|
DÜNYAYI DOYURABİLMEK HAYAL Mİ OLUYOR?
RADİKAL gazetesi, 6.6.2008
Bu yıl dünya piyasalarında oluşan tahıl kıtlığının nedenleri tartışıladursun, 2008 üretiminin rekor düzeyde olacağı tahmin ediliyor. Ama sevinmek zor; dünya gıda örgütü tahminlerine göre, yıl sonunda tahıl stokları 25 yılın en düşük seviyesine inecek. Teknoloji iyimserleri arasında bile, dünyanın herkesi doyurmaya devam edebileceği inancı giderek zayıflıyor.
Bu yılki darlığın nedenleri arasında, büyük üreticilerdeki kötü hava koşulları, biyo-yakıta yönelme payının artması, birkaç yıldır düşük rekolte yüzünden stokların azalmış olması, yüksek petrol/mazot fiyatları, bilimsel araştırmaların hız kaybetmiş olması sayılabilir. Ama esas sorun çılgınca büyüyen tüketim. Küresel üretimin, hızla büyüyen tüketime yetişebilmesi giderek zorlaşıyor.
Tarım devriminden beri, gübreleme, sulama, tohum geliştirme sayesinde, yeni alanlara yayılarak, verimi artırarak büyüyen üretim, 1990'lardan beri tüketim artışına yetişemiyor, kişi başına düşen tahıl azalıyor. Yiyecek ihtiyacımızın 2030'larda bugünün iki katı olacağı tahmin ediliyor. Tarım alanlarının, erozyon, aşırı otlatma, şehirleşmeyle kaybedilmesine ve temiz suyun kıtlaşmasına rağmen üretim artış hızımızı sürdürebilsek bile, kişi başına düşen miktar azalacak. Üstelik, atmosferde biriken sera gazlarının sebep olduğu iklim değişikliği yüzünden bölgesel kuraklıklar, sel afetleri artıyor. Belki ısınan yeni bölgeler tarıma açılabilecek ama, geçiş süreçlerinde üretimde düşüşler kaçınılmaz. Artan gıda fiyatlarını karşılayamayanlar için, bu düşüşler açlık demek.
Yeni bir tarım devrimi de zor görüyor. Afrika ve Güney Amerika'da, çoğu finansal/siyasi sorunlarla boğuşan bazı bölgeler dışında, dünya tarım alanlarının büyük kısmı zaten maksimum düzeyde kullanılıyor. Bilimsel araştırmaların, tarım teşviklerinin artırılması öneriliyor ama çoğunluk teşviklere doymuş durumda. Fazla ürün almak için aşırı kullanım toprağı çoraklaştırıyor. Tartışmalı genetik değiştirilmiş bitkiler, belki gelecekte tuzlu bataklıkta pirinç ekmemizi sağlayabilecekse de, tek tük örnek dışında verimi artırma umudu vaadetmiyor. Üstelik, dünyanın yüzde 90'ını doyuran gıda üretiminin sadece 20 bitki türü ve 12 tahıl türüne indirgenmiş olması, özellikle değişen iklim karşısında, gıda güvenliğimizi büyük riske sokuyor. Yöresel mis kokulu buğdaylarımız, domateslerimiz, farklı koşullara dayanıklı tür zenginlikleriyle, ağız tadımızın çok ötesinde, hayati önem kazanıyor.
Dünya nüfusu bu yıl 6,669 milyar insan. Çin ve Hindistan toplam 2,475 milyar kişiyle, bunun yüzde 37'si. Hızla 'en fazla tüketen/en fazla kirleten' konumunu alan bu ülkelerin, sırf nüfusları yüzünden, dünya üzerindeki baskısı büyük. Çin dünya nüfusunun yüzde 22'sine, ekilebilir alanının ise yalnızca yüzde 8'sine sahip. Üstelik tarlalarının yüzde 10'unu endüstriyel kirlilik ve aşırı gübre kullanımı yüzünden kaybetmekte. Çinli şirketler Afrika'da tarım alanları satın almaya başladı bile. Nüfus artışı dursa bile, tüketim alışkanlıklarının değişmesiyle tahıl gereksinimi artıyor. Ülkeden ülkeye büyük değişiklik gösterse de, bir kilo et üretmek için 7 kilo tahıl, 155 litre su gerektiği hesaplanıyor; tahıl yerine et yemeye başlayan nüfus, bir anlamda, 7 katına çıkmış gibi oluyor.
Beslenme şüphesiz bir insanlık hakkı. Ama bu büyük nüfuslar 'har vurup harman savurma' tüketim modelini benimsediği takdirde, insanlığın değilse de medeniyetin sonunun geleceği belli. Bir kilo mısır üretmek için 900, pirinç için 3000, bir pamuklu t-shirt üretmek için 2-4000 litre su harcıyoruz. Toprak ve su gibi hayati kaynaklarımızı harcayarak, gereksinim bile duymadığımız malları üretip/satıp/atmaya dayanan ekonomik büyüme modeline alternatifler bulmak, refahın ölçüsü olarak sunulan mal tüketme özgürlüğüne sınır getirmek zorundayız. Iyi haber, Çin ve Hindistan'ın, et ve süt üretiminde yem olarak tahıl atıklarını kullanmak, pirinç tarlalarında balık yetiştirmek gibi sürdürülebilir ekonomiler yaratmakta ve temiz enerji kaynakları kullanmakta başarılı örnekler geliştiriyor olması. Gelişmiş ülkeler de tüketimi azaltmak için payına düşeni yapmaya başlıyor: Avrupa'da yeni elektrik santralleri kurmak yerine, yenilenebilir kaynak kullanımı için teşvikler ve zorunluluklar getiriliyor. Hollanda'da bisiklet trafikte önemli yer tutuyor. ABD'de otomobil üreticileri yeşil arabalara ağırlık veriyor. Ama sürdürülebilir yaşam tarzları yaratmak için çok daha fazlası gerek.
Öyle görünüyor ki, yakın gelecekte, kendini doyurabilmek/kendi kaynaklarıyla yetinebilmek önemli stratejik güçler olarak öne çıkacak. Çin, on yıllardır ihracat yaparak biriktirdiği dövizleri, bu yıl tahıl almak için harcamaya başladı. Nüfusunu ve tüketimini dengede tutamayan, alternatif ekonomiler yaratamayan bölgeleri siyasi/ekonomik istikrarsızlıklar ve göçler bekliyor. Refah vahaları kurabilenler de sınırlarını iyice güçlendirmek zorunda.
Ülkemiz, dünya ortalamasının üzerinde kişi başına ekilebilir alanı ile, bolca temiz enerji kaynağıyla, kontrollü büyüyen nüfusuyla oldukça şanslı durumda, ama bilgiyi akılcı kullanmak ve planlarını çok iyi yapmak, ekonomisini, yeni iş imkanları da yaratarak, dönüştürebilmek şartıyla. Henüz, her biri bir elektrik fabrikasına dönüşebilecek çatılarımız boş, içme suyuyla tuvalet sifonu çekiyoruz; zenginleşenlerimizin en çok benzin yakan otomobilleri seçtiğini, birçok zengin ülkeden fazla su/kağıt tükettiğini gözlüyoruz. Toplum tüketim çılgınlığına teşvik edilir, planlama gitgide devre dışı bırakılırken, tarım desteklenmez, yenilenebilir enerji kaynakları boşa akıp giderken, başarı pek de olası görünmüyor.
6/6/2008
BİYOTEKNOLOJİLERE KOCAMAN EVET
EKİM 2009
Ülkemizin hem çevre ve insan sağlığını, hem de ekonomisini ilgilendiren genetiği değiştirilmiş organizmalarla (GDO) ilgili yönetmelik, konuya ilk kez düzenleme getiriyor. Ama, GDOların tümden yasaklanmasını isteyen meslek ve sivil toplum örgütlerinin tepkisi büyük, iptal başvuruları yolda.
Eleştirilerin odağında, ülkemizin biyoçeşitliliğini gözeteceği umulan yasa tasarısının meclisten geri çekilmiş olması da var. Bakanlığın yanıltıcı açıklamaları güvensizliği artırıp tartışmaları körüklerken, bu yeni kör döğüşünün ortasında kalan vatandaş ise şaşkın ve yeni bir korku unsuru daha ortaya atıldığı için, bezgin.
Bu sürecin neden iyi yönetilemediği konusunu toplumbilimcilere bırakalım, ama gerekli yasaların mecliste tartışılmasına olanak vermeden, yönetmelikten etkilenecek olanların görüşleri alınmadan geçiriverilen yönetmelikler, icraatı hızlandırır gibi görünse de, işlerin sarpa sarmasına yol açıyor. Karşı tarafta da, konuları çarpıtanlar, işi propogandaya dökenler az değil ama bunları önlemenin tek yolu, topluma doğru bilgi vermekten ve sürece katılımı artırmaktan geçiyor.
Yeni yönetmelik, GDOların ithalini, oluşturulacak bilim kurulunun iznine bağlarken, depolama, (gıda veya yem olarak) işleme, ihracat, ve etiketlenmesini kontrol altına alıyor. Dünyada tarım alanlarının onda biri GDOlara ayrılmış ve en büyük ihracatçıların (ABD, Arjantin, Brezilya, Kanada) ürettiği mısır, soya, kanola ve pamuğun çoğu artık GDOluyken, dünya pazarından satın aldıklarımıza, (tarlada değilse taşıma, depolama, işleme, paketleme sırasında) GDOların karışmaması artık neredeyse imkansız. Bu yüzden GDOsuz tanımına getirilen binde 9 sınırı, dünyada kabul gören bir standart. İşlenmiş gıdaları ayıklamak ise daha zor. Örneğin, ABDde satılan işlenmiş gıdaların dörtte üçü GDO içeriyor, bu ürünler bütün dünyaya ihraç ediliyor.
İstesek de istemesek de yıllardır GDOlu ürünler soframıza kadar ulaşıyor. Ama paniğe gerek olmayabilir. Öncelikle, GDOlar doğrudan insan tüketimine sunulmuyor, (yağ, nişasta, mısır şurubu... üretmekte kullanılıyor). Üretilen GDOların yüzde 99u da bu saydığımız üç tahıl. Ayrıca, gelişmiş ülkelerin bilim kurullarından izin almış bu GDOlar onyıllardır önemli bir sağlık sorunuyla karşılaşılmadan kullanılıyor. Tartışmalar daha çok, (başka türlere gen sıçrayabilmesi gibi) doğaya etkileriyle ve tohum patent haklarıyla ilgili. Burada ciddi ekonomik değerler söz konusu.
Organik ve ekolojik tarım gibi, doğa ile denge arayan yöntemler gelişse de, tarım, çevreye en fazla zarar veren insan aktivitelerinden biri. İnsanoğlu, tarımı keşfettiğinden beri doğayı değiştiriyor. Geleneksel seçmeci yöntemlerden, radyasyon veya kimyasallara maruz bırakarak mutasyon yaratmaya varan yöntemlerle, tohum ıslah ediliyor, yeni türler geliştiriliyor. Bugün ekip-biçtiğimiz pirinç ve mısır da pek çok melez tür gibi doğada yok. Yani, biyoteknolojilerin bu seçilim sürecini gen transferi yaparak hızlandırmasıyla üretilen GDOların, geleneksel yöntemlerle geliştirilen türlerden çok farklı olmadığı kabul ediliyor. Ama, teknoloji geliştikçe, birden fazla ve doğada mümkün olmayan, türler-arası gen transferleri de yapılabiliyor. Bu noktada, kamuoyu kadar biliminsanları da kuşkulu ve risklerin daha detaylı araştırılması gerektiğinde hemfikir.
Ayrıca, GDOlu üretimde, hem devletin sıkı denetimi, hem uygulamada disiplin gerekiyor ve bu yalnız çevreyi korumak için değil, ürünün başarısı için de şart. Gelişmiş ülkelerde önemli düzeyde verim artışı sağlayan, tarım ilacı kullanımını azaltan ve Dünya Gıda Örgütünün dünyada fakir çiftçilerin de yararlanması için önerdiği bir GDO, denetimin gevşek olduğu bir bölgede, (ortalığı sahte ve korsan tohumlar sarmasının da etkisiyle), zararlı böcekte direnç gelişmesine yol açarak, bir felakete dönüşebiliyor. Gerekli teknik ve yasal altyapı yoksa, başarı hayalleri kolayca karabasana dönüşebiliyor.
Ülkemiz, yeterli tarım alanları ve zengin tür çeşitliliği ile, hala kendisini doyurabilecek şanslı ülkelerden biri ve şu anda GDO üretmenin yaratacağı riskleri alması için sebep yok. Öte yandan, geniş tarım arazilerimizde tuzlanma sorunu var, küresel iklim değişikliğinin bölgemizi kuraklaştıracağı tahmin ediliyor, büyüyen nüfusumuzun (şimdi çok düşük olan) et yeme oranı arttıkça, tahıl gereksinimi kat kat artacak.
Tuza veya kuraklığa dirençli tahıl geliştirmeyi, tarım ilacı kullanımını azaltmayı, doğal üründen toksik madde çıkartmayı veya vitamin eklemeyi, raf ömrünü uzatarak gıda israfını azaltmayı, hayvan hastalıklarına çare bulmayı, atıktan yakıt üretmeyi... vadeden biyoteknolojiler, gıda üretmek yanında çevre sorunlarının çözümüne de katkı yapabilecek. Ama, bu konuda mutlaka devlet yatırımları gerekiyor. Bugün dünyada, Çin dışında, genelde özel sektörün yürüttüğü biyoteknoloji araştırmaları, daha çok ticari başarı şansı yüksek ürünlere odaklanmış durumda.
Ülkemiz, GDOları denemek konusunda hiç acele etmeden, varolan tarım araştırma kurumlarını hızla geliştirerek, kendi özel koşulları için biyoteknoloji çözümlerini kendisi araştırır duruma gelmelidir. GDOlara hayır diyenler de ülkemizde biyoteknolojilerin geliştirilmesine kocaman evet demeli.
|