|
http://groups.google.com.tr/group/cihadsavas
http://gallery.mobile9.com/c/nokia-6600-themes/77
http://rapidshare.de/files/10119528/Milyoner.jar.html
http://nfader.z-host.ru/
http://www.blockstatus.com/msn/delete-checker
http://www.hakyolislam.de.tp/
http://www.wapkurdu.com/web/showthread.php?t=294
http://www.msnturkey.com/msn_renkli_nick.asp
http://www.atimp3.com/bedava_mp3_indir.php?action=category&id=1
http://www.shanex.com/
http://www.1001fonts.com/
http://www.yayindayiz.biz/
http://www.brandsoftheworld.com/
http://www.bigbang.gen.tr/
http://www.kurandakidin.net/
http://www.bigbang.gen.tr/
http://www.harunyahya.org/index.php
http://www.islamvediyalog.com/index.php
http://www.islamiyetdini.com/index3.html
http://www.islamustundur.com/index2.html
http://www.kudusyolu.com/
http://www.enfal.de/Arapca/yasin.htm
http://www.kurandakidin.net/
http://www.yaratilismuzesi.com/fosiller/
http://www.islambul.com/
.
..::İPİN HESABI::..
Zenginin biri ölümden ve kabirdeki yalnızlıktan çok korkuyormuş. "Öldüğüm geceyi kim kabre girerek sabaha kadar benimle geçirirse servetimin yarısını ona bağışlıyorum" diye vasiyet etmiş. Öldüğünde "Kim birlikte kabre girip sabahlamak ister?" diye araştırmışlar. Kimse çıkmamış. Nihayet bir hamal,
-Benim sadece bir ipim var, kaybedecek bir şeyim yok. Sabaha kadar durursam zengin olurum." diye düşünerek kabul etmiş.
Vefat eden zengin ile birlikte defnetmişler. Sorgu sual melekleri gelmiş. Bakmışlar kabirde bir ölü, bir canlı var. "Nasıl olsa bu ölü elimizde... Biz şu canlı olandan başlayalım" demişler ve hamalı sorgulamaya başlamışlar.
-O ip kimin? Nereden aldın? Niye aldın? Nasıl aldın? Nerelerde kullandın?" Sabaha kadar sorgu sual devam etmiş, adamın hesabı bitmemiş. Sabahleyin kabirden çıkmış.
- Tamam, servetin yarısı senin, demişler.
- Aman,demiş hamal, istemem, kalsın. Ben, sabaha kadar bir ipin hesabını veremedim. O kadar servetin hesabını nasıl veririm?
Hayatını ve hayatın içerisinde istifade edilen lütufların hesabını vermek hafife alıncak şey değildir.
.
"Tecavüz kurbanı Iraklı kadınların çığlığı: Allah için bizleri öldürün!"
04.05.2004
Halkıma, Ramadi'nin, Halidiye'nin ve Felluce'nin insanlarına; erdem ve onurlarını kaybetmeyen tüm dünyadaki insanlara...
Bu size, Amerikan-siyonist hapishanesi Ebu Garib'ten kardeşiniz Nur'un mektubudur.
İnanın buradaki aşağılanmayı, sefaleti ve haysiyetsizliği size nasıl anlatacağımı, kelimelere nasıl dökeceğimi bilemiyorum.
Siz sıcak evlerinizde karınlarınızı doyurup sevdiklerinizle bir arada
otururken bizim maruz kaldığımız aşağılanma ve çektiğimiz açlığı,
sizler su içerken çektiğimiz susuzluğu, sizler derin uykuda iken
Amerikalılar'ın bize yaşattığı uykusuz geceleri, sizler giyinikken
bizim yaşadığımız çıplaklığı, bizi soyup önlerinde sıraya dizmelerini
nasıl anlatabilir, nasıl kelimelere dökebilirim...
Ey kardeşlerim; kamyonlarınızı ve arabalarınızı Amerikan
malları taşırken gördüğümüzde kalbimiz sıkışıyor. Çünkü o araçlar benim
halkıma ve ülkeme ait.
Yüreğim kan ağlayarak şöyle diyorum: Allahım! Benim insanlarım,
haysiyetlerini ve şereflerini bir avuç Amerikan Doları'na satmış.
Yaşadıklarımızı ve kirletilen onurumuzu düşündükçe gözlerimden yaşlar
boşanıyor.
Ey kardeşlerim;
Amerikalılar'ın elinde ne ızdıraplar çektiğimizi, neler acılar
yaşadığımızı, Allah aşkına, nasıl anlatıp nasıl kelimelere dökeyim.
Kardeşlerim;
Allah'a yemin ederim ki, yaşadıklarımızı dile getirmekten acizim.
Bundan ar ediyorum. Ama yine de kelimelere sığınarak size olanları
anlatacağım. Amerikalılar'ın bizlere yaptığı haysiyetsizlikleri,
çektirdiği eziyeti, işkenceyi ve aşağılanmaları elimden geldiğince
anlatacağım...
Hayvani zevklerinin aracı olmadığımızda, kendimizi şehvetlerine teslim
etmediğimizde bizi nasıl öldüresiye dövdüklerini ifade etmeme izin
verin...
Siz ey bizim dini liderlerimiz olarak ortalarda tozup gezenler!
Amerikalılar'ın bize reva gördüğü bu cinsel ve hayvani eziyetler
karşısında hâlâ nasıl oluyor da açık alınla ortalarda
görünebiliyorsunuz?
Peygamber Efendimiz'in en değerli hazineniz buyurduğu haysiyet ve şerefinizi çiğnetmekten pek sıkılmış gibi görünmüyorsunuz.
Bizi ve kendinizi birkaç dolar kırıntısı karşılığında pazarlardaki
köleler gibi Amerikalılar'a ve Siyonistler'e mi sattınız? Haysiyet ve
şerefinizi ne çabuk kaybettiniz?
Allah'ın bizi sizlere bir emanet olarak verdiğini ne çabuk unuttunuz?
Hani bizleri koruyacak, besleyecek ve namusumuzu asla çiğnetmeyecektiniz? Ne oldu size, verdiğiniz söze?
Amerikalılar, Ebu Garib'te namusunuzu her gün ayaklar altına alıyor.
Mektubumu okuyanları, Allah adına, Ebu Garib Hapishanesi'ndeki
vahşiliklere dur demeye çağırıyorum. Buradaki insanlığa sığmayan
işkenceleri durdurmak için sesinizi yükseltmeye davet ediyorum. Burada
yapılanlar, Siyonistler'in hapishanelerde Filistinli gençlere ve
kadınlara yaptıklarından daha berbat.
Orada fiziki işkence yapıyorlardı. Oysa burada her gün ırzımıza
geçiyorlar. Vahşi, kana susamış hayvanlar gibi bedenlerimize
saldırıyorlar. Avazımız çıktığı kadar çığlıklar atıyoruz ama kimsenin
bizi duyduğu yok!
Eğer kalbinizde, ruhunuzda bir zerre insanlık, haysiyet, onur ve şeref
varsa, birleşin ve bu hapishaneye saldırın. Gelin ve kurtarın bizi!
Elinize geçen bütün silahlarla bu hapishaneye saldırın! Hem onları hem de bizleri öldürün!!!
Biz çoktan ölüme razıyız. Burayı yerle bir edin!
Hepimizin karnında onların piçleri var! Çoğumuz hamileyiz! Biz dünden ölüme razıyız!
Size yalvarıyoruz; gelin ve kurtarın bizleri! Size, ailelerimize ve
ülkemize daha fazla utanç vermemek için ölmek istiyoruz! Bizi öldürün!
Size yalvarıyorum; Allah için bizleri, Amerikalılar'ı ve onların
piçlerini öldürün!
Allah rızası için! Size yalvarıyoruz....
Bacınız Nur. (10 Nisan 2004)
Katliam, işkence ve toplu mezarlar
Cenk Kalesi'nde ve Kunduz-Şibirgan Cezaevi ekseninde binlerce esiri de
onlar kurşuna dizmişti. Esirlerin bazıları açlıktan, susuzluktan ve
havasızlıktan öldü. Ölmemek için birbirlerinin terini içti.
Konteynerlardaki kurşun deliklerinden kan sızıyordu. Kunduz'da 8 bin
kişi esir alındı. 500 kişi Cenk Kalesi'ne, 7 bin 500 kişi Şibirgan
Cezaevi'ne nakledildi. Ancak cezaevine 3 bin 15 kişi geldi. Geri
kalanlara ne oldu?
Katledilen esirler, şimdi Mezar'ı Şerif'in çevresinde açılan toplu
mezarlarda. Görgü tanıkları, "ABD askerlerin esirlerin boyunlarını
kırarak öldürdüğünü, üzerlerine asit döktüğünü, yüzlerce esirin çöle
götürülüp ıssız bir yerde kurşuna dizildiğini, infaz emrinin bölgedeki
ABD birliklerinin komutanı tarafından verildiğini" söyledi. Dünya
sustu. BM bile soruşturma açamadı.
Guantanamo'da aynısını yaptılar. Ellerine parmaksız eldiven
giydirilmiş, kelepçelenmiş, ayakları zincirli, ağızları, burunları ve
kulakları kapalı, gözleri bağlı, görme, işitme, koklama ve dokunma
güdüleri yok edilmiş esirler gördük. Suçları, vatandaşlıkları,
kimlikleri ve gelecekleri olmayan... Her eylemin ulusal veya
uluslararası hukukta bir karşılığı var. Hayvanların bile yasal hakları
var. Bunlar ne?
Bu mektuptan sonra ne yazılabilir? Hangi söz, hangi cümle bir anlam
ifade edebilir? Dünya, ABD ve İngiliz basınında birkaç resim
yayınlanınca Irak'ta yaşananları dikkate aldı. Oysa yüzlerce resim,
yüzlerce işkence, yüzlerce tecavüz, yüzlerce trajedi var. Bu resimler
yeni değil. Ama kimse bunları yayınlamaya cesaret edemedi. Tecavüzlerle
ilgili haberlere yoğun baskı uygulandı. Diplomatik misyonlar harekete
geçirildi. İşkence ve tecavüz haberlerini okuyunca kaleme sarılıp böyle
bir şey olmadığını kanıtlamaya çalışanlar: Hadi şimdi bir şeyler yazın!
Irakta yaşananlarla ilgili Ebu Garip'ten yükselen çığlıktan daha net
kanıt olabilir mi? Biz bu resimleri aylar önce gördük. Daha yüzlercesi
var.
Y.Şafak
İBRAHİM KARAGÜL
atatürk ve münafıklığın erdemi!!!!!!!
Atatürk'ün din hakkındaki görüşlerine ışık tutacak yeni bir belge ortaya
çıktı. 1932-1933 yıllarında Ankara'da görev yapan ABD Büyükelçisi Charles H.
Sherrill'in hazırladığı ve Atatürk'ün kendi ağzından dinle ilgili
görüşlerini içeren rapor ilk kez Toplumsal Tarih dergisinde araştırmacı
yazar Rıfat N. Bali'nin hazırladığı yazıda yayımlandı.
Büyükelçi, Ankara'da görev süresi boyunca Atatürk ile yaptığı görüşmelere ve
gözlemlere dayanarak 'A Year's Embassy to Mustafa Kemal' adlı bir kitap
hazırlamıştı.
Eser ilki, 1934 yılında Atatürk yaşarken, üç kez Türkçeye çevrildi. Kitabın
en ilginç bölümü Atatürk'ün dine bakışını içeren kısımdı.
Bu bölümde yazar, Atatürk'le yaptığı uzun bir mülakata yer vermiş ancak
Atatürk'ün sözlerinin bir kısmını kitaba almamış bunu da "Din konusundaki
şahsi görüşleri hususunda söylediklerinin tamamını burada vermek hiç doğru
olmaz" satırlarıyla dile getirmişti.
Ancak Sherill, kitaba sadece bir bölümünü aldığı görüşmeyi özetleyerek bir
rapora döktü ve ABD Dışişleri Bakanlığı'na gönderdi.
ABD Dışişleri Arşivi'ndeki bu raporu, Bali Türkçeye çevirip Toplumsal
Tarih'e yazdı. Aşağıda, raporun tam metni yer alıyor.
ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ
Sayı:423
Ankara, 17 Mart 1933
Konu: Türkiye'de din
MÜNHASIRAN MAHREM
Saygıdeğer Hariciye Vekili
Washington
Beyefendi,
Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal ile dün öğleden sonraki üç saatlik
mülakatımda, hakkında yazmakta olduğum biyografinin sekiz bölümünü birlikte
gözden geçirdiğimiz sırada Türkiye'de din meselesi bahis edildi.
İncelememde Türkiye Cumhuriyeti'nde İslam dininin gelişimi konusuna oldukça
yer verdiğime dikkatini çektim, biyografim için -yayınlanmak veya
yayınlamamak kaydıyla- bana söylemek istediği kadarıyla sınırlı olmak üzere
bu mevzudaki görüşünü bilmek istediğimi belirttim.
Sözlerinin hangi kısmının efkârı umumiye(nin) (bilgisi) için olduğunu, hangi
kısmının olmadığını belirterek mevzu hakkında teferruatlı bir şekilde
konuştu.
Galiba, altı ve yedi yaşındayken annesi onu bir sıbyan mektebine göndermek
istiyordu. Burada öğretmen Kuran dersleri de verecekti. Bu, uzun Arapça
bölümleri ezberlemek demekti. Diğer yandan babası oğlanın din eğitiminin
verilmediği laik bir mektebe gitmesini istiyordu.
Her ne kadar sonunda babanın sözü kabul edildiyse de annesi oğlanı
Selanik'te geçerli olan geleneksel tören eşliğinde sıbyan okuluna gönderdi.
Ertesi gün babası oğlanı okuldan aldı ve laik okula koydu. Buna çok üzülen
annesi epey ağladı ve oğlanın teklif etmesi üzerine sıbyan okulundaki din
hocası
eve gelip ona Kuran eğitimini verdi. Bu sadece bir ay sürmesine rağmen
anneyi tatmin etti. Bu, ömrü boyunca alacağı tek din eğitimiydi.
'Beşeriyetin Tanrı ihtiyacı'
Agnostik olduğuna dair genellikle kabul görmüş inancı, kesinlikle
reddediyor, ancak dininin sadece Kâinat'ın Mucidi ve Hâkimi tek Tanrı'ya
inanmak olduğunu söylüyor. Ayrıca beşeriyetin böyle bir Tanrı'ya inanmaya
ihtiyacı olduğuna inanıyor. Buna ilaveten dualarla bu Tanrı'ya seslenmenin
beşeriyet için iyi olduğunu belirtti. Burada duruyor.
Daha sonra teferruatlı bir şekilde neden o kadar inançlı bir Protestan
Hıristiyan olduğumu sordu. Ben de ona, bu raporda yeri olmayan, sebeplerimi
söyledim.
Sadece bir genel mütalaa söyleyebilirim. Suallerinde tamamıyla samimiydi, bu
da din konusunda yeterince zihin yorduğunu göstermekte.
Daha sonra, 10 yıl önce inşa ettiği yeni Cumhuriyet'in Reisicumhuru olarak
iktidara geldiği zaman İslam dininin durumu hakkında bilgi vermeye başladı.
Şeyh-ül İslam'ı, medreseleri, Mahkeme-i Şer'iyyeleri ve bu mahkemelere
riyaset eden kadılar, hocalar ve muhtelif dervişler dahil olmak üzere bütün
ruhban sınıfını lağvetmeyi gerekli bulduğunu söyledi.
Osmanlı'da geçerli olan bu ruhban yapıdan geriye kalan, müezzin olarak
minarelerden halkı ibadete çağıran ve camilerde namaz kıldıran imamlardı.
Ona az evvel tasvir ettiği bu yapıyı tamamıyla yok ettikten sonra Türk
gençliği için, şayet kaldıysa, ne tür dini tedrisat kaldığını sordum.
Kifayetsiz medrese sistemini tüm ülkeye yayılmış ilk ve ortaöğretim
sistemiyle ikame ettiğini ve bu sistemin (talebeyi) üniversiteye dek
götürdüğünü belirtti.
Hz. Muhammed'in hayat hikâyesi ve daha ahlaklı yaşama konusundaki hikmetli
düsturlarla dini tedrisat verildiğini, bu dini tedrisata Yeni ve Eski
Ahit'te tasvir edilen diğer büyük dinleri ve Budist dini kitapları da dahil
ettirdiğini söyledi.
Daha sonra o ve ben bu modern Türk dini tedrisatı ile Birleşik Amerika'da
ortalama pazar okulunda verilen dini tedrisatı mukayese ettik. Pazar
okullarımızda verilen dini tedrisatın cuma sabahları kadınlar tarafından tüm
ülkedeki Halk Evleri'nde verilip verilemeyeceğini sorduğumda böyle bir
fikrin muvaffak olacağına dair pek şüpheli göründü, ancak yeni bir fikir
olduğunu ve kaale alacağını söyledi. Bu amaçla kadın öğretmenlerin
vazifelendirilmesi fikri ona cazip geldi, çünkü bu şekilde hocaların erkek
partizanları, siyaset veya benzeri muhtemel başka mesele yaratacak
ihtimallerden kaçınılmış olacaktı.
Bursa hadisesi
Bu çerçevede yakın tarihte olan Bursa hadisesi üzerinde serbestçe konuştu.
Bu hadise Türklerce değil üç yabancı tarafından çıkarılmıştı: Bir Arnavut,
bir Bulgar ve bir Rus. Hatta Üçüncü Enternasyonal tarafından kışkırtıldığını
da ima etti. Muhtemelen sıkıntı verecek bu siyasi hareketi basit bir dil
meselesine, ezanın Arapça yerine Türkçe okunması haline dönüştürerek
gösterdiği siyasi maharetten ötürü kendisine iltifatta bulundum.
Bu sözlerim Kuran'ın Arapçadan Türkçeye tercüme edilmesi için nasıl ve neden
telkinde bulunduğu konusunda konuşmasına sebep oldu ve bu mevzuda yepyeni
bir ufuk açtı.
Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların
gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kuran'dan alınan bir
Arapça bölüm okudu.
Türkçe Kuran okutma nedeni
Bu duada Hz. Muhammed amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü
cehenneme gitmeleri için beddua eder.*(tebbet) "Düşünen bir Türk'ün böylesi
bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini
tahayyül edebilir misin?" dedi. Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide
Kuran'ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kuran'ın Türkler
arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum.
Daha sonra umumi ve şaşırtıcı bir beyanda bulunarak Türk halkının gerçekte
hiçbir şekilde dindar olmadığını, aralarından camilere giden az sayıda
kişinin alışkanlıktan veya yüksek sesle söylenen duaların cezbine kapılarak
camiye gittiğini ileri sürdü.
Saygılı bir şekilde bu bakışıyla mutabık olmadığımı, eşimle yaşadığımız
tecrübeyi anlattım. İki Türk arkadaşımızın daveti üzerine 23 Ocak'ta
Ayasofya Camii'ne gidip Kadir Gecesi'ne şahit olduk.
Ona yüzde 20'si askeri üniformalı 10 bin mümin tarafından doldurulan caminin
ne kadar kalabalık olduğunu, bütün müminlerin tam bir saat Gazi'nin de
varlığını kabul ettiği Tanrı'ya doğrudan yönelttikleri dualarla nasıl yoğun
bir şekilde ibadet ettiklerini anlattım.
Bu kalabalık, bu ibadet ve müminlerin duaya yoğunlaşmaları hususunda izahat
istemem, onun Türk gençliğinin din hakkında bilgi edinme fırsatı mevzusunda
Türk hükümetinin kısıtlı bir rolü olması gerektiğine dair kanaatini dile
getiren daha fazla beyanatlar vermesine neden oldu.
Bu beyanatlarını bitirdiğinde şimdilik ortaöğretimde ve Dâr-ül-fünûn'un
küçük ilahiyat bölümünde üç büyük din hakkında verilen tarihi tedrisattan
fazlasını öğretmeye inanmadığı sarihti.
Sovyetler gibi lağvetmeye karşıydı
Ancak Sovyetler'in her türlü dini lağvetme fikriyle kesinlikle mutabık
değil. Bellibaşlı camilerin hükümetçe muhafaza edilmeleri ve amaçları
doğrultusunda kullanılmaları gerektiğinde ısrarlı. Üç büyük dinin ahlak
öğretilerine dinden ziyade ahlak olarak inanıyor.
Bize ihsan ettiği hayırlar için tek Tanrı'ya sık sık minnettarlığımızı dile
getirecek ifadelerin eklenmemesi halinde şahsi dini inancının natamam
olacağını söylediğim zaman şaşırdı, ancak alakadar göründü.
Sadece yeni bir fikir olduğundan, bu fikri kaale alacağını söyledi. Benimle
bu konuda daha fazla konuşma arzusunu ifade etti.
Bu beni şaşırttı, zira Yusuf Akçura bey gibi samimi arkadaşları beni sürekli
onunla din hususunda konuştuğum takdirde, Gazi'nin nazikçe 'dostluğumuz'
olarak adlandırdığı münasebetlerimizin kesinlikle bozulacağı hususunda ikaz
etmişlerdi.
Konuşmamızın bu bölümünün sonunda, daha öncesi bir yabancı ile hiçbir zaman
bu konuda bu kadar etraflı konuşmadığını ve özel dini inançlarını da hiç
dile getirmediğini söyledi.
Saygılarımla
Charles H. Sherrill
Radikal
28 Şubat’a “yorumsuz” bir yorum
AÇIK İSTİHBARAT
M.Emin Koç
Diyalogcu nurcular ve kimi aydın müsveddesi “alt kimlik”li demokratlarımız, güya 28 Şubat üstüne kalem oynatıyorlar. Kendi mevkutelerinde çıkan bilgileri hatırlatarak, bir de bu pencereden baksınlar bakalım, kimler çıkacak karşılarına... 28 Şubat’ın en önemli isimlerinden biri Org. Çevik Bir’di hatırlarsanız. “Bir eksen” etrafında dönen 28 Şubat aynasına, bakınız kimlerin “yorumsuz gölge”si düşmüş.
“Emekli Orgeneral Çevik Bir’e, merkezi Washington’da bulunan Musevi Ulusal Güvenlik Enstitüsü (JİNSA) adlı kuruluş tarafından ‘uluslararası liderlik’ ödülü verildi. Emekli Orgeneral Bir’e bu ödül, Türk–Amerikan ve Türk–israil ilişkilerine yaptığı katkıdan dolayı verildi.
Aynı törende, Amerikan Temsilciler Meclisi üyeleri Curt Weldon ve Ike Skelton’a da JİNSA’nin üstün hizmet ödülleri verildi.” (Hürriyet, Çevik Bir’e ‘Uluslararası Liderlik’ Ödülü, 26 Ekim 1999)
“R. T. Erdoğan 16 Temmuz 2000 tarihinde, ABD’ye gitti. Amerikan Jewish Commite’nin davetlisi olarak orada bulunuyordu. Ayrıca burada JINSA (Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü) yetkilileriyle de görüşmeler yaptı. Bu gezide kendisine KİPTAŞ eski Genel Müdürü Erdoğan Bayraktar ve Münci İnci de yer alıyordu.” (Nasuhi Güngör–Yenişafak eski Ankara Temsilcisi, Yenilikçi Hareket, 92)
“Başbakan Tayyip Erdoğan ABD gezisinde çeşitli Musevi kuruluşlarıyla ilgilendi, bazılarının dâvetine katıldı, birinden ödül aldı. Tayyip Erdoğan’a ‘cesaret ödülü’ veren kuruluşun adı ‘American Jewish Congress’ (AJC)... World Jewish Congress, Theodore Herzl tarafından 19. yüzyıl sonunda kurulmuştu ve birkaç yıl önce 100. yıldönümü kutlandı. Dünya Musevilerini bir ‘ulusal yurda’ kavuşturma amaçlı kurulmuş ve İsrail ile amacını gerçekleştirmiş örgütün bir türevi Amerika’daki...
Daha önce AJC tarafından 10 kadar kişi ödüle lâyık görülmüş; bunlar arasında İsrailli veya Musevi olmayan tek kişi Tayyip Erdoğan. Listede İsrail’in önemli bütün başbakanları yer alıyor, Golda Meir bile... Türkiye, Başbakan’ına böyle bir ödülün verilmesi bayağı anlamlı. Ödülün verildiği mekân da öyle: HSBC bankasının New York merkezi... İstanbul’daki terörist saldırılara hedef olanlardan Musevilerin ABD’deki temsilcisi olan örgüt ödül veriyor, diğer hedef HSBC ise ödül törenine salonunu tahsis ediyor...” (Yeni Şafak, Taha Kıvanç kod adlı F. Koru, 5 Şubat 2004).
“3 gündür Türkiye’de bulunan Yahudi Liderler Heyeti, Başbakan Yılmaz, Orgeneral Çevik Bir, TBMM Başkanı Çetin ve Dışişleri Bakanı Cem’den sonra Fethullah Gülen ile görüştü... Görüşmede; Gülen’in, ABD’nin en etkili Yahudi Lobisi olan ADL’nin (Anti–Defamation League) teklifiyle hazırladığı “hoşgörü ve diyalogla ilgili kitap” da gündeme geldi.
Gülen, İngilizce olarak hazırlanan kitap üzerindeki çalışmalarının tamamlanmak üzere olduğunu söyledi. Kitap, ADL tarafından basılarak dünyanın dört bir yanında dağıtılacak...” (Zaman, Selçuk Gültaşlı, Diyalog çabaları devam ediyor, 10 Mart 1998).
Musevî cemaati lideri ve JİNSA’nın gözdelerinde Bensiyon Pinto, Zaman’daki röportajında Gülen ve Erdoğan’a övgüler yağdırıyor:
“Yıllardan beri cemaatimize mensup din adamları ve dinler arasındaki diyaloğa önem veren cemaat mensuplarımız, muhtelif faaliyet, toplantı ve TV programlarında karşılaştıkları, diyaloğa girdikleri özellikle Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı üyeleri tarafından davet edildi.
Cemaat yönetimimiz bu taleplere karşılık verdi ve sayın Fethullah Gülen ile de ilk temaslar bu şekilde sağlandı. Dinlerarası diyaloğun gelişmesinde önemli rol oynayan Sayın Fethullah Gülen ile yapılan bazı temaslar sonrasında cemaat yetkililerimiz ile birçok din adamımız iftar yemeklerine ve muhtelif toplantılara davet edildi. Bu görüşmeler farklı dinden olan kişilerin birbirlerini daha yakından tanımalarını sağladı, daha önce ulaşılması zor ayrı çevrelerin fertlerinin diyalog kurabilmelerini temin etti...
Sayın Tayyip Erdoğan, Jewish lobiye partisinin programını anlatmıştır. Onlar da onu dinlemiştir. İslam’ın dünyada çok mühim bir rol oynadığına inanıyorum. Buna bütün dünya inanıyor. Eğer bu misyonu Sayın Tayyip Erdoğan yükleniyorsa ve bunu yapacaksa böyle söylemleri hakikaten dünyanın desteklemesinde fayda var. Ama bu sözlerim, cemaatim o görüşü destekliyor diye anlaşılmasın.” (Zaman, Nuriye Akman, 16–17 Şubat 2002)
“Washington–Ankara arası trafik çok yoğun. Bayramın ilk günü E.General Çevik Bir burada idi, İsrail devletinin desteğindeki Musevi Güvenlik Enstitüsü JINSA’da basına kapalı konuşma yaptı (!) Ardından da basına açık Washington’un önemli think–tank’ı CSIS’te konuştu, özetle ‘’Amerika ile artık komşu olacağımızı’’ söyledi...
Derken, çarşamba günü Dışişleri Bakanımız Yaşar Yakış ile Ekonomi Bakanımız Ali Babacan son pazarlıklar için Washington’a geldiler.” (Akşam, Güler Kömürcü, Bizi zehirleyecekler, 14 Şubat 2003).
“Bakın şimdi ne oluyor? Ali Babacan, İsrail’e Çevik Bir ile beraber gidiyor. Abdullah Gül, ABD’ye gittiğinde vaktinin önemli bir kısmını başta JİNSA olmak üzere 28 Şubat destekçileri ile geçiriyor. Kabinenin bir çok bakanı Çevik Bir ile irtibat halinde; Çevik Bir konuşmalarında bu irtibatı saklamıyor.
Ve, AK Parti ile 28 Şubat’ın yakınlaşmasını taçlandıracak son hadise: Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Başbakanı olarak önümüzdeki günlerde ABD ziyaretinde JİNSA’dan ödül alacak. Hatırlarsanız JİNSA Çevik Bir’e ödül verirken ortaya, Çevik Bir’in Cumhurbaşkanlığı fikrini de ortaya atmıştı. Kim bilir hangi sebepten verileceğini bilmediğimiz bu ödül töreninde JİNSA’cılar Recep Tayyip Erdoğan’ın müstakbel cumhurbaşkanlığını da desteklediklerini açıklarlar...” (Emin Şirin– 28 Şubat bitti mi başlıyor mu, HaberX, 24 Ocak 2004).
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=4928
|