|
Özgün fikirler siz onları kışkırtmadıkça asla ortaya çıkmazlar...
Cogito ergo sum
Düşünmek insanın en eski alışkanlıklarındandır.
İnsan insan olmaya başlarken düşünmeye başlamıştır.
Düşünmek insan için bir zorunluluktur.
İnsan olabilmek için düşünmeyi bilmek,düşünebilmek gerekir.
İnsan denilince düşünce,düşünce denilince insan akla gelir.
Düşünce insanın en önemli organıdır.
Kediye pençesi,balığa kuyruğu,file hortumu neyse insana düşüncesi odur.
İnsanoğlu bedensel açıdan hayvanlardan güçlü olmamasına karşın doğanın en güçlü varlığı olduysa,bunu yalnızca ve yalnızca düşüncesine borçludur.
Doğadaki tüm hayvanlar bazı organlarını kullana kullana geliştirdiler,bazı organlarını da kullanmaya kullanmaya körelttiler.
Düşünce insanın doğayla ve kendisiyle kavga ede ede kazandığı çok değerli bir yetisidir.
İnsanın bu yetisine artık gereken özeni göstermediği görülmekte.
Düşünmek pek çok insan için sıkıntıdır,külfettir,yüktür.
Evet ne yazık ki insanların büyük bir bölümü düşünmeyi sevmiyor. İnsanların büyük bir bölümü,çok uzun sürmüş bir çabanın sonunda kazandığımız düşünme yetimizi önemsemeden yaşıyor.
İnsanlar çok zaman kalıp düşüncelerle,kalıp davranışlarla yetiniyorlar. Düşünmeden yapmak çok yerde insana düşünerek yapmaktan daha kolay görünüyor.
İstiyorlar ki kendi adlarına başkaları düşünsün. Hem de iyi düşünsün.
Kimilerine göre düşünmek dünyanın en ağır işidir,beş dakika düşünmeye kırk kilometre yürümeyi yeğ tutan pek çok insan var.
Düşünmenin zorluğu duygusu insanı çabucak düşüncenin gereksizliği fikrine ulaştırıyor. Kimilerine göre düşünmek dünyanın en gereksiz işidir,insanı boş kaygılara,anlamsız sıkıntılara iter,hatta onu çıldırtır,dünyadan koparır,rezil eder.
İnsanoğlu çok zaman kendini bugünkü durumuna getiren şeyin düşünce olduğunu unutmuş gibidir...
Düşünce insanın temel özelliği olduğuna göre, insanın düşünceden korkması kendinden korkması demektir,insanlığından korkması demektir.
Düşünceden korkan insanın durumu,kuyruğunun gölgesini görünce sıçrayan kedinin durumuna çok benzer.
Düşünmeden yaşamak,yaşama bilinçsizce katılmaktan hatta iğreti yerleşmekten ya da yaşamda sürüklenmekten başka bir şey değildir.
Freedom
GENEL KÜLTÜR BİLGİ YARIŞMASI BÖLÜMÜ
Boynu bükük bir papatya olduğuma bakıp da
senden vazgeçtim sanıp
sakın aldanma
yedi kat yerin altından örgütlenip,
takılıverdim saçının arasına..
HAFTANIN YAZILARI :
ESKİTİLMİŞ ÖMÜRLER
Mine Kırıkkanat (Vatan - 23 Temmuz 2008)
Sokaktaki meşum gürültü, ses belleğime tanıdık bir ürperti olarak yansıdı. Koşup tüm pencereleri kapattım. Dışarı baksam, ne göreceğimi biliyordum: Sokakları ilaçlıyorlardı. İçim, acı bir gülümsemeyle buruştu. Sinekleri öldürmek uğruna, zaten taşıtların zehirlediği havayı soluyan insanları, birazcık daha zehirlemek gerekiyordu. Demek. Tıpkı kanalizasyon karıştığı için kirlenen şehir sularındaki mikropları öldürebilmek için klorla zehirleyerek, birazcık da insanları zehirlemek gerektiği gibi. Demek. Ya da arıtmadan denize akıtılan sanayi atıklarıyla zehirlenen denizden avlanan balıkları yiyen insanların DA biraz zehirlenmesi gibi. Demek.
Temizlik için kullanılan deterjanların, çamaşır sularının zehirlediği sularla beslenen sebzelerin, meyvelerin tarım ilaçlarının, dönüp dolaşıp insanların kanına karışması, acaba neyin rövanşıydı?
Ortak budalalığın mı, yoksa vurdumduymazlığın mı?
Pencerelerin ardında boğuklaşan, aşina sese çevirdim dikkatimi yeniden. Ben bu gürültünün aynısını bir sinema filminde duymuştum, ama hangisinde? Belleğimin tarama motoru sessizce çalışırken, dalıp gittim, ilgisiz ve afaki konulara. Belki de ASIL konuya: Varsılın ve yoksulun, sorumlunun sorumsuzun, suçlunun suçsuzun, sorunları yaratanlarla çözmeye çalışanların ayırt edilmeksizin aynı potada eritildiği, aynı çevreyi paylaştığı, çünkü aynı zehirli havayı soluyup, aynı zehirli sularda yıkandığı aynı zehirli topraklardan beslendiği, aynı acınası ve çözülemez kader ortaklığını düşündüm.
Öyle bir kader ortaklığı ki bu, temelindeki hata, suç ve budalalık zincirine dahil olmak gerekmiyor. Aktörlerden ya da etkenlerden birinin sorumsuzluğu ya da cehaleti, hiçbir sorumluluğu olmayanın yaşam fayını da tetikliyor.
Varılan noktada, sorumluluğu olmayan var mı gerçekten? Hayır, yok. Kimi tepkisizlikle paylaşıyor suçu, kimi kaçarak. Oysa bu Rus ruletinin sonunda, kimse kaçamayacak. Çünkü soluduğumuz hava, musluklarımızdan akan su, beslendiğimiz toprak, ortak!
Türkiye'de belki de kimse hesap vermediği için kendi kendisine, başkasına da hesap sormuyor.
Kimsenin aklına gelmiyor ki, GERÇEK haşere mücadelesi, insanların soluduğu havayı da zehirleyerek yapılmaz. Önce, o iğrenç ve pis kokulu çöp arabaları yıkanır. Hem de her gün. Sokaklardan önce çöpçüler temizlenir, çöpçülere temiz giysiler verilir. Hem de her gün. Önce, çöp fabrikaları kurulur.
Bugün çöplüklerden geçimini temin eden insanlar, o fabrikalarda istihdam edilir. Çöpler bu fabrikalarda ayrıştırılır, bir bölümü kâğıt olarak geri döner, bir bölümü plastik olarak. Gerisi de fabrika fırınlarda yakılır. Elde edilen enerji, bir semtin, iki semtin ısıtılmasına, ışıklandırılmasına yarar. Önce bataklıklar kurutulur. Dereler, sokaklar temizlenir. Atık sular arıtılır.
İşte o zaman, sivrisinek ve sinekleri öldürmek için, insanların soluduğu havayı zehirlemeye gerek kalmaz.
Gecekondulara tapu verilmez, tapu verilmeyene ikametgâh belgesi verilmezse, su kaynaklarına kanalizasyonları akıtanlar, dere yataklarını tıkayanlar, seçme ve seçilme hakkını kullanamazlar.
Oy kullanamayan cahil kurnazlık, havamızı, suyumuzu, yediklerimizi zehirleyen zihniyeti, kendisine benzeyeni seçemez başımıza.
Toprağın her boşluğuna yeni bir gökdelen dikilmez ve halihazırı kaldıramayan kanalizasyonlara yeni yük bindirilmez. Altyapısı olmayan yerleşkeye, üstyapı kondurulmaz. Böylece caddeler ve sokaklar da b.k kokmaz.
İşte o zaman, tükenmiş barajlara basılan kanalizasyon sularını arıtmak, musluklarımızdan kloru suyundan fazla sıvı akıtmak gerekmez.
Tabii ki bütün bunlar hayal ve rasyonelleşme sürecine kadar, daha çoook insan kanser olacak. Kurtarılmış sanılan bölgelerde yaşayan, sağlığına pek dikkat edenlerin ardından, Ayol ne sigara içerdi, ne içki! diye şaşılacak.
Çünkü hava ortak, su ortak, toprak ortak ve hepsi zehirleniyor yavaş yavaş.
Pencerelerin ardında uzaklaşan meşum sesi hatırladım. Yeşil Güneş filminde, insan etinden yapılan protein tabletlerine hücum eden kalabalığı yaran ve topladıklarını fırınlara taşıyan zırhlı kepçelerin gürültüsüydü, tıpkı.
EUROVISION
Yılmaz Özdil (Hürriyet - 27.05.2008)
Rusya
Ukrayna
Yunanistan
Ermenistan
Norveç
Sırbistan
Türkiye
Azerbaycan
İsrail
Bosna.
Eurovision'un ilk 10'u böyle.
Deniyor ki:
"Komşu komşuya oy verdi..."
Yanlış.
Komşu komşuya oy verdiyse, İspanya, neden Portekiz veya Fransa yerine, Romanya'ya 12 puan verdi? Portekiz, neden İspanya yerine, 12 puanı Ukrayna'ya verdi? Fransa, Hollanda, Belçika ve Yunanistan, komşu olduğu için mi Ermenistan'a 12 verdi? İsrail, komşu olduğu için mi Rusya'ya 12 verdi? Almanya'nın 10'u bize, 12'si Yunanistan'a... Komşu mudur?
Peki nedir?
AB çökmüştür!
İlk 10'a bakın...
Bir tane AB üyesi ülke yok.
"Yunanistan var" derseniz...
Ben de size, "İlk 4'e biraz daha yakından bakın" derim...
4'ü de Ortodoks!
İlk 10'da 5 Ortodoks, 3 Müslüman, 1 Evanjelik, 1 Musevi var.
Hani, Katolik Avrupa?
*
Kabul edilse de, edilmese de, ulus devletleri tespih gibi etrafına dizen Rusya'nın borusu ötüyor AB topraklarında... Siyasi, ekonomik, nüfus ve nüfuz olarak, gerçek bu.
*
Bize gelince...
*
Sınırlarını korumak için Mehmetçik gönderdiğimiz, liman sattığımız İsrail'den "sıfır" aldık... "KKTC size feda olsun" dediğimiz Kıbrıs Rumu'ndan "sıfır" aldık... "Hepimiz Ermeniyiz" dediğimiz Ermenistan'dan "sıfır" aldık... "Dostum Kosta" dediğimiz, banka sattığımız Yunanistan'dan "sıfır" aldık... Medeniyetler İttifakı yaptığımız İspanya'dan "sıfır" aldık...
Saftirikliği bırakmanın zamanıdır.
DEMOKRASİ - KAKOKRASİ
Öztin Akgüç (Cumhuriyet - 11.05.2008)
Kakokrasi sözcüğünü, kavramı ilk kez, 1950'li yıllarda anayasa hukuku hocamız rahmetli Prof. Dr. Bülent Nuri Esen'den duymuştum. Demokrasi etiketi altında, tek adam yönetimine, isteğince (keyfi) yönetime, baskıcı bir yönetime, hukuk devletinden uzaklaşmaya karşı hocamız tepkisini kakokrasi sözcüğü ile dile getirmişti. Kakokrasi bir kötüye sapmayı, sapıncı (dalaleti), bir kötü kullanımı, kötü uygulamaları, yönetimde pis kokuları, yozlaşmayı demokrasi etiketi altında gizlemeyi, saklamayı ifade ediyordu. Türkiye'nin siyasal düzeni demokrasi değil kokokrasi idi.
Hocamız bugünleri görse, günümüz düzenini nasıl nitelendirirdi? Kakokrasi sözcüğü bile hafif kalabilir. Demokrasiden bu denli çok söz edildiği bir ülkede, yarım yüzyılı aşkın bir sürede niçin, en hafif deyişle kokokrasiden demokrasiye geçilemiyor?
Gerçek demokrasi, bağımsızlığın, özgürce düşünmenin, özgür davranışın yerleşmiş olduğu toplumlarda yeşerebilir, yaşayabilir. Bağımlı, özgürce düşünemeyen, özgürce davranamayan toplumlarda "demokrasi" kimine göre bir özlem, kimine göre de bir alalama (kamuflaj) ya da kandırmaca olarak kalır.
Bizim gibi özgürce düşünemeyen, özgürce davranamayan, kendini mahalle baskısı dahil çeşitli baskılar altında hisseden, özgüveni eksik, ayartıya (iğvaya) çabuk kapılan, kolay yönlendirilebilen toplumlarda, ne yazık ki demokrasi, bir kabuk olarak kalıyor, lafta kalan göstermelik bir demokrasi olmaktan ileri gidemiyor.
Türkiye'de dinsel baskılar, tarikat cemaat ilişkileri, eğitim yetersizliği, ekonomik bağımlılık, insanımızın özgürce düşünmesini ve davranmasını engelliyor, dini baskıların ağır, dinsel egemenliğin hüküm sürdüğü toplumlarda, demokrasi olmaz. Laiklik, özgür düşünmenin, özgür davranışın, baskılara karşı tepki göstermenin temel taşıdır. Demokrasi, ancak laiklik temeli üstüne kurulabilir. Dincilerin niçin laikliğe karşıt olduğunu iyi anlamak gerekir. Laik toplumlarda dinciler kendilerine toplumda üstünlük sağlamalarına, baskı kurmalarına olanak veren tüm araçlarını yitirirler.
***
Dünyada gerçek anlamda demokrasi, demokrat ülke var mı? Sık sık bu köşede de yinelendiği gibi, günümüzde demokrasi, kapitalist düzeni siyasal açıdan meşrulaştırmanın alalamasıdır. Günümüzde, demokratik ülkeler olarak nitelendirilen ABD ve AB ülkelerinde, kapitalizme karşı siyasal partiler kurulsa bile, bu tür partilerin iktidara gelme olasılığı, olanağı yoktur. Halk desteği olsa bile yoktur. Bunlar baskıcı partiler olarak nitelendirilerek, gereği, bir şekilde yerine getirilerek yok edilirler. Örtülü faşizm, sermayenin egemenliği, demokrasi sözcüğünün ardına gizlenmektedir.
Günümüzde piyasa yerine planlamaya, özelleştirme yerine kamulaştırmaya, devleti küçültmek yerine, kamu harcamalarını arttırmaya öncelik veren, gerekirse bütçe açıklarının GSMH'ye oranını en azından yüzde 3.0'ün üstüne çıkarmayı hedefleyen bir ekonomik programı olan bir partinin iktidara gelmesine AB'de de izin verilmez. Böyle bir ekonomik programı olan parti, AB'nin ekonomik ilkelerine, kriterlerine aykırı bulunur. AB ülkeleri, normları, öngördüğü siyasal ve ekonomik düzen, ülke halklarının oyları ile de kabul edilmiş değildir. AB'nin anayasal düzenine ilişkin, Fransa ve Hollanda'da yapılan halkoylamanın sonuçları dikkate alınmamış, diğer ülkelerde halkoylamasına bile sunulmamıştır. Ülkemizde halkımızın büyük bölümünün AB yanlısı olduğu söylenir; ancak AB konusunda halkoylaması yapılmamıştır.
AB ülkelerinde sosyal demokrat partiler kuruluyor, zaman zaman iktidara da geliyorlar. Ancak sosyal demokrat partiler, kapitalist düzene karşıt değillerdir. Kapitalist düzene insancıl, toplumsal amaçlar, öğeler katmayı amaçlamaktadırlar. Ancak günümüzde sosyal demokrat partilerin, neoliberal partilerden ayrıldıkları noktalar giderek azalmakta, ekonomik uygulamalar birbirine benzemekte, sermayenin egemenliği korunmakta ve sürmektedir.
ABD sözde demokrat bir ülke; aslında katı bir kast düzenine dayanan, katmanları olan, insanlarının can güvenliğinin dahi olmadığı, faşist bir ülkedir. Sermayenin mutlak egemen olduğu bir düzeni, demokratik olarak nitelendirmek, bir kandırmaca, bir alalamadır.
Sermayenin egemen olduğu; dış güçlerin yön verdiği, dinci baskıların etkili olduğu, tarikat, cemaat bağlantılarının siyasal tercihlerde rol oynadığı, ekonomik açıdan bağımlı bir ülkede, demokrasi sözde, kâğıt üstünde kalır. Bu kurulu düzeni, kakokrasi sözcüğü ile betimleme de yetersiz kalır.
NİÇİN ALIŞVERİŞ YAPARIZ ?
Gündüz Vassaf (Radikal - 11.05.2008)
Alış veriş hastalık olabilir mi?
Evet.
Alkolik içkisiz duramaz.
Dostoevsky'nin Kumarbaz romanından çok iyi bildiğimiz gibi kumarbaz oyun oynamadan edemez. Sorun alkolde, kumarda değil, kişinin bağımlı olmasında. Her içen alkolik, her kumar oynayan kumarbaz değil. Sorun kişide, pskolojik yapısında.
Zamanla, alkolde olduğu gibi, eroin, nikotin, gibi nesneler bedenimizde fizyolojik bağımlılığa neden olur. Alış verişe kimin müptela olup olmayacağının arkasındaysa binbir psikolojik neden var.
Alış veriş düşkünü kişiler alış veriş yapmadan duramaz. Bağımlıdırlar.
Alkolikler gibi bağımlılıklarını bir yığın açıklamayla perdeleyebilir, gizleyebilirler.
Son kertede onlar için alınan nesne değil, bizatihi alış veriş ihtiyaçtır.
Kapitalizmin büyük ölçüde başarısı, Sovyetler Birliği'nin bir çırpıda tek bir kurşun sıkılmadan çökmesi, toplum mühendislerinin yarattığı bu sahte ihtiyaç üzerine kurulu.
Amerikalıların milli kahvaltısı jambonlu yumurtanın milyonlarca insanın alışkanlığı olması, domuz çiftlikleri hesabına çalışan, halkla ilişkiler uzmanlığı dalının kurucusu bir adamın reklam kampanyası sonucu oldu. Alış veriş sade bireylerin değil toplumların da müptelalığına dönüşebilir.
Kapitalist ülkelerde çöplükler ihtiyacımız olmayan nesneler için milyonlarca zaman vakit ve nakit harcadığımızın kanıtı. Özellikle Noel vakti kapitalist ülkelerde insanlar birbirlerine hediye versin diye alış veriş pompalanır. Bu nedenle yeni ürünler icat edilir. Bir Noel'de New York'ta en popüler hediye bilmem kaç dolara Hiç Birşey Kutusu adı altında piyasaya sürülen, gerçekten de işe yaramayan boş bir kutuydu.
Toplumsal patolojiye dönüştü satın alma ihtiyacımız. Zenginle yoksulun arasındaki farkın açılması, ne yapacaklarını bilemeyecekler kadar çok para kazananların türemesiyle sırf pahalı diye piyasaya sürülen, sırf en pahalısı diye satın alınan ürünler var. Türümüzün geçmişinin en büyük zaman diliminin geçtiği, ihtiyacımızı gidermekle yetindiğimiz avcı toplayıcı günlerimizden Kullan- At toplumlarına geldik.
Panteizm gibi dinlerde her nesnenin ruhu olduğuna inanılırdı.
Hangi dinden olursak olalım bugün kapitalist düzende Tanrılarımız bezirganların hizmetinde.
En son hangi din adamını duydunuz "İhtiyacınla yetin, reklamcılara kanma" diyen?
Zevkime, keyfime ne karışıyorsun, özgür irademle istediğim zaman istediğimi almak
hakkım değil mi? diyerek kapitalist düzenin başarıyla yarattığı uyumlu kulu
olduğunuzu kanıtlamış olursunuz.
Sonuçta neden zevk aldığımızı düzen ve onun sözcüleri belirliyor. Bu düzende insan da, kullan ve at nesnesi
Diğer Yazılar ( Arşiv )
GENEL KÜLTÜR BİLGİ YARIŞMASI BÖLÜMÜ :
BİLGİ YARIŞMASI (Mynet)
BİLGİ YARIŞMASI (1 Milyon.com)
BİLGİ YARIŞMASI (Hürriyet)
BİLGİ YARIŞMASI (Biliyor musun)
BİLGİ YARIŞMASI (e-kolay)
DİĞER BAĞLANTILAR BÖLÜMÜ :
SESLİ GAZETE - Ümit ZİLELİ - Mustafa BALBAY
(Tatlıses Radyo - 08.35)
Türkçe Sözlük
Dikmen-Çankaya'da Hava Durumu
Ankara Üniversitesi Radyosu
ODTÜ Radyo
GAZETELER :
AH TÜRKÇEM AH !...
KİTAPLAR :
Lee Oskar
SİNEMA
Film Yorumları :
Filmin adı : ÖZGÜRLÜK ÇIĞLIĞI
Yönetmeni : Richard Attenborough
Oyuncular : Kevin Kline , Penelope Wilton , Denzel Washington
Yapım : İngiltere - 1987
Filmi izlerken hep Joan Baez'ın o ünlü protest şarkısını hatırladım...
Film 1970'li yıllarda Güney Afrika'da ırk ayrımına karşı mücadele veren efsanevi Stephen Biko'nun gerçek öyküsünü anlatıyor...Bir Richard Attenborough filmi olan Özgürlük Çığlığı, siyahi eylemci Biko ile beyaz gazeteci Donald Woods'un yakınlaşmaları ve Biko'nun hükümet güçleri tarafından öldürülmesiyle dostu gazetecinin onun mesajını tüm dünyaya duyurmak uğruna tehlike dolu mücadelesini anlatıyor.
Filmin adı : YAĞMURDAN ÖNCE
Yönetmeni : Milcho Manchevski
Oyuncular : Rade Serbedzija, Labina Mitevska, Katrin Cartlidge, Gregoire Colin , Jay Villiers, Silvija Stojanovska , Josif Josifovski , Petar Mircevski
Yapım : Makedonya, Fransa, İngiltere, 1994
Filmde birbirini tamamlayan üç farklı öykü anlatılmaktadır.
Birinci bölümde Hristiyan bir genci öldürmekle suçlanan Arnavut genç kız Zamira'nın eski bir manastırda rahip Kiril tarafından saklanması işlenmektedir. İkinci bölüm ise Londra’da geçmektedir. İngiliz kadın fotoğraf editörü Anne ve Alexander'la olan ilişkisi anlatılmaktadır.
Son bölümde ise Makedon fotoğrafçı Alexander'ın yıllardır gitmediği ülkesine dönüşü ve Balkanlarda yaşanan korkunç bir savaş trajedisi gözler önüne serilmektedir...
Yağmurdan Önce'nin bir başka özelliği de Oscar adayı ilk Makedon filmi olmasıdır.
Filmin adı : SAVAŞ TANRISI
Yönetmen : Andrew Niccol
Oyuncular Nicolas Cage, Bridget Moynahan, Jared Leto, Shake Tukhmanyan, Jean-Pierre Nshanian
Yapım : ABD - 2005
"Dünya kime miras kalacak biliyor musunuz ? Silah tacirlerine... Çünkü başka herkes birbirlerini öldürmekle meşgul."
Filmdeki en önemli son söz...
Savaş Tanrısı uluslararası silah ticaretini konu alan ibret dolu bir film.
Ayrıca, silah taciri Yuri Orlov ve onu yakalayan İnterpol ajanı ile yaptığı konuşmadan önemli bir bölüm...
"Günümüzde yaşayan ve kendilerine lider diyen en iğrenç ve acımasız insanlarla yakın ilişkilerim var... Ve dünyanın en büyük silah taciriyim ama büyük patron birleşik devletler başkanıdır. Kendisi benim bir yılda yaptığımdan fazla satışı bir günde yapar ve silah üstünde parmak izinin bulunmasının utanç verici olduğu ve silah satmanın hoş olmayacağı güçlere silah satarken benim gibi serbest çalışan kişilere ihtiyaç duyar..."
Filmin adı : İSKOÇYA'NIN SON KRALI
Yönetmeni : Kevin Mcdonald
Oyuncular : Forest Whitaker, James McAvoy
Yapım : A.B.D - 2006
İskoçya'lı Nicholas Garrigan'ın gözünden Uganda'lı diktatör Idi Amin'in anlatıldığı film. Uganda'da tıbbi görev yapan genç doktor önceleri Amin'e müthiş bir hayranlık duyar. Daha sonra onun özel doktoru ve danışmanı (!) olur. Ancak diktatör Amin'in vahşet politikasını fark ettiğinde Uganda'dan kaçmaya çabalar...
Filmin adı : PRESTİJ
Yönetmen : Christopher Nolan
Oyuncular : Hugh Jackman, Christian Bale, Michael Caine, Piper Perabo, Rebecca Hall
Yapım : ABD, İngiltere - 2006
İki genç sihirbazın bir ömür boyu süren acımasız rekabetleri ve düşmanlıklarını konu alan sürprizlerle dolu heyecanlı bir film. Özellikle birbirlerini alt etmek uğruna ünlü bilim adamı Nikola Tesla'dan yardım istemeleri de filmi oldukça ilginç hale getiriyor.
Filmin adı : AŞKIN DANSI
Yönetmeni : Stéphane Brizé
Oyuncular : Patrick Chesnais , Anne Consigny
Yapım : Fransa - 2005
Jean-Claude işinden pek memnun olmayan bir icra memurudur. Uzun zaman önce eşi tarafından terk edildiğinden beri hayatını hep yalnız geçirmektedir. 50 yaşında, hayattan bıkmış, yorgun ve mutsuz bir insandır. Ta ki bürosunun penceresinden karşı binadaki tango dersleri veren dans stüdyonun farkına varana kadar...
Dans kurslarına kaydolmaya karar verir ve burada tanıştığı kendisinden çok genç Françoise'la yakınlaşırlar. Yıllarca bastırdığı duyguları açığa çıkar. Ancak Françoise'in yakında evleneceğini öğrendiğinde yıkılır...
Filmin adı : RAY
Yönetmen : Taylor Hackford
Oyuncular : Jamie Foxx, Kerry Washington, Regina King, Clifton Powell, Harry J. Lennix
Yapım : ABD - 2004
Sanki gerçek Ray Charles'i izler gibiydim... Jamie Foxx'dan başka hiç kimse o büyük ustayı bu kadar iyi canlandıramazdı doğrusu...
Dünyanın en önemli caz sanatçısı Ray Charles'ın öyküsünün anlatıldığı bu muhteşem filmi izlerken onu müzik dünyasına kazandıran kişinin Atlantic Records müzik şirketi sahibi bir Türk (Ahmet Ertegün) olduğunu da öğrenmiş bulunuyorum...
Donna Donna
Diamonds and Rust
Oye Como Va
|