|
KÜRESEL ISINMAYA ACI REÇETE,
Radikal gazetesi 12.1.2007
(Radikal'deki yazım İKLİM sayfasında da okunabilir. Aşağıda uzun versiyonu) 4/2007
Küresel iklim değişikliğinin gerçek olup olmadığı artık tartışılmıyor. Bilimsel göstergeler, sera gazlarına bağlı iklim değişikliği nedeniyle dünyamızın ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğu yönünde. Bilim adamlarına göre bu süreçte iklim felaketleri sayı/şiddet olarak katlanarak artacak. Küresel ısınmanın tahminlerden daha hızlı gerçekleşmekte olduğunun göstergeleri var. Bazı kritik eşikler aşıldığında geri dönüşün mümkün olamayacağına dair de teoriler var.
Kyoto protokolünün 2005'de yürürlüğe girmesiyle çözüm yolunda bir adım atıldı. En büyük sera gazı üreticisi ABD imzalamadığı için ölü-doğduğu sanılan protokole, ABD'de eyalet ve şehir yönetimleri yasalar çıkartarak uymayı vadediyor. Fakat insanlığın geleceğini kurtarmak için çok daha radikal değişiklikler gerekecek. Dünya, "meta tüketimine dayalı kalkınma" modeline alternatifler bulmak zorunda ve bunu ekonomik krizler/bunalımlar yaratmadan gerçekleştirmek çok zor. Çin, Hindistan gibi kalabalık ülkeler bu modelle kalkınırken, küresel tüketim hızı geometrik olarak artıyor. Çin 2009'da ABD'yi sollayarak, atmosfere en fazla carbondioksit salan ülke olacak.
Küresel ısınma belirtileri, sera gazi emisyonu olmayan nükleer santralleri de yeniden gündeme getirdi. Bu bir çaresizlik göstergesi olarak da algılanabilir; ölümcül hastaya en riskli tedaviyi önermek gibi. Örneğin, İran'la 2006 sonunda yaşadığımız doğalgaz krizi üzerine, OECD ülkelerine enerji politikaları danismanlığı yapan Uluslararası Enerji Ajansı baş ekonomisti Dr. Fatih Birol, Türkiye'nin gecikmeden nükleer enerjiye geçmesi gerektiğini söyledi. Bu kurumun nükleer enerjiyi önerir duruma geçmesinde de kalabalık ülkelerin hızla artan enerji gereksinimi karşısındaki çaresizlik duygusu olmalı. Son tahminlere göre, Çin'in her yıl sistemine eklemesi gereken elektrik üretim kapasitesi, İngiltere'nin tüm sistemi kadar. Bu noktada, temiz enerji olduğu öne sürülen nükleere çevrecilerin neden karşı çıktığını, atık meselesinin niçin bu kadar önemsendiğini, niçin "sürdürülebilir kaynak" olarak kabul edilmediğini sormak gerekiyor.
Ülkemiz, nükleer silahlanma yarışına bulaşmamış olması sayesinde radyasyon "tecrübesi" pek olmayan "şanslı" bir ülke. Beyaz Rusya'da Çernobil'den 7 yıl sonra ölüm oranının doğum oranını aştığını, anormal doğumların 5 katına çıktığını çoğumuz duymuşuzdur ama, örneğin ABD'de halen tazminat ödenmekte olan topluluklar olduğunu pek bilmeyiz. Acısını çekmiş toplumlar bu teknolojiye karşı çıkıyor.
Nükleer atıklar için hala nihai bertaraf yöntemi yok. Dünyanın ilk bertaraf tesisi olarak, ABD'nin Nevada çölündeki Yucca dağında 300 metre derinliğe planlanan yer, onlarca yıldır, milyarlarca dolar harcanmasına rağmen gerçekleşemedi ve eyalet halkı orada bir "yanardağ" yaratılmasına, taşıma yolu üzerindeki eyaletler de dökülme riskleri yüzünden şiddetle direniyor. Kömürü (doğal gaz/petrolü de) olmadığı için nükleer santrallere ağırlık vermiş olan Fransa da, diğerleri gibi bu atıkları biriktirip duruyor.
Kaza risklerini değerlendirirken büyük kazalar olması şart değil; söz konusu radyasyon olduğunda, dünya sanılandan çok daha küçük. Bir kaç yıl önce Tokai, Japonya'da işcilerin bir torbaya fazla uranyum koyarak "kritik kütleyi" aştığı küçük kaza, Kaliforniya San Ofre istasyonunda, Çernobil'den sonraki en yüksek beta ölçümü ile farkedildi.Kazalar genellikle insan ihmalinden kaynaklanıyor. Biz, kaynak yapan işçisine koruma gözlüğünü zorla takdırtan, anayol inşaatında doğal gaz borusunu delen, doktorları en çok sigara içen... bir toplumuz. Kendi canını düşünmeyi bilmeyenlere, başkalarının güvenliğini düşünmeyi öğretmek kolay değil.
Bütün sorunlarına karşın, nükleer teknolojide geri kalmamak, enerji güvenliği, veya askeri stratejiler gibi gerekçeler öne sürülebilir. Bu durumda fayda/zarar analizleri yapılırken bütün riskler, maliyetler ve alternatifler göz önüne alınmalı. Örneğin, nihai bertaraf tesisi kurmak, birkaç santral kurmak kadar pahalı ama bu maliyetler devlete yüklendiği için santral maliyetine eklenmiyor. Oysa, yeni santral kurmanın çok altındaki maliyetlerle enerji fazlası yaratılabiliyor: endüstride/elektrikli aletlerde verimi artırarak, iletim kayıplarını önleyerek, aşırı (peak) talebi zamana yayacak teşvikler getirerek. Ayrıca, nükleer yakıtın
üretilmesi, madendenden çıkartılması sırasında yaratılan kirlilik göz ardı ediliyor. ABD'de tazminat ödenen toplulukların bir kısmı bu
tesislerin civarında yaşayanlar; örneğin Cincinati'de herkesin uzun yıllar hayvan yemi ürettiğini sandığı Fernald Feed Plant.
Özetle, nükleer santraller sera gazı salmasa da, mali/çevresel maliyeti örneğin rüzgar enerjisinin çok çok üzerinde. Gelecekte, özellikle atık sorununu çözebilirse, "sürdürülebilir" bir alternatif olabilecek.
Bu arada, temiz enerji için umut veren füzyon enerjisi konusunda çalışmalar hızlanıyor. Güneşin de enerji kaynağı olan füzyon süreci, yakıtı kolay bulunur, sera gazı emisyonu olmayan, çok az radyoaktif atık çıkaran, kaza riski olmayan bir yöntem. İlk deneme tesisi için düğmeye basıldı bile. Fakat, elektrik üretimi için kullanılmasına daha onlarca yıl var. Yani küresel ısınmanın "mucize ilacı" yok, rehavete kapılma şansımız yok. Hepimize büyük sorumluluk düşüyor.
Ülkemizle ilgili olumlu bir gelişme, 2005'de "Yenilenebilir Enerji" ile ilgili yasanın çıkmış olması. Güneş ve rüzgar zengini ülkemiz, şüphesiz bu teknolojilerin gelişmesiyle en fazla kazanç sağlayacak ülkelerden biri olacak.
TEMİZ ENERJİ (Mİ?)
(2004)
|
|
Nükleer santral ihalesinde sona yaklasılırken, temiz enerji oldugu ileri sürülen nükleer enerjiye niçin çevrecilerin karsı çıktıgı ve radyoaktif atıklar sorununun niçin çözülmüs sayılmadıgı pek açıklık kazanamadı. Kamuoyunun, milyarlarca dolarlık bir yatırım henüz baslamadan önce bilgilendirilmesinin, sonradan ortaya çıkabilecek çözümsüzlügü belki önleyebilecegi düsüncesiyle, derledigim bilgileri sunuyorum.
Gelismis ülkelerdeki nükleer santrallerin esas kapatılma nedeni olarak, kamuoyu baskısı gösterilmektedir: yani, nedeni "bilimsel degil siyasi" denmektedir. Gerçekte sorunun cevabı da burada saklıdır: neden kamuoyu baskısı bu yöndedir? Korkular gerçekten hayali midir?
Ülkemiz, nükleer silahlanma yarısına bulasmamıs olması sayesinde radyasyon "tecrübesi" pek olmayan sanslı bir ülkedir; Chernobyl'den bile göreceli olarak az etkilenmistir. Oysa, birçok ülkede radyasyon kirliligi yüzünden büyük acılar yasanmıstır ve yasanmaktadır. Örnegin ABD'de: gerek nükleer silah yapımı, gerek uranyumun madenden çıkarılması ve islenmesi, gerek büyüklü-küçüklü santral kazaları sırasında yaratılan sorunlar yüzünden, halen bir çok topluluga tazminat ödenmektedir. Chernobyl santral kazasından etkilenmis ülkelerin durumu çok daha acıklıdır: Reuter ajansının birkaç hafta önceki bir haberine göre, Chernobyl'den 7 yıl sonra Beyaz Rusya'da ölüm oranı dogum oranını asmıs, o sırada çocuk olan simdiki dogurgan kadınların anormal dogum oranı normalin 5 katına çıkmıstır. Ülke bir nüfus felaketi yasamaktadır. Japonja, Tokai'de bir işçinin ayni torbaya fazla uranyum doldurmasi yüzünden kritik kütlenin aşıldığı bu küçük(!) kazadan yayilan radyasyon, Kaliforniya'da (San Ofre istasyonunda) Chernobyl'den sonraki en yuksek beta ölçümüyle gosterilmistir. İste bütün bu olumsuzlukları yasayan, okuyan, izleyen batı toplumları, radyasyon konusunda bizden çok daha tecrübeli, bilgili ve hassastır.
Gelelim radyoaktif atıklar sorununa: sarıp sarmalayıp derinlere gömmek niçin çözüm olarak kabul edilememektedir? Tehlikeli atıklar konusundaki uzmanlıgıma dayanarak söyleyebilirim ki bu yöntem pek çok katı toksik madde için geçerli bir çözümdür ama radyoaktif atık farklıdır, sisede durdugu gibi durmaz(!) Nükleer santrallerden çıkan atıkların yüksek düzeyde radyoaktif olanları, yeryüzündeki en toksik maddelerdir (1 metre mesafede 3 dakika içinde öldürürler); bu atıklar çok uzun süre çok sıcak kalırlar; bu yüzden onlarca yıl havuzlarda sogutulmaları gerekir. Daha sonra çimento veya camla katılastırılıp çelik kaplarda saklanırlar. Bertaraf etmek anlamında, dünyada henüz bunun ötesine geçilemedi. ABD'de onlarca yıldır, milyarlarca dolar harcanarak, Nevada çölündeki Yucca dagında 300 metre derine gömme tesisi kurulmaya çalısılıyor ve, kopan kıyamete ragmen hersey yolunda gitse, en erken 24 yıl sonra ilk atık gömülebilecek. Peki bu atıkların çölün ortasındaki bir daga gömülmesine neden karsı çıkılıyor:
1. Atıklar gömüldükten sonra uzun bir süre ısı yaymaya devam edecek. ABD Enerji bakanlıgının hazırladıgı ÇED raporuna göre, "bu ısı en yakın kayalarda 100 C derecenin üzerinde olacaktır (atık miktarına baglı olarak, birkaç yüzyıl ile birkaç bin yıl arasında) ve ısı çevreye ve yeraltı sularına yayılacaktır. Model çalısmalarına göre, sıcaklık 1000 yılda en yüksege çıktıktan sonra azalmaya baslayacak ve 10,000 yıl sonra normale dönecektir."
2. Bu kadar yüksek ısı, jeolojik yapıyı etkileyerek, degisikliklere, çatlaklara neden olacagı gibi, bölgedeki canlı türlerinin yasam ortamlarını da degistirecektir. Çatlaklar yüzünden atıkların suyla temas etme sansı artacaktır. Bazı çalısmalar, yüksek sıcaklıgın, atıgı baglayan camda da çözülmeye yol açabilecegini, radyoaktivitesini kaybederken sürekli degisen radyoaktif maddelerin zaman zaman suda çözülebilir maddelere dönüsecegini iddia etmektedir. ÇED raporu da yeraltı suyunun etkilenmeyecegini iddia edemedigi için, sudaki radyoaktiviteye bir sınır getirilmeye çalısılmakta ve bu yüzden de epeyce kavga kopmaktadır.
3. Bölgede deprem aktivitesi sırasında yeraltı su seviyesinin 150 ile 250 metre kadar yükselebilecegi hesaplanmakta, bu durumda atıkların suyla temas etme tehlikesi iyice ortaya çıkmaktadır.
4. Atıkların gömme tesisine tasınması, yol üzerindeki topluluklar için büyük risk olusturacaktır.
5. Çok düsük de olsa zincirleme reaksiyon baslatabilecek kosulların bir araya gelme olasılıgı yok degildir.
Simdi bu bilgiler ısıgında, nükleer elektrigin maliyeti konusuna da bir dönmek gerekir. Deneyim göstermistir ki nihai bertaraf tesisi kurmak birkaç santral kurmaktan daha pahalı bir istir. Kaza riski de benzer bir konudur; sigorta sirketlerince karsılanması mümkün degildir.
Peki, baska alternatiflerimiz yok mudur? Bırakınız kapasitesinin % 30 unda bile kullanilmayan hidro-elektrik potansiyelimizi, sık sık küçümsenen, günes ve rüzgar enerjisi konusundaki arastırmalar batıda bas döndürücü bir hızla ilerlemektedir. İnsan yaratıcılıgının sınırsız olduguna inanan biri olarak, ABD'nin tüm gereksinimin bile yenilenebilir kaynaklardan karsılanabilecegi iddiasını hiç sasırtıcı bulmuyorum. ("Havadan agır uçan makinalar imkansızdır." Lord Kelvin, 1895). Ustelik TUSIAD'ın enerji raporuna göre Türkiye'nin, ekonomik, güvenilebilir rüzgar potansiyeli 5000 MW'tır, yani 5 tane nükleer santral. Günes kusagında yer alan, jeotermal kaynakları zengin olan ülkemizde yenilenebilir potansiyel çok fazladır.
Ayrıntıya girmeden, enerji kullanımında verimi artırarak , bina yalıtımlarını artırarak, israfı önleyerek, elektrik üretiminde cojenerasyon uygulayarak, %30 lara varan fazla kapasite yaratılabilecegini gösteren pek çok bilimsel rapor vardır. Bunlar son derece gerçekçi, birçok ülkede uygulanan modellerdir. Reuters'dan gelen son bir kac haberi ekliyeyim: Ispanya, zeytinyağı fabrika atiklarini kullanan ikinci 12.5 MWlık santralini kuruyor; zeytin bolgelerinde 30 tane planliyorlar, cevreye cok zararli bir atiktan kurtulurken ayni zamanda 500 MW yaratacaklar. Danimarka su anda elektriginin % 10'unu ruzgardan sagliyor, 2030 hedefi, % 50; Ingiltere ruzgar santrallerini kolaylastirmayi tesvik ediyor, denize kurulacak büyük güç santrallarinin cok yakin oldugu belirtiliyor. Nukleer santrallerini kapatan Isvec, biomassin guclu bir alternatif olarak goruldugunu belirtiyor. Bir yil oncesine kadar, alternatif enerji ile ilgili haber ayda-yilda bir duyardik, gelismis ulkelerin yonu artik çok belli: yenilenebilir kaynaklara yönelirken, enerji ihtiyacini ve kaybini azaltmak.
Nükleer santrallerle nasıl risklerin altına girdigimizi kavrayabilmek için düsünmemiz gereken baska bir konu, dogal felaketler karsısında nükleer santralların durumudur. Nükleer santrallerin depreme dayanıklılıgı konusunda kolaycı bir yaklasımla Japonya örnek gösterilmektedir. Fakat, Kobe depremi sonrasında, hiç yıkılmaz sanılan yapılar yerle bir oldugundan beri Japon kamuoyu da nükleer santral karsıtı bir tavır almaya baslamıstır. İngiltere'de, global ısınma sonucu yükselen sular nedeniyle, sahilde kurulmus santrallere neler olabilecegi tartısılmaktadır. Bu tehditler hiç fantazi degildir, olusma ihtimalleri çok düsüktür ama sonuçları felakettir.
Bütün bu olumsuzlukların yanında nükleer enerjinin temiz oldugu bir alan gerçekten vardır: bacalarından çevreye sera gazları yaymazlar. Sera etkisi ile dünyamızın ısındıgı artık tartısmasız kabul edilirken, bu elbette önemli bir özelliktir. Bu yüzden nukleer teknolojideki gelismeler mutlaka takip edilmelidir. Bir çok batı ülkesi nükleeri gelecekle ilgili planlarına almayacaklarını ilan etmis, diger bazıları ise gelecek onyıllarda, ABD'de yeni lisans alan küçük ve daha güvenli santrallere yatırım yapacagını duyurmustur.
Amerikan Enerji Bakanlıgı stratejik planında "yenilenebilir kaynaklara" ağırlık verileceğini, teknolojik gelismeler ve atık sorunun çözülmesi halinde nükleer enerjinin yeniden düsünülebilecegini" belirtmektedir. Sanırım, ülkemiz için de en dogrusu benzer bir tutum almaktır ve bu aşamada nükleere hayır demektir.
2004
|
|
|
|
|
NÜKLEER ENERJİ: GEREKÇELER
ve çok yönlü GERÇEKLER (2000)
Nükleer enerji konusunda aydınlarımızın çoğu kendilerini "karşıt" ya da "taraftar" olacak kadar bilgili bulmuyor ve işi uzmanlarına bırakmak eğilimi gösteriyor. Ama "uzman" saydıklarımız da kendi perspektifleri, dünya görüşleri, ve hatta çıkar ilişkilerinden bağımsız kalamıyor. Konuya bir kenarından yakın olan bizler, her uzmanın, doğrular içinden cımbızla işine gelenleri çekişini ve bildiğimiz konulardaki saptırmalarını gördükçe, verilen sayılara bile kuşkuyla bakıyoruz. Üstelik biliyoruz ki yanlış yatırımların, ve yanlış hesaplarla verilen garantilerin yaratacağı çözümsüzlükler hepimizi ve gelecek kuşaklarımızı derinden etkileyecektir.
Nükleer enerji konusundaki tartışmaların bir bölümü ülkemizdeki planlama yetersizliğinden kaynaklanıyor. Enerji planlaması gibi son derece karmaşık ve stratejik bir konunun bile ehil ellere bırakılmadığı ülkemizde, elektrik gereksinimimiz çok net değildir. Özellikle petrole bağlı enerji açığımızın büyük olduğu doğrudur. Oysa elektrik açığımız, kamuoyunun yanıltıldığı düzeylerde değildir: TEAŞ verilerine göre 1998deki açığımız yüzde 2.5 düzeyindedir. Bunun yanında hidroelektrik kapasitemizin yüzde 28i kullanılmaktadır, birçok barajımızdan elektrik üretilmemektedir; termik santrallerimiz bakımsızlıktan kapasitelerinin altında, verimsiz, ve kirli çalışmaktadır; güneş, rüzgar, jeotermal gibi önemli potansiyellerimiz değerlendirilmemektedir.
Geleceğe yönelik elektrik talep tahminlerine bakıldığında tam bir kargaşa hüküm sürmektedir: Enerji Bakanlığı, DPT, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), TUSIAD ve bazı kamu kurumlarının biribirini tutmayan tahminleri vardır. Enerji Bakanlığı ile DPT'nin, 2005 gibi yakın bir gelecek için yaptığı tahminler arasında yüzde 50lere varan büyük fark, DPT'nin sert eleştiriler yöneltmesine neden olmaktadır. Dünya Bankası bile bu konuda hükümeti uyarmaktadır. İşte bu belirsiz talebi karşılamak için bir yandan doğalgaz santralleri kurulup, doğalgaz alım anlaşmaları imzalanırken, bir yandan da nükleer santral ihalesine çıkılmaktadır. Gerçekçi tahminlerden yola çıkılmadan yapılacak bunca yatırım sonunda fazla kapasite yaratılırsa, gereksiz yatırım maliyeti yanında, enerji savurganlığı teşvik edilecek, satın alma garantisi verdiği için de devlet yüksek fiyattan fazla elektrik satın almak zorunda kalacaktır.
Konuyu daha iyi anlayabilmek için önce elektrik tüketiminin niteliğine bakmak gerekir: tüketim gün içinde bir eğri çizer ve belli saatlerde tepeye çıkarken, bazı zamanlarda çok azalır. Elektrik pek depolanamadığı için, iki tip üretim gereklidir:
"Temel yük" denilen gereksinim için, uzun zaman çalışacak, güvenilir, ucuz üretim,
"Peak" yük denilen ani ihtiyaç için, hızla devreye girebilecek (doğalgaz, fuel oil gibi) geçici üretim. Bu yakıtlar pahalı ve nadir oldukları için, ancak kısa sürelerde kullanılmaları ekonomiktir; ülkemizde planlanan doğalgaz santralleri de bu açıdan eleştirilmektedir. "Aşırı yük" yeni santral yapmak yerine, başka ülkelerle de paylaşılabilir (değişen zamanlarda alıcı ve satıcı olarak).
1987'de Cincinnati Elektrik şirketinde stajyer olarak bulunduğum sırada, şirketin talebi azaltmaya yönelik çalışmalarını çok şaşırtıcı bulmuştum: "aşırı yük'ü talebin az olduğu zamana yaymak için (gece ucuz elektrik), ısı yalıtımını artırmak, verimi yüksek alet kullanmak için tüketici teşvik ediliyordu.
Bu çelişkili gibi görünen durumu, "ABD Elektrik Endüstrisi Modeli" ile Jay Forrester modelleme ödülü almış Prof. Ford şöyle açıklıyor: 1970'ler büyük kömür ve nükleer santrallerinin kårlı olduğu yıllar; 1980'lerde iş değişiyor ve uzun dönemli, pahalı, riskli yatırımlar yerine "delikleri tıkamak" daha ekonomik bulunuyor (1). ABD'nin nükleere yatırım politikasından vazgeçtiği çok açıktır (2); nedeni de önce ekonomiktir (3), sonra kazalar yüzünden artan kamuoyu baskısıdır.
Nükleer enerji konusu çeşitli açılardan şöyle özetlenebilir:
ABD ve Kanada 1980li yıllarda nükleere yatırım politikasından vazgeçmiş, birçok santralını ömrünü tamamlamadan durdurmuştur. Öte yandan, her ikisinin de hem kurulu nükleer kapasitesi hala yüksektir, hem başka kaynakları vardır.
ABD Enerji Bakanlığı, yenilenebilir kaynaklara daha fazla ağırlık verileceğini, teknolojik gelişmeler ve atık sorununa çözüm bulunması halinde nükleer enerjinin yeniden düşünülebileceğini belirtmektedir (4).
Teknolojisi geliştirilmiş, daha güvenli ve ekonomik olduğu ileri sürülen yeni jenerasyon nükleer santral tasarımı ABD'de lisans almıştır. ABD, Fransa, Japonya, Kanada, Arjantin gibi ülkeler yeni tasarımı 20 yıl içinde kullanılmaya aday gördüklerini açıklamışlardır.
Italya, İspanya, Norveç gibi bazı ülkeler gelecekle ilgili planlarında nükleere yer vermediklerini açıklamışlardır. Avrupa'da nükleerden vazgeçen, varolan santrallerini kapatan ülkeler uzun bir liste oluşturmaktadır. Bunca pahalı yatırımın, ömrünü tamamlamadan, neden kapatılmak istendiği mutlaka ciddiyetle değerlendirilmelidir. Avrupa Birliği Komisyon raporlarında da nükleer enerjinin olumsuzlukları dile getirilmekte, fakat Doğu Avrupa'daki eski santrallerin kapatılması dışında, nükleeri terketmekten çok teknolojik gelişmeleri destekleyen bir politika görülmektedir.
Günümüzde nükleer santrallere talep azalmıştır. Nükleere hala yatırım yapmakta olan Çin ve Asya Kaplanları da 1999'da nükleer programlarını askıya almışlardır. Filipinler bitmiş santralini (mühendislik hataları ve güvenlik sorunları nedeniyle) işletemeden, Brezilya ise yapımı sürmekte olan santralini kapatmıştır. Vazgeçenler listesi uzundur.
Nükleer elektrik pahalıdır, devlet yardımı olmadan rekabet edememektedir. Fiyat tekliflerinde, (her biri santral yapma maliyetini katlayabilecek) atık bertaraf maliyetleri, santral söküm ve bertaraf maliyetleri, potansiyel kaza maliyetlerinin gerçek rakamlarla katılması mümkün de değildir. Teorik rakamlarla maliyetler düşük gösterilebilmektedir.
Bir ülkenin ilk nükleer santral modelini seçmesinin çok stratejik bir karar olduğu, ikincide başka model almasının çok güç ve pahalı olduğu bilinmektedir.
Bir nükleer santral Türkiyenin elektrik gereksiniminin ancak yüzde iki buçuğunu karşılayabileceğinden çok sayıda santral kurulması gerekecektir. Nükleer santral kurma maliyeti de (4 milyar dolar), diğer alternatiflerden çok fazladır.
Bir nükleer santral en az 7 yıl gibi bir sürede kurulabilir. Bu sürenin sonuna gelindiğinde de teknolojisinin "eski" kalma olasılığı vardır. Chernobyl reaktörü, bir zamanlar Rusya'nın övünç kaynağı teknolojisidir.
Günümüzün en iyi teknolojileri de olsa nükleer santraller arıza ve kazalar yapmaktadır (6). Büyük kazalar genellikle insan hatalarından kaynaklanmaktadır.
Nükleer santraller çevreye yaydıkları gazlar açısından temizdirler, sera gazları yaymazlar. Buna karşılık soğutma suyunda ve baca gazlarında düşük düzeyde radyasyon vardır; küçük kazalarda bile bu düzey yükselebilmektedir.
Radyoaktif atıklar , nükleer teknolojinin çözülememiş en ciddi sorunlarından biridir; gömüldükten sonra (miktarına ve cinsine bağlı olarak) yüzlerce veya binlerce yıl 100 C derecenin üzerinde ısı yayacak olan atıkların cama bağlanıp derine gömülmesi, çöl ortasındaki Yucca dağında bile yeraltı sularını radyasyondan korumaya yetmemektedir (7). ABD'de eyaletler, onlarca yıldır milyarlarca dolar harcadığı halde bertaraf tesisi kuramadığı için federal hükümeti dava etmektedirler.
Uranyumun madenden çıkartılması, işlenerek yakıt haline getirilmesi sırasında çok ciddi çevre kirliliği yaratılmakta, büyük miktarlarda radyoaktif atık çıkmaktadır. Yakıt ithal edilirse dışa bağımlı kalınacaktır. Fakat, diğer yakıtların aksine, uzun süreli kullanım için yetecek kadar nükleer yakıt stoklanabilmektedir; daha çok maliyet sorunudur.
Nükleer enerji ile ilgili en önemli sorunlardan biri, toplum olarak çok zayıf olduğumuz, güvenlik konusudur. Daha fazla ciddiyet gerektirecek başka konu düşünülemezken, "taraftar" kanattaki hocaların radyasyonu hafife alır tavrı, güvenlik kültürümüz açısından umut kırıcıdır (dileyelim bu tavır yalnızca propoganda amaçlı olsun). Cincinnati Elektrik şirketinde bulunduğum dönemde, tamamen bitmiş Zimmer nükleer santrali, büyük maliyet ve sıkıntılarla kömür santraline çevrilmekteydi. Dev bir yatırımı, güvenlik kriterlerini harfiyen yerine getirmediği için (tüm bağlantıların röntgen film kayıtlarının tutulmamış olması) çalıştırmayan titizliğe rağmen hala kazalar olabilmektedir. Bu yakından tanıdığım titizikle karşılaştırıldığında, ülkemizde radyasyon güvenliğinden sorumlu Atom Enerjisi Kurumu yetkilileri de, önünde duran koruma gözlüğünü takmayan fabrika işçimiz kadar kaygısız görünmektedir. AB üyelik yoluna girmemiz güvenlik konusunda da mutlaka bazı standartlar ve sistemler getirecektir ama büyük kazaların insan kaynaklı olduğu unutulmamalıdır.
Elbette elektrik yatırımlarını tek başına "ak" ya da "kara" olarak nitelendirmek yanıltıcıdır, ülkemiz "enerji stratejisi" bütünlüğü içinde değerlendirilmeleri gerekir. Bunun yanında, nükleer enerji yatırımları Türkiye'nin şimdiye kadar yaptığı hemen bütün yatırımlardan daha pahalı ve riskli yatırımlardır ve bugüne kadar sağlanamamış düzeyde denetim ve eleştiriyi hak etmektedirler.
Önemle altını çizmek gerekir ki, nükleerden vazgeçsek de, her türlü üretimde finansal yanında mutlaka çevresel maliyet olacaktır. Bu yüzden, israf önleyici politikalar, nükleerden bağımsız olarak uygulanmalıdır. Türkiye'de elektrik kullanımında fazla kapasite yaratılabilecek yer çoktur:
Kişi başına elektrik kullanımı gelişmiş ülkelerden azdır, ama üretimde kullanılan enerji yoğunluğu batıdakinden çok yüksektir (8). Sanayimiz genelde enerji-yoğun sektörlerdedir.
Sayılarla oynanmakta ise de, elektrik iletiminde kayıpların çok olduğu, kullanılan malzeme ve teknolojiye bakarak da bellidir.
Enerji verimi yüksek elektrikli gereç (ampul, buzdolabı,vb) üretmek veya kullanmak için, binalarda yalıtımı artırmak için, yada "aşırı yük"ü yaymak için standartlar, teşvikler yoktur.
Elektrik üretim sistemleri bakımsız ve verimsiz çalışmaktadır. İyi bakım ve teknik bazı değişikliklerle verimin %30'lara kadar artırılabileceği konusunda bilimsel raporlar vardır.
Bütün bunların yanında, batı'da güneş ve rüzgar enerjisinde teknolojik gelişme baş döndürücü bir hızla ilerlemektedir. Ülkemizde bu konularda hiç ciddi araştırma yoktur. TUSIAD'ın hazırlattığı Enerji Raporuna göre ülkemizin ekonomik güvenilir rüzgar potansiyeli 5,000 MWtır yani 5 nükleer santral kadardır, jeotermal potansiyelimiz ise ciddiyetle araştırılmamaktadır.
Değişen Türkiye'nin de gelişmiş ülkeler gibi, bilgiyi iyi kullanabilmesi ve yatırım kararlarını akılcı yapacak mekanizmaları artık harekete geçirmesi gerekmektedir. Bu mekanizmaların oluşması da ancak gerçek bilgi birikimi olan bürokratlarımıza, bilim adamlarımıza ve sivil toplum kuruluşlarımıza kulak verilirse olabilecektir. Toplum olarak, kurumlar olarak bu katılımın önemini kavrayıp, bu süreçleri "yapıcı diyaloğa" dönüştürmeyi başarmamız gerekmektedir. Bütün potansiyellerimizi değerlendirdikten sonra, elektrik gereksinimi ya da stratejik nedenlerle (bu yalnız silah yapımı değil), nükleer teknolojiyi gerçekten almamız gerekiyorsa da, en iyi teknolojiyi, en doğru yer seçimini, ve en iyi güvenlik sisteminin oluşmasını ancak bu dinamikler çalışırsa elde edebileceğiz.
_____________
Meraklısı için notlar: (1) Sytem Dynamics and the Electric Power Industry, A. Ford, System Dynamics Review, Spring 1997.
(2) ABD Enerji Bakanlığı (DOE), Monthly Energy Review'larda açıkca görülebilir
(3) Zamanın finans dergilerinden: Nuclear Fiasco Shakes Bond Market, Fortune, 22 ,,2, 1982.
(4) Strategic Plan, U.S. Department of Energy, September 1997.
(5) ABD Nuclear Regulatory Commission raporları. Arızalar kapasite kullanımını azaltıp maliyeti artırıyor, ciddi kazaya dönüşebilecek küçük kazalar da az değil. (www.NRC.gov)
(7) ABD Enerji Bakanlığı, Yucca dağı ÇED raporu.
(8) Türkiye Gündem 21, Çevre Bakanlığı, 1996. TUSIAD'ın hazırlattığı 1994 Türkiye Enerji Raporu'na göre de bu rakam OECD ülkelerinden 2.5 kat fazla.
|
|