cevregundem.sitemynet.com

GÜNDEM
ÖZETLER
İKLİM
GIDA SORUNU
SÜRDÜRÜLEBİL
NÜKLEER
SU
EKOLOJİ
ATIKLAR
EKONOMİ
TÜRKİYE
MEVZUAT
KENT DOĞA
HAKKIMDA
Sitelerim
Linkler

EKOLOJİ


agactabitki.jpg

KÜRESEL SORUNLAR, YEŞİL STRATEJİLER ve TÜRKİYE
Bilim Toplum, Mayıs 2009

Tarih boyunca çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış Anadolu kuşkusuz yeryüzünde insan yaşamına en uygun bölgeler arasındadır. Elverişli iklim koşulları, yeterli ekilebilir alanı ve suyuyla Türkiye kendisini doyurabilecek potansiyele sahip şanslı ülkelerden de biri. Ama, giderek medeniyetlerin gelişmesini etkileyecek düzeye ulaşan küresel sorunlara iyi hazırlanmak zorunda.

Cennet Türkiye?

Ülkemizin önemli ayrıcalıklarını kanıksamışızdır. Örneğin, pazar yerlerimizi dolduran gıda bolluğu dünyanın büyük nüfusları için hayal bile edilemez. Dört mevsimi de yaşarız ve bulunduğumuz enlemde, yazın uzayan günlerimiz hiç ışıksız da kalmaz gecesiz de.

Deprem ve orman yangınlarından korkarız ama her yıl okyanus kıyılarını yerle bir eden tayfunlar, önüne çıkanı silip süpüren hortumlar, tufanlar yaratan muson yağmurları, kum fırtınaları, buz yağmurları, son yıllarda Pasifik kıyılarının korkulu rüyası tsunamiler, yanardağlar... tanıdığımız afetler değildir.

Bitki ve hayvan tür çeşitliliğimiz oldukça zengin olmasına karşın, denizlerimizde katil köpekbalıkları, ölümcül denizanaları; doğa alanlarımızda timsah, aslan, fil saldırıları; bağ bahçelerimizde ölüm saçan yılanlar, olağan tehlikelerden değildir. Çekirge sürüsü gibi böcek istilaları görülmez.

Dünyada her yıl milyonlarca can alan bulaşıcı, paraziter hastalıklar burada nadirdir. Ozon tabakasının incelmesiyle şiddeti artan ve özellikle güney yarıkürede tehlikeli düzeylerde olan ultraviyole ışınları ülkemizde genelde orta şiddettedir ve D vitamini almamıza yeterli düzeydedir.

Rüzgar ve özellikle güneş enerjisi potansiyelimiz Avrupa'daki en yükseklerden, jeotermal kaynaklarımız ve -geleceğin enerji teknolojisinde kullanılacak- bor madenimiz dünyadaki en zenginlerdendir. Karbon tutma teknolojileri gelişirse değerlendirilecek kömürümüz boldur.

Nüfusumuz gençtir ve artışı genelde kontrol altındadır. Kültür çeşitliliğimiz yaratıcı potansiyel açısından değerli bir sermayedir.

Küresel Sorunlar

Yedi milyara yaklaşan dünya nüfusuna her gün 230bin kişi ekleniyor. Nüfus ve tüketimin katlanarak büyümesi dünyanın doğal kaynaklarını bitirirken, kirliliği yok etme kapasitesini aşıyor; örneğin, balık üretiminin artması artık imkansız sayılıyor, atmosferde biriken sera gazları iklimi değiştiriyor. İklimin değişim sürecinde şiddeti artan kuraklık, sel, fırtınalar; yayılan bulaşıcı hastalık, parazit, istilacı türler; ve çevre kirliliği ile mücadele için ülkeler giderek daha çok kaynak ayırmak zorunda kalıyor.

Kalabalık nüfusların -üretmek için birkaç kat fazla tahıl gerektiren- et yemeye başlamasıyla ve tarımsal üretimde hayvan yeminin, biyo-yakıtın paylarının artmasıyla, kişi başına düşen gıda-tahıl miktarı yıllardır küçülüyor, stoklar azalıyor. Üstelik büyük çoğunluğu doyuran tahıl üretiminin 12 türe inmiş olması gıda güvenliğimizi riske sokuyor. Dünyanın artmaya devam eden nüfusunu doyurabilmek için gıda üretiminin artması gerekirken, tersine, sıcaklık artışı yüzünden azalacağı hesaplanıyor. Şehirleşme, erozyon ve tuzlanmaya sürekli kaybedilen topraklar da cabası.

Yenilenemeyen yeraltı sularını hızla bitirmekte olan Çin ve Hindistan, yüzyılın ortasında Himalayalar’daki buzlar kuruyup dünya tahılının dörtte birini üreten tarlalarını kaybederse kıtlık kaçınılmaz, hatta savaşlar da. Mali kaynakları bol Çin, Japonya dışarıda tarım alanları kiralamaya başladı bile. Yükselen tahıl fiyatları şimdiden yoksul ülkeleri açlığa itiyor, siyasi düzenler bozuluyor, mülteci sorunu büyürken hepimiz için güvenlik riskleri artıyor. Kendini doyurabilmenin stratejik değeri artıyor, sınırlarını koruyabilmenin de önemi.

İklimin ısınması kadar salınımların büyümesi ürkütücü. Yarım yüzyılda Avustralya'nın ortalama sıcaklığı 1 dereceden az arttı ama güneydoğusundaki son aşırı-sıcak dalgasında yüzlerce insan öldü, verimli çiftlikler terk edildi, normalde orman ekolojisinin parçası olan yangınlar afete dönüşüp kasabaları yuttu, sayısız canlı telef oldu. Orada yaşananlar, ısınan dünyada olabileceklere örnek gösteriliyor.

Yeni hastalıklar, parazitler, istilacı türler ısınan bölgelere yayılarak insan sağlığını ve ekolojileri etkiliyor. Her yıl birkaç milyon ölüme yol açan sıtma, Batı Nil virüsü gibi hastalıklar sivrisineklerle birlikte kuzey yarımküreye yayılıyor, bitkilere yeni parazitler dadanıyor.

Küresel Çözümler

Öte yandan, dünyada daha tokgözlü ve paylaşımcı bir kültür gelişiyor. Mal tüketimine dayanan ekonomik büyüme yerine daha az ama kaliteli üretim, temiz enerji, atıkların yeniden kullanımını içeren sürdürülebilir ekonomik modeller ortaya çıkıyor. Emisyonları azaltmak için ülkeler organize oluyor ve yeni karbon ekonomisi, örneğin ormanları korumaya mali değer kazandırıyor. Su ve enerji kullanımında verimi artırmak, hayvan yemi/biyoyakıt üretiminde tahıl yerine atık kullanmak için teknolojiler geliştiriliyor. Farklı koşullara dayanıklı tarımsal tür çeşitliliğini korumak için gen bankaları kuruluyor yerel türler yeniden ekilmeye başlanıyor, parazite dayanıklı tohumlar geliştiriliyor.

Türkiye'nin Durumu

Kuraklıktan en çok etkileneceği tahmin edilen bölgenin kıyısında yer alan ülkemiz öncelikle, uğruna savaşlar çıkabilecek suyunu verimli kullanmak zorunda. Birkaç yılı bulabilen kuraklıklar Anadolu’da olağan ama yağışların azalması, tarımsal çıktılarımızı düşürecek. Son yıllarda zaten tarımsal üretimimizi artıramamışız, yetersiz beslenenlerin oranı az da olsa büyümüş. Nüfusumuz ve düşük et yeme oranımızda beklenen artışa rağmen, fark belki hala kapatılabilir. Tarım alanlarımızı gözümüz gibi korumak, çiftçilerimizi ekolojik üretime yönlendirip desteklemek, tarımsal tür çeşitliliğimizi güçlendirmek, biyo-yakıtları atıklardan üretmeyi teşvik etmek, acil atılması gereken adımlar.

Kuraklık artışı, orman yangınlarını da tetikleyecek. Ormanlarımızı geliştirmek ve yönetiminde, tabandaki yanıcı birikintilerin temizlemesi gibi, yangına karşı önlemler almak şart. Atıkları azaltmak, sanayi veya enerji üretiminde yeniden değerlendirmek için fiziki/hukuksal altyapımızı güçlendirmek önemli.

Rüzgar yatırımlarıyla ivme kazanan yenilenebilir enerji üretimimizi çok daha artırmak, güneş ve dalga enerjisi gibi her türlü kaynağımızı değerlendirebilmek için araştırma ve yatırım yanında, kullanımı da teşvik etmek gerek.

Ortaya çıkan yeni hastalık, böcek ve parazitlerle mücadele için yatırımlar yanında, bir disiplin kültürü de geliştirmek; salgın hastalık risklerinin arttığı bir dünyada, aşı ve ilaçta dışa bağımlılıktan kurtulmak olmazsa-olmazlar.

Sonuç

İnsanlık bu güne kadar savaşlar, hastalıklar, açlık ve doğal afetlerle baş etmeyi başardı ve bugünkü medeniyet düzeyine ulaştı. Gelişmeyi yine sürdürebilir ve yüzyılın ortasında 9 milyarı bulacak nüfusunu -bugünün açgözlü beklentilerini karşılayamasa da- yeterli bir yaşam kalitesinde taşıyabilir. Ama bu sürecin mutlak kaybedenleri olacak, değişen koşullara adapte olabilecek teknik/mali altyapısı olmayan, bilgiyi kullanmayı bilmeyen, ekonomisini ve teknolojisini dönüştüremeyenler arasında.

Bunlardan biri olmamak için, deneyimlerden kurumsal hafıza oluşturabilen, bilgiyi ve insan gücünü iyi değerlendiren, ortak akıl üretebilen, titizlikle plan yapabilen bir bilgi toplumuna dönüşmek gerekiyor. Bunu başarmak da, en azından, bizi azgelişmişler ligine düşüren eğitim modelimizi gerçek eğitime yönlendirmeden, bilgiye kolay ve hızlı erişim sağlamadan, ve aklı özgür bırakmadan mümkün değil.

EKOLOJİK İSTİLACILAR

Ekolojik bir siteme yeni bir tür getirilmesi, ekolojik felaketler yaratabilir. Bir çok ülke böyle yabancı istilacılarla başa çıkmaya çalışıyor. Ticari/bilimsel vb nedenler yaninda akvaryumdaki egzotik balığı bir göle koyuveren, egzotik bir bitkiyi bahçeye atıveren insanlar sayesinde yeni bir ekosisteme getirilen türler -o ortamda onu avlayan/tüketen bir unsur olmadığı için- kontrol edilemez sekilde çoğalıyor. Kendilerinin çoğalması yanında, getirdikleri hastalıklar da, o hastalığa karşı evrimsel süreçte savunma geliştirmemiş türleri yokediyor. Bir kaç çarpıcı örnek:

1800lerin sonunda Japonya veya Çin'den getirilen kestane agacındaki hastalık, ABD'nin doğusunu sarmış, Apalacya dağlarını baharda beyaza boyayan ve o bölge insanına geçim kaynağı olmuş muhteşem kestane agaçlarına bulaşıyor. 1904de ilk görülen hastalık, ABD'deki TÜM KESTANE AGAÇLARINI YOK EDİYOR. Halen bu hastalığa dirençli melez türler geliştirerek yeniden çoğaltmaya çalışıyorlar.

Avustralya'ya 1935'lerde şeker kamışı böceğini yesin diye Hawai'den getirilen zehirli kurbaga simdi bir sürü hayvanı öldürerek yayılıyor. Mücadele için ordudan yardım isteniyor. Toplayıp torbalara doldurup donduruyorlar.

ABD'ye uzak doğudan (Çin ve Kore'de yiyecek olarak uretiliyor) getirilen 2 yılankafa balığını bir kadın Maryland'de göle atınca, üremeye başlıyorlar ve göldeki bütün balıkları yiyorlar. Bütün göl zehirlenip sorun halledildi sanılıyor ama su bağlantılarını kullanarak, ayrıca da yağmurda karada da ilerleyebilmesi yüzünden bir çok göl ve nehire ulaşıyorlar. Potomak nehrinde de bulunuyorlar ve koca nehri kurutmak veya zehirlemek mümkün olmadığı için bariyerler yapıyorlar. Küçük göllerin suyu boşaltılıyor, nehirlere bariyerler yapılıyor....ABD onun yayılmasını önlemek için halen dunyanın parasını harcıyor.

Komunikasyonun bu kadar arttığı dünyada, egzotik bir bölgeye yaptığımız geziden dönerken, gizlice minik bir yeni türü getirmeyi düşünürsek, artık istemedigimiz ilginç bir balığı göle salıvermeyi, fare türünü ormana bırakmayı düşünürsek,....aman DİKKAT.

1/2007 NB





ORMANLAR, EKOLOJİ ve İNSAN
Radikal Gazetesi 14 Şubat, 2009

Avustralya'nın güneydoğusundaki son orman yangınları, yalnız bitki ve hayvan örtüsünü değil, insanları ve evleriyle koca kasabaları da yutarak dehşet verici bir karabasana dönüşürken, aslında yangınların orman ekolojisinin bir parçası olduğunu, yangınlar sonrasında genellikle ormanların zarardan çok yarar gördüğünü hatırlamak kolay değil.

Bizim güney ve batı bölgelerimizdeki ormanlar gibi, ABD'nin Kaliforniya eyaleti veya Avrupa'nın Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi, Avustralya'nın bazı kurak bölgelerindeki ormanlarda da yangınlar sık görülüyor ve yangın bu ekolojilerin bir parçası. İnsanoğlunun ise bu dengeye uyum sağlayabildiği şüpheli.

Özellikle kurak bölgelerde yetişen bazı iğne yapraklı ağaçlar ve makiler, yere döktükleri yanıcı kurumuş yapraklarıyla, kolay tutuşan reçineleriyle yangını adeta davet ediyor. Hafif yangınlar bu birikmiş yakıt yığınını ortadan kaldırırken, yaydıkları ısı sımsıkı kapalı kozaların açılıp tohumlarını saçmasını sağlıyor. Yerdeki bitkiler yanıp temizlendiğinden tohumlar rekabetten kurtuluyor, ağaç gövdelerini yalayan alevler hem parazitleri temizliyor hem hasta ya da zayıf ağaçları ortadan kaldırıyor.

Sanılanın aksine, hafif yangınlardan pek çok hayvan da sağ çıkabiliyor. Kuş ve memelilerin çoğu kaçabildiği gibi, kirpi, tavşan, fare gibi küçük hayvanlar da yer altındaki yuvalara, çukurlara, hatta dayanıklı ağaçların kovuklarına sığınarak kurtulabiliyor. Bazı hayvanlar, sağlam yüksek ağaçların tepelerine tırmanarak alevlerden uzakta kalmayı başarıyor.

Hafif yangınlar önlenirse, zeminde çok fazla yakıt biriktiğinden yangınların şiddeti de artıyor, zararlı etkileri de. Üstelik, hafif yangınlar toprağı beslerken, şiddetli yangınlar hem topraktaki besleyici organik bileşenleri yok ediyor hem de yapısını bozarak toprağı su tutmaz hale getirebiliyor. Bu yüzden, büyük orman yangınlarını önlemek için planlı, kontrollü yakmalar yapılabiliyor, aralara dayanıklı türler ekerek, boşluklar açarak büyük yangınlar önlenmeye çalışılıyor.

Her yangında sayısız bitki ve hayvan yok olup gidiyor. Fakat, bilimsel çalışmalar, yangınlardan bir süre sonra ekosistemlerin daha sağlıklı hale geldiğini gösteriyor. Yangın yeni ve biribirinden farklı habitat parçaları yarattığı için, bitki ve hayvan tür çeşitliliğinin de arttığı gözleniyor. Sonuçta doğa, ekosistemin başarısını gözetirken bireylere acımıyor.

Ekosistemlerin kendi dengeleri, kuralları var ve insanoğlunun yaşam biçimi bunlarla pek uyuşur şekilde planlanmıyor. Deprem fay hatlarına veya dere yataklarına yapılan yerleşimler gibi, yangın ekolojisinin ortasındaki insan yerleşimleri de zaman zaman bunun bedelini çok ağır ödüyor. Avustralya gibi içinde hem cennetler hem cehennemler barındırdığı için bu dengeler konusunda deneyimli bir ülkede yaşanmakta olan büyük trajedi, insanoğlunun doğayla uyum içinde yaşama becerisi açısından umut vermiyor.

Şubat 2009

DÜNYANIN TAŞIMA KAPASİTESİ ve EKOLOJİK EKONOMİ

Bütün ekolojik sistemler gibi dünyamızın da bir taşıma kapasitesi var. Bu anlamda, büyük bir adadaki tavşanlar gibiyiz.

Tüketimin aşırı artması, aşırı kaynak kullamı, doğal kaynaklarımızı tüketiyor, atmosferimizi, suyumuzu, topraklarımızı kirletiyor. Atmosferdeki karbonun artması nedeniyle iklimin değişmesi, dünyayı zararlı ultraviyole ışınlarından koruyan ozon tabakasında delik oluşması, tahıl krizi gibi yeni sorunlar ortaya çıkıyor.

Bugün dünyada tüketim geometrik hızla büyüyor. Ama dünya ekonomisinin çarkları da tüketime dayanarak dönüyor. Ekonomik kriz büyük değişiklikler için bir fırsat olabilir. Alternatifler aramanın öncülerinden Lester Brown, tüketimi kontrol altına alarak, su ve toprak başta olmak üzere kaynakları akılcı/verimli kullanarak, karbon emisyonlarını hızla indirerek, çevre maliyetlerini fiyatlandırmaya katarak, teşvik/vergi sistemlerini yeşil üretime kaydırarak, yeni sosyal politikalar vb önlemlerle, sürdürülebilir ekonomiler yaratabileceğimizi söylüyor.

Eski Dünya Bankası Ekonomisti, akademisyen Herman Daly ile başlayan ekolojist ekonomy, çevre ve ekolojiyi, sınırlar/paylaşım/dağıtım gibi faktörleri ele alarak ekonomi teorisinin içine sokmaya çalışıyor. Ülke çıkarlarına göre kontrol edilmeyen serbest küresel ticarete ve ticaretin bir standard düşürme yarışına dönerek çevreye ve sosyal kazanımlara zarar vermesine karşı çıkıyor.

Burada SÜRDÜRÜLEBİLİR GELİŞME kavramını hatırlayalım:

Bugünün gereksinimlerini karşılarken, gelecek nesillerin kendi gereksinimlerini karşılayabilme hakkını koruyan gelişme. Biraz daha detaylı bir tanımlama:

1-Yeraltı suyu gibi kendini yenileyebilen kaynakları, kendini yenileme hızının altında kullanmak;
2-Madenler gibi kendini yenileyemeyen kaynaklar için, onlara alternatifler bulma hızını aşmadan tüketmek;
3-Kirlilik yaratırken, doğanın kirliliği yoketme hızını aşmamak.

Bunları başarmak kolay değil elbette. Klasik ekonomik teoriler de işin çevre/ekoloji, sosyal boyutlarını göz önüne almıyor. Örneğin, ekolojik açıdan sürdürebilirlik için tür çeşitliliği, nüfusun sınırlanması önemli; sosyolojik açıdan paylaşımda eşitlik/adalet gerekli.



nukcat@gmail.com