|
SÜRDÜRÜLEBİLİR TOPLUMA DOĞRU
EKİM 2009
Peşpeşe gelen küresel sorunlarla başetmeye çalışan medeniyetimiz, iletişim devrimiyle yaşadığımıza benzer büyük değişimlerin eşiğinde. Toplumların yaşam kalitesini artırırken doğa ile dengeleri gözeten yaklaşımlar teknolojik gelişmelerden destek buldukça, sürdürülebilir toplum uzak bir hayal olmaktan çıkıyor. Son yıllarda, bir dönüşüm başladı bile ve uluslararası anlaşmalarla, devlet politikalarıyla olduğu kadar gönüllü girişimlerle ivme kazanıyor.
İklim değişikliğini önleme çalışmaları Birleşmiş Milletler tarafından organize edilirken, düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinde Avrupa Birliği öncü rol üstleniyor. Dünyanın en büyük ülke ekonomisi ABD'nin nobel-fizik-ödüllü enerji bakanı, teknoloji araştırmalarına ayrılan inanılmaz fonlarla bir enerji rönesansı vadediyor ama teknoloji yarışında rekabet sıcak. Devasa nüfusuyla dünyanın ikinci büyük enerji tüketicisi ve artık en çok karbondioksit salan ülkesi Çin, yenilenebilir enerji yatırımlarında liderliği alıyor.
Diğer tarafta, prestijli birkaç çevre örgütü akademik düzeyde bilgi üretiyor, sürdürülebilir üretim yöntemleri geliştirip ürünlere sertifikalar uyguluyor. Bir başkası, topladığı fonlarla toprak satın alıp, koruma alanları oluşturuyor. Ama daha şaşırtıcı olanı gönüllü şirket organizasyonları. Mevzuatlar zorlamadığı halde, karbon emisyonlarını ifşa edip, sürdürülebilirlik ilkelerine uyma sözü veren şirketler, emisyon ve atıklarını azaltırken, bunu kısa sürede kara dönüştürmeyi başarıyorlar. Ayrıca, bu değişimi, üretim ve dağıtım zincirlerindekilere de yayarak domino etkisi yaratıyorlar. Yatırımcı portfolyolarında giderek değer kazanan bu şirketler için, borsada sürdürülebilirlik endeksleri oluşturuluyor.
Yalnız şirketler değil, yerel yönetimler, ABD'den Japonya'ya üniversiteler, sürdürülebilirlik konusunda çalışmalar yapıyor. Yeni akademik programlar, araştırma merkezleri açılıyor. Artık üniversiteler yalnız eğitim kalitesine göre değil bu kriterlere göre de sıralamaya tabi tutuluyor. Geleceğin mühendis, ekonomist, sosyal bilimcisini yetiştirecek eğitim kurumları, programları gibi kampüslerini de bu yeni vizyona adapte ediyor.
Ürün ve üretim süreçleri hızla değişirken, yeni iş fırsatları doğuyor. Petrol şirketleri yenilenebilir enerjiye el atıyor, kimya şirketleri bitki bazlı kimyasallar, güneş enerjisinden elektrik üretebilecek kiremitler geliştirmek peşinde. Ürünlerde, yüksek enerji verimi yanında geri dönüşebilirlik aranıyor. Organik atıklardan biyo-yakıtlar üretilmeye başlandı bile. Binalar, güneşin ışık ve ısısından yararlanıp, enerji kaybını azaltacak şekilde tasarlanıyor. Şehirlerdeki geniş çatıları bahçelere dönüştürüp hem ısınmayı önlemek hem sebze yetiştirmek için bile yatırımlar yapılıyor. Elektrikli arabaların birkaç dakikalık şarjla birkaç yüz kilometre yapması, binaların kendi enerjisini üretip, merkezi dağıtımdan bağımsızlaşması çok uzak değil. Sosyal ve politik altyapılar da, şüphesiz, bu değişimden etkilenecek.
Öte yandan, bugün dünya nüfusunun dörtte biri elektrikten yoksun, üçte birinin kanalizasyon sistemi yok. Bir milyar insanın aç olduğu, bir o kadarının temiz suya ulaşamadığı, kaçak göçmen ticaretinin, deniz korsanlarının ortaya çıktığı dünyada refah adalarında huzur içinde yaşamak artık çok zor. Refahı yaymanın, insanlara kendi ülkelerinde iş ve aş sağlamanın sürdürülebilir yöntemlerini bulmak gerekiyor. Tabii, tükenen sular, yokolan ekilebilir toprak veya yükselen denizler, oralarda yaşam ortamı bırakmışsa.
Çetrefilli küresel sorunların üstesinden gelebilmemiz için teknolojik gelişmeler elbette önemli. Ama çözümler bazen çok basit, hatta geleneksel yöntemlerde gizli ve herşeyden önce, doğal kaynakları tutumlu kullanmaktan geçiyor. Gelecek nesillere, en temel gereksinimlerini karşılayabilmeleri için gereken doğal mirası bırakabilmemiz, yaşam tarzlarımız kadar özlemlerimizle de dönüşüm sürecine katılmamıza bağlı.
|