ilişkiler var.

Bütün bunların yanında, insanoğlunun var olduğu süre, yeryüzünün zaman skalası içinde çok kısa. Yeryüzü milyonlarca yıldır buzul çağlarına girip çıkıyor. Bizler için önemli olansa on veya yüz yıldaki değişme. Fosilleşmiş buzullardan çıkarttığımız 800 bin yıllık veriler, sera gazları ile sıcaklık arasında sıkı bir ilişki olduğunu, dünyanın kabaca 100 bin yıllık periyodlarla -8 ila +4 derece arasında ısınıp soğuduğunu gösteriyor. Son 50 yıldaki karbondioksit düzeyi bu dönemdekinin çok üzerine çıkmış ama 50 yıl o skalada minik bir nokta. Ortalama sıcaklık son 30 yıldır hızla artıyor ve bu artış sera gazlarıyla açıklanıyor. Dünyanın enerji dengesi bozuluyor (5). Atmosferdeki karbondioksitin yüzde 40 kadarınının absorbe edileceği hesaplanıyor, ama bu oranın değişip değişmeyeceği, geri kalanın ne kadar ısınma yaratacağı, bunun dengeleri ne kadar bozacağı, çeşitli mekanizmaların tepkileri tam bilinmiyor.

Belirsizlikleri modellere koyabilmek için varsayımlar yapılıyor ve üç boyutlu çalışabilen süper bilgisayarlarla zaman ve mekan için tahminler yapılıyor. Modeller, zaman geçtikçe yeni verilerle günceleniyor ve bilimsel ölçütlerle test ediliyor. Sonuçta, kusursuz oldukları söylenemez ama bilimin bugün ulaştığı düzeyi yansıtıyorlar ve sonuçları elimizdeki en geçerli bulgular. Üstelik, beklemek çok riskli buna karşılık öneriler sağduyulu. Bize, insanoğlunun iklim üzerindeki etkisini azaltmak için, karbondioksit emisyonunun öncelikle artış hızını durdurmak, sonra da azaltmak gerektiğini gösteriyor. Bundan öteye giderek kıyamet tahminleri yapmak hem yanıltıcı, hem de toplumda umutsuzluk ve kaderci bir boşvermişlik duygusu yaratması açısından tehlikeli.

ÇÖZÜM

Sera gazı emisyonlarını azaltmak kolay değil ama, 'iki derecelik bir artışın dünyayı başka bir gezene çevireceği' uyarısını yapmış olan (8) NASA bilimadamı James Hansen bile, yalnızca verimi artırarak karbondioksit artış hızını durdurabileceğimizi söylüyor. Azaltmak için ise elektik santrali ve araç emisyonlarını kısmak gerekiyor (9).

IPCC raporunun kendisinin dünyada yarattığı ivmenin bile kendi en kötü senaryolarını değiştirmeye başladığını, Kyoto protokolunun gelişmiş ülkelerden başlayarak karbondioksit emisyonunu sınırladığını unutmayalım. En büyük emisyonu yaratan ABD ve Çin henüz bu protokolü imzalamadıysa da, ABD'de (şimdiden 50 milyon kişiyi kapsıyan) eyalet ve şehir yönetimleri mevzuatlarını protokole uyduruyor. Çin'de ise verim çok düşük olduğu için düzeltme alanı çok fazla. Esas gereken şey politik irade.

Elbette, değişiklikleri yapmak için mali kaynak da gerekiyor. Fakat, küresel ısınmanın ekonomiye etkisini (İngiltere Hazine'si için) inceleyen yeni Stern raporuna göre, ısınmayı önlemenin şu anda maliyeti dünya GSM'sinin yüzde biri kadar. Önlem alınmazsa, iyi-kötü senaryo arasında her yıl yüzde 5-20'si arasında, ekonomileri çökertecek kadar büyük bir maliyeti olacak (10). Oysa, bugün sera gazlarını artırarak dünyayı ısıtan (benzin sübvansiyonu gibi) etkinliklere harcanan yüz milyarlarca dolarlık teşviğin bir kısmı yenilenebilir kaynaklara kaydırılabilirse, bu teknolojilerin gelişmesi büyük ölçüde hızlanabilecek (4). Teknoloji geliştikçe de maliyetler düştüğü için kullanım artacak. Artık bizim mevzuatımızın da izin verdiği gibi, herkes evinin çatısında kendi temiz elektriğini üretirken, bir yandan da temiz hava soluyabilecek.

SONUÇ

Küresel iklim milyonlarca yıldır değiştiği gibi, değişmeyi sürdürecek. Ama bu dengelere verdiği zararı azaltmak insanoğlunun elinde. Yalnız iklim açısından değil, dünyamızın kritik 'sınır'larını aşmamak için (Birleşmiş Milletlerin 1992 Rio konferansından beri duyduğumuz) 'sürdürebilirlik' kavramını hayata geçirmek gerekiyor. Temel ilkeleri hatırlayalım: orman gibi yenilenebilir kaynakların kullanımında, kaynağın kendini yenileme oranını aşmamak; kömür gibi yenilenemez kaynaklarda, alternatif kaynaklar bulma hızını aşmamak; atık yaratırken ise yeniden kullanım/zararsız bertaraf etme oranını aşmamak.

Bu ilkelere uymak, elbette dünya ekonomisinde, yaşam biçimimizde büyük değişiklikler gerektiriyor. Ama şimdiden başarılı örnekler sayılabilir: Amsterdam'da şehir içi trafiğinin yüzde 35'i bisikletle yapılıyor; Danimarka elektriğinin yüzde 20'sini rüzgardan sağlıyor, 2030'da yüzde 50 planlanıyor; Hindistan, küçük ölçekli süt endüstrisinde yem olarak tahıl atıklarını kullanarak dünya süt üretiminde başı çekiyor; Çin'de ekolojik tarla balıkçılığıyla okyanustan avlanandan daha fazla balık üretiliyor (4).

Bu örnekler bize, 'sürdürülebilir' ekonomik modelin mümkün olabileceğini gösteriyor. Hem uluslararası, hem ulusal, hem endüstriyel, hem de bireysel düzeyde israfı önleyerek, temiz teknolojilere ağırlık vererek, atıkları ve suyu yeniden kullanarak, verimi artırarak, geleceğe umutla bakmaya devam edeceğiz; çocuklarımız da, torunlarımız da.

Kaynaklar:
1 Limits to Growth, Dennis L. Meadows, Donella H. Meadows, Jorgen Randers, Universe Books, 1972.
2 Limits to Growth: The 30-Year Update, Dennis L. Meadows, et al., Chelsea Green Press 2004.
3 Living Planet Report 2002, World Wide Fund for Nature.
4 Plan B 2.0: Rescuing a Planet Under Stress and a Civilization in Trouble, Lester Brown, W.W.Norton & Company, 2006.
5 Earth's Energy Imbalance: Confirmation and Implications, James Hansen, Larissa Nazarenko, et al., Science, 28.5.2005.
6 Thermohaline Circulation, the Achilles Heel of Our Climate System, WS Broecker, Science, 1997.
7 Permafrost and the Global Carbon Budget, Sergey A. Zimov1et al., Science, 16 June 2006.
8 Climate change: 'One degree and we're done for', James Hansen, New Scientist, 27.9.2006.
9 Is There Still Time to Avoid Dangerous Antropogenic Interference with Global Climate, J. Hansen, American Geophysical Union, San Francisco, 6.12.2005.
10 Stern Review: The Economics of Climate Change, Nicholas Stern, Cambridge University Press, January 2007.

KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ, KYOTO, DEĞİŞEN SANAYİ (2005)

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne üye ülkeler tarafından 1997'de Japonya'nın aynı isimli kentinde onaylanan Kyoto protokolu, Rusya'nın sürpriz katılımı sayesinde, Şubat ayında yürürlüğe girdi. Kimilerinin "gereksiz," kimilerinin ise "yetersiz" diye eleştirdiği protokol niçin bu kadar önemseniyor? Nasıl oldu da birkaç uçuk bilim adamı ve çevrecinin başlattığı bir tartışma, Birleşmiş Milletlerin, dünya liderlerinin ve sonunda, iş dünyasının gündemine kadar taşındı?

Küresel İklim Değişikliği

Küresel ısınmanın gerçek olup olmadığı, insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının iklimi değiştirip değiştirmediği yıllardır tartışılıyor. Bazı bilim adamları iklimin kaotik sistemlerden olduğunu, bütün girdilerini belirleyebilsek bile çıktılarını hiç bir zaman tahmin edemiyebileceğimizi söylüyorlar. Ayrıca, yeryüzünün zaman skalası insanoğlununkinden çok farklı. 130 bin yıllık mercanlardan, fosil buzullardan bilgi çıkartmakla övünüyoruz. Buna karşılık, iklim milyonlarca yıldır değişiyor.

Elimizdeki verilere bakarsak, 1998 yeryüzü sıcaklığının kaydedilmeye başlandığı 1860'lardan beri en sıcak yıl; sonra sırasıyla 2002, 2003 geliyor. Bu, insanlığı ilgilendiren zaman diliminde epey anlamlı bir bilgi gibi duruyor. Elbette öğrenilecek, keşfedilecek çok şey var, buna karşılık riskler de büyük.

Matematiksel bilgisayar modellerinden öğrendiğimize göre, karar mekanizmalarında gecikmeler olan bir sistemde, belli kısıtların çok ötesine taşılırsa, sistem dengesini yitirip, şiddetli iniş çıkışlarla çökebiliyor. Yani doğru kararları almakta gecikip bazı sınırları kritik ölçüde aşmışsak, artık sistemi tekrar rayına oturtmak için çok geç olabiliyor.

Bu karmaşık sistem yasasını doğrulayan somut vakalar da var. Örneğin, ABD'de bir milli parkta soyu tükenmekte olan geyik türünü kurtarmak için o geyiği öldüren vaşaklar aşırı avlanınca, geyik nüfusu önce hızla artıyor (bu noktada başarı sağlandığı düşünülüyor); fakat, bir süre sonra aşırı çoğalan geyikler bitki örtüsünü yokedip ardından açlıktan tümden yokoluyor. Ya da hesapsız pazarlamayla patlayan müşteri taleplerini gitgide daha fazla gecikmelerle karşılayan bir şirket, gelen iptaller sonunda batmaktan kurtulamıyor. İşte küresel tehditler bu yüzden ürkütücü; kritik sınırları ne zaman aştığımızı bilemiyoruz. Bu arada, karmaşık sistemlerin aşırı kırılgan dengeleri için çok kullanılan "kelebek etkisi" deyiminin meteorolojik modellerden çıktığı unutulmamalı.

Gecikmeli karar mekanizmalarına güzel bir örnek ozon konusunda verilebilir: Montreal protokolü ile ozon tabakasına zarar veren maddelerin (kısaca CFC) yasaklanmasını, dünya ülkelerinin kısa sayılabilecek bir sürede böyle organize olabilmesini, önemli bir başarı olarak görüyoruz. Ama neyi başardığımızı henüz tam bilmiyoruz. Çünkü bugün kullandığımız CFC'lerin ozon tabakasına ulaşması en az 10 yıl sürüyor.


Kyoto Protokolü

Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan bilimsel panelin, 1990 daki ilk raporunda insan kaynaklı sera gazı(SG) emisyonlarının ani iklim değişikliği yaratabileceğini doğrulamasının ardından, 1992'de Türkiye'nin de katıldığı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi imzalandı. Sözleşmenin SG emisyonu ile ilgili kararları, Kyoto protokolu ile uygulamaya konuyor ve özellikle, enerji üretimi, fabrika, motorlu araçlardan kaynaklanan emisyonlar, gelişmiş ülkelerden başlayarak sınırlandırılıyor.

Şimdilik 128 ülkeyi hukuken bağlayan protokolün ilk etabı olan 2008-2012 yıllarında, 40 gelişmiş ülke, SG emisyonlarını, 1990 yılındakinden ortalama yüzde 5 azaltacak. İklim dostu politikalarda başı çeken Avrupa Birliği (AB), emisyonlarını yüzde 8 azaltmayı vaadediyor, Japonya ise yüzde 6. Bu miktarların önemli azaltmalar olmadığı söylenebilir. Fakat, hiç önlem alınmazsa, yeni gelişmekte olan ülkelerin de katkısıyla, 2030'lara gelindiğinde toplam emisyonun endüstri devrimi öncesinin iki katına çıkacağı hesaplanıyor.

Protokolde, emisyonlarını fiziksel olarak sınırların altına düşüremeyen gelişmiş ülkeler için verilen seçenekler, gelişmekte olan ülkelere teknoloji ve finansman transferine olanak sağlıyor: Gelişmekte olan ülkelerde temiz teknoloji yatırımları yaparak, orman dikerek puan kazanılabiliyor, ya da emisyon hakkı satın alınabiliyor. Gelişmiş ülkeler kendi aralarında da emisyon azaltıcı yatırımlar yaparak puan kazanabiliyor. Şimdiden bu alış veriş için şirketler kurulmuş, finans gazetelerinde özel ekler yayınlanıyor.

Emisyon hakkı satın almaya da sınır getiriliyor. AB, emisyon sınırına ulaşmanın yarıdan fazlasını ülke içi emisyonlarını azaltarak sağlamak kararında. Bu yüzden, Türkiye gibi linyiti bol ülkeleri ilgilendiren kömür santralleri için temiz teknolojiler geliştiriliyor, rüzgar ve güneş enerjisi, bioyakıt, yakıt hücresi gibi temiz teknolojilere teşvikler sağlanıyor. Yani, uçsuz bucaksız insan yaratıcılığının filizlenebilmesi için verimli topraklar oluşturuluyor.

Ayrıca, elektrikli aletlerin, iletim hatlarının verimi kat kat artırılarak yeni santral gereksinimi azaltılmaya çalışılıyor. Gün boyu harcadığı toplam elektrik, küçük bir ampulünkini aşmayan buzdolapları üretiliyor (hem de bir Türk şirketi tarafından). Yani bugün bir "gelişmişlik ölçütü" olarak kullanılan "kişi başına elektrik tüketimi" belki günün birinde, gelişmiş ülkeler arasında "teknolojik geri kalmışlığın" göstergesi olabilecek.

Türkiye'nin Durumu

Rüzgar, güneş, jeotermal ve biokütle kaynakları açısından oldukça şanslı olduğu halde, ithal doğalgaza gitgide bağımlı hale gelen ülkemizde, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına izin verecek kanunun yakında çıkması bekleniyor. AB yasalarıyla uyumlu olarak bioyakıt kulanımını zorunlu kılacak, atık yağlardan biodizel üretilmesini sağlayacak yasalar da yolda. Yenilenebilir kaynaklarımızı değerlendirebilmemiz için özveriyle çabalayan akademisyen, bürokrat ve iş adamlarımızın üstün çabalarıyla adım adım ilerleme sağlanıyor.

Türkiye henüz Kyoto protokolünü imzalamadı. Bildiğimiz kadarıyla, BM Çerçeve sözleşmesindeki "envanter çıkartmak" gibi temel yükümlülüklerini henüz yerine getirmedi. Gelişmekte olan bir ekonomi olması nedeniyle, ilk etapta emisyon sınırlamasına tabi olacak gelişmiş ülkeler listesinden çıkmayı başarmasına karşın, en geç AB üyeliğiyle emisyon sınırlamasına tabi olacak. Fakat bu zamana kadar, temiz kalkınma projeleri için teknoloji transferi ve finansman sağlama fırsatı var, daha sonra ise gelişmiş ülkeler arasında öngörülen mekanizmalar vasıtası ile yatırım çekebilecek. Bu arada AB'deki çeşitli fonlardan da yaralanabilecek. Kyoto protokolünün yürürlüğe girdiği gün Boğaziçi Üniversitesi tarafından bu olanakların tartışılması amacıyla düzenlenen "Temiz Kalkınma Projeleri İçin İş Fırsatları" çalıştayı, şimdiden bu tür projeler geliştirildiğini gösteriyor.

Gazetelerden öğrendiğimize göre, enerji bakanımız Kyoto'nun 7 yıl sonra, yani protokolün ilk etabının sonunda imzalanacağını belirtiyor. Oysa, protokolün esnekliklerinden yararlanıp yine ayrıcalık talep ederek (örneğin baz alınan 1990 yılını değiştirerek) gecikmesizin imzalansa, teknoloji ve finansman transferi fırsatından yararlanılabilecek. Durumunun bu açıdan iyi değerlendirilmesi gerekiyor.

Değişen Sanayi

Kyoto protokolüne gelişmiş ülkelerin, büyük sermayenin komplosu gözüyle bakanlar hala var. Büyük şirketlerin, global politikaları yönlendirmeye çalıştığı elbette bir gerçek; aynen karşı safta da çevreci lobi grupları, sivil toplum örgütleri, iklim değişikliğinden zarar edecek olan sigorta şirketleri olduğu gibi. Sanırım yanılgı şuradan kaynaklanıyor: Bir çok büyük şirket yeni durumlara hızlı adapte olup, kar etmeyi beceriyor (zaten bu yüzden devasa araştırma/geliştirme bütçeleri ayırıyorlar). Bu sirketlerin sonunda kar etmesi, o politikaların yanlış olduğunun kanıtı olabilir mi? Örneğin Shell, rüzgar enerjisine ciddi yatırım yapıyor, 10 yıl sonra bu alanda lider olursa rüzgar enerjisine de mi karşı çıkacağız?

Bu bağlamda sık kullanılan bir yanlış örnek var: Ozon tabakasını incelten CFC'lere sınır getiren Montreal protokolünün de, alternatif maddeler üreten şirketlerin komplosu olduğu iddia edilmişti. Dupont firmasının bu protokole destek verdiği doğrudur ama, altını çizelim, bunu alternatif maddeler geliştirdikten sonra yapmıştır. O zamana kadar, yıllarca, CFC'lerin ozon tabakasına zarar vermediğini ispatlamak için uğraşmıştır.

Gelişmekte olan Çin, Hindistan ve Brezilya gibi büyük ülkelere emisyon sınırı getirilmemesinin kendi ekonomisine karşı haksız rekabet yaratacağını ileri süren Bush yönetimi, ABD'yi Kyoto'dan çekti. Önceleri - kendi bilim otoritesi National Academy of Sciences'in görüşüyle de çelişerek - ısınmanın yeterli bilimsel kanıtı olmadığını ileri sürdü; şimdilerde ise, SG emisyonlarını kendi iradesiyle azaltacağını belirtiyor.

ABD'de başta petrolcüler olmak üzere bazı iş çevreleri başkan Bush'u destekliyor. Fakat yeşil baskılar büyüyor ve, en güzeli, bu yalnızca çevrecilerden gelmiyor. Reuters'in 16 Şubat haberine göre, ABD'nin en büyük emeklilik fonu Calpers, otomobil üreticilerini sıkı emisyon standartları için zorluyor. AB'de hisse sahipleri tarafından oluşturulan "Carbon Disclosure Project"ten örnek alarak, portfolyolarındaki şirketleri karbon emisyonları konusunda şeffaf olmaya zorluyorlar. Öyle görünüyor ki, dünyanın zenginleri de, torunlarına hisse senetlerinden daha değerli şeyler bırakmak niyetinde!

Ayrıca, Kaliforniya gibi Amerikanın çevreci eyaletleri, Kyoto sınırlarını kendi yönetmeliklerine uyarlıyor. Ülkesi imzalamasa bile, birçok Amerikan şirketi, Kyoto sınırlarına gönüllü olarak uyacağını açıklıyor. Yani, iş dünyası pazarın nereye gittiğini çoktan farketti. Hızlı davranan, teknolojisini geliştiren kar edecek ve insanlık için iyi olanın ille de şirketler için kötü olması gerekmiyor. Tersine, protokolün "geniş anlamda" amacı, yeni politika ve teknolojileri destekleyerek, "iklim-dostu bir ekonomi" yaratılmasını sağlamak.

Nükleer Enerji

Küresel ısınma nükleer lobiyi de heveslendiriyor. Enerji bakanlığımız da Türkiye'nin nükleer enerji yatırımlarına başlayacağını belirtiyor. Oysa, nükleer santrallerin üretim sırasındaki SG emiyonu düşük olsa da, çok ciddi sorunları var. Bu yüzden Kyoto protokolü, nükleer yanlısı ülkelerin baskısına rağmen, nükleer enerjiyi "temiz teknoloji" olarak kabul etmiyor. Dolayısıyla, bu yatırımlar için teknoloji, finansman, emisyon kredisi gibi mekanizmalardan yararlanılamıyor, en azından protokolün ilk etabı olan 2012'ye kadar. İkinci etabı için mekanizmalar henüz belirlenmiş değil ve nükleer konusunda tartışmanın süreceği kuşkusuz.

Peki iklim dostu nükleer enerjiye neden bu kadar karşı çıkılıyor? Nükleer santrallerin en büyük sorunu yüksek düzeyde radyoaktif olan atıklar. Bu atıklar yeryüzündeki en tehlikeli maddeler ve başka hiç bir şeye benzemiyorlar. Önce havuzlarda bir miktar soğutulduktan sonra çimento veya camla katılaştırılıp çelik kaplarda biriktiriliyorlar. Bertaraf etmek anlamında, henüz bunun ötesine geçilemedi.

On yıllardır üzerinde çalışılan ABD'nin Nevada çölündeki Yucca dağına, 300 metre derine kurulmaya çalışılan tesisin bir türlü izin alamamasına şaşıranlara, bu projenin Çevresel Etki Değerlendirmesi raporunu incelemeleri tavsiye edilir: "Sıcaklık en yakın kayalarda 100 C derecenin üzerinde kalacak (atık miktarına bağlı olarak, birkaç yüzyıl ile birkaç bin yıl arasında) ve ısı çevreye ve yeraltı sularına yayılacak. .... Model çalışmalarına göre, sıcaklık 1000 yılda en yükseğe çıktıktan sonra azalmaya başlayacak ve 10,000 yıl sonra normale dönecek." Projenin gerçekleşme şansının olmadığını ileri süren Nevada başsavcısı, kurulmak istenen tesisin gerçekte bir "yanardağ" olduğunu söylüyor.

Yetmişli yıllardan beri yenisi yapılmayan tipik bir ABD tesisinin yılda 20 ton radyoaktif atık yarattığı göz önüne alınırsa, bütün dünya nükleer enerji kullanmaya başlayacak olsa birikecek atık dağlarını düşünmek bile ürpertici. Bir de bu atıkların taşınması sırasında oluşabilecek kazaları düşünürsek, ne büyük riskler yaratılabileceğini anlayabiliriz. Hele de, devletin sorumluluğuna bırakıldığı için, bu atıkları hesaba katmadan ileri sürülen düşük üretim maliyetleri doğru kabul edilebilir mi?

Nükleer enerji, ancak ve ancak atık sorununa çözüm bulunabilirse, belki gelecekte bir alternatif olabilecektir.

Son Söz

Sonuç olarak, Kyoto yetersiz bulunabilir, hukuksal, teknik eksiklikleri olduğu söylenebilir, üstelik dünyaya en çok sera gazı salan ABD imzalamaya ikna edilemezse başarı şansının düşük olduğu da iddia edilebilir. Ama, herşeye rağmen dünyayı değiştirmeye başladı bile. Bu çok açık.

Epey iyimser bir bakışla, Kyotonun yarattığı ivme dünyadaki sosyal/ekonomik bazı dinamikleri değiştirmeyi başarabilirse, belki de bir yeşil teknolojik devrimin başlangıcındayız. Hatta, daha da ileri gidelim, bizler de toplum ve birey olarak "sorumluluktan kaçmanın mümkün olmadığını" kavrayabilirsek, insanoğlu belki de, gerçekten, ürkütücü küresel sorunların bile üstesinden gelebilecek kadar akıllı bir yaratık, kim bilir?

2005


nukcat@gmail.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın